9 Ağustos 2018 Perşembe


NEDEN HEROTÜRK!

“İman etmedikçe cennete gidemeyiz. Birbirimizi sevmedikçe de gerçek mana da iman etmiş olamayız. Birbirimizi sevmek içinse aramızda selamı yaymalıyız!” Dünyanın tek önderi ve tek kahramanı alemlerin efendisi bu buyruğu bize tavsiye etmiş. Bu doğrultuda sizleri selamlıyorum; ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN.
Ben Ertuğrul. Siz beni diğer adımla daha yakından tanıyorsunuz; HEROTÜRK!
15 yaşındayım. Tıpkı Örümcek adam gibi. Nedense Peter Parker’a kahramanlığı layık görenler ben Türk olduğumdan mıdır nedir “bu yaşta çocuktan kahraman mı olur” diyorlar. Bir de tarihi bilmiyorlar. İslamın peygamberine iman edenlerin çoğunluğu çocuk ve gençlerden ibaretti. İslamın ilk öğretmeni misal 16 yaşındaydı. Allah’ın aslanı diye bilinen Ali 8 yaşında peygamberin davetine katılmıştı. Yetişkinlerin dertleriyle boğuşan insanlık nedense çocukları hep gözardı etmektedir. Bir süre sonunda çocuklarda o sıkıntılı yetişkinlere dönüşüyorlar. Bu sarmalın adına da sistem diyorlar, ideoloji diyorlar.
Herotürk ismini bana İtalyanlar vermişti. Babam Türkiye’nin Roma büyükelçisidir. Venedik Belediye başkanının kızı Esta’yı bir gondol kazasında kurtarmıştım, bunun üzerine de İtalyan basını bana “Kahraman Türk” anlamına gelen Herotürk ismini vermişti. Bütün dünya bu isim üzerine tartışma yapmamışken ülkem Türkiye’de “Madem kahramansın. Neden Herotürk ismini kullanıyorsun? Hero’da neyin nesi? Gibi akılalmaz bir reddedişin içine girdiler. Görende zanneder ki amanda aman her konuda milliymişiz de kala kala bir benim adım kalmış yozlaşan. Giydikleri kıyafetlerden, yedikleri içtiklerine kadar, eğitimden sağlığa kadar yozlaşmış millet bana gelince bir milliyetçi kesiliyorlar ki sormayın gitsin.”
Benim maceralarımı merak eden arkadaşlar www.eforyayinevi.com adresinden kitaplarıma ulaşabilirler.
İtalyan, İngiliz, Yunan asıllı Amerikalı, Çinli, Nijeryalı arkadaşlarım var bana maceralarımda yoldaşlık eden. Clark Kent gibi, Parker gibi gazeteciyim bende. Ama sosyal medyada yazıyorum. Bir haber sitem var. Youtuberlik yapıyorum aynı zamanda.
Geçen hafta Arvalap Adasının diğer ucunda yer alan Hell’de “Dünya Kahramanlar Kongresi” vardı. Hatta adanın Agartha isimli kötülükler kısmından da katılımcılar olmuştu. Enok’un kitabından pasajlar okuyarak kongreyi açan Mr. Nosam sanal kahramanlara daha büyük işler düştüğünü ısrarla vurguladı.
Marvel evreninden, DC evreninden, Dream Works’tan, Pixar’dan, Walt Disney’den çokça kahraman salonu doldurmuştu. İslam dünyasından kahraman olarak bir ben vardım koca salonda. Kongre sonrası anlamıştım ki kongre  davetiyesini göndermelerinin sebebi kendilerine katılmam içinmiş. Yani çocukların akaidini bozacaktım. Sihirden, büyüden normalmiş gibi bahsedecektim Müslüman Türk çocuklarına. Onlara Kabbala kültürünü verecektim. Dünya hegemonlarına hizmet etmem istendi. Çocuklarımızın tüketim toplumunun parçalaları olmaları için gayret etmeliymişim. Hele okullar meselesine hiç girmemem gerekiyormuş. Sosyal medyadaki şu paylaşımımdan hiç hoşlanmamışlar: “Çocuk okutuyoruz iddiasındaki yapılar...Okullar, vakıflar filan!
Nerede bu okuttuğunuz çocuklar ya hu?
Etliye sütlüye karışmayan çocuklar sizin okuttuklarınız mı?
Bir de hatırlatırım memleketin canına okumaya çalışanları...
Kime ne okutuyorsunuz, anlamıyorum!
“Kahraman olmak için pelerine ihtiyaç yoktur, erdemli bir genç zaten kahramandır” tarzı savunmalarım işlerine gelmiyormuş. Tekerlerine çomak sokmam rahatsızlık veriyormuş beylerin. Yüceler meclisi yeryüzü tanrıları olarak benim çalışmalarımdan memnun değillermiş. “Tam bağımsız Müslüman Türkiye” söylemimden rahatsızlık duymaktalarmış. Hele bir de “çocuklarımız için...acilen milli edebiyat, milli çizgi film, milli internet, milli oyuncak istiyormuşum ki (doğru diyorlar)…
Sorgulamamı sevmemişler; Gelecek 10 yılın sonunda bizi neler bekliyor?
Nüfusumuzun 20 küsur milyonu 12 yaş altı çocuklarımızdan ibaret. Bu çocukların geleceği ülkemizin geleceği demek ise...Misallendireyim; Çin’de en fazla yılda 34 yabancı filme izin veriliyor. Onlar böylelikle Çin’ li kalıyorlar.
Bizse Amerikan filmlerinin ve Amerikan özentili bizden gözükenlerin kültürel taarruzlarının işgali altındayız. Onun için Küçük Amerikayız. Müslüman Türklüğümüz ise bir iddiadan ibaret.
Dinsizlik, densizlik, deistlik, ateistlik, ırkçılık, ensestlik, lgbt, uyuşturucu, terör, misyonerlik, eyyamcılık, modernizm gibi olgu ve oluşumların gençlerimizin üzerinden geleceğimizi tehdit ettiğini defaaten topluma hatırlatmamdan rahatsız olduklarını yinelediler.
Kongre üç gün boyunca çeşitli etkinliklerle sürdü.
Bir de müze açmışlar “Sanal Kahramanlar Evreni” diye. Ne kadar mitolojik tanrı varsa hepsine bölüm ayırmışlar. Mu, Atlantis, Reptilian, Anunnaki ırkları için özel bölümler yapmışlar. Harut, Marut, Ecinniler bölümleri insana kafayı yedirtecek şekilde dizayn edilmişti.
“Tanrının oğlu olduğuna inanan insanlar elbette Süperman’a da, Batman’a da inanacak. Endişe etmeyin ey sanallar!” diye mikrofa konuşuyordu Mr. Nosam. “Noel babaya inanan insanlar bir şekilde yanmaz kefene de inanacaklardır!”
Bense içimden “Allah’ım! Biz müslümanları dincilerin şerrinden koru!
müşriklerin...
kafirlerin...
fasıkların ve münafıkların!” diye duamı ediyordum.
Pastör Andrew Brunson’un davasını takip ediyordum, duruşmalarını filan. O zaman almıştım kongre davetiyesini. Diriliş Kilisesinden bir zangoç çocuk tutuşturdu elime davetiyeyi. Çocuk aslen Müslüman çocuk. Ama misyonerlerin faaliyetleri neticesinde dininden uzaklaşanlardan.
“Bir sanal hikaye olan hristiyanlığa ve yahudiye neden rağbet eder ki Müslüman Türk evladı” diye de sordum kendime?
Kongre başlarken gelişmiş ülke liderlerinden kutlama telgrafları okundu uzun uzun. Çizgi roman kültürü nerede yaygın ise bilin ki o ülke gelişmiştir. Hem kültür üretirler hem de o kahramanlar üzerinden kültür ihraç ederler. Ne diyordu Cizvit Papazları “ Çocuklarınızı yedi yaşına kadar bize verin, sonrasında sizin olsunlar!?”
Ayrıca kültür ekonomisi oluştururlar, ülkeleri gelir elde ederler. Gelde bu hakikati bizim bir kayıt cihazı gibi ezberle yetişmiş ilim üretemeyen kafalara anlat. Gelde sanal kültür kahramanlarının ülkelerinin lejyonerleri, işgalci kolluk kuvvetleri olduğunu anlat!
Çocuk edebiyatında yokuz. Ülkemizde basılan kitapların %90 ı tercüme! Yani kilise kafasıyla Müslüman Türk çocuğu yetiştirmeye çalışan gafillere işin önemi nasıl anlatılabilir ki? Çizgi filmlerin öneminden, internet oyunlarının öneminden 5 yaşındaki çocuğunun eline akıllı telefonu tutuşma acziyetindeki gafillere konunun önemini nasıl anlatsam? Barby bebekle kadının ölçülerinin 90-60-90 olduğuna inandırılan bir nesle nasıl Hz. Fatıma olunacağından bahsedilebiliriz ki?
Merhametsiz bir nesil yetişiyor, Bizansın ilkeleriyle yetişen. Onun içindir ki AVM mabetlerinde büyüyen Hary Potter nesli “zulmün 1453’te başladığına inanıyor!”
Ben Ertuğrul!
Osmanlı başlarken Ertuğrul Gaziyle başlamıştı hikayesi.
Çanakkale’de okumuş çocukları katledilirken Ertuğrul Körfezinde, Ertuğrul Teryaresinin yardımıyla Nusret Gemisiyle mayın döşeyerek durdurmak istedik sanal akaide mensup insanları.
Ertuğrul gemisiyle son kez uzandık geniş coğrafyalara…
Şimdilerde yine bir Ertuğrul’la dirilişin peşindeyiz.
Mr. Nosam’a restimi çektim.
Dedim “ ben sizinle hareket etmeyeceğim!”
Fehmi abiyle mücadele etmeye devam edeceğiz sizin sanal dünyanızla ve sanal kahramanlarınızla.
Biz gerçeğiz ve gerçek olmaya da devam edeceğiz.
Kongrenin ayrıntılı notlarını sizlerle bilahere paylaşacağım.
Şimdi yeni maceralar için müsaadenizi rica ediyorum.
Washington’a Kelime-i Tevdhid Sancağını dikmeye gidiyorum. Kudüs’ü geri almaya!
Benim maceralarıma eşlik etmek isterseniz; buyrun!
Hem Fehmi abi "Çizgiroman okulu" açtı. Çocuklarımız batının sanal kültür kahramanlarıyla tek yanlı olarak yetişmesinler diye sanatçı yetiştiriyor. Yeni kahramanlarımız olsun diye!

FEHMİ DEMİRBAĞ

  




27 Temmuz 2018 Cuma


KABİLE DEVLETİ

Afrika’dan bir kabilenin hikayesini anlatacağım. Afrika, hani Fransız milli takımında oynayan siyah derili futbolcularla gündeme gelen coğrafya. Tvlerde çekilen hayvan belgesellerinin platosu. Afrika kıtasının bilinmedik yerlerinin kaşifi diye yutturulan Livingston, (ki kendisi bir Cizvit papazıdır.) 1840 yılında adımını atar kara derili, kara kaderli insanların yaşadığı kıtaya. O esnada Afrika’da bugünün 28 devleti Osmanlı Devletine müntesipti. Bir yandan da Amerikalılar kıtada çoktan köle ticaretine başlamışlardı bile.
Cizvit papazları sömürgeci misyonerlerdir. Hatta meşhur bir sözleri vardır ki kulaklarımıza küpe olsun: “yedi yaşına kadar çocuklarınızı bize verin, sonrasın da sizin olsun!” Hani “beyaz adam bize geldiğinde bizim topraklarımız onların incili vardı. Şimdi ise bizim incilimiz onlarınsa toprağı var” demelerine sebep olan Afrikayı sömüren Cizvitlerden söz ediyorum.
Hikayemiz şu. Bir özel tv ye mensup çekim ekibi Afrika’nın modern diye adlandırılan insanlar tarafından henüz adım atılmamış bir bölgesine adım atarlar.  Balta girmemiş ormanlar diye tarif edilir ya hani. Hoş o zıkkım balta dünya yağmur ormanlarına bir girdi ki 1950’den beri ormanlık alan oranı yarıdan fazlasıyla azalmış durumda. Sonra da küresel ısınma filen. Kimse de küresel yavşaklık demiyor ama bu mevzuya.
Tutki kabilesi avcılıkla geçimini sürdüren bir kabiledir. Kabilenin genel geçer kuralları üç başlık altında günah, suç ve ayıp olarak katagorize edilmiştir. Kabile lideri Hayis yaşlılığın getirdiği durumdan dolayı kabilesinde otoritesini kaybetmek üzeredir. Kurallar gereği kim ki kabile reisine itiraz eder ya kabile reisiyle ya da reisin belirlediği isimle bütün kabile halkının gözlerinin önünde dövüşürler.  Genç lider adayı Matah gözüne Hayis’i kestirir ve meydan okur. Bu esnada modern dış dünyada da Yalta Konferansı düzenlenmektedir.
Tv ekibimizin başı Mr Nosam kabile ile girdiği diyalogla ilişkilerini güçlendirmiş, bölgede rahat rahat çekimlerini yapmaktadır. Bu tarihi olaya şahit olmak kendisini heyecanlandırır.
Matah hem kabile reisini hem de onun tayin edeceği kişi ile dövüşü teklif eder. Kaybeden hayatıyla öder bu düelloyu. Demok adı verilen gündür kapışmanın olacağı günün adı. Kabile için bayram günüdür. Kurbanlar kesilir, eğlence tertiplenir. Hatta ormandan topladıkları bir mantar ile de kafayı bulurlar. Eğer mevcut reis kavgayı kazanırsa bir 5 yıl daha kimse reise meydan okuyamaz. Peki bu 5 yıl nasıl tespit edilir? O esnada doğum yapan keçi büyüyüp 10 ayrı doğum gerçekleştirirse süre sona erer. O keçi kutsaldır. Özenle bakımı yapılır. Kavga olacağı zaman o keçi baş kurbandır. Onun eti yeni seçilen reisindir.
Matah kavganın galibi olur. Hayis ve adamının cesedi bal dolu bir sanduka içinde yerleştirilir. Kabile halkı bir sonraki reis gelinceye kadar eski reisin cesedini saklarlar.
Matah reisliği hak edince önce bütün yönetimi değiştirir. Başta büyücüyü. Sonra işlerini halleden kurbaylarını, yani kabinesini. Askerlerinin komuta kademesini. Yeni eşler edinir. Eski reisin ailesini kabileden sürer. Sıkıntı çıkartabilecek olanlarını öldürür. Cesetlerini kabile merkezinin meydanına gömdürür. Ki halk ayak bastığı yerde eski yönetimin ölülerini düşündükçe azgınlık yapmasın diye.
Tv ekibinin içinde yer alan gizli misyoner ise tebliğ çalışmalarına başlamıştır. Yeni reisin heyecanını kullanarak onu yönlendirmeye başlar. 60 yıllık bir çalışmadan döz ediyorum. Yakın zamanda Mr. Nosam’la bir toplantıda bulundum, o anlattı bütün bunları. Belgeselin bir kısmını yayınlamışlar İngiliz BBC de. O kabile hakkında dinlediklerimle bugünün dünyasını mukayese etmeye çalıştım bende nacizane. Bir kabilenin dönüştürülme hikayesini dinledim Mr. Nosam’dan. Geleneklerinden nasıl koparıldıklarını…Nasıl modernleştirildiklerini…
Matah Reis dostluğunu geliştirir beyaz adamla. Yeni şeyler öğrenmenin ve beyaz adamın sihirli eşyalarının etkisiyle kendi kabilesinin kurallarını gevşetir. Aslında bizim hikayemizle de örtüşmektedir Matah’ın ve kabilesinin başına gelenler. Bir başka yazımızda bu konuyu uzun uzun anlatırım sizlere. Ancak son zamanlarda yaşadıklarımızı burdan esinlenerek yorumlamaya çalışacağım. Ha bu arada Avrupada top koşturan Nalay Lobtuf isimli topçunun Matah’ın torunlarından olduğunu hatırlatayım. Hani Fransa’nın Dünya şampiyonasında kazandığı zaferin önemli mimarlarından olan…
Kargaşa ve kaos yüzyılın ekmeği…Emperyallerin büyük ticareti…Bayağılaşma ya da sıradanlaşma, modernitenin ya da hegemonların yaydığı kültürün ana özelliğidir. Üçlü bir saç ayağına oturur bu düzen. 
Birincisi değerlerin saptırılması, ikincisi arzunun manipülasyonu, üçüncüsü gerçek dünyanın sahtesiyle yer değiştirmesi.
Özellikle İslam dünyasındaki dünyevileşme müslümanlar için varlıklarını koruma adına büyük tehdit içermektedir. Bunların her birisi başlı başına bir yazı konusudur.
Gelişen teknoloji bir yandan üretimi körüklerken diğer yandan üretilmişlerin tüketilmesi için üretim yapan insanlara vakit kazandırmanın derdine düşmüştür. Boş zaman, tatil, önemli gün ve haftalar gibi.
Özellikle şehirleşme teşvik edilmiştir. Şehirlere yığılan insanlar burada modernitenin talepleri doğrultusunda yeni bir ortalama kültürün ortak paydalarından nasiplenmeyi tercih ederler. Köyün günahı şehirlerin sokağında ahlaksızlık kıyafetine bürünür. Korkular, kaygılar ve beklentiler kurulu düzenin normlarına uygun hale dönüştürülür. Herkes kendi değerlerinden taviz vermeye başlar. Hegemonlar hayat standartının belirleyicisidir. Bilim ise belirleyiciliğini aldatma ve kurgulamacılığına adamıştır. En kutsanan devlet bile hegemonların geniş halk yığınlarına karşı kendilerini koruma özelliği edinir.
Bütün ideolojiler kuzendir, akrabadır, yakın ilişki içindedirler. Hepsi yüceler meclisinin, dünya kabilesinin reislerinin menfeatlerine odaklıdır.
Halk yumuşak, kıvrak ve her manaya yorumlanacak kavramların   taahhüdüyle oyalanır. Misal mutluluk gibi. Herşey görecelidir.
Miras hukuku ile dünya arazileri parçalanır. Köy ve tarım yetersizleştirilir. Ta ki kocaman şirketler devreye girer ve karteller ve tekeller oluşturulur.
Kitlelerin geçim biçimi memuriyet ve işçilik üzerinedir. Bunlara servis sağlayan esnaf dediğimiz yemleyiciler vardır.
Bankalar tam umudun tıkandığı yerde kartlarıyla devreye girerler umut tazelerler. Devran hep nesillerin devşirilmesi ve tekerrür üzerine kuruludur. Kahramanlar ve düşmanlar hep vardır, bunların mücadelesine tarih ismi verilir. Hep bir tarafın adamı olmak zorundasındır. Hayallerin ve rolün onların belirlediği senaryolara uygun olmak zorundadır.
Kazara ağzından kaçıracak olursan; Allah’tan başka ilah tanımıyorum diye…Beni yaradanın normuyla yaşamak istiyorum dersen…Kan kustururlar, kan!
Yalancısındır artık, bozguncusundur. Adalet, empati, hürriyet, eşitlik gibi kelimeleri sarf edemezsin. Kelimelerde onların istediği evsafta anlam taşımalıdır. Kavramları sorgulayamazsın.
Hazcılık, konfortizm, bencillik dinsizlik arazisinde yaşam bulmuştur. Din afyondur. Irkçılık sürekli körüklenen ateştir. Üstünlük tartışmaları üstünlerin seni yakapaça ettiği hususlardandır. Hele cinsi düşkünlük…Homoseksüelliğin türlüsü…Bilumum cinsel sapkınlık insanlığın yeni rotasıdır. Şehirlerde ki aşırı nüfus artışının önüne başka nasıl geçilebilinir ki?
Eğitim, sağlık, güveblik…hatta trafik bile kaosa dayalı olmalıdır. Genel bir umutsuzluk, karamsarlık kendisini kurtaran kaptan formülüyle biçimlendirilir. Emeklilik posa çıkartma müessesesidir. Üretimi yavaşlatacak her ne varsa engel konulur. Tüketim ise alabildiğince hızlı olmalıdır. Aradaki paradoks “kar” ile telafi edilir. Kar’ın olduğu yerde ise merhamete yer yoktur.
Bahsettiğimiz her bir husus ayrı ayrı müteala edilebilinir. Ancak okuma, bilme, öğrenme tükendiğinden bizim gibi sızılı adamların veryansınları mahdut manada kişilerle çerçevelenmiştir.
Bütün bunların dışındaki bir teklife ise insanlar kapalıdır. Misal İslam!
Eskilerin hikayesidir artık bu devrimci duruş. Özellikle müslümanlık iddiasındaki kalabalıklar kendi iddialarını unutup mevcut kabilenin görüşlrine kendi görüşlerini benzetmenin telaşesine girmişlerdir.
Bir meydan okuyucuya ihtiyaç var.
Matah bir adama yani.
Matah topluluklara belki!

FEHMİ DEMİRBAĞ

25 Temmuz 2018 Çarşamba


KORKU YAZARI BAY X LE GÖRÜŞTÜM

Ülkemizin dünyaca meşhur korku romanları yazayla bir görüşme, bir röportaj yaptım, bundan bahsetmek istiyorum. Malum kendisinin enterasan yerlerde kitaplarını yazdığı en bilinen özelliklerinden birisidir. “Yazdığım konuları havasında yaşamak için, gerçekliği kaçırmamak için” diye tanımlar bu gerekçesini. Mezarlık, morg, mezbaha kitaplarını kaleme almak için en tercih ettiği yerlerdendir. Cinci hocalardan romanlarına konu alacak hikayeleri toparlar ilk önce. Polislerle düşer kalkar. Cezaevlerini ziyaret eder, ilginç hikayeleri olanların peşine düşer.
Bilebildiğim kadarıyla yazdığı romanların pek çoğu beyazperdeye de yansıdı. İnsanın tek başına kaldığı bir ortamda okuyamayacağı kitaplar yazdı, tek başınayken izleyemeyeceği filmlere konu oldu yazdıkları. Ne kadar doğru bilmem ama, belki şehir efsanesi diyeceksiniz kitaplarını okurken kalp krizinden ölen bir hayli insan olmuş. Filminden birinin çekiminde setteyken bile oyunculardan birinin mortu çektiği de söylenir. Hatta çok sayıda katil vardır ki bu adamın yazdıklarından ilham alarak cinayetlerini işlemiştir.
40 lı yaşlarındaki yazarı yakından tanımaya can atan milyonlarca insanın merakları bertaraf olsun diye kendisiyle yaptığım görüşmeyi kaleme aldım. Siz şu anda kurmaya çalıştığım cümlelerde gözlerinizi gezdirirken ben de tuttuğum notları hızlıca gözden geçiriyorum. Ayrıca hem kendisiyle röportaj yapabildiğim için kendimi çok şanslı adlediyorum.
“Baba katiliyle baban bir safta” isimli romanını dünyada bilmeyen, okumayan yoktur sanırım. Önce o kitaptaki en sarsıcı satırları hele size bir hatırlatayım, sonra röportajı paylaşırım.
“Bütün korku karakterleri Temmuz ayının 27 sinde bir araya gelmiştik. Kanlı ay tutulması vardı bu gece. Beykoz’daki eski kundura fabrikasında buluştuk. Büyük bir ayin gerçekleştirilecekti. Ensest mağduru, dinsizleştirilmiş, uyuşturucu müptelası, terörist bir yapının militanlarından bir kız bulunmuş geniş alanın ortasında gamalı bir haça ellerinden, ayaklarından çivilenmişti. Bu gece biz satanistler için önemli bir geceydi. Lucifer’in mehdisi yeryüzüne inecekti. İsa mesih’in gelişinden önce seronomimizi yapmalıydık. Gökyüzü kaprakaraydı. Gökgürültüsü ise amansızdı. Etrafta yanan kandiller karanlığı yarmaya çalışıyordu. Kandildeki yağ ise daha önce toparlanıp buraya getirilmişti. Çocuk yağları tercih ediliyordu. Zaten Arakan’dan, Filistin’den, Suriye’den çok sayıda ölü çocuk tedarikimiz sözkonusuydu.
Hepimiz geniş bir halka oluşturmuştuk. Herkes te kostümlüydü. Çocuklardan beslenenler tarikati üyeleri, tuzu kurular meclisi, aman sen de boşver kurultay üyeleri, nemelazım, elalem gibi örgütler hepimiz oradaydık.
Kurbanın kutsanması ve kurban edilmesi için akreple yelkovanın saat 3 te buluşması gerekiyordu. Biliyorduk ki bu saatte en büyük rakiplerimiz gece ibadetlerine kalkmış olabilirlerdi. Bize engel olmalarını istemiyorduk.
Mecidiyeköydeki Trump Toversteki ikiz kulelerin önünde bir ekibimiz ecinnilerin padişahını oradan alıp bize getirecekti. Törenimiz öylece başlayacaktı.
Çocuk eşcinseli Mahony’nin pastadan yapılmış heykelinin önünde bizlerde tören süresine kadar ziyafete durduk. Tıpkı pizzagate skandalındaki gibiydi herşey. Yüceler meclisi üyeleri kellesi gövdelerinden ayrılmış küçük bedenlere tecavüz etmeye başladılar. Heryer kan revandı.
Vampirler, kurtadamlar, zombiler kendilerinden geçmişlerdi. İçki, kumar, faiz, zina tanrı heykellerine tapınan tapınana.
Kurbanımız bir yıl öncesinden bu tören için hazırlanmıştı. Markalı ürünlerle bezenmişti bedeni. Gdo lu ürünlerle beslenmişti uzun süre. Obezleştirilmişti. Kurslara, okullara gönderilmişti bu gecenin önemini kavraması için.
Tören bütün hızıyla devam ederken benim de içinde bulunduğum “herşeye sessiz kalanlar” kulüp üyeleri olan biteni sessizce izlemeye devam ediyorduk.
Küçük yaşta tecavüze uğramış çocuklar…katledilmişler…onların isimleri bir bir okunmaya başladı. Her okunan ismin arkasından kalabalıktan çığlıklar yükseliyordu.  Bir kısmı timsah gözyaşı dediğimiz türden ağıtlar yakıyorlardı.
Kadınlı erkekli…hatta cinsiyetsiz yüzlerce insan o anı bekliyorduk. Törene başkanlık eden sarı kafalı bir adam üzerindeki ruhban kıyafetiyle meydanın ortasına kadar geldiğinde sol elini yukarı doğru kaldırdı. Bir anda bütün kalabalık susuverdi.
“Şeytanın çocukları! Ey gıybet yaparak kardeşinin dahi etini yiyenler! Harama helal, helale haram diyenler. Eğriyi doğru, doğruyu eğri bilenler. Kibir tanrısının hasetçi kulları. Acımaktan, merhametten, insaftan uzak olanlar…”
Herbir hitaba “eveett, biz” diye cevap veriyordu kalabalık.
“Bilimi putlaştıranlar! Tanrıya savaş açanlar…İnfak etmeyenler…Zalimler!”
17 dakika boyunca tezahürat eşliğinde başkan konuşmasını sürdürdü. Sonra elindeki neşterle kurbanın derisini etinden sıyırmak için bir hamle yaptı. Çocuğun çığlığını duyan yoktu. Biz duysak ta sessiz kalıyorduk. Çünkü biz “herşeye sessiz kalanlar” kulübünün üyeleriydik.”
Hatırladınız değil mi bu satırları; “Baba katiliyle baban bir safta” isimli kitabın en önemli pasajını?
Şimdi röportajımıza geçelim:
Soru: İlhamınızı nerden alıyorsunuz? Kitabınızda anlattığınız tüyler ürperten sahneleri yazarken nerelerden esinleniyorsunuz? Tabiri caizse şeytanın dahi aklına gelemeyecek sahneleri nasıl betimliyorsunuz? Anlattığınız şeylerin gerçek hayatta gerçeği olabilir mi? Anlattıklarınızda gerçeklik oranı var mı? Abartılı değil mi romanlarınızın konusu? Hayat sizce bu kadar korkunç mu? Neden korku yazıyorsunuz? Hiç komedi türde eser vermeyi düşündünüz mü?
Cevap:

FEHMİ DEMİRBAĞ


   


ARTIK BU TİŞÖRTLERDEN SİZLER DE GİYEBİLECEKSİNİZ.

GAVURCA YAZILI TİŞÖRTLER GİYEREK GAVURA KÜLTÜREL AÇIDAN HİZMET ETMEYELİM.



























23 Temmuz 2018 Pazartesi

GENÇ KARDEŞİM;
Yeryüzündeki varlığı yalnızca gündelik yaşantıdan ibaret olmayan; adalet, eşitlik,özgürlük gibi erdemli davranışlarla bezeli olan milletimizin güzide gençliği...
Sizler aynı ecdadınız gibi bütün insanlık alemi için mazlumların safında saf tutup zalimlere karşı duruşlar sergilemek durumundasınız. Tarihi misyonunuz bunu gerektirmektedir.
Bunun için sağlam iman ile samimi davranışlar üzerine bir hayatı gaye edinmelisiniz. İlimde, irfanda, kültürde, sanatta ve ahlakta yaradılış fıtratı üzerine kendinizi yetiştirmek durumundasınız.
Özellikle insanlık aleminin büyük buhranlar yaşadığı bu günlerde barış, kardeşilik iyilik üzerine düşünen-çareler arayan ve bu doğrultularda gayretkeş olan bir gençlik yalnızca milletimiz için değil bütün alemin huzuru için elzem olan bir arayışın adresidir.
Senin mayanda bütün bu özellikler istisnasız mevcuttur kardeşim.
Yeter ki kendini önemse...Ciddiye al!
Sensin "O"!
Bugün millet olarak "dirliğimizin, birliğimizden geçtiği" bilinci ile varlığımızdan rahatsız olan düşman unsurlara karşı her zamankinden fazla olarak uyanık olmak durumundayız.
Bitmek bilmez Haçlı Seferlerini bağrında eritecek olan "Sen"sin!
Batının rezil kültür işgalini durduracak olan...
Müslümanları birleştirip, İslam'ın kendi kültür kuvvetlerini kuracak, işgalcileri tepeleyip Kudüs'ü...Mescid-i Aksa'yı...ve dahi, Kabe'ye gerçek özgürlüğünü verecek olan...Şeytani şer güçlerin beyinlerimizde, yüreklerimizde, evlerimizde ve yaşadığımız şehirlerde ki hakimiyetini nihayetlendirecek olan, sensin; SEN!
Bunun için doğru okumalar yapmalısın...Yazmalısın da ayrıca!
Peki, şimdi değilse ne zaman?
Hemen!
GENÇ KARDEŞİM!
Sana FİL suresini hatırlatacağım;
Minicik kuşların kocaman filleri nasıl yendiğini anlatan sureyi.
Yaşadığın hayatta kendini ne zaman kuşlar gibi küçük ve savunmasız hissedersen hemen FİL suresini hatırlamanı isterim.
Bizim inancımızda, tarihimizde ve kültürümüzde büyük ve güçlü olanlar HAK sahipleri karşısında her zaman en güçsüz, en zayıf olanlardır GENÇ KARDEŞİM!
ALLAH kendinden yana saf tutanlarla bir ve beraber olur. "O" ise kimden yana olmuşsa galibiyet ve zafer ondan yana olur.
Bizde imkansız diye birşey de yoktur.
KÜN FEYEKUN vardır!
Çünkü "O" ol der ve o olur!
Bizim hikayelerimizde kuşlar filleri hep yener be kardeşim!
Fil Suresi;
Kabe'yi yıkmak isteyen Yemen valisi, Habeşistanlı komutan Ebrehe'nin fillerle Mekke'ye hücumunu ve sonuçta ordusuyla birlikte yok olup gitmesini konu almıştır.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle
Görmedin mi Rabbin ne yaptı fil sahiplerine!
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Üzerlerine sürü sürü kuşlar saldı.
Onlara balçıktan pişirilmiş sert taşlar atıyorlardı.
Derken onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi kılıverdi.
Değerli Gençler !
Yaşadığımız hayatı anlamlı kılmanın, hayatta iz bırakmanın yolu okumaktan, aynı zamanda da yazmaktan geçmektedir. Tarih; bize okuyan-yazan, araştıran ve aklı kirletmeden kullanan insanların ve toplumların muazzam derecede ilerlediklerini, zenginleşerek müreffeh hale geldiklerini göstermiştir. Bu gerçekliğin en güzel örneğini yakın tarihimizde atalarımız bizlere bilimde ve sanatta yaşayarak göstermişlerdir. Onları hayırla ve saygıyla yad ediyorum.
Kıymetli Gençler !
Şimdi daha çok okuma ve araştırmalarda bulunarak milletimize ve insanlığa karşı görevlerimizi yapma zamanındayız. İrfan ve hikmeti önceleyerek okuma zamanı... İnsanlığa huzur sunacak formülleri yakalayarak okuma zamanı... Zihinlere yanlış düşünceleri koyarak insanı köleleştirmek isteyenlere 'dur' demek için okuma zamanı...
Lütfen anlayarak okuyun, düşünerek okuyun. Vizyonunuzu geniş tutun. Özgün düşünün.
Size güveniyoruz. Geleceğimizi inançlı gençler olarak size güvenle teslim edeceğimizi biliyoruz.
Durmak yok; okumaya, araştırmaya ve çalışmaya devam.
Kalem sahipleri olarak, aynı zamanda yazmaya da...
Hepinizi sevgiyle selamlıyor başarılar diliyorum.

20 Temmuz 2018 Cuma

EŞEKLİK BİZ DE KALSIN!

Bu anlatacağım hikayede canlılara hiçbir zarar verilmemiştir. Gerçek olay ve kişilerle de bir alakası yoktur.
Hikayemizin konu olduğu yer, Çanakkale’de denizin dalgalarının kıyıyı canhıraş bir şekilde rahatsız ettiği bir küçük köydür. Tarihin en önem arzettiği Truva’nın hemen dibinde. Truva’nın hikayesi malum. Truva'yı savaşla fethedemeyeceklerini anlayan Akhalılar bir hile hazırlarlar. Devasa bir tahta atı Truvalılar’ a hediye olarak sunduktan sonra, savaşı artık bırakıp evlerine dönecekleri izlenimini yaratırlar. Ama gemileriyle uzaklaşıp Bozcaada'nın arkasında beklemeye koyulurlar. Truvalılar hediyenin tanrılara adandığını düşünerek kabul ederler. Savaşın yorgunluğu ve kutlamalarda içilen şarabın etkisiyle herkes uyuduğunda tahta ata gizlenen Akha askerleri atın içinden çıkarak, diğer askerlerin içeri girmesini sağlar, kaleyi ele geçirir ve kenti yağmalarlar.
Çanakkale deyince de Türk-İslam tarihinin en önemli savaşlarından birinin yaşandığı o bölgeyi hatıra getirmemek ne mümkün? Hani “Allah ve Resulu bir konuda hüküm buyurduğu zaman, mümin kadın ve erkeğe o konuda ancak itaat düşer” düsturunu unuttuğumuzda…Hani “Ne zaman ki iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktan vazgeçerseniz, Allah başınıza içinizden kötüleri musallat eder de iyililerin dahi duası kabul olmaz” sünnetullahı gerçekleştiğinde…Hani “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin, onlar ancak birbirlerinin dostlarıdır” gerçeğini es geçtiğimizde…Hani “ Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin, dininizi değiştirmedikçe asla onlardan olamazsınız” uyarısını unuttuğumuzda…Vatan toprakları bir bir elimizden çıktığında…Son darbeyi vurmak üzere başta İngiliz olmak üzere yedi düvelin namahremimize uzandığında…Okul çocuklarıyla…15 yaşında ki tüyü bitmemişlerle karşı durmaya çalıştığımız, destanlar yazdığımız Çanakkale’de…
Şimdilerde sahillerinde anadan üryanların dolaştığı…İngilizleşmiş nesilleriyle kadehlerin tokuşturulduğu…hala topraklarından şuhedanın fışkırdığı…
Sahilin hemen dibinde küçük bir çiftlikte geçiyor hikayemiz. Biraz ötede yeralan Atabayırı köyün sınırları içerisinde yer alıyor çiftlik. Çiftliğin sahibi bölgenin önemli zenginlerinden Kemal Ağa. Çiftliği düşünce engelli küçük oğlu için yapmış. Onun tedavisi için, rehabilitasyonu için düzenlemiş. Doktor “hasta tabiatla haşir-neşir olsun” diyesiymiş. Şehirde, betonların içinde çocuk huzur bulamazmış.
Bir yandan da Kemal Ağa’nın niyeti eğer Ankara’dan, yukarılardan birilerini ayarlayabilirse kocaman bir otel yapmakmış. “Turizm demek döviz demektir. Döviz demek ülkeye kazanç sağlamak demektir” gibi düşüncelerini yetkililerle paylaşmaya devam ediyormuş. Buranın sit alanı olarak ilan edilmesine ise anlam veremiyormuş.
“Eski günler geride kaldı. Artık savaş yok. Sürekli Çanakkale edebiyatı yaparak dostlarımızı üzmeyelim. Batıyla yakınlaşmak zorundayız” diyerek düşüncelerinin haklılığını ortaya koymaya çalışıyormuş.
Hikayemizin konusu ne Kemal Ağa, ne engelli oğlu ne de turizm sektörü. Hikayemiz çiftlikte geçiyor, doğru. Çiftlikteki hayvanlarla ilgili ancak.
İştah açan çimlerin cazibesi otlakta yayılan hayvanların dikkatini yalnızca işkembe faaliyetine meylettirmişti. Bir yandan da adeta çimenlerin tadını almak için ziyadesiyle gevişte getiriyorlardı. Çenesi düşük inek dikkatlerini dağıtmasa bu keyif asırlarca sürsün isterlerdi.
Bir kaç inek, bir öküz, yaşlıca bir at, bir başka ihtiyar olarak eşek, biraz saftirik koyun, huysuz birkaç keçi, birkaç kovan dolusu arı… Tavuk, horoz, ördek, kaz, hindi derken bir kümes dolusu hayvan. Bir de yine yaşlıca bir köpek…
Kemal Ağanın hasta oğlu elindeki yemleri rastgele kümes hayvanlarına savururken diğer hayvanlarda bir arada otlanmalarına devam etmektedirler.
At bir yandan yerdeki otları ağzında kalan birkaç dişiyle kopartmaya çalışırken bir yandan da sızlanmaktadır.
“Ah be! Dünyaya yarış atı olarak gelmek vardı. Baksana insanlar bile tarladan topladıkları buğdayların en kıymetleri yerini yarış atlarına yedirip kendileri un diye en lüzumsuz yerini yemekteler.”
“Ne yani hayatın haram olan kumara malzeme olarak mı geçeydi?” diye sözünü keser, inek. “Kadere kurşun işlemezmiş. Şikayet edip durma. Allah’ın kıymetli sessiz kullarındanmışsın ki mevlam seni bu otlaklara layık gördü.” Diye de sözünü sürdürdü. “Ya biz ne yapalım. Bize bile bu azgın insanoğlu yemlerimize kemik tozu katarak deli dana hastalığına yakalanmamıza sebep oluyorlar. Hem Anadolu’nun yerli ineği mi kaldı? Her taraf Hollanda inekleriyle doldu.”
“Hatun siyasi konulara girme” diye sözünü kesti ineğin, otlağın tek öküzü. “6284 sayılı yasa otlakta reis’in otoritesini bitirdi.
“Sen şimdi siyaset yapmadın mı?” diyerek inek öfkeli bir möölemeyle susturmaya çalıştı kocasını.
Yavaş yavaş otlakta homurdanmalar artmaya başlamıştı. Her hayvan uluorta konuşmaya başladılar.
At sebep olduğu tartışmayı sakinleştirmek için araya girmeye çalıştı. “Arkadaşlar sakin olalım lütfen!” Tabiri caizse çıngar kopmuştu bir kez. Artık bu tartışma ne şekilde biterdi, belirsizlik harareti artırıyordu.
Öküz öfkeyle bağırdı: “Bana bak hatun…Şu kırma halinle beni tenkit etme. Benim nasıl asil bir soydan geldiği mi bilmiyor musun? Benim büyük büyük babam kim bilmiyor musun?” Cevap beklemeden konuşmasını, bağırtısını artırmaya başladı. “Ben asil bir soydan geliyorum. Fatih Sultan Mehmet gemileri karadan yürütürken, o gemileri halatlarla çeken baş öküzün soyundan geliyorum.”
“Irkçılık yapma” diyerek, bir nevi aile faciasının önüne geçmek için At devreye girdi. “Hamasetin anlamı yok, öküz efendi. Benim de dedem Fatih’in surlardan içeri girerken bindiği at’tır. Huzur içinde geçinip giderken şu otlağın tadını kaçırmayın, ırkçılk yaparak. Hem İstanbul’un fethini iyi düşündünüz mü? Bakın Fatih, Akşemsettin, Ulubatlı Hasan, Macar Urban bir araya gelip hünerleriyle Fetih konusunda uzlaşmasalardı İstanbul’un fethi mümkün olabilir miydi?”
Konuşmanın seyri bütün hayvanların bir araya gelmelerine sebep oldu. Herkes tartışmada söz haklarını kullanmak istiyordu.
Eşek bir yandan anırmaya başladı: ” Yıllardır insanlara yapmadığımız hizmet kalmadı. Ne vefalarını gördük? Bakın nüfusumuz nasıl da azalıyor? Neslimiz tehlikede!”
Keçiler, koyunlar birlikte melediler: “ Hakimiyetimiz domuzlara verdiler, ah şu zalim insanlar!”
Bir anda hayvanların veryansınlarının ortak noktası “insanlar” olmuştu. Tavuklar başta olmak üzere bütün kümes hayvanları gıdaklamaya, gaklamaya başladılar: “Genetiğimizle oynuyorlar. Gdo lu yemlerle besliyorlar. Antibiyotikli, hormonlu ürünlerle beslenmek istemiyoruz.”
Arılar bile tartışmaya dahil oldular. ”Bizi bile sahtekarlığa yönlendiriyorlar. Sahte bal yüzünden güvenirliliğimiz azaldı. Biz yok olursak bütün dünya yok olur, bütün bunun bile farkında değil bu cahil insanlık!”
Çok konuşmaktan acıkmışlardı. Konuşmaya ara vermek durumunda kaldılar. Son sözler eşeğin çenesinden döküldü: “Yine de…” dedi az ötedeki engelli insan yavrusunu göstererek. “ Biz üzerimize düşen hayvanlığı layıkıyla yerine getirelim. Baksanıza şu insan yavrusuna. Ne kadar da masum ve çaresiz. Biz üzerimize düşeni yapalım. Belki bir gün eskiden olduğu gibi merhametli, adil insanlar yetişir yine bu topraklarda… Eşeklik biz de kalsın!”
FEHMİ DEMİRBAĞ

13 Temmuz 2018 Cuma

BİZ İSLAMCILAR

Doğrudur, ne atılımlar yaptık, ne gelişmeler gösterdik.
Yollar yaptık misal, ama Sırat-ı Müstakim (Doğru yol) hususunda gaflete düştük.
Köprüler yaptık, lakin Sırat Köprüsü' nün yolcuları olduğumuz hususunda da ihmallerimiz oldu.
Önceliğimiz gençlerimiz olmalıydı. Gençlik varsa gelecek vardı çünkü. İhmal edersek gençliğimizi, geleceğimizi imha edeceğimizi de ıskaladık.
Ahlak ve maneviyat demlenmedi tüten ocaklarda. Fürüat kafalar baştacıydı ne yazık ki.
Eğitim ve Kültürü garnitür zannettik. Ya da salon doldurmanın adıydı belki de. Sabun köpüğü eylemler, popilizm neyimize yetmiyordu ki?
Oysa ezberlerimiz yetecekti azık olarak medeniyet ve kulluk yolculuğumuz da. Hakikat duvarına tosladığımızda böyle olmadığını anlayıncaya dek.
Hüznü zan etmedik lakin fırsat bulup ta sui-zandan uyarı çeken erbaba. Esvap yeterliydi hoş karşılamaya liyakatsiz, muhteris muhteremleri.
Edebiyat yapma dedik canı acıyanların veryansınlarına...
Felsefe yapıyorsun dedik misyon ve vizyon yapmaya çalışanlara...
İyi ilişkilerin ölçüsü çıkarlarımızdı. Alkışlar arasında yalanlara boğulduk. Tükürüğümüzle boğulacaklar kıs kıs gülüverdiler şaşkınlığımıza.
Köylüydük, ifade kavlinden tarımla toprakla uğraşanlardan olmayarak. Kirli yağlı kasketlerimiz yoktu belki başımızda ama kravatlı-beyaz yakalı kasvetli adamlar olabildik. Şen kahkahalarımız arasında saklamaya çalıştık eski İslamcı günlerimiz. Belki tanırlar baldırı çıplak günlerimizde deyu da arkamızı döndük eski mahallenin ahalisine. Kibirlendi dediler, ciddiye almadık; kıskanıyorlar dedik; hasetlerinden çatlasınlar diye de beddua ettik onlara.
Uzun mayolarımız kaldı bir aramızda fark olarak yeni mahallenin sekülerlerinden ayrıştığımız. Bir de ucubik örtülerimiz. Moda tanrısının müminlerinden olmak üzmüyordu bizi.
Artık rejimin yeni bekçileri bizdik.
Karşılığında çocuklarımızı ve gençlerimizi onlara rehin verdik.
Okullarında yalanladık kendimizi. İçimizin acı ve merhamet hissi normalleşiyor, yani nasırlaşıyordu.
Kimden kimle ilgili ne duysak şaşırmıyoruz artık. Hadi ya o da mı? diyemiyoruz. Şaşırma kabiliyetimizi de yitirdik.
Koltuklarda mabadlarıyla iz bırakanlarımız çoğaldı. Artık her yerde bizden birileri vardı, ama bize tahammülü olmayan.
Hava ılımandı, insanlar ılıman, din de!
Çok hoşgörülü olmuştuk kendimizden başka herkese.
Kültür emperyalizmi bütün askerleriyle herbir kalemizi işgal etmişti. Camilerde bile ayakkabılarımızı güven altına almak için kilitliyorduk. Dilimizde kilitlenmişti.
En büyük sanayimiz olmuştu; çelik kapı sanayii. Ağır sanayi hamlesinden değildi ama. Ağrına giden de pek azalmıştı bu durumun... Güvenlikli sitelerimizde yüzme havuzlu binalarda komşunun karısıyla hemhal olmakmıydı bu çağdaşlık denilen şey.
Ya da liselerimizin, üniversitelerimizin mezuniyet törenlerinde içilen içkiler, yenilen herzeler?
Şu sapıklar da olmasa her şey tıkırındaydı.
Dış güçlerdi sanırım bu sapıkları yetiştirip içimize sokanlar. Biz böyle birşey yapamazdık, şanlı ecdadın torunlarıydık çünkü.
Endülüs' ün, Kafkasya'nın, Osmanlı'nın yok oluş nedenleri de pis kafirlerdi.
Ülkede, ümmet coğrafyasında okuyan kalmamıştı, ne gam. Okunan kitaplarda gavur kafasının ürünleriydi de kimin umurundaydı ki?
İyi bir maaş-gelir, oğlana iş, kıza hayrlı bir kısmet, bir de emeklilik.
Hergün kıldığımız Cumalarımız vardı Kiramen Katibinin kaleme aldığı. Onun yazması yeterliydi. Okuma adına da, arkamızdan bir Fatiha okuyanımız varsa bizden iyisi olamazdı.
Hele 10 Kasım Mevlidleri de bir yaygınlaştı mı?
Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Hasan El Benna!
Kendimiz fena halde güncelledik, amenna!
Allah'tan Reis var!
Allah ömrüne ömür katsın!
Hatta ölümsüz olsun!
Ya o giderse!
Sus dilini ısır!
Hem kaderde ne varsa o!
Biz tevekkül ehliyiz.
...
Tevekkül mü?
Al bu kelimeyi de sor bakalım evladına, torununa tosbana.
-Ay baba! Çok banalsin! Çağdışı, yobaz. Bunlar eskilerin hikayesi. Babişko sen onu geçte bana yeni bir ayfon alsana. Sea Pearl'e taşınakya. Filanca koleje yaptıralım kaydımı. Tatile yukarıya gönder beni. Hani siz büyüklerin gittiği beyaz Rusya'ya! Sen annemle aşağıya git, umreye. Babişko YSL, çanta istiyom. Adidas ayakkabı...bla, bla...
...
-Alo...Selamun Aleykum muhterem. Benim komisyonu naptın? Malum masraflar arttı. Yeni yengenin harcamaları çoğaldı. Hadi Allah'a emanet.
...
Filan...
...

Başınızı ağrıttım, affola!

FEHMİ DEMİRBAĞ