14 Kasım 2018 Çarşamba

MEHMET AKİF BATILILAŞMA SEVDASINA KÖRÜ KÖRÜNE YAKALANMIŞ HASTALARIN HEGEMONYASINA KARŞI DİYORDU Kİ;
“Tesettür kalktı, ortadan bet bereket de kalktı”
Akif mütemadiyen onu tekrar edip duruyordu. Üniversiteleri ıslah edelim, okulları ıslah edelim, namazımızı kılıp orucumuzu tutalım, ıslah edelim, ibadet edelim.
E BİZ DE AYNI ŞEYİ DİYORUZ.
Dönemin istibdatçıları onun Müslüman kimliğinden dolayı rahatsızdılar. Hatta İstiklal marşını bile 2 kez değiştirmek istediler.
Necip Fazıl'a bile teklif götürdüler.
O da şu mısraları yazdı:
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
***
Yani müesses nizamın ilkeleriyle düzene itira eden bizim gibi kafalar hep bir karşılaşma hali yaşayacağız.
Ama düzene ititraz etmek adına toplumsal huzurun bozulmasına da çanak tutmamak lazım, diye düşünüyorum.
Benim gibi düşünmeyin.
En azından bu konuları siz de düşünün diyorum.
Fehmi Demirbağ
HAKKININ HAKKI!

PEK SAYIN MUHTEREM MÜŞTERİLERİMİZ
PİSA, SPAN, CARLBRO!
“Yıkarken para kazan, yaparken bir daha kazan!”
Vahşi Kapitalizm sürecinde tek bir kutsal vardır: KÂR!
Küreselleşme sürecinde ulus ve yurttaşlık bilincinden yoksun olan, etnik ve cehalete dayalı dinsel bağlarını öne çıkartan, üreten yerine tüketen insan rolünü yüklenen insan modeli gündemde tutulur. Entelektüel bilgi ölçüsü bu haklardan söz edebilen insanla özdeştir.
Toplumsal ve sosyal kavramlar geri itilerek unutturulur. İnsana “önemli olan sensin”
denilmektedir. Güya birey mukaddes bir varlığa dönüştürülür. Hümanizma had safhadadır. İnsanları bu role hazırlayan bir takım "güya hak”lardan söz edilir.
Tüketici hakları: Küreselleşmeyle birlikte dünyada üretici hakları hiçe sayılırken
“tüketici hakları” diye bir kavram itibar görmeye başladı. “Defolu mal satın almayınız” demek ister, oysa piyasayı canlı tutmaktır asıl maksat. Çılgın alış-veriş günleri-organizasyonları yapılır. Ne kadar tüketiyorsan o kadar saygınsın. Kimliğin markaların insafındadır. Küçük üretici hakları unutturulmuştur, hatta köylünün tarlasını boş bırakması tercihleridir. Makinalaşmanın getirdiği yoğun üretim ön plandadır. Kuralları oyun sahipleri belirler. Karteller, tiröstler halkların meclislerinden önce yüce normları belirlemişlerdir bile.
İnsan hakları: Etnik, kültürel ve dinsel ayrımcılığı körüklemek üzere ortaya atılmış
bir hak türüdür. Oysa insanı sosyal varlık yapan özelliği üretim ilişkisi içerisindeki yeridir. Aileden başlayıp komşuluk ilişkilerine kadar yakın teması istemez. Bireyselciliği benimser.
Çalışan insanı kendi sınıfından ayrı düşürmek ve bu doğrultuda düşüncesini şekillendirmek üzere ortaya altmış bir kavramdır.
Almanya’da 2.Dünya savaşından sonra sıkça dillendirildiği görülmüştür. Amacı,
sosyalist ülkelerde insanların özgür olmadığını, ülke dışına çıkmalarının yasak olduğunu yaymak ve bu nedenle batıya kaçmak isteyenlere yardım etmek, onlara iş ve ev vermekti. Aynı şey şu anda İslam dünyasının insanları için tezgahlanmaktadır. Amerikan rüyası dedikleri şeyin hasretini çektirmektir. Özellikle çıkartılmış savaşlarla, mültecilik meselesiyle gerçek niyetlerini saklarlar.
Daha sonra bu kavram emperyalist blok dışında kalan diğer bağımsız ülkeleri parçalamak amacıyla kullanılmaya başlandı.
Küreselleşmenin en itibarlı kavramıdır; insanı toplumdan soyutlamak, bireye indirip
yalnızlaştırmak için etkin bir silahtır. Tabi insan haklarından kastettikleri siyonistler ve emperyalistlerdir. Geri kalan yığınlar köle kaldıkları ve tükettikleri ölçüde; efendilerine hizmet ettikleri sürece sorun yoktur. Her türlü janjanlı ambalajlarla servis edilir.
Okullarımızda bile ders olarak okutulması gündeme getirildi; Bunun arkasına saklanılırak “Ben Müslüman Türküm” demek, diğer Müslüman olmayan gruplara ve marjinallere saygısızlık olarak kabul edilecek kadar ileri gidildi,
“Arkadaşlarının temel hak ve özgürlüklerine saygısızlık etmek” şeklinde bir açılımla davranış bozuklukları arasında sayıldı.
Davranış bozukluğu ifadesi içerisinde bir başka pedagojik yanlış daha yapılmaktadır;
“Hatalı davranışın düzeltilmesi” biçiminde bir yaklaşım getirilmesi gerekirken, çocuğun kişiliğini hedef alan “Davranış Bozukluğu Gösteren Çocuk” üst başlığı kullanılmaktadır.
Oysa, yanlış olan çocuk değildir, davranışıdır. Ona bu yanlışları öğreten yetişkinlerdir. Sistemdir, sokaktır, ailedir; okullardır.
Madem çocuk davranış bozukluğu(!) içerisinde ise onun iyileştirileceği yer psikologun danışmanlık bürosudur; çocuk bu konuda bir ticari istismar meselesidir. Okullar üzerinden ticari bir metaya dönüştürülmüştür. Rehberlik öğretmenlerine verilen hizmet içi eğitim seminerleri buna yönelik bilgilerle doludur. “Davranım Bozukluğu” gibi çarpık bir tanım da kullanılmaktadır.
Kültürel haklar: Biz inancımıza göre insanı tanımlayamazken, batı kafası “İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal varlıktır”, “insan kültürel ve duygusal varlıktır” diyerek salata yapmaya devam etmektedir.
İnsan hakları kavramının içeriği her fırsatta ve bulguda genişletilmektedir. Ulusal müfredatın eğitimde birlik ilkesi buradan yola çıkarak delindi; “çocuk kültürel varlıktır, kendi kültürünün dışındaki bilgileri, şarkıları, oyunları, dersleri almaya zorlanamaz” şeklinde yoruma açık hale getirildi. Ama emperyalist batı kültürünün yaygın eğitimdeki materyallerinin talanından nedense uzak tutulması görmezden gelinmektedir.
İnsanlar arasında kültürel farklılıkları derinleştirerek parçalamayı hedefler. Yerel değerlerle ayrışma artırılırken herkes tek dünya kültürüne angaje edilmektedir. Misal Türk-Kürt birbirlerine düşürülürken birbirlerinin değerlerine tahammül edemezlerken her ikisi de starbucks cafede kahvelerini yudumlayabilmektedirler. Ancak o ortamlarda birbirlerine tahammül etmektedirler. Böl, parçala, yut...sakın uyanmasınlar ama...
Kadın hakları: Cinsiyet ayırımcılığını öne çıkartır. Kadın-erkek ayırımcılığını
körüklemek, bu yolla da toplumda dayanışma ruhunu geriletmek, sanal düşmanlar yaratarak insanların dikkatini küresel saldırılardan uzaklaştırmak ister.
Gerçekten çalışan veya işsiz annelerin haklarıyla ilgilenilmez. Çalışan kadınların
sosyal hakları, çocuğuna süt içirme hakkı, çocuklarının temel besinlerini kolaylıkla bulma hakkı onların ilgi alanı dışındadır. Kadın kavramının en süistimal edildiği başlık burada saklıdır. Buranın üzerinden aile tahrip edilmek istenilir.
Eşcinsel hakları: Ya da cinsel pozitif ayrımcılık. İnsan ırkını yok etmeye yönelik, bütün ahlaksızlıkları bünyesinde bulunduran bir kavramdan sözediyoruz. Günümüzün çıldırmış batı kafası atom bombasından daha tehlikeli sonuçlara ve yıkımlara yol açacak olan bu konu üzerinden hakçılık palavrasıyla insanlığı tehdit etmektedir.
Çocuk hakları: Küresel saldırılardan en çok yara alanların çocuklar olduğunu
gözden uzaklaştırmak üzere ortaya atılmış kavramdır. Çocukları tüketici yapmanın yollarını açmak üzere ortaya atılmıştır. Çocuğun sosyal varlık olduğunu unutturmak, birey olarak var olduğunu gündemde tutmak ister.
Çocuk haklarından söz edenler gerçekte çocukların eğitimde piyasa canavarına teslim edilirken uğradığı zararları ve doğasıyla oynandığını görmezler.
Çocuk, yetişkinler tarafından korunmak ve eğitilmek zorundadır. Hakçı ve merhamete dayalı politikaların olmadığı toplumlarda çocuklar her zaman birilerinin sömürüsüne maruz kalacaktır. Çocuğu kodlayarak kölelik sisteminin devamından yanadır.
Azınlık hakları: Ulus devletlerin dağılmasını hızlandırmak, halkın dayanışmasını
zayıflatmak ve toplumu etnik ve dinsel olarak olabildiğince küçük parçalara ayırmak üzere ortaya atılmıştır.
Küreselleşme sürecinde dünyamız tek kültüre doğru, “kullan at” öz cümlesinde
ifadesini bulan tüketim toplumuna doğru sürüklenirken azınlık haklarının sözde kalacağı gerçektir. Çok kanallı televizyonda sunulan birbirinin kopyası programlar tek kültüre gidişin açık örneğidir.
Dünyada, küresel merkezlerden yayılan pop kültürün egemenliği altında hem klasik
sanatların hem de halk kültürlerinin yok olmakta olduğu açıkça görülmektedir. Dünya halkları bir küresel asimilasyonla karşı karşıya getirilmişken onlara azınlık haklarından söz eden aynı Batı, iki yüzlü davranmaktadır.
Hele şu an şu dakika dünyanın her köşesinde vahşi katliam ve soykırımlar işlenirken...Misal Yemen'de...susan, görmezden gelen egemenlerin samimiyetini sorgulamak durumuzdayız, biz müşteriler...
Fehmi Demirbağ
ÖĞRENMEK İSTİYOR MUSUN?

ÖĞRENMEYİ ÖĞRENMELİYİZ. BUNUN İÇİN ALIŞILAGELEN ALIŞKANLIKLARIMIZDAN VAZGEÇMELİYİZ. HELE Kİ OKULDA ÖĞRENDİKLERİMİZİ GÖZDEN GEÇİRMELİYİZ. YA ÖĞRETİLENLER YANLIŞSA?
EN İYİ ÖĞRETMEN HAYATIN TA KENDİSİDİR. BİZİ CENDEREYE SOKAN DA BU! YANİ OKULDA ÖĞRENDİKLERİMİZLE HAYATIN ÖĞRETTİKLERİ ÇELİŞTİĞİNDE ŞAŞIRAKALIYORUZ. KENDİMİZİ DE GÜVENSİZ HİSSEDİYORUZ.
OKUL KONSANTRE ÖĞRETİR. 
HAYAT İSE PARÇA PARÇA.
MESELE PARÇALARI BİR PUZZLE GİBİ BİR ARAYA GETİRMEK DE!
DENEYİMLERİNİZİ GÖZDEN GEÇİRİNİZ.
ÖĞRENMEK İÇİN TEKNİK GELİŞTİRİNİZ.
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİĞİNİZDEN ÖNCELİKLİ OLARAK KURTULMANIZ GEREKİYOR.
BEYNİMİZİN İÇİNDEKİ 100 MİLYARA YAKIN NÖRON SİZDEN BU KOMUTU BEKLİYOR.
HERŞEY SİZİN İRADENİZ ALTINDA.
ÖNCE ŞU BEN YAPAMAM-EDEMEM KODLAMASINDAN KURTAR KENDİNİ.
BAK ŞU KÜSTAH İNSANOĞLUNA. KENDİSİNİ İLAHLAŞTIRMA MAKAMINDA GÖRMEKTEYKEN, KENDİ ÜRETTİĞİ ROBOTLARA DAHA YÜRÜMEYİ ÖĞRETEMEDİ. YA SEN?
İLK ADIMINI ATTIĞIN GÜNÜ HATIRLIYOR MUSUN? NASIL KOŞMAYA BAŞLADIN PEKİ?
BAZI ÖĞRENİMLER SENİN KODLAMANA YAZILDI. İRADENLE Mİ NEFES ALMAYI ÖĞRENDİN?
SENİN ÖĞRENMEN GEREKEN ŞEY, NASIL ÖĞRENECEĞİNİ ÖĞRENMEN.
ZATEN BU SENİN YARADILIŞ GEREKÇEN.
SEN UZUN YAZILARI OKUMAYI SEVMEDİĞİNİ SÖYLÜYORSUN MİSAL.
SEN SÖYLEDİĞİN İÇİN BEN SANA ZORLA OKUTMA YAPTIRAMAM Kİ?
DEVAM EDERİZ...HELE ŞU NEGATİF YÜKLEMLEMELERİNDEN BİR KURTUL.
DAHA NELER KONUŞACAĞIZ, NELER!

FEHMİ DEMİRBAĞ
GÜVEN OYLAMASI
* TOPLUMU TASARLAYAN, ONA YÖN VEREN YAPILARI NOTLAYALIM MI?
* ONLARA BİR KARNE VERECEK OLSAK NASIL BİR NOTLANDIRMA YAPARDIK?
* KİMLER GÖREVLERİNİ HAKKANİYETİYLE YERİNE GETİRİYOR?
*100 ÜZERİNDEN KAÇ PUAN VERİRDİNİZ?
A- SİYASİLER
B- BÜROKRATLAR
C- ÜNİVERSİTE KURUMLARI-AKADEMİSYENLER
D- EĞİTİM CAMİASI-OKULLAR
E- SAĞLIK KURUMLARI-MENSUPLARI
F- SANAT CAMİASI
G- TELEVİZYONLAR
H- YAZAR VE AYDINLAR
I- GAZETECİLER
J- SOSYAL MEDYA
K- ADALET MENSUPLARI
L- EMNİYET MENSUPLARI
M- ESNAF
N- SANAYİCİ-İŞ ADAMLARI
O- AİLE
P- CEMAATLER
R- SPOR DÜNYASI
S- HÜKÜMET
T- BELEDİYELER
U- DİN GÖREVLİLERİ
Ü- İŞÇİLER
V- STK' LAR
Y- SİLAHLI KUVVETLER
Z- KÖYLÜLER
CİDDİ BİR ÇALIŞMADIR. CİDDİYE ALMANIZI RİCA EDİYORUM. SAYFALARINIZDA PAYLAŞMANIZI RİCA EDİYORUM. DEĞERLENDİRMELERİ YORUMA YAZMANIZ DA RİCA OLUNUR.
HERBIR ŞIKKI AYRI AYRI NOTLAYINIZ.

http://sebayazilim.com/fehmidemirbag/example.php
FEHMİ DEMİRBAĞ

ALLAH'IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -1-
Batı Afrika fil balığı (Gnathonemus petersii), Afrika’nın 270C’lik sıcak ve çamurlu sularında yaşar.
İsmini, baş şekillerinin fil burnuna benzemesinden alan bu balıklar, yemek bulmak, karanlık ve bulanık sularda yönlerini tespit etmek için zayıf elektrik alanlarını kullanırlar.
Düşük elektrikli bu balıkların başları üzerindeki çıkıntılı kısım, elektrik algılayıcıları ile kaplıdır.
Alınan elektrik sinyallerinin birleştirilmesi çok fazla işlem gücü gerektirir; fil balıkları balıklar aleminde en ağır beyne sahip olanlardır.
Bu türde beyin o kadar büyük ve aktiftir ki, balığın kendi metabolik enerjisinin %60’ını kullanır. Bu da insanlardakinin 3 katı bir değerdir.
Canlının elektrik sinyali yayan elektrik organı ise kuyruğunda yer alır. Balık yolunu, kuyruk tarafındaki kaslarından düzenli olarak yaydığı elektrik sinyalleri ile bulur.
Normal şartlarda, dakikada yaklaşık 500 sinyal yayar. Fakat suyun kirlilik oranı arttıkça dakikada ürettiği sinyal sayısı 1.000’i aşabilir.
Düşük elektrikli fil balıklarının baş kısmı elektrik algılayıcılarıyla kaplıdır.
Canlı, yemek bulmak ya da karanlık ve bulanık sularda yönünü tespit etmek için zayıf elektrik akımlarını kullanır.
İngiltere’nin Bourmounth şehrinde kirliliği ölçmek için, fil balıklarından faydalanılarak yapılan dedektörler kullanılmaktadır.
Bourmounth’daki bir su şirketi, Stour nehrinden aldığı su örneklerini 20 fil balığının kontrolüne vermiştir.
Her balık nehirden gelen su ile doldurulmuş bir akvaryumda yaşatılmaktadır.
Akvaryumlardaki alıcılar sinyalleri alıp bağlı oldukları bilgisayarlara iletmektedir.
Eğer su kirli ise balığın artan sinyalleri tespit edilerek bilgisayar aracılığı ile alarm verilmektedir.
Eğer bir balık, bir bilim adamına ilham kaynağı olabiliyor ve teknik bir mükemmellik sergiliyorsa; insanların üstesinden gelemediği bir soruna üstün sistemleri ile çözüm olabiliyorsa, canlının yaratılışında düşünülmesi gereken bir olağanüstülük olduğu ortadadır.
Böyle mükemmel bir yaratılışın kör tesadüflerin, şuursuz rastlantısal süreçlerin ürünü olması elbette ki mümkün değildir.
Bugün bilim adamlarının taklit ederek faydalanmaya çalıştıkları bu üstün mekanizma, Allah’ın sonsuz aklının, ilminin ve yaratma sanatının sayısız örneklerinden biridir.
Yüce Allah örneksiz ve kusursuz yaratmaya kuşkusuz ki kadirdir. Rabbimiz’in kadrini ve yüceliğini takdir edemeyenler, Yaratılış’taki sanatı ve olağanüstülüğü görmediklerinden değil, içine daldıkları büyüklük hissinden dolayı yanılgıdadırlar. Bir ayette bu durum şöyle haber verilmektedir:
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)
Oysa büyüklük yalnızca Yüce Allah’a aittir:
Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Casiye Suresi, 37)

ALLAH'IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -2-
Agamidae adı verilen uçan kertenkeleler Güney Asya ormanlarında yaşarlar. uçan kertenkele
Ortalama boyutları 20-30cm kadardır ve vücut yapıları ince ve uzundur.
uçan kertenkele
Vücudunun yanlarındaki deriyi gererek oluşturduğu kanatlarla 10 metreyi aşan uçuşlar yapabilir.
Ejderha kertenkeleleri yaprakların rengini taklit ederek kamufle olurlar. Ayrıca, iniş sırasında yaprak gibi düşebilmeyi de becerir ve bu sayede avcı kuşların saldırılarından korunur.
uçan kertenkele
Bununla birlikte kamuflaj, aynı zamanda bir savaş stratejisidir. Avını yapraklar arasında kamufle olarak bekler.
uçan kertenkele
Uçan kertenkelenin kullandığı uçuş ve gizlenme tekniği bir bütündür. Yaprak gibi süzülme, iniş tekniği, kanatların hafif ve katlanabilir olması, sırtının renginin yapraklarla uyumu, sistemin başarılı biçimde işleyişi için gerekli özelliklerdir. Bunlardan birinin eksik olması durumunda diğer özellikleri bir işe yaramayacak kertenkelenin hayatı tehlikeye girecektir. Yani sistemin daha ilkelinin ya da yarımının bir faydası yoktur.
uçan kertenkele
Bu canlının boşluğa düştüğü anlarda derisini germesi, avlanmak için ve av olmamak için kamufle olabileceği yerleri fark edip oralarda durması, bilinci olmayan bir canlının yapabileceği bir davranış değildir, bunu onun kalbine ilham eden ve yaptıran yüce Allah’tır. Allah bir ayette şöyle bildirmiştir: Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi 117)
ALLAH'IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -3-
Vücudunuzun her hücresinde dünyada hiç kimsenin konuşmadığı bir dilde yazılmış, müthiş bir bilgi hazinesi saklıdır.Bu dilin alfabesi sadece dört harften meydana gelir ve her harf, “baz” veya “nükleotid” denilen kimyasal bir molekülü temsil eder. “Kodon” adı verilen genetik kelimeler de bu harflerden oluşmaktadır.
Dört harfli bu DNA dili, Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin (Cytosin) moleküllerinin A, T, G ve C harflerinden oluşur. İşte çekirdekteki bilgi bankasında yer alan bilgiler de, bu dört harfli alfabe ile kodludur. A, T, G, C harflerinin yüzlercesi birarada ele alındığında, uzun, anlamlı cümleler ortaya çıkar.
Bu cümleler, vücuttaki işlemlerin nasıl yapılacağını tarif eden, bunlara dair talimatlar içeren “genler”dir. Bu harflerin milyonlarcası ise, anlamlı bir sıralama ile üst üste dizilerek DNA molekülünü oluştururlar.
Moleküler biyolog David S. Goodsell, Our Molecular Nature (Moleküler Doğamız) adlı kitabında DNA molekülünden şu sözlerle bahsetmektedir:
DNA belki de moleküllerin en güzelidir, fakat nadide bir kitap gibi gerçek güzelliği cildinde değil, içinde kullanılan kelimelerde saklıdır.
Scientists looking at DNA model
İnsan hücresindeki DNA’larda yaklaşık 30.000 civarında gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1.000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur.
Bu genler insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini denetler. Bu 30.000 genin içerdiği bilgi DNA’daki toplam bilginin yalnızca % 3’ünü teşkil eder. Geriye kalan % 97’lik bölüm ise günümüzde hala Araştırılmaktadır.
Genler kromozomların içinde bulunur. Her insan hücresinin (üreme hücreleri hariç) çekirdeğinde 46 kromozom vardır.
Her bir kromozomu, gen sayfalarından meydana gelmiş bir cilde benzetirsek, hücrede insanın tüm özelliklerini içeren 46 ciltlik bir “hücre ansiklopedisi” vardır diyebiliriz. Bu hücre ansiklopedisi daha evvel belirttiğimiz gibi tam 920 ciltlik Britannica Ansiklopedisi‘nin içerdiği bilgiye eş değerdir.
Her insanın DNA’sındaki harflerin dizilimi farklıdır. Şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insanın tümünün birbirinden farklı olmalarının sebebi de budur.
DNA’daki harflerin diziliş sırası insanın yapısını en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağının, 2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar sinir hücresinin, 130 milyar metre uzunluğundaki damarların ve 100 trilyon hücrenin planları, tek bir hücrenin DNA’sında mevcuttur.
Kanadalı bilim yazarı Denyse O’Leary DNA’daki bilgiden şu ifadelerle bahsetmektedir:
Bilginin asıl şaşırtıcı olanı DNA’da yazılı eserdir. Tekrar eden bir dizilimi yok. Fakat diğer bilgi ile bağlantılı bir dizilimi var ve çok kompleks. Örneğin kedinin embriyosundaki DNA, embriyonun yavru bir kedi olması için çok kompleks talimatlar içerir.
Şimdi bu bilgilerin ardından düşünelim: Bir kelime bile, yazan bir kişi olmadan oluşamadığına göre, insan hücresindeki milyarlarca harf nasıl oluşmuştur?
Bu harfler nasıl olup da böyle mükemmel ve kompleks bir bedenin eşsiz planını oluşturacak bir düzende, birbiri ardına anlamlı bir şekilde dizilmiştir?
Eğer bu harflerin düzeninde çok ufak bir değişiklik olsaydı, el parmaklarınız ayağınızda, gözünüz karnınızda yer alabilir ya da başınız ters yöne dönük olabilirdi.
Kollarınız çok kısa ya da uzun olabilir veya dudaklarınız birbirine bitişik olabilirdi. Şu anda düzgün bir insan olarak yaşam sürdürebiliyorsak, bu ancak Yüce Rabbimiz‘in izniyledir. Allah her insanın DNA’sındaki harflerin düzenini buna vesile kılmıştır.
Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

ALLAH'IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -4-
Kalbinizin atışını neyin sağladığını hiç düşündünüz mü? Otomatik olarak saatlerce, günlerce, hatta onlarca sene nasıl çalışmaktadır?
Durmak bilmeden işleyen pompalama sistemi elektrik enerjisi ile çalışır. Tüm organlara ve hücrelere, kan ve ihtiyaç duyulan tüm maddelerin taşınmasını sağlayan ve işlevini yitirdiğinde insanın ölümüyle sonuçlanan kalp, bu hayati görevlerini elektrik enerjisi sayesinde gerçekleştirir.
Doktorların kalp fonksiyonlarının tamamen durması halinde elektrik akımı uygulamalarının sebebi de budur.
Kalbin atışını sağlayan enerji kalbe dışarıdan gelmez. Kalp, aynı zamanda pompalama görevini yerine getirmek için kullanacağı enerjiyi kendi üreten bir motordur. Elektrik, kalp kaslarının kasılmaları sonucunda üretilir.
İnsan kalbinde iki tür hücre bulunur, bunlar iletken hücreler ve kas hücreleridir. İletken hücreler elektrik sinyallerini kas hücrelerine iletmekle, kas hücreleri de dakikada ortalama 70 kere kanı pompalamakla yükümlüdür.
Mikroskop camındaki bir kalp hücresi taze kan elde ettiği sürece tek başına bile atmaya devam eder. Çünkü kalbin içinde kendi elektriğini kendi üreten bir jeneratör bulunmaktadır.
Bilindiği gibi jeneratör, enerji kesintisi durumunda devreye girerek enerji üretimine devam eden ve makinelerin zarar görmesini engelleyen bir alettir. İnsan vücudundaki en hayati organlardan bir tanesi olan kalp de herhangi bir enerji kesintisi karşısında zarar görmemesi için bu tür bir korumaya alınmıştır.
Kalbin bir an durması vücutta son derece önemli hasarlara neden olabilir, hatta sonucu ölüm olabilir. Bu yüzden kalbi çalıştıracak elektrik sistemi kesintisiz bir şekilde işlemelidir.
Bu elektrik sistemini inceleyen bilim adamları çok şaşırtıcı gerçeklerle karşılaştılar. Kalp, yalnızca mikro bir jeneratör değil, birbiri içine geçmiş birçok bağlantıya sahip, programlı ve sistemli bir elektronik devreler bütünü sayesinde çalışmaktadır.
Bu elektronik kontrol ve yönetim sistemi, böbreklerden beyne, atardamarlardan hormonal bezlere kadar birçok etkenle iş birliği içindedir. Öyleyse şuursuz hücrelere bu şuurlu hareketleri yaptıran kimdir?
Kalbin içine bu pompaları bir düzen içinde kim yerleştirmiştir?
Kim pompaların uzantıları olan damarları tüm vücudumuza döşemiştir?
Kim bu pompanın aralıksız olarak çalışmasını sağlamaktadır?
Kim bu pompaya, ne zaman, ne kadar kan pompalaması gerektiğini bildirmektedir?
Kim kanın akış yönünü düzenleyecek şekilde kapakçıklar var etmiştir?
Kim temiz kan, kirli kan ayrımını yapmaktadır?
Kim kalp hücrelerine enerjilerini kendilerinin üretmesi gerektiği bilincini vermiştir?
Kim kalp hücrelerine bir düzen ve uyum içinde atmalarını emretmektedir?
Bütün bu soruların elbette tek bir cevabı vardır: Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah

ALLAH'IN AYETLERİNE BİZ GÖZ GEZDİRELİM! -5-
Güneş Sistemi içinde bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Bu yolculukta karşınıza çıkan; dondurucu soğukluğa ya da yakıcı sıcaklığa sahip, atmosferi zehirli gazlardan oluşan, yüzeyinde korkunç fırtınalar esen veya içinde hiç su bulunmayan gezegenler olacaktır. Sadece içinde yaşadığımız ‘mavi gezegen’ Dünya; atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş’e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşama uygun olarak yaratılmıştır.
Dünyanın canlı yaşamı için elverişli olmasının en önemli nedenlerinden biri ise, sahip olduğu su miktarıdır. Yeryüzünün büyük bölümü, yani yaklaşık %70’i sularla kaplıdır. Bu sularda farklı renkleri, farklı biyolojik sistemleri, ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı türü yaşamını sürdürür. Hatta oran vermemiz gerekirse dünyadaki canlı türlerinin %90‘ına bu sular ev sahipliği yapmaktadır. Gelişen teknoloji sonucu yapılan araştırmalarla canlılarda yeni türlerin keşfi, her geçen gün daha da artmaktadır.
Scientific Reports dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmaya göre, Hint Okyanusu’nun yaklaşık 3 km. derinliklerinde sıcak su kaynakları civarında 6 yeni canlı türü keşfedildi. Araştırmacılar, bulunan yeni türlerin deniz tabanına kadar inebilen uzaktan kumandalı denizaltı robotlarıyla yapılan inceleme sonucunda keşfedildiklerini açıkladı. Yeni deniz canlılarının ise deniz salyangozu, okyanus solucanı, deniz minaresi, hoff yengeci ve kum kurdu türlerine ait oldukları ifade edildi.
Deniz Salyangozu
İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara liderlik yapan Dr. Jon Copley ve ekibi, okyanus tabanında, bir düzineden fazla mineral helezonunun bulunduğu, futbol stadyumu büyüklüğündeki bir alanı mercek altına aldılar. İnceleme yapılan ve hidrotermal havalandırma bacaları olarak da bilinen bu helezonların, bakır ve altın mineralleri açısından oldukça zengin olduğu ve gelecekte deniz altı madenciliği için de değerlendirilebileceği keşfedildi. Bu helezonların etrafında birçok derin deniz canlısının yaşadığı ve yaşayan bu canlıların helezonlardan çıkan sıcak sıvılarla beslendiği yapılan açıklamalar arasında yer almaktadır.
Kuşkusuz derin deniz canlıları, canlı türlerinin yalnızca bir bölümüdür. Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler, günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Harvard Üniversitesi’nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:
Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır…
Yüce Allah, kutsal kitabımız Kuran’da “…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)” ayetiyle yarattığı canlı çeşitliliğini bize bildirmiştir. Son derece gelişmiş teknolojiye rağmen 100 milyon canlı çeşidinden sadece 1,5 milyonunun tanımlanabilmiş olması, ayette bildirildiği gibi “daha bizim bilmediğimiz” nice canlı çeşidinin yeryüzünde yaşamını sürdürdüğünün delillerindendir. Okyanusların binlerce metre derinliğindeki güneş ışığı almayan noktalarından, kutup bölgelerindeki dağların zirvesine kadar her yerde çok sayıda canlı türü yaşamaktadır. Gelişen teknoloji Allah’ın yarattığı tüm canlıları tespit etme konusunda yetersiz kalmaktadır. Her bir canlı Allah’ın sonsuz ilminin benzersiz ve kusursuz birer tecellisidir. Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

ALLAH'IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -6-
En büyük galakside ki yıldız sayısı yaklaşık 3 trilyondur. Orta büyüklükte ki bir galakside yaklaşık 200-300 milyar, küçük bir galaksi de ise yaklaşık 100 milyar yıldız vardır.
Kolları ve merkezleriyle galaksiler uzayda ki en büyük gök cisimleridir. Kollar galaksi merkezinin etrafında döner. Bu kollar gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur.
Gezegenimiz olan dünya, galaksinin merkezine yakın olmasına rağmen etrafında 220 milyon tane yıldız vardır.
Yıldızlar ve gezegenler, uzayda ki “bulutsu” ismi verilen gaz ve toz yığınlarının bir araya gelip sıkışmalarıyla meydana gelirler.
Yıldızları biz uzaktan bakınca beşgen ya da altıgen görürüz. Ama aslında yıldızlarda bizim Güneşimiz gibi küre şeklindedir.
Dev bir yıldız yaşamının sonuna geldiğinde ise, şiddetli bir patlama ile uzay boşluğuna dağılır. Bu yıldızın dağılan parçalarından da daha küçük yıldızlar ve gezegenler oluşur.
Eğer yaşadığımız evren ve sahip olduğumuz vücudumuzun kontorlü bizim elimizde olsaydı, biz hayatımız boyunca sadece kalbimizi attırmaya çalışsak onu bile yapamazdık. Ama bütün evreni mükemmel bir uyum içinde yaratan Allah’ın gücü kudreti sonsuzdur. Allah bir ayette şöyle bildirmiştir:
Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

ALLAH'IN AYETLERİNE GÖZ GEZDİRELİM -7-
Evrende canlı ya da cansız bütün maddeleri etkileyen değişmez kurallar vardır. İşte bu değişmez kurallar, evrenin de aynı içinde barındırdığı canlılar gibi, kusursuz bir tasarımla yaratıldığını gösteren delillerdir. Bugün daha çok fizikçilerin ilgilendiği bu ipuçları, bizlere maddi yaşama ilişkin yasalar olarak sunulur. Kimi insanların “fizik yasaları” olarak görüp de doğal karşıladığı pek çok özellik, Allah’ın mükemmel yaratışının delillerinden başka bir şey değildir.
Burada sadece evrendeki tasarımın kusursuzluğunu hatırlatacak bir kaç örnekle yetineceğiz.Örneğin su molekülündeki tasarımın onlarca özelliğinden sadece birini ele alalım: “Suyun akışkanlığı”.
Her sıvının farklı bir akışkanlık değeri vardır. Suyun akışkanlığı ise canlıların tam kullanabileceği orandadır. Eğer suyun akışkanlığı daha zayıf olsaydı, yani su daha yoğun bir sıvı olsaydı, bitkilerin kıl inceliğindeki borularının içinde ilerleyemeyecek ve bitki yaşamı için gerekli maddeleri taşıyamayacaktı.
Suyun akışkanlığı şimdi olduğu gibi olmasaydı, akarsuların akışı farklılaştığından, dağ oluşumları değişecek, vadiler, verimli ovalar oluşmayacak, kayalar parçalanıp toprakları meydana getiremeyecekti.
Su, vücudumuzu mikroplara ve zararlı yabancı maddelere karşı koruyan akyuvarların da hareket etmesine imkân tanır. Eğer su daha yoğun olsaydı kan daha kıvamlı olacak ve bu hücrelerin damarlar içindeki hareketi imkânsız hale gelecekti. Kalbin kanı pompalaması zorlaşacak, bunun için gerekli enerjiyi belki de karşılayamayacaktı.
Sadece bu bir kaç örnek bile suyun canlılar ve özellikle insan için yaratılmış özel bir sıvı olduğunu göstermektedir.
KUVVETLERİN DENGESİ
Yer Çekimi Kuvveti
Yer çekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu? Koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji sarf ederlerdi. Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi. Ya çekim kuvveti daha zayıf olsaydı? Hafif şeyler yeryüzünde sabit durmayacaktı. Sözgelimi en ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı. Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle onlardan elektrik enerjisi elde edilemeyecekti. Bu özellik Newton tarafından açıklanan kütlesel çekim kanununa dayanmaktadır: Newton’un kütlesel çekim yasası cisimler birbirinden uzaklaştıkça çekim kuvvetinin azaldığını söyler. Bu yasaya göre iki yıldız arasındaki mesafe 3 katına çıkacak olursa, çekim kuvveti 9 kat azalacaktır. Veya uzaklık yarıya indiğinde yıldızın çekim kuvveti 4 kat artacaktır.
Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin bugünkü gibi olmasını açıklar. Eğer yasa böyle olmayıp da yıldızın çekim kuvveti uzaklık arttıkça daha fazla azalsaydı, gezegenlerin yörüngeleri eliptik olmazdı, gezegenler sarmal bir yörünge çizerek güneşe doğru inişe geçerlerdi. Tam tersine daha az olsaydı ise, uzak yıldızların çekim kuvveti güneşinkine baskın çıkar ve dünya güneşten sürekli uzaklaşan bir yolculuğa çıkardı. Bunun sonucunda, dünya, ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulur ya da güneşten uzaklaşarak uzayın mutlak soğukluğuna savrulup donardı.
Planck Sabiti Farklı Olsaydı ?…
Gün boyunca çeşitli yollarla farklı enerjilerle karşılaşıyoruz. Bir ateş karşısındayken hissettiğimiz sıcaklık bile aslında çok hassas dengelerde yaratılmıştır.
Fizikte enerjinin sürekli bir akım halinde değil, ‘kuvant’ adı verilen parçalar halinde yayıldığı öngörülür. Yayılan enerji miktarı hesaplanırken Planck Değişmezi adı verilen sabit bir rakam kullanılır. Bu sayı çoğu zaman matematikte göz ardı edilebilecek kadar küçüktür. Büyüklüğü kabaca 0,000000000000000000000000006624 olarak ifade edilen bu sayı, doğanın temel değişmezlerinden biridir. Herhangi bir radyasyon olayında, verilen enerji miktarı frekansa bölünürse sonuç daima bu sayıya eşittir. Bütün enerji biçimlerinin (ısı, ışık gibi) büyüklüğü Planck değişmezine bağlıdır.
Eğer bu çok küçük sayı farklı bir büyüklükte olsaydı, ateş karşısında oturduğumuzda hissettiğimiz sıcaklığın şiddeti çok farklı olabilirdi. Ya en ufak bir ateş bizi kavuracak kadar enerji dolu olur, ya da güneş kadar büyük bir ateş topu bile, dünyayı ısıtmada yetersiz kalırdı.
SÜRTÜNME KUVVETİ
Günlük hayatta, özellikle bir şeyleri iterken karşılaştığımız sürtünmeyi kimi zaman hep zorluk çıkaran bir kuvvet olarak düşünmüşüzdür. Oysa cisimler ve yüzeyler arasındaki sürtünme kuvveti yaratılmamış bir dünya nasıl olurdu? Kalem elinizden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler masanın üzerinden kayıp yere düşecek, masa döşeme üzerinde kayıp köşeye çarpacaktı, kısacası tüm cisimler aynı düzeye gelene kadar her şey kayacak ve yuvarlanacaktı. Sürtünmesiz bir dünyada, düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabaların freni tutmayacak, ses asla sönmeyip, bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı…
Evrende düzeni sağlayan tüm bu fizik yasaları, evrenin de içindeki canlılar gibi tasarlanmış olduğunun kanıtlarıdır. Gerçekte fizik yasaları, sadece Allah’ın yaratmış olduğu düzenin insanlar tarafından yapılan bir açıklamasıdır. Evrendeki düzeni sağlayan değişmez kurallar Allah tarafından yaratılmış ve hakkında düşünüp Allah’ın üstünlüğünü kavramaları ve verdiği nimetlere şükretmeleri için insanların hizmetine verilmiştir.
Allah’ın yaratmasındaki üstünlük ve düzen ile ilgili daha sayısız örnek verilebilir. Kainatın var edilmesinden bu yana geçen milyarlarca yılda yaratılan her şey Allah’ın ilmiyle ve O’nun hakimiyetinde gerçekleşmiştir.


ALLAH' IN AYETLERİNE BİR GÖZ GEZDİRELİM -8-
Şu ana kadar tespit edilmiş, hafızası en güçlü kuş, fındıkkıran kuşudur. Bu kuş, Kuzey Amerika’da büyük kayalık dağların çevresinde ve Büyük Kanyon’da yaşar. Besin maddesi ise çam fıstığıdır.
Ancak bu fıstıklar, sadece Eylül ayının birkaç haftasında yenilebilir durumdadırlar. Dolayısıyla, kuşun diğer zamanlar için fıstıkları saklaması gerekmektedir. Bunun için yer belirler. Çam ağaçları ile kuşun fıstıkları saklamak için belirlediği yer arasında kimi zaman 20 km’yi aşan uzaklıklar olabilmektedir.
Fındıkkıran kuşu, çamlardan topladığı fıstıkları, saklamak amacıyla belirlediği yerlere gömmeye başlar. Fıstığı tek hamlede sert toprağın içine sokar ve bazen de işaret için üzerine bir taş bırakır. Hareketli geçen 3 hafta boyunca fındıkkıran kuşu sürekli olarak fıstık toplar.
Uçtuğu sırada yer şekillerini, uğradığı ağaçları, kaya yamaçlarını mucizevi şekilde hatırlar ve bunları kafasında canlandırdığı haritaya ekler. Fındıkkıran kuşunun, bu kısa ve verimli dönem boyunca Büyük Kanyon’un yüzlerce kilometrelik alanına dağıtarak gömdüğü 100 bin fıstığın yerini ezberlemesi gerekmektedir.
Fındıkkıran kuşu, önündeki aylar boyunca beslenebilmek için ezberlediği haritaya ihtiyaç duyacaktır. Eğer gömdüğü fıstıkların nerede olduğunu hatırlayamazsa hayatta kalamaz.
İşaretleri birer fotoğraf şeklinde hatırlaması da zordur, çünkü kar manzarayı değiştirmiştir. Dolayısıyla bıraktığı işaretler de yok olmuştur. Ama bu durum, kuşun kafasını karıştırmaz. Gömdüğü yaklaşık 100 bin fıstığın %90’ını bulur.
Bir kuşun, yemesi gereken besinin yılın belli bir döneminde sona ereceğini, bu nedenle hayatta kalması için bunları saklaması gerektiğini bilmesi kuşkusuz imkansızdır. Ona, besin maddesini, kış için belirli yerlere gömmesi gerektiği öğretilmemiştir.
100 bin fıstığı gömdüğü yerleri tek tek aklında tutması gerektiğini bilmesi mümkün değildir. Ancak bu canlı, bunların tümünü mükemmel şekilde yapar. Çünkü yeryüzündeki her varlık gibi o da Allah’ın ilhamıyla hareket eder.
Bir yıl boyunca, hakkında hiçbir belirti olmayan binlerce fıstığı hiç zorlanmadan bulabilmesi için ona tüm bunları yapmasını ilham eden, onu yaratıp var eden Allah’ın gözetimine ve yardımına ihtiyacı vardır.
Yarattığı varlıklar üzerinde gözetici olan ve onlara sınırsızca, hesapsızca ve bilinemeyecek yerlerden sürekli olarak rızık veren Allah’ın yaratması gözler önündedir. Küçücük bir kuşta sergilenen bu detay, Allah’ın büyüklüğünü ve Yüceliğini bir kez daha en güzel şekli ile sergilemiştir.
Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

DEVAM EDECEK!
KİŞİSEL ANAYASAM!

● Az ye.
● Az uyu.
● Az konuş.
● Cömert ol.
● Nefsine muhâlefet et.
● Tevâzu'lu, alçak gönüllü ol.
● Güler yüzlü ol.
● Dedikoduya karışma.
● Tefekkürü unutma.
● Mümkün olduğu kadar kimseden bir şey isteme.
● Kat'iyyen kimseyle münâkaşa etme.
● Kimsenin aybını görme ve araştırma.
● Halka fazla meyletme.
● Kim bir şey isterse vermeğe çalış.
● Tembellik etme.
● Zamanını boşa geçirme.
● Gaflet yerlerine hiç uğrama.
● Peygamber sav'in sünnetine tam sarıl.
● Kardeşlerine itirâz etme, peki demeyi öğren.
● Ruhsatlarla değil, azîmetle amel et.
● Muhakkak her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm oku.
● Dersini her gün muntazam yap.
● Tam edepli ol.
● Sabır dinin yarısıdır; unutma.
● Mekrûhlardan mutlaka kaç.
● Şek ve şüpheden uzak ol, sıdk ehli ol.
● Öleceğini bilsen yalan söyleme.
● İzinsiz başkasının evine veya odasına girme.
● Aceleci olma.
● Asabî olma.
● Sûizannı bırak.
● Hırsı bırak.
● Her şeyin sonunu tevekkül ile bekle, Kadere her zaman teslîm ve râzı ol.
● Müslümana karşı aman buğzetme.
● Benlik taşıma.
*Eller yahşî, ben yaman;*
*eller buğday ben saman* de ve öyle de ol.
● Nefsini dâimâ zemmet/kötüle.
● Duâ ederken kardeşlerini unutma.
● Uyuyan kardeşinin uykusunu hayırlı bil.
● Şeytâna fırsat verme; uyanık ol.
● Nefsine fırsat verme; kontrol et.
● Dilini zikrullahda dâim eyle.
● Evinden dışarı çıkınca *nazar ber kadem*eyle/ayak uçlarına bakarak yürü.
● Sadakayı unutma.
● Erken yat erken kalk.
● Akâid ve fıkıh öğren.
● Hadisleri öğren ve onlarla amel et/en az kırk tane.
● İlminle âmil ol/bildiklerini uygula.
● Devamlı istiğfâr ehli ol.
● Kimden bir nasîhat duysan, kendi ayıplarını düşün.
● İbâdetleri beğenmezlik etme.
● Haktan uzaklaştıracak kötü arkadaşın bulunmasın; varsa terk et!
● Âsî kimselerin yüzüne bakma ki, basîret gözün kapanır.
● Sabah akşam murâkabeyi/iç kontrolü elden bırakma.
● Kibir ve ucubu/amellerini beğenmeyi terk et.
● Namazın vaktinden evvel abdest al, ezan okunmadan câmide bulunmağa çalış.
● Allah’ı ve ölümü aklından çıkarma.
● Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!
KLAVYE MÜCAHITLERINİN DİKKATİNE!
BU KONU SİZCE ÖNEMLİ Mİ?
1. Yeni Medenî Kanunumuz sizce sosyal ve kültürel yapımıza uygun millî bir kanun mudur, yoksa iktibas bir kanun mudur?
Mecelle yürürlükte iken İsviçre Medeni Kanunu tercüme edilerek 4 Ekim 1926 tarihinde 743 sayılı Türk Medeni Kanunu adıyla yürürlüğe konulmuştur. 76 yıl yürürlükte kalan Medeni Kanun’dan sonra 1 Ocak 2002 tarihinde, yeni devrim yasası olarak adlandıracağımız 4721 sayılı Medeni Kanun yürürlüğe girmiştir. Devrim yasalarının en önemlisi olan Medeni Kanun Hıristiyan dinine mensup İsviçre’nin Medeni Kanunu’ndan iktibas edilmişti. İsviçre Medeni Kanunu’ndaki güncellemelere uygun olarak yapılan yeni yasada, eski Medeni Kanunu aratacak hükümler bulunmaktadır.
2. Bu kanun, toplumun temel taşı olan aileyi korumakta, sağlamlaştırmakta, ayakta tutmakta mıdır?
Aile, Türk toplumunun temelidir (Anayasa 40 m. f. 1). Yeni Medeni Kanun ve 2005 yılında yürürlüğü giren Ceza Kanunu aile kurumunun insicamını bozmuş, disiplinini sağlanamaz hale getirmiştir. Mahrem alan olması gereken ailenin içerisine kamu gücünün bu denli müdahalesini mümkün kılmıştır. Kralların bile giremediği kale olan aile günümüzde genel ve özel yasaların uygulamaları sonucu polis/jandarma, Hâkim, Savcı ve Avukatların kol gezdiği alana dönüştürülmüştür.
3. Yeni kanunda niçin ailenin bir reisi yoktur?
Eski Medeni kanunda “Ailenin reisi kocadır” ibaresi değiştirilerek
“... evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirilmiştir. Ailenin temsili de eşlere birlikte verilmiştir. Konut seçimi, aile içi tasarruflar, çocukların eğitim tercihleri, harcama ve her türlü karar ve işlemlerde büyük sorunlar yaşanmaktadır. Her ne kadar hâkimin müdahalesi istenmesi mümkün ise de, pratik faydası olmamaktadır. Boşanma ile sonuçlanan yolların başlangıcı olduğu kanaatindeyiz.
4. Reissiz bir aile olacağına, keşke kadın ailenin reisi olsaydı diyebilir miyiz?
Kadının ailenin reisi olması iki başlı olmasından iyidir! Kaldı ki Avrupa uyum yasaları kapsamında tüm kanunlarımızda pozitif ayrımcılık ilkesi doğrultusunda yapılan değişikliklerle kadın fiilen ailenin reisi olmuştur. Bir köyde 2 muhtar olamayacağı gibi toplumun temelini oluşturan ailede iki başlılık doğru olmamıştır. Aile içinde huzur ve sükunu bozmaktadır. Aile Mahkemelerinin dava dosyaları ile savcılıklara yapılan müracaatlar incelendiğinde toplumumuzun temeli olan ailenin yıkılmaya başladığını söyleyebiliriz.
5. Son yıllardaki boşanmalar normal midir, yoksa sayısı fazla mıdır ve anormal midir?
Boşanmalarda ciddi artışlar olmaktadır. Günümüzde boşanma davaları çoğunlukla kadınlar tarafından açılmaktadır. Edinilmiş mallara katılma yasal rejimi, süresiz nafaka, maddi ve manevi tazminat, aile konutu ve kadını/aileyi koruma amacıyla çıkarılan, ancak aksi sonuçlar doğuran 6284 sayılı yasa boşanmayı kadınlar bakımından cazip hale getirmiştir.
Ülkemizde, evlilik yaşı kadınlarda ortalama 24, erkelerde 28 yaşına yükselmiştir. Yasal evlenme yaşı 2 yaş büyütülmüştür. Evlilik oranında azalma ve boşanma sayılarında artışla birlikte aile kurumu çökmektedir. Evliliklerin yıllar içerisinde azaldığını, boşanmaların arttığını ve evlilik yaşının yükseldiğini istatistik verileri doğrulamaktadır. 2017 yılında, önceki yıla oranla evlenen çift sayısı %4.2 oranında (25.034 çift) azalmıştır. Boşanmalarda ters orantıyla artmıştır. Evliliklerin 1-5 yıl aralığında boşanma oranı %35.5 seviyesine çıkmıştır.
6. Kadın konusundaki pozitif ayırımcılık doğru mudur, yanlış mıdır, âdil midir?
2010 yılında yapılan referandumla (Anayasa 10. m. f. ) pozitif ayrımcılık hükmü getirilmiştir. Yasalarda kadınlar lehine yapılan düzenlemelerde eşitlik ilkesine aykırılık iddiası dinlenmemektedir. Kamu istihdamında eşit şartlar olduğunda kadın tercihi yapılmaktadır. Siyasi irade kadının çalışmasını teşvik ederek kadın çalışan oranını yükseltmek amacıyla projeler üretmektedir. Kamuda kadın istihdamı %50 seviyelerine ulaşmıştır. Pozitif ayrımcılık; Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve özellikle 6284 sayılı aileyi ve kadını koruma amacıyla çıkarılan yasada karşımıza çıkmaktadır. Feminist STK’ların arzu ve talepleri sonucu çıkarılan yasaların uygulanmasının telafisi imkânsız sonuçları ile karşı karşıyayız.
7. Aileleri yıkan, kocayı, babayı mahkeme kararıyla evden uzaklaştıran 6284 sayılı yasa hakkında bilgi verir misiniz.
2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN, Avrupa Konseyi (İstanbul ) sözleşmesi ve Anayasanın 10. maddesi ile kabul edilen pozitif ayrımcılık ilkesi dayanak tutularak hazırlanmıştır. Aileyi ve kadını şiddetten koruma amacıyla çıkarıldığı söylense de hakikatte aileyi yıkan, kadına şiddeti artıran sonuçlar doğurmuştur. Yılda 200.000 civarında koruma ve tedbir kararları verilmektedir. Aile birliği ve disiplini sarsılmıştır. Feministlerin talep, duygu ve düşüncelerini yansıtan 6284 sayılı yasanın dünyada EŞİ VE BENZERİ BULUNMAMAKTADIR. Bu yasal düzenleme ile DELİL VE BELGE ARANMAKSIZIN kadınlar sadece 155 veya 183 no’lu telefonları arayarak kocasını, babasını, oğlunu evden uzaklaştırabilmektedir. Sadece fiziksel şiddet aranmıyor, “psikolojik ve ekonomik şiddete uğradım veya uğrama tehlikem vardır” demesi yetmektedir. Ailede babanın/kocanın eşine ve kızına eve geç gelmesi halinde “..neredeydin?” veya telefonla ısrarla arayıp “..nerede kaldın?” demesi, arkadaş seçimine karışması, eve istenilen parayı bırakmaması, harcamalara müdahale etmesi, uzaklaştırma (sürgün) kararı alması için yeterlidir. Kısacası kadının canını sıkan veya sadece kocayı-babayı-oğlu evden uzaklaştırmak, tedbir kararı aldırmak istediğinde bir telefonla 6284 yasayı kullanarak amacına ulaşmaktadır. ARABULUCULUK VE UZLAŞMA HÜKÜMLERİNİNDE UYGULANMASI bu kanun kapsamında yasaklandığından ailelerin yıkılması, boşanmaların artması, çocukların mağduriyeti ile şiddetin boyut değiştirerek çoğalması sonuçları ortaya çıkmıştır.