20 Temmuz 2018 Cuma

EŞEKLİK BİZ DE KALSIN!

Bu anlatacağım hikayede canlılara hiçbir zarar verilmemiştir. Gerçek olay ve kişilerle de bir alakası yoktur.
Hikayemizin konu olduğu yer, Çanakkale’de denizin dalgalarının kıyıyı canhıraş bir şekilde rahatsız ettiği bir küçük köydür. Tarihin en önem arzettiği Truva’nın hemen dibinde. Truva’nın hikayesi malum. Truva'yı savaşla fethedemeyeceklerini anlayan Akhalılar bir hile hazırlarlar. Devasa bir tahta atı Truvalılar’ a hediye olarak sunduktan sonra, savaşı artık bırakıp evlerine dönecekleri izlenimini yaratırlar. Ama gemileriyle uzaklaşıp Bozcaada'nın arkasında beklemeye koyulurlar. Truvalılar hediyenin tanrılara adandığını düşünerek kabul ederler. Savaşın yorgunluğu ve kutlamalarda içilen şarabın etkisiyle herkes uyuduğunda tahta ata gizlenen Akha askerleri atın içinden çıkarak, diğer askerlerin içeri girmesini sağlar, kaleyi ele geçirir ve kenti yağmalarlar.
Çanakkale deyince de Türk-İslam tarihinin en önemli savaşlarından birinin yaşandığı o bölgeyi hatıra getirmemek ne mümkün? Hani “Allah ve Resulu bir konuda hüküm buyurduğu zaman, mümin kadın ve erkeğe o konuda ancak itaat düşer” düsturunu unuttuğumuzda…Hani “Ne zaman ki iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktan vazgeçerseniz, Allah başınıza içinizden kötüleri musallat eder de iyililerin dahi duası kabul olmaz” sünnetullahı gerçekleştiğinde…Hani “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin, onlar ancak birbirlerinin dostlarıdır” gerçeğini es geçtiğimizde…Hani “ Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin, dininizi değiştirmedikçe asla onlardan olamazsınız” uyarısını unuttuğumuzda…Vatan toprakları bir bir elimizden çıktığında…Son darbeyi vurmak üzere başta İngiliz olmak üzere yedi düvelin namahremimize uzandığında…Okul çocuklarıyla…15 yaşında ki tüyü bitmemişlerle karşı durmaya çalıştığımız, destanlar yazdığımız Çanakkale’de…
Şimdilerde sahillerinde anadan üryanların dolaştığı…İngilizleşmiş nesilleriyle kadehlerin tokuşturulduğu…hala topraklarından şuhedanın fışkırdığı…
Sahilin hemen dibinde küçük bir çiftlikte geçiyor hikayemiz. Biraz ötede yeralan Atabayırı köyün sınırları içerisinde yer alıyor çiftlik. Çiftliğin sahibi bölgenin önemli zenginlerinden Kemal Ağa. Çiftliği düşünce engelli küçük oğlu için yapmış. Onun tedavisi için, rehabilitasyonu için düzenlemiş. Doktor “hasta tabiatla haşir-neşir olsun” diyesiymiş. Şehirde, betonların içinde çocuk huzur bulamazmış.
Bir yandan da Kemal Ağa’nın niyeti eğer Ankara’dan, yukarılardan birilerini ayarlayabilirse kocaman bir otel yapmakmış. “Turizm demek döviz demektir. Döviz demek ülkeye kazanç sağlamak demektir” gibi düşüncelerini yetkililerle paylaşmaya devam ediyormuş. Buranın sit alanı olarak ilan edilmesine ise anlam veremiyormuş.
“Eski günler geride kaldı. Artık savaş yok. Sürekli Çanakkale edebiyatı yaparak dostlarımızı üzmeyelim. Batıyla yakınlaşmak zorundayız” diyerek düşüncelerinin haklılığını ortaya koymaya çalışıyormuş.
Hikayemizin konusu ne Kemal Ağa, ne engelli oğlu ne de turizm sektörü. Hikayemiz çiftlikte geçiyor, doğru. Çiftlikteki hayvanlarla ilgili ancak.
İştah açan çimlerin cazibesi otlakta yayılan hayvanların dikkatini yalnızca işkembe faaliyetine meylettirmişti. Bir yandan da adeta çimenlerin tadını almak için ziyadesiyle gevişte getiriyorlardı. Çenesi düşük inek dikkatlerini dağıtmasa bu keyif asırlarca sürsün isterlerdi.
Bir kaç inek, bir öküz, yaşlıca bir at, bir başka ihtiyar olarak eşek, biraz saftirik koyun, huysuz birkaç keçi, birkaç kovan dolusu arı… Tavuk, horoz, ördek, kaz, hindi derken bir kümes dolusu hayvan. Bir de yine yaşlıca bir köpek…
Kemal Ağanın hasta oğlu elindeki yemleri rastgele kümes hayvanlarına savururken diğer hayvanlarda bir arada otlanmalarına devam etmektedirler.
At bir yandan yerdeki otları ağzında kalan birkaç dişiyle kopartmaya çalışırken bir yandan da sızlanmaktadır.
“Ah be! Dünyaya yarış atı olarak gelmek vardı. Baksana insanlar bile tarladan topladıkları buğdayların en kıymetleri yerini yarış atlarına yedirip kendileri un diye en lüzumsuz yerini yemekteler.”
“Ne yani hayatın haram olan kumara malzeme olarak mı geçeydi?” diye sözünü keser, inek. “Kadere kurşun işlemezmiş. Şikayet edip durma. Allah’ın kıymetli sessiz kullarındanmışsın ki mevlam seni bu otlaklara layık gördü.” Diye de sözünü sürdürdü. “Ya biz ne yapalım. Bize bile bu azgın insanoğlu yemlerimize kemik tozu katarak deli dana hastalığına yakalanmamıza sebep oluyorlar. Hem Anadolu’nun yerli ineği mi kaldı? Her taraf Hollanda inekleriyle doldu.”
“Hatun siyasi konulara girme” diye sözünü kesti ineğin, otlağın tek öküzü. “6284 sayılı yasa otlakta reis’in otoritesini bitirdi.
“Sen şimdi siyaset yapmadın mı?” diyerek inek öfkeli bir möölemeyle susturmaya çalıştı kocasını.
Yavaş yavaş otlakta homurdanmalar artmaya başlamıştı. Her hayvan uluorta konuşmaya başladılar.
At sebep olduğu tartışmayı sakinleştirmek için araya girmeye çalıştı. “Arkadaşlar sakin olalım lütfen!” Tabiri caizse çıngar kopmuştu bir kez. Artık bu tartışma ne şekilde biterdi, belirsizlik harareti artırıyordu.
Öküz öfkeyle bağırdı: “Bana bak hatun…Şu kırma halinle beni tenkit etme. Benim nasıl asil bir soydan geldiği mi bilmiyor musun? Benim büyük büyük babam kim bilmiyor musun?” Cevap beklemeden konuşmasını, bağırtısını artırmaya başladı. “Ben asil bir soydan geliyorum. Fatih Sultan Mehmet gemileri karadan yürütürken, o gemileri halatlarla çeken baş öküzün soyundan geliyorum.”
“Irkçılık yapma” diyerek, bir nevi aile faciasının önüne geçmek için At devreye girdi. “Hamasetin anlamı yok, öküz efendi. Benim de dedem Fatih’in surlardan içeri girerken bindiği at’tır. Huzur içinde geçinip giderken şu otlağın tadını kaçırmayın, ırkçılk yaparak. Hem İstanbul’un fethini iyi düşündünüz mü? Bakın Fatih, Akşemsettin, Ulubatlı Hasan, Macar Urban bir araya gelip hünerleriyle Fetih konusunda uzlaşmasalardı İstanbul’un fethi mümkün olabilir miydi?”
Konuşmanın seyri bütün hayvanların bir araya gelmelerine sebep oldu. Herkes tartışmada söz haklarını kullanmak istiyordu.
Eşek bir yandan anırmaya başladı: ” Yıllardır insanlara yapmadığımız hizmet kalmadı. Ne vefalarını gördük? Bakın nüfusumuz nasıl da azalıyor? Neslimiz tehlikede!”
Keçiler, koyunlar birlikte melediler: “ Hakimiyetimiz domuzlara verdiler, ah şu zalim insanlar!”
Bir anda hayvanların veryansınlarının ortak noktası “insanlar” olmuştu. Tavuklar başta olmak üzere bütün kümes hayvanları gıdaklamaya, gaklamaya başladılar: “Genetiğimizle oynuyorlar. Gdo lu yemlerle besliyorlar. Antibiyotikli, hormonlu ürünlerle beslenmek istemiyoruz.”
Arılar bile tartışmaya dahil oldular. ”Bizi bile sahtekarlığa yönlendiriyorlar. Sahte bal yüzünden güvenirliliğimiz azaldı. Biz yok olursak bütün dünya yok olur, bütün bunun bile farkında değil bu cahil insanlık!”
Çok konuşmaktan acıkmışlardı. Konuşmaya ara vermek durumunda kaldılar. Son sözler eşeğin çenesinden döküldü: “Yine de…” dedi az ötedeki engelli insan yavrusunu göstererek. “ Biz üzerimize düşen hayvanlığı layıkıyla yerine getirelim. Baksanıza şu insan yavrusuna. Ne kadar da masum ve çaresiz. Biz üzerimize düşeni yapalım. Belki bir gün eskiden olduğu gibi merhametli, adil insanlar yetişir yine bu topraklarda… Eşeklik biz de kalsın!”
FEHMİ DEMİRBAĞ

13 Temmuz 2018 Cuma

BİZ İSLAMCILAR

Doğrudur, ne atılımlar yaptık, ne gelişmeler gösterdik.
Yollar yaptık misal, ama Sırat-ı Müstakim (Doğru yol) hususunda gaflete düştük.
Köprüler yaptık, lakin Sırat Köprüsü' nün yolcuları olduğumuz hususunda da ihmallerimiz oldu.
Önceliğimiz gençlerimiz olmalıydı. Gençlik varsa gelecek vardı çünkü. İhmal edersek gençliğimizi, geleceğimizi imha edeceğimizi de ıskaladık.
Ahlak ve maneviyat demlenmedi tüten ocaklarda. Fürüat kafalar baştacıydı ne yazık ki.
Eğitim ve Kültürü garnitür zannettik. Ya da salon doldurmanın adıydı belki de. Sabun köpüğü eylemler, popilizm neyimize yetmiyordu ki?
Oysa ezberlerimiz yetecekti azık olarak medeniyet ve kulluk yolculuğumuz da. Hakikat duvarına tosladığımızda böyle olmadığını anlayıncaya dek.
Hüznü zan etmedik lakin fırsat bulup ta sui-zandan uyarı çeken erbaba. Esvap yeterliydi hoş karşılamaya liyakatsiz, muhteris muhteremleri.
Edebiyat yapma dedik canı acıyanların veryansınlarına...
Felsefe yapıyorsun dedik misyon ve vizyon yapmaya çalışanlara...
İyi ilişkilerin ölçüsü çıkarlarımızdı. Alkışlar arasında yalanlara boğulduk. Tükürüğümüzle boğulacaklar kıs kıs gülüverdiler şaşkınlığımıza.
Köylüydük, ifade kavlinden tarımla toprakla uğraşanlardan olmayarak. Kirli yağlı kasketlerimiz yoktu belki başımızda ama kravatlı-beyaz yakalı kasvetli adamlar olabildik. Şen kahkahalarımız arasında saklamaya çalıştık eski İslamcı günlerimiz. Belki tanırlar baldırı çıplak günlerimizde deyu da arkamızı döndük eski mahallenin ahalisine. Kibirlendi dediler, ciddiye almadık; kıskanıyorlar dedik; hasetlerinden çatlasınlar diye de beddua ettik onlara.
Uzun mayolarımız kaldı bir aramızda fark olarak yeni mahallenin sekülerlerinden ayrıştığımız. Bir de ucubik örtülerimiz. Moda tanrısının müminlerinden olmak üzmüyordu bizi.
Artık rejimin yeni bekçileri bizdik.
Karşılığında çocuklarımızı ve gençlerimizi onlara rehin verdik.
Okullarında yalanladık kendimizi. İçimizin acı ve merhamet hissi normalleşiyor, yani nasırlaşıyordu.
Kimden kimle ilgili ne duysak şaşırmıyoruz artık. Hadi ya o da mı? diyemiyoruz. Şaşırma kabiliyetimizi de yitirdik.
Koltuklarda mabadlarıyla iz bırakanlarımız çoğaldı. Artık her yerde bizden birileri vardı, ama bize tahammülü olmayan.
Hava ılımandı, insanlar ılıman, din de!
Çok hoşgörülü olmuştuk kendimizden başka herkese.
Kültür emperyalizmi bütün askerleriyle herbir kalemizi işgal etmişti. Camilerde bile ayakkabılarımızı güven altına almak için kilitliyorduk. Dilimizde kilitlenmişti.
En büyük sanayimiz olmuştu; çelik kapı sanayii. Ağır sanayi hamlesinden değildi ama. Ağrına giden de pek azalmıştı bu durumun... Güvenlikli sitelerimizde yüzme havuzlu binalarda komşunun karısıyla hemhal olmakmıydı bu çağdaşlık denilen şey.
Ya da liselerimizin, üniversitelerimizin mezuniyet törenlerinde içilen içkiler, yenilen herzeler?
Şu sapıklar da olmasa her şey tıkırındaydı.
Dış güçlerdi sanırım bu sapıkları yetiştirip içimize sokanlar. Biz böyle birşey yapamazdık, şanlı ecdadın torunlarıydık çünkü.
Endülüs' ün, Kafkasya'nın, Osmanlı'nın yok oluş nedenleri de pis kafirlerdi.
Ülkede, ümmet coğrafyasında okuyan kalmamıştı, ne gam. Okunan kitaplarda gavur kafasının ürünleriydi de kimin umurundaydı ki?
İyi bir maaş-gelir, oğlana iş, kıza hayrlı bir kısmet, bir de emeklilik.
Hergün kıldığımız Cumalarımız vardı Kiramen Katibinin kaleme aldığı. Onun yazması yeterliydi. Okuma adına da, arkamızdan bir Fatiha okuyanımız varsa bizden iyisi olamazdı.
Hele 10 Kasım Mevlidleri de bir yaygınlaştı mı?
Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Hasan El Benna!
Kendimiz fena halde güncelledik, amenna!
Allah'tan Reis var!
Allah ömrüne ömür katsın!
Hatta ölümsüz olsun!
Ya o giderse!
Sus dilini ısır!
Hem kaderde ne varsa o!
Biz tevekkül ehliyiz.
...
Tevekkül mü?
Al bu kelimeyi de sor bakalım evladına, torununa tosbana.
-Ay baba! Çok banalsin! Çağdışı, yobaz. Bunlar eskilerin hikayesi. Babişko sen onu geçte bana yeni bir ayfon alsana. Sea Pearl'e taşınakya. Filanca koleje yaptıralım kaydımı. Tatile yukarıya gönder beni. Hani siz büyüklerin gittiği beyaz Rusya'ya! Sen annemle aşağıya git, umreye. Babişko YSL, çanta istiyom. Adidas ayakkabı...bla, bla...
...
-Alo...Selamun Aleykum muhterem. Benim komisyonu naptın? Malum masraflar arttı. Yeni yengenin harcamaları çoğaldı. Hadi Allah'a emanet.
...
Filan...
...

Başınızı ağrıttım, affola!

FEHMİ DEMİRBAĞ

TAVUK KÜMESİ

Alibaba’nın Çiftliği’ni duymayanımız yoktur. Duymayan yoktur da, çiftlikle ilgili kaç kişinin yeterince bilgisi vardır, işte o muamma. Bilenler için tekrar olsun, hatırlatma olsun; bilmeyenler içinde bilgi olsun diye size Alibaba’nın çiftliğini anlatmak istiyorum.
Efendim anlatacağım hikayede zaman unsuru yok, mekan da…
Eskilerin hikaye anlatım tarzıyla gireyim konuya.
Evvel zaman içinde, kalbur saman.Develer tellal iken, pireler berber iken…
Yok bu tarz çok gelenekçi oldu. Biraz modernize edeyim.
Evvel time içinde, elek mazi olmazdan önce. Saman dahi üretilirken memleketimde… Köylüler boca olmamışken şehirlere. Develer PR uzmanıyken, pireler couffure shoplarında imaj yaparlarken…
Ben babamın sözünü ikilerken. Beşik meşik hak getire, bebeler bakıcılara teslim ola. Babamı “ben Mervelerde ders çalışıyorum” diye avuturken…
Dillerin yürekçe olduğu bir coğrafyada…Alibaba nam bir zat yaşarmış. Henüz dünyanın kıt kaynakları insanların sonsuz ihtiyaçlarına yettiği zamanlarda…Bu zat’ın babadan kalma bir çiftliği varmış. Üç kıtaya yerleşikmiş çiftlik. Verimli, bereketli, kanaatkar mış ahalisi çiftliğin. Ve dahi hayvanları da. Nebatat dahi bire on verirmiş mahsülünü. Henüz suni gübrede girmemiş, pullukta toprağına.
Burada koca çiftliğin bütün hikayesini anlatmaya kalkışsam sayfalar yetmez. Ne yani Adem’den bu yana olan geçmişini mi anlatayım ya da de ki 1071 le başlayan hikayesini mi?
Bir nevi özetlemeye gayret edeceğim, çiftliğin içinde yer alan tavuk kümesinden bahsederek.
Çiftliğin genişçe bir bölümü kümeslere ayrılmış. Tavukların ki ayrı, ördeklerin ki ayrı, kazların, hindilerin hep ayrıymış. Hatta diğer hayvanlarında ineklerin, koyunların, keçilerin hep ayrı ayrıymış barınakları. Bir domuz denilen hayvan yaşamazmış Alibaba’nın Çiftliği’nde. Onlarda başka başka komşu çiftliklerde yaşam sürerlermiş.
Derken sebebi bilinmez bir şekilde komşu domuz çiftliklerinden birinde bir yangın çıkmış. Allem kallem bütün ahali bir olup söndürmeye çalışmışlar domuz çiftliğindeki yangını. Derken arkasından bir büyük yangın daha. 1. Çiftlik yangını, 2. Çiftlik yangını derken bütün çiftliklerin rahatı, huzuru kaçıvermiş. Çiftlik sahipleri Yalta Mahallesinde toplanıp kararlar almışlar bütün çiftliklerin bundan sonra nasıl hareket edeceklerine dair. İş ilk etapta Alibaba’nın Çiftliğine sirayet etmiş. Domuz sürüleri için yeni alanlara ihtiyaç duyulmuş. Sınırları küçültülmüş Alibaba’nın.
Geliyoruz şimdi asıl hikayemize.
Alibaba’nın Çiftliği’ndeki Tavuk Kümesinden bahsedeceğim. Tavuk Kümesinde asırlardır bütün tavuklar huzur içinde yaşıyorlardı. Başlarındaki yaşlı horoz ve genç horozla tabiri caizse Tavuk Cumhuriyetinde işler tıkırındaydı. Çiftlik sahibinin verdiği yemle yetiniyor, gündelik ürettikleri yumurtalarla da çiftlik sahibini memnun ediyorlardı.
Yaşlı Horoz İbik kümeste adaletten taviz vermiyor, tavukların kendi aralarında gıdaklamalarına fırsat olmuyordu. Yem dağıtımında o kadar adildi ki  onun bu adaletinden ördekler, kazlar, hindiler arasında bile övgüyle bahsediyordu.
Genç Horoz Üürü İbik’in yönetiminden memnundu. Nasıl olsa sabrederse bir gün kümesin yönetimi kendine geçecekti. O da İbik gibi adil bir şekilde kümesi yönetecekti.
Sırası gelmişken hikayemizin bir başka kahramanından da bahsedeyim; Sarı Tilki’den. Çiftlikte herşeyin yolunda gittiği zamanlarda bile gözünü kümese dikmiş Tilki bir şekilde işin pundunda, fırsat kolluyordu. Zaman zaman kümesin dibine gelip önce Alibaba’nın otoritesini sarsmak için çabalar sarfediyordu.
-Siz çok safsınız tavuklar. Alibaba yemin kıymetlisini Kaz’lara ayırıyor. Size de artakalan yemlerden veriyor diyordu.
Diğer kümesleri de ziyaret etmeyi ihmal etmiyor her bir kümes sakinine başka başka fitneler saçıyordu.
-Hey ördekler. Tavukalr sizinle dalga geçiyorlar. Paytak yürümenizi ti’ye alıyorlar.
-Kabarama kabarama kel Fatma. Annen güzel sen çirkin, diyerek hindileri kızdırıyorlardı.
-Kaz kafalılar diyorlar ahmaklık yapanlara Alibaba ve çocukları. Hey kazlar sizi ciddiye almıyor insanlar, diyordu Kaz kümesinin ahalisine.
Derken o yangın olayları olmuştu.
Alibaba çiftliğinin küçülmesiyle yer kazanmak için bütün kümes hayvanlarını bir yapı içine sokmak zorunda kaldı. Kazlar, ördekler, hindiler artık tavuk kümesinde yaşayacaklardı. Hatta domuzlardan bir kısmı da ineklerin, koyunların, keçilerin aralarına serpiştirildiler. Alibaba’nın Çiftliği’nde huzur dolu günler geride kalmıştı.
Tavuk kümesinde önce bu olay şaşkınlıkla karşılandı. Ancak İbik’in bilge yaklaşımıyla çok kısa sürde uyum sorunu çözüldü.
-Onlar bizim kümes kardeşlerimiz. Biz Ensarız. Onlar muhacir. Kim yerinden yurdundan olmak ister ki? Yemimizi de paylaşacağız, folluğumuzu da. Bütün civcivler bizim evlatlarımız. Yiyeceğimiz bir avuç yem. Bunun için kavga etmeye gerek yok.
Şimdilik olaylar olgunlukla karşılanmış, birlik beraberlik kümes içinde tesis edilmişti. Tavuklar tünek için yerleri daraldığından bir-iki mırın kırın edip gıdaklasalar da huzur içinde yaşamanın yolunun kardeşçe paylaşmaktan geçtiğine kani olup sabretmek durumunda olduklarını kabullendiler.
İbik yine de herkes mutmain olsun diye kümesteki düzen için diğer kümes hayvanlarınında temsil hakları olduğunu söyledi. Kümese başkan seçimi için birlikte bir oylama yaptılar. İttifakla İbik başkan seçildi.
O yine adaletle çiftlik sahibinin verdiği yemleri eşit ve adil bir şekilde kümes sakinlerine dağıtmaya devam emmeye devam etti.
O gün menüde mısır dağıtılmışsa kazlara, ördekler, hindilere fazla fazla veriyor, buğday ya da arpa dağıtılmışsa tavuklar daha fazla nasipleniyorlardı. Hatta hayvanlar kendi yemleri üzerinden barter bile yapmaya başladılar. Sadece ördekler ve kazlar için su havuzları sorun teşkil ediyordu.
Herşey bir şekilde yoluna girmişti. Derken hikayemizin kötü karaktersizi Sarı Tilki yeniden gündem oluşturuncaya dek…
İbik bütün kümes halkını tembihlemişti. Hiçbir kümes sakini kümesin telleri arasından kafasını dışarı asla çıkarmayacaktı. Geçmiş zamanlarda birkaç tavuğun kafası tilkinin midesini böyle boylamıştı.
Tilki de asırlık mücadelesine yeni bir rota çizmeye karar kıldı. Önce kümes hayvanları arasında huzursuzluğa sebep olacak fitneleri besleyecekti. Artık gözünü bütün kümese dikmişti. Öyle bir-iki tavukla yetinecek değildi. Plan büyüktü.
Önce kümesten kendisine destek bulmalıydı. Gözüne genç horoz Üürü’yü kestirdi. Onun üzerinden İbik’in otoritesini sarsmalıydı. Kümesin etrafında pusuya yatıyor, kümeste olan biteni dakika dakika kaydetmeye başladı. Çiftlik sahibi hangi saatlerde kümesi yemliyor, İbik ne kadar yem taksimatı yapıyor, günlük yumurta ne kadar sağlanıyor, civcivlerin nüfusu ne kadar? O kadar ayrıntılı bilgi toplamıştı ki artık harekete zamanı gelmişti Sarı Tilki’nin.
Sabah Namazı vaktiydi. Kafesin bir köşesinde İbik Ezan niyetine yüksekçe bir köşeye çıkmış kümes halkını rızıklarını almak için uyandırmaya çalışıyordu. Çiftlik yangınlarından sonra ahaliye bir hal olmuş uyku düzenekleri karmakarışık olmuştu. Hatta kümese getirilen bir veteriner yangının çiftlik hayvanları arasında travmaya sebep olduğunu söylemişti.
-Pistt, diyerek Üürü’nün dikkatini çekti Sarı tilki, bir eliyle uzattığı darıyla birlikte. Korkma ben senin dostunum. Al sana hediye olarak bir avuç darı. Bu mülteciler geldikten sonra yemleriniz azaldı. Sen gençsin. Çok yemen güçlenmen lazım. Yaşlı horoz ne anlar gencin halinden? Yarın yine geleceğim, yine hediyeyele geleceği.
Üürü daha önceki bildikleri karşılığında şüpheyle yaklaştı Sarı Tilki’nin söylemine de hediyesine de. Sarı Tilki hediyeyi kafesin dibine bırakıverdi ve çabucak uzaklaştı oradan.
Üürü tenezzül etmedi Sarı Tilki’nin hediyesine, oralı da olmadı.
Ertesi gün yine aynı saatte geldi Sarı Tilki kümesin dibine. Kümesin dibindeki Meşe ağacının gövdesini kendisine siper yapmıştı.
-Hey genç adam. Hediyemi beğenmedin mi yoksa? Olsun ben yine de hayvanlığımı yapacağım. Hayvanlık bende kalsın. Hediyen olan bir avuç yemi yine hemen kafesin önüne bırakıyorum. İstediğin zaman alabilirsin.
Günler günleri kovaladı. Tilki sabırla her sabah hediyesiyle kümesin önünde bitiverdi. Hatta Üürü ile bir-iki de kelam etmeye başladılar.
-Nasılsın genç adam.
-Sağol, sen nasılsın?
Tilkinin umudu yeşermişti bu diyalogla. Artık bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti nasıl olsa.
Birkaç gün Alibaba hastalanmıştı ve kümese gelememişti, yemleri dağıtamamıştı. Kümes hayvanları arasında bu huzursuzluğa sebep oldu. Hayvanlar birkaç günde olsa açlık karşısında zorlanmışlardı. Hatta İbik istifa sesleri bile duyulur oldu.
Zamanı gelmişti.
-Selam genç adam. Bırak inadı da sana verdiğim hediyeleri halkın arasında dağıt. Gördün kü ben senin dostunum. Neden, sana zarar verecek olsam şunca hediyeyi vereyim ki?
Tilki kümesten uzaklaşır uzaklaşmaz Üürü özellikle civcivlerin açlıktan şikayetlenmeleri yüzünden mecburen kümesin önünde birikmiş yemleri dağıtmaya karar verdi. Kümesin yaşlıları bir anda ortaya çıkan bu yemden huylandılar.
-Kimse kimseye sebepsiz yere bir şey vermez. Allah rızasını gözeterek verdi diyorsan verenin önce Allah’ını bulması lazım. Hele ki Sarı Tilki’den geliyorsa bu ikram daha çok şüphelenmeliyiz.
Kümes ahalisi adeta ikiye bölünmüştü. Bir kısmı önemli olan yem diyordu ve kendilerini yenilikçiler diye adlandırdılar. Diğerleri domuzdan post tilkiden dost olamaz diyerek gelenekçiler safında yer aldılar. Nihayet açlık duygusu baskın geldi, kümesin dört bir yanına nöbetçiler koyarak başlarını tel örgüden dışarı çıkararak yemleri gagaladılar. Şükür kü kazasız belasız gün bitmiş kursaklar bayram etmişti.
Alibaba iyileşip normal yem dağıtımları başlamasına rağmen özellikler gençler fazla yem göz çıkartmaz diyerek Sarı Tilki’nin getirdiği hediyeyi dört gözle bekler hale geldiler.
Artık İbik’in otoritesi sarsılmıştı. Bütün uyarıların hükmü kalmamıştı. Her sabah Tilkinin hediyesi olan yemler gençler arasında paylaşılır hale gelmişti. Fazla olan yemlerin etkisiyle genç piliçler iyice semirmişlerdi. Hatta aralarında obez olanlarına bile rastlanlıyordu.
Tilki ile gençlerin samimiyeti artmıştı. Müthiş bir güven ve dostluk başlamıştı. Tilki durumdan istifade edip bütün kümesin etrafına yem yığmaya başlamıtı. Görülmüştü ki tilki düşman değildi. Hem kafalar dışarda olmasına rağmen tilki hiçbirine saldırmamıştı. Ezeli düşmanlık ebedi dostluğa dönüşüyordu. Bu durumu eleştirenler ise ancak yobazlardı.
Kümesin kapısının etrafı da yemlenmeye başlanmıştı. Tavuğun tavuktan başka dostu yoktur diyenler, en iyi ördek ölü ördektir diyenler, kazlara yönelik temel fıkrası anlatanlar, glu glucular artık bolluk ve refah dolu günlerin etkisindeydiler.
Civcivler tilkilerin masallarını dinlemeye başladılar. Tilki oyunları oynanır oldu aralarında. Artık kümes eğitiminde Tilkilerin faziletlerinden bahsedilir oldu. Hatta kendilerini Tilki zanneden hayvanlar bile oldu, kümeste. Tilkilerle evlenelim diyenlerde. Belki yemi artmıştı kümesin ama ne otorite kalmıştı ne huzur; başıbozukluk alabildiğince arıp sarmalamıştı kümesi. Hatta bir kısım hayvanlar kümesin yalnızca kendilerine ait olduğunu, bir kısmı kümesin pay edilmesi gerektiğini bile savunmaya başladılar. Birbirlerini gagalayan gagalayana.
Sarı Tilki yavaş yavaş yem dağıtımını kümesin dışına kadar genişletmişti. Hatta kendi inine kadar uzanıyordu yemin dağıtım mıntıkası.
Bir gün tombullaşmış, semirmiş gençler yemin izini takip ederek Tilkinin inine kadar geldiler. İhtiyarların uyarısı kar etmiyordu.
Kümesin nerdeyse yarı nüfusu yem uğruna girivermişlerdi Tilki’nin inine. Sonra inin kapısı hızlıca üstlerine kapanıverdi.
Kümese kadar çığlıkları geliyordu.
-Gıdak gıdak!
-Glu gluuu!
-Vak vak!
-Gak gak!
Alibaba’nın ise olandan bitenden haberi yoktu. O azan romatizmasının derdine düşmüştü. Keşke bir müşteri bulsa da çiftliği elinden çıkarsaydı. Anadolu’da bir sahil kasabasında geçireceği ememklilik günlerinin hayalindeydi.

FEHMİ DEMİRBAĞ

   


   


12 Temmuz 2018 Perşembe

BUGÜN 15 TEMMUZ
Arkadaşlar, dostlar, kardeşler...Aziz Müslümanlar!
Bugün 15 Temmuz!
Bugünü sakın unutmayın!
Bugün tarihin kaydettiği önemli günlerden biri. Tarih yaşıyoruz, tarih yazıyoruz...
Bugün içimizdeki hainlerin dışarıdan aldıkları destekle istikbalimize, istiklalimize, namuzumuza, onurumuza kastettikleri gündür.
Biz Türk milleti olarak bu tür olaylarla çok karşılaştık. Hepsininde üstesinden geldik evvel Allah! Bugünü de atlatacağız. Çocuklarımıza anlatacağımız çok şeyimiz olacak.
Doğrudur, uzunca zamandır süründüğümüz, sömürüldüğümüz...Doğrudur cahil bırakılmışlığımız...Doğrudur imanımızla, aklımızla, ahlakımızla oynanmışlığımız...
Bugün farklı lakin...
Bugün kıyam günümüz, diriliş günümüz!
Makus talihimize set çekeceğimiz gün bugün!
Bugün 15 Temmuz!...
Tek bayrağımız var bizim...Tek milletiz...Tek milletiz...Tektir bizim vatanımız...
Tek-bir Allah'ın kullarıyız! Tek bir kitabın inananlarıyız! Tek Ümmetiz...Biz kardeşiz, onlar sa kalleş!
İşte bugün onlar bir-leştiler!
Bizim de bir olma, diri olma zamanımız geldi!
Toptan Allah'ın ipine sarılacağız...Dağılmayacağız, parçalanmayacağız...
Onlarsa başaramayacaklar, kaybedenlerden olacaklar.
Hak batıl mücadelesinin zirve zamanındayız...
Sabredeceğiz...Direneceğiz!
Allah sabredenlerle beraberdir.
İnanıyorsak zaten üstün olan da, üstün gelecek olan da bizleriz.
Kardeşlerim...
Bizi bizle vuruyorlar, vuracaklar...
Akıllarını, imanlarını, ahlaklarını çaldıkları çocuklarımızla vuruyorlar!
Bugün aklımızı başımıza almanın günü...
Bugün uyanışın, direnişin ve zaferin günü...
Bugün bayram günümüz...
Bugünü unutmayın, siz bugün burada destan yazdınız. Bu destanı yedi düvele okutun...
Müslüman Türk'ün yıkılmadığını bilsinler!
Direnişin, dirilişin destanını tarih boyunca yazan aziz milletim...Ne kadar aziz olduğunu bir kez daha ispatladın!
Şimdi ayağa kalkma zamanı!
Kalk! Doğrul!
Senin merhamet nazarını, adalet anlayışını bekleyen yeryüzünün mazlumları adına haykır.
Haykır dünya zalimlerinin yüzüne: "One Minute", "Dünya 5'ten Büyüktür!"
Boynunun yüküdür Hakkın yanında olman!
Sen Eşref-i Mahlukatın zirve ismisin.
Sen Hakkın, hakikatin gölgesisin!
Kardeşlerim...
Bugün 15 Temmuz!
Bugün bir kez daha ilay-ı Kelimetullah'ı haykırmamız gereken gün!
Allahuekber! Allahuekber!
Fehmi Demirbağ

10 Temmuz 2018 Salı


UZAYDA HAYAT VAR!

Bir zamanlar ailemle birlikte, mutlu bir şekilde Dinogen Gezegeni’nde yaşıyorduk. Size kendimden, yaşadıklarımdan ve ama illa ki bugünkü mutsuzluğumdan bahsetmek istiyorum. Merakla ve sabırla anlatacaklarımı dinlemenizi rica ediyorum.  
İsmim FD6034. Sizin zaman diliminize göre 30 yaşındayım. Bizim Gezegenin zaman dilimine göre ise 15.  Ama önce size bir zamanlar yaşadığım gezegenimiz Dinogen’den bahsetmeliyim.
Essabr Galaksisinde küçük bir gezegendi Dinogen. Kendi güneş sistemimizde irili ufaklı tam 53 gezegen ve o gezegenlerinde uyduları vardı. Dinogen’in sizin Ay’ ınıza benzer  7 uydusu vardı.  Dinogen’in yüzölçümü 780 bin km2 ydi. Gezegenimiz düzdü.
Burada biz, siz insanlara benzeyen Nasni isimli varlıklar ve dinozorlar mutlu mesut yaşıyorduk. Gezegenimizin yönetimi Dinozorlardaydı. Onlar havadan beslenmekteydiler. Bizler ise beslenmemizi dinozorların geri verdikleri soluklardan yapıyorduk. Görüntümüz tamamen siz insanlara benziyordu. Dinogen’ e uzaydaki başka galaksi ve gezegenlerden de zaman zaman yabancılar geliyordu. Bütün kainattaki diğer varlıklar bir şekilde birbirleriyle ilişkilerini sürdürüyor ama asla Dünya ile irtibata geçilmiyordu.
Kainat Kolordu Komutanlığı Dünya ismindeki gezegeni yakından takip ediyor ancak içinde yaşayan mahluklardan biri olan İnsan’dan oldukça çekiniyorlardı. Okullarda okuduğumuz kadarıyla İnsan denilen varlığın iyi diye tarif edilen türünden çok az bulunuyordu. Kötü türleri ise tek başına dahi olsa koca kainatı yok edecek kadar saldırgan ve acımasızdı.
Bundan yıllar önceydi. Lüzumsuzluk ölçüsünde meraklı olan bir bilim adamımız ışınlama makinasını kullanarak ve Kainat Koruma Yasasına bile muhalif davranarak dünyadan bir çift insanı laboratuarına getirir. Uzunca süren çalışmalar yapar üzerlerinde. Dişisi kapris hastalığından ölüverir deneyler aşamasında. Erkeği ile de bir dişi Nisna’yı çiftleştirir. Müthiş bir üreme ile kısa sürede bu yeni tür yavaş yavaş gezegene hakim olmaya başladılar. İlk etapta Dinogen halkı olarak bu yeni türe karşı olumsuzluk içerisindeydik. Dinozorlar Kainat Meclisinin önerisiyle referandum yapılmasını istediler. Nihayet Dinogen kimliği verilmiş oldu.
Bu yeni türün beslenme alışkanlığı bir süre sonra değişim gösterdi. Dinozorları avlamaya ve onları yemeye başladılar. Mevcut yönetimi ihtilal yaparak devirdiler, Dinogen’i ele geçirdiler. İçlerinden birisini kral olarak seçtiler. Zalim King artık Dinogen’in yeni yöneticisi olmuştu. Kendisine yardımcı olarakta oğullarını atadı. Junior Kibir, Junior Riya ve Junior Cühela ile yönetilen  Dinogen’de artık mutsuzluk ve huzursuzluk dolu günler başlamıştı.
Kendileri çoğaldıkça Dinozorların sayısında önemli oranda azalmalar başladı. Dinozorların soluğundan beslenen biz Nasniler içinde hayati tehlike başgöstermeye başladı.
Dinogen’de işler ters gitmeye başlamıştı. Kainat Meclisi bile çare üretemiyordu. Sorunumuzla koca kainatta başbaşa kalmıştık.
Zalim King ve çocukları kısa sürede koca gezegeni perişan ettiler. Hoş kendileri de aynı akibeti yaşadılar. Nihayetinde Dinozorlar yok olma aşamasına geldiler. Onlarla birlikte Nasnilerde yok olma noktasına geldiler. Dinozorların sonu bir süre sonra insanlar arasında açlık tehlikesini başlarına sardı.
Duruma kayıtsız kalamayan Kainat Meclisi Dinogen’den yalnızca beni ve az sayıda kişiyi koruma altına aldı. Diğer Nasni’leri Merkeze götürdüler. Beni de kısa bir eğitimden sonra bu felakete sebep olan insan denilen yaratığın yaşadığı dünyaya gönderdiler.
Aracım dünyanın atmosferine girince Konya Uzay Üssü (KOZA) denilen bir yerden kendimi tanımlamam ve güvenlikli olarak temas kurmam için araçlarıyla bana refakat ettiler.
Koza enterasan bir yerdi. Enteresan bir hikayeyle karşılaştım. Meğer bizim gezegeni mahfeden insan türü kendi gezegenlerini de yok olma noktasına getirmişler.
İnsan denilen varlığın kötü türleri tamamen gezegenin kontrolünü ele geçirmişler. Tıpkı Dinogen’i yok eden Zalim King gibiymiş davranışları. Zalimin oğulları Kibir, Riya ve Cühela gibi.
Zalim zaten orantısız güç kullanan birisiydi. Diğer varlıklara karşı acımasızdı. Yalnızca kendisini düşünür adaletten nefret ederdi. Güvenilmezdi.
Kibir de yalnızca kendisini beğenen biriydi. Sanki bütün kainatı kendisinin sanırdı. Bencildi. Kimse umurunda değildi.
Riya gösteriş meraklısıydı. İkiyüzlüydü. Samimiyetsizdi.
Cühela ise hadsizdi. Hiçbirşey bilmediği halde herşeyi ben bilirim havasındaydı.
İşin özü şu ki bizim Dinogen’i yok eden yöneticilerin özellikleri burada da kötü insanların ortak özellikleriydi.
Dünya’da bir yokoluşla karşı karşıyaydı. Bütün bunları bana KOZA’nın başkanı Abdullah söyledi. Dünya gezegeninde kala kala toplam 100 bin insan kalmış. Onların en büyüğü 15 yaşındaki işte bu Abdullah’tı.
Kötüler onca uyarıyı ciddiye almamışlar. Gün geçmemişki dünyada zarar vermedikleri bir mahluk kalmamış. Önce ormanları yok etmişler. Madenleri…Okyanusları zehirlemişler. Birer ikişer dünya üzerindeki bitki ve hayvanların soyları azalmış. Dünyanın iklim dengesi bozulmuş. Bununla da kalmamışlar, kaynaklar azalıyor diye  insan nüfusunu da azaltmak için müthiş bir gayretin içine girmişler. En acımasız silahlarla birbirlerini yok etmişler. Nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar kullanmışlar.  Kendi gıdalarını bozmuşlar. Hastalıklar artmış.
İnanılır gibi değildi Abdullah’ın anlattıkları. Son kalan insanlar, daha doğrusu çocuklar Koza’nın etrafında toplanmışlar, çaresizlik içinde adeta sonlarını beklemekteydiler.
Dünyanın bu son durumunu bende Kainat Meclisine rapor ettim. Kısa sürede cevap geldi. Bir heyet göndereceklerini söylediler. Durumu bende Abdullah’la paylaştım.
Dünyayı bu hale getiren büyüklerden bir kez daha dertlendi. Tek dünya devleti, tek dünya dili, tek dünya dini, tek dünya cinsiyeti gibi sapkınlıklarla dünyanın bu duruma getirildiğini yineledi.
Bir süre sonra dünyalıların UFO adını verdikleri uzay gemileri iniş yaptılar KOZA’nın limanına. Abdullah kendi heyetiyle istişaresini yaptı, Kainat Meclisinin tavsiyesi hükmündeki kararı nasıl karşılayacakları hususunda. Kainat meclisinin teklifi çocukların bir süreliğine uzayda sakin bir gezegende 50 yıl geçirmeleri gerektiği üzerineydi. Çünkü gemilerle gelen bilim adamlarının yaptıkları tetkikler neticesinde eğer dünya insansız kendi başına bırakılırsa belki 50 yıl içinde kendisini toparlardı.
Kısa süre içerisinde hazırlıklar yapıldı. Bütün çocuklar gemilere bindirilerek uzayın boşluğunda yol almaya başladılar.
Geriye Abdullah ile ben kalmıştım. Son gemiye binecektik biz de. O çalışma odasına gidip hazırlıklarını son kez gözden geçirdi. Gemiye binerken koltuğunun altına sıkıştırdığı kitap dikkatimi çekti. Bu ne diye sordum. Gülümseyerek cevap verdi.
“İnancımızın kaynağı Kuran’ı Kerim. Biz bu kitaba uygun yaşamadığımız için gezegenimiz bu hale geldi. Onu diğer çocuklara öğreteceğim, önümüzdeki 50 yıl içinde. Dünyaya geri döndüğümüzde bu kitaba göre yaşayacağız. Bir daha bu kıyameti yaşamasın diye, dünya!” 

FEHMİ DEMİRBAĞ 


  


25 Haziran 2018 Pazartesi

SEÇİMİ MATEMATİĞİ SEVEN MİLLET KAZANDI
Seçimin gerginliği ve yorgunluğundan yatamadım seçim gecesi. Sabahı edemedim bir türlü. Sabah namazının ardından sızıp kalmışım. Uyandığımda müthiş bir baş dönmesi, bulantı...Zar zor toparladım kendimi, oyumu kullanacağım okula attım kendimi.
Okulun girişinde berberimle karşılaştım. Mahallede herkes birbirini yakınen biliyor aslında.
"Abi" dedi. "Bu kez tamam, göndereceğiz sizinkileri!"
Dedim "İnce işler, bu işler...Siz anlamazsınız...Kes traşı" deyip takıldım ben de.
Karşı komşumuzun oğlu beni gördü, hürmetle elime sarıldı. Annesi çarşaflı bir hanım. " Reise veriyorsun değil mi" dedim. Gülümsedi. "Fehmi amca sen ne diyorsan o" dedi. Veledin Hdp sempatizanı olduğunu biliyordum oysa.
Üst kat komşumuzun, yan, alt komşumuzun, sokaktaki komşularımızın seçim sandığındaki adreslerini biliyordum yani. Onlar da benimkini...
Hülasa heyecanla sandıkların açılıp oyların açıklanmasına gelmişti sıra.
Cumhur İttifakı genel teveccühü almıştı, Reisi ilk başkan olarak seçtiğinde.
Millet öyle milimetrik oy kullandı ki matematik dehası mubarek. Okumaları da doğru okumak lazım.
Ucu ucuna yaşamayı çoktan öğrenmiş halkım ucu ucuna değerlendirmelerde bulundu verdiği oylarla.
Reis dedi "başkanlık sesin hakkın. Ama Mhp desteği olmasa biraz zor alırdın bu seçimi. Şimdi metal yorgunu teşkilatına söyle önümüzde yerel seçimler var. Malum kibriyadan vazgeçmezlerse bu kredimi tekrarlayamayabilirim. Söyle toparlasınlar. Mecliste yeterli çoğunluğu vermiyorum ki teşkilat aklını başına alsın. Koca partiyi koalisyona sürüklediniz. Artık aldatılma lüksünüz yok! Kendi yerine de bir adam yetiştir artık. Senden sonrasını düşündürtme bizlere!"
Akparti'ye mesajı netti milletin. "Reise dua edin! Yatarak buraya kadar. Kibri bırakın. Usülsüzlüklerden uzaklaşın. Adalet ve kalkınmaya odaklanın. Gençleri ihmal etmeyin. Sizi omuzlarında taşıyan kadın teşkilatınıza da teşekkür edin. Yerel seçimler için çalışmaya hemen başlayın. Bu kez affetmeyiz. Belediye başkanlarınızın, başkan yardımcılarınızın, bürokratlarınızın aklını başına alması lazım."
Bu seçimlerle Türk siyaseti yeni bir siyasi aktör kazandı; Muharrem İnce. Chp nin oy oranının üstündeki oyuyla meydanları şenlendirdi. Seçim sonrası sonuçları kabuluylede siyasi olgunluk göstererek kendi bağnaz yığınlarını sokaklardan uzak tuttu. Bu temposuyla Chp ye alternatif bir lider olduğunu gösterdi. Belki Chp nin İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığına aday olabilir. Ya da Kemali koltuğundan edebilir. Genç oylarında adres olduğunu da gördük. Hdp den uzak durması gerektiğini umarım anlamıştır. Dini argümanlara meyli solun din karşıtı refleksine iyi bir cevap oldu aslında.
Kemal Kılıçdaroğlu... Mezhebi reflekslerinde ki tutumundan vazgeçmezse koltuğu sallantıda. Parti içindeki marjinallerin adresi aslında Hdp ye geçti. Türk ve Kürt koministlerin merkez adresi Hdp oldu. Chp Atatürk söylemlerinde samimiyetini yitirdi. Atatürk' ü partisiz bıraktı.
İyi parti ve Akşener. Mhp den ayrılarak partileşen oluşum aslında mini bir Akparti oldu. 4 eğilim partisi. Bu şu demek, sağlam bir liderle yeni bir partiye hayır demeyecek bir eğilim var halkta da. Ama bu ismin Akşener olmadığını da gördük. Bu acaba Akparti içindeki muhaliflere de bir cesaret verebilir mi?
Geldik Bilge başkana. Oyunun yarısını Akpartiye kaptırdı. Ne gereği vardı denilen bu sonuçla milli görüş efsanesini yerle yeksan etti. Fatih Erbakan a gündoğdu mu acaba? Saadetin bir emekliler kahvesine dönüştüğünü izlemledim.
Gelelim Devlet Bahçeliye. Aldığı oyların yekün kısmı Akparti'den gelen ödünç oylar. Akparti oyları kendisini kurtardı o da Akparti'yi. Garip bir durum çıktı ortaya. Umarım bu kozunu kötüye kullanmaz. Meclisin dengesi kendisine bağlı.
Hüdapar'ın Kürt oylarına karşı talebi hususunda çok çalışması gerektiği ortaya çıktı. Aşiret kafası Kürt oylarında hala çok etkin.
Hdp ye ne desem bilemedim. Terörle olan ilişkin sürdüğü sürece sen ancak din karşıtlığından beslenen Chp oylarıyla varlığını sürdürebilirsin mesajını umarım almıştır.
Batı'ya gelince hevesleri şükürler olsun ki yine kursaklarında kaldı.
Hele Fetö...Kainat imamının (!) vuslat özlemi bir başka bahara kaldı. Rüya telkinlerine devam yani.
Kısaca çok farklı yorum ve eleştirilerle uzun süre konuşulacak bir tablo ortaya koydu millet iradesi. Millet siyasetin kulağını nazikçe çekti.
Bu arada Abdullatif Şener'li, Barış Atay'lı, Ahmet Şık' lı meclisin nasıl çalışacağı da merak konusu şüphesiz.
Artık işimize bakalım.
Ülkemiz için, geleceğimiz için barış içinde yaşayan, gelişen, ahlaklı bir Türkiye için gayretlerimizi sürdürelim.

Fehmi Demirbağ

21 Haziran 2018 Perşembe

VATANDAŞTAN VATANDAŞA BİLDİRİ

Bir vatandaş olarak benim gibi olan vatandaşlara sesleniyorum.
Biz vatandaşız, gündelik yaşamla mücadeleyle geçer ömrümüz.
Bekarsak evlenmektir hayalimiz. Evliysek, hele hayrlısıyla başımızı sokacak bir yuva, helalinden aş bir de çocukları ağız tadıyla okutabilirsek ne ala. Büyüdüklerinde de oğlana iş, kıza yine hayrlısından bir koca. Tekaüt olunca da torun tosbaa...Bir sahil kasabasında bekleriz, hak vaki olsun; budur en büyük hayalimiz.
Biz vatandaşız. Kıt kanaat geçiniriz lakin devletimiz hep yaşasın isteriz. Milletimizle göneniriz.
Haberleri izlediğimizde üzücü haberlere "aman evlerden ırak" deriz.
Basittir işlerimiz, büyüklerimiz iyi bilir der, tevekkül ederiz.
Haydin misallendireyim.
Devir Abdulhamit Han'ın devri. En büyük derdimiz her zamanki gibi geçim derdi. Duyduk ki memleketin çocukları ittihat eylemişler; terakki isterlermiş. Memleketin yönetimini beğenmezuk derlermiş. İstibdat eylermiş, güya koca sultan.
Yıl 1897.Teodor Herlz nam yahudi herze peşinde...
Emmanuel Karaso ile ittihad ve terakki fırkası olmazdan önce, dernek olarak siyonizmin hizmetinde!
Ortadoğu' nun gizli kardinalinin yaşadığı yıllardan çok önce can çekişiyordu ümmetin son kalesi...
O Kardinal ki şatafatıyla oturduğu pensilvanya'daki Cizvit kalesinde beddualar türetiyordu...Bizse, biz vatandaşlar bayılıyorduk düzenlenen olimpiyatlarda Ebru Gündeş şarkısı okuyan çekik gözlü, zenci bebbelere! Türkçe Olimpiyatlarını izliyorduk dev ekranlardan avm' lerdeki starbuks kafeteryalarda yudumladığımız nescafelerle. Go home yankiydi yani.
Derken Resneli Niyazi bey gibileri ve komutanları Mahmut Şevket Paşa yürüdüler meclis-i mebusan üstüne...Üstüne üstüne geliyordu F-16'lar, 15 Temmuz'un gecesinde bütün ülkeyi karanlığa boğmak için.
Eski takvimle13 nisana bağlanan günde, yani 31 martta!
Önlerinde din adamları şeriat isterüz deyu! Kainat imamı da yakın tarihte tecellisi için, yurtta sulhun, cihanda paryalığın...
Biz se, uyu Türkiyem uyu! Tarih tekerrürmüş yani...yaşananlar bugünmüş hani... Şimdi uyanma vakti! Şimdi Türkiye Vakti!
...
Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçti hükûmet üyeleri de tek tek istifa etti.
İsyancıların kurduğu yeni hükümet İngilizler tarafından desteklendi...
Bugün gibi...Yine ingiliz, ama bu kez Amerikan mahreçli!
Ama yine ahmaklık!
31 mart ayaklanmasında askerler ön sırada üniformalar Osmanlı, lakin askerler yabancı...
Ayak takımından bazıları galeyana geldi isyana katıldı!
ve isyanı harekat ordusu bastırdı.
Gelişen olaylarsa nihayet devleti batırdı...
31 mart ve arkasından 1 nisan...
şaka gibi...
Alman yanlısı ittihak terakkinin beslemeleri terakkinin farkında,
olmaksızın...İngilizin tuzağına düşüverdi...
Amerikan yanlısı thecemaatin beslemeleri de bugün aynı kucağın sıcağında...Temmuz sıcağında ama...Kastettiler ikballerine...bilerek ve hem isteyerek!
...
Dün Kızıl Sultan dedikleri adamın suyunu kaynatanlar bilemediler memleketin yanışını...göremediler...
politik ikballeri uğruna yatırdılar memleketi musalla taşına...
Bu cenazeyi kim okuya, kim tıkaya, kim taşıya...kabre ise kim sala...
Okundu selalar oysa bir anda da millet birden depreşti 15 Temmuz'da...Muz Cumhuriyeti dedikleri son kalan vatan toprağında.
O günlerden bu günlere 31 mart ayaklanması; gezide provası...
Önde din adamları himmet aşkına, hizmet uğruna...
Hezimetse milletin şanına! Hesaplar çantada...
Nerdesin Akif, zaman safahat zamanı! Sefahat halinde güruh!
Kork! Söner bu şafaklarda bu cehalet sürerse nazlı hilal! Kendi evladın saf tutmuşsa garbın afakıyla!
Ve şimdi tarih 24 Haziran...Hazıra konmak isteyenler...İnce hesabı olanlar...Askeri postallılarla topuklular, Ak şenlenmek isteyenler... Temeli sarsıklar...Ya da çürüklar...İsterler ki tarih...
tekerrürü yazsın!
"İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin" diyen,
Musa'nın izinden gidenler...
Ben vatandaşım...Biz vatandaşız, öyle ince işlerden anlamayız.
Anladık ki lakin şimdilerde yine Türkiye Vakti.
Biliriz "nasıl yaşarsak öyle idare olunduğumuzu!"
Biliriz "bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah'ın o toplumu değiştirmeyeceğini!"
Kızmayız yukarıya...Biliriz aslında yukarısı bizim yetişdiklerimiz.
Yalnız tırsarız ya içimize yerleştirilenler?
Biz vatandaşız...İsteriz ki başımızdaki idarecimiz bizden olsun. Vatan, millet sevdalıları olsunlar. Harama tenezzül etmesinler. Helali-haramı bilsinler. Adil olsunlar. Hele ki asla vatan haini olmasınlar.
24 Haziran olduğunda, işin aslı biz ne yapacağımızı iyi biliriz; biz milli iradeyiz!
Kaybedecek bir vatanımız daha yok, işte bunu çok daha iyi biliriz. 15 Temmuz'da bildiğimiz gibi!

Fehmi Demirbağ