4 Haziran 2018 Pazartesi

FENERBAHÇE CUMHURİYETİ'NDE "TEVHİDÎ MUKADDESATÇILIK" VE REİSİ ANLAMAK!
Hayim Nahum'un torunu başkan oluverdi bir cumhuriyetin başına. General Franko'nun halkı uyutmak için kullandığını ifade ettiği 3F' den ülkemizde yapılanmış futbol'un en revaçta olan kulüplerinden Fenerbahçe'nin, Fenerbahçe Cumhuriyetinin başına geçiverdi.
Hayim Nahum'da geçivermişti bir nev'i Lozan görüşmelrinde genç cumhuriyetimizin başına.
Vehbi Koç'un babası olduğundan söz edilir bu Haham'ın. Yani Rahmi Koç'un babası Vehbi'nin. Sahi Vehbi'nin cesedi neden kaçırılmıştı mezarından? Buraları merak edenler biraz karıştırıversinler tarihin özellikle tozlandırılmaya çalışılan raflarını.
Sonra hele bir bakının mütareke yıllarına...Hani İstanbul'un işgal altındaki 5 koca yılına.
Cesaretiniz varsa Sebatay Sevi'yi konuşalım.
Yok önümüzdeki seçimlere kilitlendi iseniz...Gelin "Dünya 5' ten büyüktür" ü konuşalım, "One Minute"nin ardından. "Ben bu oyunu bozarım" diyen Kasımpaşalı'yı da konuşalım ama. Ki kitaba dönüştürdüm ben de tarihe şerh düşmek için bende bütün bunları.
Yok eğer gündelik meselelere boğmak isteyecekseniz beni; ekonomi, istanbul, eğitim filan...
Siz bir söyleyecekseniz ben veryansın ederim.
Eleştirecekseniz Reis'i bu konularda...Ki zaten itirafını yapıyor ki; "İstanbul'a ihanet ettik" diyor, "eğitimde ve kültürde sınıfta kaldık" diyor, filan...
Hatta uzun süre yol yürüdüğü ciameatin lideri pensilvanya kolonyası için "ne istediniz de vermedik" diye sorarken, 15 Temmuz sonrası "Allah affetsin, aldatıldık" diyen de kendisi.
Lakin...
Stk larımız mükemmel,
Üniversitelerimiz olağanüstü,
Cemaatlerimiz müthiş,
Diyanet, Emniyet, Eğitim, Belediyelerimiz...Wawww! Harikuladeler...
Bütün kurumlarımız sanki kurum bağlamamış?
Herkes kendi makamının hakkını bir güzel vermekteler ki, sormayın.
Bir yanda günah keçisine döndürülen diğer yandan da adeta tanrısallaştırılan bir siyasi kimlik.
Anlayamadık halbuki olan biteni...
Satılık kalemler anlayamadılar.
Münafık din bezirganları anlayamadılar.
Bürokratik zalim oligarşi...
Monark asker...
Sokağın adamı...
Anarşik gençlik...Anlayamadık yaşadığımız hayatı da çağı da...
Yalnızca bir kemik kavgası bildik siyaseti.
Şirretliği erdem, piçliği asalet bildi hatta birileri.
Birileri diyerek tenzih ettik avanemizi...Mübah kıldık herzelerimizi.
Tevhidi Mukaddesatçılık" tı halbuki Reis'in kavgasının adı.
Belki kendisi bile farkında değildi, ifade edemiyordu; Muhafazakar Demokrasi diye kandırıyorlardı yine birileri kendisini.
Onun Tevhid ehli olduğuna inanıyorum. Mukaddesatçı da...Bu milletin tüm kadim değerlerinin kutsamışlığıyla mücadele eden bir aksiyoner de aynı zamanda.
Temur bir dava adamı!
Demirden...Paslı tarafları da olan!
Çeliğe dönüşmesine ramak kaldı lakin.
Hem de müjdesi Hadiyd (Demir) suresinde verilmiş:
"Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarına, evrendeki mutlak egemenliğine dikkat çekilerek başlayan sûrede, iman ve infakın önemi üzerinde durulmakta, âhirette müminler münafıklardan ve kâfirlerden ayrılıp kurtuluşa ererlerken diğerlerinin içine düşeceği acı durum tasvir edilmekte, dünya hayatının âhiret inancından bağımsız olması halinde anlamını yitireceği, buna karşılık insanın iyi bir kul olabilmek için hıristiyan rahiplerinin yaptığı gibi dünyayı tamamen terketmesinin gerekmediği hususu işlenmektedir."
1 Göklerde ve yerde bulunanlar Allah’ı tesbih etmektedir. O üstündür, her yaptığında hikmet vardır.
2 Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Hem hayat verir hem öldürür. O’nun her şeye gücü yeter.
3 O, evvel ve âhir, zâhir ve bâtındır. O her şeyi bilir.
4 Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden O’dur. Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.
5 Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur ve bütün işlerin dönüp varacağı merci ancak Allah’tır.
6 Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O kalplerde olanı çok iyi bilir.
Muhakkak ki Allah yalnızca doğruyu söyler.
Fehmi Demirbağ

1 Haziran 2018 Cuma

TANIMANIZI İSTEDİĞİM BİRİ VAR!
7000 bin kişiyle gönderildiği Cebelitarık bölgesinden başladığı fetihlerle İspanya'da 700 yılı aşkın süren İslam medeniyetinin kurucu unsurlarından birisinden bahsediyorum.
Berberi asıllı Nefzafe veya Zenate kabilesine mensup olduğu bilinen Tarık bin Ziyad, Emeviler tarafından Kuzey Afrika topraklarından esir olarak alınmış ve kabiliyetiyle ön plana çıkmıştır. Kökeninin İranlı ya da Arap olduğu yönünde iddialarda bulunmaktadır. Kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr'ın komutası altına giren Tarık, müslüman olmasıyla azat edilmiş ve komutan olarak görevlendirilmiştir. Bu dönemde Tanca ve Ceuta' nın fethine katılmıştır. 708 yılında Tanca valisi olan Tarık Endülüs' ün fethine kadar bu görevde kaldı. Tarık Bin Ziyad, 1492'ye kadar İspanya'da hüküm sürecek İslam Devleti varlığının temelini atmıştır.
Messinin, yani Arjantinli topçunun top koşturduğu topraklardan söz ediyorum, İspanya'dan.
İspanya'da kurulan beşeriyetin yüzakı Endülüs uygarlığından bahsetmeye çalışıyorum. Bugün kü Avrupa'nın kazanımlarının maddi ve manevi kaynağından...
Kuzey Afrika'nın İspanya'ya bakan kıyısı Sebte'nin Kontu Julianos çeşitli sebeplerle Vizigot Kralı Rodrigo’ya kızgın olduğundan Musa bin Nusayr’a başvurarak onu İspanya’nın fethi için teşvik ediyordu. 710 yılında Musa bin Nusayr tarafından Güney İspanya’ya gönderilen Tarif bin Malik kumandasındaki 500 kişilik birliğin keşif seferinde başarı göstermesi ve bol miktarda ganimetle geri dönmesi Endülüs’ün fethi konusunda müslümanları cesaretlendirdi.
Bunun üzerine Musa bin Nusayr, Tarık bin Ziyad’ı Endülüs’e gidecek birliklerin kumandanlığına tayin etti. 7000 kişiden oluşan ordunun büyük çoğunluğu Berberiler’den meydana geliyordu. Sebte’den gemilerle İspanya’nın en güneyindeki Calpe bölgesine ulaşan Tarık, fetihten sonra kendi adıyla anılacak olan Cebelitarık’ta 28 Nisan 711 tarihinde karargah kurdu.
Tarık bin Ziyad’ın askerlerinin geriye dönmesini engelleyip onları savaşa teşvik etmek amacıyla gemileri yaktırması hadisesi ihtilaflıdır. Bunun meydana geldiğini kabul edenler olduğu gibi uydurma olduğunu ileri sürenler de vardır. Gemilerin tamamının değil sembolik olarak birkaç tanesinin yakıldığı da söylenmiektedir.
Tarık askerlerine şu tarihi sözleri söyledi: ''Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.''
Tarık ilk deneme seferinin ardından kuzeye doğru yöneldi. Çünkü asıl hedefi Cordoba şehriydi. O sırada Vizigot Kralı Rodrigo, Kuzey İspanya’daki bazı şehirlere saldıran Franklar’la mücadele ediyordu. Kurtuba ile Rodrigo’nun bulunduğu Arbune (Narbonne) şehirleri arasında 1000 mil kadar mesafe olduğundan Tarık ilk anda önemli bir direnişle karşılaşmadı ve kuzeye doğru ilerledi. Birkaç defa önüne çıkan Rodrigo’nun yeğeni Bencio’yu mağlup etti. Bunun üzerine Rodrigo büyük bir ordu topladı. Bu ordunun asker sayısı hakkında tarihçiler 40.000 ile 100.000 arasında çeşitli rakamlar vermektedir.
Tarık, Musa bin Nusayr’a mektup yazarak yardım istedi. Musa da 5000 kişilik destek birliği gönderdi. İki ordu Şezune (Sidonia) şehri yakınlarındaki Lekke vadisinde (Rio Guadalate) karşı karşıya geldi. İki ordu arasında sekiz gün devam eden savaş sonunda Vizigot ordusu 26 Temmuz 711 tarihinde ağır bir yenilgiye uğradı. Tarık bin Ziyad Guadalete Muharebesi olarakta bilinen savaşta Vizigot kralını ağır bir yenilgiye uğrattı. Vizigot Kralı Rodrigo’nun akıbetiyle ilgili olarak öldürüldüğü, ortadan kaybolup izini kaybettirdiği, nehirde boğulduğu gibi farklı rivayetler mevcuttur.
Bu zaferin ardından Musa bin Nusayr da 10.000 kişilik bir kuvvetle İspanya'ya geçti. Tarık'ın başarılarını da kıskandığı için daha fazla ilerlememesini emretti. Ancak Tarık bin Ziyad ortamın müsait olduğunu düşünerek harekatı sürdürdü.
Tarık, 712 yılında Toledo'yu aldıktan sonra Kurtuba, Archidor ve Libire kentlerini de ele geçirdi. Toledo'da Musa bin Nusayr'ın ordusuyla buluşan Tarık bin Ziyad emirlerini dinlemediği gerekçesiyle askerin önünde Musa bin Nusayr tarafından azarlandı. Buna karşılık Tarık’ın Musa’ya karşı saygılı davrandığı ve onun gönlünü almak istediği nakledilir. Musa bin Nusayr, Tarık’tan ele geçirdiği ganimetleri ve Hz. Süleyman’a ait olduğu söylenen masayı istedi. Tarık masa ile birlikte bütün ganimetleri Musa’ya teslim etti. Musa bin Nusayr’ın Tarık’a olan öfkesi fazla sürmedi ve iki kumandan İspanya’nın kuzeyine doğru iki koldan akınlarını sürdürdü.
Ertesi yıl İslam orduları Leon (Liyun), Galicia (Cillikıye) bölgeleriyle Lerida (Laride), Barselona (Berşelune) ve Saragossa (Sarakusta) şehirlerini ele geçirdi. Böylece müslümanlar tarihte ilk kez Fransa topraklarına kadar ulaştı.
İspanya'nın fethinden sonra Musa bin Nusayr 714 senesinde Şam'a döndü. Yanında götürdüğü Tarık Bin Ziyad'ı Halife Hişam'a şikayet etti. Halife yaptığı araştırmada İspanya'nın gerçek fatihinin Tarık bin Ziyad olduğunu öğrendi. Onu cezalandırmadı ama ülkesine de geri göndermedi. Tarık Bin Ziyad ölümüne kadar Suriye'de kalarak sakin bir hayat geçirmiş ve 720 yılında hayata gözlerini yummuştur.
Tarık bin Ziyad İslam'ın Avrupa'ya yayılmasında büyük rol oynadı. Ordusuyla çeşitli bölgelere seferler düzenledi. Bu sayede Endülüs'te ki devletin genişlemesini sağladı. Üç yıl gibi bir sürede İspanya'nın tamamı ele geçirildi. Müslüman olduktan sonra yaşamının tamamını İslam'ı yaymak için harcayan Tarık bin Ziyad.
Sekizinci yüzyılın ilk çeyreğini geçmeden vefat etti. İsmi Cebelitarık Boğazı'na verilmiştir. Arapça'da "cebel" dağ demektir. Cebel-i Târık, "Tarık'ın dağı" manasına gelmektedir.
Haydi okumanız bittiyse bu medar-ı iftiharımız olan İslam büyüğümüzü bir gence anlatın, ona tanıtın. Messi'yi bildiği kadar bilmesi gerektiğini anlatın kendi yıldızlarını.
AKLINIZDA BULUNSUN

1. Bol su için.
2. Kahvaltıda çok, öğle yemeğinde orta, akşam yemeğinde 
az yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok,
fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. Hiç bir şeyi içinize atmayın.
5. İbadet ve dua için zaman ayırın.
6. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.Tefekkür edin.
7. Düzenli uyuyun.
8. Her gün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken 
gülümseyin.
9. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların 
seyahatinin nasıl olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.
10. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi şu an için harcayın, nefes aldığınız her anın kıymetini bilin, keyfine varın.
11. Sadeliğin güzelliğini keşfedin.
12. Hayatı çok da ciddiye almayın. Fâni olduğunuzu unutmayın.
13. Kıymetli enerjinizi başkaları hakkında konuşarak boşa harcamayın.
14. Sû-i zandan kaçının.
15. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
16. Geçmiş meseleleri unutun. Kişilerin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.
17. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
18. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
19. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
20. Daha fazla gülümseyin ve pozitif olmaya çalışın.
21. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmasanız da, anlaşın.
22. Ailenizi sık arayın.
23. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin. Gülümseme, teşekkür, iltifat, yardım, destek, moral...
24. Herkesi her şey için affedin.
25. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
26. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız birine SELÂM verin.
27. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü ile ilgilenmeyin.
28. Doğru olanı yapın, yanlışlarınız için de pişman olmayın. Ne oluyorsa ya da olmuyorsa, hayrımıza olduğu içindir!
29. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durmaya çalışın.
30. ALLAH her şeyi iyileştirir, şu an fark etmesek de, yaşadığımız her şey iyiliğimiz içindir.
31. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir. Durumu kabullenin.
32. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın. Kendinizi eve kapatmayın.
33. En iyisine henüz sıra gelmedi.
34. Sabah canlı olarak uyandığınız için ALLAH' a şükredin.
35. Maneviyatınız daima mutluluğunuzdur. Hislerinizi önemseyin. İnanın, dua edin, gerekeni yapın ve gerisini ilahi akışa bırakın...
NE MUTLU MUTLUYUM DİYENE!

Siz bakmayın Hürriyet gazetesinin "Türkiye Türklerindir!" sloganına.
ABD eski Dışişleri Bakanı Albrigth; “Türkiye, Türklere verilemeyecek kadar büyük bir ülkedir.”
Madeleine Albright, 1937 yılında Çekoslovakya'nın başkenti Prag'da doğmuş bir Yahudi politikacıdır. İkinci dünya savaşından sonra diplomat olan babası ile beraber Amerika'ya göçmüştür. ABD'nin BM temsilciliğini yapmış ve Başkan Bill Clinton zamanında da dışişleri bakanı olmuş birisidir. Birçok ABD üniversitesinde ders vermiştir. Bazı düşünce kuruluşlarının yöneticisidir. Dünya Yahudi lobisinin ileri gelenlerindendir. Dünyada Yahudi çıkarlarını koruyan önemli merkezlere öncülük eder.
İsrail devleti kurulduğunda ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizman bir konuşmasında "biz Yahudiler 20. yüzyılda orta doğu'da yıkılmaz denen devleti yıkarak 2 tane devlet kurduk. Onlara öyle güzel sistem inşa ettik ki Türkler bize Filistin'i vermeyen Abdülhamit'e en az 200 sene daha söverler!"
Türk siyasetçisi Süleyman Arif Emre de yazdığı "Siyasette 35 yıl" isimli kitabında, "uluslararası bir toplantıda bir sözcü "dünyada şu 4 ülkeyi yahudiler doğrudan yönetmektedirler: Abd, Fransa, Türkiye ve İsrail" derken orada bulunan Türk diplomatlar buna itiraz etmemişlerdir" şeklinde bir anekdot
aktarmaktadır.
...
Müsterih olun, memlekete bişi olmaz. Öyle iç savaş filan da çıkmaz.
Çünkü 1000 yıllık bir davanın karşı tarafı olan haçlı ittifakı henüz bizimle ilgili son kararalarını vermediler. Bu kararı vermek içinde aceleleri yok. Önce hedefleri gerçekleşsin hele.
Ne demişti Glagstone (İngilizlerin Yahudi kökenli Sömürge bakanları) "kafir Türkleri yok etmek için onları Hristiyanlara benzeyen müslümanlara dönüştürmeliyiz!"
Adamlar oryantalizmi boşuna kurdular? Gugukkuşu operasyonlarını haybeye mi yaptılar?
General Alenby ve Gertrude Bell Pera Palasta sarışın bir Osmanlı paşasıyla ki kendisi 1917 de Filistin'i İngilizlere terkeden kişi....Nelerin pazarlığını yapmıştı.
Hatırlatayım...Bir gezi olaylarında şunca milyar dolar kaybetmiyor mu bu ülke? Neden tepemize bir anda bombaları boca etsinler ki? Kültür bombalarıyla yeterince kazanıyorlar. Hem de bu bombalar yaptığı manevi yıkımlarla nesilleri bir bir aslından kopartmıyor mu?
Haa! Şundan emin olun hamasetinize dokunmazlar. Çünkü onunla gazınızı çıkartmak durumundalar. Yani gazınızı almazlarsa beklenilmeyen sonuçlar çıkabilir.
Merak etmeyin gavur hesabını en ince ayrıntılarına kadar yapar ve takipte eder.
Borca dayalı bir ekonomi modelimizin olmasını ister.
Üretim yapmayalım, turizm ve eğlenceye yönelik geçimimiz olsun ister.
İstihdam sorunu olsun ki 3 kuruşa herşeyini satabilecek hala getirsin özellikle memleketin gencini.
Fuhşiyatı körükler.
Uyuşturucu, alkol bol bol tüketilsin ister. Toplumsal uyuşturucu olarak futbol, müzik, dizi-sinema, ciameat ilahlarından destek alır.
İhracat olarak börtü-böcek satman neyine yetmez ki? 80 li yılların salyangoz ihracat rekortmenlerini hatırlatırım.
Şehirlerde yaşamamızı ister. Orada bizi sitelerde hapseder. Avmlerde güdüler.
Demokrasi dininin müminlerine döneriz de haberimiz olmaz, misal kendi dininin emri olan namazı kılmayanlarımızın oranı %78 dir amma hepimiz fena halde İslamcı ve dava eriyizdir.
Faizi hiç sevmeyiz, ismini kar payı yaparsanız o hariç.
Siz gavuru salak mı sanıyorsunuz?
1000 yıllık bir mücadele sonunda bu noktaya getirdiği Müslüman Türk'ü bir başına bırakacak ha!? Onun gelişmesi için yardımda bulunacak filan.
Daha detaylı yazabilirim bu konuyu da, mubarekler siz okumuyorsunuz ki?
Neyse...
Seçimlere ne kaldı ki şunun şurasında...
Hep bir ümit hep, hep.
"Bir topluluk kendini değiştirmeden, Allah onları değiştirmez" diyor halbuki rabbim.
Sahi 50 yıl sonrasının Türkiye'sinde neler olacak?
Kısa bir hatırlatmayla bitirelim yazıyı.
1860 yılında doğar Teodor. 1897 yılında Basel'de topladığı az sayıdaki insanlarla Yahudi Devleti kurulması hususunda "Siyon Protokolleri" başlığı altında uzlaşırlar. Kendisi 1904 yılında ölür. Yani Yahudi Devletinin kurulmasını göremez. 1948 yılında, yani 50 yıl sonrasında Yahudi Devleti kurulmalı kararından kısa bir sürenin ardından İsrail kurulur.
Biz de yaklaşık 100 yıldır muasır medeniyet seviyesine erişmeye çabalar dururuz. Sağdan soldan hayallerimiz hep bunun üzerinedir.
Kısaca Allah reise ömür versin.
Sonrası yine kimlerle teselli olacağız acaba?

Fehmi Demirbağ

15 Mayıs 2018 Salı

KUDÜS HAK EDENLERİNDİR!

“Orduların Rabbi şöyle diyor: Şimdi git, Ameleki vur, ve onların her şeylerini tamamen yok et, ve onları esirgeme, ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”
(Tevrat. 1. Samuel 15/2-4)

“Allahın RABBİN miras olarak sana vermekte olduğu bu kavmların şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ barıkmayacaksın.”
(Tevrat. Tesniye 20/16)

Her geçen gün İsrail'in çocuk ve kadınlara yönelik katliamları artıyor. Bunun yerleşim birimlerini bombalamanın sonucu vuku bulan "çocuk ve kadın katliamı" ötesinde bir düşünce ve anlama sahip olduğuna ilişkin kuvvetli belirtiler var.

İsrail'e göre zaten "Filistin toprakları üzerinde bir halk (insanlar)" yaşamıyor; "Tanrı'nın seçilmiş kavmine vaat ettiği topraklar" kendilerine "Filistinli Arap" ismi verilen insan-altı yaratıklar, bir tür "haşerat" yaşıyor. Şaz Partisi lideri, "Bunları böcek gibi ezmeliyiz, üzerlerine nükleer bomba atalım." demişti. Fakat dahası Filistinlilerin ebediyen "terörist" oldukları yolundaki temel inançtır. Siyonist propagandası, her ne vesile ile olursa olsun, her anıldığında "Filistinli" ile "terör ve terörizmi" yan yana getirmeyi başarmış bulunuyor. Böyle olunca Filistinli analar "anadan terörist" doğuruyorlar. Başka bir ifadeyle bugünün bebeği/çocuğu 10-15 sene sonrasının "teröristi"dir. Bu durumda yarın İsrail'in karşısına elinde taş veya sapanla çıkacağına Filistinli bebeği bugün öldürmekten daha doğal ne olabilir!

Peki Yahudilerin Müslümanlarla derdi nedir?

Efendimiz Hz. Muhammed Kureyş’tendi ve Arap yarımadasında yaşadı. Bugün Say (Safa ile Merve arasında hızlı yürüme) yapılan ritüel, Hz. İbrahim’in eşi Hacer ve oğlu Hz. İsmail zamanına dayanmaktadır. Yani Hz. İbrahim eşi Hacer’i Kabe’nin yakınlarına bırakmış ve Hacer de oğlu Hz. İsmail ile orada hayatlarının bir bölümünü devam ettirmişlerdir.
Peygamberler silsilesini devam ettirdiğimizde Hz. Musa ve sonrasında Hz. Davut gelmektedir.
Hz. Davut’un Calut ile savaşı ayetlerde de geçmektedir. ‚Böylece onları, Allah’ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud Calut’u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti.’ (Bakara, 251)
Calut ya da diğer adıyla Golyat, kafir bir topluluktandır. Ama aynı zaman aralığında Filistin’de yaşayan insanlar vardır ve bu insanlara antik Filistinliler adı verilir. Köken olarak Girit taraflarından olan bu topluluk o yöreye adlarını vermişlerdir. Yani Filistin’de savaş tarih kadar eski.
Filistin ise, Kudüs Hz. Ömer zamanında fethedildi. Peki ondan önce orada kimler vardı?
Peygamberler tarihinden bildiğimiz üzere orada yaşayanlar İsrailoğulları, yani Yahudiler. Müslümanların fethinden önce Kudüs birçok devlet tarafından hakimiyet altına alındı.

M.Ö. 15. Yy’a kadar geri gittiğimizde Kudüs’ün Mısırlı Firavunlar tarafından ele geçirildiği bilgisine ulaşırız. Onlardan sonra Büyük İskender, daha sonra Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kaldı Kudüs. 636’da Müslümanlar (Hz. Ömer dönemi) Kudüs’ü fethettiğinde şehir bir hristiyan yani haçlı şehri idi.
Kudüs’de en eski yerleşenler, yani Yahudiler bu haçlı döneminde nerede idiler?
Yahudiler işte bu dönemde Hristiyanlar tarafından sürekli eziyet içinde sürgünden sürgüne gönderilmişlerdi.

Hz. Ömer Dönemi’nden sonra Kudüs tekrar 1187 de Selahaddin Eyyubi tarafından haçlıların elinden alındı. .
Daha sonra da 1516 yılında Osmanlı Dönemi başlar ve bu dönem 400 yıl devam eder.

1917 yılında Kudüs İngilizlerin hakimiyetine geçer. 1948 yılında da İsrail devleti kurulur. Arada geçen zamanda Yahudiler o bölgeye gökten indirilmediler. Öncelikli olarak Yahudiler araziler satın alarak oraya yerleştiler. Bu satışlar genellikle Filistinli Arapların gönül rızasıyla gerçekleşmiştir. Arapların Osmanlıya karşı kışkırtılmaları gerçeğini de unutmayalım.
Ve o gün bu gündür sorun/kavga devam ediyor.
Kudüs ile ilgili hakimiyet sorununa salt yerleşen milletler noktasından baktığımızda durum bir hayli karışık. Çünkü ilk yerleşenler Yahudiler, sonrasında gelen Hristiyanlar ve sonrasında gelen Müslümanlar.Şimdi ise Hristiyanların desteğinde yine Yahudiler. Siyonist Yahudiler.
Yerleşik halk yani bugünkü Filistinli Araplar ne zamandır orada yaşayan halk, bu da tam net değil. Belki Hz. Ömer zamanından, belki daha önceden..
Dikkat edilmesi gereken bir nokta da şu:1948 yılında kurulan İsrail için, orayı ele geçirdi mantığıyla bakarsak, tarihte güçlü olan her devlet orayı ele geçirmek için çaba sarfetmiştir. Hz. Ömer’in orayı fethetmesi de aslında güçle yani savaşla gerçekleşmiştir. Yani Kudüs hep hakedenlerin olmuştur, güçlünün olmuştur.
Müslümanlarla Yahudilerin arasındaki kanlı bıçaklı olma durumuna dini yönden ve ayetler açısından bakacak olursak:

De ki: “Ey Yahudi olanlar, eğer siz, (bütün) insanlardan ayrı olarak yalnızca sizlerin gerçekten Allah’ın velileri (dost ve sevgili kulları) olduğunuzu öne sürüyorsanız, şu halde ölümü temenni edin; eğer doğru sözlü iseniz (bunu çekinmeden yapın).” (Cuma, 6)
Bu ayete bakarak, Yahudilerin dinlerini bozduklarını dile getirebiliriz. Sadece kendilerinin Allah’ın sevgili kulları olduklarını vurguladıklarını okuruz.

Peki ya bugünkü müslümanların durumu?
Bugünün müslümanları da, gerçekten müslüman mı değil mi diye bakılmadan, (ve hatta cennetin anahtarı onlarda imiş gibi) sadece kendilerini Mutlak Yaratıcı Rab’in sevgili kulları gibi görmüyorlar mı?

"Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez." (Maide, 51)

Bu ayet sürekli söylenir de... "Onları dost edinmeyin." Burada geçen ibare ‘veli’dir. Yani velayet, yani kendi adına temsilci atamak. Yani güvenle kendi adına karar verme yetkisini verme.

Peki bugünün biz müslümanları ne kadar güven telkin etmekteyiz?

"Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahudi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele." (Tevbe, 34)

Yahudi bilginlerinin hali anlatılmakta. Bugün müslüman bilginler, İslami grupların başında olanlar peki ne durumdalar?
Bugünkü İslami gruplara, tarikatlara ve liderlerine bir göz atalım, bakalım kaç tanesi bu ayete uyuyor?

Diğer önemli bir din-bilimsel tespit de şöyle:

Kuran, daha önceki dinleri ve dinlere inananların hallerini örneklerle göstermiş ve böyle olmayın demiş.
Acaba bugünkü müslümanlar, kendilerine gönderilen dinin (İslam’ın) ne kadarını bozmadan yaşamaktalar? Ayetleri bozamıyorlar ancak manalarını ne kadar algılıyorlar ve hayatın içinde doğru şekliyle ne kadar yaşıyorlar? Müslüman olup birçok kötülük yapan insan sayısı kaçtır?
Güven, fesat çıkarma, sözüne güvenme gibi konularda Yahudileri suçlayan müslümanlar, acaba kendileri ne durumdalar?

PEKİ SİYONİST NEDEN ÖLDÜRÜR?

Siyonizm 19.yy sonlarında Avusturyalı gazeteci Theodor Herzl(1860-1904) tarafından ortaya atıldı. Hareketin önderliğini yapan Yahudilerin hiçbiri dindar değildi; hatta aralarında pek çok ateist de vardı. Ama ortaya atılmakla kalmadı, Yahudi camiası tarafından da kabul gördü. Siyonizm büyük devletlerin yönetici kadrolarında kendisine önemli destekler buldu.Herzl’in 1896 yılında yazdığı kitabı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) ve 1897 yılında yazdığı, Die Welt(Dünya) gazetesi, 1897 yılında Basel’de toplanan 1.Dünya Siyonist kongresi’nde savunulan düşüncelerin kaynağı oldu. Herzl için Siyonizm’in babası desek, herhalde yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Yahudiler MS. 71’de Romalılar tarafından yurtlarından çıkarıldılar. Ve bu yüzden Kudüs’e dönme hayaliyle yaşadılar. XIX.yy’daki “ulusların uyanışı” Yahudi ulusçuluğunun canlanması için elverişli koşullardan biriydi; 1881’den sonra, Rusya’daki Yahudi kırımının artması bunu hızlandırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Siyonist hareket, ana hedefi olan Yahudileri Filistin’e yerleştirme projesini hızla hayata geçirdi. Bir tertip savaş olan II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımına maruz kalan Yahudilerin de Siyonistler tarafından büyük kafileler halinde Filistin’e götürülmesi ile birlikte, Siyonistler hedeflerine bir adım daha yaklaşmış oldular. Siyonistler, Yahudilerin hayatlarını, kendilerinin devam eden çekişmelerine kurban etmişlerdir. Bağımsız bir devlet olma hedeflerini gerçekleştirmek için, Siyonistler Anti-semitizmi daima planlı olarak kışkırttılar. 2. Dünya Savaşı boyunca, Siyonistler, Yahudileri kurtarmak için para vermeye karşı çıktılar. Siyonist lider Yitzhak Greenbaum 18 Şubat 1943’te Tel-Aviv’de yaptığı bir konuşmasında, şöyle söylemiştir: “Birisi, Siyonist faaliyetleri ikinci derece öneme sahip olmaya iten bu dalgaya karşı gelmelidir.”. Ayrıca şunu da söylemiştir: “Filistin’deki bir inek, bütün Avrupalı Yahudilerden daha önemlidir.” Önem verdikleri şey Yahudileri kurtarmak değildi, aksine, daha çok Yahudi kanı dökülmesi, devletlerinin kurulması için olan taleplerini güçlendirecekti. Sloganları “Rak B’Dam” idi. (Sadece kanla ülkeye sahip olacağız.)
Neturei Karta, yani Siyonizmi kabul etmeyen ve Siyonist devleti tanımayı reddeden Ortodoks Yahudi birliği diyor ki; " Dünya bilsin ki, Yahudi olmak, kendini Tevrat’a adamayı ve Siyonist hurafeyi reddetmeyi ifade eder. Siyonist devletin içinde Yahudiler de dini baskı ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyorlar. Yahudi dinini yıkmayı hedefleyen Siyonist plana paralel olarak, atalarımıza ait mezarlar yok edildi ve mukaddesata saygısızlık edildi.
Siyonistler dini kurallara itaat etmeyi savunsalar bile, kurulacak devlet yine de ateist bir devlet olacaktır. Siyonist politikacılar ve onlarla birlikte aynı yolda gidenler, Yahudi halkı adına konuşmuyorlar. İsrail ismi onlar tarafından çalınmıştır. Aslında, Yahudi geleneğine ve şeriatına karşı yapılan Siyonist komplo, Siyonizmi, bütün faaliyetlerini ve varlığını, Yahudi halkının en büyük düşmanı yapmaktadır. Siyonistler gelene kadar, Yahudiler Filistinlilerle birlikte Filistin’de barış ve uyum içinde yaşadılar. Gerçek Yahudiler sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin günlük zulüm ve cinayetle işgaline karşı çıkmakla kalmamakta, aynı zamanda Filistin toprağının tamamının işgaline de karşı çıkmaktadırlar.
Tevrat’a göre, Filistin’in tamamı Filistinlilere geri verilmelidir ve işgal altındaki diğer bölgeler de kanuni sahiplerine de geri verilmelidir. TEVRAT’A GÖRE, YAHUDİLER’IN KAN DÖKMEYE, BAŞKA BİR HALKA ZARAR VERMEYE, ONLARI AŞAĞILAMAYA VEYA ONLARI YÖNETMEYE İZİNLERİ YOKTUR. Allah bizden “bir devletin tesis edilmesi için insan gücü kullanmamamızı, uluslara karşı isyan etmememizi, sadık vatandaşlar olarak kalmamızı, zamanından önce sürgünü terk etmememizi” istedi. Bütün uluslar tarafından toprak bize verilse bile, onu kabul etmemize izin yoktur."

Siyonizm, 19. yüzyılda ortaya çıktı. 19. yüzyıl Avrupası’nın iki belirgin karakteri, Siyonizmi de etkilemişti: Irkçılık ve sömürgecilik. Siyonizmin bir diğer belirgin özelliği ise, dönemin diğer ideolojileri gibi din-dışı bir ideoloji olmasıydı. Siyonizm’in fikri öncülüğünü yapan Yahudiler, dini inançları çok zayıf kimselerdi. Hatta çoğu ateistti. Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Yahudilerin Avrupalı milletlerden ayrı bir ırk olduğu, onlarla birlikte yaşamalarının mümkün olmadığı, mutlaka kendilerine has ayrı bir yurt edinmelerinin şart olduğu iddiasıyla ortaya çıktılar. Filistin’i seçmelerinin nedeni dini değil, tarihseldi.

Siyonizm, Ortadoğu’ya girdiği günden itibaren, bölgeye çatışma ve acı getirdi. İki dünya savaşı arasındaki dönemde, Siyonist terör örgütleri, önce Osmanlıya karşı sonra da Araplara karşı kanlı saldırılar düzenlediler. 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından da, Siyonizmin yayılmacı stratejisi, Ortadoğu’yu kaosa sürükledi. Bu zulmü gerçekleştiren Siyonizmin çıkış noktası, Yahudi dini değil, 19. yüzyıldan miras kalma ırkçı, sömürgeci ve Sosyal Darwinist ideolojiydi. İnsanlar arasında daimi bir çatışma olması gerektiğini savunan, “güçlüler kazanır, zayıflar yok olur” felsefesini empoze eden Sosyal Darwinizm, Alman milletini Nazizme sürüklediği gibi, Yahudileri de Siyonizme sürükledi.
Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 1887 yılındaki bir konuşmasında “Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na. Sloganımız, David ve Solomon’un Filistin’i olacaktır.” demişti. Bu durumda Fırat nehrinin çıktığı Erzurum ve Kapadokya’nın merkezindeki Nevşehir sınır olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizle Akdeniz ve İç Anadolu Bölgelerimizin bir bölümü de Siyonistlerin nihai hedefleri arasında bulunuyor.
İsrail Devletinin kurucusu David Ben Gurion’da 1948 yılındaki bir konuşmasında “Filistin’in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının,gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir iş daha vardır. Nil’den Fırat’a kadar.” demiştir.
Sultan Abdülhamid Han’dan Filistin topraklarını satın alma cüretinde bulunan yahudilere,siyonizm tehlikesini farkederek “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır.” diyerek karşı çıkmıştır..
Bugün Filistin’de uygulanan soykırımın,Irak’ın,Afganistan’ın işgalinin altında yatan nedenlerin başında siyonizm politikası gelmektedir...
...
Uzun sözün kısası, inandığımız şekilde yaşamadığımız için yaşadığımız şekilde inanmaya başladık.

DİYORUM Kİ, HÜR RAMAZANLAR!

KUDÜS FİİLİ İŞGAL ALTINDAYKEN...
MEKKE ZALİMLERİN ESARETİNDEYKEN,
İSTANBUL KÜLTÜREL İŞGALDEYKEN...

EY RAMAZAN TUT BİZİ!

FEHMİ DEMİRBAĞ