14 Şubat 2020 Cuma

AKŞEMSEDDİN VE AK NESİLLER
Okulların bir problem yumağı olarak değerlendirildiği bu günlerde eğitimin ve bilhassa öğretmenin öneminin öğrencilere kavratılması gerektiğini hepimiz biliyoruz. Elbette bu öğrencilere sadece öğüt vermek ile kavratılacak bir durum değildir. Atalarımızın yol gösterici hikayeleriyle muhakkak daha etkili olacaktır. Osmanlı padişahımız Fatih Sultan Mehmet’in başından geçtiği rivayet edilen olay da öğüt niteliğindedir. Okunması ve öğrencilere okutulması gereken bir kıssa olduğunu düşünüyorum. Çünkü ecdadımızın öğretmene ne denli önem verdiğini bilmek bizlerde onlara yaraşır bir torun olma isteğini uyandıracaktır.
Fatih, küçükken oldukça haylaz (Çocuklara lütfen yaramaz demeyin. İnanın, sabredin ilerde herbiri inşaallah hayrlı evlatlar olacaklardır.) bir çocuktu. Haylazlıklarının her birinde derin zekası ve ince becerisi hissediliyordu. Ayrıca cezalardan ve suçlamalardan kurtulmanın yolunu elbet buluyordu. O dönemlerde Fatih’in hocalığını dünyada ilkkez mikrobun varlığından bahseden aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin çok önemli bilim adamlarından olan Akşemsettin yapıyordu. Fatih haylazlıklarına onun yanındayken de devam ediyor, hocası Akşemsettin’in canını oldukça sıkıyordu. Hocası Akşemsettin ona kızdığında “Ben padişahın oğluyum, bana bir şey yapamazsın.” diye ikazda bulunuyordu.
Akşemsettin bütün bunlara rağmen yine de çok başarılı bir öğretmendi. Fatih’in ahlak ve bilgisini oluşturan yapının temel taşının sağlayıcısıydı adeta. Ancak konu Fatih’in haylazlıkları olunca işler karışıyordu. Akşemsettin, Fatih’i babasına şikayet etmeyi doğru bulmuyordu. Babasını kullanarak haylazlıklarını sürdürmesinin bir şekilde önüne geçmesi gerekiyordu. Ama yaramazlıkların sonu gelmeyince ve Fatih aynı cümleyi tekrar ettikçe buna mecbur kaldığını üzülerek gördü. İstemeyerek de olsa Fatih’in babası II. Murat’ın huzuruna çıktı. Olup bitenleri tek tek anlattı.
II. Murat için Akşemsettin, çok değerli bir bilim adamı olmasının yanı sıra geleceğin padişahını yetiştiren bir öğretmendi. Padişahın bile öğretmene saygıda kusur etmemesi gerektiğini biliyordu. Bunu Fatih’e de öğretmesi gerektiğini düşünerek bir plan yaptı. Planını hemen Akşemsettin’e anlattı. Akşemsettin bu plan karşısında oldukça şaşırdı. Padişaha bu planı uygulama konusundaki endişelerini dile getirdi. Fakat padişahın emri ile bütün endişelerine rağmen planı uygulamak zorunda kaldı.
Ertesi gün Fatih ve Akşemsettin ders yapıyordu. Fatih, her zamanki gibi arkasında koskoca bir padişahın olduğunu düşünerek ve buna güvenerek haylazlıklarına devam ediyordu. Tam o sırada içeriye bir anda babası II. Murat girdi. Fakat içeri girerken ne kapıyı çalmış ne de dersi böldüğü için özür dilemişti. Akşemsettin derhal yerinden kalkarak padişaha dersi bu şekilde bölemeyeceğini sinirle söylemiş ve bir tokat atmıştı. Bunun üzerine padişah mahcup bir şekilde sınıftan çıkmıştı. Tekrar geldiğinde ise kapıyı çalmış dersi böldüğü için özür dilemişti. Bütün bu yaşananları Fatih hayretler içerisinde izlemişti. Gördüklerine inanamamış, hocasını korkutmaya çalıştığı babasının hocasından nasıl korktuğuna ve ona nasıl saygı gösterdiğine şahit olmuştu.
Aslında bu yaşananlar planın parçasıydı. Ama Fatih’in üzerinde çok büyük bir tesiri olmuştu. Belki daha sonrasında olayın aslını öğrenmişti ama hocasına olan saygısını o günden sonra asla yitirmemişti. Hatta padişah olup yaşı ilerlediğinde dahi huzura hocası geldiğinde yerinden kalkıp ona yer göstermeyi ihmal etmemişti. Fakat Fatih hocasının yanına gittiğinde Akşemsettin yerinden kalkmıyordu. Mahmut Paşa bir gün dayanamayarak böyle davranmalarının sebebini sormuştu. Bunun üzerine Fatih; hocasına duyduğu saygıdan dolayı bu şekilde davrandığını, hocasının ise ilminin izzetini korumak için ayağa kalkmadığını söylemişti. Tarihimizde daha bu konuda anlatılacak birçok kıssa vardır. Ancak bütün bunları bulmaya ve anlatmaya ne ömür yeter ne de kelimeler. Ne mutlu ki bize böyle güzel bir devletin evlatlarıyız.
İkinci Murâd Hanın vefâtı ile Osmanlı tahtına çıkan genç pâdişâh Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi hazırlıklarını tamamladıktan sonra şehre doğru hareket ederken, Allah adamlarının da ordusunda bulunmasını istedi. Bu dâvet üzerine Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr âlim ve velîler, talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Yine orduya katılan Aydınoğlu, Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu kuvvetleri gibi gönüllü birlikler, İstanbul'un fethinin, bütün Türk-İslâm âlemince mukaddes bir gâye kabûl edildiğini dile getirdiler. Bilhassa talebeleriyle birlikte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer âlim ve evliyâ zâtlar, askerlere ayrı bir şevk ve azim veriyorlardı. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra, düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan hususları bildirdi. Fakat, Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı devlet adamlarını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin alınamayacağını, üstelik bir Haçlı ordusunun Bizans'ın imdâdına koşacağını sanıyorlardı. Bütün bu olumsuz propagandalara karşı orduda pâdişâhı ve askeri fethe karşı gayrete getiren bir din büyüğü vardı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'nin; "İstanbul'un fethini şu çocukla bizim köse görürler!" sözünü biliyor ve tahakkuk edeceğine kalpten inanıyordu.
Muhâsaranın devâm ettiği bir sırada Avrupa'dan asker ve erzak getiren gemiler, Osmanlı donanmasının müdahalesine rağmen şehre girmeye muvaffak oldu. Kâfirler görülmemiş şenlikler yaparken, Müslümanlar üzüntülü idi. Pâdişâha gelen bâzı devlet adamları;"Bir sofunun (Akşemseddîn) sözüyle bu kadar asker kırdırdın ve bütün hazîneyi tükettin. İşte Frengistan'dan kâfire yardım geldi. Fethetmek ümidi kalmadı." dediler.Bunun üzerine Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddîn Ahmed Paşayı Akşemseddîn'e göndererek;"Şeyhe sor, kal'a feth olmak ve düşmana zafer bulmak ümidi var mıdır?" dedi. Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi:"Ümmet-i Muhammed'den bu kadar müslüman ve gâziler bir kâfir kâlesine doğru hücum ederse, inşâallahü teâlâ feth olur."Sultan Mehmed Han, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyüddîn Ahmed Paşayı tekrar Akşemseddîn'e gönderip;"Vaktini tâyin etsin." dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. Başını eğip, Allahü teâlâya yalvardı. Mübârek yüzü terledi. Sonra başını kaldırarak;"İşbu senenin Cemâziyelevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde, inanç ve gayretle filan taraftan yürüsünler. O gün feth ola. Kostantiniyye'nin içi ezan sesiyle dola!" dedi. Ayrıca genç pâdişâha bir mektup gönderdi. Mektubunda;"Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdir eder kaziyesi, delili sâbittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin kul, elinden geldiği kadar gayret göstermekte kusur etmemelidir. Resûlullah'ın ve Eshâbının sünneti budur." diyordu.Böylece Akşemseddîn hazretleri bir taraftan İstanbul'un fethi hakkında yeni müjdeler veriyor, diğer yandan da ne şekilde davranılması husûsunda pâdişâha tavsiyelerde bulunuyordu.
Nihâyet Akşemseddîn hazretlerinin tâyin eylediği gün ve saat doldu. Sultan Mehmed Han ordunun başına geçerken, hocası Akşemseddîn'den okumak için bir duâ istirham etti. Bunun üzerine Akşemseddîn;"Yâ Fakih Ahmed!" diyerek himmet taleb eyle!.. Onu vesile kılarak Allahü teâlâya tazarru ve niyâz eyle." buyurdu. Sonra çadırına giren Akşemseddîn hazretleri yanına hiç kimseyi koymamalarını istedi ve kapılarını iyice kapattırdı.Yeniçeriler, azablar, dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar, gönüllüler, erenler, evliyâlar Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla İstanbul üzerine akıyorlardı. Mehmed Han bu sırada hocası Akşemseddîn'in yanında olmasını arzuladı ve haber gönderdi. Gelmeyince Akşemseddîn'in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp, hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri bakınca, hocası Akşemseddîn hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, başından sarığı düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlıyor gördü. Ak saçını ve ak sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bırakmıştı.
Bu hâli ile İstanbul'un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyor, gözyaşı döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddîn'in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce, doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan İslâm askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip şehre girdi. Böylece İstanbul'un fethi ve Peygamber efendimizin büyük mûcizesi gerçekleşti.
Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul'a girdikten sonra, İslâmiyet'in harp ile ilgili hukûkunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı. Buna uygun hareket edilmesini bildirdi.İstanbul sabah sekiz sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed ise şehre öğle saatlerinde Topkapı'dan girdi. Beyaz bir at üzerinde idi. Muhteşem bir alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya'ya doğru yol aldı. Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı yeni bir bekleyişin içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri, evleri dikkatle gözden geçiriyordu. Yanında ileri gelen kumandanlarıyla vezirlerinden başka, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddîn veAkbıyık Sultan gibi âlimler ve velîler topluluğu da bulunuyordu. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fâtih Sultan Mehmed çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn'i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn'in, genç pâdişâhı göstererek;"Sultan Mehmed ben değilim, odur." sözüne karşılık;Sultan Mehmed de;"Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin mânevî fâtihidir." diyordu.Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'a girdikten sonra, hocası Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen bulamadılar. Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında vîrâne bir yerde ibâdetle meşgûl olarak buldular. O zamandan beri bu yere, onun ismine izâfeten "Akşemseddîn" mahallesi denildi.
Fâtih Sultan Mehmed Han, fethin üçüncü günü Ayasofya'ya gidip, orayı câmiye çevirdi. Ayasofya'yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn okudu. Okmeydanı'nda bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn de vardı. Akşemseddîn gâzîlere bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında;"Ey gâzîler, bilin, âgâh olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman Peygamberi ol Server-i kâinât; "Onlar ne güzel askerdir." buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenâta sarf ve pâdişâhımıza itâat ve muhabbet ediniz." diye nasîhatte bulundu. Sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç takıp;"Pâdişâhım, bütün Âl-i Osman'ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî sebîlillah ol!.." diyerek, Gülbank-i Muhammedî çekti.Akşemseddîn hazretlerine; "İstanbul'un fethedileceği zamânı nasıl bildin?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi;"Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul'un fetih vaktini çıkarmıştık. Kale fethedildiği gün, Hızır'ın, yanında evliyâdan bir cemâatle hisara girdiğini gördüm. Kale fetholunduktan sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde gördüm."Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihden sonra hocası Akşemseddîn'e, son taarruzun başladığı sırada; "Yâ Fakîh Ahmed" diyerek Fakîh Ahmed'den himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak;"Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyâz eyledim? Himmetini istedim? Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi?" diyerek, sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle;"O sırada Fakîh Ahmed, kutb, sâhib-i tasarruf idi." cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vâsıtasıyla ve onun bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin "Fakîh Ahmed" dediği kendisi idi. Fakat tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir.
Bir gece Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn hazretlerinin ziyâretine gitti. Fâtih, sohbet sırasında bir ara Akşemseddîn'e;"Hocam!Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, mihmandâr-ı Resûlullah olan Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin mübârek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir yerde olduğunu târih kitaplarından okudum. Yerinin bulunması ve bilinmesini bilhassa ricâ ederim." dedi. O zaman Akşemseddîn hemen;"Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır." cevâbını verdi. Derhâl pâdişâhla oraya gittiler. Akşemseddîn hazretleri, oradaki bir çınardan iki dal aldı. Birini bir tarafa, diğerini az öteye dikti ve;"Bu iki dal arası, Mihmandâr-ı Resûlullah'ın kabridir." buyurdu. Sonra, kaldıkları yere döndüler.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn'in söylediğine inandıysa da, hiç şüphesi kalmasın istiyordu. O gece silâhdârına;"Gidin, Akşemseddîn'in diktiği çınar dallarının ortasına şu mührümü gömün ve o dalları yirmişer adım güney tarafına çekin." dedi. Sabah olunca Sultan Fâtih, Akşemseddîn'den, hazret-i Hâlid'in kabrinin yerini tekrar tâyin etmesini ricâ etti, tekrar gittiler. Akşemseddîn silahdarın diktiği dalların dikildiği yere bakmadan doğruca gidip eski yerde durdu ve;"Dalların yeri değiştirilmiş, hazret-i Hâlid buradadır." dedi ve sonra silâhdâr ağasına hitâben;"Sultân hazretlerinin mührünü çıkarın ve kendisine teslim edin." dedi. Akşemseddîn hazretleri, silâhdâr ağanın gizlice gömdüğü pâdişâh yüzüğünün de orada olduğunu kerâmetiyle anlamıştı.Bunun üzerine Fâtih, Akşemseddîn'e;"Kalbimde hiç şüphe kalmadı. Ama tam inanmam için bir alâmet daha gösterir misiniz?" dediğinde, Akşemseddîn:"Kabrin baş tarafından bir metre kazılınca, üzerinde; "Bu Hâlid bin Zeyd'in kabridir." yazılı bir taş vardır." dedi. Kazdılar, Akşemseddîn'in dediği gibi çıktı. Bu hâli gören Sultan Fâtih'in vücûdunu bir titreme aldı. Bu hâl geçince Fâtih; "Zamânımda Akşemseddîn gibi bir zâtın bulunmasından duyduğum sevinç, İstanbul'un alınmasından duyduğum sevinçten az değildir." diye şükr etti.Fâtih Sultan Mehmed Han, Ebû Eyyûb Ensârî'nin kabr-i şerîfinin üzerine bir türbe ve Akşemseddîn ile talebelerine mahsus odalar, bir de câmi-i şerîf yaptırdı. Akşemseddîn'den orada oturmalarını ricâ etti. Fakat o, bu teklifi kabûl etmeyerek, memleketi olan Göynük'e döndü.
Geçmiş ecdadımıza bir Fatiha gönderelim lütfen!
fehmi demirbağ

13 Şubat 2020 Perşembe

BAYRAMPAŞA'DA ENGİNAR YOK ARTIK

Zalim İstanbul ismiyle bir dizi yayınlanır bir özel tv kanalında, uzun zamandır da ekrandadır. Eğer bu dizinin ismi Zalim Kastamonu, Zalim Malatya, Zalim Tokat olaydı eminim ki adı geçen memleketin hemşehrileri ayaklanırdı; "Siz kime zalim diyorsunuz" diye?
Ama işin içine İstanbul girince kimse üzerine alınmıyor nedense.
Çünkü İstanbul sahipsiz. Herkes onun iliğini sömürür ama bir kalıcı çivide ben çakayım şu yaşadığım şehre demez. İmam nikahlı eş gibidir. Bir gün asıl eşe geri dönmenin hayalinin kurulduğu şehirdir.
Siz bakmayın zevatının birinin "16 milyonun sahibi benim" diye etrafta caka satmasına. Trabzon lobisinin kendisini başkan yapmak için nasıl çalıştığını iyi biliriz. Erzincan lobisi kaybetmiştir son seçimi aslında, Binali bey'in şahsında.
Bazı illerimiz bu lobicilik işini iyi becerirler. Bizim Tokat beceriksizdir bu konuda, misal.
Dün sosyal medyada ilginç bir konu vardı. Ona dikkat çekmek için bu konuyu kaleme alıyorum: Hasan Kaçan.
Muhteremin İbb'nin Akparti'nin iktidar olduğu süreçte yapmış olduğu bir kültürel faaliyetten dolayı almış olduğu ücret dile düşmüş.
Karşı mahallenin benzer organizasyonlar karşılığında aldığı rakamlar karşısında harçlık babında bir şey, tartışılan rakam.
Ben başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum.
Bizim Akparti belediyeciliğinin kültür ve sanat faaliyetleri aslında, geri planda Cehape'ye oy verecek gençliği yetiştirmeye yöneliktir. Çünkü bizim mahalle ne kültürden ne sanattan anlar. İdarecilerimizi kastederek söylüyorum.
Nasıl? İddialı bir itham değil mi?
Ya hu hepi topu 3-5 sanatçımız var. Hem onlara sahip çıkamadık, çıkamıyoruz hem de mabadlarımızı yırtıyoruz biz adam yetiştiremedik diye. Mevcutları adamdan saymıyoruz amma.
Eloğlu bir Necati Akpınar ile bütün toplumu, psikolojik, sosyolojik, kültürel, ekonomik ve siyasi açıdan dönüştürürken biz ise elimizdeki imkanları israf ediyoruz; birilerine peşkeş çekiyoruz.
İşte bu yüzden kaybediyoruz.
İmamoğlu ismindeki figür işte bu yüzden İstanbul'un 16 milyonunun sahibi olmadı mı?
Genel sekreter yardımcısı hatunun, belediyede çalışan bekar kadınları itfayicilerle buluşturma teklifi içinizi cız ettirmedi mi?
Örnekleyeyim...
Biz de kendi çapımızda bizim mahallenin kültür-sanat adamlarındanız.
Bu uğurda da bir ömür harcadık.
İstanbul'un enginarıyla meşhur bir ilçesi var. Ama ilçede toprak kalmadığından, betona gömdüğümüz bir coğrafya olduğundan enginar artık eskilerin hikayelerinden.
Belediye bizim.
Başkanı az çok tanırım, başkan yardımcılarını, kültür müdürünü...Bayrampaşa'dan bahsediyorum.
Yaklaşık 5 yıldır kendileriyle temasa geçemiyorum.
Geçen gün aradım başkanın özel kalemini. Dedim "ben bile ulaşamıyorsam başkana bu gariban vatandaş ne yapsın?"
Sonra da neden kaybettik İstanbul'u?
Sizin yüzünüzden!
Kibrinizden, iş bilmezliğinizden! İnsanları küstürmenizden, insanlara ikrah getirmenizden!
Başkaca da örnekler verebilirim Akparti belediyeleriyle alakalı. Bir kaç arkadaşı istisna tutarak.
Reis'in ta 94 yılında Şehir Tiyatrolarına alternatif olsun diye İstanbul Gösteri Merkezi'ni kurduğunu biliyorum. Peki bu kurumu işlevsiz hale getirip, kapısına kepenk vurduran dönemin yöneticilerine ne demeli? Misal Abdurrahman Şen şimdi nerelerde? Hani, Kültür AŞ. nin başındaki zevat?
Zamanında lutfeylemişler Hasan Kaçan'a iş vermişler. Hasan Kaçan'a keşke fırsatta verseydiniz de sanatçılar, adam yetiştirseydi.
Bir Yılmaz Güney'imiz bile olmadı.Zülfümüz, Erkin Koray'ımız. Metin Yüksel'in Deniz Gezmiş'ten neyi eksikti?
Adamları gördünüz.
Gezi olaylarında Berkin Elvan diye bir kahraman yarattılar.
Biz daha Tayyip Erdoğan'ı bile anlatamıyoruz.
Reis'le ilgili 3 kitap yazdım, gençler onu tanısınlar diye. Akparti belediyeleri, "bu siyasi kitap destek veremeyiz" diyorlar. Kendi liderlerine bile mesafeliler.
Fıkra gibi yaa!
Köylüyüz!
Kabul edelim!
Bizimkilerin sanat deyince akıllarına gelen şey; hat-tezhip-ebru. Çizgi roman'ın, sinemanın, çizgifilmin öneminden gel de bahset! Basmaz ki kafaları.
Şimdi bunları söyledim diye hooop oturup hopp kalacaklar.
Fehmi Akparti'yi eleştiriyor!
Ben bunu yıllardır söylüyorum.Küçükçekmece kültür müdürüne de söymemiştim; "bu gidişle belediyeyi kaybedeceğiz" demiştim.
Abdullah Gül'ü, Fetö'yü, Davutoğlu'nu, Bebecan'ı eleştirmiştim. Daha başka isimler de var listede.
Bağcılar belediye başkanı Lokman efendi ferman buyurmuştu; "Fehmi belediyeye girmesin" diye! "N'oldu bay başkan ibb'ye girebiliyor muyuz?"
Nerede o yıllarca bizlere randevu vermeyen Selim Temurci?
Biz Reis'in şahsında "Dava" diye işaret edilen şeye inandık.
İlim, kültür, sanat, edebiyat ve ahlak ile var olabileceğimizi ifade ettik.
Hepi topu camiamızda sanatla iştigal eden 40, bilemediniz 50 kişi var.
Aleyna Tilki bile taltiflendirilmedi mi bizim iktidarımızın bir bakanlığınca.
Biz göğe aval aval bakınmaya devam edelim.
Önümüzdeki seçim sürecinde sandığa 6.5 genç gelecek. Onların siyasi tercihleri iktidara kimin oturacağını belirleyecek.
Atila Aydıner abi, var mı gençlikle ilgili bir çalışman?
Biliyorum yok!
İşte bunun için görüşme talebinde bulunuyorum.
Dosya takibim yok yani. Birilerini de işe aldırmayacağım.
En azından yarım saat dinle.
Yok! Vazgeçtim!
Randevu versen de ben görüşmeyeceğim.
En azından bu satırları oku, kendinize de çeki düzen verin!
Dönüşü olmayan yolun başlangıcındayız.
Sonra suçu başkalarında aramayın!
İbb'yi Ekrem kazanmadı; biz kaybettik!
Kibrimiz, enaniyetimiz, iş bilmezliğimiz filan!
...
Tepemin attığı bir gün de başkalarını da yazarım...
...
Arkadaşlar; Reis'e sahip çıkın Akp'lilere kaptırmayın!
FEHMİ DEMİRBAĞ

27 Ocak 2020 Pazartesi



Merhameti Hatırlamanın ve Hatırlatmanın Kısa Tarihi


Osmanlı Devleti’ne bağlı topraklardan birisi Cezayir… Topraklarını dayılar yönetiyor. Bağlı dediysek gevşek bir bağ bu, daha çok ay ve yıldız bağlıyor, şimdiki bayrakları gibi. Osmanlı güçsüz düşünce Afrika-i Osmani topraklarına çökmeye çalışıyor Fransa. Osmanlı’nın topraklarını korumaya mecali yok. Yerel direniş bir sufinin elinde şekilleniyor: Emir Abdülkadir. Fransızlara kıt imkanlarla kök söktürüyor. Teslim olmak yok lügatinde, direnişi nakış gibi işliyor mağrip topraklarına. Fransızlara kayıp da verdiriyor. Savaşın ortasında bir İsviçreli değirmen işlerini büyütmek için Cezayir’e geliyor. Fransızlardan aldığı imtiyazla işe koyuluyor. Sonra direnişin lideri Emir Abdülkadir’le tanışmak istiyor. İkili buluşuyorlar, Mağrip topraklarının sıcak günlerinde Emir Abdülkadir misafiriyle yakından ilgileniyor. Abdülkadir’in ahlakı dikkatini çekiyor İsviçreli misafirinin. Savaşıyor ama savaşının kuralları var. Kadınlara, çocuklara, ibadethanelere, din adamlarına, hayvanlara dokunmuyor savaşırken. Neden böyle yaptığını soruyor İsviçreli ve Emir de ona İslam savaş ahlakını anlatmaya başlıyor. İsviçreli oradan uzaklaşıyor. Sonra Napolyon’la buluşmak üzerine Avusturya ordularıyla birbirlerini boğazladıkları Solferino muharebesine gidiyor ve yaralı askerleri görüyor. İnsan ıstırabının yakıcı acısına gözleriyle tanık oluyor. Bugün Cenevre Konvansiyonu olarak bildiğimiz maddeleri bir araya getirerek Kızılhaç’ı kuruyor. Emir Abdülkadir’den öğrendiği ilkeleri dünyaya öğretmek için gayret sarf ediyor. Emir Abdülkadir, Fransızlarla giriştiği mücadeleyi kaybediyor ve esir düşüyor. Fransızlar bu şerefli komutanı Osmanlı’ya teslim ediyorlar. Sultan Abdülmecid, Emir’e izzet ikramda bulunuyor ve Hacca yolcu ediyor. Orada diğer bir direniş devi Şeyh Şamil’le karşılaşıyor. Emir Abdülkadir ömrünün sonuna kadar Osmanlı topraklarında yaşamaya devam ediyor. İlham verdiği İsviçreli Henry Dunant, merhameti ayağa kaldıran fikri tüm dünyaya yaymaya muvaffak olur. Fikrin doğduğu yer eski Osmanlı topraklarıdır, Cezayir’dir. Yeşereceği yerlerden biri de yine Osmanlı toprakları olacaktır. Emir Abdülkadir’in mücadelesinin bir benzerini Avusturya’ya karşı Macarlar vermektedir. Hayatlarını tehlikeye atma pahasına bir mücadeleye girişirler. Nazım Hikmet’in dedesi başta olmak üzere bir grup Polonyalı ve Macar mağlubiyete uğrar ve çaresiz Osmanlı topraklarına sığınırlar. Avusturya bu üst düzey subayların kendisine verilmesini ister. Sultan Abdülaziz şu cevapla mukabele eder: “Bize sığınanları düşmanın merhametine teslim edeceksek bu topraklarda saltanat sürmemizin ne anlamı olabilir?”  Bu gruptaki Macarlardan biri daha sonra Abdullah ismini, Macarlı Abdullah Paşa namını alacak Karl Eduard Hammerschmidt’tir. Hem doktordur hem jeolog hem de askerdir. Avusturya’nın baskıları nedeniyle bir süre Şam Askeri Hastanesi’nde, İstanbul’dan uzakta görev yapar. Henry Dunant’ın Cenevre’deki girişimlerinden haberdar olur ve Osmanlı topraklarında yaralı askerlere yardım için bir cemiyet kurmaya niyetlenir. Ordunun işine karışılmasından pek hoşlanmadığı yıllardır ve uluslararası alandaki bu çalışmalara dahil olmak için Hırvat kökenli Osmanlı Serdarı Ekrem Ömer Paşa’nın kapısını çalar. Hatta Cenevre ile yaptığı yazışmalardan ikincisinde muhatap olarak kendisinin değil Ömer Paşa’nın alınmasını ister. Çerkes Aziz Bey, Saray Sertabibi Marko Paşa ve Serdarı Ekrem Ömer Paşa kendisiyle birlikte dört kurucudan biri olarak tarihe geçer.
Bugün 150. yılını idrak eden Kızılay, işte böyle bir hikayenin sonunda kurulur.Osmanlı Yaralı Askerlere Yardım Cemiyeti olarak. Sonra Hilal-i Ahmer olur. Dünyanın ilk Kızılayı; Irak, Lübnan, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Filistin, Libya, Mısır başta olmak üzere birçok ulusal Kızılay cemiyeti için ana olacaktır. Kurulan şubeler, ayrılan topraklardan sonra o toprakların merhamet pınarı olarak görev yapacaktır.Trablusgarp’ta, Balkan Savaşlarında, İstiklal Harbinde her görevi kendisinin bilip durumdan vazifeler çıkarak merhamet teşkilatı olacaktır Kızılay…Bugün dünyanın her yerinde Emir Abdükadir’in mayaladığı düşüncenin, Abdullah Paşa’nın suladığı fidanın serpilmesine tanıklık ediyoruz. Merhameti şefkati yeniden hatırlıyor ve hatırlatıyor. Geçmişini keşfediyor, gizli kahramanlarıyla tanışıyor. Tarihini tarif ederek kendini yeniden tanıyor. Emir Abdülkadir, Henry Dunant ve Macarlı Abdullah Paşa… Hiçbiri hayatta değil ama hepsi her zaman aklımızda. Merhameti hatırlamamızın kısa tarihinin büyük kahramanları olarak…
Bu hikayenin tüm ayrıntılarını adeta yaşayarak anlatan Hilal-i Ahmer 33. Umum Reisi Dr. Kerem Kınık imkanı olduğunda çok daha tafsilatlı şekilde kaleme alacaktır. Yapmaya çalıştığım ondan işittiklerimi mütevazi bir not olarak aktarmak.
Halil İbrahim izgi

21 Ocak 2020 Salı

GAZETE OKURU MUSUNUZ?
Günümüzde gazete okuyan kaldı mı, merak ederim. Ki zaten okuma konusunda kabız bir milletiz. Hele internet ve bilgisayar konusunda tutunamayacak durumlardan birisi de kağıda basılı gazeteler. İnternet gazeteciliği ise sosyal medya sayesinde hele ki herkesi gazeteci-yazar yapıverdi, gitti. Gazete-dergi, kitap, radyo, tv derken evrilen bir iletişim ve bilişim dönemindeyiz.
Ya yakın tarihte gazetecilik ne durumdaydı. Savaş dönemlerinde özellikle. Birinci Dünya Savaşı’nda esir düşen Osmanlı askerlerinin, “esir askerlerin moralini yüksek tutmak ve eğitim faaliyetinde bulunmak” amacıyla onlarca gazete çıkardıkları ortaya çıktı.
Birinci Dünya Savaşı’nda esir düşen Osmanlı askerlerinin, “esir askerlerin moralini yüksek tutmak ve eğitim faaliyetinde bulunmak” amacıyla onlarca gazete çıkardıklarını kaçımız biliyor?
Esir düşen Mehmetçikler, sadece Mısır kampında “Nilüfer, Ocak, Hilal, Türk Varlığı, Işık” gibi 23 gazete çıkardı, Rusya, Hindistan, Tataristan ve Sibirya gibi farklı kamplarda “Püsküllü Bela, Köpük, Niyet, Altay, Ne Münasebet” gibi isimlerde 10’dan fazla gazete yayımladı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında esir tutulan 202 bin 156 Mehmetçiğin kamplarda verdikleri hayatta kalma mücadeleleri üzerinden kaç kitap yazılır, kaç film çekilir. Ama bu konuda da mümbit olduğumuz söylenemez.
Savaş döneminde esir düşmenin savaştan daha ağır olduğu gerçeğinde biliriz ki askerlerin çektikleri çile dolu hayatlarını gazete çıkararak, eğitim faaliyetlerinde bulunarak renklendirdiklerini hatırlatırım.
Tarihin bu bölümlerini didiklediğimizde görürüz ki, Mehmetçik için ölüm kampları kurulduğunu, askerlerin esaret süresinde büyük çileler çektiğini, hayatta kalma mücadelesi verdiklerini, hele Mısır’daki İngiliz kamplarında kör edildikleriniü esir düşen Osmanlı askerlerinin uğradığı zulümlerin anlatılarak bitirilemeyeceğini haykırmak isterim.
Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli iki kavramının “esaret” ve ölüm” olduğunu çoğu 15-25 yaşlarında 2 milyona yakın insan hayatlarını, vatanları ve kendilerini yönetenlerin idealleri uğruna feda etmiş, 1 milyon kadarı da esaret kamplarında çile çekmiştir.
Türk esirleri, esareti unutmak için kamplarda spor, musiki, dil, okuma-yazma, gazete çıkarma ve benzeri faaliyetlerle uğraşmışlardı. Cesaret tarihinin sadece genç Mehmetçiklerin ve onları yöneten yiğit subayların Mısır çöllerinde, Hindistan’ın bunaltıcı ikliminde, Burma bataklıklarında, Sibirya’nın buz kaplı dağlarında, Korsika ve Guyan zindanlarında çektikleri çileden ibaret değildi.
Cesaret tarihinin kendilerine “esirlerin gittikleri bölgelerde elle yazıp, karbon kağıdı ile teksir ettikleri gazeteleri, hayatını kaybedenlerin medfun olduğu şehitlikleri, kaldıkları bölgelerdeki Müslümanların her yolu kullanarak onlara yaptıkları maddi yardımları, hatta hayatlarını tehlikeye atarak onların vatanlarına dönebilmeleri için hazırladıkları sahte pasaportları” gibi en az 202 bin 152 kişinin rol aldığı bir trajediyi de yad etmeliyiz.
Mısır’daki esir Türk subayları Seydibeşir’de Tan, Yarın, Nilüfer, Hilal, Ocak, İzmir, Nasreddin Hoca, Sada, Zincir, Türk Varlığı ve Esaret Albümü, Seydibeşir’e yakın Kuveysna Kampı’nda Esaret, Tıraş, Karikatür, Tetebbu, Tan ve Badiye, Tura’da Kafes ve Işık, Zekazik’te Kızıl Elma ve Garnizon, Kahire’de Kafes ve Heliopolis’te Güvercin olmak üzere 23 gazete çıkarıyorlardı. Bu gazeteler elle yazılıp, karbon kağıdı ile teksir edilmek suretiyle basılıyordu.
Hindistan-Burma’da Bellary Kampı’nda Binbaşı Cemal Bey yönetiminde “Ajans” adında gazete çıkarıldığını da belirtelim.
Bunun dışında Püsküllü Bela, Köpük, Tulu (Doğuş) ve Kara Günler adlı 5 gazete çıkarılmıştı. Thatmyo Kampı’nda da Türk esirleri İrewadi (İravadi) ve Ne Münasebet adlı iki gazete çıkarmaktaydılar. Civardaki kamplara da gönderilen ve elle çoğaltılan bu gazetelerde şiir, haber, coğrafi ve sosyal konulardaki yazıların yanında karikatürler de bulunmaktaydı. Bu kamplarda nisbeten daha eğlenceli gazeteler çıkarılmıştı
Rusya Malaşovadom’da esirlerin Mehmet Asaf Bey yönetiminde “Niyet” isimli Osmanlıca haftalık bir gazete çıkarıldı. Bu gazetenin de elle yazılıp karbon kağıdı ile teksir edilmek suretiyle basılmıştır. Gazeteye diğer kamplardan da yazılar gönderilmiş, siyaset dışı güncel konulardan bahseden gazeteyi Mehmet Asaf 37. sayıya kadar devam ettirmiştir.
Krasnoyarsk’ta da Türk esirler tarafından el yazması “Kurtuluş” isminde bir gazete çıkarıldı. Bu gazetede gerek kamp içindeki olaylar gerekse kampın etrafındaki bölgeler hakkında yazılar yer aldı. Ayrıca Türk esirlerin 10 Aralık 1915-1 Mart 1918 tarihlerinde 101. sayıya kadar gelebilen “Vaveyla” isimli bir dergi de çıkartmışlardır.
Tek nüsha halinde basılan derginin kağıt ve mürekkep kıtlığı yüzünden çoğaltılamadı. 12 sayfalık derginin amacının “imkanlar dahilinde Türk esirlerini eğitmekti.Dergide mizahi yazılar, bilmeceler ve bulmacalar, hatta Rus gazetelerinden çevirilerde bulunuyordu.
Kazan’daki Türk esirlerin “Şimal Yağı” ve “Kurultay” adında iki gazete, Ufa’dakilerin ise “Altay” adında bir gazete çıkardılar. Buradaki Türk esirlere Tatarlar ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin de yardım ettiğini unutmayalım.
Şimdi şunca imkana rağmen mürekkebe, okumaya, yazmaya, incelemeye, araştırmaya, sorgulamaya neden bu kadar uzağız diye düşünmeye başlayalım.
Fehmi Demirbağ

15 Ocak 2020 Çarşamba

YOK DEVE!
Avustralya’daki develerin tarihi 1860’lı yıllara dayanıyor. Avrupalı kolonistler, ülkenin iç kesimlerini keşfetmek, ülkeyi güneyden kuzeye boydan boya geçebilmek amacıyla develerden faydalanmayı düşünmüş. 1860’te Afganistan’dan Dost Muhammed ve iki arkadaşı ile 24 deveyi ilk kez bu amaçla Avustralya’ya getirmişler. Ardından 1866’da 120 deve ile birlikte 12 Afganistanlı daha getirilmiş. Her yıl yeni gelenlerle birlikte bu sayı giderek artmış. Deve bakıcıları kendi adlarıyla anılan ‘Gan Town’ adlı bir kasaba da kurmuşlar. Karayolu ve tren hatları gelişince develer boşa çıkmış, doğaya salınan hayvanların sayısı yıllar içinde yüz binleri bulup, çiftliklere zarar verir hale gelince de ülkenin önemli bir sorunu haline gelmiş.
2010 VE 2013 yılları arasında 200 bine yakın deve helikopterli keskin nişancılar tarafından katledilmişlerdir.
Son deve katliamına ne gerekçe gösterilmiş peki?
Develer çok su tüketiyormuş!
İddia bu.
Golf sahalarıyla meşhur Avustralya'nın bu iddiasını hele bir masaya yatıralım bakalım.
Ortalama 1 golf sahası günde 1200 ton su harcıyor, yılda 43.800 ton eder.
Avustralya'da çalışır durumda 1800 golf sahası varmış. Bunların yıllık toplam su tüketimi yaklaşık 80 milyon ton.
Bir deve günde 90 litre su içer ve 2 ay susuz yaşayabilir. Bu hayvana günde 1.5 litre su yetiyor.
En abartılı tahminle bir devenin yılda 1000 litre (1 ton) su içtiğini varsayın.
Bir avuç zengin golf oynasın diye 80 milyon ton suyu heba eden, golf sahaları açmak için ormanlık alanları talan eden Avustralyalı "beyaz"lar, devenin içtiği suya göz dikip deve soykırımı yapıyorlar.
Bu alçaklar yarın su daha azalınca yoksul insanları da helikopterle vururlar ama golf oynamayı yine de bırakmazlar.
Siz Avustralya'da su içen koalaya bakıp üzülürken, bir tek golf sahası kapanmadı, bir tek yüzme havuzu boşaltılmadı, kimse eğlencesinden, dansından, duşundan mahrum kalmadı.
Aborjinleri yok etmekten kaçınmayan İngiliz kafalı Avustralya'lılardan daha ne beklenilir ki?
Avustralya’nın yerlileri, 18. yüzyılda kaşif ve sömürgeci güçlerin geldiği zamana kadar dış dünyadan tamamen kopuk yaşadı. O güne kadar geleneksel yaşamlarına devam ediyorlardı. Okyanusya’da, Paskalya adasının sakinleri dışındaki tüm kültürler, yazısız ve sözlü kültüre bağlı bir şekilde yaşıyordu. Bu yüzden bu kültürlerde bilgiler, şarkılar ve hikayelerle nesilden nesile aktarılıyordu.
18. yüzyılda buraya gelen sömürgeciler, Avustralya’nın yerlisi Aborjinleri “barbar vahşiler” olarak tanımladı. Bunun sebebi, Aborijinlerin sosyal bir düzene ve klan hiyerarşisine sahip olmamasıydı. Fakat bu klanlardaki yaşama ve evliliğe yön veren karmaşık kurallar çok daha sonra anlaşılabildi.
Aborjinlerin efsanelerinin birçoğu hala yazıya geçirilemedi. Fakat günümüzde de yaşayan bu halk, kısmen de olsa kültürünü korumaya devam ediyor.
Yapılan bir araştırmada, Avustralyalı Aborjin erkeklerinin tüm Y kromozomu dizilimi incelendi. Bu dizilim, Aborjinlerin yerel genetik tarihinin kıtaya 50.000 yıl önce ayak basan ilk yerleşimcilere dayandığını ortaya koydu. İnsanlar Avustralya kıtasına ilk defa 50.000 yıl önce ulaştı.
Çalışma, daha önce ortaya atılmış olan Hindistan’dan Avustralya’ya günümüzden 4-5 bin yıl önce büyük bir göç yaşandığına dair teorileri çürüttü. Bu yeni DNA dizilimi çalışması, prehistorik dönemde böyle bir göçün yaşandığına dair herhangi bir kanıt bulamadı. Ama sonuçlar Avustralya’da uzun süreli bağımsız bir genetik tarihin olduğunu gösterdi.
2016 yılında Batı Avustralya’nın Kimberley bölgesinde MÖ. 44,000 yıl öncesine tarihlenen, kanguru kemiğinden yapılmış bir süs eşyası bulundu. (Göbeklitepe 12.000 yıl öncesine ait) Avustralya’da bulunan 46,000 yıllık işlenmiş bir kanguru kemiği, eğer gerçekten burna takılmak için tasarlandıysa, insana ait şimdiye kadar bilinen en eski kemik takı olma özelliğini taşıyor.
Bu takı, 50,000 yıl önce Avustralya’ya ilk gelen insanların, Afrika ve Avrupa’daki çağdaşları kadar kültürel açıdan gelişmiş olduğunu gösteriyor. Parçanın, kanguru kemiğinden yapıldığı ve yerliler tarafından buruna takılan hızma benzeri bir işlev gördüğü düşünülüyor.
Avustralya’da daha önce bu kadar eskiye tarihlenen bir kemik takı bulunmaması, Afrika’dan Avustralya’ya gelen ilk insanların yolculukları sırasında kemik alet yapma bilgisinin kaybolduğu şeklinde yorumlanıyordu.
Nesilden nesile binlerce yıllık kesintisiz bilgi aktarımı
Avustralya Aborjinlerinin sahip oldukları bilgileri nesilden nesle aktarmak için ezber yeteneklerini kullandıkları biliniyor. Aborjinler, yaşadıkları dünya ile ilgili sahip oldukları bilgileri hafızalarında saklayıp, binlerce yıl korumayı başarabiliyor.
Aborjinler hayvan türleri, fiziksel özellikleri, hayvanların diğer türler ve bitkilerle ilişkileri hakkında detaylı bilgilere sahipler. Araştırmacılar ise Aborjinlerin binlerce yılın birikimi olan bu bilgilere nasıl sahip olduklarını merak ediyordu. Bu konu üstüne yapılan çalışmalar için Aborjinler ile yapılan görüşmelerde, kabile yaşlıları, sahip oldukları bilgileri dansların, öykülerin, şarkıların ve mekanların içinde nasıl şifrelediklerini anlattı.
Hafıza ile ilgili çalışmalarda insan beyninin hafıza ve mekan arasında bir ilişki kurarak evrildiği biliniyor. Çocukluğumuzu geçirdiğimiz mekanları tekrar ziyaret ettiğimizde normalde aklımızda olmayan anıların bir anda ortaya çıkması da bu hafıza ve mekan ilişkisinden kaynaklanıyor. Mekan, hafıza ile bağlantı kurulabilecek ayırt edici özellikleri olan herhangi bir yer olabilir. Bunlar yeryüzü şekilleri, kutsal alanlar ve hatta soyut tasarımlar olabilir.
Aborjinlerde kabilenin en yaşlıları en derin bilgileri hafızalarında saklıyor. Aborjin kültüründe bilginin gelecek nesillere aktarılması için kutsal ve gizli bölgeler bulunuyor. Örneğin Anangu Kabilesi, Uluru’da bulunan neredeyse her çentik, yarık ve tümseği ezbere biliyor.
Aborjinler kendilerini yaşadıkları toprakların sahibi olarak görmüyorlar. İnançlarına göre, bu toprakları ataları ve efsanevi varlıklar adına kolluyorlar ve kullanıyorlar. Bu efsanevi varlıklar, Aborjinler için kişileştirilmiş tanrılar değil, “Düş Zamanı” varlıkları olarak adlandırılıyor.
Düş Zamanı varlıkları ilk olarak boş dünyayı, sonra yüzey şekillerini, daha sonra ise dağları, nehirleri, hayvanları ve insanları yarattı. Aynı zamanda insanlara ateşi kontrol etme, silah kullanma, avcılık, klan düzeni, evlilik kuralları gibi yaşama dair bazı kurallar getirdiler.
Bu varlıklar dünyayı yarattıktan sonra buraya bakma görevini insanlara bıraktılar ve geride bazı izler bıraktılar. Düş Zamanı varlıklarının dünyayı dolaşırken izledikleri yollara “düş yolları” adı veriliyor ve bu yollar kutsal kabul ediliyor. Aborjinler ritüelleri sırasında, Düş Zamanı yollarını izleyerek, düş zamanı varlıklarınca açılmış patikalarda yürüyor. Bu yolculuklar sırasında şarkılar söylüyor. Bu yüzden bu yollara Şarkı Yolları da diyorlar. Bu şarkılarda genellikle Düş Yolları tarif ediliyor.
Düş zamanı varlıkları, hala Aborjinlerin dünya anlayışları için bir temel oluşturuyor. Bu varlıklar, mağara duvarlarında, kayalarda, hayvan postlarında, ağaç kabuklarında, kısmen hayvan, kısmen insan biçiminde resmedilmişler.
Aborijinler Düş Zamanı varlıklarını ataları sayıyor. Bu yüzden uzun bir süre Avrupalılar, Aborijinleri “tarihsiz bir halk” olarak tanımlamışlar. Bazı Aborijin halkları atalarını hayvanlara dayandırıyor. Atalarının kendi çocukları için belli yerlere manevi güç bıraktıklarına inanılıyor. Kabile mensupları genellikle kendi bağlı oldukları klanın totem hayvanına göre atalarını anar (kuşkadın, kanguruadam).
Yaratılış döneminin ata varlıkları Wandjina olarak adlandırılıyor. Bu bulut ve yağmur ruhlarının denizden çıkıp gölcüklere ve pınarlara girdiklerine inanılıyor. Mağara resimlerinde betimlenen Wandjinaların gözleri ve burunları abartılı bir şekilde büyük fakat ağızları yok. Aborjinler, insanlardan memnun kalmayan Wandjinaların ağızlarını açtıklarında büyük su taşkınlarına neden olabileceklerini ve kayalardaki resimlerini de Wandjinaların bizzat kendilerinin yaptıklarını düşünüyor.
Aborjin efsanelerinin birçoğunda, Yurlungur ya da Wollunqua adlı Gökkuşağı Yılanıyla ilgili hikayeler yer alıyor. Bu yılan, Avustralya’nın en değerli kaynaklarından suya hükmetmesinden dolayı, en önemli Düş Zamanı varlıklarından biri sayılıyor. Düş Zamanı sırasında sudan çıktığı düşünülüyor ve Aborjinler için bereketi simgeliyor. Bu yılan aynı zamanda Düş Zamanı sırasında dünyadan ayrılmayan tek varlık olarak kabul ediliyor. Güney Avustralya’da Akuru adıyla anılan bu yılanın, burada pınarlarda yaşadığına ve onları koruduğuna inanılıyor. Sular taştığında yılanın rahat edemediği ve gerindiği düşünülüyor. Pınardan su almak isteyen bir kişi, önce yılanı uyarmazsa yutulabilir.
Aborjin klanları, öte dünyayla bağlantı kurduklarına verdikleri isim olan Korrobori adı verilen ve önceden belirlenmiş bir düzenle dans ederek, müzik çalarak ve şarkı söyleyerek Düş Zamanı varlıklarıyla bağlantıya geçiyorlar. Bu törende sahnelenen oyunlar, müzikler, danslar her klanda farklı oluyor ve kutsal sayılıyor. Bu yüzden korrobori’ye başkalarının katılması ya da izlemesi yasak. Gösterilerde Düş Zamanı sahneleri canlandırılıyor.
Orta Avustralya’daki bir çölün ortasında yer alan ve doğal olarak oluşmuş dev bir kayaç olan Uluru kutsal sayılıyor. Anangu halkına ait olan bu kaya oluşumu, 1985 yılında Anangulara geri verildi. Kutsal olduğu için tırmanmak yasak. Kayanın biçimi, Düş Zamanı efsaneleriyle açıklanıyor. Efsaneye göre kırmızı kertenkele Tjati’nin bumerangı kayaya saplanıyor. Tjati bunu çıkarmaya çalıştığında ise kayanın kuzeybatı tarafında anahtar biçiminde oyuklar oluşuyor.
Avustralya yerlilerinin hikayeleri, deniz seviyesindeki değişimler ve kara parçalarının kaybolması gibi 10,000 yıldan daha önce gerçekleşen olayları oldukça doğru bir şekilde anlatıyor. Bir araştırmada, Avustralya’nın genelinden yerli halkların hikayeleriyle, son 20,000 yılda deniz seviyesindeki yükselmelerin bilimsel kronolojisi karşılaştırıldı. Yerli halkların sözlü geleneklerinin, bilinen deniz seviyesi değişimlerini ve kara kütlesindeki azalmaları doğru olarak belgelediği keşfedildi.
Aborjin hikayelerinde, Avustralya’da çoğunun nesli Pleistoesen (16,000-50,000 yıl önce) döneminde tükenen büyük hayvanlardan ve kuyruklu yıldızlardan da bahsediliyor. Bu durum, yerli Avustralyalıların kültürünün devamlılığını gösteriyor.
Hikayeler 10,000 yıldan uzun bir süre boyunca sözlü anlatım sayesinde günümüze kadar gelmiş. Eğer insanlar 10,000 yıl önce bu hikayeleri anlatıyorduysa ve bugün hala anlatmaya devam ediyorlarsa, bu kültürün devamlılığının bir kanıtı. Bu örnekte aynı hikayenin 500 nesil boyunca aktarımı söz konusu.
Avustralya Aborjinlerinin efsaneleri binlerce yıl önce gerçekleşen meteor düşmesi gibi doğa olaylarına dair izler barındırıyor. Aborjinlerin meteor olaylarından bahseden hikayeleriyle 4700 yıl önce gerçekleşen çarpışmalar sonucu oluşmuş kraterler arasında bağlantı kuruldu. 4700 yıl önce Kuzey Bölgesinde bulunan Henbury’de meteor yağmuru yaşandı. Araştırmacılar, sözlü geleneklerin bu kadar ayrıntılı olmasının, Aborijinlerin Henbury olayına tanık olduklarını ve bunu efsane haline getirerek binlerce yıl boyunca nesilden nesile aktardıklarını söylüyor.
Aborjin erkekler krater topluluklarının yakınına gitmeyi reddediyor, çünkü burası ateş şeytanının güneşten gelip yere çarparak herkesi öldürdüğü yer. “Ateş şeytanı insanları kutsal yasaları çiğnedikleri için yaktı”.
Avustralya’nın her yerindeki Aborjin geleneklerinde ateşten yıldızların gökyüzünden düşerek kulakları sağır edici bir ses çıkardığı, oluşturduğu yıkıntıyı bölge boyunca savurduğu ve yeri ateşe verdiği ile ilgili benzer hikayeler bulunuyor.
Aborjin sözlü gelenekleri doğayla ilgili ayrıntılı bilgi birikimi içeriyor. Bunların arasında tsunamiler, depremler, volkan patlamaları, meteor düşmesi ve güneş tutulması gibi çok seyrek gerçekleşen olaylar da var. Henbury hikâyesi, sözlü geleneklerin 200 nesilden daha uzun süre aktarıldığının bir örneği.
Aborjinler gelecek nesillere aktaracakları hikayelerine elbette develeri de eklemişlerdir.
FEHMİ DEMİRBAĞ
SİGARA HARAM DEĞİLDİR 
AMA İÇİLMESİ DE CAİZ DEĞİLDİR
Siz bakmayın diyanetin şimdilerde sigaraya haramdır fetvası vermesine. Hoş aynı cesareti başka konularda da göstermesini bekliyoruz amma. Nerede o yürek diye de kestirip atıyoruz işte. Hani içki, kumar, faiz konuları...Zina...Eşcinsellik!...İstanbul sözleşmesi filan!
Bir zamanlar sigara içmek sağlık demekti... Çünkü sigara üreten firmalarla ilaç üreten firmaların patronları aynıydı. Doktorlar reçeteye solunum hastalıklarının tedavisi için ilaç niyetine yazıyorlardı sigarayı. Çocuklarla reklamları yapılıyordu. Sigara özellikle Hollywood'da delikanlılığın kitabında yazıyordu. Sonra zararları kanıtlanınca, milyonlar bu illet yüzünden süründükten, öldükten sonra, son günlerin kampanyaları başladı.
Şaşırmayın; eroin bile ilk çıktığında ilaçtı ve eczanelerde rahatlıkla satılıyordu.
Margarini de sağlık olarak bilirdik. Yıllarca reklamlarda yer aldı. Sonra bir gün öğrendik ki, kötüledikleri, tu bela ettikleri terayağı sağlık, meğerse margarin hastalıkmış.
Süte sağlık kaynağı dediler. Pastörize ettiler, sütün sağlık olmasının sebebi olan faydalı mikropları öldürdükten sonra çocuklarımıza içirdiler. Bir gün diyecekler ki bunlar da zararlıymış.
Tuz yemeyin diyorlar. Tuz tansiyonu artırır diyorlar. İnsanlar mineralsiz kalınca kendilerini halsiz hissediyor, onlara ilaç satıyorlar çünkü. Yakın zamanda tuzun tansiyonla alakası yokmuş diyecekler.
Ki aklıma geldi söyleyeyim. Bilirsiniz Nestle'yi; dünyanın en büyük çikolata markasını. Aynı zamanda bu firmanın şeker ilacı ürettiğinden haberdar mıyız peki? Hem hastalandır, hem şifa ver. Allah'ım nasıl bir şizofrenik bir durum bu?
Kalorisiz yiyecek reklamı yapıyorlar. Şekeri çıkarınca, sağlıklı oluyormuş. Şekeri çıkarıp ne koyuyorlar peki? Kanserojen etkisi kanıtlanmış, şekerden onlarca yüzlerce kat tatlı olan, pankreası daha çok yoran, muhtemelen şeker hastalığına yol açan endüstriyel tatlandırıcıları koyuyorlar. Kalorisiz ama kanser eden yiyecekler. Diyet colayı hatırlayın lütfen.
Zamanında kadınlara menapoz geciksin diye hormon replasman ilaçlarını sattılar. Milyonlarca kadın kullandı bunu. Sonra "pardon bu kanser yapıyormuş" deyip işin içinden çıktılar. Talidomid verdiler gebelerin içi bulanmasın diye, bebekler kolsuz bacaksız doğunca yine pişkince sırıttılar.
Şu aşı meselesinin de aslında üstüne korkusuzca gitmek lazım.
Bilim yavaş yavaş gelişiyormuş. Bu uğurda yapılan gayretler de kutsalmış. Cennetleri dünya olduğu için ceplerini doldurdukları paralar da ödülleri oluyor. Ölen, sakat kalan milyonlar da bilim gazileri, şehitleri...
Unutmayın, biri size "modern bilim" diyorsa, oradan kaçacaksınız. Bakmayın onların kafasının karışık olduğuna, bal gibi biliyorlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu, ama size biraz daha zehir satıp bir de ilaçlamak, cehenneme gidene kadar biraz daha ilahlık taslamak dertleri.
Bizim bildiğimiz "ilim", "bilim" diye uyduruk bir tanrıya dönüştükten sonra oldu ne olduysa, hiçbir şey yaratmayan, insanlara yararı dokunmayan bir şeyi ilah edindi insanlar. "Bilim insanı" olunca, bu koca çarkları olan sömürü sisteminin sözcüsü oldular. Muazzam bir puta dönüştüler ki sıkıysa eleştir? Bugünün ve yarınların belası eşcinselliği bile bugünlerde bilimsellik zokasıyla millete yedirmeye çalışıyorlar.
Hepsini geçtim. Bilim adı altında oluşturulan eğitim kurumlarına bir bakın hele; insanlık buralarda karartılıyor, insaniyet burada can çekişiyor. Dünyanın en azılı suç örgütleri okullardan yetişiyor desem kim sizlerden kim itiraz edebilir bana. Tektipleştirme ve köleleştirme düzenleri ne yazık ki okullarımız!
Siz siz olun, ne sağlıkta, ne dinde, ne eğitimde, ne de gıdada hangi sektör olursa olsun aklınızı kapitalizmin sözcülerine kiraya vermeyin. Karşılığı dünyada da ahirette de perişanlık olur vesselam...
Biraz sorgulayın be güzel ülkemin safdirikleri...
FEHMİ DEMİRBAĞ