11 Şubat 2017 Cumartesi

Bugün hayranı olduğum onca şey kültürümüze, yaşantımıza ithal olarak gelmişken. Bize, kendime, gerekliğe inanmamı sağlayan yüzde yüz yerli, yüzde yüz gerçek, yüzde yüz sanatçı biriyle yakından tanışma, konuşma ve bunları sizlerle paylaşma fırsatına sahip oldum…
SANATLA GEÇEN BİR ÖMÜR…
FEHMİ DEMİRBAĞ KİMDİR?

Bize kendinizden bahseder misiniz?
Fehmi Demirbağ, Tokatlıyım. İşçi bir babanın, oğluyum. Makinistlik yapmaktaydı babam şeker fabrikasında. Liseye kadar eğitimimi Tokat’ın Turhal ilçesinde yaptım. Endüstri Meslek Lisesi’nde Elektrik Bölümünü bitirdim. Sonra İstanbul’a geldim. Hukuk Fakültesi, peşinden Güzel Sanatlar Fakültesi okudum. Daha sonra Reklam ajanslarında çalıştım. Kendi Reklam Ajansımı kurdum. Radyo, televizyonlarda çıktım, tiyatrolarda oynadım. Daha sonra yazmaya çizmeye başladım, yaklaşık 47 tane kitaba dönüştü bu geçmiş birikimlerim. Nihayetinde liselerde söyleşi yapmaktayım. Halen devam eden bir televizyon kanalında haftalık olarak program yapmaktayım. Yakın bir zamanda Türkiye bir ilk olan bir çalışmaya imza atmak üzereyiz, bir çizgi roman okulu açıyoruz. 1 Mart’ta açacağız Allah’ın izniyle. Bütün çalışmalarımız mümkün mertebe çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yoğunlaşmış vaziyette. Çizgi film yaptık, Türkiye’nin en kaliteli çizgi filmi oldu, TRT kanalından cevaplar bekliyoruz. Kısacası sanatla geçen bir ömür…
HeroTürk adı altında roman yazdınız. Bize HeroTürk’ten bahseder misiniz? HeroTürk kimdir?
Türkiye’de çocuklarımızı bizler maalesef batının değerlerine göre yetiştiriyoruz. Çocuk deyip geçmeyin, bu ülke nüfusunun yirmi beş milyonu, on iki yaş altında. Yani Türkiye’nin gelecekten bahsedebilmesi adına çocuklarını kendi değerleriyle yetiştirmesi lazım. Olay sadece bir aitlik duygusu değil. Çünkü olayın bir sonra ki aşaması kültür ekonomisi söz konusu. Bizler kendi kazanımlarımızı, maddi manada, batının değerlerine bu ölçüde absorbe etmekteyiz. Nihayetinde de bu maddi ve manevi noktada da bir ölçüde tükenmişliğimizi de ortaya koymakta. HeroTürk neden ortaya çıktı? İşte dedik ki, çocuk edebiyatında yüzde doksan tercüme eserlerle varız. Sadece çocuk edebiyatı noktasında yoksunluğumuz yok, aynı zamanda çizgi film, internet oyunları vb. bunlarda da yokuz. Daha da önemlisi oyuncak sanayisinde yokuz. Kendi çocuklarımıza batının kahramanlarıyla, karakterleriyle özdeşik hale getirdik. Şartlar bu konuda kültürel erozyona sebebiyet verdi ki, misal veriyorum İstanbul. Özellikle alışveriş merkezleriyle yeni yapılan sitelerle adeta konstantinopole dönmek üzere. Yani bütün yaşam alanlarımız İngilizce isimlere terk edilmiş vaziyette. Yani gakkoşu, dadaşı, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş insanlar İstanbul’da, bir keyfiyet içerisinde iken, birbirlerine adres verirken ‘’My World sitesinde oturuyorum.’’ Diyor. Biz mahalle kültürüyle büyüyen insanlardık, ma halle yani hal birlikteliği. Şimdi onu siteye çevirdik. Yani Yunan Polis Devleti. Yani her açıdan kuşatılmış bir Türkiye gerçeği var. İşte buna itiraz etme maksatlı, HeroTürk diye bir rol model ortaya koyalım dedik. Bununla ilgili yaklaşık altı tane roman yazdık. Dört cilt çizgi roman ortaya çıkardık, tiyatro oyunları yaptık, çocuk dergisi çıkardık, niyetimiz çizgi sinema filmi. Bir üst perdeden de asıl niyet, nasıl Hollywood’un Walt Disney’i varsa, artık bizim de kendi çocuk ve gençliğe yönelik bir enstitüye dönüşmemiz lazım. HeroTürk’ün asıl maksadı bu. Çocuk edebiyatına bu ölçüde teşvik etmek.


AHLAKİ DEĞERLERE SAHİPSEN, SEN ZATEN KAHRAMANSIN !
HeroTürk bizden biri ve geçmişimizi anlatan bir kahraman. Neden Hero? Neden Kahraman Türk değil?
Hikayenin başlangıcı şu, aslında bu çok karşılaştığım bir soru. Yani Türk ve Hero’yu insanlar ister istemez itiraz ediyor. ‘’Madem Türk kahramanı, neden HeroTürk?’’ ilk karşılaştığımız soru bu. Bizde diyoruz ki, bu soruyu soran insanlar. Madem bu kadar samimisiniz, neden Renault, neden Marlboro, neden Show TV, neden bu soruları sormuyorsunuz da ortaya yeni çıkartmaya çalıştığımız bir çalışmaya itiraz ediyorsunuz? Eyvallah koyduk bir köşeye artık. Karakterimizin aslında ismi Ertuğrul. Henüz bu Diriliş Ertuğrul dizisi başlamadan önce başladığımız bir çalışma. Ertuğrul mühim bir isim Türk Tarihi açısından. Bakın Osmanlı kurucusu Ertuğrul Gazi. Osmanlı batarken de Ertuğrul karakteri var. Nasıl? İşte Ertuğrul fırkateyni ile biz Japonya’ya, ki biz bugün robotun rol teknolojisinin önemli cazibe merkezi olan Japonya’ya atfen, bizler Alameti Farika isimli ilk robot çalışmasını gönderdik Abdülhamit’le. Ne ile, Ertuğrul fırkateyni ile birlikte. Yine bizim bitişimizde Ertuğrul ismi çok önemli. Neden? Kaz dağlarında arıza yapmış bir uçak tamir edilir ki toplam iki tane uçağımız vardır. Bu Ertuğrul uçağı ile biz, Çanakkale’de Ertuğrul körfezinde, Nusret mayın gemisi ile mayınlar döşeriz ki İngiliz fırkateynilerini denize gömelim diye. Yani Ertuğrul bu açıdan sembolik bir isim. Türkiye’nin kendi değerleri ve kendi içinde yaşadığı süreç ile alakalı da Ertuğrul’un annesi Bitlis’li bir kürt. Babası ise Tokat’lı bir çerkez. Dolayısıyla biz burada hamasi bir ırkçılıktan yana değiliz. Bir millet tavrı ortaya koymaya çalışıyoruz. Hikaye aslında 1280’ler de Marco Polo’nun Çin’i ziyaretiyle başlıyor. Çin’in de başında o zamanlar Moğol bir Türk hükümdarı olan Kubilay Han bulunmakta. Onu ziyaretiyle başlar, Kubilay Han Marco Polo’ya 17 yıllık ziyaretinden sonra teşekkür etmek için bir kısım hediyeler veriyor. Vermiş olduğu hediyelerin bir tanesinden Alaaddin Sihirli Lambası çıkıyor. Malum 1001 Gece Masalları Hikayesi vardır. 1001 Gece Masalları Hikayesinin en meşhuru ise Alaaddin ve Sihirli Lambasıdır. İnsanlık hep bunu okumuştur. Alaaddin’in bir lambası vardır. Lamba ovuşturulduğunda içinde Cin çıkar. Hiç kimse şunu sormamıştır, ilk kez biz sorduk. Bu cini, bu lambaya kim hapsetti? İşte biz burada hikayemizi yazarız, kötü kalpli bir kraliçe vardır Isabel, cine kötülük yapmak maksatlı lambaya hapsetmiştir. Çünkü; sihir ve büyü Hristiyan mitolojisinde çok yoğundur. Meşhur tapınak şövalyeleri, kutsal kaseler vb. bunlara da atıfla. Nihayetinde cin Alaaddin tarafından kurtarıldığında, lambadan çıkartıldığında Alaaddin’e teşekkür etmek maksatlı, bir yelek hediye eder. Aynı yelekten bir de kendi oğlu Şems’e hediye eder. İki yelek tılsımlıdır, bakınız sihirli değil tılsımlı! Bunu günümüzdeki moleküler yapı itibariyle maddenin bugün envai türdeki, bütün Dünya’yı manyetik alan, frekans ve moleküler yapı üzerinde bu noktalara aslında değinmeye çalıştık. İki yelek hediye edilir, bir tanesi Alaaddin tarafından İslam medeniyetine sunulur. Bir diğer yelekte, Marco Polo ile birlikte Venedik’e gelir. Venedik üzerinden Reformlar, Rönesanslar batının aydınlanmacılarına, bilim adamlarına, sanatçılarına dönüşür. Alaaddin’in tılsımlı yeleği kayıptır. Yelek neden mühim? İnsanlık tarihinin, en ergonomik kıyafeti yelektir. Yani Amerika’nın çöllerinde gördüğünüz kızıldereliler de yelek giyer, bedevide yelek giyer, çocuklara karşıda klimatik bir kıyafettir. Yani sıcak ve soğuk dengesini koruması adına. Biz aslında buradan, anne ve babalara da sesleniyoruz. Diyoruz ki, çocuklarınıza yelek giydirin, sırtlarına havlu tıkıştırmayınız. Nihayetinde yelek kahraman yeleğini kendisi bulur, kahramandan kastımız ise biz diyoruz ki kahraman olmak için pelerine gerek yok. Uçmaya da gerek yok. Normal ahlaki değerlere sahipsen, sen zaten kahramansın. Mesajımız budur. Günümüze geldiğimizde bir antika çarşısındadır Alaaddin’in yeleği. Bu yeleği nihayetinde bir Roma Büyükelçisinin oğlu olan Ertuğrul, bir Pazar günü gezisinde yelekle karşılaşır. Yeleğinde bir özelliği vardır, yelek sahibini bulur. Yani Ertuğrul’u bulur. Ertuğrul’un yelekle tanışmasıyla o anda bir olay gerçekleşir. Olay şudur; Venedik Belediye Başkanının kızı Esta, bir gondol gezisi sırasında bir de astım hastası olduğu için, çocuk suya düşer ve boğulmak üzeredir. İşte o anda kahramanımız Ertuğrul çıkar ortaya, atlar suya kurtarırız Esta’yı. Dolayısıyla, Venedik Belediye Başkanı kızı, Ertuğrul’da Türkiye Büyük Elçisinin oğludur. Nitekim bir bürokratın çocuğu, bir bürokratın çocuğunu kurtarmıştır. Bu gazetelere ne diye yansıması lazım? Mesela benzer olaylarda kahraman polis, kahraman itfaiyeci, kahraman Türk. Hero Türk. Aslında HeroTürk’ten kastımız budur. Niyetimiz nedir? Aslında ben bunu Türkiye üzerine değil, Türkiye üzerinden Batı’ya da, Batı’nın çocuklarının da artık bu saçma sapan Hansel ve Gretel hikayeleriyle büyümesin istiyoruz. Daha sonra maceraları başlar, İstanbul ve Venedik kardeş kenttir. Niyetimiz bunu bütün dünyaya yaymak, lansmanını çıkarmak, yayımını yapmak.
HeroTürk’ün yapımına neyden etkilenerek başladınız?
İşin aslı o zamanlar benim ikinci oğlum, bir gün sabah kahvaltısındayız bir Müslüman anne – baba olarak nasıl yetiştirirsiniz? Geleneklerle vb. besmele ile başla, sofraya geçmeden ellerini yıka, dişini fırçala gibi. Ama ben şunu fark ettim ki, çocuklarımız bizim değil. Biz yurdum kahvaltısı yaparken, çocukların Tanrıları televizyonlar. Ben domates, biberi masaya koyduğumda, onun yemek tercihi mısır gevreği oluyor. Bir de anneler – babalar, çocuklarının maymunudur, şaklabanlık yaparlar ağızlarını açsınlar diye. Ben maymunlukta biraz aşırıya gittim, resimli, cicili biçili tabaklar aldım. Yemeğin bir aşamasındayken çocuk dedi ki, baba yemeğim bitti. Gözüm gayri ihtiyari tabağa takıldı, bir baktım ki fare! Fare vardı deyince midemiz bulanıyorken, korkuyorken ama korkmayınız Mickey Mouse o! Mickey Mouse gülümsemeye sebebiyet veriyor, Türkiye gerçeğinde şu var bizler çocuklarımızın adlarını geçmiş isimler veriyoruz. Muhammed koyuyoruz, üzülmeyiniz ki Michael olacak. Çünkü bizler kendi değerlerimize göre evlatlar yetiştirmiyoruz. Ne milli nede manevi.
HeroTürk çizgi romanının ‘’çocuk ve gençlik’’ edebiyatımıza katkıları nelerdir?
Çocuk ve gençlik edebiyatında yokuz, biraz öncede belirttiğim gibi. Şuan da ‘en’ diyebildiğimiz kitap dağıtım firmalarına gidin bakın çocuk edebiyatının, normal yayıncılıkta bile yüzde doksan tercüme eserlerle dolu. Dünya nüfusunun yüzde otuzu yedi milyar kitap tüketmekte. Bilgiye kim sahipse dolasıyla hakim güç o oluyor. Şimdi çocuk edebiyatında zaten hiç yokuz, mevcut olanı Türkçeye çevirmek bu çocuk edebiyatı demek değildir. Dış dünya kültürünüde tamamen dışlıyoruz noktasında değil ama bizim her şeyden öte kendi çocuklarımıza, kendi şarkılarımızı, kendi masallarımızı, kendi hikayelerimizi kurgulamamız lazım.
Herotürk’ün, Marvel vb. Dünya çapında bilinen çizgi romanlardan farkı nedir?
Milli olmasıdır, tamamen bu ülkenin gerçekleriyle ortaya çıkmıştır. Biz istiyoruz ki artık Batman Gotham’a dönsün, Superman artık Metropolis’e geri dönsün, biz istiyoruz ki Ben Ten Tokyo’ya geri dönsün. Artık bu ülkelerde kahramanlık yapmalarını gerektirecek bir şey kalmadı. Diğerlerinin özelliği nedir? DC. Comics, Marvel vb. bunlar endüstriyel kuruluşlar. Sürekli sinemayla da özdeş haldeler ve bütün lisanslı ürünler noktasında öndeler. Türkiye’de bir anne baba evlendiklerinde çocuklarının olacağının haberini alınca hemen akrabayla taarruza başlarlar. Pembe ya da mavi kuvvetler hazırlığa kalkışır. Çocuğun cinsiyeti, erkek ya da kız fark etmez. Hemen akrabalar, çocuğun odasını yaparlar. Duvarlar boyanır, pembedir ya da mavidir. Dikkat edin, odanın dizaynı Mickey Mouse ya da Hollywood kahramanlarınca donanır. Çocuk doğdu kundağa yatırıldı, yatağı Mickey Mouse, çocuk ağladı kafasını sağa çevirdi duvarda resim, masada oyuncaklar Mickey Mouse, tavana bakınca avize Mickey Mouse, ağladı ağzına tıkıştırılan emzik Mickey Mouse, kıyafetleri vb. Mickey Mouse. Mickey Mouse bir fare ve bu farede bizi kemiriyor ama kimse bunun farkında değil. Hem de bunu paracıklarımızla yapıyoruz.

HeroTürk sadece çocuk kitlesine mi hitap ediyor?
Hayır, ülkemizde lise üniversite 25 milyon öğrenci kesimi var. Yani 20 milyon civarında ilk okul, orta okul, lise, lisans, yüksek lisans, öğrenci vb. yaklaşık 25 milyon öğrenci kesimi olan bir ülkeyiz. Ama dikkat edin bu ülkede okuma alışkanlığı %3. Yani 2 milyon 400 kişi, bu dünya anket uygulamasıyla da örtüşüyor hemen hemen. 2 milyon 400 kişi kitap okuma alışkanlığı içerisinde. Kitap okumuyorsa bir şeylerin canına okuyor demektir. Martaval okuyacak demektir, partal okuyacak demektir. Dolayısıyla eğitimin millileşmesi lazım, müfredatın kesinlikle değişmesi lazım. Laboratuvar hayatımıza girmesi lazım.
HeroTürk sadece çizgi film ve çizgi roman olarak mı kalacak?
Hayır, sadece bir başlangıç noktasında bu işin bir çocuk edebiyatı açısından özellikle ve gençlik edebiyatı açısından bir start noktası lazım. Ki komik bakın konuşurken start diyorum. Biz bir defa dilimizi kaybettik, 1894 senesinde Red House ilk İngilizce Türkçe sözlük hazırlarken, yaklaşık 90 – 100 bin civarında Türkçenin zenginliğiyle karşılaşıyor. Kelime dağarcığı ile. Biz allem kalem bunu 5 bin kelimeye düşürdük, yaşadığımız süreçlerle birlikte. Bugün üniversite mezunlarımız bile 250 kelime ile mezun oluyor. Halk sokakta 50 kelime ile düşünüyor, yaşıyor. 50 kelime ile Tanrıyı kavramaya çalışıyor, yine 50 kelime ile kainatın sırrına vakıf olmaya çalışıyor, 50 kelime ile aşık olmaya çalışıyor, 50 kelime ile ticaret yapmaya çalışıyor. Ki düşün bugün okuduğu gazetenin adı bile A M K. Bunun için HeroTürk’ün kültürel yapıda bir devrim bir dönüşüm olması gerektiği kanaatindeyiz. Sadece sinema filmi değil, bunun lisanslı ürünlere dönüşmesi, yani batının nasıl Superman, Batman’ı varsa artık HeroTürk’ün de Dünya’ya ulaşma, destan yazma niyeti budur.

Son olarak, yazar olmak dışında şu alana yönelsem kesin başarılı olurdum dediğiniz bir meslek dalı var mıdır?
Başarılı olurdum, oldum da. Reklam ajansım vardı, tekstil işine girdim vb. bu iş benim yapmak istediğim tek iş. Çünkü; ben hayatta bu konuda samimi olmak lazım, ben televizyon izlediğim de, ki bir televizyon programcısı olarak söylüyorum. Şu an, şu dakika bakılsa yaklaşık Türkiye’de 300’ün üzerinde kanal var ve yoğun bir şekilde tartışma programları var. Yani memleketimiz de bir sürü, memleketin gidişatını beğenmeyen kafalar, dudaklar, ağızlar konuşmakta. Ama memleketin hali ortada. Çünkü; samimi şeyler konuşmuyoruz, işin aslına yönelik şeyler konuşmuyoruz. Misal veriyorum, bugün üniversiteler 133.500 öğretim üyemiz var, 3/2’si intihalci. 45 binde açığımız var. Üniversitelerin hali bu iken, Milli Eğitim’in hali bu iken, yani adaleti nerede bulacaksın, emniyeti nereden bulacaksın. Yani sürekli böyle bir kaotik bir cehalet ortamındayız. Cehaletin olduğu yerde de her türlü fitne, fücur, fesat olacaktır. Fakirlik olacaktır. Biz başka yerlerde suçlu aramayalım. Ne olmak isterdim? Ben bu işi bilerek yapıyorum, ben bu işi biraz kendime ideolojide edindim. Çünkü; çocukların dürtülüp uyandırılması, Harry Pother kuşağı dediğimiz özellikle liseli gençlerin yakalanması lazım. Çünkü; bu çocuklar bir zaman sonra uzay filmlerinde olduğu gibi olacak. Bu benim kendi hayatımın gayesi. Ben Rabbim’e bir şeyler yapmaya çalıştım diyebilmeliyim.
Sizce şuan günümüzde olan yazarlardan kalemini en çok beğendiğiniz yazar kimdir?
Her şeyden öte, kalemini satmayan yazarlara bayılırım. İsim ver deseniz, veremem. Ama çok bilindik yazarların, maalesef sipariş olduğu kanaatindeyim. Sunum, bir proje olduğu kanaatindeyim. Asıl 1950’ler de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, George Orwell’un sponsorluğunda, yani bunlar sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da bu şekilde. Meşhurlar denilen şey, biraz o meşhur olmanın bedelini ödeyerek geliyorlar. Çünkü meşhurluğu ne sağlıyor, siyaset sağlıyor, medya sağlıyor. Medya sahibinin sesi, Hakk’ın sesi değil ki. Dolasıyla en meşhuru, Nobel edebiyat ödülü almış yazarımız var. Ama adam ecdadına küfür ettiği için geçmişte Ermeni soykırımı var dediği için ödüllendiriliyor. Ben nasıl bunlara karşı hoşgörüyle yaklaşırım ki? Milli değerlerim daha ağır basıyor. Kalem eğer sahibine bağlı, konjonktüre bağlı, fiyatına bağlı, etiketine bağlı değişiyorsa zaten ortada yazarlık falan yok demektir. Her halde eskilerde kaldı, yani iyi yazarlar eskiler kaldı. Şimdi sadece proje adamları var.
SENA AKDAĞ

3 Şubat 2017 Cuma

KURUCUSU BULUNDUĞUM VE ONURSAL BAŞKANLIĞINI YAPTIĞIM 
GENÇ TÜRKİYE PLATFORMU 
Yılın Sivil Toplum Ödül Töreninde "Sosyal Sorumluluk" Dalında Birincilik Ödülünü Başbakanımız Sayın BİNALİ YILDIRIM dan aldı.
Projelerimi titizlikle hayatiyete geçiren Platformumuzun Başkanı Muhammed Ali Karakaş ve özverili ekibine teşekkür ediyorum.

Dedik ki; GENÇLİK VARSA GELECEK VAR!



25 Ocak 2017 Çarşamba

ABD'nin Gizli Tarihi

Coğrafi Keşifler

Tahrif edilmiş Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dindar bir Yahudi olan ve en büyük düşü Kudüs'teki Süleyman tapınağını inşa etmek olan Kolomb, hayatının en büyük kararını verip yola çıkarken macera peşinde mi koşuyordu? Klasik anlatımlarda sıkça rastlanan para ve şöhret hırsı, bu denli sofu bir Yahudi'nin böyle bir yolculuğa niçin çıktığını açıklamak için yeterli sayılabilir mi?

Kuşkusuz hayır! Kolomb'un "kutsal" (!) ve "Siyonist" amaçları, çeşitli Yahudi kaynaklarında vurgulanıyor. David M. Eichhom, şöyle diyor:

"Kolomb, gerçekte Yeni Dünya için ayrılıyordu. Aslında bu yeni dünyanın varlığını önceki Vikingli kâşiflerin araştırmalarından biliyordu. Asıl gizli amacı, güçlü Yahudi dostları için bir yer bulmaktı."

Amerikan "The New Republic" dergisinin yazdığına göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da Kolomb'un İspanyadan sürülen Yahudilere yeni bir yurt açmak için yola çıktığına inanır. Buna göre Kolomb'un amaçlarının başında Osmanlı (yani İslam) karşıtı bir cephe oluşturma ve Kudüs'teki Kutsal Süleyman Tapınağı'nı inşa etmek için "finansman" bulma özlemi geliyordu.

Tüm bunlar, Kolomb'un yolculuğunda önemli bir metafizik boyut olduğunu göstermektedir. Örneğin "Encylopaedia Judaice" (Yahudi Ansiklopedisi), Kolomb'dan söz ederken onun yola çıkarken ilginç bir Yahudi ritüelini uyguladığını bildiriyor: Kolomb, bütün hazırlıklar tamam olmasına rağmen, görünür hiçbir neden olmamasına rağmen tam 1 gün beklemiştir. Judaica, Kolomb'un yola çıkmaktan uzak durduğu günün Yahudi takvimine göre Av ayının 9'u olduğuna dikkat çekiyor. Süleyman Tapınağı'nın yıkıldığı gün olan bu tarihi bugün Yahudiler, oruç tutarak tapınağın yıkılışının yasını tutarlar.[1]

Masonluğun Amerika'ya Girişi

Bugünkü ABD'nin temelleri, Kuzey Amerika'daki ilk kolonilerin öncüsü olan Püritenler tarafından atıldı. Püritenler, sahip oldukları "Yahudi Hayranlığı"nı böylece Amerikan kültürünün merkezine yerleştirdiler. Kuşkusuz bu durum, eskiden beridir bir "dünya hâkimiyeti"nin yollarını gözleyen Yahudi önde gelenleri için büyük bir avantajdı.

ABD, "sosyolojik" olarak, kendileriyle ittifak halindeki bir medeniyet olarak gelişiyordu. Ancak bu "sosyolojik" durumla yetinmediler ve Amerika'yı kontrol altında tutmalarına yardım edecek bazı mekanizmaları da Eski Dünya'dan Yeni Dünya'ya taşıdılar. Bunların başında, Avrupa'da Katolik Kilisesi'ne karşı Yahudilikle tarihsel bir ittifak kurmuş olan mason örgütü geliyordu. Masonluk, Yeni Dünya'ya tamamen Yahudilerin eliyle taşındı. "Yahudi Ansiklopedisi" Judaica, "Freemasonary" (Masonluk) başlığı altında bu konuyla ilgili önemli bilgiler veriyor:

Koloni Amerikası'nda Masonluğun kurucuları arasında çok sayıda Yahudi ismi göze çarpıyor. Gerçekte, Masonluğu Amerika'ya ilk kez getirenler de Yahudiler olmuştu. İlk kez 1658'de New Port, Rhode Island'da oluşan Mason locası durumundaki örgütün kuruluşu, o bölgede yaşayan bir Yahudi'nin, Mordecai Campanall'ın sayesinde olmuştu. 1734'de Georgia Savannah'ta kurulan locanın kurucuları arasında da dört tane Yahudi bulunuyordu. Bir başka Yahudi Moses Michael Hays, İskoç ritini Amerika'ya sokan kişi oldu, 1768'de de tüm Kuzey Amerika Masonluğunun genel gözetleyicisi (inspector general) seçildi. 1769'da Hays New York'ta "King David Lodge" (Kral Davud Locası)'yi kurdu. Bu locayı 1780'de New Port'a da taşıdı.

1788-1792 yılları arasında Massachusetts Büyük Locası'nın Büyük Üstadlığı'nı yürüttü. Rhode Island Büyük Locası'nı kuranların başında bir diğer Yahudi Moses Seixas geliyordu. 1802-1809 yılları boyunca bu locanın "üstad-ı muhterem"i oldu. Moses Hays ile aynı dönemde faaliyet gösteren bir diğer Yahudi Solomon Bush, Pennsylvania Masonluğunun genel gözetleyicisi oldu. 1781'de Pennsylvania'da kurulan ve Amerikan Masonluğu'nun tarihinde önemli yeri olan "Sublime Lodge of Perfection"adlı locanın içinde de Yahudiler son derece etkin konumdaydılar.

Eski dönem Amerika Masonluğunun önemli isimleri arasındaki diğer Yahudiler şöyle: Charleston'daki King Solomon's Lodge'un kurucularından Isaac da Costa, 1781'de Virginia bölgesinde genel gözetleyici seçilen Abraham Forst ve aynı görevi önce Maryland sonra da Charleston'da yürüten Joseph Mayers. 1793'te Charleston, South Carolina'daki büyük sinagogun açılış töreni, Mason localarındaki ritüellere uygun olarak yapılmıştı. Yahudi isimleri daha sonraki dönemlerde de Amerikan localarında dikkat çekti... B'nai B'rith tarafından da benimsenmiş olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalışmalardan etkilendiğine kuşku yoktur. B'nai B'rith Yahudi toplumunun içinde masonluğun bir benzeri olma amacı taşımıştır.

Yahudilerin eliyle Masonluğun Amerika'ya girmesi, oldukça anlamlı bir gelişmeydi: Yahudi önde gelenleri, Avrupa'da masonlukla kurmuş oldukları ittifakı aynen Yeni Dünya'ya da taşıyorlardı. Ancak bir farkla; bu ittifak, Avrupa'da en başta Katolik Kilisesi olmak üzere bir takım ortak düşmanlara karşı uzun bir savaşa girişmişti. Oysa Amerika'da böyle bir düşman yoktu. (Tek muhtemel düşman olan Kızılderililer de daha önce gibi Tevrat'ın gösterdiği yöntemlerle soykırıma uğratılıyordu). Bu nedenle İttifak, Amerika'da, Avrupa'nın aksine "düzen yıkma" işiyle uğraşmadı. Aksine, buradaki düzen doğrudan Yahudiler ve onların tarihsel müttefiki olan Masonluk tarafından kuruldu.[1]

ABD, Dünyanın İlk Masonik ve Kabalistik Cumhuriyeti

Yahudi önde gelenlerinin Amerika'da Masonluğu yayma yönünde giriştikleri hummalı faaliyetin ardından, ABD, "dünyanın ilk Masonik Cumhuriyeti" olarak tarih sahnesine çıktı. Amerikalı tarihçi Robert Hieronimus, "America's Secret Destiny" (Amerika'nın Gizli Kaderi) adlı kitabında, bu ülkenin kuruluşunun ardındaki masonik etkenle ilgili bazı ilginç bilgiler veriyor:

Günümüz tarihçileri, 17. ve 18. yüzyılları akıl ve Aydınlanma çağı olarak kabul ederler ve bu dönemdeki tüm zihinsel faaliyetlerin 'evrenin bilimsel yasalarını ispata' harcandığını söylerler. Oysa ki, ABD'nin kurucuları, bunların yanında, mistisizm, okültizm ve illüminizm üzerine yoğunlaşmışlardı. Astroloji, simya ve Kabala ile derinden ilgilenmişlerdi.

ABD'nin kurucularının Yahudi mistisizminin kaynağı olan Kabala ile ilgilenmeleri oldukça ilginçtir. Ancak ABD kurucuları Kabalacı birer Yahudi olmadıklarına göre, anlaşılan odur ki, Kabala'dan ilham almak için ille de Kabalacı bir Yahudi olmak gerekmemektedir. Kabala'ya ve Kabalacılara bağlı olan Yahudilerin dışında bazı örgütler de vardı. Bu örgütlerin başında ise masonluk geliyordu... Bu durumda ABD'nin kurucularının nasıl olup da Kabala ile ilgilendiği sorusunun cevabı aydınlanıyor. Çünkü Amerika'yı kuranların hemen hepsi Masondular. Hem de oldukça "üstad" masonlar... Bunun yanı sıra çoğu aynı zamanda Masonluğun Yeniçağ'daki ikinci bir versiyonu olan Gül-Haç örgütüne üyeydi. Aralarında bir diğer Masonik örgüt olan İlluminati'ye bağlı olanlar bile vardı.Robert Hieronimus yazdığına göre, esoterik tarihçiler ABD'nin kurucuları arasında 50'ye yakın Mason sayıyorlar... ABD'nin 4 kurucusu-Washington, Jefferson, Franklin ve Adams-Gül-Haç tarikatının üyesiydi. Bu kurucuların üçü-Jefferson, Franklin ve Adams-aynı zamanda İlluminati tarikatına da üyeydiler. George Washington ve bağımsızlık savaşının Fransız destekçisi olan General Lafayette, yalnızca yakın arkadaşlar değil, aynı zamanda aynı locanın üyesiydiler. Bağımsızlık savaşına komuta ederken, Washington, düzenli olarak askeri localarda yapılan toplantılara da katılıyordu. Washington Bağımsız Büyük Loca'nın (Independent Grand Lodge) Büyük Üstadlığı'na seçildi. Bu loca, 1805 yılında onun anısına Alexandria Washington Locası adını aldı.

Esoterik tarihçiler, Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzalayan 56 kişiden 50'sinin mason olduğunu da bildiriyorlar. Bunun yanı sıra, Amerikan ordusundaki subayların büyük çoğunluğunun Mason olduğu ve askeri localarda toplandığı biliniyor. Kendisi de bir Mason olan General Lafayette, Washington'un "Mason olmayan subaylarına hiçbir zaman içinden gelerek emir vermediğini, zaten neredeyse tüm yakın askeri çevresinin onun mistik bir bağ ile bağlanmış biraderleri olduğunu" yazmıştır.

ABD'nin bir diğer kurucusu Benjamin Franklin de Washington'dan pek farklı değildir. Masonik tarihçiler, Benjamin Franklin'i döneminin en büyük Amerikalı Masonu olarak kabul ederler. Franklin kendi gizli derneğini de kurmuştu: "Leather Apron Club"  (Deri Önlük Kulübü). Organizasyonun adı bile olaydaki Masonik etkiyi gösteriyor, çünkü o sıralar Masonik önlükler deriden yapılıyordu.Franklin, siyasi bir ittifak oluşturmak amacıyla 1776'da Fransa'ya geldikten hemen sonra, Fransız mason localarıyla bağlantı kurdu. 1778 yılında Voltaire'in "Nine Sisters" (Dokuz Kız kardeşler) adlı locadaki tekris töreninde Franklin de bulunuyordu. Ertesi yıl bu locanın üstatlığına seçildi. Bunun yanında iki Fransız locasıyla daha ilişki kurdu: Saint Jean de Jerusalem (Kudüslü Aziz Jean) ve Loge des Bons Amis (İyi Dostlar Locası). Fransızlarla kurduğu ilişkiyi, Amerikan-Fransız ittifakının kurulmasında kullandı. İki taraf arasındaki diplomasi ve gizli görüşmeler, Masonik protokole uygun olarak yürütülüyordu.ABD'nin kuruluşuna imza atan bir diğer isim de Thomas Jefferson'dı. Onun bağlantıları da incelediğimiz diğer biraderlerini aratmayacak niteliktedir. 1960 yılında yayınlanan "Masonic Bible", Jefferson'ın 'aktif bir mason olduğuna kuşku olmadığını' bildirir... Bunun yanında 'Gül-Haç uzmanı' Dr. Spencer Lewis, Jefferson'ın Gül-Haç olduğuna dair önemli deliller sunar. Dr. Lewis, Jefferson'ın yazdığı bir kağıtta 'garip bazı işaretler' bulduğunu, bu işaretlerin de eski gizli ve kutsal Gül-Haç metinlerinde yer alan bir şifre türü olduğunu açıklamıştır.


Masonlukla bu denli özdeşleşmiş olan ABD kurucularının Yahudilerle olan ilişkileri de ilgi çekicidir. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Washington'un yanında çok sayıda Yahudi yer almıştır. Yahudiler kendileri için bir tür "Vaat edilmiş Toprak" olarak gördükleri ABD'nin bağımsızlığına özellikle finansal yönden büyük destek verirler. İki ünlü Yahudi banker, Hayim Solomon ve Robert Morris, Washington'un ordularını finanse eder. Ayrıca Hayim Solomon "büyük bir mason"dur. Savaş sonrası da karşılıklı muhabbet sürer. Washington, 1781'de Newport'u ziyaret ettiğinde Yahudiler tarafından "Kral Davud Locası"nda yapılan Masonik törenle karşılanır.

Evet, ABD dünyanın ilk Masonik ve de Kabalistik cumhuriyeti olarak doğmuştur.Püriten mirası üzerinde, Masonlar ve Yahudiler eliyle kurulmasının en doğal sonucudur bu. Bu ikili ittifak, bu büyük başarısını dosta-düşmana duyurmaktan da çekinmemiştir. Ancak bu duyurma, Kabala'nın ve Masonluğun geleneksel yöntemi, yani sembolizm yoluyla yapılmıştır. ABD Büyük Mührü'ne bakmak, bu mesajı algılamak için yeterlidir.[1]

İngiliz-Amerikan Irkçılığı ve Yahudi Öğretisi

Avrupa, modern çağın başlangıcına dek ırkçılık kavramıyla tanışık değildi. Ortaçağ'da Katolik Kilisesinin kurduğu toplum modeli ırkçılıktan tümüyle uzaktı. İnsanlar kendilerini şu ya da bu ırkın üyesi değil, Hıristiyan dininin bağlıları olarak kabul ediyorlardı. Hıristiyan olmayan toplumları da ırk yönünden aşağı görmek gibi düşünceleri yoktu. Hatta, 590-604 yılları arasında Papa Gregory (Gregory The Great) Yahudilere her türlü baskı yapılmasını yasaklamıştı ve bu kural yüzyıllarca devam ettirildi. 11. yüzyılda Yahudilere karşı sert bir tutum başlamıştır ama bu bir ırkçılıktan çok, Yahudilerin "İsa'nın katilleri" olarak görülmesinden, yani dini nedenlerdendir.Bu arada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, Katolik Kilisesi'nin, Kolomb ve adamlarının öne sürdüğü "Amerikan yerlilerinin bir tür hayvan olduğu" şeklindeki düşünceye karşı çıkmış olmasıdır. Amerika'yı Yahudilik adına keşfe çıkan Kabalacı Kolomb, Yahudi öğretisindeki ırkçılık düşüncesini Amerikan yerlilerine uygulamaktan çekinmezken, Katolik kilisesi buna tepki göstermiş ve bu insanlara da dinin anlatılması gerektiğini bildirmişti. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya'ya ayak basan kolonicilerin "yerliler bir tür hayvandır" iddiasına karşılık, yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmuş olmasıdır. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Las Casas'ın yerlileri savunan düşünceleri, daha sonra bir başka rahip Domingo de Soto tarafından da savunulacak ve Soto, "imanı kılıçla kabul ettirmek, onu iğrenç hale getirmektir." diyecekti.

Aynı şekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yılında San-Domingo kilisesinde sömürgeci conquistadorların uygulamalarını lanetlemiş ve "masum bir halka uyguladığınız vahşet nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz." diyerek onları suçlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı "Sublimis Deus" adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililerin "gerçek insanlar" (veros homines) olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.

Ancak Katolik kilisesinin kurduğu Avrupa düzeni önce Protestanlık, sonra da Aydınlanma ile yıkıldı. Kurulan yeni düzen, beraberinde ideolojileri doğurdu. Bu ideolojilerin en önemlilerinden biriyse ırkçılık saplantısıydı. Irkçılık, ilk olarak Protestan ideolojisiyle birlikte yeşerecek zemin buldu. Luther'in öğretisinin ırkçılığın gelişimine önemli bir zemin hazırladığı kabul edilir. Yeni Dünya'da ırkçılığın en önemli temsilcileri ise başta Püritenler olmak üzere Protestan İngiliz kolonicileridir. Burada doğan ırkçılık, Anglo-Sakson (İngiliz ve Amerikan) ırkçılığını oluşturmuştur. İngilizce konuşan ırkların diğerlerinden üstün olduğunu savunan bu öğreti, birazdan inceleyeceğimiz gibi emperyalizme de güç vermiştir.Amerikalı sosyolog Thomas F. Gossett, Race: "The History of an Idea in America" (Irk: Amerika'daki Bir Düşüncenin Tarihi) adlı kitabında, Anglo-Sakson ırkçılığındaki Protestan ve özellikle de Püriten etkisinin önemine dikkat çekiyor. Gossett'e göre, ırkçı düşüncenin gelişiminde önemli rol oynayan isimlerin başında Amerikalı Protestan din adamı Josiah Strong gelmektedir. Strong, Sosyal Darwinizm'le Protestan öğretisini birleştirerek, Anglo-Sakson ırkının üstün bir ırk olduğunu ve "Kızılderililer'i Tanrı'nın izniyle yok etme hakkına" sahip olduklarını öne sürmüştür. Thomas Gossett, bu üstün ırk safsatasının kaynağının şöyle analiz eder:

Beyaz olmayan ırkların, Tanrı'nın isteğine uygun olarak yok edilmesi düşüncesi, kuşkusuz Josiah Strong'un kendi başına geliştirdiği bir düşünce değildir. 'Tanrı, kendi halkına yer açmak için, diğerlerinin yok edilmesini istedi' cümlesi, Püriten din adamlarınca söylenmiştir. Bir başka Püriten, "Tanrı, aralarında hastalık yayarak Massachusetts'deki Kızılderililer'in sayılarını 30 binden 300'e indirmemizi istedi." demişti. Benjamin Franklin, daha sonra aynı düşünceyi savunacak ve otobiyografisine şöyle yazacaktı: 'Yerlilere içirdiğimiz rom içkisi Tanrı'nın bu pislikleri (Kızılderililer'i) yeryüzünden kaldırmak için yaptığı planın bir parçasıydı'. İngiliz kolonicileri, biyoloji kuralları (Sosyal Darwinizm) ile ispatlanmaya çalışılmadan çok daha önce de kendilerinin seçilmiş halk olduğuna inanıyorlardı. Püritenler, Tanrı'yla aralarındaki ilişkinin, İsrailoğulları ile Tanrı arasındaki ilişki gibi olduğunu düşünüyorlardı. Amerikan bağımsızlığının ardından, 'Amerikalı İsrailoğulları' başlıklı bir dini konuşma yapan Ezra Stiles aynı düşünceyi vurgulamıştı. İki yıl sonra Thomas Jefferson, Amerikan Büyük Mührü'ne İsrailoğulları'nın kurtuluşu ile ilgili bir tasvir yerleştirmeyi teklif etti. 1787'de Timoty Dwight, Amerikalılardan "seçilmiş ırk" olarak söz etmeye başladı.


Açıkça görüldüğü gibi, Anglo-Sakson ırkçılığı, tahrif edilmiş Tevrat'taki Yahudi öğretisinde yer alan "seçilmiş ırk" safsatasının, Amerikalı ve İngilizlere uyarlanması ile kendine dayanak buluyordu. Diğer bir deyişle İngilizce konuşan halkların ırkçılık akımı, açık bir "Yahudileşme"ydi. (Gossett'in üstte sözünü ettiği Kızılderili katliamındaki Yahudi etkisini daha ayrıntılı olarak incelemiştik.)1805 yılında Thomas Jefferson'ın "Tanrı, İsrailoğulları'na tarih boyunca nasıl rehberlik ettiyse, Amerika'nın kurucularına da öyle rehberlik etmiştir" demişti. ("İsrailoğulları"na bu denli düşkün olan Jefferson, incelediğimiz gibi bir Gül-Haç ve masondu). Gossett, bu üstün ırk inancının 19. yüzyılın ırkçı havasıyla daha da güçlendiğini anlatıyor ve "1840'larla birlikte, seçilmiş ırk düşüncesi, 'Anglo-Sakson ırkı'nın üstün özelliklerinin belirlenmeye başlamasıyla daha da güçlendi" diyor. Öyle ki 1846'da, Senatör Thomas Hart Benkon, bu "üstün ırk"ın Pasifik sahillerine kadar tüm Amerika'yı ele geçireceğini, daha sonra da Asya'yı kolonileştirmeye başlayacağını müjdelemişti. Gossett'in anlattığına göre, 19. yüzyıl boyunca Amerikalı ve İngiliz Protestan din adamları, sosyal Darwinizm'le, Eski Ahit'in (tahrif edilmiş Tevrat) ırkçı öğretilerini birbiriyle kaynaştırıp, Anglo-Sakson üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştılar.[1]

"Bizler de Yahudi'yiz; Yeryüzü Bizim Olmalı!"

Amerikalı sosyolog Thomas Gossett, ırkçılığın kökenlerini incelediği kitabında, Anglo-Sakson ırkçılarının kendilerini Yahudilerle özdeşleştirmelerini anlatırken, bir de bu düşünceye bağlı olarak geliştirilen ilginç bir teoriyi anlatıyor. İngiliz din adamı John Wilson tarafından geliştirilen teori, Anglo-Saksonlar'ın-yani Amerikalı ve İngilizlerin-kendilerini Yahudilerle özdeşleştirme çabalarına, somut ve organik bir temel oluşturma denemesinden ibaretti. "Anglo-İsrail" hareketini başlatan bu teoriyle, Anglo-Saksonlar, aslında kendilerinin de "Yahudi" olduğunu ispatlamaya (!) uğraşıyorlardı:

Anglo-İsrail hareketi, 1837'de İngiltere'de başladı. John Wilson adlı 'nonconformist' (bağımsız Protestan) bir rahip, Eski Ahit'te anlatılan ve Jacob'un (Hz. Yakup), oğlu Joseph'e (Hz. Yusuf) ebediyen zaferle dolu bir kader vaat ettiği hikayeyi değişik bir biçimde yorumladı: Wilson, Joseph'in zaferle müjdelenmiş soyunun İngilizler olduğunu öne sürdü. Ona göre, İngilizler, açıkça Joseph'in soyundan geliyorlardı. Şöyle ki; İsrailoğulları'nın on kabilesi, Asurlular tarafından MÖ 8. yüzyılda İsrail'den sürülmüşlerdi. Daha sonra bu kabileler kaybolmuş ve sonları tarihin derinliklerine gömülmüştü. Ama, Wilson'a göre, İsrail'in 'On Kayıp Kabile'si artık bulunmuştu: Bu 'kayıp' Yahudiler, İngiltere'nin Anglo-Saksonları'ydı... Gerçi İngilizlerin fiziksel özelliklerinin Yahudilere uymadığı şeklinde bir itiraz gelebilirdi ama Wilson ve öğrencileri buna karşı da ustaca bir açıklama getiriyorlardı: Yahudiler orijinal olarak aslında aynı İngilizler gibi sarışın insanlar olmalıydılar. Çünkü Kutsal Kitap, David'in (Hz. Davud) 'kızıl saçlı' olduğunu söylüyordu! Kısacası, Anglo-Saksonlar da gerçek birer Yahudi'ydiler; yani Tanrı'nın seçilmiş ırkındandılar...

İngiliz ırkçılarının ortaya attığı bu teori hızla benimsendi. Kısa süre sonra İngiltere'de "Anglo-Israel Association" (Anglo-İsrail Birliği) kuruldu. Daha sonra British-Israel Association (Britanya-İsrail Birliği) adını alan örgüt, ülke içinde pek çok sempatizan topladı. Örgüt, 1890'dan 1915'e kadar yayınlanan Our Race, Its Origin and Its Destiny (Irkımız, Kökeni ve Geleceği) adlı bir haftalık gazete çıkardı. Gazetede, İngilizce konuşan halkların da "Yahudi" olduğuyla ilgili "delil"ler sunuluyor, Eski Ahit'ten seçilmiş ırk düşüncesini destekleyen pasajlar aktarılıyordu. Gazetenin yazarları, tahrif edilmiş Tevrat ayetlerine dayanarak, İngiltere ve Amerika'nın geleceğiyle ilgili tahminler de yapıyorlardı. Anglo-İsrail hareketi, 1870'lerde Amerika'ya da sıçradı. 1884 yılında, İngiliz Anglo-İsrail hareketinin misyonerlerinden olan Edward Hine adlı bir rahip Amerika'ya yollandı ve büyük bir propaganda kampanyası açtı. Böylece, "bizler de Yahudi'yiz" sloganı Amerikan ırkçılarının da ağzında gezmeye başladı. (Anglo-İsrail hareketi bugün de hem İngiltere'de hem de Amerika'da bazı dini gruplar tarafından sürdürülmektedir.)

Kuşkusuz ne İngilizler ne de Amerikalılar, "seçilmiş ırk" değillerdi. Anglo-İsrail hareketinin ve benzeri "Yahudileşme" akımlarının asıl etkisi de zaten içinde bulundukları toplumları "seçilmiş ırk" olduklarına inandırmak olmadı. Önemli olan bu "Yahudileşme" hareketlerinin, İngiliz ve Amerikalıların toplumsal bilinci üzerindeki etkisidir. Çünkü bu toplumlarda, söz konusu "Yahudileşme" hareketlerinin sonucunda, Yahudilere karşı duyulan olağandışı sempati ve "Yahudilerin Filistin'e dönme hakkı"na olan inanç daha da güçlendi.İngiltere ve Amerika'daki bu toplumsal etki, bu iki ülkenin Yahudilerin Vaat Edilmiş Topraklar'a dönme çabası olan Siyonizm'i neden büyük bir istekle desteklediklerini de açıklar. Yahudileri "seçilmiş halk"olarak görme alışkanlığına sahip bu iki ülkeden pek çok kişi, 20. yüzyılda Siyonizm'e büyük destek vererek "Hıristiyan Siyonistler" sıfatını kazanmıştır.[1]

CFR'nin Kuruluşu ve Başkan Wilson'un Akıl Babaları

20. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika'daki pek çok entelektüel, yayılmacı politikayı benimsemişti. Ancak Amerikalıların bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneğinden kaynaklanan yayılmacı politikaya karşı çıkıyor ve Amerika'nın da-dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkeleri gibi-asıl olarak kendi sorunlarıyla uğraşması gerektiğini, başka toplumların içişlerine karışmak gibi bir "misyon" ya da hak sahibi olmadığını söylüyorlardı. Bu görüşü savunanlar "isolationist" (izolasyoncu), Amerikan yayılmacılığını savunanlar ise "internationalist" (uluslararasıcı) olarak tanımlandı. "İzolasyoncu"larla, "uluslararasıcı"lar arasında on yıllarca süren tartışma, 1917 yılında ikinci grubun zaferiyle sonuçlandı. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen doğduğu tarih olarak da kabul edilebilir. O yıl, Başkan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika'yı savaşa sokmayacağını vaat etmiş olsa da, Amerika'nın 1. Dünya Savaşı'na girmesi gerektiği ile ilgili olarak Kongre'ye çok önemli bir mesaj yolladı. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayılmacılığı ülke dış politikasının asıl amacı haline geldi.

Bugün Amerika'da izolasyoncu görüşü savunmaya devam edenlerin çoğu, Wilson'u, Amerika'yı normal bir devlet olmaktan çıkarıp, "dünyanın başına bela" haline getiren adam olarak görürler. Ancak gerçekte bu kritik politika değişikliğini yapan irade, Başkan Wilson'dan çok, onu manipüle eden bir grup elittir.

Bu "elitlerin" adresini aramaya kalktığımızda ise, kaçınılmaz bir biçimde, ABD emperyalizminin "nüvesi" olan CFR, yani "Council on Foreign Relations" (Dış İlişkiler Konseyi) ile karşılaşırız. CFR'nin öyküsü, I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından toplanan Paris Barış Konferansı'na uzanır. Konferansa' katılan delegeler, 30 Mayıs 1919'da Paris'te Hotel Majestic'te uluslararası bir grup kurmak amacıyla toplandılar; böylece uluslararası ilişkilerde hükümetlerine tavsiyede bulunacaklardı. Bu toplantıda oluşturulan organizasyona Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) adı verildi. 5 Haziran 1919'daki bir toplantıda ise bunun tek bir organizasyon değil, birbiriyle yardımlaşan ayrı kuruluşlar olarak düzenlenmesine karar verildi. Sonuçta merkezi New York'ta olan ve Amerikan dış politikasıyla ilgilenecek olan "Council on Foreign Relations"(CFR) kuruldu. Londra'da da "Royal Institute of International Affairs" (RIIA) oluşturuldu. Bu, aynı zamanda Chatham House olarak da biliniyordu ve görevi İngiliz hükümetinin dış politikasını belirlemekti. Yan kuruluşu olan "The Institute of Pacific Relations" (Pasifik İlişkiler Enstitüsü) sadece Uzakdoğu ilişkilerini düzenlemek için kurulmuştu. Enstitünün benzerleri Paris ve Hamburg'da da oluşturuldu. Hamburg kolu "Institut für Auswartige Politik", Paris kolu da "Centre d'Etudes de Politiques Etrangeres" olarak biliniyordu. Kısacası, bir anda, Batı'nın büyük güçlerinin dış politikalarını yönlendirecek yeni kurumlar oluşturulmuştu.

Dikkat edilmesi gereken, dünyanın lider ülkelerinin dış politikalarını yönlendirmek amacını güden bu kuruluşların kimler tarafından kurulduğu ve finanse edildiğiydi. Finansörler ikiye ayrılabilirdi. "Avrupa yakası"ndakilerin en büyük temsilcisi, ünlü Yahudi finans hanedanı Rothschildlar'dı. Amerika'da ise birden fazla finansör vardı.[1]

Albay House ve Başkan Wilson

Wilson politikalarından söz eden ve "perde arkasını" arayan kaynakların hemen hepsi, Wilson'un özel danışmanı Albay Edward Mendell House üzerinde çokça dururlar. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR'nin önde gelen kurucularından birisidir ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Amerikalı siyasi tarihçi Dan Sommot'a göre, "House, Wilson'un çoğu iç ve özellikle de dış politikalarını üretmiş, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol oynamış ve Wilson'un Dışişleri Bakanlığını büyük bir ustalıkla yönetmiştir." Mouse'nin Başkan üzerindeki olağanüstü etkisi, Britannica'nın İngilizce baskısında da şöyle vurgulanıyor.House, kabinede herhangi bir görev almayı reddetmesine rağmen, Wilson'un 'sessiz partneri' konumuna geldi. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kişisel etkisi, Wilson'un politikalarını denetlemesini sağladı. Özellikle dış politika konularında çok etkiliydi ve yakın ilişkiler kurduğu Avrupalı liderle birlikte Amerikan dış politikasını koordine etme şansı buldu.

Böyle bir tablo karşısında, doğal olarak, "Mouse'nin gücü nereden geliyordu?" diye sormak gerekiyor. Bu noktada, House'nin çok yakın ilişki içinde olduğu bazı New York bankerlerini adlarını öğreniyoruz. Dan Smoot, AlbayHouse'un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakın ilişki içinde olduğunu, hatta bir anlamda onların Washington'daki temsilciliklerini yaptığını yazar.Mouse'nin büyük gücü arkasındaki bu sermaye desteğine dayanıyordu. Amerikalı yazar George Sylvester, 1932 yılında yazdığı ve House-Wilson ilişkini konu alan The Strangest Friendship in History; Woodrow Wilson and Col. House (Tarihteki En İlginç Dostluk: Wilson ve House) adlı kitabında şöyle yazıyordu:

"Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House'a çok güveniyorlardı. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasındaki aracıydı."

İşte bu noktada çok ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü, bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelliği vardı: İstisnasız hepsi yahudiydi! Encyclopaedia Judaica, söz konusu bankerlerle ilgili önemli bazı bilgiler veriyor:

Paul Warburg; Hamburg doğumlu bir Alman Yahudisi, sonradan ABD'ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasına giriyor. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrına uygun olarak, bir başka Yahudi banker ailenin kızıyla, Kuhn, Loeb şirketinin sahibi Solomon Loeb'in kızı Nina Loeb ile evleniyor. Serveti gittikçe büyüyor. "Bilinçli" bir Yahudi; sayısız Yahudi örgütüne finansal destek sağlıyor. Paul Warburg, ayrıca bir de "bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır" şeklindeki ünlü sözüyle de tanınıyor.

Felix Warburg ise en az kardeşi Paul kadar "bilinçli". O da "ırk-içi" evlilik yaparak, Jacob Schiff'in kızı Frieda ile evleniyor. Pek çok Yahudi örgütüne destek veriyor. Filistin'e yapılan Yahudi göçünü ve Siyonist hareketi destekliyor. Filistin'deki Yahudi göçmenlere ve Kudüs İbrani Üniversitesine büyük destek veriyor. Siyonist lider ve ilk İsrail devlet başkanı Chaim Weizmann ile işbirliği içinde.

Jacob Schiff, belki de sözkonusu Yahudi bankerler içinde en önemlisi. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyor. Babası Moses, Rothschildlar'ın ortağı. Diğerleri gibi o da "ırk-içi" evlilik yapıyor ve Solomon Loeb'in diğer kızıyla evleniyor. Antisemit politikaları nedeniyle düşman olduğu Çar'ın devrilmesi için elinden geleni yapıyor; 1904-1905 Rusya-Japonya savaşında Japonlara 200 milyon dolar veriyor. Rus Yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardım ediyor. (Ayrıca Schiff'in Bolşeviklere de büyük yardım yaptığı da biliniyor.)

"Yahudi olan hiçbir şey kalbime yabancı değildir" sözüyle tanınıyor. Tüm dünyadaki Yahudi organizasyonlarına para yardımı yapıyor. Talmud ve Tevrat eğitimini finanse ediyor. Amerikan başkanlarına Yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapıyor. Özellikle de 1917 yılından sonra, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması çabasının güçlü destekçileri arasına giriyor. Mortimer Schiff ise onun kardeşi ve her zaman ağabeyinin yolunu izliyor.Herbert H. Lehman; Amerikalı Yahudi banker, politikacı ve devlet adamı. Lehman Brothers şirketi ile kısa sürede büyük servet elde ediyor. Sayısız Yahudi organizasyonunu finansal yönden destekliyor. Daha sonraki dönemde "Roosevelt'in sağ kolu" oluyor. İsrail'in kuruluşuna destek veriyor; Filistin'e Yahudi göçünü destekliyor. Dış politikada "internationalist"(yayılmacı) görüşü savunuyor ve İsrail Devleti'ne yapılan Amerikan desteğinin başlıca organizatörlerinden oluyor.

Otto Kahn ise Almanya kökenli Yahudi Kahn ailesinin Amerika'daki temsilcisi, büyük bir banker. O da "içerden" evleniyor; Yahudi Kuhn, Loeb şirketinin ortaklarından Abraham Wolff'un kızıyla nikahlanıyor. 30 yaşındayken ABD'nin en önde gelen bir-iki bankeri arasına giriyor. Pek çok Yahudi organizasyonunu finanse ediyor.

Henry Morgenthau: Morgenthaular, Alman kökenli bir Yahudi ailesi. Henry Morgenthau, Yahudi ailenin Amerika'daki diplomat ve finansör üyesi. 1912-1916 yılları arasında Osmanlı'da Amerikan Büyükelçiliği yapıyor. (Morgenthau, bu yıllardan sonra, sözde Ermeni Soykırımı'nı konu edinen ve Osmanlı'yı soykırım uygulamakla suçlayan bir kitap da yazıyor.)

Morgenthau da bilinçli bir Yahudi; Wilson tarafından Polonya Yahudilerinin durumunu incelemekle görevli komisyonun başına atanıyor. Uluslararası Siyonist örgüt B'nai B'rith'in yönetim kurulunda çalışıyor.Kısacası, Başkan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, sözkonusu Yahudi bankerlerin, ya da "Yahudi önde gelenleri"nin adamıydı. Dolayısıyla House'nin Wilson'a yaptığı telkinlerin, gerçekte bu Yahudi liderlerin amaçları doğrultusunda olduğunu anlamak pek zor değildir. Bir başka deyişle, Wilson'un gerçek akıl hocaları, devrin önde gelen Yahudileridir.Dan Smoot, Mouse'nin Wilson'a yaptığı telkinlerden söz ederken, onu "Amerika'nın tüm dünya üzerinde 'demokrasi'yi korumak gibi kutsal misyonu olduğuna" ikna ettiğini yazıyor. Mouse'nin telkinleri, Amerika'nın resmi olarak 121 yıldır süren "izolasyoncu" geleneğinin kesin bir sona erişi ve Amerikan yayılmacılığının resmen onaylanmasıyla sonuçlanmıştı. Wilson'un Almanya'ya karşı savaşa girmesindeki en büyük etken ise, yine Albay Mouse'dir; Yahudi önde gelenlerinin Washington'daki adamı...

House'nin ilginç bir başka icraatı ise, Başkan Wilson'a bir yandan da Siyonizm lehinde lobi yapmasıydı. Yahudi yazar Joshua B. Stein, o yıllarda İngiltere'de Siyonizm'in en önemli savunucularından olan Josiah Wedgwood'un, Başkan Wilson'la görüşerek, ona uzun uzun Siyonizm'in önemi ve bu işi için gereken Amerikan desteği konusunda telkinde bulunduğunu bildiriyor. Wedgwood'u Başkan'la tanıştıran ve görüşmeleri ayarlayan kişi ise kahramanımız Edward House!... Mouse'nin bir başka ilginç ilişkisi ise Siyonizm'e resmi İngiliz desteği anlamına gelen Balfour Deklarasyonu'nu yazan kişiyle, yani bir Hıristiyan Siyonist olan Lord Balfour'la çok yakın bir dostluk kurmuş olmasıydı.[1]

JFK Suikasti (1963)

Başkan John F. Kennedy suikasti, gelmiş-geçmiş en ünlü ve en kuşku uyandıran komplo olarak tartışılmaya devam etmektedir. JFK cinâyetinde kesin bir sonuca ulaşmak, muhtemelen hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Ancak suikasti kuşatan karanlık düğümler ve sonraki örtbas etmeler, yakın tarihteki gizli bir elin etkisini açıkça göstermektedir.

22 Kasım 1963 tarihinde Başkan Kennedy, bir otomobil konvoyuyla Dallas'ta gezmektedir. Öğleden sonra 12:30'da arabası Dealey Meydanı'nda köşeyi dönerken yavaşladığında, bir yaylım ateşi başlamış ve başkan, başka yaralıların yanı sıra, başından öldürücü bir yara almıştır. Derhal en yakın hastaneye götürülmüş; fakat çok geçmeden ölmüştür. Ardından, cesedi otopsi yapılmak üzere Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri Bethesda Hastanesi'ne götürülmüştür.

O günün ilerleyen saatlerinde Dealey Meydanı'ndaki bir bina olan Teksas Okul Kitapları Deposu'nda çalışan Lee Harwey Oswald'ın Dallaslı bir polis memuruna ateş açtığı açık bir şekilde görülmüş ve sonunda aralarında "Başkanı öldürecektin, öyle mi?" sözlerini bağıran memurun da bulunduğu bir grup polis tarafından Teksas Sineması'nda yakalanmıştır. Oswald, Deniz Kuvvetleri'nde çalışmış, ardından Sovyetler Birliği'ne iltica etmiş, fakat Birleşik Devletler'e geri dönmüştür. Ünlü "Ben yalnızca kullanıldım."cümlesini söylediği iki gün boyunca sorgulandıktan sonra, oswald, en yakın hapishaneye nakledilirken, bir gece kulübü sahibi ve mafya gangsteri olan Jack Ruby tarafından vurularak öldürülmüştür.

Kennedy'nin yerine başkan olan başkan yardımcısı Lyndon Johnson, suikasti araştırmak üzere Warren Komisyonu'nu görevlendirmiştir. 10 aylık bir araştırmadan sonra Komisyon, Oswald'ın Teksas Okul Kitapları Deposu'nun 6. katındaki "keskin nişancı yuvası"ndan Kennedy'ye 3 el ateş ederek vurduğu kanısını içeren raporunu sunmuştur. Rapora göre Oswald, 3. kişilerle işbirliği yapmamış, tek başına hareket etmiştir.

"Yalnız Silahşör" kuramı, resmi açıklamaların çoğu yönü hakkında kuşku uyandıran bir yığın anlamlı kanıtla çürütülmüştür. Birçok komplo kuramcısı, en muhtemel senaryonun CIA, Castro karşıtları ve mafyadan oluşan bir grubun JFK'ye suikast yapmak için bir araya geldiğini ve ardından da hükümetle hukuk icra daireleri içindeki bağlantılarını kullanarak olayı örtbas ettiklerini tartışmaktadır. Bununla birlikte son yıllarda baş suçlunun olayı etkin bir şekilde sahneleyip sonra da paçayı sıyıran Lyndon Johnson olduğu hakkında görüş birliğine varılmaya başlanmıştır.[2]

Kaynaklar

[1] Aytekin Gezici, "Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler", Tutku Yayınevi, Ankara 2013.
[2] Joel Levy, "Gizli Tarih", İthaki Yayınları, İstanbul 2007, s. 75-76, 79.

22 Ocak 2017 Pazar

En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı 
KURAN'I KERİM!
Bakın Kuran-ı Kerim’de bizi yaradan Rabbimiz bize nasıl öğütler veriyor.
Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, yüce kitabında gören gözler için apaçık bir kişisel gelişim dersi veriyor.
Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.
Saff 2: Yalandan uzak dur.
Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.
İsra 37: Kibirli olma, alçak gönüllü davran.
Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.
Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.
Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.
Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.
En”am 50: Ön yargılarla hayatı kendine zehir etme.
En”am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.
Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.
Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.
Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.
Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.
Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.
Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.
Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.
Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.
Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.
Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle
.
İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.
Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.
Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.
Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.
Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.
Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar içi n asla feda etme.
Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.
Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.
Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.
Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.
Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.
Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.
İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.
İsra 23: Anne ve babana ”off” bile deme.
Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.
Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.
Âl-i İmrân 139: Yaşadığın zorluklar karşısında kendini bırakma ve üzülme; hedefe ulaşmak inancını ve azmini korumayı, duygularına hakim olmayı gerektirir.
Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.
Necm 3: İnanma duygunu diri tut.
Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

Ö M Ü R D E D İ Ğ İ N
Hayata ha şimdi, ha sonra başlayım derken, bir bakıyorsun
TÜKENİVERMİŞ ömür...
Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın
TECRÜBE kalıyor.
Atsan atılmıyor,
satsan satılmıyor!..
"Gençlik bir kuştur;
tutmak istersin ama tutamazsın.
Yaşlılık bir paçavra; satmak istersin ama satamazsın!"
B i r
i k i n d i
g ö l g e s i
Ö M Ü R
d e d i ğ i n...
Gece olur duramazsın,
güneş vurur kalkamazsın.
Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…
Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor.
Yiyip içmeler, gezip tozmalar,
gülüp eğlenmeler...
Evin, arabanın taksitleri,
filanca yerde yaptığımız tatiller,
almalar vermeler,
saçıp savurmalar,
bizim zannettiğimiz saklayıp durduğumuz altınlar,
azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralar…
Hepsi bir bir kaçıyor bizden,
ya da istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
B i r
S E C D E
y e r l e r i
k a l ı y o r
g e r i y e

Alnımızda mıh gibi çakılı kalıyor.
Bozulmuyor, kokmuyor, yitmiyor…
Bir o bize kalıyor…
O k ş a n m ı ş b i r
 YETİM b a ş ı
ö p ü l m ü ş
 ANNE e l i,
a l ı n m ı ş
b i r BABA d u a s ı,
Reyyan kapısından geçmek için vize mâhiyetinde, saklanmış ORUÇ’lar…
Gizliden; şöyle birileri görmesin diye kimseye çaktırmadan bir fakirin eline tutuşturulmuş SADAKA'lar kalıyor…
Mâsivadan sıyrılıp, vakit saat dinlemeden açılmış eller,
tek O’ndan istemeler,
tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…
Yürekten söylenmiş bir
ELHAMDÜLİLLAH,
âcizce,
kulca edilmiş nasuh bir
TEVBE,
isyanları yıkayan
GÖZYAŞLARI
kalıyor…
Mümince gülüşler, şeker tadında sözler….
Kimsenin etini yemeden,
kırıp dökmeden,
gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor...
Biraz dur, bekle biraz!…
Arada bir arkana dön ve geriye neler bıraktığına bak...
Harcanmış yıllarını seyret usulca,
Bak nasıl bitiyor ömür dediğin…
Bir KAPIYA bir kere gidersin,
ikincisinde utanırsın...
Ama bir
K A P I
var ki her gün gidersin,
gitmelere
D O Y A M A Z S I N
Çünkü bilirsin seni KAPISINDAN
kovmayacak
bir tek;
"O" V A R D I R
Her gün,
her gün içini dökersin,
bir O SIKILMAZ senden,
bir O AFFEDER seni,
bir O yüzüne vurmaz AYIPLARINI !..

Bir adam;
Hz.Halid bin Velid'e (ra.)
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
Hz Halid
"Kendi sayfasıdır istediği ile doldurur"
dedi.
.......
Bir adam;
Vehb bin münebbih'e (ra)
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
Hz Vehb;
"Şeytan senden başka elçi bulamadı mı?"
dedi.
.....
Bir adam
Ali bin Hüseyin'e
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
Ali bin Hüseyin
"Eğer benim hakkımda söyledikleri doğru ise Allah beni affetsin.
Eğer doğru değilse Allah onu affetsin"
dedi.
........
Bir adam;
İmam şafiiye (ra)
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
İmam Şafi (ra)
"Eğer doğru diyorsan sen dedikoducusun.
Eğer yalan söylüyorsan sen fasıksın"
dedi.
......
Bir adam;
Bir alime
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
Alim
"O bana ok attı ama isabet ettiremedi.
Sen ise oku getirip kalbime sapladın"
dedi.
.....
Bir adam;
Bir Alime
"Falanca adam senin hakkında konuştu"
dedi.
Alim
"Üç cinayet işledin;
Kardeşim ile aramı bozdun.
Boş kalbimi meşgul ettin.
Kendini de, benim gözümden düşürdün dedi."
.....
"Rabbim bizi Dedikodudan, gıybet ve su-i zandan muhafaza etsin inşaallah
Amin amin amin"