28 Şubat 2014 Cuma

FİLOZOFUMUZ,



GİRİTLİ

Giritli bir filozof,
demiş ki;
Giritli bütün filozoflar,
yalancıdır!
Giritli bu filozof,
doğru mu demiş,
yalan mı?
...
Uzun adam,
Kasımpaşalı
demiş ki;
Pensilvanyalı;
paralel yapı!
...
Pensilvanyalı,
demiş ki;
uzun adam,
yolsuzluktan sabıkalı!
...
hayda!
ulan giritli!
nasılda karıştırdın,
ortalığı?
...
Ben ki,
Tokatlı!
kafası karışık,
zavallı!
...
Aklım ermez,
büyüklerin işlerine...
Holywood yapımı,
filmlere!
...
Girit dediniz de;
Komşusu Rodosta,
meydana gelen bir olayda;
olan bitenler,
şöyle idi;
zamanın da;
...
KÖPRÜLER, TÜP GEÇİTLER...KARAYOLLARI, HAVAYOLLARI!

İLETİŞİMDE VE ULAŞIMDA HERTÜRLÜ VASITA; NETWORK, NEWYORKTAN SONRA DÜNYA BAŞKENTİ!

İNCEDEN İNCEYE...
KIZIŞAN SİYASET ORTAMINA DİKİZ ETMEDEN!

BİR GÖNÜL KÖPRÜSÜ KURACAK ASRIN LİDERİ ARANIYOR!

...

BİRAZCIKTA HOŞGÖRÜ YANİ...ÜLKEMİZ İÇİN DEĞİLSE DE AHİRET YURDU İÇİN!

...
HASILI!...

Öyle bir geçiyordu ki zaman insanın huzur dolu bir sokağa ihtiyacı vardı.
Eee ne de olsa yalan dünya…
Mematisiz batsın bu dünya…
Yeteneksizsiniz Türkiye! Ses ver Türkiye; ses!
Allahtan muhteşem bir yüzyıldayız…
Bu yüzyılı bağcıların yüzyılıyla karıştırmayın lütfen…
Ve Allahsızlık etmeyin…
O Süleyman ki;
Rodos halkı bıkmış Cenevizlilerin zulmünden…
De hadi demişler muhteşem Süleyman’a; kurtar bizi!
50 bin kişilik ordu… Süleyman’ın ordusu gemilerle yanaşmışlar Rodos adasına…
50 bin kişinin günler süren yolculuğu…
Yemesi, içmesi, çişi…
Ada üzüm bağlarıyla dolu.Asker aç…
Asmadan kopartır bir salkım üzümü Mehmetçik. Ardından üzümün bedeli olan akçesini bağlar asmaya.
Helali bilirdi süleymanın mehmedi…
Hayatlar helal ile haram arasında…Şimdilerde getiri-götürü…Şimdinin Sülümanları binbirgecenin onuru!
Helal ile haram…
Tıpkı çanakkaledeki gibi;
Kocadere köyünde büyük bir “ Sargı Yeri ” kuruluyor. Kimi Urfalı , kimi Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli herkesin gardaş olduğu günler…
Bunlardan biri Çanakkale Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.
Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın..."
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur.
" Ben...Ben köylüm Lapseki' li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç aldıydım...Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.
" Sen merak etme evladım " der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar.
Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözüde " söyleyin hakkını helal etsin " olur.
Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor.Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede göz yaşlarına engel olamaz.
"Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.
Süleymana geri dönelim.
Aynı Süleyman, asr suresi gereği;
Hani; İman edenler, Salih amel işleyenler…ve hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye edenlerin kurtulduğuna dair inançla coğrafların çizildiği o günlerde;
Hocası Yahya efendiye haber salar.
Der ki; n’olur bu muhteşem imparatorluğun sonu?
Der hocası; Banane!  
Süleyman köpürür! Ne aymaz bir cevap bu! Der, hocası; Ne zaman kibu millet, der banane, çöker işte o zaman zillet!
 Bir don almak için dokuz dükkan dolaşan süleymanın torunları ağır değil mi medeninin hikayesi?
fehmi demirbağ

27 Şubat 2014 Perşembe

DUR,



KAÇ!

kaç yaşındasın?
kaç mevsim yaşadın?
kaç paran var?
kaç soruya cevabın?
kaç çocuğun?
kaç ayakkabı kutun?
kaç dershane, okulun?
kaç basıyo araban?
kaç paralık havan?
kaç kaçabiliyorsan!
...
kaçma dur!
dinle söyleyeceklerimi!
...
kaç metrelik çukura,
kaç metrelik kefen?
kaçamak cevaplar verme;
başkaları dinlemeden seni,
DİNle söyleyeceklerimi!
...
Aklını kaçırmadan!


FEHMİ DEMİRBAĞ

26 Şubat 2014 Çarşamba

BİR SES LÜTFEN!



NERDESİN?

nerdesin?
evde mi?
tv başında?!
beni sorma,
sırattayım!
belki arafta!
kopmuş kıyametim,
son hesapta!
...
nerdesin?
işte mi?
hesaplar peşinde?!
ya da yıllık izinde!
beni sorma,
azaptayım!
ateş çukurunda,
bil ki cehennemde!
tevbem son çare!
...
nerdesin?
sokakta mı?
aylak aylak dolaşmakta!
beni sorma,
etim sıyrılmış kemiğimden,
dostlarım unutmuş,
yatmaktayım,
bir izbe mezarlıkta!
...
nerdesin?
soluk bir fotoğrafta,
eski bir şarkıda,
tarih kitaplarında,
hangi günahın arkasında,
kaçıncı pişmanlıkta!
...
nerdesin?
ya aklın nerde?
salisen nerdesin?
hangi nefestesin?
...
kayıt kuyut altında,
sağında solunda melekler!
nerdesin?
ümmet-i muhammed!
hani şeytanın,
hangi tuzağında?
...
nerdesin,
hangi demde?
kimlesin,
kiminle!
hamin kim?
gölgen!
kimin hizmetindesin?
...
nerdesin?
hidayet!
kılcal damarlarda,
dolaşır ihanet!
...
çocuktan beslenenler,
doymaz oldu!
nerdesin insaf?
güruh utanmaz oldu!
...
millet meyyit,
katilim cenazemde!
...
susanlar,
ve alkış tutanlar!
aklı tutulanlar!
...
nerdesin?
kimsen sen!
...
ben seslenen!

FEHMİ DEMİRBAĞ

24 Şubat 2014 Pazartesi

beni duyan var mı?


anlatmak istediğim şeyler var!









Fehmi Demirbağ
 BİR İSTANBUL HİKAYESİ
TEK KİŞİLİK GÖSTERİ









GÜCE TAPANLAR ÜLKESİ


https://www.facebook.com/photo.php?v=397484770382109&set=vb.100003617676311&type=2&theater

TUZU KURULAR ÜLKESİ

https://www.facebook.com/photo.php?v=397490850381501&set=vb.100003617676311&type=2&theater

KELİMELERLE YAKIN TARİH

https://www.facebook.com/photo.php?v=397497213714198&set=vb.100003617676311&type=2&theater

MÜCAHİT

https://www.facebook.com/photo.php?v=397504703713449&set=vb.100003617676311&type=2&theater

BİR AMERİKAN RÜYASI!
https://www.facebook.com/photo.php?v=397686047028648&set=vb.100003617676311&type=2&theater

AŞK

https://www.facebook.com/photo.php?v=397513587045894&set=vb.100003617676311&type=2&theater

"O"

https://www.facebook.com/photo.php?v=397498503714069&set=vb.100003617676311&type=2&theater

İŞKENCE
https://www.facebook.com/photo.php?v=397881623675757&set=vb.100003617676311&type=2&theater

ezoterik OTTOMAN HİSTORİSİ

https://www.facebook.com/photo.php?v=397880383675881&set=vb.100003617676311&type=2&theater

KELİMELERLE DÜNYA TARİHİ

https://www.facebook.com/photo.php?v=398211396976113&set=vb.100003617676311&type=2&theater


ben buraya yıldızsız gecelerden geldim
http://fehmidemirbag.blogspot.com.tr/2013/10/ben-buraya-yildizsiz-gecelerden-geldim.html

aşkolsun artık!

gerçek aşk!

Ne kadar da sakarım; İçimi hep kelimelere döktüm!

oysa onlar bana,

Müslüman kanının oluklar gibi akmasına aldırmayıp pire kanının hükmünü soruyorlar!






beyin büzüşünce,
yürekte küçülür...
dilde çürür!
...
beyne gıda; okumak!
okumak aşkı!
aşk ki haya mayası!
Hâyâdır Aşk!  
Hz.Adem gibi,
Tam kırk yıl semaya bakamadan,
Utanarak yaşamak!
ve aşk,
Efendimizin (s.a.v) vefat ettiğini hissedip,
Başını duvarlara vurarak,
kendini öldüren devesi...
...
Ey soluma düşen ince sızım..  
Öyle tepkisiz kalma. 
Yanan yürektir, çıra değil...
...
Ah! Siz birde benim,
Susarken yazdıklarımı okusanız!
...
kaderim,
makus talihim;
alında yazmadıktan sonra; 
Kaç şiire yazarsam yazayım seni,
külliyyen boşuna...
...
Diren Gazze!
patla sodom gomore!
Cola'nın üstünde ismini arayan,
Ümmet-i Muhammed seninle!
...
hani buyurmuştu ya,
yetimlerin efendisi;
Sizin davranışlarınıza bakıp ta,
müslümanlığa özenen kimseler yoksa,
'' İmanınızı Gözden Geçirin!"
...

beyinler sakatad,
kalmadı sadakat!
ortalık hilkat!
perişanız; hakikat!
...
Dağlar ağlar, taşlar ağlar,
Gözlerde yok yaş yüreğim!
Beni bir başıma koma,
sen bari,
benle savaş yüreğim..
...
sürgünümsün yalan dünya,
yerim yurdum sonsuzlukta!
aşkta...varlıkta...yoklukta!
ezelde...ebette!
teslimiyet şeksiz elbette!
Sözüm, Bir peygamber duâsı ile bitsin;
"Allah’ım merhametsizleri bize musallat etme."

fehmi demirbağ

BENİ DE DİNLEYİN!


UTANÇ DOLU GÜNLER!

beni de dinleyin,
yasa dışıda olsa, dinleyin,
dinleyin beni, diyeceklerimi;
...
sen hele bir deyiver,
motor icad oldu mu?
oldu da...
biz hala niye otomofol yapamıyah?
double yaptıkta yolları,
yolsuzlukta radar yoh mu,
bu sürat niye?
sorunca soruları,
bu surat kime?
üniversite deyip,
kıyarız gençliğe,
sorum olacak bir de;
tencere dibin kara,
seninki benden kara...
yoksa tencere yuvarlanmış ta,
kapağını mı buluvermiş?
...
ülkem nüfusunu yığdık kentlere,
köylü asfaltta buğday yetiştire...
petrol çıkmaz bu topraklardan,
sıkman canınızı boşu boşuna!
...
imamlar suskun...
cemaatler ekmek kapısı...
iktidar ha sen ha ben,
icazet amerikanyadan hasılı...
...
bana elleşmeyin,
siz kemiğinizi üleşin...
...
çocuklarınız amerikan patentli,
geleceğiniz marka marka,
içinizde bir acaip sıkıntı,
çare sarıgül, morgül niyetli!
...
uğultu var memleketimde,
kim kime dumduma!
sandıkta çözülecekmiş,
demokrasi ferman buyura!
...
tıkandık, trafik gibi...
güven kalmadı millette,
millet mi? o dizi peşinde!
yeni putumuz kaos yada fitne!
...
hele bir dinle,
rabbim iki kulak bir ağız vermiş,
iki dinle bir konuş,
sevişme de ne? illa ki boğuş!
...
kitap okuma,
yazmada sakın,
sen daha az,
ben daha çok azgın!
...
benim liderim,
senin liderini döver,
sam amca ikimizin amcası,
hepimizi hem sever hem öper!
...
geldik sözün sonuna,
düşman bildik,
doğru diyeni,
hani derler ya,
mevlam sonumuzu hayreyleye,
bu kara günler,
hepimize,
utanç dolu hatıra!

fehmi demirbağ

19 Şubat 2014 Çarşamba

SANAL KİTAP- ROMAN


ücretsiz yayınladım bu çalışmamı...okuyun; beğenirseniz tavsiye 

de edin...ve beğenirseniz hayrıma çalışmamın karşılığı olarak bir 

garibana 5 tl. veriverin...









FEHMİ DEMİRBAĞ 

 İMPARATORLUĞA VEDA



Bu, çok hazin bir hikayedir. 600 yüzyıl boyunca dünyaya adaletle hükmetmiş bir cihan devletinin yıkılış hikayesidir anlatacağımız. İnsanlık semasında ihtişamla parlayan bir medeniyetin ışığını kaybedişinin hikâyesidir. Hazin bir hikâyedir. Ama bir o kadar da ibretle öğrenilmesi, dersler çıkarılması gereken bir hikâye…
Kendimizi inkar ederek, Batı’yı taklide başlayışımızın; yani Tanzimat’ın ilanı, yani sonun başlangıcı ile başlar hikayemiz.
O günden sonra Osmanlı’nın yüzü bir türlü gülmemiş, dağdan kopan bir çığ gibi uçuruma doğru sürüklenip gitmiştir.
O çalkantılar içinde kendi değerlerinden kopan birçok aydınımız bu bitişin fitilini ateşlemişlerdir.
Toplumu kendilerince modernleştireceklerdir. Kendilerine “Jön Türkler” diyen bu grubun hocaları ise Osmanlı’nın kadim düşmanı Batılılar’dır. Aslında proje çok açıktır:
Osmanlı’yı kendi içinden çökertmek!







YENİDOĞAN KÖYÜ-1919
Geceyi aydınlatan alevler, Samsun’un bu küçük köyündeki herkesi harekete geçirmişti. 1919 yılının soğuk bir mayıs gecesinde yataklarından fırlayan Yenidoğan Köyü ahalisi, ellerinde geçirdikleri kova, tas ne varsa su doldurup, yanan kiliseye koşarlarken, devasa ateşin önünde kahkahalarla gülen, er üniformalı ve kirli sakallı adam çok da umurlarında değildi. Şimdiki öncelik, yanan ahşap binayı söndürmekti. Daha sonra binayı ateşe veren kişiyle ilgilenebilirlerdi. Gerçi her ikisinin de imkânsız olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ahşap bina kısa süre içinde kül yığınına dönecek, yıllar süren savaşlarda aklını yitiren Deli Gazi Murat da hiçbir şey olmamış gibi etrafta dolanmayı sürdürecek ve kimse onu suçlamayacaktı. Nitekim, Ermeni tehcirinde terk edilen kilisenin başına,kilise hem“boş durmasın” hemde yaşlılar uzun yolda telef olmasınlar  diye geride bırakılan yaşlı Rum karı-koca, kendilerine verilen emanetin yitip gitmesini göz yaşları ile izlerken, deli gazi, her şeyi unutmuş, boş gözlerle oradan ayrılıyordu.
Yaşlı çift, Kostas ve Sofya, koruyamadıkları emanete umutsuzlukla bakarlarken, kendilerine bırakılan bir diğer emaneti, hasta ve küçük Ermeni kız çocuğu, Garine’yi kaybetme korkusuyla, ona sıkı sıkı sarılmışlardı.    
1919 yılının soğuk bir mayıs gecesiydi.
Ve koskoca ülke, önlerinde yanan kiliseden farklı değildi.

***

“Bu uçak ne zaman kalkacak” diye söylendi, sarı saçlı çocuk. “Öf! Beklemekten nefret ediyorum!”
Ertuğrul, arkadaşı Niko’nun bu sızlanmalarına alışıktı. Niko zaten ya sızlanır ya da PSP’sinde heyecanlı bir oyuna dalıp giderdi. Her şeye rağmen sıkı dosttu ikisi.
“Bir saat var işte!” diye yanıtladı Ertuğrul. “Birazdan kapıya gideriz.”
Her şeye rağmen, Niko’nun yakınmaları bitecek gibi değildi: “2011 yılındayız ve hâlâ ışınlanma yok! Bu nasıl iş anlamadım ki?”
İkilinin konuşmalarını dinleyen İbosanjo, pek de keyifli görünmüyordu. Oturdukları havaalanı kafesindeki fiyatlar, insanın canını sıkmak için yeterliydi gerçi. Ama siyah tenli kızın canını sıkan konu bu değildi.
İbosanjo, başını usulca kaldırıp Niko’ya baktı:
“Işınlanma yok, ama çay var!” dedi. “Çayını iç de kalkalım bari…”
İbosanjo, sütsüz kahvesinden geniş bir yudum aldı. Ertuğrul ve Niko, sabahtan beri kıza ne derdi olduğunu sormak istiyorlardı. Ama İbosanjo her ne kadar dışa dönük biri olsa da kapandı mı tam kapanıyor ve etrafına görünmez duvarlar çekiyordu.
Niko, kafasını kaşıyarak sandalyesine yaslandı ve plastik bardağını avcuna aldı: “Çay bence en güzel içecek! Kim ne derse desin!”
Ertuğrul, gerginleşmekte olan havayı yumuşatma fırsatını kaçırmadı: “Bence de öyle. Çay içmeden kendime gelemem doğrusu…”
İbosanjo, bir yandan masanın üzerindeki telefonunu parmağı ile çevirip duruyor bir yandan da bir şeyler düşünüyordu. Ama arkadaşlarına cevap vermekten geri durmadı:
“Ne de olsa ikiniz de Akdeniz insanısınız! Birbirinize benziyorsunuz….”
İbosanjo’nun bu sözleri, Niko’yu rahatsız etmiş, milliyetçi damarını kabartmıştı. Oturduğu yerden doğrularak İbosanjo’ya dik dik baktı:
“Yok canım! Ne alakası var ya!? Bir bana bak bir de Ertuğrul’a!”
İbosanjo umursamaz bir tavır takındı. Niko’nun kızgın bakışları ona işlemiyor gibiydi: “Haydi, haydi… Bırak bu işleri…”
Niko, önce Ertuğrul’a sonra da İbosanjo’ya baktı. İkisinden de bir tepki ya da yanıt alamıyordu. Kısa süren bir sessizliğin ardından, İbosanjo konuşmasını sürdürdü:
“Siz dolmaki diyorsunuz, Türkler dolma diyor. Siz baklavaki diyorsunuz, Türkler baklava… Dünyada baklavayı bu kadar seven kaç millet var Allah aşkına?!”
Niko, verecek bir cevap bulmanın derdine düşmüş, saçlarını karıştırırken, Ertuğrul İbosanjo’ya dönerek şaşkın gözlerle süzmeye başladı:
“Hayrola İbosanjo? Bakıyorum hem Türkçe’yi hem de Yunanca’yı sökmüşsün? Bu ne yetenek böyle?”
İbosanjo bu jeste karşılık vermedi. Masadan kalktı. Bir yandan da başı önde cevap verdi:
“Yetenek falan değil. Maalesef bunun çok acı veren bir nedeni var…”
Siyah tenli kızın yüzündeki ifadesizlik, yerini hüzne bırakmıştı. Niko da artık İbosanjo’ya cevap verme derdinden vazgeçmiş, Ertuğrul gibi İbosanjo’nun söyleyeceklerine odaklanmıştı. İbosanjo, masanın etrafında ağır adımlarla ilerlemeye başladı:
“Ülkem yıllarca işgal altında kaldı” dedi. “her gelen kendi dilini zorla öğretmeye çalıştı bize… Ama daha kötüsü ne, biliyor musunuz? Biz hiçbir zaman birlik olamadık. Farklılıklarımızı zenginlik değil, kavga aracı olarak gördük. Böyle olunca da en ufak rüzgarda savrulduk. Kültürümüz alt-üst oldu. Ve –kendi dilimizi kaybederek- bir sürü dil öğrenmek zorunda kaldık…”
Niko fazla düşünmeden tepki gösterdi:
“Haydi ama!” dedi sarı saçlı çocuk. Sonra Ertuğrul’u göstererek konuşmasını sürdürdü:
“Yunanistan da 600 sene boyunca Ertuğrullar’ın yönetiminde kaldı. Ama şimdi Atina’ya git, Türkçe konuşan bir kişi bulamazsın. Ne dilimize dokundular ne de kültürümüze. İsteseler her şeyi yok ederlerdi! Sizi yönetenler neden farklı olsun?”
“Çünkü Osmanlı değişik bir imparatorluktu, Niko” diye cevap verdi Ertuğrul. “Osmanlı, tarihte nadir görülen yapısıyla, adalet ve merhameti ilke edindiklerinden dolayı, bir zulüm yöntemi olan asimile yoluna başvurmamıştır.”
İbosanjo’nun telefonuna mesaj geldiğini bildiren ses, dikkatlerin bir anda kaymasına sebep oldu. İbosanjo, telefonu aldı ve mesajı açmak için uğraşmaya başladı.
“Mesaj geldi…”
Niko, umursamaz bir tavırla sandalyesinden kalkarak omuz silkti: “Yine banka reklamıdır!”
İbosanjo, gelen mesajı açmayı başarmıştı:
“Hayır. Banka reklamı değil…”
Kızın yüzünde acı bir tebessüm belirdi: “Bizim büyükelçilikten… 1 Ekim bağımsızlık bayramına davet ediyorlar… Keşke sevinebilseydim…”
İbosanjo’nun bu sözleri iki çocuğu bir kez daha şaşırtmıştı. Ama ilk tepkiyi veren Niko oldu:
“O ne demek yahu? İnsan hiç sevinmez mi bağımsızlığa?”
İbosanjo: “Seviniyorum tabi ki…” diye mırıldandı. Ama bu sözlerin ardından daha kuvvetli kelimelerin sıralanacağı çok açıktı. Nitekim, fazla beklemeden sözlerine devam etti:
“Seviniyorum sevinmesine ama… Bağımsızlık dahil hiçbir sorun çözülmedi aslında… Sözde yendiğimiz, ülkemizden attığımız dış güçlerin elleri hâlâ ülkemizin üzerinde. Hâlâ, bıkmadan usanmadan bizi parçalamaya, elimizde avucumuzda ne varsa sömürmeye çalışıyorlar…”
Ertuğrul genç kıza hak veriyordu. Ancak yapmaları gereken bir iş vardı. Kolundaki saate baktı ve masadan kalkarken İbosanjo’ya dönerek:
“Çünkü birlikten kuvvet doğar, İbosanjo” dedi. “Onların istemediği bu işte… Birlik!”

***

“Birlik ha?! Boş lâflar bunlar!”
Yeşil gözlü ve sarı top sakallı adamın sinirli ses tonu, zemini kıraç toprakla kaplı çadırı inletmişti sanki. Adamın zayıf ve ince yapısına bakıp da bu kadar büyük tepkiler vermesine şaşırmak mümkündü. Ama Nosam adlı bu Avrupalı’nın tepkileri, yanında duran kısa boylu, çelimsiz ve kaç yıllık olduğu tahmin edilemeyecek kadar eskimiş kahverengi kıyafetli –belki de çuval demek daha doğru olacak- siyah tenli adamı şaşırtmıyordu.
Nosam, aşırı tepki verdiğini fark etmişti. Pahalı takım elbisesini tamamlayan saf ipek kravatını, altın yüzüklerle süslü ince parmakları ile düzelttikten sonra sesine sakin bir ton vermeye çalışarak konuştu:
“Ben sizin dostunuzum, Togo. Bu birlik ve beraberlik saçmalıklarını çıkar aklından. Onlar sizin köylerinizi basıp çocuklarınızı öldürdüler. Sonra da suçu sizin üzerinize attılar.”
Togo, yere bakıyor ve kararsız tavrını sürdürüyordu. Üzerinde baskı kurmaya çalışan yeşil gözlü Avrupa’lının tavrı onu terletebilirdi. Ama doğup büyüdüğü Afrika toprakları onu zaten yeterince terletmekteydi.
Nosam:
“…Bağımsızlığınızı kazandığınızı düşün!” dedi, kararlı ve heyecan veren bir sesle. Hafif eğilerek Togo’nun gözlerini görmeye çalıştı:
“…Onlardan ayrılıp kendi ülkenizi kurduğunuzu! Kendi dilinizi konuştuğunuzu!”
Togo, Nosam’ın insanı etki altına alan bakışlarını görmek istemiyordu:
“Kafam çok karışık, Mister Nosam” diye fısıldadı. “dilimizi zaten konuşuyoruz. Kabilemizden bir çok kişi devlet kademesinde üst düzey yönetici... Üstelik tek ayrılıkçı biz değiliz ki. Rasak’ın birlikleri de bu topraklarda hak iddia ediyor... Onlarla da savaşmak zorundayız...Bağımsızlık ise...”
Togo’nun bu kadar ince düşünebilmesi, Nosam’ın canını iyiden iyiye sıkmıştı. Adamın sözünü kesti:
“Bağımsız olmak için kan dökmelisiniz! Hem devlet askerlerinin hem de o Rasak denen adamın teröristlerinin... Silahlarınızı en iyi yerlerden temin ediyorum. Merak etme Rasak’ın silah sağlama yollarını kesiyoruz... Hem bilirsin... Yalnız birey, güçlü bireydir... Öldürün onları! Siz kahraman gerillalarsınız!”
Togo hâlâ suskundu ve sürdürdüğü bu tavır, Nosam için bir tehlike olabilirdi. Öyle ya, bu Afrika ülkesinde yıllardır devam eden iç savaşta sattığı silahlardan tırlar dolusu para kazanıyordu. Zaten aşağı bir ırk olarak gördüğü siyah insanların ölmesi, Nosam için bir kayıp değil kazançtı. Nosam, gayri ihtiyari etrafına bakınıp bir şişe viski arandı. Şimdi lüks ofisinde oturup, televizyonda savaş haberlerini izleyerek keyif yapmak varken, güneşin kavurduğu kara kıtada ne işi vardı sanki? Üstelik isyan eden kabilelerden sadece birinin lideri olan Togo da işi yokuşa sürüp duruyordu. Her tarafından fakirlik akan çadırda değil bir şişe içki, bir bardak su bulmak bile sorundu. Kahverengi çadırın deliklerinden sızan keskin güneş, gözlerini aldı. Gözlerini kırpıştırırken, Adamın, kırık kahverengi sandalyesine yöneldiğini gördü. Belli ki daha çok düşünecekti bu konuyu.
Adamın elbisesi kahverengiydi. Çadır, toprak ve hatta güneş bile kahverengiydi.
Ama ortalıkta içebileceği bir şişelik bile kahverengi içecek yoktu… İşte bu, Nosam’ın en büyük problemiydi.

***

Mr. Nosam, elli’li yaşlarında sarışın, yeşil gözlü, zayıf ve uzun boylu gizemli bir adamdır. Dünyada işlenen birçok yasadışı işin arkasında ya bizzat bulunur ya da destekler. Onu diğer kötülerden daha kötü yapan şey ise; yaptığı şeyleri bir suç olarak değil, bir erdem olarak görmesidir. Mr. Nosam, aynı zamanda ‘İlluminati’ denilen uluslarüstü, esrarengiz bir organizasyonun en üst düzeydeki üyelerindendir. Mr. Nosam küçük yaştan beri bu gizemli organizasyon tarafından eğitilmiş ve bu günler için hazırlanmıştır. Yaptığı kötülüklerin ardında basit çıkarlar değil, görülenden daha büyük planlar yatar. Binlerce elyazması antik kitabın bulunduğu kütüphanesinde uzun zaman geçirir. Bilginin başlı başına bir güç olduğunun bilincindedir. Mr. Nosam’ın merkez ofisi Londra’dadır. Ofisi, muazzam bir gökdelendir. Geniş kütüphanesi de bu binada yer alır. Dünyanın her yerinde bağlantıda olduğu adamları vardır. Birçok işi bizzat yapmak yerine adamlarını kullanır. Yaptığı pis işlerin organizasyonunda iki adamı ön plandadır: Gooddays ve Cenk. Sihirli yelek konusunda Ertuğrul’dan daha fazla bilgiye sahiptir. Ertuğrul’dan da ölesiye nefret eder. Ertuğrul’a daima “Yelekli” diye hitap eder. Ertuğrul’un yelekten dolayı kazandığı gücün farkındadır. Yelek hakkında kadim bilgilere sahiptir.
İyiliğin sembolü olan Yelek, aslında sahibine olağanüstü özellikler vermez. Sahibinde zaten mevcut olan, güzel özellikleri artırır. Yeleğin özelliği; sadece iyi çocukların O’na sahip olabilmesi ve yeleğe sahip olanların dünyayı değiştirme gücüne erişmesidir. Cesaret, zekâ ve fiziki kuvvet gibi… Ertuğrul da zaten olayları genellikle arkadaşlarının desteği ile işbirliği ve dayanışma ruhu içerisinde çözmektedir. Yaptığı birçok işte Ertuğrul’u karşısında bulması Nosam’ı deliye çevirmektedir.
13 yaşındaki bu Türk çocuğunun babası Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Hüseyin İleri Bey’dir. Hüseyin Bey aslen Tokat ilinden Çerkes bir aileye mensuptur. Annesi Şahika Hanım aslen Bitlis’li olan bir Kürt kadınıdır. Şahika hanım bir Kürt Hanımı olarak asırlardan beri kardeşçe yaşayan aynı milletin farklı kardeşleri olan Türk ve Kürtlerin özellikle batının şer odaklarının kışkırtmasıyla ve uluslararası bir planın parçası olarak son dönemlerde terörle birbirlerini tüketmelerine bir anlam verememektedir.
Sözüm ona Kürtlerin hakkı üzerinden güya politika üreten bunu da terör şemsiyesi ile bir korku imparatorluğuna dönüştürenleri hep samimiyetsiz bulmuştur. “Teröre ayırdıkları ömür ve servetlerini ve gayretlerini barışa adamış olsalar hem dünya hem de bölge barışı adına güzel bir örnek teşkil etmezler mi?” der durur. Ve ekler: “Yetim başı okşaması gereken toplum önderlerinin çocukları yetim bırakmalarının, hatta parmak kadar masum çocukları sokaklara terör örgütünün gerillası gibi dökmelerinin gayesinde ne gibi insancıl bir durum olabilir ki?” Bir dokun ki Şahika Hanım’a bin ‘ah’ işit!
“Hem uyuşturucu işinden nemalanacaksın hem de her türlü kara paranın kasiyerliğini yapacaksın… Hem de yıllardır haince tuzaklarla gencecik insanları, ömürlerinin baharında toprağa koyacaksın! Kızıl, Komünist, Allahsız ve ahlaksız bu yapı söylemlerinde samimi ise, Kürt halkının mutluluğu için, onları kanserli bir mikrop gibi sarmış olan köhne geleneklerini değiştirmek için en ufak bir gayret sarf etmez mi? Nedir bu kan davası geleneği? Berdel! Namus cinayetleri! Küçük yaşta kızların adeta parayla satılması, kocaya verilmesi! Kadınların yedikleri dayaklar! Kardeşin ölünce, yengen ile evlenmek! Aşiret ve toprak ağalığı! Müslüman Kürt insanımızı cahil bırakacak her türlü eylem! İki satır da bu cehaleti ortadan kaldıracak faaliyetlerde bulunsanıza…”
Haksızda sayılmaz bu düşüncelerinde Şahika Hanım.
Hoş buna benzeyen ilkellikler bir ölçüde Kuran’dan uzaklaşmış günümüz ümmetinin de genel sorunu değil midir? Türkler, Araplar da buna benzer cehaletten de nasiplerini almamışlar mıdır? Devletimizde terörle mücadele ederken silaha ayırdığı bütçenin bir kısmı ile de olsa insani politikalarla bölge insanının kalbine sinecek yatırımlarla kardeşlik projesi yürütse terör örgütünün argümanlarını elinden alamaz mı?
‘Kürtçe konuşmak üzerine’ veryansınla başlayan bu karşı duruşa demek lazım değil midir; koskoca Türkiye Cumhuriyetinin anayasasında bile güya koruma altına alınmış Türkçe’nin haline bir bakar mısınız? Memlekette konuşulan bir dil midir bu uydurukça ve yabancı dillerin istilasındaki garibim Türkçe. Memleketin azgelişmişliğinin sebep olduğu, Kürd’ün yaşadığı sorunlar genelde Türk’ünde yaşadığı sorunları değil midir?
Şahika Hanım’ın bir anne olarak yüreği, her anne gibi bu terör belası yüzünden haklı gerekçelerden dolayı oldukça sızılıdır. Bu ülkeyi huzursuzluğa davet eden iç hainler, yakın zamanda Saddam’ın zulmünden kaçan 500.000 Peşmerge’ye kucağımızı açtığımızı görmezler mi? Bulgaristan’da 80’li yıllarda yaşanan dramın ardından 300.000 soydaş nereye sığındı? Ruslardan kaçan Afganlılar bu topraklarda ağırlanmadı mı? Somali’ye, Libya’ya, Suriye’ye, Filistin’e, Bosna’ya merhamet elini kim uzattı? Peki, bu ülke kardeş kavgasını yaşarsa bizi kim kucaklar ey saf milletim? Biz bu coğrafyada yaşayan insanlar kendimizi istediğimiz gibi tanımlayalım; Türk diyelim…Kürt, Çerkes, Arnavut…Türkiyeli…Osmanlı…Adamlar bizi dışarıdan tek bir isimle tanımlıyorlar: TÜRK! Ya da MÜSLÜMAN! Bundan da gocunan varsa, ki zaten onlar bizden değildir.

YÜZYILIN İYİLİK TAKIMI
İleri Ailesi iki yıldır Roma’da yaşamaktadırlar. Ertuğrul babasının görevi gereği küçük yaşlardan itibaren dünyanın birçok yerinde bulunmuş ve birçok da arkadaş edinmiştir. Yeleği almadan önce de gittiği yerlerde yardımseverliği ve cana yakınlığı ile herkesin gönlünü kazanmıştır. Güvenilir kişiliği ön plandadır. Yeleği Venedik’te bir antikacıda görür. “Yüzyılın İyilik Takımı” sıfatını alacak arkadaşlarıyla Venedik’teki tanışıklıkları yeleğin özelliklerini araştırırken başlayacak; sıkı dostlukları sayesinde de maceradan maceraya hep beraber koşacaklardır.
İstanbul’un kardeş kenti Venedik Belediye Başkanı Massimo Cacciari’nin kızı Esta’yı Venediğin gondollarıyla bilinen meşhur kanallarından birinde boğulmaktan kurtarmasının ardından Ertuğrulaİtalyan halkınca “Herotürk” sıfatı yakıştırılmış; ardındanda İstanbul Belediye Başkanı ve Venedik Belediye Başkanı’nın ortak hediyesi olarak arkadaşları ile beraber İstanbul’a tatile gönderilmiştir. Arkadaşları ile çıktığı bu yolculuk, sonu gelmez maceraların da başlangıcı olacaktır. Çok iyi derecede İngilizce ve İtalyanca bilen Ertuğrul, iyi kalpli ve zeki bir çocuktur. Özelliklerini bilmediği bu yeleği daha sonra çantasında bulacaktır. Yeleği çantaya köpeğinin koyduğunu düşünerek antikacının yolunu tutar. Böylece antikacı Silvio’dan yeleğin sırrını öğrenir. 

ALAADDİN’İN LAMBASI
Var mıdır Alaaddin’in sihirli lambasını dünyada duymayan? Ya Alaaddin’in sihirli yeleğini?  Anlatacağımız hikâye Alaaddin’in sihirli lambasında adı geçen cinin lambaya hapsedilmesi ile başlar. Ne tarih kitaplarında ne de masallarda adı geçen bu yaklaşım bizi sihirli yeleğe götürür ki; bu yelek sadece koruyucularına ve sahibi olacak çocuklara sihrini göstermiştir.
Yüzyıllar boyu insanlıktan sırrını gizleyerek diyar diyar dolaşan sihirli yelek kuytu bir köşede kendisini hak edecek çocuğu bekleyedursun biz hikâyemizin başına dönelim. 
Çok çok uzun zaman önce büyük Türk-Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın torunu olan Kubilay, kardeşi Mengu’nun ölümünden sonra Han ilan edildi. Atalarından miras kalan cesareti ve gücüyle önce Siang Yang’ı ele geçirdi. Uzun süren savaşlar sonucunda tüm Çin’i hükümdarlığına katmayı başararak başkenti Pekin olan Yuan Hanedanlığını kurdu. Görkemli imparatorluğunun sınırları Batı’da Polonya’ya kadar uzanır olmuştu.
Bugünkü uygarlığın sahibi olan batı dünyası ise o dönemlerde sefaletin, cehaletin pençesinde acılar içinde kıvranmaktaydı. Bir tarafta mezhep çatışmaları ile teolojik tartışmalar kanlı çatışmalara sebebiyet veriyor, diğer tarafta veba, humma ve kolera gibi salgın hastalıklar kitlesel ölümlere neden oluyordu.
Kubilay Han, sadece askeri dehaya sahip değildi. Bilime, sanata ve dünyada olup biten gelişmelere büyük merakı vardı. Çin Sanatlarının gelişimine destek sağlamış, bugün hepimizin hayatında vazgeçilmez olan kâğıt para da ilk defa onun imparatorluğu zamanında Çin’de kullanılmıştı. Bu yüzden sarayında, başka ülkelerin diplomatlarını ve fikir adamlarını ağırlar, bilge kişilerin düşüncelerini büyük bir ilgiyle dinlerdi.
Han’ın görkemli sarayına yolu düşen yabancılardan en önemlileri de Venedikli Polo Kardeşlerdi. Venedik, tarih boyunca Avrupa´nın en önemli ticaret başkentlerinden biri olmuştu. Venedikliler, Türklerden ve Araplardan öğrendikleri sayı sistemi ile ticaret aritmetiğini en üst düzeye çıkarmışlar ve bu nedenle o dönemlerde yaşayan bütün Avrupalı tacirler bu aritmetiği öğrenebilmek için Venedik’te açılan birçok okula gelerek eğitim almışlardı. Venedikli Tüccar olan Niccolo ve Maffeo Polo, Rusya gezilerinden dönerlerken yolda karşılaştıkları Kubilay Han’ın adamlarının özel davetiyle Çin’e gelmiş gezip gördükleri yerler hakkında deneyimlerini dile getirmişlerdi. Bu ziyaretten oldukça memnun ayrılan Polo kardeşlerin ikinci seferlerinde yanlarında genç ve meraklı bir kaşif daha vardı: Niccolo’un oğlu Marco Polo. 17 yaşındaki Marco, yaşıtları hala oyun oynarken adı sadece masallarda geçen o efsanevi ülkeye ulaşmıştı. Kendisi gibi cesur ve yeni bir şeyler öğrenmek için bu denli uğraş veren bu delikanlı Kubilay Han’ın kısa sürede ilgisini çekmeyi başardı.
Bir sohbet esnasında Kubilay Han genç Polo’ ya bir teklifte bulundu:
“Hevesin gözümden kaçmadı Marco. Sana sevineceğini umduğum bir teklifim var. Benim için bu uçsuz bucaksız ülkemi gezip, bana rapor sunmaya ne dersin?”
Genç Polo sevinçle kabul etti bu teklifi.
“Bu duyduğum en güzel haber. Hayallerim gerçek oldu Hükümdarım. Söz veriyorum görevimi en iyi şekilde yerine getireceğim.”
MARCO POLO
Marco Polo’nun düşleri gerçek olmuştu. Sevinçle yola koyulan Marco, yolculuğunda karşısına çıkan yapıları, halk yaşantısını gelenek ve görenekleri not ediyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyordu. Çinliler, Avrupa’da ancak 400 yıl sonra kullanılacak olan kömürü daha o zamanlar kullanıyor, Avrupa’ya 15. yüzyılda giren yağlıboyayla 7. yüzyıldan beri resim yapıyorlardı. Gördüğü güzellikler karşısında adeta büyülenmiş [olan] Marco Polo sonradan yazacağı Seyahatnamesinde bu yenilikleri Avrupa’ya taşıyan bir köprü olacaktı. Ne yazık ki İtalyanlar onun yazdıklarının çoğuna yalan gözüyle baktılar. Marko Polonun evine dönmesinden sonra da daha beşyüz yıl hiçbir Avrupalı onun dolaştığı ülkeleri göremedi.
Marco Kubilay Han’ı ziyaretlerinde gezip gördüğü yerleri en ince detayına kadar heyecanlı heyecanlı anlatıyor; Kubilay Han da gözlerini kapatıp hayalinde bu İtalyan genci ile beraber seyahat ediyordu.
Marco Polo ardı ardına sıralayıp duruyordu izlenimlerini:
“Şehrin yolları ağaçlarla kaplı… Sanki bir cennet bahçesinden geçer gibi. Göz alıcı çiçeklerle donanmış parklar ve köprüler her köşe başı karşımızda beliriveriyor.”
“Tam tamına 300 tane hamam var Hükümdarım. Halkın büyük çoğunluğunu her gün bu hamamlarda görmek mümkün..”
“Bu bir havai fişek hükümdarım. Bu özel karışım bambu tüpün içerisinde sıkıştırılıp ve yakılınca halkınızın özel gecelerini gökyüzünde saçtığı ışıklarla bir masal âlemine sürüklüyor. “
“Bunlar uçurtma hükümdarım rüzgârlı günlerde bulutların arasında kuşlar gibi özgürce süzülüyorlar.”
Kubilay Han, inancını boşa çıkarmamış, kendisine 17 yıl hizmet etmiş ve artık neredeyse orta yaşlı bir adam olmuş olan bu fedakar insanı memleketine uğurlamazdan önce özel hediyelerle ödüllendirmeye karar verdi. İşte bu hediyelerden biri de ünlü “Binbirgece Masalları”nda adı geçen “Alaaddin’in Lambası” idi.
BİNBİR GECE MASALLARI
Yediyüzlü yıllarda kozmopolit bir şehir olan Bağdat’ın, Halife Harun Reşid zamanında önemli bir yeri vardı. Şehir İran, Çin, Hindistan ve Avrupa’dan gelen tüccarlarla dolup taşmaktaydı. Bu dönemde doğu kültürleriyle harmanlanan Arap kültürü şehrin kültürel yapısını da geliştirdi. Ünlü Şehriyar hikâyeleri, binbeşyüzlü yıllara kadar eklenerek Binbir Gece Masallarının anayapısını tamamladı. Bu hikâyelerdeki kurgular ve fantezilerin yoğunluğu Avrupa’lı tüccarların sayesinde ülkelerine taşınarak cehaletin girdabında, karanlık Ortaçağ’ı yaşayan Batılının, Rönesans’a adım atmasına öncülük etmiştir.
Alaaddin bir terzinin oğludur. Uzak diyarlardan gelen amcasının sihirli bir lambanın peşinde olduğundan haberi yoktur. Dar ve karanlık bir mağarada saklı bulunan lambayı yerinden alabilecek kişinin ancak temiz yürekli bir çocuk olması gerçeğinden dolayı amcası Alaaddin’i ikna ederek lambayı bulunduğu yerden çıkarmak ister. Öykü Alaaddin’in lambanın üzerindeki kirleri eliyle temizlemek isterken, ovalaması sonucu lambanın içinde yüzyıllardır hapis tutulan Cin’in özgür kalmasıyla başlar. Cin özgürlüğünün karşılığında teşekkür etmek için Alaaddin’e “Dile benden ne dilersen” der.
Çok uzun yıllar önce küçük bir ormanda tek çocuğu Şems ve karısıyla mutlu bir hayat süren Cin’i orman cadısı İsabelle ülkenin kötü yürekli hükümdarının isteğiyle bir lambanın içine hapsetmiştir. Uzun hapis hayatını Alaaddin sayesinde bitiren Cin ve kurtarıcısı birlikte nice maceralar yaşarlar.
Masalın sonunda Cin ailesine kavuşur. Alaaddin de Cin’e teşekkür maksadıyla terzi olan babasına Cin’in oğlu Şems’e hediye olarak hammaddesi “el emeğinden, göz nurundan” bir kıyafet diktirir.
Cin, bu kıyafeti çok beğenen oğlu Şems’in sevincinden dolayı kıyafetinin aynısından bir tane daha ister ve onu da kendi elleriyle Alaadin’e giydirir. Ve on yaşındaki Şems ile onbeş yaşındaki Alaaddin’in kıyafetlerine sihir yapar. Artık her iki çocukda kıyafetlerinin özelliklerinden dolayı, başları sıkıştığında Cin’den yardım almaksızın zorluklarla karşılaştıklarında rahatlıkla her türlü engeli aşabileceklerdir. Ama Cin’in lambadan kurtulduğunu öğrenen kötü yürekli cadı İsabelle, Cin’in peşine düşerUzun uğraşların arkasından Cin’i tekrar lambanın içine hapseder.
Lamba ordan oraya elden ele dolaşır durur, hikâyesiyle birlikte…
Aradan uzun yıllar geçer…Alaaddin fani dünyadan göçer gider…
Alaaddin’in sihirli kıyafetinin nerede olduğunu da bilen yoktur.Kimbilir hangi eskicinin raflarını süslemektedir…Ya da kimbilir şimdi hangi çocuk tarafından giyilmektedir? Bilinen tek şey kayıp olan sihirli bu kıyafetin zamanın akışında her dönem sadece iyi yürekli bir çocuk tarafından kullanıldığıdır. El emeği göz nuru dökülerek Alaaddin’in babası tarafından dikilen ve Lambanın Cin’i tarafından sihirli özellik verilen bu kıyafet tüm dünya çocuklarının sahip olmak istedikleri en önemli şeydir.
Şems ise babasını kurtarmak için lambanın peşinde annesiyle birlikte ordan oraya yolculuklar yapmaktadır.
Zamanla, Sihirli Lamba her nasılsa Kubilay Han’ın kıymetli eşyaların bulunduğu hazinesi arasında yerini alır. Herkes lambanın hikâyesini bilmekte; ancak nasıl kullanılacağını; içinden Cin’in nasıl çıkartılacağını bilememektedir. Hâlbuki bir bilselerdi; ancak iyi kalpli şefkatli bir çocuğun sevgiyle lambayı ovalıyarak O’nu çıkartabileceğini ve Cin’e hükmedecebileceğini…
Marco Polo’ya verilen hediyelerin arasında yer alımıştır Alaaddin’in lambası. Marco Polo Aladdin’in Lambası ile birlikte ülkesine döner. Şems ve annesi de peşlerinden Venediğe ulaşırlar.
Marko Polo yakın çevresine getirdiği hediyeleri dağıtır. Akrabaları arasında yer alan, Venedik’in tanınmış terzilerinden, Giovenni Usta’nın payına da Alaaddin’in lambası düşer.
Giovenni Usta, hikâyesini Marko Polo’dan dinlediği lambayı değersiz bularak dükkânının bir köşesine yerleştirir. Şems ise annesinin yardımıyla Giovenni Usta’nın yanına çırak olarak yerleşir.
Şems çalışkanlığı ve terbiyesiyle ustasının gözüne girmeyi başarır.
Aralarındaki samimiyet ilerledikçe Şems üzerindeki sihirli kıyafetin hünerlerini ustasıyla paylaşır.
Giovenni Usta Şems’in kıyafetini edinmek ister ve karşılığında ne istediğini sorar.
Şems babasının hapis tutulduğu lambanın karşılığında sihirli kıyafetini ustasına verir.
Babasını lambadan çıkartır ve annesiyle birlikte yaşadıkları ormanın yolunu tutarlar.
Giovenni Usta Şems’ten aldığı kıyafeti ilmek ilmek söker ve diktiği her çocuk kıyafetine birer parçasını ekler.
Ustanın diktiği kıyafetlerin ünü tüm Avrupa’ya yayılır. Onu giyen bütün iyi çocuklar büyüdüklerinde ülkeleri ve insanlık için iyi işler yapan insanlar olmuşlardır.
Cin’in sihir yaptığı kıyafetlerden biri Giovenni ustanın sayesinde tüm dünyaya dağılır. Ancak bu kıyafet küçük parçalar eklenerek yeni ürünlere dönüştüğünden yeni elbiseler etkilerini yitirmişlerdir. Tek kullanımlık kıyafetlerdir bunlar. Oysa geride Alaadddin in gizli kıyafeti vardır. Tarih boyunca gizemini koruyan bu kıyafet kendi sahibini bulmak kaydıyla tarihsel yolculuğundadır.

***


ÇANAKKALE

1919 mayısında, Yenidoğan köyünü ayağa kaldıran yangın nihayet sönmüştü. Ahşap kilise binasının yerinde artık bir moloz yığını duruyor ve üzerinde tüten duman etrafta yorgun bekleşen ahâlinin genzini yakıyordu. “Gavur terk etmeli vatanı” diye avaz avaz hala bağırıp duran  deli gazi Murat’ın bu hali köylüde acıma hisside uyandırmıyor değildi. Murat’ın öyküsünü ise bilen pekte yoktu. Tüm bilinenler onun Çanakkale savaşından gelgitler şeklindeki yitirilmiş aklının merhamet uyandıran haliydi. Oysa onun hikayesi 18 Mart 1915 günü olmuştu. Deniz savaşı bütün hızı ve şiddeti ile devam etmektedir. O ana kadar Türk topçusunun maharetli atışları ve Nusret mayın gemisinin gizlice döktüğü mayınlarının yardımı ile düşmanın, Bouvet zırhlısı batırılmış, Inflexible ve Irresistible ise  ağır yaralanarak yan yatmış, düşmanda bir panik havası görülmeye başlanmıştı. Yan yatmış olan Irresistible’in hemen yanından, Ocean isimli zırhlı, bağından boşanmış azgın bir at  gibi, tekme savururcasına, sağa sola ateş kusarak pervasız bir şekilde ileri gitmeye başlamıştı. Bilhassa Rumeli Hamidiye ve Rumeli Mecidiye tabyaları bu zırhlının açtığı ateşlerle toz duman içinde kalmıştı.
Tam o sırada Rumeli Mecidiye tabyasının ağır toplarının bulunduğu kısma Ocean’ın fırlattığı büyük bir düşman mermisi düşmüş, tabyanın cephaneliği isabet aldığından büyük bir infilak meydana gelmişti. Taş toprak ve insan parçaları havaya savrulmuş, tabya toz bulutları içinde kalmıştı. İşte bu esnada kafasına aldığı darbe ile kendinden geçen Samsunlu Murat’ın acısı, can dostu tabyada topçu yardımcılığı yapan, Balıkesir’in Havran-Çamlık Köyü’nden Mehmet oğlu Seyit Onbaşıyı derinden etkilemiştir.Aynı patlamanın tesiriyle üzerine örtülmüş olan taş toprak parçalarını silkeleyip, başını kaldıran Seyit Onbaşı yerde kendinden geçmiş Murat’ı gördüğünde kahrolmuştu. Sağa sola bakındı. Hâlâ yaşıyordu. Şükür yaralanmamıştı da. Yanıbaşında takım arkadaşı Ali’yi gördü. Gözünü yerde baygın yatan Murat’tan almaksızın diğer arkadaşlarını sordu:
“Arkadaşlar mertebelerini buldular. Hepsi şehit oldular. Sadece sen ve ben kaldık.”
Seyit doğrulup boğaz sularına bir göz attığında çok heyacanlandı. Düşman zırhlılarından ismi Ocean olanı sağa sola alev kusarak hızla ilerliyordu. Hemen istihkamdaki toplara bir göz attı. Bir tanesi dışında hepsi kullanılamaz derecede hasara uğramıştı. Çalışır vaziyette olan topa ait mermileri kaldırıp namluya sürülmesine yardımcı olan vinç tertibatının parçalanmış olduğunu fark etti. Ama birşeyler yapmalıydı.
Yerde, çalışabilir vaziyetteki topa ait dört adet mermi vardı. Sağına soluna bakındı başka mermi de kalmamıştı. Topun atış yapabilmesi için yerde duran mermilerin, birkaç basamaktan oluşan topun merdiveninden yukarı çıkarılıp namlu haznesine sürülmesi gerekiyordu. Ani bir kararla mermilerin yanına gitti. Arkadaşına:
“Gel Ali! Yardım et de şu mermiyi sırtıma alayım.” Dedi. Arkadaşı şaşkın şaşkın bakarak:
“Bu mermilerin her biri 275 kilo çeker. Kaldıramazsın Seyit!” dedi.
Seyit’te, “bir deneyelim!” diye cevap verdi.
Ellerini toprağa bulayıp tuttukları mermiyi Seyit’in sırtına koymaya muvaffak oldular. Seyit kemiklerinin çatırdadığını duyar gibi oldu. Gözlerinin önünden şimşekler geçtiğini zannetti. Boyun damarları parmak gibi dışarı çıkmıştı. Hafif sendeledikten sonra topun merdivenlerini teker teker, yavaş yavaş çıktı. Arkadaşının yardımıyle  mermiyi topa sürmeye muvaffak oldu. Nişan tertibatını yeniden ayarlayarak besmeleyle ateşledi. Bu üçüncü mermi, gemiye kıç tarafından  su hizasından isabet edip patladı. Geminin dümen tertibatı parçalandı. Dümensiz kalan gemi geniş yaylar çizerek başıboş sürüklenmeye başladı.
Koşar adım yanlarına gelen batarya komutanı Hilmi Bey, yanlarında iki Alman subayı olduğu halde takdir dolu gözlerle bakarak:
“Sen miydin Seyit? Vurdun gemiyi,” dedi. Seyyit Onbaşı yattığı yerden doğrulmaya çalışan Samsun’lu Murat’a bakıyordu. Murat “gavur terk etmeli vatanı” diyordu belirli belirsiz.
Garine, anne ve babası ile yaşadığı günlerin tek hatırası olan kilisenin artık tamamen mâziye gömülmüş olduğunu yüreğindeki derin bir sızı ile görüyordu. Artık o bina da, siyah uzun saçlı annesi ve ince yapılı babası gibi sadece hatıralarında yaşayacaktı. Ellerinden sıkı sıkı tutan yaşlı Sofya’nın bacaklarına sarıldı küçük kız. Tüm komşuları buradan ayrıldığından beri belki de ilk defa kendisini bu kadar çaresiz ve yıkılmış hissediyordu.
Sofya, küçük Garine’nin siyah saçlarını okşadı. Garine ise başını Sofya’nın bedenine gömmüş iki damla göz yaşının aktığını gizlemek ister gibiydi. Garine hiç ağlamazdı. O hiçbir şeyden etkilenmeyen çelik yapılı bir kızdı çünkü. Annesi babası kendisini geride bırakmış olsada, dış güçlerin sözlerine kanıp, katliamlar yapan bazı soydaşlarının düşüncesizlikleri yüzünden köydeki tüm akrabaları sürgün  edilmiş olsa da ağlamazdı…
Ya da bu küçük kızın kendisini kandırmak için uydurduğu kocaman bir yalandı.
Yaşlı Kostas, bu yangınla, kilisenin hemen yanındaki evlerini de kaybettiklerinin farkındaydı. Bu yokluk günlerinde başlarını sokacak bir ev ve karınlarını doyuracakları bir tas sıcak yemek bulmak güçtü. Kısa süre önce yaşanan tatsızlıklardan sonra Müslüman köy ahâlisi onlara yardım etmek istemezse hiç de şaşırmazdı doğrusu.
Kostas, yaşlılıktan buruşmuş elleriyle, gözüne kaçan dumanı bahane ederek sildiği göz yaşlarını durdurmaya çalışarak:
“Yandı gitti... Herşey...herşeyimiz...” diye mırıldandı.
Bu üç kişi arasında en metin olan Sofya’ydı. Kendisine göre fikirleri vardı çünkü. Aslında o fikirler bir kafa karışıklığından başka bir şey olmasa da konuşmaktan geri durmayacaktı:
“Hep o delinin yüzünden...onu bir yakalarsam...” diye dişleri arasından adeta tısladı, sinirli kadın. Kostas, onu susturdu:
“O ne yaptığını bilmiyor, Sofya… Aklı yerinde değil… Bunu sen de biliyorsun…”
Yaşlı kadın belki de çaresizliğinden suçlayacak bir şeyler arıyordu. Takındığı bu kinci tavır, kesinlikle kendisine ait olamazdı. Kostas 60 senelik hayat arkadaşını iyi tanıyordu:
“Hep o darbe yüzünden… Düşmanla savaşırken başına aldığı darbe… O gün bu gündür aklı yerinde değil işte…. Of! Beni neden konuşturuyorsun sanki!”
Sofya, kocasına döndü. Belli ki ondan istediği cevabı alamamıştı:
“Düşman mı? Hangi düşmandan söz ediyorsun sen Kostas? Dağıttıkları broşürde ne yazıyordu, unuttun mu? Onlar Türklerin düşmanı... Türkleri yok edip bizi kurtaracaklar.”
Kadının bu saf hali zaman zaman Kostas’ı deli ediyordu. Gözlerini devirdi:
“Sofya! Lütfen biraz mantıklı ol! Yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız Türkler mi düşmanımız? Hiçbir kötülük görmediğimiz bu insanlar mı düşman? Yoksa buraları işgal edenler mi?”
Sofya başını öne eğdi. Kostas:
“Biz buralıyız. Bu toprağa aitiz. Dışardan gelen –kim olursa olsun- bize iyilik getiremez… hele ki bu şartlar altında…”
Sofya’nın aklı iyiden iyiye karışmıştı. Nerede duracağını kestiremiyordu: “İyilik gördük Türklerden öyle mi?” İki elini yana açtı, etrafını gösterdi. Ses tonunu yükselterek:
“Şuna bak! Deli gazi evimizi yaktı! Bir Tanrının kulu evini açmayacak bize! Açmayacak!”
Kostas, bunun mümkün olduğunu biliyordu. Belki de başlarının çaresine bakmaları gerekecekti. Gerçi bu ilerleyen yaşında yanlarında küçük ve hasta bir çocukla nasıl yapacaklarını bilemese de umutsuz görünmek, şimdi yapılabilecek en son şeydi.
Sofya ellerini çaresizlikle kaldırdı:
“Sokakta kaldık işte!”
Kostas, çaresizliği ilk defa o an hissetti. Terkedilmişliği ve yılgınlığı. Asırlarca dünyaya kafa tutmuş koskoca Devlet-i Aliye  ile belki de kendi devirleri de kapanıyordu. Dağılmışlık ve bitkinlik, seksen senelik yorgun bedenini eziyordu. Boşalan dizlerinin üzerinde durmaya çalıştı.
Yaşlı karısı, beyaz saçlarını çaresizlikle karıştırdı.
Küçük kız öksürdü.
Asır gibi gelen birkaç dakikanın ardından dumanlar neredeyse kaybolmuş ve gecenin karanlığı yine bir kabus gibi çökmüştü.
“Kostas amca…. Çok üzgünüm…”
Kostas ve diğerleri, sesin geldiği yöne döndüler.

***

Havaalanının geniş pencerelerinden apronda  olup biteni seyreden Ertuğrul, Niko ve İbosanjo, gökyüzünde uçan dev uçakların büyüsü altına girmişlerdi. Biraz sonra kendileri de yine dev bir uçakla Moskova’ya doğru yola çıkacaklardı. En çok sabırsızlanan da Niko’ydu.
Ertuğrul:
“Her şey nasıl da değişiyor”  diye konuştu. Bir zamanların kapalı kutusu Moskova’ya elimizi kolumuzu sallayarak gidebiliyoruz…”
Niko, Ertuğrul’un söylediklerine bir anlam verememiş olacak ki, saf saf sordu:
“Ne kutusu? Nasıldı ki Moskova?”
Ertuğrul, tarihi severdi. Ama tarihi sadece sevmenin yetmeyeceğini, okumanın, hem de doğru kaynaklardan okumanın önemli olduğunu bilecek kadar da zekiydi:
“Sadece Moskova değil, tüm Rusya… Tüm Sovyetler birliği…” diye devam etti.
Niko, Sovyetler Birliğini önceden duymuştu. Ertuğrul’un sözlerinde tanıdık bir şey yakalayınca keyifle sırıttı: “Heee… Sovyetler mi? Biliyorum tabi… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler şeysi… eee.. Nesiydi?”
Ertuğrul, Niko’ya döndü:
“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği… Yarım asırdan fazla dünyadaki güç dengelerinden biri olan eski bir ülke… Sistemi gereği oraya giriş çıkışlar kontrol altında tutulurdu. En tuhafı da ne biliyor musun? Türkiye’nin 22, Yunanistan’ın ise 124 katı büyüklüğündeki bu ülkeye tek giriş-çıkış noktası, başkentleri Moskova’ydı! Ah, Widmark bunları benden iyi bilir. Gidince sor, anlatsın sana!”
Niko gözlerini devirdi:
“Dalga mı geçiyorsun? Ben Moskova’ya konferans dinlemeye değil, Play Station 5’i görmeye gidiyorum!”
 İbosanjo heyecanla ileride duran beyaz-kırmızı renkli uçağı gösterdi:
“İşte! Bizim uçağımız o. Bakın, körüğe doğru yaklaşıyor…”
Uçakları görmek, İbosanjo’yu bir an için olsun hüznünden arındırmıştı.
Niko, burnunu cama yapıştırdı:
“Vay canına! Şuna bakın, kocaman! Doğrusu bizi küçük bir uçakla uçursalar çok üzülürdüm!”
Bu sırada Esta’nın sesi duyuldu:
“Çok üzgünüm!”
Çocuklar sesin geldiği yana döndüler. Esta, yanında sıkılmış olduğu yüzünden anlaşılan Chen ile onlara doğru geliyordu.
Ertuğrul, kıza gülümsedi:
“Bugünün trendi üzülmek anlaşılan! Sen neden üzgünsün bakalım?”
Esta’nın yüzü gülüyordu:
“Çünkü geciktik ve sizi beklettik…”
Chen sinirli ve yorgun ses tonu ile araya girdi:
“Hepsini! Bütün free shop’ları  dolaştık! Tek, tek… Bir… bir… Of! Allah’ım!”
Esta, arkasında tuttuğu küçük peluş fok balığı oyuncağını yüzüne doğru kaldırıp sesine küçük bir kız çocuğu tonu vererek masum bir ifade ile Chen’e baktı:
“Ama değdi öğle değil mi? Ne kadar da tatlı!”
Ertuğrul’un yüzünde muzip bir ifade belirdi:
“Ama Esta’cığım. Böyle olmaz ki? Moskova freeshop’larından bunun annesini de almak lazım, öyle değil mi Chen?”
Chen iki elini kaldırdı:
“Pes! Benden pes!”
Esta, Chen’e döndü:
“Ama öyle deme ya! Annesiz mi kalsın yavrucak?”
Bu esnada duyulan anons, çocukları uçağa davet ediyordu:
“TK 568 sefer sayılı Moskova yolcuları 3 numaralı kapıya.”

***

Geniş uçak, Moskova’ya doğru yol alırken, Sarı saçlı çocuk Niko elindeki broşürde gördüğü resimlerin büyüsüne kapılmıştı bile. Yanında oturan Ertuğrul’a heyecanla döndü:
“Baksana! Play Station 5’in tanıtımında çok büyük bir yenilik daha açıklayacaklarmış! Bu inanılmaz bir olay!
Ertuğrul, arkadaşına gülümsedi. Ama aynı heyecanı paylaştığı söylenemezdi. Elini çenesine götürdü. O da teknoloji ile Niko ya da Widmark kadar ilgiliydi. Fakat onu ilgilendiren yeni oyun konsülü değil, başka bir şeydi.
“Ben asıl şu yeni internet teknolojisini merak ettim. Adamlar son anda duyurdular… Bu çok tuhaf…”
Ertuğrulların arka sırasında oturan Chen ve Esta ise kendi alemlerindeydiler. Chen baygın bakışlarla bulutları izlerken, Esta yeni peluş fok balığıyla oynamaktaydı. Chen bir an için başını çevirdi. “Widmark iyi bir teşekkürü hak etti doğrusu” dedi. “Hem teknoloji fuarına davetiye ayarladı hem de oteli halletti.”
Chen kendi dünyasına geri dönerken, kafasında düşüncelerin uçuştuğu İbosanjo, konuşmalara hiç katılmamıştı bile. Ertuğrul’un hizasındaki karşı koltukta cam kenarına oturmuş düşünceli düşünceli dışarı bakıyordu. Ertuğrul’un söylediklerini duymadı bile.
“Ne de olsa Widmark’ın babası Moskova’da görevli. Umarım bizi havaalanında karşılarlar da rahat rahat gideriz…”

***

Televizyonda konuşan güleç ve temiz yüzlü siyahi bir adam, inanç içinde söylediği sözcüklerini bir kez daha tekrar ediyordu: “Birlik bize daha büyük bir güç verecektir!”
Üç katlı villasında oturmuş TV’de konuşan adamı izleyen iri yarı siyahi adamın, televizyondaki kişinin görüşlerine katılmadığı çok açıktı.
Ağzının kenarından taşan şarabı elinin tersiyle silen adam, “Hah! Boş sözler bunlar!” diye homurdanarak ayağa kalktı. Televizyonu kapattı.
Tahta benzer son derece süslü bir koltukta oturan bir misafiri vardı. Misafir, elindeki kahverengi içkisini yudumlarken son derece keyifli görünüyordu. Bacak bacak üstüne atmış ve alkolün tesiri ile iyice yumuşamış olan Mr. Nosam, siyahi adama sırıtarak baktı.
Adam:
“Halkımız demokratik bağımsızlık istiyor! Bu topraklarda çok acı çekildi!”
Mr. Nosam, kara tenli adamın bu çıkışına kayıtsız kalmadı:
“Bu nutukları yandaşlarına çek Rasak!” dedi yüzündeki alaycı tebessümle. “Ne işler çevirdiğini, özerklik, bağımsızlık diye ne menfaatler elde ettiğini biliyorum ben. Vaktimi boşuna harcama!”
Rasak, kırmızı gözlerini Nosam’a dikti. Pek çok insanı ürküten bu bakışlar Nosam’da sadece acıma hissine neden oluyordu. Rasak:
“Daha çok silah ve daha çok mermi istiyorum!”
Nosam, oturduğu yere iyice kuruldu:
“Bu sefer fiyatlara %25 zam geldi, haberin olsun…”
Rasak şaşırmıştı. İtiraz etti:
“Delirdin mi sen? Bizde o para ne gezer?”
Rasak sinirle eğildi ve yanındaki küçük sehpanın üzerinde duran porselen tabaktan biraz havyar alarak ağzına attı. Ağzını şapırdatarak ciddi bir ifade ile konuşmasını sürdürdü:
“Biz bu özgürlük mücadelemizi ne zorlu şartlar altında yapıyoruz haberin var mı senin?”  
Nosam’da acıma hisleri uyandıran Rasak’ın bu halleriydi işte… Irkdaşlarını, verdiği “gaz” ile dağlarda ölüme gönderirken, kendisi bir eli yağda bir eli balda yaşıyor işin tuhafı bunu da gayet normal görüyordu. Söylediği yalanlara belli ki kendisi de inanmıştı.
Nosam:
“Uzatma Rasak!” dedi. “Ülkenin sınırına uyduruk bir gümrük kurduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Eşek yüküyle para kaldırıyorsun oradan!”
Rasak afallamıştı. Kekelemeye başladı:
“Ben… şey… özgürlük falan için…”
Nosam ayağa kalktı:
“Para hazır olunca beni ara…”
Bu sırada Nosam’ın telefonu çaldı. Açtı. Telefondaki ses ona ihtiyaç duyulduğunu söylüyordu. Nosam:
“Ah! Bir şeyi de kendiniz halledin!”
Nosam keyifsizce telefonla konuşurken, Rasak hala onu ikna etme derdindeydi:
“Efendim… Beni dinleyin…”
Nosam, adamı umursamadan kapıya yöneldi. Rasak, yeşil gözlü adamın ardından koşturuyordu.
“Efendim… Bizim maddi durumumuz…”
Nosam kapıdan çıkarken, adamın ipek sabahlığı kapının koluna takılınca iyice geride kaldı. Nosam, kapının önünde kendisini bekleyen lüks arabasına binip oradan uzaklaştı. Rasak’ın yakınmalarını dinleyecek vakti yoktu.
“Anlaşıldı” dedi Nosam telefondaki adamına. “Uçağımı hazırlayın hemen!”
Kapının önünde kalakalan Rasak’ın keyfi büsbütün kaçmıştı. İçeri girerken yardımcısına seslendi:
“Bu akşam portakallı ördek pişirin bana! Keyfim başka türlü yerine gelmeyecek…”

MOSKOVA
Kahramanlarımız Moskova havalimanına inmişlerdi. Kendilerini bekleyen otobüse binerek pasaport kontrolüne doğru yola çıktılar. İçlerinde en heyecanlı kişi her zaman olduğu gibi Niko’ydu. “Bir an önce Play Station 5’i görmem lazım! Hemen görmem lazım!
Chen, Niko’nun bu heyecanına alışmıştı ama bir anlam veremiyordu:
“Sakin ol Niko! Sakin….”
Ertuğrul gülümsedi:
“Sen bu gece nasıl uyuyacaksın? Fuar yarın başlayacak!”
Niko, sıkıntı ile pöflerken otobüs havaalanı binasına ulaşmıştı. Kapı açıldı ve çocuklar pasaport kontrolü için hızlı adımlarla ilerlemeye başladılar.

***

SAMSUN- Yenidoğan Köyü – 1919
Kostas ve Sofya, kendilerine emanet edilen hasta küçük Ermeni kızı Garine ile beraber Sakine’nin evinde salonda oturmaktaydılar. Gece iyiden iyiyiye çökmüştü. Gaz lambasının titrek ışığı duvarlara ve içerdekilerin hüzünlü yüzlerine vuruyordu. Ara sıra sobada yanan odunun çıtırtısı yankılanıyordu. Kostas:
“Sağol Sakine hanım” dedi yorgun sesiyle. “Bu soğukta ne yapardık biz sokakta?”
Sakine, onların tam karşısındaki somyaya oturmuştu. 10 yaşındaki oğlu Faruk ilerleyen saate rağmen uyumamıştı. Çekingence annesine sokulmuş olan biteni anlamaya çalışıyordu. Bir eli ile annesinin elini sıkı sıkı tutmuştu. Genellikle ağrımazdı ama o gece sol ayağı sızlıyordu. Zaten bu sebeple sık sık şehirdeki hastaneye giderek muayene olması ve ilaçlar alması gerekiyordu.
Sakine misafirlerine gülümsedi:
“Ne demek? Kim olsa aynısını yapardı…”
Sobanın yanı başındaki mindere oturmuş zayıf bir kız çocuğu olan Garine, bacaklarını karnına çekerek iyice büzülmüş mini minnacık kalmıştı. Kostas, Garine’ye baktı:
“Hele şu yavrucağız… Zaten hasta…”
Kızın kesif öksürükleri odayı kaplarken Kostas konuşmasını sürdürdü:
“Kış ona yaramadı… Dört aydır öksürüp duruyor…”
Kız çocuğunun masum bakışları, Sakine’nin içine işlemişti. Bu geceye kadar kızın varlığından bile haberi yoktu. Bu kadar kötü bir komşu olduğu için kendisine kızdı.
“Ben bir süredir şehirdeki hastanede çalışıyorum, Kostas Amca” dedi Sakine. “İstersen Garine’yi götürelim bir baksın doktorlar.”
Kostas başı ile onayladı. Çocuğun ciddi bir hastalığı olabilirdi…

***
Çocuklar hava alanından dolaşmaktan yorulmuşlardı. Chen sinirliydi:
“Nerede bu çocuk! Dolaşmaktan ayaklarıma kara sular indi!”
Chen ellerini beline koyup bir bakış daha fırlattı etrafına:
“Hava limanı da gez gez bitmiyor! Ne büyükmüş!”
Ertuğrul, cep telefonunu kulağından indirdi. Bu beşinci denemesiydi ama Widmark’a hala ulaşamamıştı.
Ertuğrul, yorgun arkadaşlarına baktı:
“Telefona hala ulaşılamıyor. Dağılıp öyle arayalım bari. Çocuklar dört bir yana ayrılırken Ertuğrul seslendi:
“Çocuklar, özellikle bilgisayar ürünleri satan yerler görürseniz mutlaka bakın… Oralara takılmış olabilir…”
Chen ve Esta birlikte aramaya çıkmışlardı. Esta karşılarına çıkan bir freeshop’u gösterdi neşeyle:
“Haydi Chen! Gidip benim fok balığına bir anne bulalım…”

***

Nosam, özel uçağının koltuğuna oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Düşünceliydi. Onu acilen çağırdıklarına göre önemli bir durum olmalıydı. Yoksa kimse Mr. Nosam’a ayağına çağıracak kadar cesur olamazdı. Etrafına ölüm saçan bu adamla konuşmak bile yürek isteyen bir işti.
Nosam, gideceği ülkeyi düşündükçe daha da rahatsız oluyordu. “Ah o topraklar” diye geçirdi içinden. “Bunca seneden sonra bile hala tüylerimi diken diken ediyor…”

***

Niko ve İbosanjo hava alanının geniş koridorlarında ilerlerken, Niko heyecanından bir şey kaybetmemiş ve heyecanlı heyecanlı anlatmaya devam etmekteydi:
“Yeni versiyon kesinlikle 3D’yi destekliyordur İbosanjo! Yani onu da koymazlarsa…”
Niko’nun sözü kendisine sertçe çarparak yanından geçen polisin darbesi ile yarım kaldı. O polise doğru bakarken bir kaçının daha hızla ilk polisi takip ettiğini gördü.
“Neler oluyor?
O sırada yanından geçen başka bir polis memuru Niko’ya “Sakin olun. Sadece bir tatbikat” dedi koşarken. Ancak Niko da, İbosanjo da bunun bir tatbikat olmadığını anlayacak kadar çok olayla karşılaşmışlardı.
İbosanjo, Niko’ya döndü:
“Gel gidip bakalım ne imiş bu…”
Polisler telaşla koştururken, İbosanjo ve Niko da onlara yetişmeye çalışarak ilerlediler. Hava limanındakilerin şaşkın bakışları arasında koridorlardan geçerek genişçe bir alana vardılar. Burada insanlar yığılmış ve bir çember oluşturmuşlardı. Çemberin merkezine doğru ilerlemeye çalışırlarken büyük bir patlama duyuldu. Halk çığlıkla atarak kapılara yöneldi. Anlaşılan bir bomba patlamıştı. Panik içinde insanlar kapılara doğru koşarlarken sarsılan Niko ve İbosanjo toparlanmaya çalıştılar. Birkaç saniye sonra Ertuğrul da oraya gelmişti.
“Ne oldu” diyerek arkadaşlarına sordu ama onlar da bir şey bilmiyorlardı.
Ertuğrul ve diğer çocuklar patlama sesinin geldiği yere yöneldiler ama üzerlerin doğru gelen kalabalığı yararak ilerlemek neredeyse imkansızdı. Panik olan sadece halk değildi. Genç bir polis memuru telsizle anons geçiyordu:
“Ölü yok… Ama yaralılar var. Bir çocuk var… Hemen ambulans sevkedilsin… Acele edin…”
Ertuğrul, “Çocuk” sözünü duyunca telaşlandı. Arkadaşlarına baktı:
“Bu hiç hoşuma gitmedi. Gelin benimle…”
Ertuğrul ve arkadaşları olay yerine koşarlarken Chen ve İbosanjo da onlara katılmışlardı.
Az sonra bir kalabalığa daha denk geldiler. Bunlar olay yerinin hemen önünde birikmiş meraklı kalabalıktı. “Başka bir bomba var mıdır? Burası güvenli midir” diye umursamadan öylece bekleşip yaralı çocuğa bakmaktaydılar. Ertuğrul önde, diğerleri arkada kalabalığı yararak ilerlemeye çalışıyorlardı. Ertuğrul uzaktan emniyet şeridini gördü. Polis, şeridi hemen çekmiş insanları uzak tutmaya çalışıyordu. Ertuğrul önünde bitiveren polisi görünce çocuğa ulaştığını anladı. Polis kibar ama buyurgan bir ses tonu ile konuşuyordu:
“Olay yerine giremezsiniz. Uzaklaşın buradan!”
Ertuğrul yaralıya bakmaya çalışıyordu ama iri yarı polis tüm görüş alanını kapatmıştı. Kendisine ulaşan çocukların arkasındaki halk da yüklenince iri Rus polis sendeledi ve kenara çekilmek zorunda kaldı. Gördükleri manzara karşısında çocuklar donup kalmışlardı.
Widmark, emniyet şeridinin arkasında kanlar içinde baygın vaziyette yatıyordu.

***

Aynı sıralarda, Mr. Nosam’ın özel uçağı Moskova havaalanına iniyordu. Alçalan uçakla beraber, Nosam’ın nabzı yükseliyor ve bu şehrin zihninde oluşturduğu çağrışımlar ile anılar onu boğuyordu. Tekerlekler piste değdi. Kısa bir yolculuktan sonra pilot saygılı bir ifade ile Nosam’ın yanına gelerek artık inebileceğini bildirdi. Nosam adama teşekkür etme ihtiyacı hissetmeden yerinden kalktı ve yanından hiç ayırmadığı Linux yüklü netebookunu alarak uçak kapısından çıktı. Merdivenlerin başında durup etrafına baktı. Özel uçaklar için ayrılmış bu alanda kendisinden başka kimse görünmüyordu. Bir de kendisine doğru koşan takım elbiseli bir adam... Nosam merdivenlerden ağır ağır inerken “Yıllar sonra yine buradayım...” diye düşündü. “Yıllar sonra ama bu kez korkmadan...”
Takım elbiseli adam nefes nefeseydi. Nodam’ın önünde durdu:
“Добро пожаловать, сэр
Nosam, adamın Rusça konuşmasından rahatsız olmuştu:
“İngilizce konuş benimle!” dedi ürkütücü bir ses tonuyla.
İri yarı ve sarışın bir Rus olan İgor, Nosam’ın karşısında kızarıp bozarmaya başlamıştı:
“Şey... Afedersiniz efendim. Sizin ana diliniz gibi Rusça konuştuğunuzu bildiğim için...”
Nosam, adamın durumu kurtarmak için söylediği bu övgü sözlerini hiç umursamadı. Kısa ve net konuştu:
“Uzatma...”
Birlikte pasaport kontrolü için salona yöneldiler. Nosam:
“Beni neden çağırdın buraya?” diye sordu sabırsızca. İgor hemen yanıtladı:
“Çok önemli bir durum var efendim.”
Adam biraz duraksadıktan sora devam etti: “Bunu ofisimde konuşsak daha iyi olacak...”
Nosam bu gizemden sıkılmıştı:
“Eeeh! Ne diye üstü kapalı konuşuyorsun ki?”
“Efendim... Kimsenin duymaması gerekiyor... Tek söyleyebileceğim bu...
Adam yutkundu, sözlerini tamamlamadı.

***

Nosam, lüks arabasıyla İgor’un ofisine doğru yola çıkarken Moskova 3 numaralı hastanesinde endişeli dakikalar yaşanıyordu. Bu hastane, hava alanında meydana gelen patlamada yaralanan altı kişinin getirildiği yerdi.
Odada şimdi iki tane Widmark vardı. Biri yatağın yanı başındaki sandalyeye oturmuş elleri başının arasında bitkin görünen baba Widmark, diğeri ise yatakta kendinden geçmiş vaziyette makinelere bağlı olarak uyuyan oğul Widmark. Yatağın başında duran Ertuğrul da çok üzgün ve endişeliydi. Kaynağı belirlenemeyen ama bir terör saldırısı olabileceği söylenen patlamada yaralanan dostu için acı duyuyordu.
Baba Widmark, hayatının en zor anlarından birini yaşıyordu. Oğlu ölürse ne yapardı? Bu ihtimali hiç aklına getirmemeliydi belki...
“Bay Widmark...”
İlk adı Rory olan baba Widmark, başını kaldırdı. Konuşan doktordu.
“Bay Widmark, bir kaç saate kadar oğlunuzu uyandıracağız. İç kanama görünmüyor...
Rory, doktorun söylediklerini kavramaya çalıştı:
“Yani... Demek istediğiniz...”
Doktorun yüzünde güven veren bir gülümseme vardı:
“Evet... Ciddi bir durum yok. Geçmiş olsun...”
Rory, dirseklerini yatağa dayadı. Gözlerinden yaşlar boşalırken “Şükürler olsun” diye mırıldadı. Şükürler olsun Tanrım...”
Rory, başını kaldırıp Ertuğrul’a baktı. Adamın yaşarmış gözleri, Ertuğrul’u etkilemişti. Aklına kendi babası geldi. Demek ki dili-dini farklı olsa bile evlat sevgisi hiç bir yerde değişmiyordu.
“Ona bir şey olsaydı ne yapardım...” dedi adam.
Ertuğrul verecek bir cevap bulamadı.

***

Saat öğleye geliyordu. 1919 yılının mayıs ayı için sıcak sayılabilecek bir sabahtı. Sakine ve Soyfa, evin bahçesindeki somyaya oturmuş konuşuyorlardı. Belki de böyle olağan üstü şeylerin yaşandığı bir zamanda biraz normalleşmeye çalışıyorlardı. Sofya:
“Papaz efendi giderken kiliseyi boş bırakmayın ara sıra temizleyin demişti bize” dedi. “Bir de şu yavrucağı, Garine’yi bıraktılar bize...”
Zor dönemlerdi. Başka devletlerin kışkırtması ile ayaklanıp işi Van’da devlet kurmaya kadar götüren bazı Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşları yüzünden büyük acılar çekilmişti. Bağımsızlık yalanına kanan bazı acımasız insanlar, Müslüman köylerini basmış, buna kayıtsız kalamayan Müslümanlar da karşılık vermişler iş iyice çığrından çıkmıştı. Devlet, zorunlu bir göç politikası izlemek zorunda kalmıştı. Suçlu-suçsuz bir çok Ermeni yıllardır yaşadıkları yerlerden çıkarak başka yerlere sevk edilmişlerdi. Papaz ile Garine’nin anne ve babası da bu gidenlerdendi işte. Garine’nin anne ve babası bunun zorlu bir yolculuk olacağını ve bırakın hasta kızlarının, sağlıklı gençlerin bile zorlanacağını farketmişlerdi. Bu yüzden kızlarından ayrı kalmayı sineye çekip onu yaşlı Rum çifte emanet etmişlerdi. Elbette ki Deli gazi’nin kiliseyi yakıp yaşlı karı-kocayı sokakta bırakabileceği hesapta yoktu.
Sofya çok doluydu. Belli ki kendisi için değil, daha çok Garine için üzülüyordu.
“Adının anlamı arkadaş” dedi Soyfa. “Hayat ona pek de arkadaşça davranmadı ama...”
Sakine de dertliydi. “Zor zamanlardan geçiyoruz” dedi. “Faruk’un sol ayağından doğuştan aksama var. Sürekli muayene olması ilaç değiştirmesi gerekiyor. Sık sık Samsun’daki hastaneye gitmemiz gerekiyor... Neyse ki orada bir hastabakıcılık işi ayarladım... Masraflar azaldı biraz...”
İki kadın dertleşirken, Faruk çömelmiş, elindeki dal parçası ile toprağı eşeliyordu.
Çocuklar her şeyden habersiz olur derler. Ama bu Faruk için geçerli değildi. Sanki herşeyin farkında gibiydi. Sanki, koca devletin ağır bedeni, Faruk’un cılız vücuduna yüklenmiş gibiydi. Yüzünün güldüğü çok nadirdi küçük çocuğun. Sakine dahil herkes bunun nedenini biliyor ama kimse dillendiremiyordu... Çünkü Anadolu, Faruk gibi üzgün çocuklarla doluydu...
***

Ertuğrul, hastaneden çıkarken kendisini kuş gibi hafiflemiş hissediyordu. Arkadaşları hastanenin hemen önündeki havuzun başına toplanmış, gülümseyerek gelen Ertuğrul’un vereceği haberleri bekliyorlardı.
Ertuğrul yanlarına geldi. Kimse konuşmaya cesaret edemedi. Ertuğrul da onların bu meraklı bekleyişlerini beğenmiş olacak ki suskunluğunu sürdürdü. İlk patlayan Chen oldu:
“Konuşsana be çocuk! Nasıl Widmark? Bizi almıyorlar işte içeri! Anlatsana!”
Ertuğrul sinirli arkadaşına gülümseyerek baktı:
“Gayet iyi. Birkaç saate kadar ziyaret edebilirmişsiniz...”
Bu haber iyi gelmişti. İbosanjo gülümsedi:
“Bu iyi işte...”
Ertuğrul iç geçirdi:
“Widmark’ı o vaziyette görünce içim ürperdi doğrusu. Rastgele yapılan bu saldırılar masum insanların canına mâl oluyor...”
Ertuğrul kötü düşünceleri uzaklaştırmak istercesine başını salladı:
“Otele gidip biraz dinlensek iyi olacak” dedi. “Adı neydi?”
İbosanjo cevap verdi:
“Ukrayna oteli...”
Ertuğrul gelmeden önce araştırma yapmıştı. “Evet...” dedi. “Hatırladım... Ukrayna oteli... Buraların en ünlü oteli...”
***
Aynı sırada bir laboratuvarda beyaz önlüklü bir kişi, konuşmakta olduğu Arjantinli esmer adamla gergin dakikalar yaşamaktaydı. Kumral bilim adamı, beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı mendille terleyen anlını sildi:
“Seni çok iyi anlıyorum Juan” dedi. “Ama son kez sormak istiyorum... Bu kararının doğuracağı sonuçların farkında mısın?”
Juan kararlı görünüyordu. Ne var ki arkadaşının önerilerinin de haklılık payı yok değildi. Juan’ın suskun tavrı karşısında cesaretlenen bilim adamı devam etti:
“Bu gerçeği kamuoyuna duyurursak sadece suçlular değil, mağdurlar da acı çekecekler...”
Juan kararından dönmemesi gerektiğini hissediyordu. Kesin ve net konuştu:
“Bu ödenmesi gereken bir bedel Vladimir!” dedi. “Ben ve ailem dahil... Bu bedeli hepimiz ödeyeceğiz...”
Vladimir’in omuzları çöktü. Amcasını Açe’deki depremde yitirmişti ve gerçekleri öğrendiğinden beri daha da keskin bir acı duyuyordu.
Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır, acılar ise azalır derlerdi.
Ama bu acının azalacağını hiç zannetmiyordu.

***

Ertuğrul, Chen, Niko ve İbosanjo bir kafeye oturmuşlardı. Çaylarını bitirmişlerdi. Niko, poşet çayın üzerinde yazan yazıya baktı. “Sigma Çay” yazıyordu. Markayı Ertuğrul’a gösterdi:
“Aha! Sizinkilerin firması...” dedi.
Ertuğrul gülümsedi:
“Nereye gitsek bizimkiler çıkıyor karşıma zaten...”
Garson kibar bir edayla hesabı Niko’nun önüne bıraktı. Niko deri kabı açıp adisyonu çıkarırken sırıttı:
“Ne o? Patron bugün ben miyim?”
Adisyonda yazan rakamı görünce sırıtması son bulmuş, gözleri iyice açılmıştı:
“Yuuuh! 50 dolar mı? Beş çay nasıl 50 dolar yahu?”
Ertuğrul elini cebine attı:
“Moskova’nın pahalı bir şehir olduğunu biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim... Haydi millet pamuk eller cebe!”
Niko ayağa kalkıp paraları toplarken söylendi:
“Bir an önce otele dönelim çocuklar. Yoksa cepte bir kuruş kalmayacak!”
Ertuğrul, Niko’ya parayı uzatırken birden sendeledi. Elini başına götürdü. Onun bu ani hareketi çocukların dikkatini çekmişti. Esta:
“Ne oldu Ertuğrul?” diye sordu.
Ertuğrul gözlerini açtı:
“Bilmiyorum. Bir an için müthiş bir ağrı saplandı başıma.... Ama hemen kayboldu... İğne batar gibi...”
Ertuğrul ayağa kalktı:
“Buranın havası yaramadı belki de... Ama sanki bir şeyler olacak gibi...”
İbosanjo, omuz silkti:
“Widmark ölümden döndü... Daha ne olsun?”
Çocuklar otele doğru yürümeye başlarken, Ertuğrul’un başına ağrı saplandığı anda yanlarından geçen Limuzin’i farketmemişlerdi.
Limuzindeki kişi, Nosam’dan başkası değildi...

***

Lüks döşenmiş limuzinin içinde Nosam içinden etrafına bakıp duruyor ve kısa sürede değişen Moskova’yı inceliyordu. Gerçi buralara gelmeyeli çok zaman olmuştu. Yaşananlar. Çok eskilerden kalma bir rüya gibiydi. Nosam kendisine bu şehri ve kırk yıl öncesini hatırlatan düşüncelere daldı...

***

Yıl 1970. Sosyalist Sistemle yönetilen Rusya’nın neredeyse dünyaya kapalı olarak yaşadığı zamanlar...
Gecenin ikisinde, Moskova’nın in cin top oynayan sakin sokaklarında ilerleyen genç ve uzun boylu zayıf bir adam Kasmanafti caddesi boyunca ilerleyip köşeden dönmek üzereyken arkasından gelen Rusça kelimelerle durmak zorunda kaldı. “Hey! Dur bakalım...”
Seslenen bir Sovyet Polisiydi. Uzun boylu adamın yanına geldi. Üniformalı polis asker selamı verdikten sonra “Dokümanlarınızı gösterin lütfen” dedi soğuk bir ses tonuyla.
Uzun boylu adam dokümanlarını uzatırken gülümsedi:
“Adım Nikolay Julamanoviç İvanov.”
Polis orijinalinden farksız bir şekilde düzenlenmiş sahte evraklara bakarken hiç bir şey farketmedi. Zaten uzun boylu adamın da kusursuz bir aksanı vardı.
“Ne işiniz var bu saate burada?” diye sordu polis. 
Uzun boylu sarışın adam, tereddüt etmeden cevapladı:
“Hasta teyzeme bakmaya gidiyorum. Hemen şu sokağın başında oturuyor...”
Polis kimliğin sayfalarını karıştırıp iyice göz gezdirdikten sonra adama geri uzattı. Yine bir asker selamı verdi ve:
“Tamam Nikolay Yoldaş” dedi. “Ama bu saatlerde fazla dolaşmamanızı öneririm. İyi geceler...”
Polis giderken, yeşil gözlü adamın yüzü asıldı. Yıllar yılı üzerinden kalkmayacak karanlık haline bürünmüştü. Polis, yapmayı planladığı iş karşısında ufak bir engeldi sadece.
Adam bir kaç metre ilerledikten sonra, site şeklinde tasarlanmış ve bir çok apartmanın bulunduğu alana girdi. 12 numaralı girişin önünde durdu: “Haydi bakalım Nosam!” dedi kendi kendine. “Az kaldı... Az sonra Fuego Kıskacı elimde olacak.”

***

Nosam yol boyunca bunları düşünmüştü. Araçtan nasıl indiler, ofise nasıl vardılar hiç farketmemişti. İşte şimdi İgor’un lüks ofisinde karşılıklı oturmuşlardı.
İgor lafı uzatmadan konuya girdi:
“Belki duymuşsunuzdur. Yarın açılacak bilişim fuarında yepyeni bir internet teknolojisinin açıklanacağı duyurulalı sadece üç gün oldu. Sırf bu duyuru yüzünden katılımın iki kat fazla olması bekleniyor. Dünyanın dört bir yanından gazeteciler geldi.”
İgor, Nosam’ın sabırsızlandığını farkedince konuşmasını hızlandırdı:
“Bu haberi alınca yeni  teknolojinin ne olduğunu araştırmaya koyuldum. Ama hiç bir ize rastlamadım. Ortada yeni bir teknoloji yoktu. Duyuruyu yapan firmayı araştırıp internetle hiç bir alakaları olmadığını farkedince daha da meraklandım. En sonunda bir şeye ulaştım... Firmanın sahibinin adına... Juan Sanches del Borro...
Nosam sordu:
“Ee?”
İgor, Nosam’ın tepkisine şaşırmıştı:
“Bu isim size tanıdık gelmiyor mu?”
Nosam başını hayır anlamında salladı.
İgor devam etti:
“Ya Diego Sanchez del Borro desem? Juan’ın babası....”
Nosam’ın yüzü bir anda öfkeyle gerildi:
“Lanet olsun! Lanet olsun!”

***
MOSKOVA 1970
 Genç Nosam, karanlık merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Dördüncü kattaki dairenin önünde durdu. Cebinden çıkardığı maymuncukla kapıyı ustalıkla çatı ve içeri süzüldü.
İçeri girdiğinde yüzüne vuran loş ışık işin yarısını tamamladığını haber veriyordu. Bu işin tamamlandığı anlamına da geliyordu, çünkü o şimdiye dek hiç bir işini yarım bırakmamıştı.
Nosam sanki eve daha önce bin defa gelmiş gibi doğrudan doğruya çalışma odasına yöneldi. Aynı loş ışık burada da vardı. Her tarafta kitaplar ve kağıtlar vardı. Ama oda düzenli sayılırdı. Duvardaki tablolar, kahverengi duvar kağıdı ile uyum sağlıyordu. Ev sahibinin zevk sahibi olduğu belliydi.
Nosam vakit kaybetmeden aramaya koyuldu. Etrafın dağılması umurunda değildi çünkü bulduğunda zaten eve girilmiş olduğu anlaşılacaktı. Nosam dosyaları taramayı bitirince duvardaki tablolardan birine yöneldi. Tabloyu kaldırdı ama arkasında kasa falan yoktu. İyiden iyiye sinirlenmeye başlamışken, aradığı şeyi bir diğer tablonun arkasında buldu. Duvara acemice açılmış bir oyukta bir defter  gizlenmişti. Nosam defteri aldı. Sayfaları sırıtarak karıştırırken masanın üzerinde duran telefon çalmaya başladı. Nosam, tereddüt etmeden telefonu kaldırdı ve iki kelime söyledi:
“Fuego elimde...”
Nosam karşı tarafın cevabını beklemedi. Telefonu kapattı. O sırada davetsiz bir misafirin sesi duyulmuştu. Bu misafir ev sahibinden başkası değildi...
“Hey! Kim var odada?”
Nosam bunu beklemiyordu. Kendisine ev sahibi profesörün iki gün boyunca bir toplantı için Moskova dışında olacağı söylenmişti. Nosam içinden küfürler ederek kapının arkasına geçti. İçerde olduğunu nasıl anladığını düşünürken aklına giriş kapısını açık unuttuğu geldi. Bu affedilmez bir hataydı. Kendisini açık etmişti. Adam seslendi:
“Silahım var! Ona göre!”
Elli yaşlarında tıknaz Arjantinli, bozuk bir Rusça aksanı ile konuşuyordu. Hem hareketlerinden hem de sesinin titremesinden ürkmüş olduğu anlaşılıyordu. Adam tekrar etti:
“Silahım var dedim!”
Adam, çalışma odasına girip de dağılmış vaziyeti görünce şaşkınlığını gizleyemedi:
“Vay canına! Ne olmuş burada?”
Nosam o esnada kapının arkasındaydı. Arjantinli adam belki de evine gelen hırasızların gitmiş olabileceğini düşündü. Nosam bir eli ile defteri sıkı sıkı tutarken diğer elindeki silahla adamın ensesine sert bir darbe indirdi. Adam acıyla kendinden geçerek yere yıkıldı, Nosam koşarak dışarı çıktı. Adam belki de ölmüştü.
Bir solukta merdivenleri indi ve yine koşar adımlarla boş sokaklarda ilerlemeye başladı. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu:
“Bu hiç iyi olmadı! Jack! Adamın işini bitirme görevi senindi! Yine tek başıma bıraktın beni...”
Nosam köşeyi dönüp, Vasmoy Mart caddesine çıkarken düşünceler kafasında uçuşuyordu:
“Sovyetler birliğini hemen terk etmem lazım...”

***

1919 yeni doğan köyü...  Köyün mis kokulu kırlarında oynayan iki yeni arkadaş, hallerinden memnun görünüyorlardı. Annesi belki de uzun süredir ilk defa Faruk’u gülerken görüyordu. Bu durum hoşuna gitmişti.
Sakine, oynayan çocuklara bakarken, Sofya ile sohbetine devam etti:
“Ben aslen Bitlisliyim. Eşim... Trabzonludur. Zabitti. Tayinimiz buraya çıkmıştı. O savaşa gidince biz burada kaldık. Benim de hayatla tek bağlantım, oğlumun tedavisi için sık sık gittiğimiz Amerikan hastanesi... Samsun’daki...Gün aşırı hastanede bulunduğum için ordaki doktorunun yardımıyla da hastanede hastabakıcılığı görevi yapmaya başladım. Artık hem çalışıyorum hem de Faruk’un tedavisini daha rahat takip edebiliyorum. ”
Garine’nin durumu da düzelmiş gibiydi. Öksürükleri azalmıştı. Bu yüzden hastaneye gitme fikri bir anda kafalarından uçup gitmişti.

***

Birinci dünya savaşı yıllarında Anadolu’da yabancılara ait bir çok okul ve hastane bulunmaktaydı. Bunlardan biri de Samsun’daki Amerikan hastanesiydi.
Türk doktorların da görev yaptığı bu hastanede hem oğlunu tedavi ettiren hem de çalışan Sakine için iş günlerinden biriydi. Üzerindeki hastabakıcı kıyafetlerine alışmaya çalışan Sakine, oğlunu muayene eden Amerikalı doktorun yanındaydı. Amerikalı doktor kırık Türkçesi ile:
“Güzel... İlaçlari düzanli olârak kullanmaya sürdürün Sakine” dedi. Sonra “Şimdi bir şırınga lutfen” diye sözlerini tamamladı.
Sakine, odadan çıkarken kapının dışında bekleyen Türk doktor usulca fısıldadı: “Şşss… Sakine hemşire...”
Sakine ona döndü. Doktor en ciddi tavrını takınmıştı: “Önemli gelişmeler var....”
Türk doktor, Kuvayi Milliye’dendi. Ve gizlenerek Türk güçlerine hizmet ediyordu. Bir çok silah sevkiyatı da doktorun elinden geçiyordu. Bunu bilen bir kaç insandan biriydi Sakine.
Doktor:
“Bunu herkese duyuracağız ama önce sen bil istedim.” dedi. Sakine önemli bir şey olduğunu anlamıştı. Doktor:
“Padişahımız milli mücadeleyi başlatmak için en güvendiği paşalarından birini Samsun’a gönderecek...   
Sakine, doktorun bu sözlerine şaşırmıştı. Çünkü neredeyse tüm umutların bittiği bir dönemden geçmekteydiler. Acaba paşanın gelişi yeni bir dirilişin habercisi olabilir miydi?
Doktor, etrafına bir kere daha tedirgin bakışlar gönderdikten sonra Sakine’nin kulağına eğildi:
Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal Paşa buraya gelecek, sonra da Kazım Karabekir Paşa’yla buluşacaklar…
Sakine, “Mustafa Kemal Paşa” ismini duyunca sarsıldı. Bu beklemediği bir şeydi.
“Mustafa Kemal Paşa mı?”
“Evet. 19 mayıs sabahı burada olacaklar…”
Doktor, usulca Sakine’nin yanından ayrılırken Sakine bir anda oğlu ile yüz yüze geldi. Yüzündeki şaşkınlık, oğlunu görünce katmerlenmişti. Faruk, üç metre ilerdeydi. Belki de konuşulanları duymuştu. Sakine’nin bunu anlaması çok sürmedi.
Faruk cılız sesi ile:
“O mu geliyor anne?” diye sordu. Sakine yutkundu.

***

Kahraman çocuklar, otelden içeri girdiler ve lobiye yöneldiler. Chen’in de diğer çocuklar gibi yorgun olduğu, ses tonundan rahatlıkla anlaşılıyordu:
“Nihayet biraz dinlenebileceğiz…”
Baba Widmark “Rory” de dinlenmek için can atıyordu.
“Hemen anahtarları alalım…”
Resepsiyon görevlisinden anahtarları alırken Rory’nin telefonu çaldı.
Rory içinden “Umarım önemli bir telefon değildir” diye geçirerek telefonu açtı. Duyduğu ses bir dosta aitti:
“Ah dostum! Nasılsın? Buradasın ha?
Çocuklar, bir yandan anahtarları alıp odalarına çıkmak isterken Rory’nin konuşmasını bitirmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Ancak baba Widmark’ın yüzü bir anda ciddileşti:
“Ha? Nasıl?... Peligro de la vita?… Tamam… geliyorum…”
Rory, telefonu kapattı. Çocuklara döndü:
“Çocuklar, benim acil bir işim çıktı. Siz dinlenin. Ben birkaç saat içinde dönerim…”
Rory, çıkış kapısına yönelirken çocuklar da asansörlere binmek için ilerlediler. Ama İbosanjo olduğu yerde kalmıştı. Rory’nin gidişini izliyordu. Ertuğrul, arkasını dönüp İbosanjo’yu o vaziyette görünce seslendi:
“Ne oldu İbosanjo?”
Ertuğrul, İbosanjo’ya yaklaştı. İbosanjo:
“Bay Widmark’ın canı nasıl sıkıldı gördün mü?”
Ertuğrul önemsemedi:
“Eminim önemli bir şey yoktur…”
İbosanjo da endişeliydi. Ertuğrul’a baktı.
“Peligro de la vita” dedi Ertuğrul… Peligro de la Vita…”
Ee? Ne demek ki bu?
İbosanjo:
“İspanyolca bir cümle. “Ölüm tehlikesi demektir…”
Ertuğrul bir anda tedirgin olmuştu.
“Vay canına… Durum ciddi o zaman…”
“Onu takip etmeliyiz Ertuğrul…”

***

Aynı esnada, Nosam, İgor’un lüks ofisinden çıkmak üzereydi. Gerginliği hala üzerindeydi. Verdiği talimatların tam olarak anlaşıldığına emin olmak istiyordu. Kapıdan çıkarken son bir kez İgor’a döndü ve “Ne olursa olsun, Fuego Kıskacı gizli kalmalı” dedi. “Ne pahasına olursa olsun. Moskova’yı yakman gerekiyorsa, yak!”

***

İbosanjo ve Ertuğrul, Bay Widmark’ın peşinden Moskova sokaklarında ilerlemekteydiler. Bay Widmark ise bu durumdan habersizdi. Metronun merdivenlerinden inmeye başladı.
“Acele et İbosanjo” dedi Ertuğrul. Bindiği treni kaçırırsak bir daha bulamayız onu…”
Ertuğrul ve İbosanjo fark ettirmeden izlemeyi sürdürdüler. Bay Widmark, turnikeden geçerken, Ertuğrul, iki kişinin beklediği gişeden alelacele iki bilet aldı ve hemen turnikelere koştu. Neyse ki Bay Widmark durağa yeni gelmişti.
Ertuğrul ve İbosanjo kendilerini gizlemeye çalışırken yaklaşan trenin sesi duyuldu. Kalabalık bekleyenler grubu, duran trene aceleyle yaklaştılar. Bay Widmark’ın bindiği vagonun arkasındaki vagona bindiler. Tıklım tıklım dolu trende oturmaları mümkün değildi. Çocuklar, Bay Widmark’ı gözden kaçırmamaya çalışıyorlardı.
Ertuğrul: “Umarım bizi görmez” diye mırıldandı.
İbosanjo rahatsız gibi duruyordu:
“Biliyor musun, ben beş yıldır metroya binmiyorum…”
İbosanjo’nun bu sözleri Ertuğrul’u şaşırtmıştı. Çünkü İtalya’da metro çok sık kullanılan bir ulaşım aracıydı.
Ertuğrul:
“Neden?” diye sordu.
İbosanjo: “Tüylerimi diken diken ediyor…” dedi ürpererek. Eski bir anı gözlerinde canlandı.

***

Beş yıl önce
Afrika’nın sıcaktan kavrulan bir yaz gününde yüksek gökdelenlerle kaplı caddede, siyahi bir kadın ve 8 yaşındaki İbosanjo, hızlı adımlarla ilerlemekteydiler. Etrafta kimseler görünmüyordu.
Kadın, kendi kendine söylendi: “Öff… Bu ne sıcak böyle…”
Kadın, İbosanjo’ya baktı:
“Sen de terledin mi İbosanjo?”
Küçük kız, başıyla onayladı. O da çok bunalmıştı.
Siyahi kadın ilerdeki metro istasyonu girişini gösterdi:
“Teyzen şimdi seni kurtaracak!” dedi. “Metroya geldik bile…”
Metroya giden merdivenlerden inmeye başladılar.
“Şimdiden bir rahatlama geldi” dedi Siyahi kadın.
Yirmi metre kadar derine indiklerinde durağa ulaşmışlardı. Metro istasyonu da bunaltıcıydı. Çünkü havalandırma sistemi o kadar da iyi yapılmamıştı. İki metre kadar ilerlerinde kocaman bir pervane dönüp duruyor ve –sözde- milleti serinletmeye çalışıyordu. Kadın yakasını gevşetti.
“Burası dışardan beter”
Tren, istasyona yaklaşırken kadın hala söyleniyordu:
“Şimdi öleceğim!”
Tren büyük bir gürültü ile geldi ve durup kapılarını açtı. İbosanjo ve teyzesi de trene bindiler. Tren yine gürültü ile kalktı.
Ayakta kalmışlardı. Ama bu sıcaktan çektikleri eziyet kadar rahatsız edici değildi.
Uzaktan uzun pardösülü ve üzün saçlı bir adam, vagon boyunca yürümekteydi. Kendilerine doğru geliyor ve ilk vagona doğru ilerliyordu. Pardösüsünün önü kapalıydı.
Teyze ve yeğenin yanından geçerken İbosanjo’yu ittirdi:
“Çekil ayak altından bücür!”
Pardösülü adam, yanlarından hızla geçti ve şimşek hızıyla yoluna devam etti. Teyzesi arkasından seslendi:
“Sen kime bücür diyorsun? Boynunu kırarım senin!”
Pardösülü, dönüp bakmadı bile. Yoluna devam etti.
“Deli midir nedir?” diye söylendi teyze. “Bu sıcakta pardösü giymesinden belli zaten…”
Teyzenin yakınmaları bitecek gibi değildi. Diğer yolculara baktı:
“Bu ülke nereye gidiyor bilmiyorum. Teröristler bir yandan, terbiyesiz adamlar bir yandan…”
Eliyle terleyen anlını sildi:
“Off… Bir de şu sıcak…”
Gözlerini kapattı:
“Beynim kaynıyor sanki… Kafam şimdi patlayaca…”
 Teyze sözlerini tamamlayamadı. Müthiş bir patlama bütün treni kapladı.
Ardından da uzun süreli bir sessizlik…
“Teyze… Teyzecim, neredesin?… Çok korkuyorum…”
Ne kadar geçti bilinmez, Ellerinde fenerlerle iki adam hurda yığınına dönmüş trene girdiler.
“Bakın orada biri var!” diye bağırdı içlerinden biri. “Bu bir çocuk!”
İbosanjo, zifiri karanlığı aydınlatan fenerin ışığında teyzesinin cansız bedenini gördü. Sadece teyzesi değildi ölen. Vagonda kendisinden başka bir hayat belirtisi de bulunmuyordu.
İbosanjo teyzesinin üzerine kapandı. Hıçkıra hıçkıra ağladı.
“Belki başka hayatta kalanlar da vardır” dedi birisi. “Haydi şu çocuğu ambulansa götürelim…”

***


İbosanjo’nun mutlu evi, bir cenaze evine dönüşmüştü. Ertesi gün, taziyeye gelen yakınlarla dolup taşmıştı. Kimsenin “başınız sağolsun” demekten başka söyleyecek bir sözü yoktu. Televizyondan yükselen spikerin sesi odayı dolduruyordu:
“128 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı ASES terör örgütü üstlendi.”

***

İbosanjo, geçmişin acı hatıralarından sıyrıldı. Ertuğrul:
“Teyzenin terör saldırısında öldüğünü bilmiyorum…” dedi. “Çok üzüldüm…”
“Maalesef ben…”
İbosanjo’nun sözleri yanından geçen bir adamın, kendisi ittirip kabaca konuşması ile bölündü:
“Çekil ayak altından bücür…”
İbosanjo sanki refleks bir hareketle bir anda geri çekildi ve sağ bacağını hızla kaldırarak kendisini iten adama doğru şiddetle bir tekme savurdu. Bir saniye içinde gerçekleşen bu hareketi neyse ki tamamlamadı ve tam kafasına vuracakken durdu. Ertuğrul da kaba adam da donup kalmışlardı.
“İbosanjo! Ne yapıyorsun?!”
İbosanjo bacağını indirdi:
“Ben….”
Adam çok korkmuştu:
“Ne… Nerdeyse boynumu kıracaktın…”
“Ben.. Ben özür dilerim… Bir anda…”
Adam kaçar adımlarla oradan uzaklaştı.”

***

Bu sırada durağa geldiler. Ertuğrul, baba Widmark’ın trenden indiğini son anda fark etti:
“Çabuk ol! İnelim”
Kapılar kapanırken trenden kendilerini attılar. Neyse ki baba Widmark, kimselerin inmediği bu istasyonda neredeyse çıkış yolunu yarılamıştı. Böylece Ertuğrul ve İbosanjo’yu görmedi.
İstasyonun çıkışı geniş ve boş bir araziydi. Adam hızlı adımlarla arazide duran konteynere doğru ilerliyordu. Bir an arkasını dönüp baksa, iki çocuğu görmesi işten değildi.
Ertuğrul:
“Açık hedef olduk resmen…” dedi.
Sonra sağ taraflarındaki bir metrelik duvarı gösterdi. Duvar konteynere kadar uzanıyordu. Duvarın önünde de iki çöp konteyneri durmaktaydı.
Ertuğrul, baba Widmark’ın neredeyse vardığı Konteyner’in kapısının yavaş yavaş açıldığını gördü:
“Koş İbosanjo! Şu çöp kutularının oraya saklanalım. Biri çıkıyor…”
 İki çocuk, çöp kutularının arkasına saklandılar. Konteyner’dan çıkan Juan’dan başkası değildi.
İki arkadaş el sıkıştılar. Çocukların gözleri onların üzerindeydi.
İbosanjo:
“Çok uzaktayız. Ne konuştuklarını duyamıyorum” dedi.
Ertuğrul sırtını yasladığı duvarın arkasına baktı.
“Şunun arkasına geçelim.” dedi.
İki çocuk hızlıca duvarın ardına geçip saklanarak duvar boyunca ilerlediler. Şimdi iki adam sadece bir metre ilerlerindeydi.
“Hayatım tehlikede dostum” dedi Juan. Korktuğu her halinden belliydi.
“Bu kadarını beklemiyordum doğrusu…”
Baba Widmark, en az onun kadar tedirgindi:
“Bu pis bir iş… Seni daha önce uyarmıştım…”
Juan:
“Sen de mi dostum?” dedi. “Sen de mi insanların aydınlanmasını istemiyorsun?”
Rory, yüzünü ekşitti:
“Saçmalama dostum! Ben bir gazeteciyim… Tabi ki istiyorum… Ama böyle değil. Yetkililere başvurmalısın…”
Juan, yılgın bir ses tonuyla yanıtladı:
“Ah! Denemediğimi mi sanıyorsun? Ama karşıma hep bir engel çıktı. Önce tesadüf dedim. Ama… Hayır… Birisi hep engel oldu bana…”
“Kim engel oldu Juan?”
Juan yorgundu:
“Bilmiyorum… Tek bildiğim dünyadaki her yerde kolu olan ahtapot gibi bir adam olduğu…”
Ertuğrul’un da İbosanjo’nun da bu kişinin kim olduğunu fazla düşünmelerine gerek yoktu. Belli ki bu kötü adam Nosam’ın ta kendisiydi…”
Juan dostuna yaklaştı:
“Rory! Bana yardım etmelisin. Hem dostum hem de bir gazetecisin sen…”
Rory düşünceliydi.
“Ama sihirbaz değilim… Bir çaresine bakacağız…”
Rory, arkadaşını suçlar gibiydi:
“Sen ne diye bu işe bulaştın ki sanki?”
“Neden mi?” diye hayret dolu bakışlarla Rory’ye baktı Arjantinli adam: “Neden mi? Bu babamın son isteğiydi. O gece Moskova’da öldürülmeseydi belki her şey çok farklı olacaktı…”
“Projeyi Rus bilim adamlarıyla yaptı!”
“Ama fikir babamındı. En çok çalışan da oydu. Zaten anlaşılan Ruslar, Fuego Kıskacı projesini çoktan unutmuşlar…”
Rory, kafasını kaşıdı:
“Ama Kuzey Amerikalılar’ın unutmadıkları çok açık…”
Juan’ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi:
“Demek senin de şüphelerin var…”
“Şüphe değil dostum… Neredeyse eminim. Onlar Fuego kıskacını hayata geçirdiler… Her neyse… Sen bu projeyi fuarda açıklamaya kararlı mısın? O kadar tehditten sonra…”
Juan duraksamadan cevapladı:
“Evet…”
Rory:
“Sen ortalarda fazla görünme” dedi. “Ben de ne yapabileceğime bir bakayım…”
oradan ayrılırken ilave etti:
“Bir şey olursa beni ara… Kimseye güvenme…”
Rory oradan ayrılırken, Juan da konteynerin önündeki eski Jiguli marka aracına bindi.
Konuşmaları dinleyen Ertuğrul, İbosanjo’ya döndü:
“Juan’ın nerede kaldığını öğrenmemiz lazım İbosanjo” dedi. “Eminim bu işin arkasında Nosam var… Onun dilinden bir biz anlarız…”
İbosanjo:
“Takip mi edeceğiz onu?” diye sordu.
“Hayır… Adam araba ile gidecek zaten… Otele dönelim. Widmark’a olanları anlatalım…”

***

Otele dönerek olan biteni Widmark’a anlattılar. Widmark heyecanlı görünüyordu:
“Vay canına! Fuego Kıskacı ha?”
Ertuğrul:
“Bunun ne olduğunu biliyor musun?”
Widmark ellerini iki yana açtı:
“Yok… Bilmiyorum… Ama… Babam son birkaç gündür “Fuego Kıskacı” deyip duruyor, kendi kendine… Söyledikçe de gerginleşiyor. Ne olduğunu sordum ama söylemedi… Demek onunla ilgiliymiş…”
“Yani? O İspanyolca konuşan adamı tanıyor musun?”
“Evet… Adı Juan Sanches del Borro… Bilgisayar mühendisi ve firma sahibidir…”
İbosanjo heyecanlanmıştı:
“Ya nerede oturduğunu?”
Widmark sırıttı:
“Onu da biliyorum.”
Uzanarak çekmecesinden not defterini çıkardı. Sayfaları karıştırdı.
“İşte burada”
Sayfayı yırtıp Ertuğrul’a uzattı:
“Buraya telefon edip adresini babama vermem için bana bırakmıştı…”
Ertuğrul gülümsedi:
“Harika! Şimdi iş, gidip onunla konuşmaya kalıyor… Haydi…”
Ertuğrul, kapıya yöneldi. O sırada kapı açıldı ve içeri Niko, Chen ve Esta girdiler.
İbosanjo ve Ertuğrul’un heyecanlı hallerinden yeni bir maceraya atılmak üzere oldukları anlaşılıyordu. Chen gülümsedi:
“Hayrola? Biz olmadan mı gidiyorsunuz?”
Ertuğrul da gülümseyerek arkadaşlarına baktı:
“Olur mu öyle şey? İyilik takımı olmadan nasıl başarabiliriz ki?”

***

5 sene önce… Afrika…
Küçük İbosanjo tek katlı bahçeli evlerinin kuytu bir odasında yere oturmuş, ellerini açmış ağlamaktaydı:
“Allah’ım kötü adamlar teyzemi aldılar. Daha başka teyzeleri, amcaları da… Allah’ım… o adamlar beni çok kızdırdılar… Ama ben daha küçük bir çocuğum… Büyük bir çocuk olduğumda bana onlara karşı savaşma gücü ver. Başka çocuklar ağlamasın diye. Amin…”
İbosanjo, duasını bitirip elini yüzüne sürerken halası odaya girdi:
“Gel yemeğini ye İbosanjo. Sonra hemen yola çıkacağız. Dayın neredeyse gelir…”
İbosanjo halasının peşi sıra odadan çıktı.
***
Çocuklar Moskova sokakları boyunca ilerlemekteydiler. Niko elindeki adrese baktı:
“Almatinskaya 23… Nasıl bulacağız burayı?”
Widmark sorunun cevabını biliyordu:
“Moskova’da tüm caddeler birbirine paralel ve diktir. Almatinskaya caddesi ile Kamsamolskaya caddesinin birbirini kestiği noktada olmalı adres…”
İbosanjo:
“İyi de kamsopol… kamsof… Ah.. işte o cadde nerede ki?”
Widmark durağa yaklaşan sarı renkli İkarus marka belediye otobüsünü işaret etti:
“Bu otobüse binmemiz gerek…”
Aynı sıralarda, Mister Nosam’ın iki adamı Cenk ve Gooddays, Moskova caddelerinde takım elbiseleri ve güneş gözlükleri ile ilerliyorlardı. Onları gören bu giysilerle doğduklarını zannedebilirdi. Cenk kendi kendine konuşuyordu:
“Nerede bu adam? Rus polisinde bile kaydı yok!”
Goddays mırıldandı:
“Ya da bize vermediler…”
Cenk arkadaşının bu sözleri karşısında sırıttı:
“Ağır ol dostum! Mister Nosam bir bilgi isterse alır. Kimse ona hayır diyemez…”
İki kafadar, Mister Nosam’ın emriyle Juan’ı bulmak için uğraşıp duruyorlardı.
Bıkkın, yollarda ilerlerken Goddays bir anda yoldan geçen sarı renkli İkarus otobüse dikkat kesildi.
“Aman tanrım!”
Cenk, Gooddays’in baktığı yere yöneldi ama bir şey göremedi.
“Ne var?”
“Otobüsteydiler… O… o ve çetesi…”
“Kim?”
“Kim olacak… Patronun “yelekli” dediği çocuk. Ertuğrul ve arkadaşları…”
Cenk’in de canı sıkılmıştı.
“Burada olduklarına göre yine işlerimizi karıştıracaklar…
Goddays çaresiz durdu:
“Dönüp patrona anlatalım…”
Cenk onu durdurdu:
“Hayır! Gidip arabayı alalım. Otobüsün plakasını gördüm. Takip edelim onları. Zamanımız yok…”
***

1919 – Samsun, Yenidoğan Köyü
Sakine ve Sofya, akşam güneşinin tadını çıkarmak için bahçedeki somyaya oturmuşlardı. Bugün sıradışı bir durum vardı. Bu durum Sofya’nın da dikkatinden kaçmamıştı. Aynı şekilde Garine de hayret içindeydi. Her zaman sessiz sedasız oturan, esnafın “hüzünlü çocuk” adını taktığı Faruk, bahçede yere çömelmiş oturan Garine’nin etrafında gülerek koşuyor ve şarkılar söylüyordu.
“Yaşasın! Geliyor! Geliyor!”
Garine, anlam veremediği bu durum karşısında sormadan edemedi:
“Neden bu kadar sevinçlisin Faruk?”
“Çünkü o geliyor! Mustafa Kemal Paşa geliyor!”
Mustafa Kemal paşanın gelişini herkesten önce Faruk duymuştu. Ama ortamın müsait olduğu görülünce halka durum duyurulmuştu ve yediden yetmişe herkes biliyordu artık.
Sofya, aynı soruyu Sakine’ye sormuştu. Sakine’den de aynı cevabı alınca kendisini tutamadı:
“Tamam. Söylenene göre düşmana karşı bir direniş başlatacaklarmış. Bu güzel bir şey ama ben Faruk’un bu kadar sevinmesine bir anlam veremedim...”
Sakine cevapladı:
“Daha önce anlatmıştım. Faruk’un babası, kocam Fahri... Seneler önce askere alındı. Çanakkale’de kahramanlıklar gösterdi... Bunu daha öne anlatmıştım zaten... Faruk’a babasının tüm kahramanlıklarını anlattım. Ama anlatmadığım bir şey var...”
Sakine’nin gözleri yaşarmıştı. Yutkundu:
“Fahri…Orduda Üstteğmendi... Çanakkale’de şehit oldu Sofya abla. Ama bunu Faruk’a söyleyemedim. Zaten hastaydı. Tutunması gereken bir şeylere ihtiyacı vardı.. Belki benim de...”
Sofya, konuşmanı nereye gideceğini merak ediyordu. Sakine devam etti:
“Faruk, Mustafa Kemal Paşa’nın buraya gelişine sevinmiyor, Sofya abla... Onun sevindiği şey, babasının buraya gelecek olması...”
Sofya, beklemediği bu durum karşısında yutkundu. Sakine gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu:
“Ona babasının Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri olduğunu söyledim. Paşa onu yanından ayırmaz dedim. Dedim ama Paşanın buraya geleceği hiç aklıma gelmemişti... Şimdi... şimdi....”
Sözcükler Sakine’nin boğazına düğümlenmişti.

***

Üsteğmen Fahri, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, ‘ Nerelisin?’ gibi sorular soruyordu.
Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu:
” Adın ne senin evladım?” dedi.
” Ali, komutanım” dedi.
” Nerelisin?”
” Tokatlıyım, komutanım, Tokat’ın Zile kazasındanım…”
” Peki evladım,bu kafanın hali ne?
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?”
” Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum.”
” Peki dedi üsteğmen Fahri. “Gidebilirsin Kınalı Ali.”
O günden sonra Ali’nin adı Kınalı Ali oldu.
Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da şaka konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
” Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?”
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
” Sen söyle biz yazalım” dediler.
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
” Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada
çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin.”
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, “Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir” tümcesi ile bitiriyordu.
Tam zarf kapatılırken Ali ” iki üç satır daha ekleteceğini” söyleyerek mektubun sonuna şunları yazdırdı.
” Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet’e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım.”
Gelibolu’da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer,beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu.
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali’nin komutanı Fahri bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah’a dua ediyordu.
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile,bile ölüme gidiyorlardı.
O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali’nin bölüğünden komutanları üsteğmen Fahri dahil tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali’ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine başka bir komutan aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu.
” Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim.Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme.”
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra “şimdi ananın sana diyeceği var” diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali’nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası:
” Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin.
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler.
Bizde üç işe kına yakarlar;
1–GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE
2 – KURBANLIK KOÇA, ALLAH’A KURBAN OLSUN DİYE
3–ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN  OLSUN DİYE…
Gözlerinden öper, selam ederim. Allah’a emanet olun
                                                
***
Cenk, direksiyon simidini sıktı ve meraklı bakışlarla etrafına baktı.
“Cenk! Hani otobüsün plakasını almıştın!”
Cenk dudak büktü:
“Eh! Şu Rus alfabesi! Bütün harfler birbirine benziyor işte!”
Cenk ve Gooddays araçları ile yol alıyor bir yandan da Ertuğrul ve arkadaşlarını bulmaya çalışıyorlardı.
Gooddays, caddede ardarda dizilmiş sarı renkli üç İkarus otobüsü gösterdi:
“Bunların da hepsi birbirine benziyor!”
Cenk derin bir nefes aldı:
“Tamam! Bulacağız onları! Bulacağız!
Üç yüz metre daha gitmişlerdi ki bir durakta duran otobüsten tanıdık bir simanın indiğini gördüler. Gooddays bağırdı:
“Aha! Şu zenci kız! Çetenin üyesi o da!”
Cenk:
“Tamam! Gördüm bağırma!”
Çocuklar  otobüsten inip binaların numaralarına bakmaya çalışırken, Cenk de aracını onlardan yirmi metre kadar uzağa park etti. Araçtan indiler. Gooddays belinden silahını çıkardı.
Cenk:
Koy şunu beline! Milleti başımıza toplayacaksın!
Goddays bir an için afalladı. Ama silahı yerine koydu:
“Bunlar bir şey peşinde. Burası turistik bir yer değil...”
Araçlarının arkasına gizlendiler.
Cenk:
“Takip edelim onları. Kuytu bir köşede işlerini bitiririz...”
Niko yine elinde adres kağıdı bir yandan numaralara bakarak ilerliyor, diğerleri de onu takip ediyorlardı.
Binalardan birinin kapısının önünde durdu:
“İşte burası...”
Ertuğrul, açık kapıdan apartmana girdi:
“Bulalım bakalım şu  Del Borro’yu...”
Eski binanın merdivenlerinden yukarı çıkmaya başladılar. Ahşap merdivenler her adımda gıcırdıyordu. Nihayet sağlı sollu daire kapılarının sıralandığı uzun bir koridora geldiler. Esta soldan üçüncü kapıyı işaret etti:
“Şu kapı...”
Ertuğrul kapıya yaklaştı ve çaldı.

***

Faruk ve Garine, köy meydanında dolaşıyorlardı. Faruk, sanki senelerin suskunluğunu atmak ister gibi dur durak bilmeden konuşuyor ve konuşuyordu. Garine ise arkadaşındaki bu değişimden dolayı mutluydu.
“Babamı son gördüğümde beş yaşındaydım” dedi. “Ama çok net hatırlıyorum...”
Faruk kollarını kaldırdı:
“Geniş omuzlu, uzun boylu dev gibi bir şeydi...”
Kollarını kavuşturdu:
“Bana sarılırdı, öperdi...”
Faruk, anlatırken ve hatta yaşarken, Kiliseyi yakan Deli Gazi Murat onlara yaklaşmaktaydı.
“Faruk! Faruk!”
Faruk, gülümseyerek Murat’a döndü.
Murat:
Baban geliyor! Geliyor baban!”
“Evet Murat amca! Geliyor!”
Murat, olduğu yerde zıplamaya başladı. Bir yandan da gülüyordu:
“Dedim gelecek diye! Gelecek diye dedim! Dedim demedim mi? Dedim ki dedim!”
Faruk, her cümleyi farklı kelime dizişiyle iki defa söyleyen adama gülümseyerek baktı:
“Dedin!”
“Dedim Trablus! Trablus dedim! Hoop Sarıkamış bayırı! Sarıkamış hooop!”
Adam zıplayarak oradan ayrıldı. Garine, kendisini evsiz bıraksa da seviyordu Murat amcayı. Çünkü aslında iyi biriydi...

***

Ertuğrul açılmayan kapıyı çalmaktan sıkılmıştı. Ertuğrul bıkkınca:
“Evde yok!” dedi.
Widmark:
“Ya da açmak istemiyor!”
Niko sırıttı:
“İsterseniz, Chen kimyasal bir şeyler yapsın da kapı erisin!”
Chen dudak büktü:
“Hıh! Çok komik!”
Ertuğrul merdivenlere yöneldi:
“Dışarda bekleyelim çocuklar. Burası çok kasvetli bir yer...”
Çocuklar apartman kapısından çıkarken, Cenk ve Gooddays bir reklam panosunun ardına gizlenmiş onları gözetlemekteydiler.
“Birine bakmaya gittiler bence... Ama bulamadılar sanırım...” dedi Cenk.
Bu sırada Cenk’in telefonu çaldı:
Cenk telefonu alelacele iç cebinden çıkardı. Ekrana baktı:
“Mister Nosam arıyor...”
Cenk telefonunu açtı. Heyecanı vücut diline yansımış bir eliyle önünü iliklerken hazır ol vaziyette duruyordu.
“Evet efendim... Emredin efendim... Tabi efendim... İyi günler efendim...”
Cenk, telefonu kapattı ve derin bir nefes aldı:
Gooddays sordu:
“Mister Nosam’a çocukları bulduğumuzu neden söylemedin?”
“Fırsat olmadı... Hem hedefimiz çocuklar değil. Onlar bonus olacak!”
Cenk etrafına bakındı. Ama çocuklar orada değillerdi.
“Nereye gitti bunlar?”
Sonra uzaktaki bir kafede oturduklarını gördü. Kendi kendine mırıldandı:
“Aradıklarını bulmadan gitmeyecek bunlar...”

***

Faruk ve Garine eve dönmüşlerdi. Garine yorgun görünüyordu ama Faruk enerjisinden bir şey kaybetmemiş babasının yarı gerçek yarı hayali kahramanlık öykülerini anlatmayı sürdürüyordu.
Faruk belindeki hayali kılıcı çekti:
“Sonra şöyle demiş düşmana: Size boyun eğmektense ölmeyi tercih ederiz!”
Faruk onları izleyen Kostas, annesi ve Sofya’ya baktı:
“Babamın bu tavrından korkan düşman generali kaçmaya başlamış...”
Faruk hikayenin bu kısmından emin değildi. Annesine baktı:
“Generaldi değil mi anne?”
Dalgın Sakine başını kaldırdı:
“Evet... Generaldi...”
Garine öksürdü. Faruk gülümsedi:
“Çok mutluyum anne...”
***
İyilik takımı, oturdukları kafede meyve suyu içerek del Borro’nun gelmesini bekliyorlardı. Widmark:
“Bakalım ne zaman gelecek...” dedi sıkılmış bir ses tonuyla. Ertuğrul
“Umarım başka bir yere geçmemiştir” dedi.
Widmark kafasını salladı:
“Sanmıyorum. Buraya yeni taşındığını söylemişti.
Bu sırada caddenin diğer tarafındaki bir marketten çıkan pardösülü bir adam, İbosanjo’nun dikkatini çekti. Adam tanınmamak için siyah gözlük takmıştı. Elinde iki poşet taşıyordu:
“Hey! Bu o!” diye haykırdı İbosanjo adamı göstererek.
Ertuğrul ayağa kalktı:
“Çocuklar, siz burada oturun. Bir Widmark’la onun yanına gidelim. Adam ürkmesin...”
Bu esnada Cenk ve Gooddays de onları izlemekteydiler.
Ertuğrul ve Widmark, adama yaklaştılar. Ertuğrul arkasından seslendi:
“Bay del Borro!”
Adam tedirgin olmuştu. Arkasına döndü:
“Bay del Borro. Adım Ertuğrul. Bu da arkadaşım...”
Adam, çocukları görünce sendeledi:
“Yo! Bu kadarı da fazla! Artık çocukları da bu işe alet ediyorlar ha!”
Ertuğrul, del Borro’nun kendilerini kötü adamların gönderdiğini zannettiğini anlamıştı:
“Hayır, yanlış anladınız. Bizimle gelirseniz...”
Del Borro elindeki poşetleri yere attı:
“Siz beni aptal mı sandınız? Beni yakalayamayacaksınız!”
Adam arkasına bakmadan kaçmaya başladı. Durumu gören çocuklar Ertuğrul ve Widmark’ın yanına koştular.
Ertuğrul haykırdı:
“Koşun çocuklar. Onu gözden kaybetmemeliyiz...”
Adam önde, çocuklar arkada, Cenk ve Gooddays ise en arkada bir kovalamaca başladı.
Chen, del Borro’nun hızına şaşırmıştı:
“Adam tazı gibi!”
Del Borro, caddenin sonuna gelmişti. Arkasından koşturan çocukları ve en arkadaki Cenk ve Gooddays’i görünce tuzağa düştüğünden emin oldu. Ama pes etmeye niyeti yoktu:
“Beni yakalayamayacaksınız!
Ertuğrul adama seslendi:
“Biz düşman değiliz! Sadece konuşmak istiyoruz! Hayatınızın tehlikede olduğunu...”
Adam Ertuğrul’un sözlerini tamamlamasına izin vermedi. O kadar korkmuştu ki her sözü yanlış anıyordu:
“Tehdit ediyorsunuz beni ha? Ama beni yakalayamayacaksınız!”
Del Borro, son hızla koşarken birden durmak zorunda kaldı. Çünkü fark etmeden çıkmaz bir sokağa girmişti.
“Kahretsin!”
Ertuğrul ve Widmark en önde nefes nefese kalmış vaziyette durdular.
“Bay del Borro! Size ne yapabiliriz ki? Bu korkunuz çok anlamsız! Biz sadece çocuğuz.”
Niko nefes almaya çalıştı:
“Evet... Off... Hem de yorgun çocuklarız...”
Del Borro kaşlarını çattı. Ertuğrullar’ın arkasını işaret etti:
“Ya arkadaşlarınız? Onlar da mı çocuk? Genç irisi olmalılar!”
Esta ve İbosanjo kendilerine söylendiğini sandıkları bu sözleri şaşkınlıkla karşıladılar. İbosanjo:
“Ne demek bu şimdi?”
Söze karışan Gooddays, adamın ne demek istediğini açıklıyordu:
“Siz yakaladık”
Ertuğrul ve arkadaşları sesin geldiği tarafa döndüler. Gooddays ve Cenk silahlarını onlara doğrultmuşlardı:
“Senin yüzünden az daha canımızdan oluyorduk, yelekli bücür!”
Widmark:
“Bunlar Nosam’ın adamları değil mi?” dedi. “En son şu zehirli atıkları taşıyan gemide mi görmüştük bunları?”
Ertuğrul, nefretle ikiliye baktı:
“Cenk ve Gooddays!”
Cenk sırıttı:
“İntikamımız acı olacak! Şimdi bizimle geliyorsunuz...”
Gooddays mırıldanıyordu:
“Üç, dört, beş...”
Sonra Cenk’e döndü:
“Eee... Cenk... Dokuz kişiyiz  arabaya sığmayız ki....” Sonra bir an durdu ve:
“İyisi mi biz arabayla önden gidelim, onlar da taksiyle peşimizden gelsinler ha?”
Onlar aralarında konuşurken Ertuğrul, Widmark’ın kulağına eğildi:
“Sanırım bunlar del Borro’yu arıyorlardı. Ama bunun del Borro olduğunu anlamadı salaklar...”
Del Borro konuşulanı duymuştu.
“Ne?”
Ertuğrul ona döndü:
“Sizi bay Widmark’la konuşurken duyduk. Bunlar o adını öğrenemediğiniz kötü adamın , Mister Nosam’ın uşakları. Neyse ki kafaları pek çalışmıyor...
Del Borro, hayretle sordu:
“Ne yani? Siz birlikte değil misiniz?”
Widmark yüzünü ekşitti:
“Tabi ki hayır!”
Sonra devam etti:
“Ben Widmark... Widmark John... Babam... Rory Widmak sizin arkadaşınız.  Telefonda konuşmuştuk. Bana adresi vermiştiniz...”
Del Borro rahatlamıştı:
“Neden daha önce söylemediniz?”
“Fırsat bırakmadınız ki...”
Cenk, nihayet konuşanları görmüştü:
“Siz! Ne konuşuyorsunuz öyle?”
Sonra:
“Sizin işinizi burada bitirmek en iyisi”
Ertuğrul, durumun ciddiyetini hızlıca kavrayıp harekete geçti. Yüzünde sıcak bir gülümseme ile kollarını iki yana açtı ve ağır adımlara Cenk ile Gooddays’e doğru ilerlemeye başladı:
“Ah! Cenk! Gooddays! Eski dostlarım! Nasılsınız?”
İkisi de şaşırmışlardı:
Cenk:
“Sen ne diyorsun be?”
“Ah! Sizin o gemiden kurtulmanıza o kadar sevindim ki o kadar olur anca be kankalar!”
Ertuğrul onlara iyice yaklaşmıştı.
“Eski dostlar düşman olur mu hiç?”
Cenk ve Gooddays, yan yana ve Ertuğrul’un tam karşısındaydı. Ertuğrul ani bir hareketle şaşkın ikilinin elindeki silahları kaptığı gibi havaya fırlattı. Cenk ve Gooddays şaşkınlıkla kafalarını yukarı kaldırınca Ertuğrul, Cenk’in çenesine okkalı bir yumruk indirdi. İbosanjo hemen harekete geçti ve döner bir tekme ile Goodays’i yere yıktı.
Adamlar yerde kendilerine gelmeye çalışırken Ertuğrul haykırdı:
“Haydi! Hemen gidelim buradan!”
Koşarak oradan uzaklaşmaya başladılar. Niko, yakındı:
“Yine mi koşuyoruz ya!”

***

Az sonra çocuklar, Moskova kentinin biraz dışında etrafı setlerle çevrili Moskova Nehri’nin kenarında ağaçların altında oturmuşlardı. Ertuğrul, Chen ve Niko ayaktaydı.
Ertuğrul:
“Chen, Niko, Nosam’ın adamları bizi arıyor olmalılar. Eğer Cenk ile Gooddays duruma uyandıysa kalabalık olmalılar. Siz etrafta dolaşın, gelen olursa haber verin...”
Chen ve Niko oradan ayrılırken Ertuğrul, Del Borro’nun yanına oturdu.
Del Borro iç geçirdi:
“Anlatın bakalım...”
“Asıl siz anlatın” dedi Ertuğrul. “Nedir bu gizem? Sizi neden öldürmek istiyorlar? Fuego Kıskacı nedir?”
Del Borro düşünceli görünüyordu:
“Sizin hiç bir şeyden haberiniz yok ha?”
Derin bir nefes aldı:
“Tam adım Juan Sanches del Borro. Arjantinliyim. Babam Diego bir bilim adamıydı. Uzun yıllar önce Moskova’da Sovyet bilim adamları ile bilimsel bir çalışma yaparken öldürüldü. Çalışmanın adı –Fuego Kıskacı- idi. Bu isim babamın çocukluğunun geçtiği yerden, Terra del Fuego-Ateş Toprakları-ndan geliyor. Her neyse... Babamın ölümü ile Fuego Kıskacı da unutulup gitti. Daha doğrusu biz öyle zannediyorduk. Son bir kaç yıldır birden bire ortaya çıkan olağan üstü olaylar beni şüphelendirdi.”
Çocuklar heyecanla dinlemekteydiler:
“Türkiye’de Bali’de, Çin’deki depremler, Japonya’daki beklenmeyen Tsunami, sel felaketleri... Saçma diyebilirsiniz ama biraz araştırınca hepsinde ortak bir nokta buldum...”
Widmark omuz silkti:
“Ortak nokta belli. Hepsi doğal afetler işte...”
Del Borro kafasını salladı:
“Hayır... Hiç biri doğal değildi küçük dostum. Hepsi Fuego Kıskacı’nın marifetiydi.”
Ertuğrul:
“Yani... o zaman...”
“Evet... Fuego Kıskacı, iklimleri kontrol etmeye yarayan ve sadece felakete neden olan bir makine...”
Çocuklar, duyduklarına inanmakta güçlük çekiyorlardı. Del Borro anlatmayı sürdürdü:
“Babam çölleri bahçelere çevirecek bir alet yapma peşindeydi. Ama araştırmaları ilerledikçe gördü ki doğanın dengesini bozacak müdahaleler sadece felaket getiriyordu. Bu sebeple projeyi sonlandırmak istedi. Ve bu da babamın ölümüne neden oldu…”
Ertuğrul düşünceli görünüyordu:
“Bazı ülkelerin iklimlere müdahale ettiğinden, sel baskınları ve depremleri silah olarak kullandığından bahsedilirdi ama ben pek ihtimal vermiyordum buna…”
Del Borro:
“Fuego Kıskacının planları bende. Bunu kamuoyuna duyurarak bir takım çıkar çevrelerinin sebep olduğu felaketleri kanıtlayacağım. İşte o zaman herkes olan bitenlerin büyük bir felaketin sadece başlangıcı olduğunu anlayacak… O zaman babam mezarında huzur içinde yatabilir… Ben de kendimi daha fazla suçlu hissetmem”

***

Del Borro ve çocuklar konuşurlarken, Chen, doğu tarafında dikkatli bakışlarla etrafı kolaçan ediyor, Niko da batı tarafında davetsiz misafirleri bekliyordu… Ama Niko işte! Her zamanki gibi dikkatsiz… PSP’nin çağrısına uymuş ve etrafa bakmak yerine yeni rekorlar kırmak için oyuna konsantre olmuştu.
Chen, bir ağaca tırmandı ve daha geniş bir alanı görmeye çalıştı. Ne var ki arkasında kalan bölgeden geçen üç iri yarı ve siyah takım elbiseli adam, Niko’nun dikkatinden kaçmıştı…

***
Ertuğrul sordu:
“Neden yetkililere gitmediniz?”
“Del Borro elini pardösüsünün iç cebine atarken yanıtladı:
“Onlardan hayır yok! Bu işi kendim halledeceğim…”
Del Borro, cebinden rulo halinde bir dosya çıkardı.
“İşte tüm planlar bunlar! Dünyayı felakete sürükleyen, koca devletleri yerle bir edecek kıyamet silahının planları… Ama yarın fuar açılınca tüm dünya bundan haberdar olacak! Artık sona çok yaklaştık…”
Del Borro sözlerini bitirir bitirmez tanınmayan bir ses ona cevap verdi:
“İyi bildiniz Bay del Borro. Artık sonunuz geldi!”
Çocuklar da, Del Borro da karşılarında iri yarı üç adamı gördüklerinde şaşırdılar.
Nihayet PSP’sinden kafasını kaldıran Niko, yolun başından takım elbiseli birinin daha geldiğini gördü. Elbette ki diğer üçünden haberi yoktu. Hemen koşmaya başladı:
“Ertuğrul! Ertuğrul!”
Niko, nefes nefese, Ertuğrullar’ın olduğu yere geldi:
“Gelen biri va….”
Ama sözünü tamamlamaya vakit bulamadan, daha önce gelen üç kişiyi gördü.
“Oh! Siz…”
Üç adam da silahlarını kahramanlarımıza çevirmişlerdi. En öndeki adam konuştu:
“Sanırım bize bir şey vereceksiniz bay Del Borro!”
Del Borro, yüzünü ekşitti:
“Evet… Sanırım seçme şansım yok!”
Del Borro, ağır hareketlerle ruloyu adama uzattı.
“Alın!”
Adam ruloyu almak için elini uzatmıştı ki, tenini yakan acı bir hisle haykırdı. Del Borro, diğer avucunda tuttuğu şok aletini adamın koluna yapıştırmıştı. Adam silahını düşürdü. Şaşkınlıktan yararlanan Del Borro haykırdı:
“Koşun!”
Çocuklar harekete geçmişlerdi ki, Del Borro koşmak üzere arkasını dönünce dördüncü adamla burun buruna geldi. Ancak Ertuğrul planları korumak istiyordu. Çevik bir hareketle ruloyu Del Borro’nun elinden kaptı ve kaçmaya başladı. Dördüncü adam ruloyu almak için hamle yaptığı sırada Del Borro da kurtulup Ertuğrul’un peşi sıra koşmaya başladı. Adamlardan biri silahını atış mesafesindeki Ertuğrul’a çevirdi. Tetiğe basacağı sırada patron olduğu anlaşılan dördüncü kişi onu durdurdu:
“Ne yapıyorsun ahmak! Polisleri başımıza mı toplayacaksın? Peşlerinden gidin. Silahlara da susturucu takın. Ben diğerlerini çağıracağım…”
Meşhur Moskova nehri boyunca bir kovalamaca başlamıştı.

***
Samsun 18 mayıs 1919, Yenidoğan köyü
Faruk ve Garine, köyün tepelik bir alanında çiçeklerin arasında oturmuşlardı. İkisi de sevinçli görünüyorlardı. Faruk, babasına kavuşacağına sevinirken, Garine de arkadaşının sevincine ortak oluyordu.
“İyi ki bize geldiniz Garine” dedi Faruk. “Yani… benim hiç arkadaşım yoktu. Ama artık… benim de bir arkadaşım var…”
Bu sözler Garine’yi mutlu etmişti. Faruk devam etti:
“Dün gece bir rüya gördüm. Ben rıhtımda babamın gemiden çıkmasını bekliyordum. Ama o gökyüzünden süzülerek bana geldi…”
Faruk ayağa kalktı:
“Yarın sabah geliyor işte…İskelede onu ilk karşılayan ben olacağım. Koşup –Baba- diyerek sarılacağım ona. Umarım… Umarım beni tanır…”
Faruk hüzünlenmişti. Başını kaldırıp Garine’ye baktı:
“Sen de babandan uzaktasın. Beni anlıyorsun değil mi?”
Garine’nin cevap vermesine fırsat kalmadan, Faruk’un bakışları değişti:
“Eyvah!”
Garine buna şaşırmıştı:
“Ne oldu?”
Faruk elbiselerini gösterdi:
“Yarına giyecek hiçbir şeyim yok! Ayakkabılarım da berbat halde!”
Faruk çok heyecanlanmıştı:
“Koş! Hemen eve gidelim! Annem elbiselerimi tamir etsin.”
Garine ayağa kalktı:
“Anneme söylerim sana da bir kıyafet diksin. Yarın babama beraber gideriz…”
Faruk gülümsedi:
“En iyi arkadaşımı o da tanısın…”

***

Moskova Nehri Kıyısında koşuşturmaca devam ediyordu:
Niko söyleniyordu:
“Koş koş nereye kadar? Kesin üç-dört kilo vermişimdir ben!”
Ertuğrul, Niko’ya seslendi:
“Dayan Niko neredeyse ana caddeye geldik!”
İbosanjo, gördüğü manzara karşısında donup kaldı:
“Sanırım bir sorunumuz var Ertuğrul…”
Çocuklar, İbosanjo’nun gösterdiği yere bakınca durdular. Elinde susturucu takılmış silahlarla iki adam on metre kadar ilerlerinde onları bekliyordu.
Del Borro mırıldandı:
“Şimdi yandık işte…”
Ertuğrul yine inatçıydı:
“Daha değil. Dağılın çocuklar!”
Adamlar ateş ederken, herkes sağa sola kaçıştı. Adamlardan biri elinde ruloyu sıkı sıkı tutan Ertuğrul’un yanında bitiverdi:
“Dur bakalım ufaklık!”
Ertuğrul tereddüt etmeden hemen ilerisindeki Esta’ya seslendi:
“Yakala Esta!”
Ruloyu çevik bir hareketle Esta’ya fırlattı. Esta ruloyu yakalayarak bağırdı:
“Yakaladım!”
Ama Esta sevinmekte acele etmişti. Çünkü iri yarı başka bir adam Esta’yı ensesinden kavramıştı:
“Ben de seni yakaladım”
Esta haykırdı:
“Yakala Niko!”
Niko, Ruloyu ani bir hareketle kaptı. Koşmaya başladı.
“Offf… Allah canımı alsa da kurtulsam!”

***

Faruk önde, Garine arkada koşa koşa evlerine geldiler. Sakine bahçedeydi.
“Anne! Anne!”
Faruk, soluk alış verişini düzenlemeye çalışarak konuştu:
“Anne… Yarın sabaha giyecek elbisem yok… Babamı eski kıyafetlerle mi karşılayacağım…”
Sakine ne diyeceğini bilemedi. Babası gelmeyecekti. Zaten gelecek olsa bile yeni kıyafet alacak para yoktu…
Faruk, Garine’yi gösterdi:
“Garine’nin de elbisesi yok. Ona da dikersin değil mi?”
Garine güçsüz görünüyordu.
Sakine umutsuzca oğluna baktı:
“Bir gecede size nasıl elbise dikeyim oğlum? Hem diksem bile kumaş nerede?”
Faruk annesine mızmızlanmaya başlayacaktı ki Garine kendisinden geçerek yere düştü.

***

Aradan dört saat geçmişti. Küçük kız evin salonundaki somyada bilinçsizce yatıyordu. Sofya, Sakine, Kostas ve tabi ki Faruk kızın başucunda doktorun vereceği teselliyi bekliyorlardı. Doktor:
“Maalesef size iyi şeyler söyleyemeyeceğim” dedi. “Kız hiç iyi değil. Hastalığı çok ilerlemiş… Sinsi bir hastalıktır bu… Fark ettirmeden ilerler…”
Doktor derin bir nefes aldı. Sonra:
“Hocam Profösör Doktor Hans von Kanders, -hastalarına karşı dürüst ol- derdi… Üzgünüm ama kız son saatlerini yaşıyor…”
Bu haber sobanın çıtırtısından başka bir şey duyulmayan geniş odaya bir hançer gibi saplandı. O hançerin girerken açtığı yaralar, dördünün de yüreğini kanattı. Hançer, aslında ne kadar çaresiz durumda olduklarının vücut bulmuş haliydi.

***
Silahında susturucu takılı olmayan tek adam “patron” kızgınlıkla haykırdı:
“Yakalayın şunları!”
Çocuklar etrafa dağılmışlardı. Dosya Chen’e geçmişti. Etrafını beş adam sarmıştı. Chen ruloyu en yakınında olan Del Borro’ya fırlattı:
“Yakala del Borro!”
Del Borro, dosyayı yakalamak için hamle yaptı. Ancak bu –yakar top- oyunu patronun canını iyiden iyiye sıkmıştı.
“Eeeh! Yeter be!”
Adam –susturucu takılı olmamasını umursamadan- silahını Del Borro’ya doğrultarak ateşledi. Durumu gören İbosanjo, dosyayı yakalamaya konsantre olmuş adamı ani bir hareketle yere itti. Del Borro ölümden kurtulmuştu. Ancak dosya havada süzüldü ve Moskova nehrine düştü.
Del Borro şaşkındı:
“Olamaz!”
Ertuğrul “Şimdi çıkarırım” diyerek kendisini nehrin sularına bırakırken adamlar çocukların ve Del Borro’nun yanına gelmişlerdi. Ertuğrul suyun derinliklerinde gözden kayboldu.
Birkaç saniyelik bekleyişin ardından Ertuğrul elinde dosya ile su yüzeyine çıktı. Patron dedikleri adam dosyayı kaptı.
“Ver şunu!”
Sayfaları çevirdikçe yüzünde sırıtma belirdi. Çünkü sayfaların çoğu yırtılmış, yırtılmayan sayfalardaki mürekkep de akmıştı. Adam okunamayacak durumdaki dosyayı Del Borro’nun yüzüne fırlattı:
“Alın sizde kalabilir!”
Del Borro sayfaları umutsuzca çevirdi. Ama işe yarar hiç bir şey kalmamıştı.
Polis sirenleri uzaktan duyulunca patron adamlarına döndü. “Gidelim buradan. Mister Nosam’a müjdeyi verebiliriz.”
Nosam’ın adamları oradan ayrılırlarken, sudan çıkan Ertuğrul da polisle uğraşmamak için Del Borro’yu çekerek oradan uzaklaştırdı. Adam bitkin bir durumdaydı:
“Babama verdiğim sözü tutamadım… Tek kopyayı da kaybettim…”
Sakin bir köşeye geldiklerinde Widmark sordu:
“Ne olacak şimdi?”
Adam cevapladı:
“Ülkeme döneceğim. Artık yapabileceğim bir şey kalmadı…”

Samsun 1919 Yenidoğan Köyü
Garine, hala baygın yatıyordu. Tek arkadaşının ölümüne adım adım yaklaştığını gören Faruk yatağın yanındaki sandalyede başı önde oturmuştu. Gecenin son bulup sabaha kavuşmak üzere olduğu saatlerde tükenen umutların ağırlığı daha da çökmüştü. Garine’nin ateş gibi yanan anlında duran ıslak bezi sık sık değiştiren Sofya kabul ettikleri kaçınılmaz sonu bekliyordu.
Her doğan güneş, yeni bir umut getirir derler. Faruk bu günün hem bir ayrılık hem de bir kavuşma günü olduğunu biliyordu. 10 yıllık kısa hayatının yarısını bekleyerek geçirdiği babasına kavuşma günü ve hayatı boyunca beklediği can arkadaşından ayrılık günü.
Sakine, saatler süren sessizliği bozdu:
“Güneş doğuyor…”
 Bu sözler “gitmemiz gerekiyor” anlamına geliyordu. Arkadaşını, son anlarında yalnız bırakarak babasını karşılamaya ve kollarında teselli aramaya gitmeliydi. Bu anı yıllardır beklemişti. Ama bayram havasında geçeceğinin hayallerini kurduğu kavuşma günü acıların en derinini yaşadığı güne denk gelmişti.
Faruk başını kaldırdı. Kan çanağına dönüş yaşlı gözleriyle annesine baktı:
“Babamı karşılamaya sen git anne…”
Sakine, oğlunun bu cevabına şaşırmıştı:
“Ama…”
“Ben burada kalacağım…”
Sakine usulca ayağa kalktı. Sokak giysisini üzerine geçirdi. Kapıdan çıkarken oğluna son bir defa baktı. Faruk çatlamış sesi ile konuştu:
“Babamı getir anne…”
Sakine, evden çıkarak oradan ayrıldı.
Faruk, başını öne eğdi ve sessiz ağlamasını sürdürdü.
Kostas, kızın anlındaki bezi bakır kaba daldırdı ve suyu sıktı. Sonra Faruk’a döndü:
“Faruk, bu bezi değiştirmek lazım. Bana başka bir bez getirir misin?”
Faruk, yerinden kalkarak arka odaya geçti. Çekmeceleri karıştırmaya başladı. Sonra eski elbiselerden kesilmiş ufak bezler gözüne ilişti:
“Buradaymış…”
Bezleri alırken en alta gizlenmiş bir mektup gördü. Mektubu aldı. Eski tarihliydi.  Açtı, okumaya başladı:
“Muhterem Sakine hanımefendi. Üzüntü ile haber veririz ki zevciniz Üstteğmen Faruk Bey Çanakkale muharebeleri esnasında Kanlısırt mevkiinde şehit düşmüştür….”
Faruk okuduğu satırlara inanamadı… Tekrar tekrar okudu. Bu kötü bir şaka mıydı? Babasını beklerken aslında….
Başı döndü. Komidine tutunarak ayakta kalmaya çalıştı.
“Babam… Yıllar önce şehit olmuş…”
Faruk kendisine gelmeye çalışırken Kostas seslendi:
“Getiriyor musun?”
Faruk kendisini toparladı ve hiçbir şey olmamış gibi salona girdi. Şimdi hasta arkadaşı için üzülme zamanıydı. Babasının yasını ise bir ömür boyu tutacaktı.
Aynı sandalyeye otururken Kostas bezi ıslatarak kızın anlına koydu.
Küçük kızın gözleri nihayet saatler sonra usulca açıldı. Açar açmaz da Faruk ile göz göze geldi.
“Faruk… Babanı karşılamaya gitmedin mi?” dedi küçük kız, cılız bir sesle.
Faruk’un yüzünde acı bir tebessüm belirdi:
“Garine…”
Garine çökmüş gözleri ile biricik arkadaşına bakarken titreyen ince dudakları ile gülümsemeye çalıştı. Çektiği ızdırabı ancak kendisi bilebilirdi. Büyük bir ihtimalle son anlarını yaşadığının o da farkındaydı artık. Gözünden bir damla yaş döküldü:
“En güzel elbiseni giy. Babanı karşılamaya git. Merak etme ben iyiyim…”
Faruk onun gibi ince bir tebessüm ve gözünden akan damlalarla arkadaşına baktı. Ellerini tuttu:
“Tabi ki iyisin…”
Birbirine yalan söyleyen ve bu yalanın farkında olan iki yetişkin gibi yalanların getirmesini umdukları huzuru aradılar. Garine sözlerine devam etti:
“Babana benden bahset Faruk. Arkadaşım de… Oyunlarımızı anlat…. Ben… Çok üşüyorum arkadaşım…”
Garine’nin iri gözleri kapandı. Yüzündeki tebessüm, şehre ağır ağır çöken sis gibi silindi.
Faruk, arkadaşının ebediyen gittiğini görünce artık saatlerdir tuttuğu sessiz yasa dayanacak mecali kalmadı. Çenesine süzülen yaşlarla kızın cansız bedenine kapandı:
“Gitme Garine! Sen de Babam gibi gitme! Gitme!”
 Sofya, hayat arkadaşına sarıldı. Onlar sessizce ağlarlarken, Faruk’un acısı artık minik yüreğine ağır geliyordu. Haykırdı, haykırdı:
“Uyan! Uyan arkadaşım! Uyan! Bak babam geliyor!”

***

Sakine, Paşa’yı karşılamak için Samsun’a giden ahalinin boşalttığı köy meydanında tek başına yürüyordu. İki saattir amaçsızca dolanıp durmuş ama gerçeği Faruk’a nasıl anlatacağını bir türlü bulamamıştı. Artık eve gitmeliydi.
Evinin kapısını usulca açtı. Faruk, sandalyesinde oturmuştu. Sofya ve Kostas bir köşede ağlıyorlardı. Yatakta cansız yatan Garine’nin ise yüzü örtülmüştü.
Sakine, ufak kızın zamansız vedasını yüreğinde hissetti. Faruk, açılan kapının sesini duyunca başını kaldırdı. Annesine baktı.
Göz pınarları kurumuştu sanki. Çocuk yüzü durulmuş, gözleri ise yıkılan Devlet-i Aliye’de perişan olmuş bir çok yaşıtı gibi başka bir metanetle bakıyordu artık.
“Babamı getirdin mi anne?”
Sofya ve Kostas, Sakine’nin vereceği yanıtı beklediler. Faruk yerinden kalktı annesine doğru yaklaştı. Sakine de ona doğru ilerledi. İlerlerken arka odadaki çekmecenin üzerinde duran mektubu gördü. Küçük –koca- adam Sakine’nin önünde durdu. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Hiçbir kelime söylemediler. Sakine’nin gözleri yaşlarla dolarken, Faruk da büyük adamlara has hüznünü bir damla göz yaşı ile taçlandırdı.
Birbirlerine sarıldılar.

***

Hristiyan mezarlığında, yeni defnedilen Garine’nin kabri etrafında duran Faruk, Kostas, Sakine, Sofya ve Murat komşu köyden gelen papazın son duasını dinliyorlardı:
“Tozlar, tozlara, toprak, toprağa… Bu masum yavruyu katına kabul et Tanrım…”
Faruk, ellerini açmış Müslüman usulü dua ediyordu. Her ne kadar Hıristiyan inancına göre gömülse de Garine daha bir çocuktu ve inançsız ölme gibi bir durum onun için söz konusu değildi.
Papaz duasını tamamladı:
“Senin merhametin boldur tanrım”
“Amin”
“Amen”

***

Bir hafta geçmişti. Kostas’ın sırtında arta kalan eşyalarını koyduğu büyük bir çuval vardı. Evin bahçesindeydiler. Sakine, onların gidişine üzülüyordu:
“Burada dilediğiniz kadar kalabilirdiniz.”
Kostas, bu iyiliksever kadına gülümsedi:
“Sağol Sakine… Trabzon’daki ağabeyim olmasa zaten kalacak başka bir yerimiz de olmadı. Haber gönderdi. Gitmemek olmaz şimdi…”
Derme çatma bir at arabası ile rıhtıma geldiler. Kostas ve Sofya vapura binerek hayatlarında kısa ama önemli yer tutan bu iki kişiye el salladılar.
Vapur demir alarak oradan ayrılırken Sakine, Faruk’a döndü:
“Gelmişken senin muayeneni de yaptıralım.”
Faruk gülümsedi:
“Hayat devam ediyor değil mi?”
Hastaneye doğru ilerlerlerken yol üzerindeki küçük ahşap camiden üç paşa çıktı.
Paşalardan biri, Faruk’un gazetelerden tanıdığı, adı efsaneye dönüşmüş olan Mustafa Kemal Paşa’dan başkası değildi. Mustafa Kemal Paşa arkadaşına döndü:
“Düşman işgalindeki topraklarda Cuma kılınmaz. Hür olan Müslüman erkeğe Cuma Namazı farzdır. Allah bize muvaffakiyet nasip etsin.
“Amin…”
Paşalar belki de yeni bir toplantı yapmak üzere ilerlediler. Faruk ile aralarında on metre kadar vardı.
Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına:
“Şimdi işimize bakalım” dedi.
Faruk, yıllarca babasının yanında olduğunu düşündüğü efsanevi lideri görünce acısı kabarmıştı. Dudaklarından tek bir kelime döküldü:
“Baba…”
Mustafa Kemal Paşa, durdu ve sesin geldiği yöne döndü. Faruk, annesinden bir adım önde doğrudan paşaya bakmaktaydı. Paşa, Faruk’un yanına geldi. Kendisine yaşlı gözlerle bakan çocuğun başını gülümseyerek okşadı. Sonra bir dizini kırıp yere çömeldi:
“Sen de mi benim gibi babanı kaybettin çocuk?”
Birbirlerinin gözleri içinde mücadele ile geçen biri uzun biri ise henüz çok kısa iki ömür gördüler. Ve bir de umut.
Paşalardan biri:
“Geç kalıyoruz paşam” deyince Mustafa Kemal kalktı. Faruk’un başını tekrar okşadı.
“Başaracağız çocuk. Merak etme… Başaracağız…”
Ve diğerleri ile oradan ayrıldı.

***
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez…
En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,
Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
Sesler de: ‘Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş! ‘
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur! ‘ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

***
Ertuğrul, laptop bilgisayarını açmış, yaşadıklarını not ediyordu. Az sonra Widmark elinde gazete ile geldi:
“Haberi okudun mu?”
Ertuğrul, gazeteyi aldı. Onları ilgilendiren haber manşetten verilmişti:
“Moskova- Buenos Aires  seferini yapan uçak, hava muhalefeti nedeniyle düştü. Kurtulan yok.”
Ertuğrul ve Widmark birbirlerine baktılar. Düşen uçak, ülkesine dönen del Borro’nun uçağıydı. Uçak belki de kendisini affetmeyen düşmanları tarafından –Fuego Kıskacı- ile düşürülmüştü. Bundan asla emin olamayacaklardı…

***

Mustafa Kemal Paşa ve diğerlerinin örgütlediği direniş hareketi artık her yaştan gönüllü topluyordu. Asker kıyafetleri içindeki Faruk, diğer pek çok yaşıtı gibi rıhtımda kendilerini alacak gemiyi beklerken artık kafasında her şey çok netti. Sadece umut etmek yetmezdi. Umudu gerçekleştirecek olan şey, çaba ve inançtı. Onun da zafere inancı tamdı. Annesi için, Garine için ve bu uğurda can veren babası ve nice babalar için.

***

Bundan yıllar sonra umudunu kaybederek ülkesine dönerken düşen uçakta hayatını yitiren del Borro’nun hayali ve umudu olan Fuego Kıskacı’nın planları, Moskova nehrinin sularında yitip gitmişti.
Tarihe karıştığını düşündükleri planların temiz bir kopyası, Moskova’nın terkedilmiş dağ evlerinden birinin döşemeleri altında kendisini bulacak kişiyi beklemekteydi. Bu ev, baba del Borro’nun, oğlu dahil kimsenin bilmediği yazlık eviydi…
Ertuğrul notlarını şu cümle ile bitirdi:
Hiçbir şey gizli kalmaz. Yeter ki umut olsun.  



BU MACERA BURADA BİTTİ.






SANA KARŞI ÖZLEMİMİZ HİÇ BİTMEYECEK EY OSMANLI!