14 Ocak 2019 Pazartesi


*Psikopatlar niçin çoğalıyor?*
Kısaca şöyle derler; domuzuna ve *çocuğuna* her istediğini verirsen, ilerde, besili bir domuzun ve domuz gibi bir çocuğun olur.
Şimdi makaleyi okuyabilirsiniz.
Genç çocuğu olanların dikkate alması gereken çok önemli bilgi.
*Psikopatlar niçin çoğalıyor?*
32 yaşındaki oğlu için gelen anne şikâyet ediyor: “Doğru dürüst okumadı ama okul bitti. Şimdi de iş beğenmiyor. Bulduğumuz işlere ‘yorucu, bana yakışmaz, bu paraya çalışılır mı’ gibi gerekçelerle gitmiyor. Bütün gün evde. ‘Onu getir, bunu al’ şeklinde emirler veriyor. Yapmak istemediğimizde ‘Beni doğurdunuz, yapmak zorundasınız, çocuğunuz değil miyim?’ diyor. Direnirsek üstümüze yürümeye başlıyor. Artık korkuyoruz. Ne yapabiliriz?”
Bir başka anne benzer şeyleri henüz 16 yaşındaki oğlu için anlatıyor. Her sabah özel şoförün okula götürdüğü, haftalık harcaması asgari ücretten fazla olan, kredi kartı ile istediğini alabilen ve bunların az olduğunu, okulu nasılsa bitireceğini, babasının işinin onu beklediğini ve bu nedenle gençliğini çalışarak geçirmesinin anlamsız olduğunu söyleyen, sabahlara kadar barlarda gezen, kızdığı zaman kendisine küfür eden, el kaldıran bir çocuk.
Bir baba, 14 yaşındaki çocuğunun kendisini yaraladığını ağlayarak anlatıyor ve benzer bir öyküyü aktarıyor.
Hepsinin son cümlesi benzer: “ *Doğduğundan beri bir dediğini iki etmedik, koruduk, sevdik. Hiçbir şeyini eksik bırakmadık. Niçin böyle oldu?”*
Öğrencinin Jaguar marka arabası olur mu?’ tartışmaları bu konuyu ele almamı zorunlu hale getirdi.
Yazmadan önce tartışmaları bir kez daha gözden geçirdim.
Tartışılan konu: O öğrencinin Cumhurbaşkanı’na gitmesiymiş. Oysa tartışılması gereken konu: *Çocukların kaç yaşında, nelere sahip olmalarının daha doğru olduğu olmalıydı.* Çünkü özel üniversitelerin park yerlerine girdiğiniz zaman göreceğiniz araba markaları, tartışılan Jaguar’dan ucuz olmayacaktır.
Aslında üniversitelere gitmeye ve arabalara bakmaya bile gerek yok. Sokaklardaki, kafelerdeki gençlere, hatta genç bile sayılamayacak küçük çocuklara bakın. Sadece kıyafetlerine değil, ellerindeki cep telefonlarına, taşıdıkları çantalara ve en önemlisi konuşmalarına bir bakın. Ailesi varlıklı olan çocuk ve gencin bunlara hakkı var mı? Herhalde vardır. Zaten tartışılması gereken de bu değil. *Tartışılması gereken; çocuklara ve gençlere zamanı gelmeden alınanların ve izin verilen davranışların, onların gelişimine ve topluma nasıl zarar vereceği olmalıdır.*
Çevreye ve kendine zarar verici davranışların olması,
herkesin kendisine borçlu olduğunu düşünen
ve
bu nedenle isteklerinin hemen ve eksiksiz yerine getirilmesini isteyen,
yapılmadığı zaman saldırganlaşan,
emek sarf etmeyen,
sorumluluklarını yerine getirmeyen kişileri
18 yaşın altındalarsa ‘ *davranım bozukluğuyla* ,
18 yaş üstünde ise ‘ *antisosyal kişilik bozukluğu* yla tanımlıyoruz.
Yaygın olarak bilinen adı ile bu kişilere ‘ *psikopat* ’ diyoruz.
Son yıllarda bu sorunla ilgili başvurular giderek artıyor. *Bu artışın en büyük nedeni; çocuk yetiştirme biçimimizdir* .
*SORUMSUZ VE DOYUMSUZ ÇOCUK*
Doğduğundan beri bir dediği iki edilmeyen,
her istediğine kavuşan,
isteğinin yaşı ile uyumlu olup olmadığına bakılmayan,
emek sarf etmeden, değerini bilmeden alınanları, yapılanları hak görerek yetişen
*bir çocuğun* ;
sorumluluk sahibi,
doyumlu,
çalışarak kazanmanın erdemine inanan,
bir şeyleri elde etmek için emek sarf etmesi gerektiğini bilerek çalışan bir birey olmasını beklemek
*mümkün mü?*
Avrupalı ve Amerikalı aileleri ‘çocuklarına bakmıyorlar, yazları çalışmalarını istiyorlar’ diye kötüleyenlerin düşüncelerini gözden geçirmelerinde yarar var.
*Çocuklarımızı sevmekle onları doğru yetiştirmek arasındaki farkı* _anlamamıza yardımcı olur, diye daha önce de yayımladığım_ ,
‘ *Geleceğin Psikopatlarını Yetiştirme Yolları* ’nı
tekrar yayımlıyorum:
– Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
– Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
– Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
– Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini… Onun için her şeyi siz yapın ki o, bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
– Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
– Ona istediği kadar harçlık verin ki hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
– Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
– Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
– Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!!
(Bu belge, ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlandı ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtıldı.)
Prof. Dr. Bengi Semerci
OTOSTOP DEVAM EDECEK Mİ?
Gelecek, gelecek. Az kaldı.
————
1-Oto tamir atölyeleri gelecekte var olmıyacak.
2-Bir benzinli / dizel motorda 20.000 ayrı parça bulunur. Elektrikli motor ise 20. Elektrikli araçlar ömür boyu garantili satılmakta ve sadece satıcılar tarafından tamir edilmektedir. Bir elektrik motorunun çıkarılması ve değiştirilmesi yalnızca 10 dakika sürer.
3-Arızalı elektrik motorları bayide tamir edilmemekte, robotlarla tamir edilen bölgesel bir tamirhaneye gönderilmektedir.
4-Elektrikli motor arıza lambanız yandığında, Arabanız, araba yıkamaya benzeyen bir istasyona götürüyorsunuz ve bir fincan kahve içerken arabaniz tamir ediliyor olacak.
5-Benzin pompaları gidecek.
6-Sokak köşelerinde elektrik dağıtan sayaçlar olacaktır. Şirketler elektrik şarj istasyonlarını kuracak; Aslında, gelişmiş dünyaya çoktan başladılar.
7-Akıllı büyük otomobil üreticileri, sadece elektrikli araba üreten yeni tesisler kurmak için çoktan butce ayırdılar.
8-Kömür sanayileri gidecek. Benzin / petrol şirketleri gidecek. Petrol için sondaj duracak. Öyleyse OPEC'e veda edin! Ortadoğunun başı dertte.
9-Evler gün boyunca elektrik üretecek ve depolayacak, daha sonra kullanacak ve şebekeye geri satacak. Tesla çatısını gören var mı?
10-Günümüzdeki yeni doğanlar sadece kişisel arabaları müzelerde görecek. GELECEK çoğumuzun halledebileceğinden daha hızlı yaklaşıyor.
11-1998'de Kodak'ın 170.000 çalışanı vardı ve dünya genelinde tüm fotoğraf kağıdının% 85'ini sattı. Sadece birkaç yıl içinde iş modelleri ortadan kalktı ve iflas etti. Bunun olacağını kim bilebilirdi?
12-Kodak ve Polaroid’in başına gelecek 5-10 yıl boyunca birçok sektörde yaşanacak… ve çoğu insan bunun geldiğini görmüyor.
13-1998 yılında 3 yıl sonra bir daha asla film çekmeyeceğiniz aklına gelirmiydi? Günümüzde kimin kamerası var ki?
15- Bunların hepsi Yapay Zeka, sağlık, özerk ve elektrikli otomobiller, eğitim, 3B baskı, tarım ve iş alanlarında yine olacak
16-“Future Shock” kitabını unutun, 4. Endüstri Devrimi'ne hoş geldiniz.
17-Yazılım sektörü inovasyondan geçti ve önümüzdeki 5-10 yıl içinde çoğu geleneksel sanayi sektörüde aynı kaderi bekliyor.
18-UBER sadece bir yazılım aracıdır, herhangi bir arabaya sahip değiller ve şimdi dünyanın en büyük taksi şirketi! Herhangi bir taksi şoförüne bunun geldiğini görüp görmediklerini sorun.
19-Airbnb şu anda mülk sahibi olmasalar bile, dünyanın en büyük otel şirketi. Hilton Hotels'e bunun geldiğini görüp görmediklerini sorun.
20-Yapay Zeka: Bilgisayarlar dünyayı anlamada katlanarak daha iyi hale gelecekler.
21-Günümüzde ABD'de genç avukatlar zaten iş bulamamaktadır. IBM'in Watson'ı sayesinde, insanlar tarafından yapıldığında% 70 doğrulukla karşılaştırıldığında% 90 doğrulukla, saniyeler içinde% 90 doğrulukla (şu ana kadar şu ana kadar temel şeyler) yasal tavsiye alabilirsiniz. Yani, hukuk okuyorsanız, hemen durun. Gelecekte% 90 daha az avukat olacak.
22-Watson, hemşirelerin, kanser teşhisi konmasına yardım ediyor, bunun 4 katı, insan hemşirelerinden daha doğru.
23-Facebook artık yüzleri insanlardan daha iyi tanıyan tanıma yazılımına sahip. 2030'da bilgisayarlar insanlardan daha akıllı olacak.
24-Özerk otomobiller: 2018'de ilk otonom otomobiller ile tanıştık. Önümüzdeki 2 yıl içinde, tüm sanayi sektörü büyük inovasyondan geçecek. Aracınızı örneğin telefonunuzla çağırabileceksiniz.
25-Park etmenize gerek kalmayacak, sadece sürüş mesafesini ödeyeceksiniz ve sürüş esnasında üretken olabileceksiniz. Bugünün küçük çocukları hiçbir zaman ehliyet alamayacak ve asla bir araba sahibi olmayacaklar.
26-Bu şehirlerimizi değiştirecek, çünkü% 90-95 daha az arabaya ihtiyacımız olacak. Eski park yerlerini yeşil parklara dönüştürebiliriz.
27-Her yıl yaklaşık 1.2 milyon insan, dikkat dağıtıcı veya sarhoş sürüş de dahil olmak üzere trafik kazalarında hayatını kaybediyor. Şimdi her 60.000 milde bir kaza geçiriyoruz; otonom sürüş ile 6 milyon milde 1 kazaya düşecek.
28-En geleneksel otomobil şirketleri şüphesiz iflas edeceklerdir. Teknoloji şirketleri (Tesla, Apple, Google) devrimci yaklaşımı uygulayacaklar.
29-Volvo içten yanmali motor araç üretimini dürdürmak hedefi ile 2019 modellerinin tümünü sadece elektrikli ve hybrid üretmekte
30-Volkswagen ve Audi'den birçok mühendis; Tesla'dan korkuyorlar ve öyle olmalılar. Tüm elektrikli araçları sunan tüm şirketlere bakın. Birkaç yıl önce duyulmamış bir şeydi.
31-Sigorta şirketleri büyük sıkıntı yaşayacak, çünkü kazalar olmadan maliyetler daha ucuz hale gelecek. Onların araba sigortası işletme modeli ortadan kalkacak.
32-Emlak değişecek. Çünkü işe giderken çalışabilirseniz, insanlar çok daha uygun fiyatlı mahallelerde yaşamak isteyecek ve kulelerini terk edeceklerdir.
33-Elektrikli arabalar 2030’da yaygınlıgın en üst noktasına varacak. Artık sehirlerin gürültüsü değişecek, çünkü tüm araçlar elektrikli. 34-Şehirler de daha temiz bir havaya sahip olacak.
35-Elektrik inanılmaz ucuz ve temiz olacak.
36-Güneş enerjisi üretimi 30 senedir üssel bir eğriye bürünmüş durumda, bu önümüzdeki senelerde sadece artacak.
37-Fosil enerji şirketleri, evdeki güneş enerjisi kurulumlarından kaynaklanan rekabeti önlemek için şebekeye erişimi sınırlandırmaya çalışıyor, ancak bu devam edemez - teknoloji bu stratejiyi bozacak.
38-Sağlık: Tricorder X fiyatı bu yıl açıklanacak. Telefonunuzla birlikte çalışan, retina taramanızı, kan grubunuzu ve nefes aldığınız tıbbi bir cihaz inşa edecek şirketler var. Daha sonra neredeyse her Hastalığı tanımlayacak 54 biyobelirteç analiz eder. Şu an sağlık amacıyla onlarca telefon uygulaması var.
Yarına hoşgeldiniz
 
Okumayacaksınız biliyorum yinede gıcıklık olsun diye paylaşıyorum 😉

"Çocuklara Ahlaki/Manevi Değerleri Nasıl Öğretebiliriz?"

İngiltere'deki okullar yasal olarak öğrencilerin ahlaki gelişimlerini teşvik etmeleri gerekmektedir. Maalesef, bunun ne ile ilgili olduğu konusunda çok az mutabakat var. Çoğu kimse, ahlakın önemli olduğunu ve öğretilmesi gerektiğini kabul eder - ancak ne olduğu ve nasıl öğretmek gerektiğinde ortak görüş yoktur.
Geçtiğimiz yıllarda "değerler eğitimi" alanında önemli gelişmeler kaydedildi. 2014'te hükümet, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, bireysel özgürlüğün ve karşılıklı saygının ve hoşgörünün yani "temel İngiliz değerlerinin" geliştirilmesi konusunda okullara rehberlik vermiş, 2015'ten bu yana, çocuklara "iyi, eğlenceli, kendine güvenen, mutlu, dirençli ve yardım etmeyi amaçlayan karakter eğitimi projelerini desteklemek için hibe başına 10 milyon sterlin yatırım yapmıştır.
Ancak, bu girişimlerin ve yapılanların, ahlak/maneviyat eğitimi ile ilgisi yoktur. Çünkü, ahlak/maneviyat eğitimi ile ilgili genel karışıklığın bir nedeni, değerler eğitiminin ve diğer türden eğitimlerden net olarak ayırt edilememiş olmasıdır.
Gereğince demokrasiyi kıymetlendirememek kesinlikle yanlış bir şey yapma nedenidir, ancak bir işte başarısızlık ahlak dışı değildir. Ve kişisel karakter özelliği olarak cesaret, esneklik, güven, hırs kuşkusuz zor ekonomik zamanlarda başarı için şart olsa da, bunlar ahlaka ilişkin zorunluluklar değildir.
Ahlaki değerler nedir?
Yeni kitabımdaki argümanım: ahlaki/manevi bir değer taşımak demek, belirli bir şey için belli bir standarda/kurala katılmak, kabullenmektir. Standart, yapılması gerekeni veya yapılmayacak olanı belirleyen bir kuraldır. Bir standarda/kurala katılmak, ona uymaya niyetli olmak, ona uyma alışkanlığı olması ve ona uyulmadığında kendini kötü hissetmektir.
Örneğin, yalan söylemeyen, yalan söylememe eğiliminde olan ve yalanından pişman olan, bir kişi "yalan söylememek" standardına/kuralına katılmış/kabullenmiş olur.
Bir ahlaki standarda/kurala katılmanın yanında, iki ek özellik de kişide olduğunda bu manevi özellik sayılır. Birincisi, kurala katılan yalnızca standartlara uymaya çabalamakla kalmaz, aynı zamanda herkesin de ona uymasını ister. İkinci olarak, standartlar/kurallar ihlal edildiğinde ceza veya kınamanın hak edildiğini düşünür.
Toplumsal gruplarının istikrarı, bu şekilde en azından bazı standartları kabul edip katılan kişilere bağlıdır. En azından, insanlar öldürmeme ya da zarar vermeme, hırsızlık yapmama ya da yalancılık yapmama ya da hile yapmama ve diğerlerine adil davranma, sözlerini tutma ve yardıma muhtaç kişilere yardım etme konusunda kararlı olmalıdır lar. Bu standartlar, ortak ahlakın temelini oluşturmaktadır.
Nasıl öğretebilir
Ortak ahlak yeni nesillere aktarırken okulların oynayacakları birçok roller vardır. Bunu yapmak için, iki tür manevi eğitim sağlamalıdırlar.
Birincisi "maneviyat oluşumu" - çocuklarda ahlaki standartlara katılımcı olma niyetlerini, duygularını ve alışkanlıklarını geliştirmektir. Bu, çocuklara ahlaki yol göstermeyi, onlara doğru davranışlarda ödüllendirmeyi ve onları yanlışlar için cezalandırmayı ve iyi davranışları modelleyerek başkalarının davranışlarına uygun reaksiyonları modellemeyi içerir.
Çocuklar davranışlarını kontrol etme ve kurgulama deneyiminden kendi kendilerini düzenleyebildiklerini, ve başkalarının ahlaki tepkilerini taklit ederek bu yollarla tepki vermeyi öğrenirler.
İkincisi "ahlâk/maneviyat sorgulama" dır. - ahlaki/manevi değerlerin doğası ve gerekçesi üzerine tartışmalara ve düşüncelerine çocukların ilgisini çekmektir. Öğretmenler açık bir müdahale veya zarif bir yönlendirme ile, ahlaki sorgulamada ortak ahlakın gerekçesini, aydınlatılmasını sağlamalıdırlar. Çocukların, ahlaki davranışları ne için, neden yaptıklarını, ne istediklerini anlamaya çalışmaları hayati önem taşımaktadır.
Elbette, okullar ortak ahlak kurallarını uygulamakla birlikte, çocuklara ahlaki tartışmalarda, mayınlı alanlardan çıkmalarında yardımcı olmalıdırlar. Çoğu zaman ahlaki standartlara şiddetle itiraz edilebilir ve okulların haklı olup olmadıklarına karar vermeleri gerekmez. Burada ahlâki sorgulama, çocukları kendi görüşlerini oluşturacak şekilde, onları geliştirmek, donatmak amacıyla, açık uçlu keşif biçiminde olmalıdır.
Çocuklar doğru ve yanlış öğretilmelidir, ancak diğer ahlaki/manevi şeyleri bilmeyi ihtiyaç hissederler mi?
Öğrencilerin ahlaki/manevi gelişimini teşvik etmek zordur, ancak zorlukları aşılmaz da değildir. Çocukların ortak ahlaka/maneviyata sahip olmalarının sağlanması ve bunun nasılının anlaşılması, okulların küçümsememesi gereken bir görevidir - toplum buna bağlıdır.
Michael Hand
Birmingham Üniversitesi
Eğitim Felsefesi Profesörü
DAVAM!
Bilen bilir bizi. Davamız ve derdimiz bir ömür boyu birilerine koltuk kazandırmak, onların koltuklarını muhafaza etmek üzerine olmamıştır. Mücadelemiz hidayetimizi muhafaza etmek ve başkalarının hidayetlerine vesile olmak üzerine olmuştur. Bu yolda dünyalık iltimaslara da şükür ki itibarımız olmamıştır. Ne yuhalamalarımızda ne de alkış tutmamızda nefsimizin tercihince hareket etmedik. Aksine hertürlü putun devrilmesi adına da İbrahim'e balta olmayı tercih ettik.
Devir gereğidir de demedik. Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy da...İtiraz etmek hususunda hiç geri adımımız da olmadı.
Rejimin de beslemesi olmadık, rejime köpeklik yapanlara da eyvallah demedik.
Din yolunda dinbazlarla kavga ettik, din düşmanlarıyla ettiğimiz kadar. Dincilerden tiksindik dinsizlere dua ederken.
Ama...hiç bu kadar kendimi öfkeli ve yorgun hissetmedim.
Ahlaki erozyon da hiç bu kadar da tesirli değildi.
Ensest...
Uyuşturucu...
Deistlik...
Ateistlik...
Terörizm...
Lgbt...
İçki, kumar, zine, faiz...hiç bu kadar güçlenmemişti.
Ahlaksızlık milli kimliğimize dönüşmeye başladı. Görgüsüzlük, hadsizlik ve cehalet...Damarlarımızda dolaşan kanımız gibi her zerremizde.
Evlatlarımız...
Düşmanlarımız oldu!
Heyhat, abartıyor muyum ne?
Halbuki gelişen ekonomimizden bahsetsem ne ala değil mi?
Ya da siyasi bir kısım kimliklerin herzelerinden mi bahsetsem ne?
Geleceğe dair siyasi öngörülerden konuşalım mı?
Reis desem?
Ya da teşkilatlar...Cemaatler...
Ama asla bilimden söz etmeyeceğim. İLİMDEN, İRFANDAN, KÜLTÜRDEN, SANATTAN! Magazin dururken ne gerek anlaşılmaz maslahattan mevzulanmaya?
Pensilvanya canavarından habersiz Tazmanya canavarlarından?..
Bir Medeniyet yolculuğundan bahsetmeye ben takatsiz kaldım. Ne kadar da yabancı olduğumu anlıyorum yaşlandıkça, yaşadığım hayata.
Mevzularınız mevzuum değil hülasa.
Kim ki kefilim olur öte de...Yani hesap günün de...belki susabilirim de vicdanlarınızı rahatsız etmemek için. Var mı öyle babayiğit?
Fehmi Demirbağ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Kur'an'ı Kerim'de kişisel gelişim ayetlerinden bazıları:
İsra 37: Kibirli olma alçakgönüllü davran.
Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.
Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.
Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu
aklından çıkarma.
Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.
Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp insanları ezerek arkadaşlarını
kendinden uzaklaştırma.
Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.
Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret
göster.
Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine ölüm gerçeğiyle yüzleş.
Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.
Furkan 63: Sana yapılen kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin
dinmesini bekle.
İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.
Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi
tart.
Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.
Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.
Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir
etme.
Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.
Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine senden zor
durumda olanları görüp rahatla.
Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.
Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için
asla feda etme.
Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan önce sen güvenilir ol.
Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma.
Gücünü insanların yararına kullan.
Münafıkun 4: Bencil olma tebrik etmeyi bil.
Saff 2: Yalandan uzak dur.
Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin
hayatını esir almasına izin verme.
Ankebut 41: İyi bir dostun paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.
Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu şarta bağlama. Vermek almaktan daha
büyük bir ihtiyaçtır asla unutma.
En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.
En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler hayatının kâbusu olmasın.
Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.
Hacc 46: Kendini hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.
İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.
İsra 23: Anne ve babana ‘off’ bile deme.
Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.
Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et.
Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.
Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.
Necm 3: İnanma duygunu diri tut.
Nisa 58: Karar verirken vicdanının sesini duymazlıktan gelme
ZOMBİ GENÇLİK
"Artık mevcut iktisat kaideleri kifayet etmiyor, çünkü dünyadaki müşteri tavrı değişmeye başladı. (18-35 yaş arası) Alışılmışın dışında reaksiyonlar veriyorlar. O yüzden onları anlamadan dünyanın seyrini anlamamız zor.
Bu gençlerin vasıfları ve zihniyeti nedir?
İnternet, sosyal medya, kahve, hazır gıda, dışarıda yemek yeme ve bilgisayar oyunu gibi bağımlılıkları var.
Aidiyetleri yok. Bu yüzden milliyetçilikten uzaklar, aileleri ve arkadaşlarıyla bağları çok zayıf, kalabalıkta kaybolmak istercesine haraket ediyorlar.
İcinde yaşadıkları cemiyetten kopuklar.
Yalnızlar, bakışlari donuk, sanki herşeyden kaçıyorlar.
Meseleler üst üste gelince intihardan ve şiddetden çekinmiyorlar.
Dünya vatandaşı olmayı hedefliyorlar.
Dinlere ve ideolojilere karşı soğuklar. Ama hayvan, çevre ve insan haklarına karşı hasaslar.
Sözde aktivistler.
Algılara çok açıklar, kendi fikirleri yerine algılarla gelen fikirlere kapılıyorlar.
Dikkatleri birkac dakikayla mahdut, düşünmeden ani kararlar alıyorlar, tahlil kaabiliyetleri yok denecek kadar zayıf, okumak yerine resim ve videolari tercih ediyorlar.
Hafızaları ve öğrenme kabiliyetleri bir önceki nesle göre oldukça az.
Sabah 9 akşam 5 tipi işlerde çalışmak istemiyorlar.
Ev alıp hayat boyu kredi ödemek istemiyorlar.
Evlenip tek bir kişi ile ömür geçirmeye sıcak bakmıyorlar.
Evlenirlerse de devam ettiremeyip, bir kaç yılda boşanıyorlar.
Çocuk sahibi olmaya da sıcak bakmıyorlar. Daha ileri yaşlarda, belki bir çocuk.
Teknolojiye ve iletişime sınırsız para harcayabiliyorlar, çünkü bu onlar için özgürlük demek.
Eve, arabaya, lüks giyime para harcamak yerine eğlenceye, yeme-içmeye ve seyahate para harcıyorlar.
Emekli olarak veya ev alarak güvence sağlamakla ilgilenmiyorlar.
Bunun yerine cazip işlerde! icatlar! yaparak hayatları boyunca yetecek paraları kazanmayı hedefliyorlar.
Anı yaşıyorlar.
Tasarruf yapmıyorlar, yapamıyorlar.
Yani kısacası hayatlarını ev, araba, okul taksitlerine gömmeyi istemiyorlar.
Dolayısıyla iktisatda geçen “şu şartlarda tasarrufa ya da tüketime yönelme olur” gibi teoriler işlememeye başlıyor.
Çünkü müşteri tavrı değişiyor.
Dünya ekonomisinde durgunluk baş gösteriyor ve bazı malların satışı düşüyor.
İlerde bu konuda yazılan teorilerin Nobel Ekonomi Ödülü alacağı söyleniyor.
Yukarda bahsedilen tavır, Gezi hadisesinde meydana çıkan ve hepimize “bunlar da kim” sorusunu sorduran gençlerin tavrı.
Fransayı, Macaristanı, Brezilyayı, ve İran’ı da şu anda değişime zorlayan aynı gençler.
Onlar aslında her yerde isyanla değişimi getirmeye hazır "gönüllü ordular". Kendilerini idare edenlerin maksatlarını anlamak gibi bir dertleri yok.
Sonunu göremedikleri maceralara hazırlar.
Daima daha fazla hak ve özgürlük talep ediyorlar."
Bunlar kim mi? Filmlerde görmeye alıştıgımız "ZOMBİLER".
Prof. Dr. Sezgin Çelik
DÜŞMANLARIMIZI İYİ TANIYALIM

İlahlık iddiasında bulunan, insanlığı sultasına almak isteyen emperyal ve şer güçler "İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez."
Bakara Suresinde Rabbimiz işte bu iktidarlarını zulümlerine ve heveslerine yönelik olarak kullanmak isteyenleri ifşa etmektedir.
Ortak özellikleri bozgunculuk, huzursuzluk, anarşi, terör çıkartmaktır. Bunu ise bariz olan iki hususta gösterirler.

Ekini bozarlar: Bakın günümüze. Toprak bozulmadı mı? Gıda terörünü nasıl görmezden gelebiliriz? Sentetik gübreler, sentetik tohumlar ve sentetik ilaçları neyle açıklayabiliriz?
Bilim adı altında büyük fitneler gerçekleştirilmiyor mu?
İfsad edilmeyen ne kaldı? Çevre imha edilmiyor mu? Her açıdan büyük bir cinnetin kapısına bırakılmadı mı insanlık. İnsanlığın ekserisi bin bir türlü zulüm altında inim inim inlemiyor mu?
Batının iktidarı ele geçirmesinden beri bu böyle değil mi? Merhametten maraz doğar kültürü bunların değil mi?
Dünya hakimiyetleri malum 1789 Fransız ihtilalinden sonra somutlanmaya başlar. Bizim coğrafyamızdaki gerilemeler ise bunu tetikler aslında.
Savaşlar, sömürü ne ararsan var batının günah galerisinde. Karşılığında bütün insanlık, bütün mahlukat tehdit altında.
Yokolan bitkiler, hayvanlar "Ekin'in Bozulmasıyla" gerçekleşmedi mi?
Kutuplara, gökyüzüne kadar uzanan bir bozumdan bahsediyoruz.
Onlar ki iş başına, iktidara geldikleri, dünya liderliğini ele geçirdikleri, Kurân'ı ve Kur'ân hükümlerini engelleyerek, dünyayı, halkı istedikleri istikamette yönlendirdikleri zaman; yeryüzünde, ülkelerde fesadı yaymak, kadına ait değerleri, kazanç ve gelir düzenini bozmak; tabiatı, toprağı tahrip edip ürün veremez hale getirmek; ilmî araştırmaları, Kur'ân ve hakikat üzerinde çalışmayı, derinleşmeyi baltalamak; nesillere hayat hakkı tanımamak, tohumları, bitkileri, ürünleri bozma planları uygulamak; gençleri mahvetmek için çalışırlar, koşuştururlar. Oysa Allah bozgunculuğu sevmez.

Nesli bozarlar: Herşeyin kilitlendiği nokta "Kadın" ın bozulmasıyla başlar. Kadın üzerinden aile, aile üzerinden de toplum, toplum üzerinden de bütün insanlık bozulur.
Aileden maksat yeni neslin ihmali dolayısıyla da geleceğin imhasıdır.
Malzeme edinir moderniteyi beşeriyet. Nedir modernite; eşyanın şekillenmesine bağlı olarak yeni alışkanlıklar oluşturmaktır. Paradigmalar değişir. Yepyeni bir nizama dönüşür hayatın geleneksel akışı. Gelenek köhne bir maziden ibarettir artık.
Dönüşümler ise yeni neslin üzerinden programlanır; gençliğin.
Gençlik nasıl bozulmaya-değişmeye başlar.
İlk yolu ninnilerdir.
Masallar hikayelerle kodlamalar yapılır.
Sonra teknolojiden istifade edilir; günümüzde çizgi filmlerden-internet oyunlarından.
Kültür ve sanat bir maksada uygun çalışmalar ortaya koyar.
Gencin baskın duygularına bilumum tazyikler uygulanır.
Özelllikle üreme duygusu tahriş edilir.
Nesli işgale uğrayan bir topluluğun iflah olması artık mümkün değildir.
Hele ki savaşların cephe genişlettiği yani evlere kadar girdiği bir dönemde kendi evlatların senin öncelikli düşmanın olmuşlardır.
Çaresizce çırpınmaya çalışırsın, durumu düzeltmek adına. Olayları kavrayabilme kabiliyetinde kalmamışsa, bitişi beklemekten başka bir çaren de kalmamıştır.

Ekin bozulursa...Ekin'i aynı zamanda hars-kültür olarakta anla!
Kültürün kalmamışsa başka bedenlerde hayat bulmaya çalışan ruh gibisindir. Başka kültürlerde kimliklenme çalışırsın.
Nesil bozulursa...Yarınlardan bahsetmek mümkün değildir. Cepheyi kaybetmiş, hezimete uğramışsın demektir.
İktidar sahipleri...Hegemonlar! Yani tarım ve gıda, ilaç, enerji, uyuşturucu, silah, teröristleri bütün insanları hedef almışlardır.
Onlara göre yeryüzünün kıt imkanları bu kadar insana yetmez.
Çare lüzumsuzları yani insanlığın atıkları olan sıradanları ortadan yavaş yavaş kaldırmak. Kaldırırken de kazanmak!
Onlarda helal, haram, namus gibi kavramlar yoktur. Onur yoktur, şeref yoktur...
Onlar altının sahipleridirler. Altın sahibinin kural koyduğu dünyanın hakimleridirler.
En azından nasıl bir dünyada yaşadığımızı bilelim.
Bize efendilik yapmaya çalışanları tanıyalım.
İktidarlarını başlarına çevireceklerimizi...
Bilelim bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu...
Kazandığını zannedipte kaybedenlerden olmayalım.
Asıl kazancın bizi yaradanın rızasını kazanmak olduğunu bilerek!



FEHMİ DEMİRBAĞ

11 Ocak 2019 Cuma

TURHAL' LIYIK GARDAŞ
Babam merhum Turhal Şeker Fabrikasının baş makinistliğini yapmıştı yıllarca. Çerkes Sami derlerdi kendisine.  
33 yılında yapılmıştı şeker fabrikası. Fabrikayla birlikte batılı hayat tarzının ilk yaşandığı Anadolu topraklarından biri olmuştu Turhal. E ne de olsa memleketin okumuş çocukları yönetiyordu koca fabrikayı. Onun içindir ki Balo salonu vardı Turhal'ın. Tenis kortu da vardı, yüzme havuzu da. Halbuki halk malum cahildi. Kadınlarının bürük taktığı halkın o böyük adamlara gıpta eylemesi normaldi. Fabrikada işçi olmak Ankara'da mebus olmaktan kıymetliydi. 
Sonbahar gelince Turhal küspe kokardı. Kıştan dolayı da kömür. 
Koca Kavağın olduğu alana (yakın zamanda rüzgardan yıkılıvermiş 500 yıllık anıt ağaç) normal yurdum insanı giremezdi. Fabrikanın çiftliğine, kantinine adım atamazdı kasketli vatandaşlar.
"Hep bir hallı Turhallı, yüzbinkere tövbe eder yine şarap içerdi"; öyle diyordu Cem Karaca. 
Liseyi bitirinceye kadar Turhal'da yaşadım. Sanat okulunu bitirdim. Sonra da İstanbul. Üniversite hayatı derken takıldım kaldım keşmekeşliğine İstanbul'un. 
Annem orada. Amcamlar...Dayım. İrtibatım sürer gider memleketimle.
Hatıralarım heran memlektimle bezeli
Bana herşey memleketimi hatırlatır.
Mercimek tepesini unutmam misal. Unutmam 97 yılında dünya mercimek üretiminin %45'ini karşılayan yurdumun Kanada'dan sonraları mercimek ithal etmesini.
Anadolu ineği derlerdi uzun boynuzlarıyla inekhanesindeki ineklerini, sonradan Hollanda'dan gelen Hollstein ineklerinin hükümranlığını.
Sahi manda kaldı mı memleketimde? Yine Hollanda'nın 200 milyar dolarlık tarıma dayalı ihracat yaptığını ve koca Türkiye'nin 15 milyar dolarla yetinmesini.
Yeşilırmağa da anlam veremem, neden anlamsızca yıllarca aktığını? Geleceğin savaşlarının su savaşları olacağı söylenir de, Nestle denilen firma nasıl olur da markasıyla gelir ülkemin suyunu pazarlar da bana satar? Aynı Nestle bir yandan şekerleme markalarıyla milletişeker hastası yapar ve aynı zamanda dünyanın en büyük şeker ilacı firmasının da sahibidir. Cargill'i kim sokmuştur bu topraklara ki, ispirto, makina fabrikalarından mülhem şeker fabrikamız özelleştirme kapsamına sokulmuştur? O şeker fabrikasının arazisinin bir kısmını rahmetli anneannem fabrikaya bağışlamıştır, savaştan çıkan devletimize katkı olsun diye!
Turhal kafamı karıştırır her dem!
Tokat hakeza! Zile, Niksar, Erbaa...
...
Kont Drakula'ya evsahipliği yapmış Tokat! Fırsat bulsam bir moonlight kitabı da ben yazacağım; cangoloz hikayeleriyle karışık. Film mi çeksem ne? Müthiş reklamı olur, heri!
Bazmaz ki kafası Tokat bürokrasisinin, eşrafının. Ellam yoğunlar zevatlar.  Onlar şehrin yollarına led lambalı elektrik direkleri dikmekle meşguller. 
Üniversitesi de bir tuhaf. 35 bin öğrencisi olan Gaziosmanpaşa Üniversitesi...Yersite....Ver Allah'ım ver, nasılsa yer site! Danişmentli Sultanı Nizamettin Yağıbasan tarafından yaptırılan Yağıbasan Medresesinin Anadolu’nun ilk Medresesi olduğunu...Yani ilk üniversite olduğunu kim bilir ki? Tüketen gençlik! Aman Allah'ım! İzlanda'nın nüfusu 300 bin arkadaş! Anadolu’nun ilk tıp fakültesinin ve astronomi bilimlerinin Niksar merkez olmak üzere Tokat ve Niksar’da okutulduğunu bilmesem diyeceğim ki Üniversitemiz uluslararası bilim arenalarında fevkaledenin fevkinde!
Bırak üniversiteyi, 50'ye yakın kitaba imza atan bu aciz kardeşinizden bile haberi olmayan bir Tokat entelijansından bahsedebilir miyiz?
...
Ben nedense Tokat'ı bir Osmanlı şehri olarak kabullenemiyorum; daha çok Selçuklu canlanıyor gözümde. 
Danışmendname'yi kime nasıl anlatsak? 
...
"Veni-vidi-vici" gardaş diyen Sezar...Senin hakkın sana verildi de...Tokatlı hakettiğini neden alamaz merak ederim?
Dünyada ilk tek kişilik konaklamalı otel odaları dahil olmak üzere butik otelciliğinde ilk defa Tokat’ta Deveciler Hanında uygulandığını, buna rağmen Turizm pastasından yeterince pay alamayan memleketimin haline gel de üzülme!
...
Selçuklu döneminde Anadolu’da ilk defa kanalizasyon şebekesinin (iki koşum at arabası geçecek büyüklükte) Tokat’ta yapıldığını bilmez miyim? Buna rağmen Cumhuriyet döneminde gerizekalı bir şehirleşmenin, çarpık kentleşmenin olduğu makus talihli coğrafyalardan biri olduğunu nasıl kabulleneyim?
...
1950 yılına kadar Tokat’ın İstanbul, Ankara ve İzmirden sonra en çok vergi veren dördüncü vilayet olduğunu unutalı çok oldu. Halbuki biz çocukluğumuzda kevrek soyardık. Umarım Kenevir bitkisinin farkına tekrardan varırız da ekonomik bir kalkınma için fırsat bulabiliriz.
...
Hasılı Tokat Manşet için bize ayrılan bu köşede ilk satırlarım böyle oldu. Fırsat buldukça hem nalına hem mıhına vuracağım konularla sizlerle birlikte olmaya gayret edeceğim.
...
E hadi tekrardan görüşünceye kadar Rabbime emanet kalın!

FEHMİ DEMİRBAĞ
Tükürükle gelen, Üfürükle gider.!!

Geçmiş zamanda karşılıklı iki dergah varmış. Birinin dervişleri sayıca çok, diğerinin azmış. Zaman içerisinde dervişleri az olan şeyhin bir dervişi Mehmed sayıca çok olan dergahı kıskanmaya başlamış. Hergün Efendisine sual edip dururmuş "Neden onlar sayıca çok, bizim az?"
Efendisi de şöyle cevap verirmiş "Mehmed, evladım sen sayıya bakma, az olsun ama sağlam olsun. Biz bize yeteriz."
Fakat derviş Mehmed bir türlü ikna olmamış ve her gün bu soruyu kendi kendine sormaya devam etmiş.
Derviş Mehmed'in bu üzüntüsüne kayıtsız kalamayan Efendisi, bir gün çarşıda gezerken bir kuşun kafasını koparmış. Bunu gören halk galeyana gelmiş ve Efendiye, "Sen nasıl Allah dostusun, hiçbir Allah dostu senin bu yaptığını bir canlıya yapar mı?" diye sormuşlar.
Efendi de bunda ne var diyerek, kuşun kopan kafasını tükürükleyerek yapıştırmış ve kuş kanatlanıp uçmuş.
Bunu gören ahali, "Bu Efendi de büyük keramet var, aradığımız Mürşid-i Kamil bu" deyip dergaha akın etmeye başlamış. Zaman içerisinde dergaha giren çıkanın haddi hesabı olmamış. Tam da Mehmed'in istediği gibi, sayıca çoğalan dergahta hizmet eden ihvan, bu sefer hizmet etmekten sohbetleri dinleyemez olmuş, Efendisinin yüzüne hasret kalmış.
Bu durumdan da rahatsız olan Mehmed, mürşidine "Efendim, bu durum nedir, giren çıkan belli değil, yüzünüzü göremez sesinizi işitemez hale geldim" diye serzenişte bulunmuş.
Efendisi de şöyle cevap vermiş, "Mehmed'im hatırlar mısın sen yıllar önce bana neden sayıca biz azız diye sitem etmiştin. Şimdi neden böyle serzenişte bulunuyorsun?" Mehmed'de Efendisine bu durumdan rahatsız olduğunu ve bu kadar kalabalığı istemediğini dile getirmiş.
Efendisi de, Mehmed'im bu durumunda kolayı var diyerek, ihvanından kendisine bir hayvan bağırsağı getirmesini istemiş. Bu isteğe bir anlam veremeyen Mehmed, sorgusuz Efendisinin isteğini yerine getirerek, bağırsağı Efendisine vermiş.
Sabah namazı öncesi, Efendi bağırsağı beline dolamış. Namaz esnasında Efendiden gelen kötü kokuyu duyan ahali, hep bir ağızdan "Bu nasıl adam, abdestsiz namaz kıldırıyor." diye söylenerek hep birden dergahı terk etmişler.
Sonradan gelenlerin kaçtığını sadece eski dervişlerin kaldığını gören Mehmed Efendisine gidip, "Efendim bu işin hikmeti nedir?" diye sual etmiş. Efendiside şöyle cevap vermiş,
"Eee evladım, kalanlar bizde kusur aramayıp, bize gönülden teslimiyet gösterenler, gidenler ise gösterişle gelip teslimiyet içerisinde olamayanlar."
Tükürükle gelen, üfürükle gider...
Günümüze uyarlanılıcak bir kıssa.
Menfaati için gelenler, menfaati bitince gittiler!

8 Ocak 2019 Salı

EY MÜSLÜMAN TÜRK EVLADI
Gelen bir paylaşım. Bilgilendirici:
"El Ezher'deki Fakülte'de derslere başladığımızın
3. günü İlm-i Kelâm dersine girmiştik. Sınıfta benden başka Türk yoktu.. Hocamız Prof. Dr. Ali Câbir, derse başlamadan önce kısa bir konuşma yaptı:
"Çocuklar! Okuyacağımız kitap, "Mevâkıf.
Başka bir hocanızın okutacağı Şerh-i Akâid'tir.
Bu değerli kitapların yazarları Türk'tür. Şerh-i Akaid'in üzerine 19 şerh, haşiye yazılmış!
Bunların 17'si Türk ulemâsının eseridir. Kur'ân-ı Kerîm'e ilk tefsir yazan allâme Zemahşerî, Türk'tür. Burada okuyacağınız Nesefî ve Ebussuûd tefsirleri, daha birçok önemli tefsirler Türk ulemâsının eseridir.
Kur'ân-ı Kerîm'den sonra, İslâm dininin ikinci kaynağı olan hadis kitaplarından "Kütüb-i Sitte"nin başta Buhârî olmak üzere 5'i de Türk eseridir. Dinimizle ve ve bütün dinlerle ilgili bir çok kıymetli eserlerin yazarı da Türk'tür.
Biz Araplara ve bütün müslümanlara Arapça kelimelerin manasını anlatan ve bu alanda ilk defa kaleme alınan en büyük kaynak, Türk âlimlerinden Fîrûzâbâdî'nin yazdığı "Kâmûs kitabının ismi nedir? Okyanus'tur.
Sade bunlar mı? Türklerin başka özellikleri de var.
Din birliği kadar, Türklerde mezhep ve inanç birliği de var. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, Türklerin hepsi amelde Hanefî mezhebine, itikadda Mâturîdî mezhebine bağlılar.
Hiç bir zaman Türkler ehl-i sünnet ve'l-cemâat'ın yolundan ayrılmamış, yanlış yola sapmamış ve bâtıl mezheplere yönelmemişlerdir.
Türkler, tarih boyunca İslâm'ın savunucusu, müslümanların "koruyucusu" olmuştur"
Hocamız Ali Câbir'in ecdâdımız hakkında konuştukları beni duygulandırdı, okuluma bağlılığımı ve ilme karşı iştiyâkımı artırdı"
Ahmet Muhtar Büyükçınar, Hayatım İbret Aynası, s. 570-571.
***
Maide Suresinin 54’üncü ayetinde Araplardan sonra İslam’a hizmet edecek ve İslam’ın şevketini temsil edecek ikinci bir milletten söz edilmektedir. Bu ayet ikinci milletin ya da Arapların halefi veya ikinci Kureyş’in kim olacağına işaret etmiş ama tayin etmemiştir. Kimileri bazı hadislerden yola çıkarak bunun Persler olacağına hükmetmiştir. Lakin tarihi süreç bunu yalanlamakta ve nakzetmektedir. Zira İran ve İslam toprakları İslam’dan sonra Perslerden ziyade Türkler tarafından yönetilmiştir.
Safevilerden sonra da İran’da Pers-Türk karma yönetimleri işbaşına gelmiştir. İran en az 1000 yıl Türkler tarafından yönetilmiştir. Osmanlılardan önce en şaşaalı Türk-İslam devleti Selçuklulardır. Bunların başkenti ise bugün Tahran’ın yerinde bulunan Rey şehridir. (…)
Önce söz konusu ayete bir bakalım:
“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, duysun: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü’minlere karşı boyunları aşağıda, kafirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda savaşan, dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir …”
Maide Suresinin bu 54’üncü ayetinde, “dinden dönerseniz” şartıyla Arapların yerine yeni bir kavim getirileceğine hükmedilmektedir. Acaba bu kavim kim ola ki? Bu ayette yeni milletin, Allah’ı seven Allah’ın da kendisini sevdiği bir kavim olacağı ifade edilmektedir. Bu milletin ikinci vasfı ise Müslümanlara karşı merhametli, başı eğik ve mütevazi, küffara karşı ise şedit ve yılmaz olacağı ifade edilmektedir. Suriye cephesinde kimin Müslümanlara karşı ezik ve küffara karşı şedit olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kur’an’da sıfatı belirtilen ikinci millete atıf yapan başka ayetler de vardır. Muhammed Suresi 38’inci ayette de yine “Yüz çevirirseniz Allah sizi başka bir kavimle değiştirir ve onlar sizin gibi olmazlar” buyrulmaktadır. Demek ki Maide 54’üncü ayeti ile Muhammed Suresinin 38’inci ayeti her ikisi de aynı millete parmak basmakta ve Araplardan sonraki İslam’ın hizmetine giren ikinci millete işaret etmektedir.
Abbasilerden sonra bu hizmeti yapan Türkler olmuştur. Selçuklu ve Osmanlıların toplamı bile bu ikinci milletin sıfatını ve dolayısıyla ismini de ortala koymaktadır. İranlılar ayrılık peşinde koşarken Osmanlılar daima içeride birliğin temsilciliğini yapmışlar dışarıya karşı da var güçleriyle cihadı idame ettirmişlerdir. Ümmetin birliğini dirliğini temin etmiş ve iki yakasını bir araya getirmişler ve harici tehlikelere karşı da Zülkarneyn Seddi gibi set olmuşlardır (…)
Maide Suresinin 54’üncü ayeti ve Muhammed Suresinin 38’inci ayetlerini tefsir eden Vanizade Mehmet Efendi gibi zevat ise Araplara redif olan ve muakkip (takip eden) olan ikinci milleti Türkler olarak tanımlamış ve isimlendirmiştir. İkinci milletin sıfatları üzerinden Türklere ulaşmıştır. Tarih bunun ispatıdır ve devamı da biiznillah bütün Müslümanların muavenetiyle yoldadır.
SÜT TOZU İLE TOZUTTUK

Sene 1948…

İkinci dünya savaşı sona ermiş, ABD kesenin ağzını açmış, ekonomisi çöküntüye giren ülkeleri Sovyetler'e kaptırmamak için Marshall planını devreye sokmuştu. Türkiye dahil 16 Avrupa ülkesine hibe şeklinde gönderilen yardımların en önemli kalemi süt tozu'ydu.
*
Sadece hibe etmiyorlar, ilkokul çocuklarına içirilmesini şart koşuyorlardı. Teneke kutularda gönderilen süt tozu, öğretmenler odasındaki gaz ocaklarında suyla karıştırılıyor, kaynatılıyor, çocukların evlerinden getirdikleri bardaklarla servis ediliyordu. Tadı sütten biraz farklıydı, ağır bi kokusu vardı, 1960'lara kadar zorla içirildi.
*
Raf ömrü uzundu, o dönemlerde buzdolabı filan olmadığı için sayın ahalimiz tarafından pek takdir edildi. E madem bu kadar beğendiler, hadi bakalım, sayın ahalimize süt tozu satılmaya başlandı. Amerikalılar bizi öz kardeşi gibi sevdiği için (!) kâr amacı gütmeden, sevabına sattılar. Sütün litresi 100 kuruş, süt tozunun kilosu 30 kuruştu, sayın ahalimiz üstüne atladı, adeta bağımlısı oldu.
*
Ucuz olmasına rağmen, Amerikan malı olduğu için “kaliteli” kabul ediliyordu. Süt tozu yerine süt kullanmak, ilkel bi davranıştı!
*
Bu arada süt üreticisi ölmüş, mandıralar iflas etmiş, amaaan bana ne'ydi.
*
Yardımlar sadece süt tozuyla sınırlı değildi. Para verildi, bisküvi verildi, margarin verildi, Amerikan bezi verildi, hurda savaş gemileri, dandik tanklar verildi. Bunların karşılığında İncirlik gibi askeri üsler alındı, petrol arama faaliyetlerimiz durduruldu, emekleme aşamasındaki uçak fabrikalarımız kapatıldı, yerli demiryolu hamlemiz takozlandı, tarım bağımsızlığımızda ilk gedik açıldı.
*
“Siz zahmet edip üretmeyin, yorulmayın, ben hepsini beleşe veririm” deniyordu. Yardım ayağıyla, açları besliyor, tembelliğe alıştırıyor, yerli üretimi durduruyor, kendine bağımlı hale getiriyor, üstüne “sempatik” görünüyordu. Allah ABD'ye zeval vermesin diye dua ediliyordu.
*
Böyle böyle, avantayı görünce yelkenleri suya indiren bir toplum yaratıldı, milli çıkarların yerini “beleş” aldı.
*
Sonuç olarak Abd "radyasyonlu" olduğu için kendi halkına yedirmediği şeyleri halkımıza yedirdi.
Bu tarihlerden sonra anadolu tarihinde ilk kez çocuk felci vakaları görüldü ve de sonraları çocuk felci aşısı ‘rutin aşılar’ arasına sokuldu.
Bu aşılarda bizlere büyük paralarla satıldı.
*
Koskoca memleket bi avuç süt tozuna gitti.

7 Ocak 2019 Pazartesi

Bunu biliyor muydunuz?
Aman boşverin. Çukur bu hafta yayınlandı mı?
 
#İĞNELİ #FIÇI NEDİR⁉️ 
#Yahudilerin , kaçırdıkları Yahudi olmayan #çocukların#kanlarını almak için kullandıkları yöntemlerden biri. Fıçının içi iğnelerle kaplıdır. Çocuğu fıçının içine canlı canlı kapatan hahamlar, ardından fıçıyı dakikalarca yuvarlarlar. Daha sonra fıçının dibinde bulunan musluk açılır ve toplanan #kan #ayinlerde kullanılmak ya da #Mayasız #Bayramında yenilen mayasız #ekmeklere karıştırılmak üzere alınırdı. Yahudilikte, #insan kanının ikinci bir kullanım yeri ise #Pessah (mayasız) bayramları olmuştur. Pessah bayramında bir hafta boyunca mayasız ekmek yapılır ve yenir. Yahudilerin bazı kollarına göre, bu ekmeklerin en makbul olanları ise içine insan kanı katılanlardır. Bazı tarihçilerin bildirdiklerine göre, Pessah bayramları, #Ayrupa ’da her yıl küçük çocukların kaybolduğu dehşet dönemleri olmuştur. Kan içme konusunu şimdiye dek en iyi açıklamış kaynaklardan biri, 1803’te Moldavya’lı rahip Neophite’in yazdığı kitaptır. Bir hahamın oğlu olan Neophite, #Yahudilikten çıktıktan sonra hristiyanlığı kabul edip rahip olmuştur. #Babasının inancındaki bütün kanla ilgili ayinleri açıklamıştır. Bazı Yahudi #tarikatlarının , insan kanı kullandıklarında Yehova katında daha “üstün” olduklarına inandıklarını anlatmıştır. İşte Yahudilerin bulundukları ülkelerden sürülmelerinin nedenlerinden birisi de bu sapık adettir. Özellikle İspanya’da, kan içme olayları defalarca gündeme gelmiş, bu olaylar halk arasında büyük huzursuzluk meydana getirmiştir. Sayısız çocuk kaybolmuş, #cesetlerin bir kısmı tamamen kanı çekilmiş bir durumda bulunmuştur. Osmanlı İmparatorluğuna geldikten sonra da, Yahudilerin bazı kolları, bu sapık adetlerine devam ettiler. #Osmanlı zabıtlarında bu konuda gelişmiş pek çok olay vardır. Bunların en önemlileri 1715’te Amasya’da, 1840’ta Şam’da ve Rodos’ta, 1633-1843 ve 1866’da İstanbul’da, 1863-1868 ve 1870’te İzmir’de kayda geçen olaylardır. Bu olaylarda pek çok Yahudi suçlu bulunmuş ve idam edilmiştir. Yahudi tarihçi-yazar Avram Galante, “Histoire Des Juifs de Turquie” isimli kitabında bu konuda gelişmiş olan olayları uzun bir şekilde anlatmaktadır.,
TARİHİ VAKA (OLAY)
İstanbul Kadılığı 1715’te (11 Şevval 1128) olan kan içme olayında, Ahmet isminde bir #Türk çocuğunu kaçırıp kanını içen Menahim, Sabetay ve Avram isimli üç Yahudiyi idam cezasına çarptırmıştır. Fanatik Yahudiler kan içme adetlerini bugün hala uyguluyorlar. Filistin’li pek çok küçük çocuk bu korkunç ibadetin (!) #kurbanı olmuştur. Yıl 2006’nın Mayıs Ayı. Ankara’nın fakir semtlerinden Sincan’da, organları alındıktan sonra çöpe veya duvar diplerine bırakılmış 7-8 yaşlarındaki çocuk cesetlerinin sayısı 13’e ulaşmış. Türkiye’deki #organ #mafyasının ardında Yahudiler’in olduğuna ve bu organların İsrail’li hastalara nakledildiğine dikkat eder misiniz?!!! Sadist hahamların uydurduğu bu akıl almaz vahşet, tarih boyunca sayısız masum insanın acımasızca öldürülmesine yol açmıştır. Yahudiler #Tevrat ’ta emredilen bütün vahşet türlerini İsrail devleti kurulduktan sonra çok rahat uygulama fırsatı buldular. İşgal ettiği topraklardaki savunmasız halk İsrail’in sapık ibadetlerinin kurbanı oldu. Haber alınamayan binlerce kayıp Filistin’li çocuktan birkaçının cesetleri kanları çekilmiş olarak bulunmuştur. Bugün İsrail hapishanelerine konulan, yüzlercesi kadın ve çocuk olmak üzere on bini aşkın #Filistin’linin akibeti bilinmemektedir. Azınlıkta oldukları ülkelerde bile bu korkunç ibadetlerini terketmeyen yahudi fanatiklerinin, tamamen hakim oldukları Filistin’de aynı kan ayinlerini uyguladıklarını tahmin etmek güç değil...!