17 Temmuz 2015 Cuma


"Pensilvanya Film Hizmetleri" sunar:


VA.Tİ.KAN CO

Bu konudan sizlere daha önce özellikle bahsetmedim. İstedim ki elimde kanıtlarım olsun. Özellikle de konuyla alakalı olarak  detaylarından iyice emin olayım. Birazdan sizlerle paylaşacağım bu husus nihayet bütün karanlık noktaların aydınlandığı o güne kadar yalnızca bende saklı kaldı. Geçen hafta 3 günlüğüne Vatikan'a bir yolculuk yapmak durumunda kaldım. Daha doğrusu Vatikan'a ait olan gizli bilimsel çalışmaların yapıldığı Arvalap Adasına. Vatikan'ın üst düzey yetkililerince VIP olarak resmi davetiyeyi aldığımda artık bana da yolculuk elzem olmuştu.
Arvalap Adası Atlas Okyanusunda yaklaşık bizim Büyük Ada büyüklüğünde bir yer. Vatikan'a bağlı gizli bilimsel çalışmalar yaklaşık 300 senedir orada yürütüldüğünden harita üzerinde dahi gösterilmez. Hatta bölgeden geçen hiçbir geminin ya da uçağın dahi radarlarında bile gözükmez.  İlk kez dünya kamuoyunu ben bilgilendirmek durumundayım. Yani okuyacağınız şu satırlar aynı zamanda tarihi açıdan da büyük önem arzetmekte. Diyeceksiniz ki şimdi "madem bu zamana kadar bu kadar gizemli tutulan bu yer ile ilgili nasıl bu kadar rahat bir şekilde açıklama yapabilirsiniz ki?"

Dedim ya anlatacağım. İlk kez bahsedeceğim dedim ya!
Geçmiş kadim medeniyetlerden bir kavme ait olan Açkurudyu dilini bütün ayrıntılarına kadar bilen ve kullanan dünyadaki nadir insanlardan biriyim. Vatikan'a ait bu gizli bilimsel merkez üzerinde 50 yıldır yaptığı bir çalışmada bir tıkanıkla karşılaşınca benim bilirkişiliğime ihtiyaç duymuş. İnternet üzerinden benimle temasa geçtiler. Kendilerine yardımcı olup olamayacağımı sordular. Daha doğrusu yalvar-yakar benden yardım istediler. Bilirsiniz ya da duymuş olmalısınız. Abartiküs Tabletlerini. Hani Romalılarla Kartacalıların uzun yıllar süren mücadelelerinin yazıldığı o meşhur tabletleri. Tablet deyince aklınıza kilden, topraktan şeyler gelmesin. Hoş ben de öyle zannediyordum. Arvalap Adasına ayak bastığımda özel alaşımlı Titenyum plakaları görünce aynen ben de sizler gibi şaşırdım.
Dedim, "bir şartla sizlere yardımcı olurum."
Dediler, "nedir şartın?"
Dedim, "burada yaşadığım herşeyi insanlarımla paylaşmak isterim!"
Dediler...Hem de hiç düşünmeden..."Olur! Nasılsa sizinkiler okumazlar yazdıklarını. Hem okuyan birileri olsa da inanmazlar ki sana!"
Dedim, "Bunu kendim için istiyorum. En azından milletimin yanında olduğumu gösteririm. Yaşayanlar inanmasalar da gelecek nesilden birilerinin en azından dikkatlerini çekebilirim. Sizler için didinen gayret gösteren bir dedeniz olmuştu diye!"
Neyse konuya girelim artık.
Arvalap Adası aslında kocaman bir Laboratuar. Adayı üçe ayırmışlar. Üç ayrı şekilde dizayn etmişler. Yani üç ayrı laboratuar inşa edilmiş açıkçası. Bir de kocaman büyük bir kütüphanesi var. Kütüphanede hem reel kitaplar var hem de sanal. Serverler boyu dijital bir arşiv. Babil'in mi dersin, İskendiriyenin mi, tarihe malolmuş bütün kütüphaneler buranın cazibesi karşısında oldukça sönük kalır.  Eski el yazması eserlerden tutunda bilumum malzemeden yapılmış tabletlere kadar bütün insanlığın tarihi burada istiflenmiş. Ancak buranın asıl şaşırtıcı olan özelliği ise; burada çalışan bütün personel Müslümanlardan oluşmakta. Ne kadar da çok İslam alimi varmış ta meğer bizim haberimiz yokmuş. İftihar edilecek kısmına gelince...Bakın işte buna çok şaşıracaksınız: "Dünyadaki bütün kitaplar, ancak tek bir kitabı anlamak içindir" sözünün büyük bir levha olarak dünyanın bütün dillerince yazılıp kütüphanenin görünür yerlerine asılmış olması. Tek bir kitaptan kasıt ise...Bizim kitabımız Kur'an-ı Kerim'in kastediliyor olması. Kütüphanenin duvarlarının ayrıca yine kitabımızdan alıntılanan ayetlerin ve surelerin hat sanatının bütün çeşitlerince yazılıp süslenmesi ise tabiri caizse bana şok duygular yaşattı.
Frekans,
Manyetik Alan,
Moleküler Yapı araştırmaları merkezi adı altında laboratuar çalışma konuları belirlenmiş.
İleride en az üç cilt kitap olacağını tahmin ettiğim izlenimlerimi ve notlarımı eğer ülkemde uygun bir üniversite bulursam paylaşacağım. Tabiki de ülkemdeki akademisyenlerin önemli işlerinden vakit ayırıp ta bana iltifat göstermeleri dahilinde. Malum-u aliniz; 133.500 akademisyen bulunmakta ülkemizde. Bunların önemli bir kısmı ise intihal ile mevki edinmişlerdir. Maalesef ki 45.000 de bütün bunlara rağmen akademisyen açığımız sözkonusu. Uluslararası bilimsel arenada çalışma yapan o kadar da az isim söz konusu. Ve biz çocuklarımızı üniversite eğitimi alsınlar diye maddi manevi yıpratıcı çılgınca bir yarışın içine soktuk. Eğitim sistemimiz ise içler acısı vaziyette. İlk-orta-lise derken okuturken kaybettiğimiz bir gençlik yapısı oluşturduk. İnformal eğitime dayalı bir rol model merkezli, cidden milli olan bir yapıyı beceremedik. İlim, kültür, sanat, edebiyat ve ahlaki merkezli bir örgütlü topluma dönüşemedik.   Süreç içerisinde de buradaki açığı kapatmak içinde kaotik bir dershane ticarethanesi mekanizması kuruldu. Maalesef ki durumu suistimal eden paralel yapılar oluştu. Bir de bu durumu dinsel maskelerle bezeyip te "aldatanlar klubü" oluşturulmuş ki...Ne desem? Bir de kör-topal bir şekilde başarı elde edebilen gençlerimizi batının hizmetine sokmak var ya; işte buna kahroluyorum. Yurt dışına bedellerini hemde cebimizden ödeyerek gönderdiğimiz genç beyin transferleri... Ama biz daha çok topçu transferlerine kilitlenmiş bir embesil topluluk olduk ya... Off, of! Tavuk mu civciv mi polemiğiyle de aziz milletimiz oyalanıp durmakta. Atı alan meğer Üsküdar'ı geçmişte Arvalap Adasını mesken edinmiş, ruhumuz duymaz!
Dilerseniz Arvalap Adasında yaşadığım üç günü, gün gün anlatayım sizlere.

1. GÜN
Türk Hava Yoları uçağı ile Yeşilköy Havalimanından havalandık. Şimdi ki adıyla Atatürk Havalimanı. Atatürk'ten havalandık batıya doğru. Önce sanırım rotamız Londra olacaktı. Oradan Paris...Sonra Berlin. Her üç yerden de adanın özel koordinatlarını alacaktık. Yani adaya direk uçuş yok. Yorucu yolculuk boyunca düşündüm durdum Ebu Firnas'ı, Hezarfen'i, Nuri Demirağ'ı ve hatta Şener Şen'li Vecihi Hürkuş'u. İstikbalin göklerde oluşunu. Hatta Dersim'i bombalayan Sabiha Gökçen bile geldi aklıma nedense.
Adaya özel bir taşıtla geldik. Manyetik resulation sistemle çalışan özel bir uçak diyelim. Yakıtı toryum. Toryumun dünyadaki rezerv bölgesi ise Malatyanın Kuluncak ilçesi. Bir de Manisa'nın Ediz'i. Henüz deneme uçuşlarını yapmakta imiş.
Belirteyim yol boyu ve yolculuğum boyu geçirdiğim her bir dakikayı kayda da aldım. Tabi ki özel iznimle. Yazının sonunda çektiğim o resimlerden ve görüntülerden bir kısmını sizlerle paylaşacağım.
Adaya indik. Adaya indiğimizde beni karşılayan heyetin başındaki yani bir şekilde bana rehberlik yapan Prof. arkadaş sorduğum her bir soruyu (suali) en ince ayrıntısına kadar yanıtladı. (Eskiden olsa cevapladı diyecektim.)
Önce kalacağım yere yerleşmem sağlandı. Ardından güzel bir yemek. Tamamen "Osmanlı Mutfağı" dediler masada bana ikram edilen yemeklere. "Burada asla fabrikasyon bir gıda ile beslenme yapmayız" dediler. "Her şey doğal ve yaradılışa uygun. Genetiğiyle oynanmış bir gıda ürünü soframızda yer bulamaz. Hatta sizin dış dünyada tükettiğiniz cola isimli meşrubat ile biz burada teharetlik alanlarımızın hijyenini sağlıyoruz. Beslenme normal olunca hastalıklarda olmuyor dolayısıyla. Dolayısıyla sentetik ilaçlara da gereksinim duymuyoruz. Hatta size bir sır vereyim, burada çalışan her bir personelin yaşı...yani en gencimiz 100 yaşında...Anlayın artık."
Önce Kütüphaneye geçtik. Buradaki herkes Müslüman. Öğle namazı için mescide ben de indim. Rehberim Mescidden içeri girmedi. Kendisinin bir başka dinin mensubu olduğunu söyledi. "Sen ibadetini yap" dedi. "Burada kimsenin ibadetine karışılmaz."
Mescidin imamı aynı zamanda buradaki herkes gibi profesör. Aslen Tokatlı imiş. Hemşehri çıktık. Benim gibi o da Çerkezmiş.
Dedim," Bütün bu kadar Müslüman nasıl olurda Vatikan'ın hizmetinde çalışır?"
Dedi," Ne Vatikan'ı?"
Anlattım olan biteni. Güldü uzun uzun.
Dedi,"Yanılıyorsun kardeşim." Sen yanlış biliyorsun. Burası İslami bir müessese. İsmi de Endülüs Bilimsel Araştırmalar Merkezi."
Nasıl yani buradaki bunca alim Vatikan'a çalıştığının farkında değiller mi?
Dedim," polemiğe girmeyeyim. Vaktim az."
Namaz sonrası bir dua yaptı ki hocaefendi, bütün cemaat salya sümük olduk. Sanki Tv hocaları bir olmuş tek bir frekanstan aminlemekteler edilen duayı. Duygulanmadım değil. "Amin" de dedim bütün içtenliğimle.
Kütüphanede geçirdim o ilk günün çoğunu. Tabletleri inceledim durdum. Abartiküs Tabletlerinde temas edilmedik konu bırakılmamış.
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz İsa!.. Beklenen büyük kurtarıcıdan bahsediliyordu çoğu satırlarda; MHMD kodlarıyla. Kabbala ile insanlığın afetinden...Tevrat'ın ve İncil'in bozuluş hikayelerinden...Harut ile Marut'un kıssasından...Deccal ile Lucifer'in satranç oyunundan!
Akşamın ilerleyen saatlerinde ilk laboratuar olan "Frekans Aratırmaları Merkezi"ne uğradım.

2. GÜN
Ayrıntılarını kitabımda açıklayacağım için "Manyetik Alan Araştırmaları Merkezi" nde...yani İkinci laboratuarda geçirdiğim günün özeti; oldukça yoğun ve heyecanlı bir zaman dilimiydi ömrüm adına yaşadığım saatler.

3. GÜN
"Moleküler Yapı Merkezi" ziyaret ettiğim ve gezimin üçüncü gününü geçirdiğim üçüncü laboratuardı Arvalap Adasındaki.

Durumu özetlemek gerekirse;
Müslüman bilim adamları meğer "günahın doğurduğu kriminal sonuçlardan ahlaken insanlığı uzak tutmak adına bilimsel reflekslerle ilmi gerçekler" uzun adı olan bir dijital tevbe aleti icad etmişler. Adına da "Go to hell Satan" demişler. Yani ŞEY-KOV! Şeytanı kov!
Vatikan ise bu aletin tersine çalışıp çalışmayacağını merak etmiş. Ciddi bir bütçe ile de bunun mümkün olup olmayacağını araştırmaya koyulmuşlar. Mümkün olur ise de insanlığın hizmetine sunacaklarmış bu aleti. Ancak bizim uyanık bilim adamlarımız alete bir kod yüklemlemişler bunu ise kimseyle paylaşmıyorlarmış. İşte tam burada bana ihtiyaç duymuşlar.  Çünkü kodlama Açkurudyu dilinde imiş. Dayanakları da Abartiküs tabletleri.
Bütün bu ayrıntıları kitabımda bulabileceksiniz. Kitabımın tanıtımı içinse Pelin Çit'le Öteki-beriki gündemde, tv de yani önümüzdeki yayın döneminde sizlerle olacağım.

Aletin çalışma prensibi şu şekilde arkadaşlar.

Birey günaha meylettiğinde aynı zamanda maddi yapı özellikleri taşıyan insanın kimyasal reaksiyonları devreye girer.
Bilim adamlarımız günahın ve sevabın insan vücudunda yarattığı bütün duyguların dalga boylarını bir programa yüklemişler.
Diyelim ki dedikodu yapacaksınız. Saniyenin milyonlarca mini birimi öncesi senkronel olarak...daha günah tasavvur halinde iken yani. Günahın vücudda oluşturacağı pozisyona bağlı olarak. Yani dedikodu ne ile yapılır vücud azalarınca. Dil ve kulak! İşte beyne yerleştirilen bir mikrochip hemen uyarıları dikkate alarak vücudda bulunan mini elektriği kondansatör özelliği ile yüksek voltaja çeviriyor. Dolayısıyla sen dedikoduya geçmezden hemen saliseler önce dilinde ve kulağında canını yakacak kadar bir acı hissediyorsun. Dolayısıyla günah işlemekten vazgeçiyorsun, ŞEY-KOV ile...
Ya da gıybet günahı...iftira...
Günahın her türlüsüne ayarlanmış alet.
Hırsızlık mı yapacaksın? Yalan mı söyleyeceksin? Cinayet mi işleyeceksin?
Diyelim ki zina edeceksin. Alet, aletine öyle bir elektrik veriyor ki sanırsın sülbün kesilecek!

İşte Müslüman bilim adamları pozitif bilimden istifade ederek insanlığı günahtan uzak tutmanın yolunu bulmuşlar.

İyi de dedim. Kendimce söylendim. İman olmadan günahtan insanları...yani zorlayarak uzak tutmak...Çok zalimce dedim. Müslümanlar...yani ilim adamları bu işlere kafa yoracaklarına "insanlığa imanı nasıl tebliğ ederiz" üstüne kafa yorsalar daha İslami ve insani olmaz mı çıkarımını yaptım bu üç günün ardından.
Bir de "salaklar" dedim, Vatikan yetkililerine içimden.
Dedim"bu aletin daniskası zaten icad edildi ki. Hem bütün insanlık zaten o aletin etkisinde değil mi?"
"Televizyon" dedim Müslüman bilim adamlarına. "O nu tersine nasıl çalıştırırız? Asıl siz ona kafa yorun dedim," gizlice.

Son gün Vatikan'ın yönetimindeki kişiler ile akşam yemeğinde bir araya geldik. Durum değerlendirmesinde bulunduk. Yönetimin başındaki kişi de bize katılacaktı. Ancak son dakika haberiyle masaya iştirak edemeyeceğinin haberini iletti. Sanırım o an masada Felak ve Nas üzerine teolojik bir konuşma yapıyordum ki... O acil bir iş için ortadoğu'da Telaviv'de ki bir sunak ayinine katılacağından dolayı acilen gitmesi gerektiğini...Bu gerekçe, bir çok sorunun bende doğmasına yol açtı.

Adadan ayrılık vakti gelmişti.
Uçağımız adadan uzaklaşırken gözlerimin önünde küçülüşünü izledim adanın. Adanın ve Hollywood yazısı büyüklüğündeki adanın en yüksek tepesi üzerindeki büyük ışıklı tabelanın.
Vatikan yazıyordu.
Altında da açılımı, Vatikan'ın:
"Vahyi Tiye Alıp İnsanlığı Kandırma Cooperation"


NOT: Türkiye'ye döndüğümde adayla ilgili çektiğim bütün kayıtların silindiğini üzülerek müşahede ettim. Onun yerine Deniz Baykalın, Cüppelinin ve benzerlerinin kaset ve kayıtları vardı. 17/25 Aralık, Ergenekon, Balyoz vs... Bütün kasetlerin üstünde de "Pensilvanya Film Hizmetleri" yazıyordu.

******************************
"Son Selçuklu"dan! Endülüs aşığından! Osmanlı hasretliden!  Haçlı seferlerinin devam ettiğine inanan bendeniz den; sultan Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Melikşah'ın ruhlarına ithafen kaleme alınmıştır!"

VATİKAN!

üçüncü bin yıl da dedi,
papa hazretleri,
asyada tabi olacak,
isa mesih efendimize!
avrupa ve afrika' dan sonra,
6. paulus efendi.
hedefler belirlendi,
diyalog dendi,
hoşgörü,
ikinci vatikan konsülü!
...
ama, denildi,
asya'da müslüman çok,
onlarda bize meyil yok!
...
onunda kolayı;
hristiyanlar gibi yaşayan,
müslümanlar elde edin!
...
popüler tabirle,
yol haritası hazırdı!
...
Müslüman coğrafyanın,
kalbine cehalet hançerini sokun!
kitaplarından koparın!
tefrika çıkarın!
...
tarlalarını uyuşturucu ile,
yeşertin ki,
kararsın dünyaları!
...
alkol, zemzemleri olsun!
...
plajlarında ve medyalarında,
arzı endam etsin iffetleri,
daha çok açılana,
daha çok modern deyin!
...
fuhuş ile nesilleri bozulsun,
analar babalar karışsın!
...
çocuklarını,
bizim hikayelerimizle uyutun!
bizim markalarımızı,
kahramanlarımızı görsünler,
rüyalarında!
...
şehirlere yığın onları,
kaos kaderleri olsun!
...
fitneye,
bahaneler üretin,
düşünmelerine,
fırsat vermeyin!
...
verin fitneyi,
iyiliği kendilerinden,
kötülüğü kaderden,
bilsinler...
...
her beş yılda ekonomik,
her on yılda siyasi,
krizleri olsun,
ahmaklık,
sonları...
...
din adamları olsun,
maaşlı ve lojmanlı,
gıkını çıkarana,
fetvalar versin,
cehenneme göndersin!
...
siyasileri olsun,
bizden olsun!
kim gelirse tepelerine,
tepedekiler,
bizden olsun!
...
eğitimi, kültürü,
biz belirleyelim,
gerisi kolay!
kerameti kendilerinde,
arasınlar,
cacıktan mevzularla,
oyalansınlar!
...
üçüncü bin yılda,
tanrı,
müslümanları kutsasın!
...
çeşit çeşit,
ideolojileri olsun,
bol bol sloganları,
teknolojiyle,
başları dönsün,
imanları sönsün!
...
itiraz edecek gibi olanları,
bu konuda şiir bile yazanları,
duymazdan gelin!
boşverin!
...
onlara,
putlar üretin,
tapınacakları yesyeni!
kısa sürer,
teslim alırız,
bütün kaleleri!
...
vatikanda,
planlar,
neticesi...
hristiyanlaşmış,
müslümanlar;
ümmetin kaçınılmaz akıbeti!


 

Fehmi Demirbağ

16 Temmuz 2015 Perşembe

RAMAZAN, GLİKOZ, FRUKTOZ, ŞEKER, RESMİ BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN...
HER NERESİNDEN YAKALIYORSANIZ BU MUBAREK GÜNÜ!


2. Cihan harbi nihayetinde Hiroşima'da ve Nagazaki'de emperyalist vahşi batı atom bombası atıp ta milyonlarca insanı katlettiğinde insani vicdan devreye girer; sanat olur, söz olur!
kapıları çalmak ister, birer birer...

"amca, teyze...bir imza ver! Öldürülmesin çocuklar, şeker ver diyebilsinler...şeker yiyebilsinler!"

Tenzih ederek söylerim sözümü hak sahiplerini; Söyleyin bana makam, mevki, şan, şöhret, servet sahipleri...
siyasiler...en tepeden en alta kadar tüm kademedekiler!
aydınlar...tek heceden, en uzun cümlelere kadar söz diyebilenler...
imparatorlar...kompradorlar! karunlar!
din adamları ve dahi bezirganları; dünyalık nasıl bir "nimet" var ki sizleri çocuklarımızın iman ve ahlaklarından uzaklaşmalarına sebep olana...olana bitene göz yummanıza sebebiyet vermekte...

görmüyormusunuz ahlaken tükenişimizi?
cidden mi görmüyor sunuz?

"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır."

Kendi çocuklarından beslenen bir yaratık oluverdik. Geçimimiz onlardan, suistimallerimiz...

BU BAYRAM ONLARA HARÇLIK VERELİM. ÇOCUKLAR BELKİ ŞEKERDEN ÇOK SEVERLER HARÇLIK ALMAYI. ŞEKER VERECEKSEK TE KALİTELİSİNİ VERELİM. iNSAN BU DÜNYADA HERŞEYİ İSTERDE BİR TEK İÇİNDEKİ ÇOCUĞUN BÜYÜMESİNİ İSTEMEZ. BİLİR Kİ O BÜYÜRSE KİRLENİR DÜNYASI! ÇOCUK MERKEZLİ CİDDEN DÜŞÜNÜRSEK DÜNYANIN SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE YOL ALABİLİRİZ. 

VAR MISINIZ İÇİMİZDEKİ ÇOCUKLA, BAYRAMLAŞMAK İÇİN KAPIMIZI ÇALACAK ÇOCUĞU KARDEŞ YAPMAYA?


MUTLU BAYRAMLAR!


FEHMİ DEMİRBAĞ


KÖR CEHALETTEN ENFORMATİK CEHALETE...



EĞER DOĞRU BİR OKUMA YAPABİLSEYDİK, 

RABBİMİZİN AYETLERİNİ 6666 RAKAMI İLE SINIRLAMAYACAKTIK! 

DÜŞÜNEBİLSEYDİK VE AKLEDEBİLSEYDİK!


OKUR-YAZAR KARDEŞLERİMİN DİKKATİNE ARZEDERİM!


Okur-yazar mısınız?

Ne şanslısınız! Ben hiç okumadım ki! Okula gitmedim değil, ama hiç okumadım ki...Okula gittim gitmesine de hiç te yazmadım. İstatistikler benim okur-yazar olduğumu söyler...ve dahi üniversite mezunu olduğumu da...okuma ve yazma bilen ama okumaz- yazmazlardanım, ben...

Okur iseniz, salt...Ölülerle konuşabiliyorsunuz demektir. Ne güzel, sizden önce yaşamış insanlarla konuşabilmek. Peki yazabiliyor musunuz? O halde siz doğmamış insanlarla da iletişime geçebiliyorsunuz demektir. Siz büyücü olmalısınız o halde. Öyle ya ne buyurmuştu Allah'ın resulu; "sözde sihir vardır!"
Hem okur hem yazarsanız aynı zamanda yaşadığınız çağın insanlarıyla da iletişimdesiniz demektir. Yani var olmuş, var olan ve var olacak bütün insanlarla konuşabilmek nasıl da gizemli birşey. Esrarlı...
Daha da şaşaalısı işin, okuyabiliyorsanız eğer...siz...hani nasıl desem; siz tanrıyla da konuşabiliyorsunuzdur yani!

Muhteşem!
Ve siz okur-yazar olarak edindiğiniz bilgilerle...o bilgilerin size verdiği değişik dillerle de diğer varlıklarla da diyaloğa geçebiliyorsunuz demektir ki, cidden dostum...siz bir büyücüsünüz! Nebatatla, hayvanatla ve eşya ile iletişime geçebilmek! Onlarla dillenmek, onları dillendirmek.

...

Rabbim insanlarla iletişime peygamberleri vasıtasıyla geçer. İnsanların kendisinden yüz çevirdikleri zamanlarda olur bu temas. İnsan toplulukları  azgınlıkta ve zulümde ileri gittikleri zaman onlara "yaradılış gayelerini" hatırlamaları için peygamberler girerler devreye; Rablerinden "sözü-kelimeyi-cümleyi" alarak diğer insanlara "hatırlatıcı-uyarıcı" olarak iletebilmek için. 
Bu insan-tanrı diyalog geleneğinin bir hikmet safhası vardır ki nazarı dikkattir dostlar. Allah egemenliği bozulmuştur artık. O anın gereği olan bir beşeri ideolojisi insanın heva ve hevesininin tekamül aşamalarından biri olarak ve zamanın ruhuna uygun şekilde bir galebe marifetiyle insanlara zulümde zirve olmuştur yani. 
Yani egemen bir fikir, baskın bir güç herhangi bir gerekçeyle insanları sömürmeye başlamıştır. Egemen gücün çökertilmesi gerekmektedir yani ilahi bir tasavvurla.
Gelin biz buna dinler tarihi diyelim...Ya da insanlık tarihi; birini diğerinden ayırmaksızın.

Devir kadim Mısır uygarlığı dönemi. Hakim güç, kendini ilahlaştırmış bulunan firavunlardır. Devrin modernitesi ise, sihir ve büyücülüktür. Firavun'un büyücüleri, astronomiden tıbba kadar her alanda söz sahibiydiler. Sahip oldukları bilgiyi, toplumu etkilemek ve böylece Firavun'un baskıcı yönetimine güç kazandırmak için kullanıyorlardı.Günümüze kadar uzanan bir zulüm süreci. Bugünkü "emperyalist siyonizmin" temelleri o günlere uzanır. Bana inanmayan bir akaid ve ilmihal öğretisi olan Kabbala diye bilinen israil manifestosunun manzum tarihine bir dokunsun hele. 
Tanrı uyarı ve otoritesi ise bu zulüm dönemini bitirmek için bir kekeme insan ile devreye girer. Hz. Musa ile! Ve o mübarek insan firavunun gücüne karşı tanrı tarafından silahlandırılır. Hz. Musa'nın tebliği ve insanların Allah'a karşı meyil etmeleri artık Firavun ile Musa arasında bir rekabeti ve mücadeleyi başlatır. Konuya uzundan dalmayacağım. Ayrıntılar için araştırma yapmanızı tavsiye edebilirim. 

Hz. Musa (as)'a karşı mücadele etmeleri için Mısır'ın dört bir yanından toplanan bütün sihirbazlar, Firavun'a geldiler. Firavun kendisinin mutlaka üstün geleceğini zannediyordu. Böyle bir mücadelenin ardından o ve çevresindekiler kendi hükümdarlıklarını koruyacaklardı. Firavun ve çevresi kendi düşük akıllarınca böyle bir düzen planlarken, düzen kurucuların en büyüğünün ve en hayırlısının Allah olduğunu tamamen göz ardı etmişlerdi. Oysa Allah, tarih boyunca inkar edenlerin tüm tuzaklarını bozandır ve sonunda üstün gelenler ancak sadece salih müminlerdir. Büyücüler ise bu mücadeleyi kazanırlarsa Firavun'dan nasıl bir armağana ulaşacaklarını merak ediyorlardı:

"Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler." Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?", "Evet" dedi. "(O zaman) Siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız." (Araf Suresi, 112-114)

Firavun, kendince saltanatını pekiştirecekti, büyücüler de Firavun'a yakın olacak ve menfaat elde edeceklerdi. Bir tarafta Mısır'ın tüm bilgin büyücüleri, diğer tarafta ise daha önceden tanıdıkları ve köle bir kavmin mensupları olan Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as) vardı. Kimin önce başlayacağına Hz. Musa (as)'ın karar vermesini kabul ettiler:


"Ey Musa" dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım." Dedi ki: "Hayır, siz atın." Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü. (Taha Suresi, 65-66)

Sihirbazlar sihirlerini atınca ipler ve asalar kendilerine koşuyormuş gibi gözüktü. Ayette haber verildiği gibi, herkes göz aldanmasıyla ipleri ve asaları koşar gibi görmüştü.

Dikkat edilirse ayette "koşuyormuş gibi göründü" denmektedir. Yani gerçek bir koşma olayı yoktur, sadece bakan insanlara öyle gözükmüştür. Başka bir ayette de yapılan sihrin yine yalnızca göz aldanması olduğu ve bu şekilde insanların etkilendiğini Allah şöyle haber verir:

(Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)

Firavun'un büyücüleri, sergiledikleri illüzyon numaralarıyla halk üzerinde büyük bir itibar kazanmış durumdaydılar. Bunu ise Firavun'un saltanatını güçlendirmek için kullanıyorlardı. Her türlü büyüyü 'Firavun'un gücü adına" yapıyorlar ve böylece Firavun sistemini ayakta tutuyorlardı. Firavun ise bu büyücülere maddi çıkar sağlıyordu. Kısacası ortada karşılıklı oluşturulmuş bir menfaat ilişkisi vardı.

İşte büyücüler de Hz. Musa (as) ile mücadeleye girerken, Firavun'un Allah'ın takdiri dışında bir gücü olmadığını bildikleri halde, sırf çıkar elde etmek ve onun yanında iyi konuma gelebilmek için asalarını attılar. Bunu yaparken kendi akıllarınca kazanacaklarından çok emindiler ve üstün geleceklerini söylediler. Oysa üstün gelecek olan sadece Allah'ın taraftarlarıdır.

Onlar da, iplerini ve asalarını atıverdiler ve: "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler. (Şuara Suresi, 44)


Ve malum süreç. Musevilerin Mısır' dan kaçışları. Kızıldeniz'in Musa mubareğin parmaklarını işaret ederek ikiye bölünmesi. 

Hadi sıralayalım bakalım, Hz. Musanın yardımcısı olan kendi kardeşinin de bir peygamber olduğu gerçeği altında  sair mucizelerini. 

1-Asâsı ejderha (büyük yılan) olması. 
2-Sağ elini koynuna cebine koyunca parlaması
3-Kavmiyle Kızıldeniz’in kenarına gelince asasını vurup denizde yol açması
4-Tih sahrasında kavminin susuz kalıp, su istemeleri üzerine asasını taşa vurunca Beni Israil’in kabileleri adedince, on iki pınar akması. 
5-Firavun ve Kıpti kavmi İsmailoğlularına zulüm ettiği ve Mûsâ`ya inanmayıp isyan ettiklerinde, Allah, Mûsâ'ya tufan mucizesini vermiştir. Çok şiddetli yağmur yağmıştır. Öyle bir karanlık ve fırtına olmuş ki, kimse evinden dışarı çıkamamış. Ayın ve günesin ışığı görünmez olmuş... Kıptilerin evlerini su basmış. Ayakta durur olmuşlar. Su boğazlarına kadar yükselmiş. İsmailoğlularının evlerine ise bir damla su girmemiş. Firavun ve Kıpti kavmi, bu belanın kaldırılmasını ve iman edeceklerini söylemişler. Musa kaldırmış fakat yine iman etmemişler ve başka belâlara duçar olmuşlar. 
6-Kıbti kavminin ekinlerini, meyvelerini ve giydikleri elbiselerini, evlerinin tavanlarını yiyen çekirge sürülerinin istilasına uğramaları mucizesi. Bu çekirgeler Hz. Musaya iman edenlere hiç dokunmayıp, Firavun ‘un kavmi Kıptilere musallat olumuştur 
7-Kumnel yâni bit ve ekin böceği denen haşeratın Mûsâ`ın mucizesi olarak Kıpti kavmine musallat olması. 
8- Kurbağa mucizesi, Kıbti kavmi her belâya tutuldukça, belâ kaldırıldığında iman edeceklerini söylemelerine rağmen, sözlerinden vazgeçmeleri üzerine üst üstüne belâya tutulmuşlar. Kurbağaların istilasına uğramaları da şiddetli belâlardan biridir. Kurbağalar, yiyeceklerine, içeceklerine düşer, kalırlarmış. Bir söz söylemek isteseler ağızlarını açarken birkaç küçük kurbağa ağızlarından midelerine girerlermiş. Geceleri üzerinde toplanan kurbağaların seslerinden uyuyamazlarmış. Firavun, bu belâ kaldırıldığı takdirde, iman edeceğini söylemesine rağmen, belâ kalkınca yine iman etmemiş. 
9-Kan belası. Mısır’da bulunan bütün sular, Kıptilerin kaplarına doldurulurken kan hâlini alırmış. Böylece susuzluktan çaresiz kalmışlar. Hz. Musaya inanlara ise böyle bir şey olmazmış. 
10-Isrâilogullarindan biri öldürüldüğü vakit kimin öldürdüğü bilinemeyince, Musa’nın duası ile ölü dirilip, kendisini öldüreni söylemesi. 
11-Mûsâ kavmiyle Tih çölüne geldiği zaman, kavminin yiyeceği kalmadığı için, Mûsâ`ya gelerek çoluk-çocuğumuzla açlığa dayanamıyoruz, dediklerinde Mûsâ duâ etmiş. Kudret helvası ve bıldırcın kebabı inmiş havadan. Her ne zaman isteseler önlerinde hazır olurması. 
12-Mûsâ`nin duası ile kuraklıktan kavrulup kuruyan ekinler, otlaklar ve meyveler eski hâlini alması
13-Mûsâ Tih sahrasında bulunan kavmin durumunu merak edince bir kurt gelip onların durumunun nasıl olduğunu Musa`ya söylemiş. 
14-Mûsâ'nin duasıyla sarı dikenler altın olurmuş. 

15-Yolculukta Mûsâ'ya uzun mesafeler kısalır, kısa zamanda çok uzak yollar katedermiş.  

Enterasandır ki yahudioğulları bizzat onlarca mucizeye şahid olmalarına rağmen o günlerden bu günlere ısrarla büyücü kadim mısır uygarlığının etkisinden bir türlü kurtulamamışlar ve akaid kodlamalarını genetik şifrelerine bu şekilde işlemişlerdir.

Kendilerine indirilen Tevrat isimli kitabı da din adamları olan haham (kahin demektir) lar ve kitabı teksir edenler (çoğaltanlar) ferisiler tarafından eklemelerle bozmuşlardır. ilk beş bölüm den ibaret olan kitap 39 bölüme çıkarılmıştır. Bütün bunlar hem de Hz. Musadan 200 yıl sonra oluverir. 

Bu arada kutsal asanın Hollywood anlamına geldiğini söylemiş miydim?

Ve geliriz Hz. İsa dönemine. Devir tababet ilminin zirve olduğu Roma dönemi. Yani Zalimler ve şımarıklar olarak tarihi meşgul etmektedir bu kez Romalı efendiler. Roma arenalarını ve gladyatörleri duymayanımız yoktur dimi? Roma hamamlarını ve gay'lerini. Bir de günümüze olan etkileri olan Roma hukukunu. Yöneticilerin asaletini. Kölelik sisteminin ilk olarak insanlık alemine kavramsal olarak entegrasyonunu.  Parlemantoların parlak ve şaşaalı ilahlık mevkilerini. Zaferleriyle meşhur Roma askerinin en büyük gücü ise yaralı herbir askere anında müdahele eden tabipleri.İşte bu ortamda babasız dünyaya gelen Hz. İsa'dan bahsediyoruz. Ve ona indirilen müjde manasındaki İncil'den. Müjdedir çünkü mesihten bahseder, kurtarıcıdan. Kurtarıcıdan yani, Hz. Muhammed'den. 
Yani mesihde mehdide gelecek olan son peygamber Hz. Muhammed dir. 

Zulüm yönetimi ve anlayışı olan Roma ve onun destekçisi olan yahudi zihniyetine karşı Hz. İsa'yı gönderen rabbim onu da silahlandırmıştır. Hem de şifacılık ilmiyle.

Günümüzde de zulüm iktidarını hem sihir ve büyüsüyle (sinema ve medya)  hem de tıp (uyuşturucu, sağlık, gıda, tarım) sektörüyle sürdürürken tarihin tekerrüründen ibaret değil midir insanlığın sınavı?
İşte Hz. İsa efendimizin baskın güce karşı Allah tarafından donatılan üstünlükleri.

1. Ruhu'l-Kudüs ile Desteklenmesi: 
Bu mucize Bakara suresinde iki ayrı ayette aynı ifadeyle geçmektedir: "Biz onu Ruhu'l-kudüs ile destekledik." (Bakara, 2/87,253)
Müfessirlerin çoğunluğunun en doğru görüş olarak tercih ettikleri, Ruhu'l-Kudüs'ün Cebrail'e işaret ettiğidir. Ancak Cebrail'in, Hz. İsa ile diğer peygamberlerden daha farklı mahiyette bir alakası vardır ki ayette bu alakanın mucizevi bir keyfiyette olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu konuda büyük tefsir alimi Ebu Ca'fer Nahhas şöyle bir açıklamada bulunur: "Ruh" isminin Cebrail'e verilip, Cenab-ı Hakk'ın bir ismi olan "el-Kuds" kelimesine bunun izafe edilmesi, Cebrail'in (ve diğer meleklerin) anasız, babasız ve bir doğum olmadan, Allah'ın kendisinde bir ruh yaratmasıyla meydana geldiğine delalet eder. İsa'nın (a.s), Cebrail ile teyit edilmesi ifade edilirken bu ismin tercihi Hz. İsa'nın da tıpkı Cebrail gibi babasız olarak ve Cebrail'in bu hayat şifresini Hz. Meryem'e üflemesiyle rahme düşüp harikulade bir şekilde doğduğunu anlatmak içindir.

2. Beşikteyken Konuşması: 
Bu mucize Kur'an-ı Kerim'de üç yerde geçmektedir:
a) Al-i İmran suresinde: Meleklerin, Hz. Meryem'e müjdelediği çocuğun özellikleri sayılırken zikredilmiştir: "Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır."(Al-i İmran, 3/46).
b) Maide suresinde: Allahü Teala, Hz. İsa'ya, annesine ihsan buyurduğu nimetleri hatırlayıp şükretmesini emrediyor ve şöyle buyuruyor: "Düşün ki: sen beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşmuştun." (Maide, 5/110).
c) Meryem suresinde: Hz. Meryem'in ilahi emir ve takdir doğrultusunda indinden Ruh'u (Cebrail) gönderip hayat nefhasım üflemesiyle hamile kalıp Hz. İsa'yı dünyaya getirmesi, sonrasında karşılaşmış olduğu sıkıntılar ve bu sıkıntılara göstermiş olduğu sabır ve tevekkül, canlı bir üslupla anlatılmıştır. Bu ayetler, al-i İmran ve Maide surelerindeki mucizeyle alakalı ayetleri daha tafsilatlı bir şekilde açıklar. Çünkü bu surede Hz. İsa'nın beşikte iken konuşturulduğu ve neler söylediği açıkça bildirilmiştir. (Meryem, 19/16-33,36)
Hz. İsa bu konuşmasında; peygamber olacağını ve kendisine İncil verileceğini, annesinin töhmetten uzak ve bir mucize olarak kendisini, babasız dünyaya getirdiğini, ilah değil bilakis Allah'ın (c.c) kulu ve elçisi olduğunu,yalnız Ona ibadet edeceğini, nerede olursa olsun bereketli olacağını, güzel ahlaklı olup annesine iyi davranacağını, böbürlenmeyeceğini ve her zaman iyiliğin peşinde olacağını, teklif yaşına erdikten sonra namazı ikame edip zekat vereceğini müjdelemişti, (Al-İ imran, 3/46; Maide: 5/110; Meryem, 19/16-33). Müfessirler Hz. İsa'nın bu konuşmadan sonra sustuğunu ve konuşma yaşı gelinceye kadar da bir daha konuşmadığını ifade ederler.
3. Çamurdan Kuş Şekline Benzer Bir Şey Yapıp Onu Diriltmesi: 
Bu mucize Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçmektedir: "Onu (İsa'yı) İsrailoğullarına resul olarak gönderecek o da onlara şöyle diyecektir: Size Rabbiniz tarafından bir mucizeyle gönderildim. Ben size çamurdan kus şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir... Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır." (al-i İmran,3/49).
4. Ölüleri Diriltmesi, 

ve anadan doğma amayı ve Abraşı iyileştirmesi: Hz. İsa'nın elinde zuhur eden mucizelerden olan bu iki harikulade olayı gösteren ifadeler, yukarıda zikredilen ayet-i kerimenin içinde şöyle geçmektedir: "... Keza ben anadan doğma amayı ve abraşı iyileştirir, hatta Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim..." (al-i İmran:3/49).
"Düşün ki sen: Sen Benim iznimle anadan doğma amanın gözünü açıyor, abraşı da iyileştiriyordun. Düşün ki sen Benim iznimle ölüleri kabirden diri olarak çıkarıyordun." (Maide, 5/110).
Bu mucizelerin nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğine dair Kur'an-ı Kerim'de başka bilgi mevcut değildir. Bu mucizeler, tıp ilminin metotlarının çok ileri seviyede olduğu bir devirde zuhur etmiştir. O dönem insanlığının ileri sahada olduğu tıp ilminde tedavisi imkansız olan hastaların iyileştirilmesi ve hatta tıp ilminin ulaşmayı hedeflediği en son nokta olan ölülerin diriltilmesi gibi imkansız gördükleri aşamada Hz. İsa'nın elinde meydana gelen bu mucizeler ile, onun peygamberliğinin doğruluğu ortaya çıkmış oluyor ve getirdiği kitap İncil'in de Allah kelamı olduğu apaçık anlaşılmış oluyordu.
5. İnsanların Yediklerini ve Sakladıklarını Bilmesi: 
Bu mucize de al-i İmran suresi 49. ayet-i kerimesinde bizzat Hz. İsa'nın ifadeleri içinde geçmektedir: "...Evinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim."
Hz. İsa, insanlara dün yediklerini yarın için ne sakladıklarını haber vermiş, insanların kendilerinden başka hiçbir kimsenin bilmediğini sandıkları hususlarda, Hz. İsa'dan haber almaları karşısında, her şeyi işiten ve gören yüce bir kudreti anlama ve tanıma konusunda zihinlerinde bir yol açılmıştır. Müfessirler, bu ayeti semadan sofra inme mucizesi ile de irtibatlandırmışlar ve konuyla alakalı Taberi'den şu hadisi naklederler: "İsrailoğulları önlerine indirilen sofradan bir şey biriktirmemeleri konusunda uyarılmışlardı. Bunu yapınca sofra önlerinden kaldırıldı.
6. Semadan Sofra İndirilmesi: 
Bu mucize, adının verildiği Maide (sofra) suresinde zikredilmektedir. Havarilerin Hz. İsa'dan, Allah'ın gökten bir sofra indirmesini talep etmeleri ve Hz. İsa'nın da dua etmesi neticesinde bu sofranın indirileceği bildirilerek ayette şöyle geçmektedir: "Allah buyurdu ki: Ben onu yukarıdan size indiririm. Fakat bundan sonra her kim nankörlük edip kafir olursa, onu dünyada hiç kimseye yapmayacağım şiddette cezalandırırım. "(Maide, 5/112-115)
Havarilerin bu talepleri esnasındaki üslupları, sofranın indirilip-indirilmediği, sofradaki yiyeceklerin ne olduğu bu durumun ne kadar süre devam ettiği vb. konularla alakalı olarak tefsirlerde birçok görüşler serdedilmiş ve tartışılmıştır.
Özetle: Hz. Mesih, doğum öncesi, doğumu, risaleti, göğe yükseltilmesi ve ahir zamanda yere indirilmesi ile günümüze kadar uzanan çizgide hala insanoğlunun zihninde yaşayan bir mucizedir denilebilir.
İsa aleyhisselam, materyalizmin ve esbab-perestliğin (her şeyi sebeplere bağlayan düşüncenin) gözlerine mil çektiği, kulaklarını duyamaz hale getirdiği ve kalbini çalışamaz duruma soktuğu yarı canlı bir topluma, onların maddi bir takım hastalıklarını tedavi etmek suretiyle esas manevi hastalıklarını iyileştirmek üzere gönderilmiş olan bir peygamberdir.


Sıra geldi son kitabın peygamberine. "Her peygamberin bir mucizesi vardır" diyor ashab. "Ey Allah'ın resulu senin mucizen nedir?" O ise buna" Kur'an" diye cevap verir. 

Hz. Muhammed (asm) zamanında ise Arap yarımadasında en revaçta olan dört baskın unsur vardı;
1. Belagat ve fesahat. Yani doğru, düzgün, açık, yerinde ve muhatabına uygun söz söyleme sanatı.
2. Şiir ve hitabet.
3. Kâhinlik ve gaipten haber vermek.
4. Geçmiş zamandan ve kâinatla ilgili hadiselerden haber vermek.
Hz. Muhammed’in (asm) en büyük mucizesi olan Kur'ân-ı Kerim gerek belagat ve hitabetiyle gerek geçmiş ve gelecek hadiselerden ve kâinatla alakalı her şeyden haber vermesiyle kâhinlere, şairlere, hatiplere meydan okumuştur. Hiç biri hiçbir vakit Kur'ân’ın bir tek suresiyle yarışamamış, Kur'ân’a karşı hayret ve hürmetle diz çökmüşlerdir.
Peygamberimiz döneminde baskın güç cehaletti. Kıyamete kadar sürecek olan cehalet. Cehalet ve ona bağlı gelenekçilik. Bir Ümminin...yani okuma yazması olmayan birinin baskın güce karşı verdiği mücadelenin adıdır yani "son çağrı" nın adı.

Sahi siz okuma- yazma biliyor musunuz?
Biliyorsanız; "oku" yunuz lütfen! Yani "İkra!"

İkinci iniş sırasına sahip olduğuna inanılmaktadır ayrıca "Kalem suresi"nin de! Yani yazmaya işaret eder rabbimiz!


kalemle yazmayı öğretene yemin olsun ki;
bir kağıt bir kalem değiştirir dünyayı
sihirli sözcük bende kara keder budalaları
minicik bir ışık boğar tılsımını karanlığın,
yazgı; tanrıya yolculuğun bir diğer adı!
şöyle ya da böyle yöneleceksin erbabına,
krallarve soytarıları alkış tutsun tuğyana
bir küçük dua yıkar onca saltanatı...
...
bak, kainat kazanı kaynar zerre zerre
herbir zerre mutlak bir yörüngede
denge iteate teslim; isyan şirkin diğer adı
nefes nefes nefs zaptedilmekte; şükür kü şükr,
varsa bir öfken, tükürkü; nefsini öldür
...
kim ahengini bozdu, bu nefis ritmin?
nerede bulacaksın, nerde kaybettiğin kimliğin?
azap kapısı sabr sofrası katık katık
istesemde düzeltemem kaşlarım çatık
de hadi bir umut ver beklerken öleyim,
ölüm zaferim, ölürken ölüler dirilteyim!
...
bu kanı bozuk ibret hangi hazin bestenin?
kimin soyu bu, soysuzlar pirinin
...
kalemle yazmayı öğretene yemin olsun ki,
bir kağıt bir kalem ümmiyi alim eyler
kalemdir nakış nakış işleyen, dilindeki sözler
kağıttır, rahmani yürek, emre iteat eyler...
...
sözüm özümden gelir, gönlüm akla teslim
aklım imanın belgesi, iman artık bir imza bir resim

1- Bir zaman Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Melekler de: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” demişlerdi. Allah-u Teâlâ da: “Şüphesiz ben, sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurmuştu. (2/30)
 Bu ayet-i celile, kulun kendi noksanlarından gafil olmamasını ve kendisindeki her güzelliği Cenab-ı Hak’tan bilmesi gerektiğini ders vermektedir. Zira melekler: “Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bir bilgimiz yoktur” diyerek ilimdeki noksanlıklarını itiraf etmişler ve bildiklerini de Cenab-ı Hakk’ın öğretmesiyle öğrendiklerini ikrar etmişlerdir.O halde bizler de meleklerin bu hali ile ahlaklanıp, kusurlarımızı Allah’ın huzurunda itiraf etmeli ve eğer bir güzelliğimiz varsa onu da Allah’ın ihsanı olarak bilmeliyiz.
2- Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Haydi davanızda sadıksanız şunların isimlerini bana haber verin” dedi. (2/31)
 Bu ayet-i celile, “bilmiyorum” demenin faziletini ders vermektedir. Çünkü melekler, Allah’ın “Şunların isimlerini bana haber verin” buyurmasına karşı, “Bizim bilgimiz yoktur” diyerek cevap vermişlerdir. Bu sırdan dolayı âlimler demişlerdir ki: “Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.”O halde bizler de her soruya cevap yetiştireceğiz diyerek bilir bilmez konuşmamalı ve bilmediğimiz konularda cesaretle “bilmiyorum” diyerek meleklere tabi olmalıyız.
3- Melekler dediler ki: “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen âlim ve hakîmsin.” (2/32)
 Bu ayet-i celile, ilmin faziletine ve ilmin nafile ibadetten evla olduğuna işaret etmektedir. Şöyle ki: Allah-u Teâlâ, Hz. Âdem’in meleklere olan üstünlüğünü ilim sıfatıyla ispat etmiş ve Hz. Âdem’e eşyanın isimlerini öğreterek, bu isimleri bilmeyen meleklere ders verdirmiştir. Eğer Allah’ın katında ilimden daha kıymetli bir sıfat olsaydı, Allah-u Teâlâ bu üstünlüğü o sıfat ile ispat ederdi. Ayrıca melekler Hz. Âdem’den daha çok ibadet etmelerine rağmen Hz. Âdem’e secde etmekle emrolundular. Bu aynı zamanda ibadetin ilme karşı bir secdesidir. Hatta bu bağlamda İ. Nesefi şöyle der: “Lügat ilmiyle bile meşgul olmak nafile ibadetten evladır.”O halde bizler de ibadete verdiğimiz önem gibi ilme de önem vermeli ve ilim talebesi unvanını kazanmak için çok gayret etmeliyiz.
4- Allah-u Teâlâ şöyle dedi: “Ey Âdem! Onları isimleriyle bunlara haber ver.” Bu emir üzerine Âdem onları isimleriyle meleklere haber verince Allah-u Teâlâ şöyle dedi: “Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” dememiş miydim?”(2/33)
 Bu ayet-i celile, hilafette ilmin şart olduğuna da delalet etmektedir. Zira Allah-u Teâlâ “Ben bir halife yaratacağım” dedikten sonra, Hz. Âdem’e bütün eşyaların isimlerini öğreterek O’na ilim ihsan etmiştir. Demek hilafet ilimsiz olmaz.

Peki kıyamete kadar başka peygamber, başka kitap gelecek mi?
Haşa...
Yani kıyamete kadar sürecek olan beşeri zalim sapkınlık aynen resulullah dönemindeki gibi cehalet/cahiliye üzere olacaktır. Ve bu düzenin karşısında da her daim Kuran olacaktır. Beşeri düzenlerin silahıda aynen Kuranın indiği dönemdeki gibi Ukaz panayırları olacaktır. 

Yani medya! Ve onun türevleri yazılı ve görsel iletişim araçları!
fehmi demirbağ

15 Temmuz 2015 Çarşamba


EY RABBİM!

Adını anmak mı Rabbim?
iman ile gönlüme kazıdım.
fitne ateşi ile iman aşkı rabbim  
hem sokaklar da hem secdelerde
Ah acılarla örülmüş keder denizim?
Çektiğim cehaletimden mi Rabbim?
tevbelerle sana yöneldim!
sitemim kimeydi be rabbim?
elbette şuursuz müminlereydi!
cihada gülüp geçmeseydi kardeşlerim.
boynum bu kadar bükülmezdi rabbim.
yolunu bir tutabilseydim.
Gülmeyen gözler ıslaktır rabbim.
Benim hayalim şehadettir
sana vuslat olmak tek tesellim.
Karıncayı yaradan rabbim.
Kararın kaderimdir bil rabbim
Şeksiz ve şüphesiz iman etmekte.
Ömrümde tek seni ilah bildim 
Canım zaten senindir,
tenim buna şahidlik etmekte ey Rabbim!


fehmi demirbağ