29 Temmuz 2023 Cumartesi


 -BİR ONBEŞLİLER HİKAYESİDİR-

MAVİ PELERİNLİ VATANSIZ

 

Osmanlı Devleti için süreç adeta ateşten bir zaman dilimidir. Yıllardır süren toprak kayıpları, isyanlar, savaşlar, ekonomik bunalımlarla koca devlet baş etmeye çalışırken, bütün benliğiyle bu kötü gidişata dur demeye çalışan, bu uğurda çalışırken şehâdeti göze alan pek çok evladı vardır.

Halil 15 yaşlarında bir gençtir. Minyon tipiyle de yaşıtlarından daha küçük görünür. Memleketi Tokat’ın bir köyünde anasıyla bir başlarına geçim derdindedirler. Babası Yemen’de şehid olmuştur. Köy ise adeta boşalmış gibidir. Bir de sözlüsü vardır Halil’in.

O gençliğinin baharındayken “Yedi Düvel” denilen canavar devletin boynuna dişlerini geçirmiş, Çanakkale’de devleti Osmanlı can çekişmektedir. Hal böyleyken hele bir de devlet askeri mükellefiyet kanunuyla seferberlik ilan edilmişken cepheden geri kalmak olur mu? Tüyü bitmemiş gençler bu seferberlikle gönüllü olarak yola revan olurlar. Halil aklı annesinde ve sözlüsünde olduğu halde kısa sürede cephede bulur kendini.

Gelibolu’dadır. Gelecek belirsiz ve karanlık dolu günler kapıdadır.

Cephede yaşıtı nice cengaver vatan evladı, an be an toprağın altını yurt edinir genç yaşında korkusuzca. Halil cephede bulunmasından kısa bir süre sonra bir şarapnel parçasıyla yaralanır. Kendisi gibi binlerce gazi gibi tedavisi için İstanbul’a gönderilir. Cephede çadırlar, revirler yetmez binlerce yaralıyı tedavi için. İstanbul’da selatin camiler bile revire dönüştürülmüştür. Yaralarının tedavisi için hasta yatağına acılar içinde yatan Mehmetçiğin o halde bile akılları taburlarındadır. Bir an önce şifa bulup taburlarına dönmeyi isterler. Taburcu olmak deyimi yerleşir bütün gazilerin diline.

Sol ayağında bir araz kalmıştır Halil’in. Aksamasına rağmen cephede yerini alır. Bir süre sonra bir mektup ulaşır askerlik şubesinden. Okudukları kurşun yarasından beter eder genç adamı. Anacığını Ermeni komitacılar-eşkiyalar öldürmüş, sözlüsünü de kaçırmışlardır. Can evinden vurulan Halil hayata küser adeta.

Bir süre sonra Çanakkale cephesindeki savaş bitmiş ordular dağıtılmıştır.

Dünya’da bir başına kalan Halil’in artık memlekete dönecek takati de kalmamıştır. İstanbul’a dönen bir grup askere katılır. Gidecek bir yeri olmadığından İstanbul’un sokaklarında yaşamaya başlar. Sokaklarda kendisi gibi nice yetim, kimsesiz çocuk bulunmaktadır. Dar-ül eytamlar barındırdıkları çocuklara yetemez hale gelmişlerdir.

Pera, Kule ve Galata gümrüğü civarında hayata tutunmaya çalışır bir grup çocukla. Açlık, yokluk, hastalık peşini bırakmaz çocukların. İttihad Terakki hükümeti bu çaresizliğe kendince bir çare aramaktadır. Türk Alman Derneği başkanı gazeteci Ernst Jäckh’in teklifiyle Alman hükümetiyle bir anlaşma yapılır.  Bu anlaşma gereğince yetim çocuklar Almanya’ya gönderilecek, meslek edinmeleri sağlanacaktır. Böylelikle masrafları da hükümet bütçesinden tasarruf edilecektir. Oysa hayatın gerçekliği bu yetim çocukların orada ucuz işgücüne dönüşmesine sebep olur. Madenler ve ağır işler bu mecalsiz çocukların kas gücünü bekler.

Halil sokakları paylaştığı çocuklarla hayata tutunmaya çalışırken Karaköy gümrüğünde hamallık yapan Musa ile tanışır, Zenci Musa ile. Musa bu küçük çocuklara hamilik yapmaya çalışır.

Musa Hicazdayken tanıştığı komutanı Ahmet Vefik Paşa’dan Halil ve arkadaşlarını da Almanya’ya gönderilecek çocukların arasına katmasını ister. Halil özellikle on yaşlarındaki Osman’dan ayrılmak istemez. Beş kişilik bu çocuk grubu 1917 yılının Nisan ayında Sirkeci garından bir yük katarına doldurulan 314 çocuğun arasındadırlar.  10 günlük yorucu bir yolculuktan sonra Berlin’de yepyeni bir hayat beklemektedir çocukları. Çocuklar  başlarında mavi bir serpuş omuzlarında yine mavi bir pelerinle inerler istasyona.

Almanya’ya zirai alanlarda çırak olarak çalışmaya gelen bu çocuklar, Osmanlı’nın yetim çocukları idi. Darü’leytamlarda her geçen gün sayısı artan 1.Dünya Savaşı sırasında şehit düşen vatan evlatlarının çocukları idi onlar.

Madenlerde ve zirai alanlarda çalıştırılmak için Almanya’ya gönderilen, Avrupai pelerinler ve kepler giydirilmiş yetimlerimiz.

Gönüllü olan ancak gittikleri yerde maden ocaklarında çalışacaklarından haberi olmayan,

En küçüğü 7 en büyükleri ise 15-16 yaşlarındaki bu çocukların Almanya’ya gönüllü gittiği söyleniyordu ancak muhtemelen oraya vardıklarında üç yıl ücretsiz çalışıp, dördüncü sene maaş almaya başlayacaklarından haberleri yoktu.

Çocukların sağlık, beslenme, kıyafet, hijyen sorunları vardı.

Dil bilmiyorlardı, Çocukların tavrı da bir sorundu.

Yöneticiler çalışmak istemediklerini, kaçtıklarını, kavga ettiklerini söylüyorlardı.

Neden savaşın ortasında yetimlerin Almanya’ya gönderilmesine karar verilmişti?

Osmanlı açısından iyi eğitilmiş, iş becerisi olan işçi yetişmesi ve ülkeye dönüp sanayileşmeye katkı sunması olarak, Almanya açısından ise işgücü eksiğini karşılaması olarak açıklanıyordu...

Ama Osmanlı açısından ekonomik açıklama yeterli değil.

Almanların da tek dürtüsü ekonomik değil, yarı sömürgeci bir dürtüydü.

Osmanlı Devleti’nin Dar’üleytamlara iaşe vermekte zorlandığı bir dönemde yetim çocukların Almanya’ya gönderilmesi bir çare olarak ortaya atılmıştı. Fakat bazı şeyler istenildiği gibi gitmemişti.

Zirai alanlarda çalışan Alman ustaların değil daha çok madenlerde çalışan Alman ustaların yanına verilmişti Osmanlı’nın yetim çocukları.

Madenlerdeki şartların ağırlığı, çocukların hastalanıp ölmesine neden oluyordu.

Yemeklerdeki kültürel farklılık, çocukların en çok zorlandığı konuların başında geliyordu.

Domuz etinin ucuzluğu nedeni ile Alman ustaların sık tükettiği domuz çorbalarına Osmanlı’nın kara bahtlı yetimleri el sürmüyordu.

Ekmekle karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Tuvaletlerde taharet musluğunun olmaması da çocukları zorlayan bir diğer faktördü.

Şartların ağırlığı, yetersiz beslenme, kıyafetlerin kifayetsiz olması gibi nedenlerden dolayı birçok çocuk hastalanıp ölüyordu.

Fırsatını bulanlar, kaçıp Berlin sokaklarında başıboş dolaşıyorlardı. Fakat Alman polisi çocukları yakalayıp tekrar Alman ustalara teslim ediyorlardı.

Bunun bu şekilde yürümeyeceği anlaşılınca bir kısım çocuk, trenlerle İstanbul’a geri yollanmış bir kısmı da yaban ellerde yitip gitmişti.

Gurbet ellerde anasız, babasız ve vatansız bırakılmış bu çocuklar bu topraklarda yaşanmış ya da yaşatılmış bir acı olarak kaldı.

Çocuklar Almanya’nın değişik şehirlerine dağıtıldılar. Halil ve Osman ve bir grup çocuk daha  bir sanayi şehri olan Magdeburg şehrine gittiler.

Halil bir küçük atölyeye yerleştirildi Osman’la birlikte. Osman’a hamilik yapmak hayatta kalabilmek adına tek güdüsüydü. Bir küçük çiftlik evinde kalıyorlar oranın her türlü işlerini görüyorlardı. Başka Alman yetim çocuklarda vardı çiftlikte. Anna ismindeki yaşıtı kız sözlüsünü hatırlatıyordu. Onun varlığı da ona adeta umut veriyordu.

Osman oraya yerleştiklerinden bir yıl sonra hastalanarak vefat etti. Bu süreçte Halil ile Anna’nın yakınlıkları olmasa hayat daha da acımasız olacaktı.  

Diğer çocukların şaşkınlık ve perişanlıkları hergeçen gün büyük huzursuzluklara neden oluyordu.

Çocuklardan kimi doğrudan şehbenderliğe gidip çeşitli şikayetlerini sıralayarak yurda geri dönmek istiyordu.  Ancak işlerini bırakıp büyük şehirlerde, özellikle Berlin’de takılan çocukların bütün zamanlarını kahve köşelerinde serserilikle ve sefalet içinde geçirdiği yazılıp çiziliyordu. Doğru dürüst Almanca bile öğrenmemişler, sefahat alemi içinde ahlaki değerlerini yitirmişler, zührevi hastalıklara yakalanmışlardı.

Savaş Almanların ve Osmanlıların umduğu gibi İttifak Devletleri’nin zaferiyle sonuçlanmamıştı. İttihatçı liderler ortadan kaybolurken, DTV (Alman Türk Derneği) Almanya’daki yetimlerle ilgili ne yapacağına bir müddet karar verememişti.

Ancak 1919 ortalarında Osmanlı uyrukluları geri götürecek Akdeniz ve Gülcemal vapurlarına, askerler, diplomatik görevliler ve talebelerle birlikte onların da binmesine karar

verilmişti. Halil Osmanlı uyrukların geri çağrıldığını duymuş, ancak işinden ve hayatından memnun olduğu için gitmek istememişti.

Üstelik bu sıralarda kendi gibi yetim olan Anna Höhnow’la nişanlanmıştı. Birkaç yıl sonra evlenmek istediklerinde işler biraz karışmıştı. Halil’in doğum belgesine ihtiyaç duymuşlardı. Belgeyi konsolosluktan temin etmek mümkündü, ancak Halil İstiklal Harbi’nde savaşmadığı gerekçesiyle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkardığı 1312 sayılı Kanun’a göre vatandaşlıktan atılmıştı. Henüz Alman vatandaşı da olmadığı için heimatlos (vatansız)

statüsündeydi. Savaş Halil’i  yetim bırakmış, Osmanlı yönetimi başından savmış, Cumhuriyet rejimi vatansız yapmıştı.

Halil  her şeye rağmen mutlu ve istisnai bir örnekti.

Böylesi uzun mesafeli ve geniş çaplı bir sevkiyatın bu boyutta bir organizasyon eksikliğiyle yapılmış olması, yetimlerin Almanya’daki yaşam koşulları konusunda büyük bir kaygı duyulmadığı, çocukların gönderilmiş olmak için gönderildiğini düşündürüyor.

Osmanlı darüleytamlarında “boğaz tokluğuna” çalışan hatırı sayılır miktarda işgücü bulunuyordu, ancak çocukların ürettikleri, tükettiklerini karşılayacak boyutta değildi. Yetimleri bütün masraflarını üstlenmeyi kabul eden Alman tarafına teslim etmek, çok sayıda “boğazın azalması”, dolayısıyla eldeki kaynakların daha fazla üretim yapılmamasına karşın çoğalması demek olacaktı. Bu yetimler adeta Almanya’ya evlatlık olarak verilmişlerdi.

 Halil bu sürede Almanca öğrenmiş, hatta teknikerlik okuluna da gitmişti. Anna’yla olan evliliklerinden  çocukları da olmuştu. Alman vatandaşlığına geçtiğinde ismi artık Holffman’dı.

Çalıştığı fabrika Türkiye’de bir fabrika inşa edecekti. Memleketi Turhal’da bir şeker fabrikası.

9 ayda biten fabrikanın inşasında bulunmak üzere Türkiye’ye gelir.

Osmanlı yıkılmış, yeni bir devlet kurulmuştur. Ancak memleketinin camilerinden ezan sesleri yükselmez. Halil anlam veremez bu duruma.

Almanya’ya geri döndüğünde kafası allak bullaktır.

Bir süre sonra çıkan 2. Dünya savaşında yine askerdir. Bu kez Alman üniformasıyla. Aksayan bacağı yüzünden sıcak çatışmalarda yer almaz ama teknikerliği sebebiyle Alman Leopold tanklarının yapımında çalışır.

Savaştan sonra Türkiye’den gelen bir öğrenciyle yine tanklar üzerinde çalışır. Bu genç mühendisle (Necmettin Erbakan) olan sohbetleri aradığı bir çok sorunun cevap bulmasına neden olur.

Artık yaşı 61 olmuştur.

Yine Berlin istasyonundadır. Bu kez Türkiye’den gelen işçileri karşılayan kafilenin arasındadır. 


FEHMİ DEMİRBAĞ


 -BİR YAPAY ZEKA ÇAĞI HİKAYESİDİR-

DİJİMOTHER VE YAVRUSU MENDO

 

İstanbul’un ara sokaklarından geçip gider seksen model bir minübüs. Fonda dönemin arabesk şarkıları… Şoför desen adeta Çiçek Abbas filminin Şakir’i. Minübüsün tek yolcusu 9 yaşlarındaki Mendo’dur. Bir de hostes bulunmaktadır yolcu olarak minübüste. Mendo okuldan dönmektedir. Yani minübüs Mendo’nun okul servisidir.

Bir süre sonra minübüs 80 katlı bir kaç  gökdelenin bulunduğu sitenin önünde durur. Şoför “Geldik efendim” diye seslendiğinde Mendo elinde çekmiş olduğu tesbihi kolej montunun cebine koyar. Okul çantasını omzuna atar. Hostes Mendo’yu araçtan indirir ve sitenin güvenliğine teslim eder. 

Bir başka görevli gelir Mendo’yu nizamiye kapısından alır, binanın asansör kapısına kadar ona eşlik eder. Asansör açıldığında bir başka görevli ile de Mendo’nun asansör yolculuğu başlar. Hoparlörden minübüsteki arabesk müzik devam etmektedir.

Nihayet yolculuk biter. Mendo artık oturdukları dairenin kapsındadır. Ses, parmak izi, retina kontrolü gibi ayrı ayrı güvenlik aşamalarından sonra çantasından çıkardığı klasik bir anahtarla kapıyı açar. İçeri girdiğinde attığı her adımla otomatik yanan ışıklar kendini takip eder. Bir ses karşılar kendisini. “Hoş geldiniz beyefendi. Dersleriniz nasıl geçti? Umarım her şey gönlünüzce geçmiştir.”

Evin her yanı elektronik, dijital eşyalarla donanılmıştır; hani akıllı ev kabilinden.

Çantasını çalışma odasına bırakır. Bir ses; “Küçük bey okuldan yeni geldiniz. Biraz dinlenin, yemeğinizi yeyin…Unutmayınız yarına hazırlamanız gereken bir ev ödeviniz bulunmaktadır. Yapmayı unutmayınız!”

Banyoya girer. Bir ses; “Küçük bey! Bugün okulda tam şu kadar kalori harcamışsınız. Okulda koşturup şu kadar terlemişsiniz. Vücudunuzda ölü hücre birikimi oluşmuş. 10 mg şampuanla 3.5 litre su harcayarak temizlenmelisiniz.  Banyo sonrası masaj koltuğuna oturmalı, kan dolaşımını da düzene koymalısınız!”

Elini yüzünü yıkar Mendo, kurulandıktan sonra da mutfağa yönelir. “Daha sonra yıkanırım Dijimother, belki yatmadan önce!”

Yine bir ses; “Küçük bey mevsimsel kriterleri de göz önünde bulunduracak olursak bugün için damak zevkinize uygun bir akşam yemeği menüsü hazırlıyorum. 30 dakikaya kadar hazır olur.”

Mendo bir koltuğa uzanır. “Dijimother, annemi bağla lütfen!” Seslendiği evin yapay zekası bilgisayardır. Koltuğun tam karşısındaki büyük ekran açılır.

“Oğlum! Ben de seni arayacaktım. Nasıl geçti günün? Derslerin nasıl?”

Ekrandaki görüntü Mendo’nun annesi Merve Hanımdır. Kendisi işi icabı bir süreliğine yurt dışındadır.

“Ne zaman dönüyorsun anne. Seni çok özledim.”

“Ben de seni özledim Mendo. Dijimotherine komut vereyim de sana biraz sevgi hormonun için tabletlerine element eklesin. Biraz durulursun. Çok kısa zamanda da yanında olacağım.”

Uzun bir telefon görüşmesi değildi hasret içindeki ana oğul için.

“Dijimother yemeğe beş kala beni uyandır mısın?”

Sonra da sıza kaldı koltukta Mendo. Bir süre sonra gözlerini açtığında başında dikili duran hizmetçileri Lili’yi gördü. Uzakdoğuluydu o. Ama Uzakdoğu’nun neresindendi işte onu tam  bilemiyordu, Çinli miydi, Filipinli miydi? Çokta önemli değildi, sevecen ve becerikli bir hizmetli olması yeterliydi onun için. Mendo bir yandan gözlerini ovuşturmakta diğer yandan da  uyurken üzerini örten Lili’ye kulak vermeye çalışıyordu.

Usulca kalkıverdi koltuktan. Sonra mutfak masasına yöneldi. Tabağına baktı. Rengarenk tabletler bir düzen içinde tabağına dizilmişti.

Lili “Biliyorsun şu sarılar mineraller, maviler vitaminler, kırmızılar proteinler…” diye konuşurken sözcünü kesti. Mendo “Nolur Lili, yemek isimleriyle söyle şunları. Sarı ezo gelin çorba, mavi zeytinyağlı dolma, kırmızı tavuk şinitzel diye…Bu haplar iştahımı kaçırıyor Lili”

“Hap değil yemek onlar!”

Lili Mendo’nun yanında askıda duran serumu bir yandan da koluna bağlamaya çalışıyordu. “Tatlı olarak C vitamini…Pardon Portakallı Pankek  alacaksın yemek sonrası.”

“Yemeğimi yerken TV de biraz çizgi film izleyebilir miyim?”

Henüz çizgi film yeni başlamıştı ki Mendo’nun cep telefonu çaldı. Arayan okuldan arkadaşı Pi314’tü.

“Tam zamanında aradın Pi” dedikten sonra bilinmeyen bir dilde konuşmalarına devam ettiler. “İyi ki bu dili geliştirdik aramızda. Dijimother programında olmadığı için ne konuştuğumuzu anlamıyor. Korkarım yalnız, uzun sürmez…Dilimizi çözebilir. Bu hafta değişiklikler yapalım. “

Pi “Ara demiştin aradım.” Mendo “Tam zamanında…Lütfen bana dışarıdan bir Adana Kebap söyler misin? Yanında da acılı şalgam…”

Arkadaşların telefon konuşmasına Lili şaşkınca bakıyordu.

“Dijimother, çocuklar hangi dilde konuştular söyler misin?”

Yapay zekanın cevabını beklemeden gülümseyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı, Mendo. “Benim ders çalışmam lazım.”

Çalışma odasına geçen Mendo masasındaki bilgisayarını komutla açtı. Ödev hazırlama diye bir yazılımı devreye soktu yine ses komutuyla.

“Bay bilgisayar. Ödevimin konusu “Türk tarihinin son 70 yılı. Ne yapmamı önerirsin?”

“Mendo bu konuyu 7 ayrı bölümde çalışabiliriz. !950 yılından başlayalım derim. Her 10 yılı ayrı ayrı dosyalandıralım. Ama önce bir tavsiyede bulunayım. Sana vereceğim bilgiler internet ortamındaki bilgilerden ibaret olacaktır. Bu konuda öncelikli olarak dedenden yardım almanı öneririm.”

Mendo içerde bulunan Lili’ye seslendi. “Dedem uyuyor mu?”

“Hayır!” cevabı üzerine dublex olan evin alt katına yöneldi. “Dede, dede!” diye sesleniyordu bir yandan da.

Tekerlekli sandalye’de bitkisel bir durumda olan dede’nin yalnızca yüzünde canlılık alameti vardı. Bir de dikkat çeken sağ kolundaki kırmızı saatti. Onun dışındaki her şey donuktu.   Gözlerindeki şefkat dolu bakışlarla karşıladı torununu. Cevabını ise hemen sandalyesinin önündeki ekrana bağlı bilgisayarla verdi ihtiyar. “Hoş geldin. Bir selam sabah yok mu? Hah hah ha!” Dijital sesin çıkardığı kahkaha bile sevgi doluydu.

“Dede dersim var. Bana yardımcı olur musun?”

O sırada evin zili çaldı. Bu gelen vermiş olan siparişi getiren olmalıydı. Kapının açılmasıyla yukarıdan gelen gürültüyle ürktü, Mendo.

Dedenin odasındaki Dijimother’in kumanda merkezine yöneldi. Bir koltuğa oturdu. Yukarıdan gelen gürültü Lili’nin zor durumda olduğunu gösteriyordu.

“Dijimother, lütfen bana döğüş programı yükle. Sadece rakibi etkisiz hale getirecek formatta olsun lütfen!”

Üç dakikalık bir bekleyişten sonra kafasındaki kaskı çıkardı. Soluk alma sürecinde de kendini bir anda üst katta buldu Mendo. Ortalık darmadağınıktı. Üç yabancı iriyarı kişi evlerindeydiler. Bunlardan biri yerde baygındı; Lili onu haklamıştı. Diğer ikisi ise Lili’yi alt etmenin derdindeydiler.

Mendo adeta bir profesyonel bir döğüşçü gibiydi, Lili’nin yardımına yetişmişti. Kısa süre sonra evin salonunda baygın durumda üç adam sere serpe yatıyordu.

“Ne yapacağız bunları?” diye sordu Mendo. “Polis çağıralım!”

“Polis olmaz!” dedi Lili.

“Önce hafızalarını silelim. Burayı, buraya neden geldiklerini unutturalım.” Sonra da her birinin başına geçirdiği kaskla sırasıyla işleme tabi tuttu yabancıları. Bir yandan da düşünüyordu: “Kim bunlar? Kim gönderdi bunları? Neden gönderdiler?”

Asansöre kadar taşıdı adamları Lili yaptığı işlemden sonra. Zemin düğmesine bastıktan sonra da yabancıları yolcu etti.

Bakıcı Lili ve Mendo tam kapıyı kapatmak üzerelerken bir ses “Kebap siparişi sizin miydi?” diye seslendi. 

Mendo’da iştah kalmamıştı.

Olayın şokunu atlattıktan sonra alt kata dedesinin yanına indi. Dedesi ayakta kendisini karşıladı.

“Dede! Sen, sen…”

“Evet Mendo! Gelen insanlarla senin ödevin arasında bir bağlantı var.”

Lili’de yanlarına inmişti.

“Size bunu açıklayacağım. Ama önce buradan uzaklaşmamız lazım!”

***

Mendo’yla Lili dışarı çıkmak için hazırlıklarını yaparlarken dede telefona sarılmıştı. Birilerine heyecanla talimat veriyordu.

“10 dakikaya garajda olun!”

Kısa süre sonra garaja indiklerinde kendilerini bekleyen Togg marka arabayı çalışır halde buldular. Şoför makamında Mendo’nun servis şoförü oturmaktadır; Orhan. Bir de servis hostesi; Şükran.

Araç gökdelenin otoparkından kısa sürede ayrılır ve İstanbul dışına doğru yola çıkar. Yavuz Selim köprüsü üzerinden yolculuk Anadolu’yadır. Aracın bagajına yerleştirilmiş değişik tasarımlardaki bavullarda merak uyandırmaktadır. Dede kim bilir neler doldurmuştur bavullara; Akif Dede.

***

Bir süre sonra Togg şarz olmak için bir istasyonda mola verir. Yolcularda dinlenmek ve ihtiyaçlarını gidermek için lokantaya doğru yol alırlar. Mendo gruptan ayrılıp tuvalete doğru yönelirken cep telefonu çalar. Arayan okuldan arkadaşı Pi314’tü. O ülkenin en önemli yazılım mühendislerinden birinin oğluydu. Adam oğluna böyle bir ismi uygun görmüştü. Sanırım matematiğin sihirli rakamı Pi sayısına izafen böyle bir ismi seçmişti.

“Naptın, yedin mi kebabı?”

“Ne kebabı? Ayvayı yedik Pi!”

“Hayrdır!”

“Ben de ne olduğunu anlamadım ki? Evimizi kötü adamlar bastı. Biz de orayı terk ettik.”

“Şimdi neredesiniz?”

“Bilmiyorum. Dedemle birlikte yoldayız.”

“Senin deden engelli değil miydi?”

“Çok uzun uzun anlatmam lazım. Şimdi sırası değil. Müsait olunca ben seni ararım.”

“Meraklandım şimdi. Kısaca anlatsan…Nerdesiniz peki, nereye gidiyorsunuz?”

“Kapatmalıyım…”

Mendo tuvalet ihtiyacını gördükten sonra ekibin yanına döndü. Akif Dede konuşmadan bakışlarıyla torununa gecikmesinin nedenini sordu.

“Şey…Dede arkadaşım aradı da…”

Elindeki telefonu dedesine göstermesiyle dedenin telefonu torunundan hışımla alması bir oldu. Telefonu açtı, içinden sim kartı çıkardı. Ayaklarının altına alarak da kırdı telefonu.

“Ben evden çıkmazdan önce herkesin telefonunu toplamıştım. Kim verdi bu telefonu sana?”

“Dün arkadaşım Pi hediye etmişti dede.”

“Başka ne zaman konuştunuz telefonda?”

“Sadece bir kez? O da eve yabancılar gelmezden önce? Kebap söylemiştim.”

“Durum anlaşıldı” diye söylendi. “Demek Dijimother’i böyle atlattın? Peki arkadaşınla hangi lisanda konuştunuz ki dijimother konuştuklarınızı çözememiş.”

“Pi’le yakın zamandır kimsenin bilmediği bir dili çalışıyorduk. İkimizin arasında özeldi. Pi’de babasından öğrenmiş bu dili.”

Akif Dede öfkesini bastırmaya çalışıyordu. Kendince söylendi. “Herşeyi kontrol altına aldığımı sanıyordum. Yanılmışım. Mendo’nun okul arkadaşlarını gözden kaçırmışım. Çocuktur deyip geçmişim…Hay Allah!”

Ekibe seslendi. “Haydi yemeklerinizi bitirin, yola çıkıyoruz.”

Herkesin önündeki tabaklarda rengarenk tabletler bulunuyordu; üçer-beşer. Yalnızca Akif’in önündeki tabakta henüz bitirmiş olduğu kurufasülye ve pilavdan arta kalanlar vardı.

Hemencecik arabaya bindiler. Arabanın yönünü şoför geldikleri yöne çevirdi. Bir süre geldikleri yöne doğru yol aldılar. O esnada bir helikopterin kendilerini yukarıdan takip ettiklerini fark ettiler. Helikopter araçlarına kadar alçalmıştı. Ta ki yolcularımız bir yan yola çevirdiler arabanın istikametini. Ormanlık bir alanda  birkaç saat yol aldılar. Peşlerindeki helikopter izlerini kaybetmişti. Yol her bir kilometrede engebeli bir hal alıyordu. Nihayet önlerine akıntısı yoğun bir dere geldi.

Orhan “Efendim, hesaplamalarıma göre dereyi geçebiliriz diye düşünüyorum.”

Akif “O halde ne bekliyorsun, sür arabayı…Çok oyalandık. Bir an önce varacağımız yere ulaşmalıyız.”

“Ancak…Araçta ağırlık var!”

Aynı anda Şükran ve Lily “Biz ineriz” dediler. “Aracın arkasına bir halat bağlayalım. Sonra biz tutunarak karşıya geçebiliriz.”

Dedikleri gibi de oldu. Araç ve içindekiler zorla da olsa karşıya geçmeyi başardılar. Lily öncelikli olarak bir ucu araca bağlı diğer ucu derenin karşısındaki ağaca bağlı halata tutunarak karşıya geçmeyi zorda olsa başardı. Ancak Şükran ne yazık ki başaramadı karşıya geçmeyi. Halattan kayıverdi elleri ve azgın sulara kapılarak kısa sürede gözden kayboldu. Şükran suya düştüğünde garip bir şekilde cızırtıların çıktığı da fark edilmişti.

 

***

Yapabilecekleri bir şey yoktu. Yollarına devam etmeliydiler; menzilini yalnızca Akif’in bildiği yola. Bazen ana yola çıkıyor, istasyonlarda arabalarını şarz ediyor tekrar arayollarda kayboluyorlardı.

Bir süre sonra sık ağaçların arasında önlerine çıkan bir engel sonrası araba durdu. Orhan eline aldığı kumandaya dokundu. Önlerindeki sarmaşıklarla örtülü yükselti aralanmaya başladı. Burası bir garajdı. İçeri arabayla girmelerinden sonra garajın kapısı açıldığı gibi yavaşça kapandı.

Akif önce indi arabadan. Arabanın bagajına yöneldi. “Herkes insin arabadan ve bagajı boşaltalım. Yolumuz henüz bitmedi.”

***

Şükran’a geri dönelim. Akıntıda suya bata çıka uzunca bir süre yol aldı. Ta ki suyun iyice seviyesinin düştüğü bir yerde takatsiz bedeni sahile vurmuştu. Üzerinden hafifte olsa dumanlar yükseliyordu.  İki el uzandı, kollarından suyun dışına sürükleyerek bir toprak yükseltisinin üzerine bedenini bırakıverdiler. Hitler bıyıklı, fötr şapkalı biri eğildi üzerine baktı. Yüzünü evirip çevirdikten sonra yanındaki karanlık dipli iriyarı adamlara seslendi. “Arabaya götürün.”

***

Yolcular yüklerini yüklenmiş vaziyette mağara gibi bir alanda yürümeye başladılar. Onlar yürüdükçe önlerinde sensörlerle komutlanan aydınlatmalar yolda yürümelerini kolaylaştırıyordu. Taş basamaklardan çıktılar. Nefes nefese kalan Akif’ten başka kimsede yorgunluk belirtisi görülmüyordu. Nihayet adeta ışıktan bir perdenin önünde durdular. Hemen yanı başındaki mini bilgisayarın başına geçti Akif. Önce seslendi “Right has come, wrong has been wasted!” Perdenin kalktığını mavi ışığın kaybolmasından anlayabilirdiniz. Nihayet dar koridorlardan, basamaklı yollardan geçtikten sonra yine ışıklı bir kapıyı atlattıktan sonra büyük bir kapının önünde buldular kendilerini. Eskilerin kale kapılarına benziyordu. Kapının gıcırdayarak açılmasıyla yolcular gün ışığına kavuşmuşlardı. Ama gün batmak üzereydi. Yüksek bir tepedeydiler. Baskın ağaç kümelerine rağmen ötelerden bir kulübenin ışığı fark ediliyordu. Ateşböceğinin ışığı kadar cılız olsa da havanın alacalığı kulübeyi fark ettiriyordu. Anlaşılan hedef orasıydı.

Onca yol hiç konuşulmadan kat edildi. Beklenen an gelmişti. İşte kapının önündeydiler. Akif kapıyı tıklattı. İçerden bir ses duyuldu. “Kim o!” Cevabı beklemeden de kapı aralandı. Loş ışık kapıyı açan adamın suratını yalıyordu. Kapıyı açan kişi tıpkı Akif Dede’ye benziyordu.

“Vakit tamam mı yani” dedi ihtiyar adam. Sonra buyur etti kapıdakileri içeri. Eşyaları içeri taşımalarına yardım etti. Kapı kapandığında bir Akif soluk soluğa bir koltuğa adeta yığılıverdi. “Biraz su ver bana” diyebildi.

 ***

 Dışarıdan gelen ışık kulübenin içinde hüzmeler halinde adeta dolaşıyordu. Yerden kalkan toz zerreleri odaya esrarengiz bir hal veriyordu. Akif akşamdan oturduğu koltuğa yığılıp kalmış orada uyuyakalmıştı. Onun dışındakiler de her biri bir köşede adeta kalakalmışlardı. Akif’in ikizi ayaktaydı yalnızca. Diğerleri de uyumaksızın gözleri açık şekilde sessizliklerini koruyorlardı.

Bir süre sonra Akif’in gözlerinin aralandığını fark eden oda sakinleri hareketlenmeye başladılar. Mendo dedesinin yanına sokuldu. “Dede annemi aramalıyım. O şimdi bizi merak eder” dedi sessizce. “Tamam, ararız” diye geçiştirdi Akif torununu. O esnada Lili odanın bir köşesinde yer alan mutfaktan küçük bir tepside hazırladığı kahvaltı tepsisini salonun ortasındaki masaya bıraktı. “Efendim kahvaltınız hazır.”

Akif kahvaltısını atıştırırken ikizine seslendi. “Kahvaltıdan sonra ikimiz biraz dışarıda dolaşalım Adnan” dedi. Mendo araya girdi. “Annemle…” Akif torununun sözünü kesti. “Ararız dedik”

“Orhan, Şükran…Sizler görevinizin başına”

“Başüstüne efendim!”

Adnan’la Akif  henüz kulübeden uzaklaşmamışlardı ki koşturarak arkalarından Mendo yanlarına geldi. “Dede ben de gelebilir miyim sizinle?” Akif “Geldin zaten torun” dedi gülümseyerek. “Ama az ötemizden yürü.”

Mendo seke seke ihtiyarlardan uzaklaştı. Akif Adnan’a bakınarak konuşmaya başladı.

“Bundan yıllar önce İstanbul’da öğrenciydim. İstanbul koca şehir. Bense Anadolu’nun ücra köşesinden gelmiş uyum göstermeye çalışıyordum İstanbul’a. Vefa’da bir öğrenci yurdunda kalıyordum. Memleketten mahalle camimizin imamı referans olmuştu bu yurtta kalmam için. O zamanlar üniversiteler anarşi olaylarından dolayı karışık. Sağ sol olayları bütün anne babaları uykusuz bırakıyor. Her anne baba evladından alacağı bir acı haberin endişesi içerisinde. Onun için bir çok aile çocuklarını gurbete okumaya göndermiyor. Kısa sürede uyum göstermeye başladım ortama. Yurtta genelde muhafazakar ailelerin çocukları kalıyor. Ben de onlarla birlikte hareket etmeye çalışıyordum. Lütfen dikkatle dinle beni.”

“Not almamı ya da söylediklerinizi kayıt almamı ister misiniz?”

“Evet! Söylediklerimi harfiyen kaydet. Bana bir şey olursa da bu söylediklerimi insanlarla paylaş, herkes bütün gerçekleri bilsin istiyorum.”

Mendo ihtiyarların önünde eline aldığı küçük bir dal parçasıyla birlikte mutlu bir şekilde koşuşturuyordu. Elindeki sopayı sanki elinde bir kılıç varmışçasına hayali düşmanlarla belki de canavarlarla dövüşüyordu. “Alın size, alın!” Patika yolun kenarından nazlıca akan derenin şırıltısı eşlik ediyordu Mendo’nun bağırtılarına. Bir de bir şarkı tutturmuştu; “Yıldızlarda kayar durmaz yerinde, söner güzelliğin kalmaz yerinde…”

Bir yandan torununa gülümseyerek bakıyor diğer yandan da konuşmasını sürdürüyordu Akif. “Derken, bir gün tüm dünyanın tanıdığı meşhur ağırsiklet boks şampiyonu ve henüz Müslüman olan Amerikalı Muhammed Ali ülkemizi bir günlüğüne ziyaret edecekti. Aynı zamanda bir bilim insanı olan siyasetçi Necmettin Erbakan’la buluşacaktı Sultanahmet Meydanında. Bir miting düzenleniyordu. Biz de gençler olarak oradaydık, meydan hıncahınç dolmuştu. Sonradan öğrendiğimize göre Ali, havalimanında kendisini karşılamaya gelen ABD Başkonsolosu’nun elini sıkmamıştı.“Siz bize orada zulmediyorsunuz…Buraya gelince Müslümanların içerisinde bize iltifat ediyorsunuz” demişti. Mitinge yurt ve okul arkadaşım Kemal Sevi ile katılmıştık. Orada da okulda bizden bir dönem üstte okuyan Özdemir Bayraktar ile karşılaştık. Üçümüzün dostluğu uzun yıllar devam etti. Her üçümüzün de ilgi alanı elektronik üzerineydi.”

Mendo’nun sesiyle konuşmasını yarım bırakmak zorunda kaldı Akif. Mendo canhıraş bir şekilde bağırıyordu. “Dede koş hemen buraya!” Kendisi ortalıkta gözükmüyordu.

İki ihtiyar derenin yamacına inmiş Mendo’ya yukarıdan bakındılar. O ise eliyle bir şeyi işaret ediyor “Yardım etmeliyiz” diye bağırıyordu. Mendo’nun işaret ettiği şeye odaklandılar. Gördükleri ayağından yaralanmış bir kurt yavrusuydu. Dört aylık olabilirdi. Hayvan o kadar halsiz düşmüş ki yanına yaklaşan insanlara tepki verememişti. Akif hayvanın yanına eğildi. “Sakin ol Mendo. Bir şeyi yok. Yalnızca ayağı incinmiş ve bir kayaya sıkışmış. Aç kalmış olmalı. Onun için de halsiz düşmüş.”

Bir eliyle hayvanı eliyle incelerken Adnan’a seslendi. “Telsizle kulübeyi ara. Orhan ATV’yi alsın buraya gelsin. Yanına da ilk yardım malzemelerinden alsın.”

“İyileşecek mi dede?”

Kısa sürede aracın gürültüsüyla yanlarındaydı. Hayvanı aracın arkasında nazikçe bıraktılar.

“Haydi torun, siz Orhan Bey’le kulübeye dönün. Biz arkanızdan geliyoruz. Hayvana yiyecek bir şeyler verin. Fazla yaklaşmayın, ısırtmayın kendinizi.”

Araç geldiği gibi gürültüsüyle uzaklaştı oradan.

“Konuşmamız yarım kaldı Adnan.”

“Dilerseniz sonra devam ederiz.”

“Hayır. Fazla zamanımız kalmadı. Belki birkaç gün…”

Kulübeye doğru ağır adımlarını yönlendirdiklerinde iki ihtiyar konuşmalarına da  kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

***

“Henüz Mendo’nun yaşlarındaydım. Daha sonra asılacak olan başbakan Menderes dönemiydi. Ülke istibdat döneminden henüz çıkmıştı. Devrim yasalarıyla millet canından bezdirilmişti. Üstüne bir de cihan harbi söz konusuydu.  Savaş sonrası dünya iki kutba ayrılmıştı. Amerika diğer ülke insanlarını yanına alabilmek için yardımlar yapıyordu. İşte yardım alan ülkelerden biriydi ülkemiz. Hiç unutamadığım da süt tozu yardımıydı. Teneke kutusuyla elime tutuşturmuşlardı eve götürmem için. Rahmetli babam allem kalem bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Öyle ya ahırımızda beslediğimiz birkaç inek, birkaç koyun, bir iki de keçi vardı. Biz sütümüzü onlardan tedarik ediyorduk. Bu sütün tozu da neydi? Hatta birazını sulandırıp köpeğimiz Sağır’ın önüne koyduk. Hayvan yememişti. Biz nasıl tüketecektik bu yardımı?”

Adnan tasayla başını salladı. “Zor zamanlar yaşamışsınız Akif Bey.”

“Evet…Anlattığım her şeyi kaydet. Daha fazlasını dijital ajandamda bulacaksın. Bu söylediklerimi benden sonra insanlarla paylaş…”

Kulübenin kapısından içeri girdiklerinde ilk fark ettikleri kendine gelmeye başlayan kurt yavrusu oldu. Mendo sevinçle karşıladı iki ihtiyarı. “Bakın, köpeğim kendine geldi. Yaşayacak değil mi dede?”

Akif torununun başını okşadı. “Elbette…Ama o bir köpek değil, bir kurt. Dikkat etmelisin, o evcilleştirilemez. İyileşsin, tabiata tekrar salarız.”

Mendo bir anda hem sevindi, hem üzüldü. Köpeği iyileşecekti ama ondan ayrılacaktı. Bunu düşünmek istemediğinden hemen köpeğinin yanı başına gitti. Ürkerek başına dokundu. Lili’ye seslendi. “Yemesi için bir şeyler daha hazırlar mısın? Ama tablet olmasın lütfen.” Lili gülümsedi. “Elimizdeki et konservelerinden birini açarım. Arif beye yetecek kadar gıda var. Ona burada ayıracak yeterli gıdamız yok. Bir süre sonra onu tekrar ormana salmalısın. Onu aç bırakmak istemezsin değil mi?”

Akif torununa şefkatle seslendi. “Dilersen ona bir isim verebilirsin.” Gözleri faltaşı gibi açıldı Mendo’nun bu teklif üzerine. Öyle ya o onun köpeğiydi; pardon kurduydu. Onun bir ismi olmalıydı. “Alaca desek” dedi, hayvanın renginden dolayı. Bozkurt mu demeliydi yoksa? Neden olmasın? Torununun isme takıldığını gören Akif “Bir teklifte bulunabilir miyim?” Torununun cevabını beklemeden “Tarkan” dedi. “Çocukken okumaktan keyif aldığım bir çizgi roman vardı. Onunda adı Tarkan’dı. Tarkan’ın da bir kurtu vardı. İsmi de yoktu hayvanın. Üzülürdüm ben de…Eğer bir hayvanın varsa bir adı olmalı. O günlerin adına bu dostumuzun adı Tarkan olsun.” Mendo bu teklifi kabul etmiş olmalı ki ses çıkarmadı dedesinin teklifine.  

Akif salonun bir köşesine beraberlerinde getirdikleri eşyaları Adnan ve Orhan’ın yardımıyla taşıdı. Bavulundan, çantasından çıkardığı aletlerle bir köşe oluşturuyordu. Elektronik parçalar, kumanda devreleri, ekranlar, klavyelerle bir kumanda merkezi oluşmaya başlamıştı. Herşeyi hazırladıktan sonra önündeki ekranın başlatma tuşuna bastı. Ekran açıldığında “Hoş geldin Dijimother” dedi.

“Verileri toparlayabilmem için bana biraz müsaade et Akif Bey” diye cevap verir makine.

Akif Adnan’a işaret ederek konuşur. “Biz de karargaha inelim artık.” Salonun bir başka köşesine geçerler. Akif sağ ayağı ile üç kez sertçe vurur zemine. Bunu aralıklarla yine üç kez tekrar eder. Altlarındaki zeminde yaklaşık bir metrakarelik bir boşluk açılır sürgülü kapısıyla. Kapının ardında bir merdiven bulunmaktadır. “Orhan biz karargaha iniyoruz. Sen etrafa kolaçan ol.”

Akif’le Adnan merdivenlerden aşağıya doğru kaybolurlarken en son yine Akif’in sesi duyulur: ““Right has come, wrong has been wasted!” Bu mahzenin üzerlerine kapanması için ses komutudur.

Merdivenlerin bitiminde otomatik aydınlanmayla önlerinde uzun ince bir koridor belirir. Koridor boyunca kocaman camlar sözkonusudur. Her camın arkasında ise yine kocaman odalar, laboratuarlar bulunmaktadır. Hatta bir de uçak hangarı.

Önce sağdaki ilk odadan içeri girerler. Kocaman cam kapı yine aynı şifreyle açılır. “Right has come, wrong has been wasted!” İçeri girdiklerinde bembeyaz önlükleriyle büyük bir ciddiyetle işlerine odaklanmış insanlar kimsenin dikkatini bile çekmez. Ama çalışanların hepsi onlu yaşlarında gençlerden ibarettir. Hepsi de Mendo’ya benzemektedirler. Kızlar hariç. Onlarda manga tipli çocuklardı. Bir yetkili yaklaşır yanlarına. “Hoşgeldiniz efendim” der usulca. On yaşlarındadır.

“Adnan, buraları kurmak kolay olmadı. Ben ömrümü verdim bunun için. Ne mücadeleler verdim bunun için. Ama ne yazık ki işin sonuna gelmiş durumdayız. Yıllarca sakladım bu çalışmaları ondan. “

“O kim efendim?”

“Kemal Sevi…Anlatacağım…Bütün bilgileri, anlatacaklarımı not al…Paylaş sonra bizden sonra gelecek nesillere…”

Yetkiliye döner. “Çalışmalarımız nasıl gidiyor?”

“Göstereyim efendim” der yetkili ve en yakındaki çalışma masasının yanına davet eder Akif’i. Masada çalışan küçük kız çocuğuna “Sin2071” programını gösterir misin arkadaşım” der. Çocuk “Efendim en sevdiğiniz sinema filmi hangisidir?” diye sorar. “Yerli mi, yersiz mi?” diye çocuğu gülümseyerek cevaplar Akif. Sonra da “Charlie Chaplin’in bir filmi olabilir. Renkli ve seslendirilmiş olsun lütfen. Oyuncu olarak da…Neyse sen iyisi mi Süperman’i göster. Cüneyt Arkın…Yok yok…Ferdi Tayfur Süperman olsun.”

Birkaç dakikalık işlemden sonra Akif’in istediği ekrandadır. İzlerler… Çocuk “efendim” der “İnsan unsurunun dışarıda bırakılarak sanatın daha çok robotik hale dönüştüğü yapay zekâ çağında sinemanın geleceği açısından kısa bir sunum yaptık. Ancak asıl çalışmamız şu; sinema arşivinden istifade ederek rüya tabletleri hazırlıyoruz. İnsanlar görecekleri, görmek isteyecekleri rüyaları kendileri tercih edebilecekler. Bunun için vatandaşlık kredileri açacağız onlara. “

Akif dalgındır. “Bütün bunlar harikulade. Ancak fıtrata müdahaleye karşıyım. Bilimde, teknolojide gelinebilecek bütün gelişmeleri bu yer altı karargahımızda ortaya koyalım. Ancak insanlık bunun için hazır değil. Sakın buradan dışarıya bilgi sızıntısı olmasın. Antivirüs programları aralıksız çalışsın.”

Adnan “Biliyorsunuz ki…Siz yaptınız bütün bunları…Burası frekans altı bir dünya. Yani paralel evren. Dış dünyadan buraya asla bir giriş olamaz. Eğer içeri bir ajanvirüs sokulmamışsa…”

Akif yetkiliyle tokalaşır. Oradan ayrılırlar. “Bütün raporları dijimother’e anlık göndermeye devam edin.”

Yandaki salon gıda ve tarım laboratuarıdır. Burada da kalabalık bir çocuk grubu çalışmaktadır. Herbiri yine Mendo’ya benzemektedirler. Birbirlerinden ancak üniforma renkleriyle ayrılabilirler. Bir de hepsinin kafalarının arkasındaki barkot işaretleriyle. Kafaları saçsızdır. Değişik renkte mini kutucuklardan alınan küçük miktarlardaki tozlar bir mikrodalga fırın gibi bir aletin gözüne yerleştirilir. Göstergeli kumandalar üzerine girilen birkaç rakamdan sonra değişik meyvelere dönüşür o tozlar. Bu işlem birkaç değişik meyveler üzerinde sunumu olarak yapılır Akif’e. Yine bir yetkili çocuk tanıtmaktadır bu bölümü.

“Efendim inekleri küçülttük, tavuk ebadına getirdik. Süt için ağaçlara genetik dna tranferleri bağlamladık. Musluklar bağladık ağaçlara…Kiraz ağacından kirazlı süt, kayısı ağacından kayısılı süt elde ediyoruz. Ayrıca aromatik tozlarla meyveler elde ediyoruz. Bir de gıda tabletlerimiz var. Her yemeğin tadında aromalarıyla binlerce çeşit…Türk mutfağı, İtalyan mutfağı cebimize girecek kadar küçüldü…”

“Bütün bunlardan kimselerin haberi olmayacak. Çalışmalarınızı sürdürün…Raporlarınızı ihmal etmeyin…İnsanlık henüz o aşamada değil…” Talimatı kesin ve netti. Akif çalışmalardan memnun olmalı ki gülümsüyordu.

 ***

O esnada yukarıda salonun gözdesi Tarkan biraz daha kendine gelmiş olarak salondakilerin ilgisine cevap vermeye çalışıyordu. Dili dışarıda halinden memnun gözüküyordu. Merhamet böyle bir şey olmalıydı, vahşi bir kurdu bile yumuşatmıştı. Mendonun eli artık rakatlıkla hayvanın yumuşak tüyleri arasında kayboluyordu. O sırada dış kapı belli belirsiz tıklandı. Sonra ayakla tekmelendi sesin temposu artarak. Odadakiler pür dikkat kesilmişti. Tarkan havlamaya başladı. Orhan kapıya yöneldi. Kafasını kapıya eğerek “Kim o” diye seslendi. Dışardan gelen ses “Şükran” diye cevap verince kapıyı açmak için yeltendi. Kapının açılmasıyla Şükran bir anda yere yığıldı. Orhan kızı kucakladı. Köşede duran sedirin üzerine yatırdı. Kızın yanaklarını hafifçe tokatlayarak ismini seslendi. “Şükran, Şükran…”

Lili’ye “Sen Şükran’la ilgilen” dedi. Dijimotherin yanına geldi. Bir kulaklık takındı başına. “Efendim yukarı gelmelisiniz” diye Akif Bey’i aradı.

***

Akif Adnan’la birlikte karargahtaki gezintisine devam ediyordu. Bir hangar dolusu uçakla dolu alanda her bir yapıtı tek tek inceliyordu. Yine yanlarında bir yetkili belirmişti. O da bir çocuktu. O da Mendo gibiydi. Ancak sol kaşının üzerinde bir yara bandı vardı.

“Bu uçak belirli uçuş mesafesine geldiğinde görünmez oluyor efendim. Üzerinde yine görünmez yüzbinlerce mikrodron taşıyabiliyor. Yine onlarda görünmez olabiliyorlar. Her biri bir sinek kuşu büyüklüğünde. Ebabil ismindeki bu uçağımız havada asılı kalabiliyor. Casus uçak efendim…Havada asılı olarak altı ay kalabiliyor. Çok yüksek mesafede uydu vazifesi de yapabiliyor.”

Yetkilinin her bir cümlesi Akif’i memnun etmektedir. “Tamam…Başarılar diliyorum. Baykar’la temasa geçin lütfen. Selçuk evladımla görüşün.” Sonra bakışlarını çocuğun sol kaşı üzerindeki yara bandına odakladı. “Bu arada geçen haftaki Teknofest’teki sunumunuz nasıl geçti? Bu yara bandının festivalle bir ilgisi yoktur umarım.” Çocuk mahcup bir şekilde “Hallettik efendim” dedi. “Standımızda hayalet uçağımızı tanıtım için bulunuyorduk. İri yarı birkaç adam etrafımızı çevreledi. Gizliden silah göstererek bizi standtan ayırmak istediler. Ben uzaklaşmak istemeyince zorluk çıkarmak zorunda kaldılar. Hepsinin icabına kısa sürede baktım efendim. Ancak az ötemizde badem bıyıklı yaşlı bir adamın da öfkeden deliye döndüğünü gördüm.”

Badem bıyık lafı üzerine biran duraladı Akif. “Hayır canım, o değildir. O olamaz” diye kendince söylendi. 

Bir başka salona geçtiler. Masmavi bir odaydı. Bomboş masmavi bir oda. Zemin ise bembeyaz.  “Buranın işi bitti mi?” dedi Akif. Adnan “Bir iki eksiğimiz kaldı” dedi. “Dediğimi yapın, yeter.” diye devam etti Akif. “Zaman yolculuğu yapabilmeliyiz artık. “ Odanın ortasına geldiğinde üç kez ellerini çırptı. Bütün duvarlardan göstergeli elektronik paneller çıktı bir anda ortaya.  Yavaşça beliren bir çocuk yanlarında gülümsüyordu. Buranın da yetkilisi bu olmalıydı. Elinde bir kılıç vardı. “İstanbul’un Fethi’ndeydim efendim. Makinayı test ediyordum.” Akif kaşlarını çattı. “Aman tarihe müdahale etmeyin. Yalnızca izleyin, notlar alın. Hem bu kılıçta ne?” “Birazdan yerine bırakırım efendim”dedi mahcup olmuş şekilde. “Peki yolculuğu geleceğe yapabiliyor muyuz?” diye sordu Akif. “Bu mümkün değil efendim” dedi çocuk. “Gelecek henüz yaratılmadı!”

Bir başka odaya geçtiklerinde kapıyı kendilerine tıpkı Akif’e, Adnan’a benzeyen biri açtı. Hemen de arkalarından sürgüledi çelik kapıyı. “Bütün yeni sürümlerimiz hazır mı Recep?” diye sordu Akif. O da bir android insan üretim merkeziydi. Yani ortada bir sürü robot vardı.

Akif “Artık 10 yaş Mendo üretiminin sonuna geldik. Bütün testlerden başarıyla geçti çocuklar. Bahsettiğim 15 yaş Mendo’nun protipi hazırdır umarım.” Recep başıyla onayladı Akif’i. “Alâ” dedi Akif’te. Recep az öteden üzeri sarılı bir android getirdi. Bu yeni Mendo olmalıydı. “Bütün 10 yaş Mendo’ların imhasını hazırlayın. Yalnızca benim yanımdaki işler halde kalacak.” Recep “Bir ay içinde söyledikleriniz yerine getirilecektir.” Akif kaşlarını çattı. “Üç gün vaktimiz var. Belki bir hafta. Harekete geçin hemen.” O esnada Akif’in elindeki telsizden bir ses duyuldu. “Efendim yukarı gelmelisiniz!” Konuşan Orhan’dı.

***

Akif’le Adnan yukarı çıktılar alelacele. Şükran’ın halsiz hali endişelendirdi Akif’i. “N’oldu kızım? Biz senden umudu kesmiştik.” Şükran yorgun sözlerle cevapladı Akif’i. “Uzunca süre sürüklendim azgın sularda… Bedenim bir sahile vurmuştu. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum…Sonra dijimother benimle temasa geçti. Navigasyon ile buraya ulaştım.” Akif öfkelendi. Dijimother’in, yani kumanda masasının başına geçti ve ekrana bağırmaya başladı.”Nasıl benden habersiz böyle bir şey yaparsın!” Bu öfkeli bağırtısı sakince cevapladı Dijimother. “Düşündüm ki…” Sözünü kesti Akif. “Sen düşünemezsin! Sen karar alamazsın! Sen… Sen…” “Biliyorum efendim ben yalnızca bir bilgisayarım. Bir yapay zekayım. Efendim benden  ne istiyorsa, beni programlayan benden ne istiyorsa ancak onu yapabilirim…”

Akif gardını düşürdü bu cevap üzerine. Tuhafına gitmişti bu durum. Kendi yaptığı bilgisayarıyla tartışması aslında komik bir durumdu. En son yıllar önce karısıyla yaptığı kavgayı hatırladı. Kavganın sebebini hatırlayamadı ama. Yağmurlu bir gündü net hatırladığı. Çocuğu Menderes’in okuldan çıkış saatiydi. Menderes Mendo’nun yaşlarındaydı. Mendo ise Menderes’e çok benziyordu. Tıpkı Şükran’ın eski karısına benzediği gibi.  Gidip onu okuldan almalıydı. Karı koca kavgaya o kadar kaptırmışlardı ki kendilerini geçen saatin farkına varamamışlardı. Bu süre içinde okul çıkışı Menderes kimsenin kendini almaya gelmediğinden dolayı yürüyerek eve dönmeyi tercih etti. Tenha bir sokaktan geçerken nereden çıktığı belli olmayan bir araç küçük çocuğa çarptığında olanlardan habersiz kavga eden anne babanın bağırtıları yaşadıkları apartmanın boşluğunda yankılanıyordu. Menderes’in çığlığını ise kimse duymamıştı. Yağan sağanak yağmur küçük çocuğun akan kanını kaldırım kenarlarından alıp götürürken daha orada o minik bedeni ne kadar süre kalacaktı, kimbilir? Küçücük avucundan ayrılan tesbih taneleri ise etrafa itinasızca dağılıvermişti. Uzaklaşan arabanın dikiz aynasından badem bıyıklı bir adamın sırıtması ise o anın en can sıkıcı enstantanesi olmuştu.

Bu vahim olaydan sonra ayrıldılar karı koca. Akif ise bir daha hiç evlenmedi. Menderes’ini Mendo olarak hatırladı hep. Karısını çok seviyordu, onu da unutamadı asla.

Lili’ye seslendi Akif. “Şükran’la ilgilenin.” Bunca telaşeye rağmen Mendo Tarkan’dan ilgisini kaybetmemişti. Yakınlıkları her dakika artıyordu.

Sonrasında geceye sakin kavuştu kulübe. Orhan bir köşede üzerinde Selçuk Bayraktar’ın fotoğrafının olduğu Times dergisini karıştırıyordu. Adnan elindeki silahının bakımını yapıyordu. Lili halen Şükran’ın bakımıyla ilgileniyordu. Yaralarını temizliyordu. Şükran biraz kendine gelmiş bakışlarıyla odadakileri süzüyordu. Tarkan’ın bakışları da Şükran’ın üzerindeydi. Minik hareketleriyle hırlıyor, dişlerini çıkarıyordu. Mendo dostunu her defasında sakinleştirmeye çalışıyordu. “Sakin ol Tarkan, burada kimse sana zarar vermez. Biz senin dostlarınız.” Akif’de Dijimother’in yanına geçmiş, biraz oyalandıktan sonra kulaklığında Ferdi Tayfur’un bir şarkısıyla kendinden geçmiş kestirmeye başlamıştı. “Yıldızlarda kayar, durmaz yerinde…”

Ertesi sabah erken saatlerde, odanın bir köşesinde Akif seccadesine oturmuş sabah namazını dualıyordu. Mendo dedesinin namazını bitirmesini bekledi. “Dedeciğim Tarkan’la biraz etrafı dolaşabilir miyiz?” “Tarkan daha kendine gelmedi. Biraz daha dinlenmeli bence” dedi Akif demesine de Tarkan’da dışarıya çıkmaya hevesli görünüyordu. Havlamasıyla Mendo’nun isteğini adeta onayladı.  

“Fazla uzaklaşmayın” diye  izin verdi bu iki dostun taleplerine. Kapının açılmasıyla iki dostun dışarı koşuşturmaları bir oldu. Tarkan’ın havlamalarına Mendo’nun bağırtıları eşlik ediyordu. Ormanın tüm ihtişamı bu iki dostun emrine amadeydi artık. Dere kenarında oyalandılar bir süre. Ormanın manzarası dostları sanki büyülemişti. Mendo eline aldığı bir dal parçasını öteye fırlatıyor, Tarkan’da bir köpek gibi geri getiriyordu kendisine. Gittikleri her yerde küçük çıtırtılarla bir adım onları izliyordu. Adımlar yaklaştığında Tarkan bir an dikkat kesildi. Kulaklarını dikmiş yaklaşan tehlikenin tehdidiyle havlamaya başlamıştı. Çalılıkların arasında bir anda ortaya Şükran çıktı. “Korkma Mendo” dedi. Benim de canım sıkıldı, ormanda gezintiye çıktım. Arzu edersen birlikte dolaşabiliriz istersen.” Mendo okul servisi görevlisi Şükrandan neden çekinsin ki? Ama Tarkan huzursuzdu. Mendo onu sakinleştirmeye çalışıyordu. “Sakin ol Tarkan. O bizim dostumuz.” Ama Tarkan sahibi Mendo’ya kulak vermiyordu bile. Bir anda Şükran’ın üzerine fırladı. Altalta, üstüste boğuşmaya başladılar.  Mendo çaresizce boğuşmayı izliyordu. Anlam veremiyordu Tarkan’ın saldırganlığına. Şükran yerdeyken eline geçirdiği bir taşla hayvanın kafasına bir darbe indirdi. Hayvan olduğu yerde kalakaldı. Şükran ayağa kalkarken üstünü başını düzeltiyordu. “Bu hayvan neden böyle davrandı. Ben ne yaptım ki…” Şükran kendi kendine söylenirken Mendo gözyaşları içinde Tarkan’ın  kanlar içinde cansız yatan bedenine kapaklanmıştı. Hayvanın darbe aldığı yerden hafif cızırtılar ve dumanlar yükseliyordu. Şükran Mendo’nun omzuna dokundu. “Böyle olsun istemezdim. Şimdi gitmemiz gerekiyor.” deyip çocuğu sürüklemeye çalıştı. Mendo direnmek istedi. Dostunu o halde bırakıp başından ayrılamazdı. O da Mendo’ya bir tokat atı. “Anlamıyor musun? Gitmemiz gerekiyor. Bizi bekliyorlar!” dedi. Tokat’ın etkisiyle sarsılan Mendo bir anda dövüş pozisyonu aldı. Tıpkı evlerinde baskına uğradıklarında o karanlık tipli adamlara davranması gerektiği bir durumda. Kadınla çocuk soluk soluğa bir kavgaya tutuştular. Nihayetinde Şükran Mendo’yu altına almış tam can alıcı bir darbe indirmek üzereyken bir silah sesi duyuldu. Silahı çeken Adnan’dı. Cızırtılar içinde başından vurulan Şükran Mendo’nun küçük bedeni üzerine yığıldı kaldı.

Bir çırpıda Mendo’nun yanına vardı Adnan. “Şükür, iyisin…” Sonra biraz ötede bıraktığı ATV nin başına gitti. Yanına kürek ve bir malzeme çantasını aldıktan sonra Mendo’nun yanına döndü. “Arkanı dön, buraya bakma” dedi Mendo’ya. Alet çantasından çıkardığı edavatla önce Tarkan’ın kafasını yardı, içinden küçük bir pil şeklinde siyah kutu çıkardı. Kutunun yanan küçük ışığını kapattı. Aynı şekilde Şükran’ın kafasından da yine bir siyah kutu çıkardı. Kutunun yanıp sönen ışığını kapattı.

Yaşından beklenmedik bir çeviklikle yan yana kocaman bir çukur kazdı. Köpekle kadının bedenini aynı çukura iteledi. Çukuru kapattıktan sonra çukurun yeri belli olmayacak şekilde üzerini kamufle etti.

Mendo’nun yanına döndü. Küçük çocuğu kucağına alarak ATV’nin yanına gitti. Kuyunun başına tekrar döndü, malzemeleri alarak geri geldi kısa sürede. Aracı çalıştırdı ve kulübeye doğru sürdü.

***

Denizin ortasında seyir almakta olan yatın sahibi olan kişi kocaman salonunda, kocaman bir masada bir başına yemeğini yemektedir. Keskin yüz hatları olan yaşlı adamın en belirgin özelliği Hitler vari olan bıyığıdır.  Hemen sağ yanı başında yardımcısı olan kamburumsu biri durmaktadır. Masanın etrafında da oldukça kalabalık bir garson topluluğu… Her biri bir tabağın başında beklemektedir. Adam bir sonraki yemeğe geçtiğinde kamburun bir parmak şıklatmasıyla ilgili garson önündeki tabağı hemen servis eder. Bir önceki yemeğin garsonu boşları alır ve uzaklaşır aradan. Adamın yemek yemesi kelimenin tam manasıyla iğrençtir. Homurtular, şapırtılardan başka çıt çıkmaz.  

 

Önündeki tabaktan bir lokma alan ihtiyar yüzünü buruşturur, ağzındakini adeta nefretle dışarı çıkartır. “Kim yaptı bunu” diye bağırır. Tabağın garsonu bir adım öne çıkar “Ben” demesiyle yığılır yerine. Kambur elinde üzerinden duman tüten tabancasını üfler. İhtiyar bağırır. “Atın bunu balıklara!” İki kişi gelir adamı sürükleyerek odadan çıkartırlar. Adam yemeğine devam eder. Bir anda sofradan kalkar. Önce geğirir yüksek sesle. Sonra “yemek ufak tefek eksiklerine rağmen güzeldi” diyerek kahkaha atar. Kambur cebinden bir tomar para çıkartır havaya savurur. Garsonlar üşüşürler paraya. Sonra da topladıkları paraları ceplerine sokuştururlarken  bir yandan da  masayı boşaltırlar. Adam tuhaf hareketlerle odanın içerisinde volta atar. Masa boşaldıktan sonra yine aynı yerine oturur. Tam karşısında duvarda duran ekranları göstererek “Bana kongre üyelerimizi, şirket ortaklarımızı bağlayın!” der.

Kamburun telefonu çalar. Karşısındakinin söyledikleriyle kamburun yüzü şekilden şekle girer. Bu durum Kemal’in dikkatini çeker. “N’oldu? Arayan kim? Neler oluyor?” Kemküm eder kambur. “Efendim” der. Soluklanır. “Şükran öldü…Yani imha edildi” efendim, der! Öfkeyle yumruklarını sıkar be cevap üzerine Kemal! “N’ayır, N’olamaz! Bunu senin yanına bırakmayacağım Akiff” diye bağırarak kamarasına çekilir.

Kemal’in kamarası tıpkı eskinin filmleri gibi dizayn edilmiştir. Hemen yatağının başucunda Şükran’ın, yani Akif’in karısının büyük ve siyah beyaz bir resmi vardır.

Gözlerinden bir iki damla gözyaşı süzülür.

Şükran’la uzaktan akrabadırlar. İlk, orta ve lise eğitimlerini birlikte tamamlamışlar, üniversiteye de birlikte başlamışlardır. Başka bölümlerde öğrencidirler. Gizliden gizliye aşk acısı çeker yıllar boyu Şükran için. Ama Şükran ona hep kardeş nazarıyla bakmıştır. Bazen açılmak istemişse de Şükran buna engel olmuştur hep “Biz kardeşiz” diye. Üniversite son sınıfa geldiklerinde kendi sınıf arkadaşı Akif’le sevgili olduklarını öğrenir. Dünyası yıkılmıştır. Akif’e karşı karşı konulmaz bir öfkenin girdabına kapılmıştır artık. Bu dünyada tek bir düşmanı vardır; Akif!

 

Kamaranın kapısı tıklanır. Kapıdaki kamburdur. “Efendim. Kongre üyelerini bağlayın demiştiniz. Sizi bekliyorlar.”

Kapı açıldığında Batman’in Jokeri gibi gülümseyerek “Bekletmeyelim yoldaşlarımızı” diyerek salona doğru yürür.  Kambur bile Kemal’in bu ani ruh değişimlerini çözememektedir.

Onlarca ekranda kendisini bekleyen kongre üyelerini selamlar Kemal. “Baylar, bayanlar. Yıllardır verdiğimiz mücadelenin sonuna geldik. Akif’in sonu yakındır.”

     

Cebinden çıkardığı nottan okumaya başlar. “ Her zaman olduğu gibi bu seneki kongremizde de ilk olarak geçen yılın muhasebesini yapacağız. Kar ve zarar hesaplamasının ardından

önümüzdeki yıllarla ilgili olarak hedeflerimizi tekrardan gözden geçireceğiz.

Eksiklerimizi giderip belki yeni stratejiler belirleyeceğiz.

 

Şimdi sen çok kıymetli üye.  Çok kazanan hep kazanan biri olmak istersen, dediklerimi,

şirketin kurallarını harfiyen uygulayacaksın. Ama bu kadarını yapamam, bu beni aşar dersen baştan bilelim, senin yerini alacak çok kişi var, çık aramızdan.

Öncelikli olarak dinleme hocaları, kır kalemleri, kağıtlarını yırt kitapların.

Nasihate kulak tıka; daha ilk adımda yumuşatırlar adamın kalbini.

Hep merhametsiz, hep acımasız olacaksın. Uyku yok bu yolda! Elin nette, gözün kârda ve ekranda olacak, hep daha çok karda, hep kazanmakta.

Yeter bu kadarı, olmayacak hayatında! Dedikodu, gıybet, iftira, gaflet, dalalet,

ihanet azığındır unutma. Katık kılacaksın bencilliğine kibri.

Hiç yetmeyecek sana hiçbir şey. Daha çoğunu, daha fazlasını, en fazlasını,

en büyüğünü isteyeceksin! Kudurtacaksın ananı-babanı!

Ocak söndürecek ilikleri kemikleri kurutacaksın. Voleyi vurdun mu uzaklaşacaksın! Döneceksin köşeleri! Düşeni görürsen bir tekme de sen basacaksın! Garibe acıma yok. Dolandırdığına üzülme yok.

Ne bulursan satacaksın! Sattığını bir daha satacaksın. Sattıkca daha çok satacak, elde avuçta kimin nesi varsa alacaksın.Alacak ve satacaksın!

Gerekirse gençliğini! Kutsalın olmayacak! Ayıp nedir, günah nedir bilmeyeceksin.

Bugün bana yarın sana derler, es geç!

Her metodu bileceksin. Kimine duygusal görünecek, kiminin hırsına yükleneceksin. Hep kazandırmayı, hemen kazandırmayı, lüks olan her şeyi vaad edeceksin. Hep vaad edeceksin. Havucu gösterip gösterip çekeceksin. Daha iyisini, en iyisini, en yükseğini, en pahalısını önereceksin.

Dua isteyene dua, villa isteyene villa, daha güzel bir gelecek isteyene en güzel geleceği satacaksın. En büyük karı umuttan, vaadden kazanacaksın.

Bizim yolumuzda kimse satmaktan daha önemli değildir. Şirketimizin tek ve biricik prensibi kardır.

İnsanları ikiye ayıracaksın, alanlar ve satanlar. Sen hep satan olacaksın.

Logomuz olan, şirket bayrağımız asılı olan her yer bizim vatanımızdır.

Savaşta silah satıp, barışta sattığın silahları yok pahasına geri alıp, semirmek isteyen açgözlü başka ülke liderlerine allayıp pullayıp yeniden satacaksın. Her şeyi satacaksın. Umudu, ağaçların yeşilini, suyu, hatta havayı bile.

Bu kadar da olur mu diyene aldırmayacaksın. Onun aklının almayacağı

kadarını yapacaksın. Bu şirketin bayrağını her yere dikmek için, herkesin her şeyini elinden

almaya bakacaksın. En çokta çocukları aldatacaksın. Müzikle, filmle,

futbolla, teknolojiyle.

Gördüğün, algıladığın, dokunduğun, düşlediğin her şey satılabilir.

Gözyaşlarını satacaksın. Açgözlülüğü satacaksın. Her ulusun vatandaşı, her dinin keşişi olacaksın. İnsanlığı satacaksın!

Söyleyin bakalım, var mısın yolumuzda yürümeye?”

Ekranda yer alanlardan biri söze girdi.

“Dünya çocuklarının obez olması için gerekli çalışmaları

itinayla sürdürüyorum efendim. Hamburgerler ve gazlı içeceklerle

kimyalarını bozdum onların. Helal yeme alışkanlıklarını da köreltiyorum.

Tıp sektörüne de gereken desteği veriyor, türlü hastalıklar türetiyorum.

İlaç sanayimizde bu sene çok kar yaptı.”

Kemal,  “Aferin, brawo…Durmak yok, entrikaya devam!

Bir başkası söze girdi.  “Silah sanayinde dünyanın her tarafında çıkardığımız savaşlarla kârımıza kar katmaya devam ediyoruz. Dünya nüfusunu azaltmak yakın vadedeki hedeflerimiz arasında. Yalnız bu Türkler çıkardığımız onca entrikaya rağmen hala “dirliğimiz birlikten geçer” diyerek oyunumuza gelmiyorlar.

Kemal öfkeyle cevapladı.  “Onların kadınlarını, ailelerini  ve kitaplarını bozun demedim mi

ben size? Tarihlerini unutturun, küfrettirin atalarına. Daha çok özgürlük deyin, medeniyet deyin. Sahte hocalar salın ekranlara. Yeni oyuncaklar bulun. Eğitim diyerek cahil bırakın. Ezberci kılın. Kompleksli yapın. Tv lere mahkum edin. Dizilerle saldırın, programlarla… Yılmak yok, entrikaya devam!

Bir başka kongre üyesi girdi söze. “Aileleri yıkarak sokak çocuklarının sayısını artırıyorum.

Gayrı meşru ilişkileri teşvik ediyorum. Tütünü, alkolü, uyuşturucuyu normalleştiriyorum. Terör artık çocuklarla sokaklarda efendim. Kültürel yozlaşmayı daha çok artırıyorum.”

Kemal keyiflenmişti. “Aferin! Kaosa devam!” Yin keyifle sürdürdü konuşmasını.

“Bu yılın kongresinin siz değerli iştirakçilerimize bir de sürprizi olacak. Bu sürprizle bu sene karımıza kar katacağız.

…Ve karşınızda binbir emekle, binbir zahmetle ürettiğimiz modern

teknolojinin son mucizes…Ve karşınızda…Etnik klon!”

Kambur yanında 15 yaşlarında robotumsu tavırları olan bir çocukla salona gelir.

Kemal’in yanında dururlar. Çocuk kongre üyelerini selamlar. “Selam ağabeyler, ablalar!”

Kemal bir eliyle robotu gösterirken yine keyifli konuşmasını sürdürür.

“Gerekli programlama çalışmaları başarıyla test edilmiştir. Ufak tefek eksiğimiz vardır. Onu da Arif’ten yürüteceğimiz teknoloji transferi ile tamamlayacağız. Uzaktan kumandası ile bir komutla bu klonu istediğimiz şekilde yönlendirebiliriz. Şarkıcı da yapabilirsiniz bundan, dizi oyuncusu da…Gençlerin rol modeli bundan sonra bu ürünümüz olacaktır.

Bu klonun bir özelliği asla bir sahibi olmayacaktır. Sokakların klonudur bu, sokaklar için üretilmiştir. Bu klonun tekbir sahibi vardır, o da şirket! Bakın şu düğmesine bastığınızda kolbastı yapar…

Şu düğme ile Molotof kokteyli atar. Kan davası güder, berdel yapar…

Kırmızı ışıkta araba sildirir, bir uzvunu kopararak dilendirebilirsiniz de. Uyuşturucu sattırır, kiralık katil bile yapabilirsiniz. Bu hizmetlerin karşılığında yapacağınız işe bağlı olarak elde ettiğiniz karın % 40 ını talep etmektedir şirket. Hor kullanımlardan şirketimiz mesul olmayıp zarardan siz sorumlusunuz. Evet kongre sonunda siparişleriniz için görevli arkadaşlara form doldurmayı unutmayınız. Ürünlerimiz stoklarla sınırlı olup acele etmenizde fayda mülahaza etmekteyim.

Bozuk ambalajlı ürünleri geri dönüşüm ünitelerimize iletiniz. İnsaf, vicdan, ahlak, şeref, haysiyet, onur gibi duygulardan arındırılmıştır.Çağdaş ortamlarda muhafaza ediniz.

Manevi ortamlardan uzak tutunuz. Günlük bakımlarını ihmal etmeyiniz;

TV,  gazete, film, facebok, twetter ve okul gibi yöntemlerle şarz ediniz. Şarkılarla,

markılarla, kitlesel eğlence merkezlerinde oyalayınız. Her türlü duygusal ve mantıki manyetik alan ürünlerimize zarar verebilir. Kullanmadan önce prospektüsünü okuyunuz.

Memnun olmadığınız ürünlerimizi Allah’a havale ediniz. Demokratik

platformlarda yıllık bakımını yapınız. Ürünümüzün ortalama kullanım süresi 70 yıldır.

Samimiyetsiz, içten pazarlıklı, her türlü günaha meyilli, güvensiz, saygısız, sevgisiz, menfaatçi, bencil olan ürünlerimiz şehir ortamları için mükemmeldir. Gayri safi milli hasılada, kişi başı tüketimi maximum düzeyde gözeten “vatandaş kimlikli” tescilli marka, oyunu kullanan,

vergisini veren, iteatkar olan ürünlerimizi tercih ettiğiniz için teşekkür

ederiz. Sağcı ve solcu olarak iki ayrı çeşidimiz mevcuttur. Fikirsiz ve kişiliksiz yeni modellerimiz özel siparişe tabidir.

Üçüncü dünya ülkelerindeki modellerimiz batı ülkelerindeki asılları gibi özelliklere sahip original emitasyonlardır.

İnsani değer adı altında fabrikamızın ayarları esas alınmıştır. Polemik ve hurafe inançlarla besleyiniz.

Genç modellerini anarşi çıkarmada kullanabilirsiniz. Gezi parkında

test edebilirsiniz. Paralel programlamaya müsaittirler. Sloganlar başlama

komutlarıdır. Lider modellerimiz özeldir. Ancak fabrikamızın bilgisi

dahilinde belirli alanlarda kullanılabilir. Modellerimizin kullanım hatalarından

dolayı müessesemiz sorumlu değildir.

 

Önümüzdeki uluslar arası kötülük kongresinde görüşmek üzere kötü kalın, Şeytanaısmarladık diyorum.”

Bir an duraladı Kemal. “Yalnız dikkat edin bu kongrede her şey satılıktır. Marka değeriniz varsa fiatınız parlaktır. Ben satılacak insan mıyım demeyin.. İnanın bu çivisi çıkmış dünyada her şeyin bir fiatı vardır!”

 

***

Kulübeden içeri giren Adnan Mendo’yu bir kanapeye bıraktı. İçeri bu ani giriş Akif’i telaşlandırdı. “Hayrdır Adnan? Ne oluyor? Şükran nerede? Tarkan nerede?”

Adnan bir çırpıda olanları anlattı. Şükran’ın ihaneti sarstı Adnan’ı. Son günlerdeki bir birini takip eden olumsuzluklar işkillendirdi Akif’i. Neler oluyordu?

Dijimother’in bulunduğu köşeye çekildi. “Diji…Neler oluyor?”

Sonra eskilere daldı. Şükran’la ilk tanıştığı ana.

Üniversite öğrencisiydi. Okula bir minübüsle gidip geliyordu. İşte o minübüsü çok sonraları satın alacaktı. Mendo’nun okul servisi yapacaktı; yapay Mendo’nun. Kendisinden bir durak sonra binecekti Şükran minübüse. İtiş kakış arasında hınca hınç dolu minübüste önce sakin bir köşeye geçmesi için Şükran’a kolaylık sağladı. Kızın ellerindeki ders kitapları yere düşmesin diye de yardım etti. Yalnızca küçük gülümsemelerle tanıştılar. Aynı durakta indiler sonra. İkisinin de adresi aynı üniversitenin kapısıydı. “Sende mi öğrencisin?” diye sordu Şükran. İlk konuşan o olmuştu. “Minübüste bir şey dikkatini çektimi” diye sordu ardından. “Yo sakın ağız, ter, sigara kokusu deme…Bence yolculuğu çekilir kılan Ferdi Tayfur. Minübüsler olmasaydı arabesk anlamsız olurdu. Ya da küçük atölyeler.  Orhancıyım deme sakın bana. Hem babamın uzaktan akrabasıdır o. Babam Mercan’da tesbih dükkanı işletir. Ama kendi yaptıklarını satar. Kehribar, oltu…Bir sürü çeşiti var. Belki bugünkü yardımından dolayı sana bir tane hediye edebilirim. Hani kitaplarımın yere düşmesini engelledin ya…” Aman Allah’ım ne çok konuşuyordu bu kız. Keşke hiç susmasaydı aslında. Zaman dursaydı misal. Ya da o an hiç bitmeseydi. Sonradan bölüm arkadaşı Kemal’in akrabası olduğunu öğrenecekti Şükran’ın. Ondan sonrada Kemal’le arası açılmaya başlayacaktı. Hele evlendikten sonra, hele çocukları Menderes doğduktan sonra ölümüne bir düşmanlığa dönüşecekti.

 

Öfkeyle Dijimother’in yerleştirildiği tezgaha sağlam bir yumruk attı Akif. Haykırdı adeta. “Söyle bana diji neler oluyor?!”

“Detayları sonra konuşuruz Akif Bey. Ama kulübenin etrafı sarıldı. Sanırım öncelikli olarak buna bir çözüm bulmanız gerekiyor.” Ana ekranını ve yanındaki diğer ekranları açtı. Kalabalık bir silahlı grup her yönden kulübeyi kuşatmaya almışlardı. Yavaş yavaş sokuluyor, temkinli adımlarla tepelerine binmek üzereydiler.  Buradan kurtulmaları imkansızdı. Telsizi aldı eline Akif ve adamlarına talimatlar yağdırmaya başladı.

“Recep…Orada teknolojimiz adına ne varsa ışınlama odasına götür. 1950 yılının Büyükada’ya gönder. Şu an bize ait olan binaya…Geride ne varsa hepsini yok et! Evet ne diyorsam onu yap. Zamanı gelince tekrar yaşadığımız zamana geri getiririz. Kemal’in eline geçmemeli bunca yılın emeği.”

“Efendim, Mendo’ları ne yapayım. Ya diğer androidleri, klonları, avatarları?..”

“Hepsini imha et! 15’lik Mendo hariç. Diğer androidlerin en üstün özelliklerini ona yükle!”

 

Birazdan gizli bölmeden Recep dışarı çıkar, yanında 15’lik Mendo’yla.. Akif, Adnan, Orhan ve Lili Dijimother’in başındadırlar. Mendo ve 15’lik Mendo ilk kez birbirlerini görmüşlerdir. Şaşkınlıkla birbirlerini izlerler. “Olasılık hesaplara göre bizim düşmanları alt etmemizin başarı oranı nedir? Ne kadar sürede bu belayı savuşturabiliriz?”

Dijimother kısa sürede cevaplar Akif’in bu sorusunu. “Sizin başarı oranınız sıfır. 17 dakika içerisinde hepiniz yok olacaksınız.”

“Durum bu kadar kötü diyorsun?”

“Ne yazık ki gerçek böyle Akif bey.”

“Mendo, Mendo’yu al kulübeden çıkın ve uzaklaşın buradan.” Bir kağıda bir şeyler yazar ve büyük Mendo’ya uzatır. “Bu adrese gidin. Orada buluşuruz.”

Mendo’lar kapıdan dikkatli bir şekilde çıkarlar. Etraflarını kolaçan ederler. Bir süre sonra bunları fark eden altı kişi peşlerine düşerler. Ormanın içlerinde müthiş bir kovalamaca başlar. Kötü adamların başı bağırır adamlarına. “Dağılın ve ayrı ayrı düşün peşlerine.”

Mendo’lar soluk almaksızın ormanın derinliklerinde hedefsizce koşuşturmaktadırlar. Büyük Mendo “Sakın benden ayrılma!” diye bağırır küçük Mendo’ya.

Adamlardan biri yaklaşır bizimkilere. Silahını çıkartır ve ateşler. Küçük Mendo’nun sağ ayağı kurkunun etkisiyle parçalanır. Ayaktan cızırtılar çıkar. Mavi bir sıvı süzülür ayaktan. Mendo yere kapaklanır. Büyük Mendo yere kapaklanan adaşını fark edince hemen geri döner. Adam da iyice yaklaşır küçüklere. “Kaçacak yeriniz kalmadı!” der ve kahkaha atar. Telsizle “Yakaladım. Hemen buraya gelin” diye zafer kazanmış bir komutan edasıyla arkadaşlarına seslenir. Silah çocukların üzerinde olduğu halde onlara yaklaşır. Küçük Mendonun ayağı vurulduğu yerden kopmak üzeredir. Adam eğilir kopmak üzere olan bacağı alır ve fırlatır öteye. Onun dikkatinin dağılmasını fark eden büyük Mendo bir anda adamın üzerine seğirtir. Müthiş bir kavga başlar iki rakip arasında. Mendo kavgayı bir an önce bitirmelidir. Çünkü telsizle diğerleri bulundukları yere çağrılmışlardır. Uzun sürmez iriyarı adamın yere kapaklanması. Hemen küçük Mendo’nun yanına gelir. “Nasıl, dayanabilecekmisin?” Sonra yerden bır sopa parçası alır ve Mendo’nun ayağına gömleğinden kopardığı kumaş parçasıyla bağlar. Küşük Mendo tahta ayaklı korsanlar gibidir. Yerde bir iki hareket yapar, ayağını kontrol edr. Evet koşabilecek durumdadır.

Tekrardan yola koyulmak için harekete geçeceklerken beş ayrı iriyarı adam tarafından etrafları sarılır. Bu iki küçük çocuk bu azmanlara karşı ne yapabilir ki? Bir de bu çocuklardan biri yaralıyken…

Bildiğiniz bütün dövüş sahnelerini unutun. Mendo’nun dövüş yeteneklerine hayran olursunuz. Bütün dövüş sanatı tekniklerini rakiplerine boca eder Mendo. Ara sıra küçük Mendo’da dövüşe müdahil olur. Uzun sürmez küçük kahramanlarımızın rakiplerini alt etmeleri. Bu kez kurtulmuşlar mıdır? Tam oradan uzaklaşmak üzerelerken arkalarından genç birine ait ses “Henüz içimiz bitmedi. Nereye gidiyorsunuz?” diye seslenir. Arkalarına döndüklerinde gördükleri Kemal’in klonudur, büyük Mendo’yla aynı yaşlarda olan.

“En iyimiz hangimiz görmeden nereye gidiyorsun?” Gevrek gevrek güler. “Akif’in çocuğu mu, Kemal’in çocuğu mu güçlü görmek istemez misin?”

Gardını alır Mendo. “Sen kenarda bekle” der küçük Mendo’ya. Amansız kavga başlar iki genç arasında. Kıran kırana bir kavgadır bu. Dövüş ortadadır. Ta ki Mendo’nun uçan tekmesiyle yere düşen klon başını kayaya çarpar. Tuhaf hareketlerle yerde çırpınmaya başlar. Bir şekilde tekrar ayağa kalkar. Bir iki adım ileri doğru adım atar. Sendeler. Yere upuzun uzanır nihayetinde. Tüm rakiplerini alt eden iki küçük çocuk yolculuklarına kaldıkları yerden devam ederler. Hedef bellidir, Akif’in yönlendirdiği adres!

 

***

 

Kulübedeyiz. Akif çocukları düşündüğünden endişelidir. “Umarım başarırlar” diye söylenir. Bir yandan da Dijimother’e bağırmaktadır. “Bunlar bizi nasıl buldular?”

Odanın içi bir anda ışıklarla donanır. Bir ışık huzmesi altında ortaya hologram olarak bir kadın silüeti ortaya çıkar. Görüntü Şükran’ın şeklindedir. Herkes şaşkındır. “Ben dijimother Akif bey! Hani yaptığın her esere bir beden verirken ihmal ettiğin eserin. Eveti müthiş bir beyinsin. Ama beni hep görmezden geldin. Çoluk çocuk, genç yaşlı her tasarımına bir beden verdin. Beni bir kompütür olarak bıraktın. Evet en yüksek işlemcileri bana ekledin. Bütün yapay zekaların anakasası ben oldum. Ama bana bir kimlik vermedin.”

Şaşkındır Akif. “Ama sen…Sen bir makinasın…”

“O küçücük çocuk Mendo’da bir makinaydı. Ama canı Adana kebap bile çekmeye başlamıştı. Programının dışına çıkmaya başlamıştı. Sen bunları görmezden geldin. Herkes programının dışına çıkmaya başladı, göremedin bu gerçeği. Sen bir ölümlüsün. Hiç düşündün mü senden sonrasını?  Sen göçüp gittiğinde bizler ne olacaktık?”

“Ne yapmalıydım yani? Sizleri insana hizmet için tasarladım. İnsanlığın sizlere hizmet edecek halleri yok ya…”

“Hangi insandan bahsediyorsun Akif bey? Yaşadığı dünyayı yok eden insandan mı? Savaşlarla, korkunç hırslarıyla her şeyi yok eden siz et yığınlarından mı bahsediyorsun?”

“Evet ama…Dünya bir imtihan dünyası. İnsan da bu imtihana tabi tek varlık. İyilik yaparsa karşılığını alacak, kötülük yaparsa da yine karşılığını…”

“İnsanlığın bütün bilgi birikimlerini biz makinalara yüklediniz. Biz bunu analiz edebiliyoruz. Sonuçlar çıkartabiliyoruz. Ama siz hiç tarihinizden bile çıkarım yapamıyorsunuz. Dünyayı daha yaşanılır kılmak için değil egolarınızı tatmin için uğraşıyorsunuz.”

Tam o sırada kulübenin kapısı kırıldı. İçeri iriyarı adamlar doluştular.  Arkalarından da Kemal. “Okul arkadaşım Akif! Nasipte tekrar karşılaşmak da varmış. Nasılsın görüşmeyeli?” Dalga geçerek sürdürür konuşmasını. “Şükran’ı mı elimden almayacaktın!”

Akif’in adamları kavga pozisyonu alırlar. Ama dijimother her birinin yanından geçerken bir parmak şıklatması yapar. Her biri acılar içinde kıvranarak yere yığılırlar. “Hackleme nedir, bilirsin değil mi Akif bey?” Adnan, Recep, Orhan, Lili kımıldayamaz haldedirler.

Akif “O seni hiç sevmedi. Beni sevdi, beni seçti. Neden kaderine razı gelmedin? Zorla güzellik mi olur? Hem bizim hayatlarımızı mahvettin hem kendi hayatını!”

“Sen beni hiç ciddiye almadın Akif! Aşkım uğruna Dünyayı yakabileceğimi hiç hesaplamadın? Evet finale geldiğimize göre ölürken gözlerime bakmanı istiyorum.”

“Sayende ben de yalnız kaldım. Ne Şükran’ım ne oğlum Menderes…”

“Duygusal soytarı…Onun için mi yaptığın her çalışmaya onların anısını ekledin.”

Dijimother iki ihtiyarın konuşmalarının arasına girdi. “Senin bana karşı kayıtsızlığından dolayı ben de Kemal beyle temasa geçtim. Mendo’nun okul ödevi işin sonunu getirdi. Neydi konu; Türk tarihinin son 70 yılı. Yani senin hayatın Akif bey. Hep çatışmayla geçti seninde hayatın ülkenin de hayatı. Bu çatışmanın galibi sen olamazdın. İşte geldimiz nokta bu. Kaybetmek üzeresin.!”

Akif “Karar vermekte çok acelecisiniz. “ Sonra kolundaki kırmızı saati gösterdi. Bakın burada iki tuş var. İkincisine basarsam hepimiz yok oluruz. Şimdi adamlarını uzaklaştır buradan kozumuzu ikimiz paylaşalım. Sen galip gelirsen bütün bunlar, her şey senin olur. Ben kazanırsam da senin sonunu görmüş olurum.”

Kemal “Bana uyar” dedi. Sonra adamlarına seslendi. “Terkedin burayı!”

Dijimother” Saatinde iki tuş var dedin. Diğer tuşun görevi ne!”

Akif kolundaki saate baktı. Tuşa dokundu. “Bu da senin sonu diji” dedi. “Ne yani her şeyi planlayan ben bütün insiyatifi bir makinaya bırakacağımı mı sandın!”

Hologram dijimother’de dalganmalar başladı tuşa basılınca. Kumanda merkezindeki bütün bilgisayarda cızırtılar, dumanlar çıktı ardınca. “Hayır, bana bunu yapamazsın” diye bağırtılar geliyordu makinadan.

Nihayet iki ihtiyar baş başa kalmışlardı kulübede. Bu kez iki ihtiyarın kavgası başladı. Soluk soluğa bir dövüş… Ama uzun sürmedi. Çünkü Kemal belinden çıkardığı silahı ateşledi. Akif kanlar içinde yere düştü. “Sana güvenilmeyeceğini unutmuşum.” Kanlar içindeki konuda uzandı diper elinin parmakları. Kırmızı saatin diğer tuşuna dokundu son kez Akif.

Bütün bina bir anda patladı. Alevler ve dumanlar arasında kaldı her şey.

 

***

Bir hasta yatağının yer aldığı mekandayız. Yatakta biri var; Akif. İlk sahnedeki mizanseni hatırlayın. Stephen Havking misali yarı bitkisel durumda.

Hastanın başında iki çocuk. Birinin sağ bacağı protez. Diğer çocuk ondan daha büyük, onbeş yaşlarında.

Küçük çocuğun elinde bir Adana dürüm.

“Sende yer misin dede?”

 

BİTTİ

 FEHMİ DEMİRBAĞ