28 Aralık 2017 Perşembe

DÖKÜLECEK GÖZYAŞIMIZ KALDI MI?
Geçen hafta cezaevindeydim. Zaman zaman toplumun değişik katmanlarıyla da bir araya gelmeye çalışıyoruz. Oralara da gidip emr-i bil maruf, nehy-i anil münker yapmaya çalışıyoruz.
Şimdi sizlere bir gencin hikayesini anlatacağım.
Ki malum, özellikle gençler ile bir araya gelip onlara bilebildiğimiz kadarıyla hayata dair farklı bakış açıları vermeye çalıştığımız doğrudur. Doğrudur dindar ve ahlaklı bir nesil ile ancak toplumumuzun geleneksel dokusuyla geleceğe uzanabileceğinin gerçeğini vurguladığımız.
Geçen sene filanca cezaevinde bir söyleşi yapmıştım. Orada hükümlü bir delikanlı ile de ayak üstü biraz laflamıştım. Bir de imzalı olarak kitaplarımdan birini hediye etmiştim.
Aradan şunca zaman geçmiş yoğunluktan elbette o delikanlı hafızamın diplerinde kaybolmuştu. Taki geçen hafta bir telefon alıncaya dek. Arayan o cezaevinin müdürü idi.
"Hocam gelmelisiniz" dedi bir şeyler söyledikten sonra. Ve alalacele yola koyuldum. Evet bundan sonrası için lütfen kağıt mendilinizi, vicdanınızı yanınıza alınız. İnanın ben kendimi o gün bugündür toparlayamıyorum. Öyleki bu satırları burnumu çekiştirerek yazıyorum. Ve en zorlanarak kaleme aldığım bir öykünün kelimeleri arasındayım, şu an. Sizden ricam okuduktan sonra bu öyküyü başkaları da okusunlar ve ağlasınlar diye paylaşmanız. Ağlayalım ki belki yumuşarız.
Müdür bey işte kitap hediye ettiğim o delikanlı için çağırmıştı beni.
Ama önce gelin delikanlıyı size anlatayım ki, delikanlının hayat hikayesini kısaca anlatayım ki cezaevine davet edilişimin açıklamasını öyle yapayım.
Anlatacaklarım belki extrem gelecek size belki sıradan. İnanın hikayenin sonunda hıçkırarak ağladığınıza şimdiden sizi temin ederim.
Delikanlının ismi Hayati Emin. Elbette müstear ismini vereceğim. Gerçek ismini nasıl verebilirim? Bari aziz hatırasına saygımız olsun. Ki bugün öğle namazından sonra cenazesini defnettik.
Öğretmen bir anne ile esnaf bir babanın tek çocuğuydu Hayati. Anne baba şiddetli geçimsizlik sebebiyle ayrıldıklarında kendisi henüz bebek yaşlardaydı. 92 doğumluydu.
Hayati mahkemenin kararıyla anneye verilir. Anne bir başına çocuğunu büyütmeye başlar. Ara ara evlerine gelen dayısından başka da görüştükleri bir akrabaları yoktur. Baba ilk başlarda çocuğunu bir iki ziyaret eder. Ufak tefek harçlık verir anneye nafaka niyetine. Hepi topu budur babayla mazisi. Sonra sırra kadem basar baba.
Hayati 7-8 yaşlarına geldiğinde...
Bir gün geç saatlerde sarhoş olarak ablasının evine gelir dayısı. Anne cumartesi sabahı erkenden okul aile birliğinin toplantısına katılmak için dayı ile yeğeni başbaşa bırakır.
Ancak...
Dayı...Dayı değil bir hayvandır. Hayvani emelleri adına Hayatiyi kirletir. Ensest diye betimlenen sapkın eylemin bir failidir dayı. Hani toplumun duymak istemediği, görmezden geldiği o iğrenç fiilin. Yaygınlaşma noktasında fütursuzca istatistikleri kudurtan o aşağılık olayın.
Evet biliyorum şu an mideniz kalktı. Ama inanın bu kavram nefsinin nesline uyandığı bu insanın kabullenemeyeceği bu alçak olaylar günbe gün toplumda karşılık bulmakta.
Hayati başına gelen bu alçaklığı annesiyle paylaşamaz. Dayı ise zaman zaman bu alçaklığını gerek hediyelerle gerek tehditle çocuk üzerinde sürdürür. Hayati anlam veremez çocuk haliyle dayısının bu sapkınlığına.
Büyüdükçe hırslanır Hayati. İçinde öfke birirktirir. Nefret! Öyle ya dayı dediği bir insan tarafından aşağılanmıştır. Kullanılmıştır.
Bu bir süre sonra içinde suçlama fiiline sebebiyet verir. Önce annesini, babasını...diğer insanları...Nihayetinde Tanrı'yı suçlamaya başlar.
Nasıl olur da kendisi henüz masum bir can iken Tanrı bu olaya müdahale etmemiştir? Neden dayısının belasını vermemektedir.
Bu düşünceler kendisini deist olarak ifade etmesine yol açar bir süre sonra.
Ortaokul çağına geldiğinde kendisini dayısından kurtarır ama...Öyle bir çevreye doğru meyleder ki...Onlar kendilerini lgbt diye isimlendirmektedirler. Buluğ çağının da etkisiyle bu çarpık yapının elemanlarından birisi olur.
Ancak uyku nedir bilmez o ilk günden bugüne...
Liseli yılları uyuşturucu ile tanışıklığının başladığı yıllardır. Unutmak zorundadır. Kendisinin olmadığı bir hayatın yolcusu olmak genç yaşta kendisini hayli hırpalamıştır. Bir ara lise arkadaşı Tülin'e aşık olur gibi olmuştur. "Ben aşk nedir nerden bileyim abi" demişti konuşmamızda. Ben "insan nedir onu bilmiyorum ki?"
Öfkesi geçmemektedir. Eşcinsel bir hayat, Deist bir bakış, Uyuşturucu ile kaçış sakinleştirememektedir bir türlü.
Ayrıca hayatın acziyetlerinden bahsetmiyorum bile. Annesi ile iletişimime geçememe...evden ayrılışına neden olur. Bir de hayatın makul ihtiyaçlarını bile karşılayamama...Parasızlık...
Liseyi bitiremeden okuldan ayrılır.
Bir süre sokaklarda sürdürür yaşamını.
Uyuşturucu satmaya bulaşır.
Tam bir belaya dönüşür bir süre sonra.
Nihayetinde bu hızlı yaşamı mafya ve terör örgütleri ile ilişkileri getirir.
"Abi dayanamıyordum. Biliyordun yaptığım hiçbir şey doğru değildi. Ama Dayımın yaptığı da doğru değildi. Ne doğruydu ne değildi...İntihara kaç kez kalkıştım hatırlamıyorum abi!"
Anlatırken nefes alması zorlaşıyordu. Cezaevine o davet etmişti beni. Rica etmiş müdür beyden. Geçen sene söyleşi sonrası verdiğim kitabımı okumuş. Etkilenmiş. Sonra başkaca kitap okumalarına başlamış. Nihayetinde Kuran-ı Kerimi de okumuş. Cezaevinin imamıyla uzun süren konuşmalara başlamış. Tevbesini etmiş. Bir de namaza başlamış.
"Nihayetinde...aslında bile bile bir olayın içindeyken...Ki cinayet işlememi istemişti abiler. Bir Faşisti, bir halk düşmanını öldürmemi istemişlerdi. İşte bunu yapamazdım. Bunun için bir şekilde polise teslim oldum. Mahkemeye çıktım. Hakim kaç yıl cezaverdi bilemiyorum bile. Ben aslında dışardayken cezaevindeydim. Burada özgürlüğüme kavuştum. Bir kitap okudum ve hayatım değişti; sağol abi. Teşekkür etmek için rica ettim seni."
Kanser olduğunu da yakın zamanda öğrenmiş. Çaresiz bir hastalık.
Dün gece de vefat haberi geldi. Üzüldüm mü? Elbette kahroldum.
Şimdi Hayatinin annesini arıyorum.
"Üzülme ey anne! Bebeğin doğduğu andaki masumiyetine kavuştu da öyle ayrıldı aramızdan" diyeceğim.
Hayati Emin dedim delikanlının ismine.
Bu hikaye hayati konular içerdiği için.
Emin...ismini ise; Ey Muhammed-ül Emin'in ümmeti...Ne oldu bize demek için!
Sahi...Bize ne oldu? Bu gidişle ne olacak! Hayati Emin gibi kaçımız şanslı olacak, tevbe için!
Hadi şimdi ağlayalım...Hayati için değil...Kendimiz için!
FEHMİ DEMİRBAĞ

27 Aralık 2017 Çarşamba

REİSLE GÖRÜŞTÜM

Bu sabah namazını eda ederken telefonum çaldı. Duamı bitirir bitirmez telefona uzandım. Alo dememle birlikte karşıdaki ses tatlı sert bir şekilde "Sayın Kültür Kuvvetleri Komutanım ee sende bir icraat göremiyoruz?" dedi. Arayan reisti. Reisim, ümmetin umudu!" diye söze başlayacakken sözümü kesti. "Ya hu çok eziliyorum bu iltifatlardan. Rabbime de şükrediyorum bizleri böyle bir makama layık gördüğü için. Ancak görevi bi hakkın ifa için saniye boş kalmaksızın bütün cehdimizle mücadele hususunda da ayrı bir gayrete ihtiyaç duyuyorum. Bu mücadelemde sana da çok büyük bir iş düşüyor sayın komutanım."
Çad ziyareti sonrası çatkapı görüşmemiz gerektiğini söyledi. Ben de hemen Beştepe kültür merkezinde düzenleyeceğim büyük toplantıya geçmek için yola koyuldum.
Bugün öğle namazının ardından düzenlenecek toplantıda yapacağım konuşmanın metinlerini yol boyu gözden geçirdim.
Bugünkü toplantıya Türkiye'min yurt dışındaki bütün konsoloslarını, büyükelçilerini ve ticari ateşelerini davet ettim. Başlangıç cümlelerimi tekrardan okudum:
"Sayın hazirun...Sayın zevatlar...Ülkemizin içinde bulunduğu meşakkatli günlerin hepimiz farkındayız. Bu günleri başarıyla atlatmak için topyekün seferberlik halinde olmalıyız. Ben kültür kuvvetleri komutanı olarak sizlere emrediyorum. Size 5 yıl süre. Bu süre içinde herkes bulunduğu ülke ile Türkiye arasındaki ticari, kültürel ilişkileri ülkemiz menfeaati lehine misliyle artırması gerekmektedir. Bakın Çad ile aramızdaki ticari ilişkinin rakamı 40 milyon dolar. Bunun artırılması gerekmektedir. Sen Çad ticari ateşesi bu rakamı artıracaksın. Allem kallem artıracaksın. Mazeret yok. Yok artıramazsan seni başarısız adledeceğiz. 5 yıl sonrasında Zile mal müdürlüğüne alacağız. Artırdığın oranda da sana hisse de, ödülde, primde vereceğiz."
Bir an aklıma zamanında Moskova Büyükelçisi Nabi Şensoy'la yaptığım görüşme aklıma geldi. O zaman Lasiad'ı kurmuştum. Dedim, "Sayın nabi Bey. Türkiye ile Rusya arasındaki bavul ticareti hakkında bilgi alabilir miyim?"
Büyükelçi ise üzgün bir şekilde "Ah be Fehmiciğim...Elimde 20 kişilik kadro var. Bahçevan, şoför, sekreter, çaycı, ofisboy, koruma dahil olmak üzere. Nasıl böyle bir çalışma yapabilirim ki?"
Halbu ki MİT'in bile yurt dışında bu hususta çalışmaları olmalı. Her yere de Reisin yetişmesi mümkün değil. Yani ülkenin bütün mekanızmalarının çalışması lazım.
Ankara'ya doğru yaklaşmışken telefonum yine çaldı. Bu kez arayan eski Cumhurreisi Abdullah Gül'dü.
"Fehmiciğim, performansını bize sakla. Yakında biz geliyoruz."
Uzun uzun birşeyler söyledi durdu. Anlam veremedim konuşmalarına. Diyemedim "siz kimsiniz" diye. "Nereye geliyorsunuz, nerdesiniz ki" gibi sorular boğazımda düğümlendi.
Neyse kafamı fazla veremedim kendisine. "Sonra konuşuruz" diye kapattım telefonu. "Bir toplantıya gidiyorum"
Notlarıma döndüm.
"Sayın zevatlar. Özellikle Müslüman halkların yaşadığı ülkelerde kültür çalışmalarına önem vermeliyiz. Müslüman çocuklarını bizim Herotürk'le tanıştırmalıyız. Oralarda çocuk edebiyatının, çizgi filmlerin ve oyuncakların bizim değerlerimizde olması lazım. Eyy Maarif vakfı. Sakın ola ki Fetö'nün yaptığı gibi yapmayasın. Türk okulları adı altında oranın çocuklarına mark Twain, Charles Dickens'i götürmeyesiniz. Kelile ve Dimme varken La Fontane de neyin nesi?
Son sözlerimi okudum.
"Ayrıca kültürel çalışmalarımızla bütün dünya çocuklarına ulaşmalıyız. Algıların ve olguların bizden yana değişmesi lazım."
Bu toplantının ardından Tokat'a geçeceğim. Orada Türk ekonomi hayatının temel taşlarını oynatacak ve ezber bozacak bir proje için bulunacağım. Bu konuyu da bilahere sizlerle paylaşacağım.
Toplantıya geçmezden önce Reisi aradım.
"Reisim toplantı başlamak üzere. Kültür Kuvvetleri Komutanı olarak sonuna kadar seninleyim. Bunu bilesin istedim. Durmak yok Cihada devam!"

FEHMİ DEMİRBAĞ

25 Aralık 2017 Pazartesi

DİNDAR VE AHLAKLI BİR NESİL İÇİN!

Çocuk ve gençlerimizi kendi değerlerimizle yetiştirelim vurgusunu yıllardır yapar dururuz.
Bunun için bir gençlik külliyatı hazırladık. Ki maalesef ülkemizde okumak meşakkatli konularımızdan. Hele basılan kitapların %90 çeviri eserler olduğu gerçeğide içimizi acıtan olgulardan.

www. fehmidemirbag.com.tr
www.eforyayinevi.com 

adreslerinden kitaplarımıza ulaşabilirsiniz. 

Biz üzerimize düşeni yaptık, yazdık.
Umarım siz de okurlardan olursunuz.

Fehmi Demirbağ

İNSANLIĞIN ALEMİ YOK!

Geçen hafta 60. Habitat toplantısına katıldım. Toplantı memleketim Tokat'ın Kazgölü'nde tertip edilmişti. Türkiye'de yaşayan bütün hayvanların temsilcileri oradaydı. Toplantının başlangıcı Cuma Namazının ardından gerçekleşti. Bütün hayvanlar Cuma Namazını Hacı Leyleğin imametinde kıldılar. Toplantıya insanları temsilen ben de davet edilmiştim.
"Ne şaşarsın be ademoğlu" dedi Hacı Leylek. "Rabbimizi biz de tesbih ederiz. Biz Hayvanlar da bir ümmetiz. Allah'ın bir kulu siz misiniz sanki. Siz imtihandasınız. Biz ona şüphesiz bir teslimiyet içindeyiz. Sizin gibi yeryüzünde bozgunculuk yapmıyoruz lakin. Yeryüzünü fitne ateşiyle kavurmuyoruz."
Namazın ardından Hayvan Hakları Konfederasyonu başkanı Hamamböceği açılış konuşmasını yapmak için kürsüdeki yerini aldı.
"Bize Kara Fatma diyen insanoğlunun zulmü arşı titretmektedir. Güya Hz. Fatıma efendimizi aşağılamak için bu tür yaklaşımda bulunanların zalimliği bütün mahlukatı isyan noktasına getirmiştir. Yeryüzü yaradılalı beri bu kadar büyük bir zulme şahit olmamıştır. Eş zamanlı olarak dünyanın her tarafında düzenlenen bu habitat toplantılarıyla mahlukat olarak insanoğluna bir ikaz yapacağız. Belki bu son ikazımız olacak. Kutuplardan çöllere kadar, balta girmemiş ormanlardan pet shoplara kadar bütün mahlukat artık sabrının son aşamasındadır. İnsanoğlunun soykırımlarının ardı arkası kesilmiyor. Bakın bu Anadolu topraklarında 50 yıl öncesine kadar Aslan bile yaşardı. Soyu tükenen bitki ve hayvanların listesi uzayıp gitmekte. Marmara denizinde yaşayan balık kardeşlerimizin çeşitliliği 200 lerde iken bugün sayıları 8-10 u geçmiyor. Bu ahmaklar bizleri bitirdikçe ne ile besleneceklerini zannediyorlar? Bebeklerine giydirecekleri tulumun elyafı pamuktan, yünden, ketenden olmayacaksa...Naylonun varlığından ne kadar sıhhat bulabilirler?"
Bu minvalde yapılan konuşmayı içim acıyarak dinledim. Oturuma bir konser ile ara verildi. Bay kurbağa, Bayan Kanarya ve Ağustos böceğinin birlikte icra ettikleri Hayvan Sanat Müziği konseri ile biraz kendime geldim. Frekans, moleküler yapı ve manyetik alan üzerine yapılan bir başka sunum ile de konser sonrası oturumlara devam edildi.
Bay Sazan insanların zulümlerinden yavrularını kurtarmak için bir hayvan edebiyatı, çizgi filmler ve milli hayvan oyuncakları üzerine çalışmalar yapılması gerektiği üzerine yaptığı konuşmayı keşke TRT den canlı yayınlayabilseydik.
Küresel ısınmanın hayvanlar üzerine etkilerini Kutuplardan yapılan bir barkavizyon gösterisi ile izledik. Kutup ayısı yaptığı açıklama da cola firmasına dava açacaklarını konuşmasının sonuna ekledi. Özellikle Green Peace isimli örgütün samimiyetsizliği üzerine yaptığı vurgular düşündürücüydü.
Suriye Kertenkelesinin gönderdiği telgraf salonda üzüntülü dakikalara yol açtı. "Son 15 yılda Amerikalı insanların yalnızca 30 milyon insanın ölümüne sebep olduklarını düşünecek olursak varın o bombalarla katledilen ekolojik düzenin akıbetini."
Detarjanlarla, fabrika atıklarıyla zehirlenen kara, deniz, hava kirlilikleri tüm tabiatı mahvederken tüm insanlığında nasibini alacağını bir türlü ademoğluna anlatamadıklarından yakınan Bay Saksağan "vur beline kazmayı" sloganı ile ne yapmak istediklerini güzel sunumuyla kalabalığa takdim etti.
Erozyonun etkilerinden bahseden Bay Karga "400 yıllık ömrümde böyle afet görmedim" derken kullanılan tarımsal ilaçların yan etkilerinden bahsetmeyi de unutmadı.
Bay Katır, Bay Eşek ve Bay At ortak bir sunum yaptılar. Bildirilerinde insanlığın nankörlüğünden bahsettiler. Özellikle kaçak kesimle yok edilmelerinin önüne geçilmesi gerektiğinin ikazı üzerine yoğunlaştırdılar açıklamalarını. "Zaten şehirleşme ile kıymetimiz azaldı. Bu oranda da nüfusumuz da. Bir de At'ın kumar da kullanılması bizi rencide etmekte."
Bay baykuş "Bu tür oturumlarla vakit kaybediyoruz. İnsanlar laftan anlamaz. Bir firmayı batıracaksanız her sabah toplantı yapın. Bir ülkeyi de batırmak istiyorsanız bol bol konferanslar düzenleyin. Ne bu kardeşim lak lak...Ne zaman icraata geçeceğiz? Bu zulüm ne zaman bitecek? Katledilmedik fok mu kaldı, balina mı? Yağmur ormanları bittti bitecek. Hele bir bakın İstanbul'a. Her yer beton. Bir de bu safdirik müslüman insanlar yaptıkları binalara gavurca isim vermiyorler mı?"
Mikroplar, zararlı bakteriler, virüsler bile desteklediler Bay Baykuş'un konuşmasını. Salonda müthiş bir alkış tufanı koptu.
GDO lu mutant mahlukatlar, deli danalar, grip tavuklar'da bu protestoyu desteklediler.
Uzun uzun yazacağım yakın zamanda bütün oturumun notlarını.
El nihaye insanları temsilen bana bir deklarasyon notu verdiler. Notu uzatan bir Kurt'tu.
"Birader, siz Türkler biz Kurtları sembol edindiniz. Ama çakallık yapar durursunuz. Şimdi git karış insanların arasına ve bizden bahset. Hayatı cehenneme çevirmeniz size de kayıp. iNSANLIĞIN ALEMİ YOK. Al bu notumuzu okut bütün insanlara!"
Ve ben diyemedim...Notu cebime koyarken...
"Bizimkiler okumaz ki?"

FEHMİ DEMİRBAĞ

23 Aralık 2017 Cumartesi



sinek

Zevat Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturunca,bürokratları çağırmış ve "Bana, ülkelerin dış politika anlayışları hakkında bir rapor hazırlayın" demiş. İki gün sonra bir dosya getirmişler önüne. Bakmış,içinde tek bir yaprak ve üzerinde 10-15 satır yazı. Şaşırmış önce ve "Bu ne?" der gibi dudaklarını büzmüş, sonra okumuş.
"Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde, farklı ülkelerden gelen bir turist grubu, bir dinlenme yerine giderek buz gibi kola ısmarlamışlar. Kolalar gelince bardaklarında birer karasinek olduğunu farketmişler.
İNGİLİZ, başka bir bardakta yeni bir kola istemiş.
İSVEÇLİ, aynı bardakta yeni bir kola istemiş .
FİNLANDİYALI, sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş .
RUS , kolayı sinekle birlikte içmiş .
ÇİNLİ, sineği yemiş, kolayı içmemiş .
YAHUDİ, sineği yakalayıp Çinli'ye satmış.
JAPON, değerlendirilmek üzere, sineği Tokyo'ya göndermiş.
YUNANLI, kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.
NORVEÇLİ, kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış .
İRLANDALI, sineği ezip kolayla karıştırmış ve İngiliz'e içirmiş.
AMERİKALI, 5 milyon dolarlık tazminat davası açmış. Arabistan hükümeti, özür dileyerek, 10 milyon dolar tazminat ödemiş.
Bakan , bıyık altından gülerek rapordan hoşlandığını belirtmiş. "İyi, güzel de, bu turist
grubunun içinde bizden biri yok muymuş?" diye sormadan edememiş. "Varmış efendim" diye
cevaplandırmışlar. Bakan devam etmiş, "Peki, o zaman, O ne yapmış?". Bürokratlar biribirinin yüzlerine bakmışlar. İçlerinde en tecrübeli olanı, bir adım öne çıkıp,
cevap vermiş ,
"TÜRK, OLAYI ŞİDDETLE KINAMIŞ ! "
EĞİTEBİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?
Yitirmişsin bütün kelimeleri
Dil devrimiyle devrilip,
Harf inkılabıyla kelpleşmişsin a oğul!
Sağılmaya hizaya girip
derine kadar soyulmuşsun
Kabe'yi bırakıp Roma'ya secdeye durmuşsun.
Test ile tost arasında milli soslu bir eğitim,
Biraz da bo kavurmalı maklube,
De hadi maarif konuş artık gerçekleri!
fullbright ile ezbere kurulmuşsun.
Güya evren bilim üniversitelerimiz
en çok ta intihalci müderrislerimiz
cüppeleriyle anıtkabirde
ölüden yarar umar olmuşsun.
Ha gayret karga kavağa çıktı çıkacak,
bu can bedenden tevbesiz nasıl çıkacak?
Evlatlarımız...Eğitmek zorunda olduklarımız...
Bu kafayla okullarda mala bağladıklarımız.
Fen bilimleri yok zaar laboratuarlarımızda,
kim ne anlar, molekülden, frekanstan, manyetik alandan
hepimiz geçmedik mi bu torna tezgahlarından!
Olmadı dershane verelim,
rüyalarda cevaplayalım soruları...
Cemaat holding güvenceli amerikan köpekleri!
Biraz da özel üniversiteler...
Ver babam ver!
Kafeteryalarda marka kompleksli gençler var!
e hadi sosyal liseler,
ya da endrüstri meslekler...
Ya imam hatipler!
Bu cenazeyi kim yıkayacak,
kim gömecek ölmüş kelimeleri?
Manasız satırlar coğrafyasında
çocuklarımız miki mausun kıskacında!
Kültür desen rakkase,
sanat...uzanda yanıma yat!
İlim, irfan, kültür! oh es rüsgar üfür üfür!
Bizi ecdadın yaşadığı döneme götür!
Ahlak demeyin sakın, bozmayın ahlakımı!
Lalettayn edebiyat dedik ya uzan yanıma yat!
Lakin ne çok konuşulacak konu var,
İkra diye başla çok bilmişliğine!
Savum, salat, hac, zekat...
Ses kayıt cihazı olmuş bilumum zevat!
Ezber bozan olma, şunca ezberciye,
adın çıkar bizim köyün delisine...
Sözünü tutanlardan olma haybeye konuş,
vaat ver veresiye!
Anlatabildim mi gardaş, a oğul!
akıbet meçhul!
Fehmi Demirbağ

20 Aralık 2017 Çarşamba

TAM VE BAĞIMSIZ MÜSLÜMAN TÜRKİYE!

Kendilerine "Tazakka" diyorlardı. Yani "zekayı rehber edinenler." Oysa içinde bulundukları toplum onları bozguncu, sihirbaz, büyücü olarak lanse ediyorlardı.
Onlar, onların inandıkları değerlere "La ilahe illallah" diyerek tepkimede bulunuyorlardı. Allah'tan başka olan Lat, Menat, Uzza ve Hübel olarak isimlendirdikleri...ve onlar Allah'ın kızları diye betimlemede bulundukları pıtları re etmekteydiler. Servet düşkünlüğünü, serveti, şöhreti ve iktidarın karşılığı olan bu putların yıkılmaları ve otoritenin gerçek sahibi olan Allah'a gücün teslim edilmesi gerektiğini ifade ediyorlardı.
Bulundukları toplum dindardı aslında. Misal Hac ibadetini yapıyor İbrahimi dine mensup olduklarını ifade ediyorlardı. Başlarındaki Ebu Leheb bu cahiliyye organizasyonunun başıydı ve bu çocuk-genç ve fakirlerden ibaret olan topluluğa kin kusmaktaydı. Hele bu grubun başı olan yeğenine bile tahammülsüzdü. Kendisine Ebu Cehil diyen bu grubun bozgunculuğu huzurlarını bozmuştu. Susması adına "Muhammedür resulullah" olan yeğenine çılgınca tekliflerle girmişlerdi. O ise kendisine vaad edilen bütün tekliflere karşılık, "Vallahi sağ elime güneşi, sol elime ay'ı verseniz ben davamdan vazgeçmem" demişti.
Herşey bir zamanlar Mekke'de bulunan Erdemliler hareketinin öncü isimlerinden olan yetim ve ümmi olan Muhammedin 35 yaşından ibaret Hira mağarasına çekilmesiyle başlamıştı.
Denilen o ki o Rabbini son 5 yıldır sevgili edinmişti. Kabilesindeki kız çocuklarını bile diri diri toprağa gömen zihniyetten nefret ediyordu. Kabilesindeki zinaya, kumara, içkiye ve faize olan düşkünlük rahatsızlığının en amil sebepleriydi. Enformatik cehalet...Herşeyin eniyisini-en doğrusunu ben bilirim hastalığı tansısallık adına yaşadığı yerin, arap yarımadasının en belirgin özelliğidir. Heva ve heveslerini rab edinmiş insanlığın ahvali endişe edici boyutlardaydı. Bencillikte alem-i insanlık zirve yapmıştı.
"İkra" demişti Allah'ın meleği Allah'ın peygamberi olacak bu güvenilen insana. Yani "oku" demişti. İnen surenin adı "Alak Suresiydi." Yani "yaradılış."
"Ben okuma bilmem" demişti doğal olarak bu mümtaz şahsiyet. İnsanlığın yüz akı. Hem neyi okuyacaktı ki, henüz inmiş bir kitap yoktu ortada! "Düşünmeye" davet vardı aslında bu ilk mesaj ile. Ki 700 küsur ayet ile bu düşünme fiili desteklenecekti. "Akletmiyor musunuz? Düşünmüyor musunuz? Düşünüp öğüt almayacak mısınız? Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" gibi yüzlerce ayet insanlığı yaradılışının gereği olan aklı nimetini kullanmaya davet ediyordu. Ki "bir anlık tefekkürün 1000 yıllık nafile ibadetten evla olduğunu da " kendisi mubarek dudaklarından şerh etmektedir.
Yine okumayı işaret eden surenin dördüncü ayeti de kalemden bahseder. Yine ikinci sırada nüzul olan sure de "Kalem suresidir." Yani eşittir müslümanın birinci kimliği okur-yazar olmasıdır.
Okumak mühim. Okumak, Tanrıyla-yüce yaratıcıyla konuşmaktır. Hatta okursanız ölmüş insanlarla iletişime geçersiniz.
Yazmak ta mühim. Yazzarsanız doğmamış insanlarla konuşursunuz. Okur yazarsanız bir zaman makinasının yolcusu olursunuz.
Okumazsanız; yalan okursunuz, mazeret okursunuz. Yazmazsanız birileri size alın yazısı yazar. Siz ona kader der bir de Rabbinize iftirada bulunursunuz. Cehalet kader olamaz Müslümanlar.
Ki...
Türkiye toplumu...80 milyonluk nüfusuyla okuma alışkanlığı olan %3 nüfus barındırmaktadır. Yani 25 milyon öğrencisi olan bir ülkede okumak akıllara seza.
Ki ülkede basılan kitapların da %90 ı tercüme kitaplardan ibaret. Okullarda okuttuklarımız bile artık geçersiz bilgilerden ibaret. Pisa yönetim kurulu başkanı geçenlerde bunu ifşa etti. Cehaletimizle herşeyimizi kaybetmeye başladık. Başta imanımızı...ahlakımız ve topraklarımızı da!
Bir Yahudi tekerlemesi tutturduk. Ezildik, büzüldük...Zavallılara dönüştük. Batı da bizi hırpaladı da hırpaladı.

Tarihimizden kopartıldık...Barbar batıyı medeni olarak bildik, belletildik.
Parkinson hastası gibi kafalar ayrı düşünür uzuvlar ayrı hareket eder olduk. Kadan darbe ala ala bu halle düştük. Allezaimer hastalarına benzedik. Mazimizi unuttuk. Felç hastalığına yakalandık. Elimiz ayağımız tutmaz oldu. altımıza bile pisler olduk. Tarihimize ya sövdürdüler ya da unutturdular.
Ortaokul kitaplarında batıdan gelen tercümelerle bir nesli mahvettiler.
Halbuki neredeyse Avrupa’nın yarısını fethetmiş bir Osmanlı İmparatorluğunu övecek bir batı bekleyemezdik.
Bir imparatorluğu parçalamak için varını yoğunu harcayan bir batıdan objektif tarihi öğrenmeyi beklemek saflıktı.
Evet bize bu saflığı yedirdiler.
Eğer onlar “Amerika’yı Kristof Colomb keşfetti” diyorsa öyleydi.
Zaten onlara göre de “İslam” demek gericilik, bilimden fenden uzak demekti.
Türkiye’de öyle bir eğitim sistemi kurdular ki, Müslümanlıkla gericiliği aynı kefeye koyan entelektüeller yetiştirdiler.
İngiliz Newton’un başına elma düşmüştü. Yer çekimini bulmuştu. Hikayeler çok güzeldi, satardı. Arşimed de çırılçıplak banyodan fırlamıştı zaten. İnandırıcılığı hikayelerle süsleme sanatında çok ilericiydiler.
Meşhur bilim tarihçileri Sigrid Hunke, Carr de Vaux ve Will Durant…
Üçü de Newton’dan asırlar önce Kindi, Razi, Biruni, Hazini ve İbni-Heyseme’nin yazdığı eserlerde yerçekimi kanunu anlattığını belirtiyordu. “Avrupalılar bu eserleri önce anlamadılar.
Yerçekimi onlara uzak geliyordu.
Asırlar sonra Newton’la kendilerine malettiler” diyorlardı.
İngiltere’nin Telegraph gazetesi dün İçişleri Bakanı Theresa May’ın açıklamalarını yayınladı.
İngiltere’ye karşı artan terör tehditlerine karşı birinci çözüm yolunu anlatıyordu Theresa; “Çocuklarımıza Birleşik Krallık Değerlerinin öğretilmesi” diyordu.
Maalesef biz değerlerimizi göz ardı ettik, aktaramadık evlatlarımıza.
Galile’den, Kopernik’e, Newton’dan Colomb’a ne varsa ezberlettik.
Kızamık ve çiçek hastalığını ilk keşfeden ve yerçekimini ilk bulan Türk Razi’yi bilenimiz yoktu.
Ama cüzamın tedavisini bulan İbn-i Cessarı anlatacak biri yoktu içimizde.
Verem mikrobunu bulan İbn-i Hatip, Retina tabakasını ilk gören İbn-i Rüşt kimdi?
İlk kanser ameliyatını Ali bin Abbas’ın yaptığını biliyor muyduk?
Sıfırı ilk kullanan Harizmi’yi, Trigonometri’yi ilk bulan Battani’yi okuyan veya okutan var mıydı?
Tanjant, kotanjant, ve kosekantı ilk dünyaya duyuran Ebul Vefa’yı kaç kişi tanıyordu?
Dünyanın döndüğünü ilk keşfedenin Biruni olduğunu anlatacak cesurlar neredeydi?
Dünyanın çevresini ilk ölçen Musa kardeşlerin, mikrobu ilk tanımlayıcısı Akşemseddin’in kitaplarına ulaşacak kaç meraklımız vardı?
İlk göz ameliyatını yapan Ammar’a neden kör kalmıştık?
Sabit bin Kura’nın ilk diferansiyel kitabını yazdığını, Sibernetiği ilk kuranın İsmail el Geziri olduğuna bu topraklarda kaç kişi vakıftı.
Önümde liste var, uzayıp gidiyor.
Yüzlerce, binlerce Türk ve İslam bilgini, dünya uyurken ilklere imza atmış durumda.
Ama dedik ya biz “Kendi imzamızı” reddeden bir ülke haline getirildik. “Zulüm 1453’te başladı” diyebilecek evlatlar yetiştirdik. "Lut kavminin Çocuklarız" diyecek kadar alçalan evlatlarımız oldu. Ensest, lgbti, deistlik, uyuşturucu, terör evlatlarımızın yol ve yordamları oldu.
Fatih Sultan Mehmet’in ilk havan topunu bulan kişi olduğunu bilen bir elin parmaklarını geçer miydi bu ülkede?
Yüzlerce, binlerce bilginimizin eserlerini kütüphanelerin raflarında çürüttük.
Tercüme edip, okutmadık, anlatmadık çocuklarımıza. Ve karaladık, karalattık geçmişimizi. Bir karış toprak vermeyenleri, “Kan ve can veririz ama asla toprak satın alamazsınız” diyenleri “Hain” ve “Kızıl Sultan” olarak soktuk kitaplarımıza.
Tarihçi geçinenler, adının başında “Prof” olanlar, ne zaman “BİZDEN” birilerinin buluşları gündeme gelse “Efendim bunlar martaval…
Bilim dünyasııı” diye söze başlıyordu.
Halbuki gerçek bilim adamı bir iddia varsa gidip araştırandı.
Araştırmaya bile baştan “REDÇİ” orijinal bilim adamları doğurduk.
Onun içindir YENİ TÜRKİYE’ye Fransız kalıyor gençlerimiz.
Onun içindir ülkemizin başına eklenen “BÜYÜK” lafına İngiliz takılıyor evlatlarımız.
Kafamıza elma düşmesini bekleyemeyiz!!!
Milli Eğitim Bakanlığı seferberlik ilan etmeli. Yazma seferberliği başta. Çocuklarımızı kendi ninnilerimizle uyutalım, kendi hikayelerimizle uyandıralım. Kendi çizgi filmlerimiz olmalı. Ellerine tutuşturduğumuz oyuncaklar bizden olmalı.
Ve gerçek tarihi anlatmalı çocuklarımıza.
Hitler’in meşhur bir sözü vardır; “İnanılmayacak tarih yoktur Yeter ki yalan büyük olsun.”
Raflarda tozlanan kitaplar indirilmeli…
Ve “BÜYÜK YALANLAR” kalkmalı artık raflara!
Var mısınız tam ve bağımsız Müslüman Türkiye sözünü gerçek kılmaya?!

Fehmi Demirbağ