17 Ocak 2018 Çarşamba

KANAL İSTANBUL MU, KANALİZASYON MU?
Amâ bir insanı bir mutfak tezgahının önüne koyalım. Tezgahın üzerine de kapların içerisine konulmuş çeşitli malzemeler bırakalım. Bu kapların içerisinde toz da olsun, çimento da, kum da... Yenilebilir şeyler de bulunsun yenilmezler de.
Bir de ocak bulunsun. Kocaman da bir kazan. Kendisinden yemek yapmasını isteyelim. Bir de süre verelim.
Sizce bu amâ kardeşimizin yemek yapabilme olasılığı nedir? Yapılan yenilebilir mi?
Kör tesadüflerle yemek yapılamayacaksa hayatın şunca ahengini nasıl bir tesadüfler zincirine bağlayabiliriz ki?
Yaradılış yemeğinin şuurlu bir aşçı tarafından ortaya konulduğunu idrak edip kendisine teşekkür etmemiz gerekmiyor mu?
Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını anlamamız gerekmiyor mu?
Ki hele konu insansa...İnsan da ektiğini biçen değil mi?
Bakalım biz neler ekip neler biçiyormuşuz? Bu yazımızda bunu irdeleyelim istedim.
***
Battleship Adası (The Battleship Island) isminde bir film izledim internette. Film, Japon sömürge döneminde, yaklaşık 400 Korelinin kömür madenlerinde çalıştırmak amacıyla “Battleship Island (“Hashima Island”)” adlı bir savaş gemisi ile zorla götürülmesini ve gemidekilerin özgürlük için mücadele etmesini anlatmaktadır.
Bayıldım. Gerek konusuyla gerekse de görselliğyle tam bir sinema şöleni.
Kıskançlıktan kudurdum. Biz nasıl böyle bir film çekemeyiz hasetini yaşadım film boyu.
Ki yakınlarda vizyonda olan yine bir Kore hikayesinin işlendiği, bizim çektiğimiz "Ayla" filmine bile nazireler dizmiştim. Ona bile razı gelmiştim.
Kore'nin...Ki yine biz 1955 'te onlar iç savaş yaşarken pozisyon almıştık. Güney Korenin safında yet tutmuştuk abimiz kovboy Sam'la.
Kuzey Kore'nin bugün Trump'a kafa tuttuğunuda biliyoruz. Nükleer silah tehdidinde bulunuyor.
Ve biz de Trump'la bir çatışmaya girmek üzereyiz bir zamanlar bizim olan Suriye topraklarında.
Durun lafı nereye getireceğimi göreceksiniz, yazının sonuna kadar tahammül ederseniz elbet.
***
Rejimin baskılarından kurtulmak adına İslami dünya görüşünü savunan bizler yönetimde söz hakkımızı kullanmak ve rejime çekidüzen vermek için iktidara talip olduk.
Görünen o ki rejim bizi kendine benzetti. Nimetleriyle bizi tavladı. Hata üstüne hatalar yaptığımızı hep bir yerlere tosladığımız da anladık.
"Hata yaptık, aldatıldık, Allah bizi affetsin" dedik çokça örneklemeyle.
Bir de gözbebeğimiz İstanbul üzerinde şekillendi pişmanlıklarımız." İstanbul'a ihanet ettik" dedik te.
Şimdi...yakın zamanda yeni bir ihanet ile karşı karşıyayız. Bu yazımda uyarmak istiyorum bizimkileri. Yeni bir yanlış yaptık ibaremiz olmasın diye. Ki mevcut yönetimin islami söylemleri olmasa banane diyeceğim ama...İş bir süre sonra biz Müslümanlara ve İslama fatura ediliyor; içim acıyor.
Çılgın Proje olarak takdim edilen Kanal İstanbul, 2011’den beri gündemimizde. Zaman zaman raftan indirip kullanılıyor ve daha sonra kullanılmak üzere yerine kaldırılıyor.
Karadeniz ve Marmara’yı yapay bir suyolu ile bir birine bağlama fikri yeni olmayıp, 16. yüzyıldan itibaren 6 kez gündeme gelmiştir. Bunlardan birinde; Karadeniz’in, Sakarya Nehri ve Sapanca Gölü üzerinden Marmara’ya bağlanması düşünülmüştür. Bu plana göre, bağlanma iki aşamada olacaktı. Birinci aşama; Sapanca Gölü’nün doğusundan geçerek kuzeye akan ve Karadeniz’e dökülen Sakarya Nehri ile Sapanca Gölü arasına kanal açmak, ikinci aşama ise; Sapanca Gölü’nün batısında bulunan Marmara’nın en doğu uzantısı olan İzmit Körfezi ile arasına kanal açmaktı. Açılan bu kanallarla Karadeniz ve Marmara, Sakarya Nehri ve Sapanca Gölü üzerinden birleştirilmiş olacaktı. Fakat, zamanın zorlukları ve savaşlar nedeniyle bu plan gerçekleştirilemedi.
Cumhuriyet döneminde ise; kanal fikri ilk defa TÜBİTAK tarafından Ağustos 1990’da, Bilim ve Teknik Dergisi’nde yayımlanan bir makalede önerilmiştir. Dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem yazdığı bir makaleye; “İstanbul Kanalı’nı Düşünüyorum” başlığını atmıştır. Bu projede ise; kanalın bu sefer Avrupa yakasında yapılması düşünülmüş ve Büyükçekmece Gölü’nden başlayarak, Terkos Gölü’nün batısından geçecek şekilde, Marmara’nın Karadeniz’e bağlanması düşünülmüştü.
Erdoğan’dan önce, son olarak 1994 yılında Bülent Ecevit, İstanbul’un Avrupa yakasında Karadeniz ile Marmara arasında bir kanal açılmasını önermiş ve bu proje, DSP’nin Kanal Projesi adıyla partinin seçim broşürlerinde yerini almıştı.
***
Globalleşmenin getirdiği şehirlere hücum süreci biz Abdestli Kapitalizmin müminlerinden eyledi. Müthiş bir kültürel yozlaşma ile yüzleştik. Ne imanımız ne de bilgi birikimimiz bu tufandan bu tuğyandan bizi muhafaza edecek durumda değildi.
“Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.” der bilge insan Aliya İzzetbegoviç.
Herbir cümlesinin üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken hârika tesbitleri de vardır kendisinin.
Yine der ki "“Düşmanına benzediğin zaman, savaşmanın anlamı kalmaz.”
“Müslümanlar, Kur'an hayatta nasıl uygulanacak sorusundan kaçmak için, Kur’an’ın, nasıl okunması gerektiği hususunda geniş bir ilim ürettiler."
“Kur’an ve İslam, sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir.”
“İlimle din, birbirinden ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler.”
“Yer yüzünün öğretmeni olmak için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım!”
“İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.”
“Bütün yücelik ve şükran Allah’a aittir ve insanların gerçek kalitesini ancak Allah tespit eder!”
“Din, hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder."
“Ben olsam Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.”
“Bir şahsın yüceltilmesi hadisesi, geçmişte ve bugün var ama İslam’a kesinlikle yabancıdır! Çünkü bu bir çeşit putçuluktur!”
 “Sanat için soyunana alkış tutanlar Allah için giyinene neden zulmeder?”
“Hayvanlar aç iken tehlikeli olur. İnsanlarsa tok iken tehlikeli oluyorlar.”
Hele 15 Temmuz faciasının geride bıraktığı kavram enkazı bizi bir süre daha bu permürge halimizde bırakacak gibi.
Yine dini bir grup olan Fethullahçıların bu herzesi pür-ü perişanlığımızında kodlarını barındırmakta.
***
Amerikalı ekonomist ve yazar olan John Perkins’in 2004 yılında yazdığı “Bir Ekonomi Tetikçisinin İtirafları (Confession of an Economic Hit Man)” adlı kitabını öncelikle okumak lazım. John Perkins kitabında şöyle diyor; “Kendi otomobilini üretemeyen ülkelere borç para verip otobanlar ve yollar yaptırırız. Sonra onlara araba satarız, sonra bankalarını satın alırız, o bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine değil, bizim şirketlerin kasasına gider. Enerji santralleri, anayi alanları, limanlar, kanallar, dev hava alanları yapılır. Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Sonunda bizim şirketlerimiz kazanır. Tabi ki, o ülkedeki birileri de nemalandırılır. Toplum bu düzenekten bir şey kazanmaz. Ama o ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük borçtur ki, ödenmesi imkânsızdır. İşte plan böyle işler. Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider ve onlara deriz ki: Bize büyük borcunuz var. Ödeyemiyorsunuz! O zaman petrolünüzü satın, doğal gazınızı bize verin, askeri üslerimize yer gösterin! Askerlerinizi birliklerimize destek olmak için savaştığımız bölgelere gönderin. Birleşmiş Milletler’de bizim için oy verin! Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan şirketlerine ya da çok uluslu şirketlere satın! Sosyal hizmetleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri bile ele geçiririz.”
Ekonomi danışmanlarının yani tetikçilerinin görevi, bir ülke yöneticilerini hazırladıkları raporlarla kalkınmak için neye gereksinimleri olduğuna inandırmaktır. Yöneticiler raporlara inanınca ihaleler açılır, krediler alınıp verilir ve ihalelerde tetikçinin bağlantılı olduğu şirketler kazanır. Ekonomi tetikçisi başarılı olamaz ise, devreye CIA ve benzerleri devreye girer. Rüşvet, baskı, hükümet değişikliği, darbe ve suikastlar diğer ikna yöntemleridir.
***
“Kanal İstanbul”un resmi rakamlara göre, 10 milyar dolara mal olacağı tahmin ediliyor. Bağımsız tahmincilere göre bunun en az dört misli, yani 40 miyar dolarlık bir finansman ihtiyacı var. Böyle bir projeye ihtiyacımız var mı? Kesinlikle yok! Ama tetikçiler pardon “danışmanlar”, kalkınmamız için çok yararlı olacağına ikna etmişler bile! Yunanistan da böyle iflas ettirildi. Altından kalkamayacağı projeler yapması konusunda ikna edildi, projeler yapıldı ve hep deftere yazıldı. Bir gün bir baktılar ki, borçların ödenecek durumu yok. O zaman, Avrupa Birliği’nin lideri Almanya ile ne isterse yapmak zorunda kaldılar. Adalarını bile satmasını istediler! 40 milyar dolara mal olan ve henüz bitirebilmiş bir proje ve çalışma olan GAP fiyaskosundan bahsetmeye gerek var mı, bilemiyorum.
Nüfusumuzun %80 ni artık şehirlerimizde yaşıyor. Bilgi ve teknoloji çağınıda kaçırıyoruz. Tüketim toplumu olma özelliğimizle mücadele etmemiz gerekirken hamhayal bir kalkışmaya ne gerek var? Kanal İstanbul, ülkemizin hayrına bir proje değildir.
***
Bu mücadelede ABD’nin esas gücü, sahip olduğu Deniz Kuvvetleri’dir. Amerikalı stratejist ve gölge CIA (Central Intelligence Agency) olarak adlandırılan düşünce kuruluşu olan STRATFOR’un sahibi George Friedman; “Amerikan gücünün temeli okyanuslardır. Okyanuslara egemen olması diğer devletlerin ABD’ye saldırmasını önlüyor, gerektiğinde ABD’nin müdahale etmesine imkân tanıyor ve ABD’ye uluslararası ticaretin kontrolünü veriyor. ABD’nin bu gücü kullanmasına gerek yok ama başka birinin kullanmasına da izin vermemeli. ABD tüm okyanusları kontrol etmelidir. Tarihte hiçbir güç bunu yapamamıştır. Bu kontrol sadece ABD’nin güvenliğini değil aynı zamanda uluslararası sisteme şekil verme gücünün temelini oluşturur. Eğer ABD onay vermez ise hiç kimse denizlerde hiçbir yere gidemez. Denizlerde kontrolü sürdürmek ABD için en önemli jeopolitik hedeftir” diyor.
Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi; ABD’nin küresel liderliğini devam ettirebilmek için, askeri üstünlüğünü sürdürmesi gerekmektedir. Bu askeri üstünlüğü sağlayacak güç içinde ABD Deniz Kuvvetleri, başat bir role sahiptir. Bu günlerde ekonomik zorluklar çeken ABD; tasarruf tedbirleri kapsamında askeri gücünde indirimler planlamasına rağmen, Deniz Kuvvetleri’ni bu tedbirlerin dışında bırakmıştır.
Yerkürenin yüzde 70’ini kapsayan ve yaklaşık olarak 361 milyon kilometre kare olan dünya denizlerini kontrol eden ABD Deniz Kuvvetleri’nin serbestçe giremediği tek yer, Karadeniz’dir. Dünya denizlerinin binde birinden bile daha küçük olan Karadeniz’e, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle, ABD Deniz Kuvvetleri burada istediği gibi konuşlanamamaktadır. Örneğin; 2008 Gürcistan Krizi sırasında, ABD’nin Karadeniz’e göndermek istediği hastane gemisi bile, Montrö’nün tonaj kısıtlamasına takılmıştır. ABD’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamalardan memnun olmadığı, III. Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin getirdiği “Transit geçiş rejimi”nin serbestliğini burada da en geniş şekilde kullanmak istediği bilinmektedir.
ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninin ortaya çıkması ve özellikle 11 Eylül sonrası gelişmeler üzerine, Karadeniz üzerindeki bu yaklaşımları daha da belirginleşmiştir.
ABD Deniz Kuvvetleri; Karadeniz’de uçak gemileri ve nükleer denizaltıları da dahil olmak üzere, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan, devamlı olarak konuşlanmak istemektedir.
Sonuç olarak ABD; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden memnun değildir ve değişmesini istemektedir. Bu maksatla uygun ortamı kovalamaktadır. Böyle diyor Türker Ertürk bir yazısında.
****
Projede Kanalın en önemli yapılış gerekçesi olarak; İstanbul Boğazı’nın trafik yükünün azaltılması için tankerlerin, tehlikeli yük taşıyan gemilerin ve bir kısım ticaret gemilerinin buradan geçişe yönlendirileceği ifade edilmektedir. Bu gerekçenin, ciddi bir inceleme yapılmadan oluşturulduğu çok açıktır. Bir kere gemiler, İstanbul Boğazı’ndan para vermeden geçmek mümkün iken, niye daha dar ve geçiş süresi çok uzayacak olan bu kanaldan geçmeyi tercih etsinler?
Ayrıca, İstanbul Boğazı deniz trafiği açısından, dünyanın en yoğun trafiğine de sahip değildir. Örneğin; Malakka Boğazı’ndan bir günde geçen tanker sayısı, neredeyse İstanbul Boğazı’ndan geçenden 100 misli daha fazladır.
****
Diğer taraftan; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılması durumunu düşünsek bile, Birleşmiş Milletler III. Deniz Hukuku Sözleşmesi gereğince, gemilerin boğazlardan transit geçme hakkını ücret ödemeden kullanma hakkına sahiptir. Projenin neresinden bakarsanız bakınız, tam anlamıyla bir garabettir.
Genişliği 150 metre, derinliği 25 metre olacak bu kanalda bir deniz kazası olursa, bir gemi batarsa veya 1979’da meydana geldiği gibi, Romen tankeri Independenta benzeri bir süper tankerde yangın çıkarsa, İstanbul Boğazı’na göre çok dar olan bu kanalda kazaya nasıl müdahale edilecek veya batık ve enkaz nasıl çıkarılacak? Belli ki, bu konu da çalışılmamış ve masaya yatırılmamış.
***
Bugün için İstanbul’un nüfusu 15 milyonun biraz üstünde olup, hızla artmaya devam etmektedir. İstanbul’un nüfus artışı; çok büyük bir oranda normal nüfus artışından değil, göçler yoluyla oluşmaktadır. Başta trafik sorunu olmak üzere, İstanbul her geçen gün yaşanabilir olmaktan çıkmaktadır.
Çağdaş dünyada; İstanbul türü büyük metropollerin ne kadar nüfusu kaldırabileceği konusunda çalışmalar yapılır, özendirici ve caydırıcı tedbirlerle bu tip şehirlerin nüfusları kontrol altına alınmaya çalışılır. Merak ediyorum, AKP hükümetinin İstanbul için öngördüğü maksimum nüfus nedir? 25 milyon, 35 milyon, 50 milyon! Size bu rakamlar sakın abartılı gelmesin. Eğer siz tedbir almaz, bu konuda bir planlama yapmaz iseniz, bu gidişin İstanbul’a getireceği rakamlar bunlardır.
İstanbul’a bilinçsiz olarak yapacağınız her cazibe merkezi, bu şehrin nüfus artış hızını daha da arttıracaktır. Bu husus; aynı zamanda tüm değerlerimizin ve ekonomik imkânlarımızın daha fazla olarak aynı yerde toplanmasına neden olacaktır. 1999 depreminin, tüm Cumhuriyet tarihimiz boyunca meydana gelen diğer tabii afetlerle kıyaslandığında, ülkemiz açısından getirdiği yıkım çok ağır olmuştur. Bu durum ağırlıklı olarak, 1999 depreminin vurduğu Marmara Bölgesi’nin, sosyo-ekonomik açıdan Türkiye’nin en güçlü bölgesi olmasından kaynaklanmıştır. Siz hâlâ bu bölgenin merkezi konumunda bulunan İstanbul’u cazibe merkezi yapmaya çalışırsanız; bu, Türkiye olarak tüm yumurtalarımızın aynı sepete konması demek olur ki, bu da bölgenin tekrar büyük bir tabii afetle karşılaşması durumunda yıkımın çok daha ağır olacağı anlamına gelir.
Yine, İstanbul ve yakın çevresine daha fazla sayıda nüfusun toplanması, ülke çapında genel dengeyi de bozacaktır. Göç yolu ile bu bölgeyi imkânlarının ötesinde kalabalıklaştırmak, ülkemizin diğer bölgelerini ve özellikle doğuyu insansızlaştırmakla eş anlamlıdır.
Emperyalist projeler içinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizi bizden koparma girişimlerinin hız kazandığı bir dönemde, Batı’da yaratılan cazibe merkezleri ile bu bölgeleri göçe teşvik ederek boşaltmak ve tenhalaştırmak iyi niyetle izah edilemez.
“Kanal İstanbul” için sosyoekonomik fayda-maliyet analizi yapılmamıştır. Ayrıca bu projenin Milli Güvenliğimize getirebileceği sorunlar da etüt edilmemiştir. Bu tam bir gaflet, delalet ve ham-hayal projesidir.
***
Bu projenin doğal çevreye, tarım alanlarına, ekolojik dengeye verebileceği tahribatlar incelenmemiş ve tabii afetler karşısındaki hassasiyeti değerlendirilmemiştir.
Bu kanalın gerçekleştirilmesi durumunda pek muhtemeldir ki; kot farkından dolayı Karadeniz’den Marmara’ya kuvvetli su akışı olacak ve çevre tahribatı yaşanacaktır. Ayrıca Terkos, Büyükçekmece ve Küçükçekmece gölleri bu tahribattan nasibini alacaklar ve büyük olasılıkla kuruyacaklardır. Karadeniz’den Marmara’ya doğru olacak bu ilave su akışının, Marmara’nın tuzluluk oranını değiştireceği ve bunun burada yaşayan canlıları da kapsayacak şekilde doğal yaşama zarar vereceği ortaya çıkarılmıştır.
Kanalın açılması ve çevresinin düzenlenmesi için yapılacak hafriyat nedeniyle, yeşil alanlar ve mümbit topraklar zarar görecektir. Bu kanal, verimli topraklara sahip Trakya’nın doğal dengesini bozacaktır. Üçüncü havaalanı için yaklaşık 700 bin ağaç kesileceği düşünüldüğünde, ondan kat kat büyük bir alanı kapsayacak bu projenin yeşil alanlara vereceği zarar, korkunç boyutlarda olacaktır.
Kanal bölgesinin tabii bir afetle karşılaşma durumunda, nelerle karşılaşılabileceğinin çalışması yapılmamıştır. Büyük şiddette bir depremin bölgede ne felaketlere neden olabileceğinin modellemesi yapılmış mıdır? Bölgenin bu projeye uygunluğunun analizi için yapılmış bir jeolojik etüdü de yoktur. Deprem sonrasında oluşabilecek bir tsunami veya deniz yükselmesinin etkileri incelenmiş midir?
Ülkemizin kıt kaynakları bu ülkenin tamamının refahı, mutluluğu ve güvenliği için seferber edilir. Asla mutlu bir azınlığın ve sadece belli bir bölgenin çıkarları için harcanamaz.
“Kanal İstanbul”; plansızlığın, bilgisizliğin, çapsızlığın, bilim egemen kafalı olmamanın, hesap kitap bilmemenin, rantçılığın, verilen ihalelerden komisyon alma telaşının, gayri ahlaki ilişkilerin, emperyalist işbirlikçiliğin ve milletimizin geleceğine olan karşı düşmanlığın bir tezahürüdür. Tuzaktır!
***
İmansızlık uçurumuna sürüklenen gençliğimiz...Ensest, deistlik, lgbt, terör, kıskacında bir geleceğimiz varken...
Berbat eğitim sistemimizin düzenlenmesi gerekirken...
Betoncuların şalyalarından bizleri uzak eyle Ya Rab!

16 Ocak 2018 Salı

BİZ DESTAN YAZIYORUZ. OKUR MUSUN KARDEŞİM?

Kafdağının az ötesinden bir masal anlatacağım size. Anlatacağım masal büyüklere yönelik olacak. Ama çocuksu bir hitapla başlayacağım sözüme.
Evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde.
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...
Eskiden çok eskiden...
Kafdağında meçhuller diyarında yaşayan bir karı-koca varmış.
Devler ülkesiymiş masalın yaşandığı yer.
Bir cüce devmiş koca. Karısı da müşkülpesent bir hatun.
Her ikisinin de yaşları aynıymış; 4000 yaşlarında imişler.
Kocanın adı Devlet imiş. Karının adı da Millet.
Her ikisinin milyonlarca çocukları varmış. İkisi de aynı sülaleden imişler; Ümmet sülalesinden.
Cüce Dev'in bir babası varmış ki namı dillere destan. Osman Efendi derlermiş adına. Onun babasının adı Selçuk.
Cüce dev bir miras yedi imiş. Babasının şanında yaşamaz imiş.
Hadi gelin masalın kahramanlarımızın başlangıç hikayesine bir dönelim.
Dede Selçuk döneminde Diyar-ı Küfr ellerinden hasımları varmış, Bizans, Moğol gibi. Bir Haçlı saldırı dönemi yaşanmış ki bir elin parmaklarından fazla sayıda. Hatta dönemin papası (1325) yıllarında hırsından kudurur olmuş; "Bu kafir Türkleri kendimize benzetmez isek bunlar bizim soyumuzu kurutacaklar diye. Kitabımız İncil'i kime götürdüysek hepsi doğru yolu buldular. Bunları zorbalıkla ikna etmemiz mümkün değil" demiş. Ki Afrikalılar'a da götürmüşler dinlerini, onları İncil sahipleri yapmışlar kendileri de topraklarını almış Afrikalıların. Alış verişte mahir imişler.
1645 e gelindiğinde...Yani Selçuk Dede vefat edip te Oğul Osman'ın devrinde...Osman'ın topraklarında Misyoner okulları açıvermişler çok sayıda. Osman zenginlikte, şaşaada Kaf Dağının sultanı imiş. Kuzeni Endülüs Hanım'ın İç Hastalığı geçirerek vefatından sonra sıranın Amcaoğlu Kafkasya'ya geleceğini de kestirememiş. Karnında bir ağrı peydah olmuş, tam da Ortadoğu Bölgesinde.
Adaletle hükmeden...
Güvenilir olan...
İlimle, irfanla, kültürle, sanatla beslenen Osmanlı bir zaafiyet hastalığına yakalanıvermiş.
Hasta Adam oluvermiş yani...
Kendisi vefat ederken tam 64 adet Devlet isminde oğulcukları bırakmış arkasında.
Kendisi hasta yatağında ölümle pençeleşirken...
Plevneden, Çanakkale'ye, Yemen'den, Sarıkamış'a, Kut'ül Amare'ye kadar pansuman tedavileri görmüş.
Ama gelin görünkü hastalığına çare olsun diye değişik diyarlara gönderilen öz çocukları değişik zehirlerle dönerler babalarının yanlarına. İttihat Terakki derler bu tedavi biçimine.
Kısa süre içinde canını teslim eder Osman Baba'da, gömülür tarih mezarlığına.
Delalet içinde olanlar, gaflet içinde olanlar ve ihanet içinde olanlar diye üçe ayrılan mirasçıları didiklemeye başlarlar merhumun mirasını.
Bir Sarı Oğlan üstlenir Babanın mirasını.
Cüce Dev ile Milletin karıkocalığa başladığı günler artık tarihin sahnesinde yerini alır.
Cüce Dev kocalığa hazır değildir aslında.
Gerdek gecesinde bile pataklar karısını. Şiddeti pek sevmektedir. Takrir-i sükun, İstiklal mahkemeleri balayı günleridir karı-kocanın.
Mehir olarak cüce dev karısına içki, kumar, zina, faiz ve müşriklik adı altında beşibirlik takar. Yüz görümlüğü laikliktir.
Millet kocasından illallah eder.
Kocasından gizli gizli biriktirdikleriyle çocuklarını okutur besler.
Kadında cahildir en az aslında kocası gibi. Ama iyiniyetlidir bir şekilde.
Kocası akşam meyhaneden gelirken karısına çocuklarını büyütsün diye çocuk edebiyatı, çizgifilmler, oyuncaklar filan getirir. Meyhane kültürü evlerine taşınır yıllarca.
Millet Kadın bunalmıştır Kocası Devletin sorumsuzluğundan, aymazlığından. Yediği dayaklara mı yansın kocasının çocuklarına karşı olan hoyratlığına mı?
Oturdukları evin yıkık döküklüğü de cabası.
Oturma odalarında televizyon vardır, kilise'ye ayarlı. Milli Eğitim marka koltukları tam bir Avrupa Kazığı.
Mutfaklarında fast food. Besmele bile terkedeli çok olmuştur rızıklarını.
Yatak odaları gayrı meşru ilişkilere göre dizayn edilmiştir. Ensest, çocuğa taciz, lgbt gibi posterler odanın duvarlarında.
Tuvaletleri bile alafranga. Banyoda gusülden bihaber aile efradı.
Balkona çıkmaya takatleri yok, çünkü ne manzaraları kalmıştır ne de kafalarını kaldırdıklarında görecekleri gökyüzü. Betona bezenmiştir herşey.
Devlet Baba...
Millet Kadın...
Adeta çarpık bir ilişkinin kurbanlarıdır. Zoraki bir evliliktir onlarınkisi.
Ara ara aracılar girerler devreye evlilikleri uzasın diye.
61' de...1980' de... 15 Temmuz'da Devletin uzaktan akrabaları Nato bile girer devreye.
Ancak Millet ikrah getirmenin etkisiyle...
Hele bir de ilişkilerine dışardan birilerinin müdahalelerini görmeye başlayınca...
Kocasına sahip çıkar. Unutur yediği onca dayağı.
"Erimdir, namusumdur, çocuklarımın babasıdır" diye sahip çıkar kocasına. Ona Dede Selçuk'u hatırlatır. Baba Osman'ı. Sen bu değilsin, bu olamazsın diye.
Torun Tayyip Anası Milletle bir olur Babanın yola gelmesi için çırpınır dururlar.
Millet Kadın Çocuklarıyla sahip çıkmaya ahdederler babaları Devlet'e.
Cüce Dev boyunun kısalığının verdiği ezikliğin kendisini altetmesine müsaade etmeyecektir. O da kulak verir karısına.
Yuvasını kurtarmak istemektedir. Artık eskisi gibi olmayacaktır hiçbirşey.
Helalleşirler karı koca. Sarılırlar bütün çocuklarıyla.
Dört gözle cenaze namazını kılmaya kendini hazırlamış olan emekli vaazın beklentilerini boşa çıkarır Devlet Baba. Artık evlerinin içine kimsenin karışmasına da müsaade etmeyeceklerdir.
Dün akşam karı koca misafirliği de gittiler. Afrinde yatıya gittiler.
Bu masal böyle bitmeyecek ancak.
Destana dönüşecek destana!

Fehmi Demirbağ

13 Ocak 2018 Cumartesi

BİR MASAL ANLAT BANA BABA, İÇİNDE NİKAH OLMASIN!

Marmara Güzel Sanatlar Fakültesinde Grafik Bölümünde öğrenciydim. 1.sınıfta Sanat Tarihi dersi görüyorduk. Bir bayan hocamız vardı, şimdi ismini hatırlamadığım. Tekstil ve resim bölümü öğrencileriyle ortak ders yapıyorduk.
Dersin temel esası özellikle batı tarihi açısından resim ve heykel eserleri üzerineydi. Örnek olarak gösterilen eserlerin ise kadın ya da erkek farketmez çoğunluğu çıplaktı. Hoş ilk sene "nü "adı verilen bir çalışma için bir genelev emeklisi nine sınıfın ortasında yüksekçe bir yerde sandalye üzerine çırılçıplak oturtuluyor biz de onun karakalem resmini yapıyorduk. O zamanlar serde İslamcılık olmadığı halde utancımdan nineye bakamıyor yanımdaki kominist arkadaşıma rica ediyordum, benim kağıdımı da karalaması için. Bizim okulun kuruluş aşamasında Alamanya'dan kaçan Yahudi hocaların doktrinleri dikkate alınmıştı.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar ise "Sanayi-i Nefise Mektebi'nin" devamı idi.
Ben Marmara Güzel Sanatlara başladığımda "burada Allah yoki peygamber izinde" diye bir yaklaşım sözkonusuydu. Marmara Güzel sanatlarda ilk İslami hareketi biz başlattık Elhamdulillah. İslami camiada kültürden ve sanattan bahseden Allah'ın kulu yoktu.
Mimar Sinan'da ise Adnan Hoca diye bilinen bir kardeşimiz vardı. Sonralar da Yahudi seviciye çıkan kediciklerin playboy'u.
Neyse hikayemi anlatmaya devam edeyim.
Sanat Tarihi dersindeydik. Duvara yansıtılan çıplak insan görüntüleri beni alabildiğince rahatsız ediyordu. Hocadan söz isteyerek ayağa kalktım.
"Bir erkek olarak hocam sizi kınıyorum" dedim. "Sanat demek çıplaklık mı demek?" Kadın vücudunun teşhirinden ve hatta günümüzde bile bunun ticari bir meta olarak kullanılmasından bir erkek olarak rahatsız oluyorum hocam" dedim.
Hoca beklemediği bı çıkışmadan sonra bir an için afalladı. "Ama çıplak erkekler de var" dedi. "Eyvallah hocam da...Çıplak erkek figürlerini de üretenler homoseksüel medeniyetler ve isimlerdir " diye devam ettim. "Yunan ya da Roma uygarlığının koskoca bir sapkınlık üzerine kurulduğunu bilmeyen yok. Leonardo da Vinci den, Michelonga'ya kadar bu tür çalışma yapanlarında homo olduğunu tarih bize söylüyor!"
O esnada sınıftaki kızlardan biri yüksek sesle bana itiraz etti.
"Ayy Fehmi...Senin kalbin kötü!"
Dedim "orda dur bacı. Benim inancıma göre bakışların bile kontrol altında tutulması gerekir. Namahrem bir insanla değil cinsi temas tokalaşmak bile caiz değil. Ki beni bilirsiniz. Okulda sürekli partiler veriliyor. İçkiler içiliyor zina partileri düzenleniyor. Madem kalbim kötü, herhangi bir kız arkadaşıma karşı bir yanlışlık içinde göreniniz var mı beni? Ki benim inancımı savunan insanların bu kadar hassas olduğunu bildiğiniz halde nasıl olur da şunca gayrımeşru ilişkinin meyvesi olan çocukları bize nasıl mal edebilirsiniz? Ki efendimiz buyuruyor ki, kadınlarınıza nasıl davranılsın istiyorsanız, siz de başkalarının kadınlarına öyle davranın."
Dolayısıyla adımız yobaza çıktı. Söylemlerimden dolayı da "modern vaiz"dim. Onlara Jan Jack Russoyla'da, Spinozayla'da, Kantla da, Dekarkla da hayatı anlatıyordum.
Lafı nereye mi getiriyorum. Son günlerde İslamda evlilik yaşından dolayı toplumda bir tartışmadır sürüp gidiyor.
Cahil olan bu toplumda...
İmandan, ahlaktan, ilimden, kültürden, sanattan nasipsiz duruma düşmüş bu toplumda...
Kimse konuşmuyor ama kokuştuğumuzu da...
Seküleritenin amil olduğu sebepleri es geçiyoruz da...
Ensestliğin...zinanın her türlüsünün...bilumum eşcinselliğin, sapıklığın...çocuk istismarının artan rakamsal lağımını konuşmuyoruz da...Nikahı eleştiriyoruz.
Ki...bugün evlilik müessesesi de bi hakkın hakettiği mesabede değil.
Her 3 evlilikten biri boşanmayla neticeleniyor. Bunun %40 sebebi de yalnızca Facebooktan kaynaklanan aldatmadan sebep. Hayatın bookunu çıkarttık, kimse farkında değil.
Çıplaklık, teşhircilik süslüman hatunları bile etkisine almışken...Erkeklerden bahsetmiyorum. Onların yediği haltları, başakşehirin binalarının dilleri olsa da konuşsa. Konuşsanıza ey 1+1 evler. garsoniyerler. Esenyurt belediyesinin makam odası...vesaire...
Günah bile o kadar masum kaldı ki...Şimdi ahlaksızlık boyutunda herşey.
Günahın tevbesi var. Ya ahlaksızlığın?
Ayrıca belirteyim. İnsan olmak buluğa ermekle başlar. Onun öncesi melaikelik makamı, masumiyet makamı.
İnsan buluğa erince kiramen katibin yazmaya başlar kulluk sınavının cevaplarını.
Buluğa ermiş insan Allah'ıyla muhataptır. Ertesi gün ölse rabbine o bir günün hesabını verecektir.
Kurulu düzen reşitlik yaşı, hukuki mesuliyet yaşı olarak 18'i belirlemiştir.
Biz toplum olarak insanı ruhsal,duydusal ve akıl olarak yetiştiremiyoruz ki. Yalnızca biyolojik olarak bakıyoruz olaya.
Hem dini referanslar toplumu idare eden mekanızmanın umurunda değil.
Bunlar bireyleri ilgilendiriyor. Onun için de garabet toplumuyuz.
Bu konuda da 17 yaşındaki bir kızın nikah konusu sıkıntılı. O çocuk kabul ediliyor. Ama aynı yaş gurubundaki kızların morukların mezesi olduklarında...alan razı, veren razı prensibi devreye giriyor.
Bu işin ideolojisi yok aslında.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da toplum çocuklarını harcamaya bayılıyor. Ama başkalarının çocuklarını.
Umarım ki, nikah meselesinde gösterdiğimiz hassasiyeti umarım zina, ensest, homoluk, lezbiyenlik, çocuk tecavüzü konularında da gösteriririz.
Bu işin dinlisi, dinsisi, donlusu, donsuzu yok...
Ahlaksızlık hepimizi kemiren bir hastalık...Bu hastalıkta teşhis ve tedavi aşamasına gelmez isek...Pek yakındır kendimize yabancılaşarak yok olmamız.
Lut Kavminin çocukları devrede...
Zulüm 1453 te başladı diyenlerde...
Ya biz çocuklarımızı Mus'ab Bin Umeyr terbiyesinde yetiştiriyor muyuz?
Yalan yanlış masallarla hem kendimizi hem onları uyutuyor muyuz yoksa?

Fehmi Demirbağ

10 Ocak 2018 Çarşamba

WISHHH! DUYDUN MU GI; GASTAMONU TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMUŞ!
Hatırlıyorum, ilk Türkçe Olimpiyatlarını. Olimpos dağına secde edenler dil fetişizmiyle ilk organizasyonlarında tam 4 milyar dolar para toplamışlardı. Wooww rakama bak hacı!
Zenci veletlerin Ebru Gündeş şarkılarını terennüm etmeleri içimizde duygu sellerine sebep oluyor eski sadabatlı günlerin özlemi burunlarımızda tütüyordu. Ne gam?! Memleketin sokakları Londraya dönmüş, emperyalizm kültürel işgalle herşeyimizi talan etmiş...Himmet & hizmet company herşeyimizi devşiriyordu. Hristiyanlar gibi yaşayan türedi müslümanlar "in" di. İnlerine girileceği günlere daha vardı henüz. "out" idi itiraza yeltenmek! Out door idi, outlet idi reflekslerimiz.
İstanbul Dünya Kültür Başkenti olmuştu zahir. 1 milyar dalırslık bütçe "altına hücum" borazanıyla afiyetle talan edilir. Erzurum Kış Olimpiyatlarında 700 milyon tele, Mersin Akdeniz Olimpiyatlarında yine aynı miktardaki tele...Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti organizasyonunda da yine aynı miktarlarda ki tele hamuduyla indra gandi eylenir. Yapılan organizasyonlarda folklor gösterileri önplandadır. Sonralar da ifşa olunur, Türkçe Olimpiyatlarında Fetöcülerin gelen taze kızlarla olan fantastik-cimnastik laylaylomları.
Bize paradan bahsetmeyin. Ganimet biliriz..Hani Türkiye Dar-ül Harp'tırya...
Bize makamdan da bahsetmeyin. Taze kıslarla makam odalarında işret eyleriz.
Lağımımız patlamış...geçiniz. Sakın bahsetmeyiniz edepten filan; modası geçmiş kavramlardan.
Biz çocuklarımızın adını Mehmet koyarız, Fatıma...
Onları Richard gibi yetiştiririz, Helga gibi. Ençok ta çocuklarımızdan şikayetçiyizdir vesselam. Neden bu okullar adam edemez yavrularımızı deyu da derin endişeler taşırız. Survivor'un reklem aralarında memeleket meselelerinden dem vururuz.
Biz söz verince tutmayız oysa...Yalan söylemek hünerdir bizim için. Emanete ihanet etmek vatana ihanetle eşdeğer değildir.
Okuturuz çocuklarımızı...Onlar adam olsunlar isteriz. Memleketin canına memleketin okumuş çocukları kıyarda neden diye sorgulamayız amma.
Akdeniz Üniversitesini 250 trilyonluk borca sokan tıp adamlarımızı görmezden geliriz. Üniversite hastanelerimiz borç batak içinde. Belediyelerimiz...Falan filan kurumlarımız...Yetiştiremediğimiz çocuklarımız, bencilleşen yavrularımız...okullarda ses kayıt cihazı olarak yetişen nesillerimiz...
Merhametsiz olduk. Bencil olduk...Sormadık, soramadık neden diye...
Ahlak ve maneviyat temenniden ibaret. Bunu içselleştirecek diyanet dut yemiş karga. Cemaatler sadaka zekat peşinde. Aydınlarımız...Çok karanlık!
Aha da bakın yakında bir fırsat daha kapıda. Ciddi bütçelerle bir organizasyonla daha karşı karşıyayız. Debdebistanda...Gastamonu'da bu yıl...Türk Dünyası Kültür Başkenti senesi...
Valilik nezaretinde...Hiç te anlamam vali ne anlar kültürden sanattan?
Taarruzdadır şimdiden ganimetçiler!
Abi folkorcüleri getirek!
Türk çadırları kuralım...
Heykel dikek!
Matbaa hizmetleri, dijital baskıcılar...Karpuz kabuğu gölgesi festivalleri...Uvertür avratlar, ciyaklayan şarkıcılar, ah o rakkaseler!
Kültür ne?
Sanat ne?
Çok ta lazım değil, komisyonum ne?!
İşaret parmakları, tanıdıklar girsin devreye...
Erzurum'da yapılan kayak pisti çökmüştü de zarar 200 milyon idi. Ne gam?! Tüyü bitmemiş yetim edebiyatı hala çok satanlar listesinde!
Sahi her Cuma Namazı sonrası camilerde toplanan paraların hesabı takip edilebiliyor mu?
Behey imam efendiler. Camilerinize birer internet hesabı açın. Hem tebliğ yaparsınız hem de şeffafça toplanan paraların hesabını millete arzedersiniz. Çağdaşlık bu olsa gerek.
Merhametsiz yetişiyor nesiller. Dünyevileşmemizin enkazı altında geleceğimiz.
Bizi Rus'un, İngiliz'in gavuru mahvetmeyecek. Biz evlerimizden vuruluyoruz. Çocuklarımız düşmanlarımız oldu da gören yok.
Bakanlar...bakmakla yetinmekteler.
Benim gözüm hala Viyana'da. Ah ulan nolurdu da alaydık orayı. Başkentimiz yapaydık.
Ama şimdi işin kolayını bulduk...Heryeri Kültür Başkenti yaptık.
Starbucks cafelerin rehavetinde cihadlarımız.
Biz biz idik o akınlarda...Şimdi bize ne oldu be birader! Pardon, oh my God! My Brothers!
Fehmi Demirbağ

9 Ocak 2018 Salı

YIL 2071
Bugün 1 Mart 2071 günü. Bugün benim doğum günüm. 106 yaşıma girdim. Daha ne kadar yaşarım bilemiyorum. Rabbim bilir.
Şöyle yaşadığım ömrü düşünüyorum da...Neler yaşadım neler.
Gençliğimde 12 Eylül denilen ihtilali yaşadım. Fax girdi hayatıma, fotokopi, renkli televizyon, internet, bilgisayar.
15 Temmuz' u da yaşadım. Yaşıtlarımın çoğu toprağa kavuşalı çok oluyor.
Ya siz...bundan 53 yıl önce kaç yaşındaydınız? Yani 2018 yılında?
Söyler misiniz 2018 yılında nasıl bir hayatı düşlüyordunuz?
NASIL HAYALLERİNİZ VARDI?
Hatırlıyorum da 2018 li yılları...Ülke'de sıkıntılar vardı. Şeker üretimimiz bile gavurun elindeydi. Bir karayolu sevdamız vardı. Şehirlere ihanet ediyorduk. Tarım ve hayvancılık hususunda dışa bağımlı hale gelmiştik. Partizanlık almış başını gidiyordu. Ahlaki ve manevi açıdan büyük boşluk vardı. Kültür ve milli eğitimde saçmalıyorduk.
O zaman Recep Tayyip Erdoğan liderimizdi. Ama liderin ekibinde mental yorgunları vardı. Mesela bir ilçe belediye başkanı genç kızların sağlık meseleleriyle yakından ilgileniyor, hasılı diş çekmekte uzmandı.
En yakın arkadaşları bile onu yalnız bırakıyordu. Kraliçenin İslamcıları, Amerikanın Pensilvanyalısı, hurafeciler, eyyamcılar ülkeyi kaosa sürüklemekte birbirleriyle yarışıyorlardı.
Diyanet, eğitim, adalet perişandı.
Hamdolsun atlattık o günleri.
Bugün ilimde, irfanda, kültürde, sanatta dünyaya yön veren bir Türkiyemiz var. Tabi bunda parçalanan Amerika'nında katkısı oldu.
Eski Osmanlı toprakları olan ülkeler tekrar Türkiyemin etrafında birleştiler. İslam ülkeleri ortak para birimine geçildi.
Ben Herotürk çizgi sinema filmlerinin 50. sini çektim.
Pensilvanyalı geberdikten sonra tıpkı bahailik gibi yeni bir din oluşturdu takipçileri.
Kemalizm yerle yeksan oldu. Türkiyemiz artık tam bağımsız müslüman bir ülke.
Üniversitelerimiz bilim üretmekte çığır açtılar. Hürriyet gazetesi Cemil Meiç'in, İsmet Özel'in kitaplarını dağıtmakta. Cumhuriyet Gazetesi yakın zamanda bir sempozyum düzenledi; "İslam Dininin Devlet yönetiminde tek alternatif" olduğuna dair.
Artık bu topraklarda kadına şiddet konuşulmuyor. Uyuşturucu, ensest, lgbti, terör gibi kavramlar ancak tarih kitaplarında kaldı.
Eğitim, çevre ve sağlık hususunda insanlığı kuşatacak çalışmalara imzalar atılmakta.
Recep Tayyip Erdoğanın Dindar ve Ahlaklı Nesil, One Minute ve Dünya 5'ten Büyüktür tezleri Birleşmiş Milletlerin genel umdesi oldu.
106 yaşındayım.
Daha ne kadar ömrüm var bilemiyorum.
Rabbimin rızasını kazanmak adına mücadelelerle geçti ömrüm.
Ama gözüm açık gitmeyecek. Türkiyem kabuğunu kırdı. Bitti Elhamdülillah o kabus yıllar. Hoş Kafkasya'da da özgür bir yönetim kuruldu ki...Daha ne olsun!
Yakında yeni kitabım çıkacak. 106 yılı anlattım bir bir. www.eforyayinevi.comadresinden bu kitabıma da ulaşabileceksiniz.
Artık ülkemde basılan kitapların %90 ı telif eserler. Dünyada en çok kitap okuma alışkanlığı biz Müslüman Türkler de.
İnanırsak başarırızın ispatı biz de.
Bir de şu Bolivya'nın, Şili'nin Şehadetine şahit olursak ne ala!
Bu uğurda mücadelemizi sürdüreceğiz. Durmak yok, cihada devam!
Fehmi Demirbağ

2 Ocak 2018 Salı

2017 MUHASEBESİ
AKLINI KİRAYA VERMEYEN, KARDEŞLERİM!
BIRILERİ DE HAYATLARIMIZLA VE HAYALLERİMİZLE KUMAR OYNAMASIN ARTIK!
Kazan kaynamakta...altına odunlar sürülmekte...dediler, demediler arasında bir hengame...nefret fırtına olmuş, yığınları kırmakta...müminler gönül kırmakta...kırılmakta...beddualar gırla...herkes bir safta;
kim haklı? ya da haksız mı birileri?
sokakta cehalet; okuyan nesil yok, dershane patırtısına rağmen! yazan da...milli eğitim mi; kargalar gülmekten fıtık olmuş!
ahlaksızlık! tavan yapmış; uyuşturucu, fuhuş, alkol... ne gam!
terör uykuda!
Ne de çok umut adam, aşık atmada! ya da deki; sidik yarışı! çirkinlik...maskaralık! Böğk!
bana mı soruyorsunuz; al birini vur ötekine!
iktidar olanlar, muktedir olamamanın hıncında! Muhalifler iktidar olamamanın sancısında...
üniversiteler hırsız hocaların işgalinde...üniversiteler paralı...işkolu; sektör. kütüphane masal, laboratuar idrar tahlil merkezi!
işin aslına bakan yok!
kör dövüşü; seni yedirmeyeceğiz! Bırbirimizi yiyoruz ama...
hep beraber bir alamete binmişiz, farkeden yok!
hep beraber kıyamete gidiyoruz, çarkeden yok!
bunlara mı layığız diye, soran da yok!
Türkiyemin gündemi ; alın size mizah malzemesi; gavursa .ötüyle cümleten hepimize gülüyor, gülen yok! Gül gonca veriyor.
bakanların çocukları; bakıpta göremeyenlerin çocuklarının oylarıyla, kurban paralarıyla semirmişler...geçiniz...
kişileri konuşuyoruz...
olayları...
işin aslına bakan yok!
2012 de 600.000 çocuk tacize uğramış kılı kımıldayan yok! Sonrası rakamlar gümbürtüye gitti...
bize giren çıkan ne, birilerinin yemesinden benim de anladığım yok!
biri piri fani.pörtlek gözlü olanı... bir ayağı çukurda...gavur elinde esir... hop oturup hop kalkıyor!
diğeri alabildiğince yalnız. Bir sakarya bir ben......allah şifasımızı versin! Aklımız, ruhumuz, bakımsız bedenlerimiz hasta...
ensest artmış...homoluk...sapıklık! uyuşturucu...aileler perişan!
şimdi sözlerim birilerini rahatsız edecek!
olun kardeşim, rahatsız olun ve artık maşa olmaktan, piyon olmaktan, kullanılmaktan; rahatsız olun!
çocuklarınızı kendi değerlerinize göre yetiştiremediğinizi hatırlayın. hani var mı bir çizgi filminiz?
yol muş, dershaneymiş...geçiverdi yıllar...
yumurtalar tokuşturuluyor!
kadehler!
ya hu bir durun da seslerinizi kendi liderlerinize yükseltin!
yeter, bizi kardeşlik duygularımızdan arındırmayın deyin!
ne bu kavga! ne bu hırs deyin!
utanmalarını sağlayın!
ben mi? Bilumum tarafında tarafında değilim. yanlış buluyorum olanları. zaten siyaseti oldum olası eksik bulmuşumdur. Hani nerde iman ve ahlak? Hani hayat iman ve ciihattı?
Kimin umurunda ilim? İrfan, kültür, sanat, edebiyat, ahlak?
ama yetti artık. bu çirkinliği biz müslümanlara yakıştıramıyorum, üzülüyorum da...
hasılı;
Şair Kanuni ağacını saran karıncalar için Ebu Suud Efendiden fetva ister.
"Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günahı var mı karıncayı kırınca"
E.Suud Efendinin Muhibbi mahlaslı Kanuni'ye şu cevabı verir:
"Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan Hakk'ın alır karınca."
Alın size son 100 yılımız...ama muhteşem olmayanı...
İŞTEN KİM KARLI ÇIKTI?
Mevsim yaz, aylardan Ağustos ayı … Riviera kıyısında küçük bir kasaba. Yaz sezonu ancak yağmur yağıyor yani kasaba bomboş … Bu kasabada herkesin birbirine borcu var ve veresiye ile iş yapıyorlar.
Kasabadaki tek otelin sinek avladığı şu sıralarda şans eseri otele zengin bir müşteri geliyor ve otel sahibine 100 dolar bırakıp, anahtarı alarak odaya yerleşmeye çıkıyor.
Otel sahibi hemen parayı alıp kasaba olan borcunu ödüyor. Kasap parayı hemen toptancıya götürüp borcunu kapatıyor. Toptancı büyük bir sevinçle parayı aldığı gibi kendisine veresiye hizmet veren berbere götürüp borcunu ödüyor. Berber de doğruca otele gelip otel sahibine olan konaklama borcunu ödüyor.
Bu arada müşteri odadan aşağıya iniyor ve odayı beğenmediğini söyleyerek otel sahibine verdiği 100 doları geri alıp otelden çıkarak gidiyor.
Ancak ortada garip bir matematiksel problem var; Şimdi bu işten kim karlı çıktı ?
FEHMİ DEMİRBAĞ

30 Aralık 2017 Cumartesi

MEZARLIKLAR MÜDÜRLÜĞÜNDE TANIDIĞI OLAN VAR MI?

Dün gece geç saatlere kadar laboratuarda çalıştım. Elhamdülillah yoğun gayretlerim neticesinde geçen Temmuz ayında Türkiye'nin uluslararası standardta hizmet veren bu laboratuarının açılışına vesile olmuştum. Artık idrar tahlillerimizi bile bu laboratuar sayesinde Almanya'ya göndermiyoruz. Bütün bilimsel deneylerimizi burada test edebiliyoruz. Detaylı bilgi veremem gerisi devlet sırrı. Şimdi de gayretlerim neticesi bir milli server'in yapımı için uğraşıyorum. Artık evinizin yolunu bulmak için googleye ya da yandex'e ihtiyaç kalmayacak. Gevrek ağızlı dijital hatun "...50 metre sonra sola dönün" demeyecek. "Allah'ın izniyle varmak isteğiniz yere ulaştınız" diyecek. Bir de Tokat'ta GaziOsmanpaşa üniversitesi ile o bölgede bir silikon vadisi oluşturuyoruz ki...Hazırlanın 2019'a. Yine Avanoslarda Hollywood'a rakip ismini Akabe koyduğumuz dijital film stüdyoları bitmek üzere. Bollywood bile halt etmiş... Hersene en az 10 tane 3D animasyon çizgi filmler üretebileceğiz. Greenbox filmler çekeceğiz. Milletimiz bu filmlerle Fahrettin Paşa'yı, Zenci Musa'yı, Tarık Bin Ziyad'ı, İmam Şamil'i...daha binlerce kahramanımızı yakından tanıyabilecek. Süperman denilen dallama da bütün avaneleriyle anavatanlarına "go home yanki" olacaklar. Hem bir filmin maliyeti S400 füzelerinin çeyrek fiatına. Yani "kültür bombaları" üreteceğiz.
Sahi siz beni yazar, çizer, tvci, tiyatrocu, şair diye biliyor olabilirsiniz. Aynı zamanda bir bilim adamı olduğumu söylememiştim di mi?
Dün gece yarılarına kadar çalışmama sebep olan hususu arzetmek istiyorum.
Önce size "Mike" den bahsedeyim. Yani "ölü hücre yiyen keneden. Biz yatağımızda yatarken...malum insan vücudu sürekli hücre yenilenmesi yaşar. Tüm vücudumuzdaki hücreler 6 ay içinde sürekli yenilenir. Beyin hücrelerimiz hariç. Hah işte biz yatağımızda mışıl mışıl yatarken yastığımıza, yorganımıza milyonlarca ölü hücrelerimiz dökülür. İşte burada devreye Mikeler devreye girer. Ölü hücrelerimiz onların gıdasıdır, rızkıdır. Hani evde her yer kapalı olduğu halde nerden geldiği belli olmayan tozlar vardır ya...İşte onlar bizim ölü hücrelerimizdir. "Tozunu attırırım" sözüne mesnet teşkil eden durum.
Kazık kadar adam oluşumuza aldanmayın, toz gibiyiz aslında. Toza karışan bir hikayenin kahramanlarıyız. Ki o tozlarında atomu olduğunu hatırlatayım. Hani bir çekirdek ve etrafında ki eletkron ve protonlardan ibaret olan maddenin en küçük yapıtaşı. Ki çekirdeğin özüne indiğimizde ise bir boşlukla...bir yoklukla karşılaşırız. Yani varlığın hammaddesi yokluktan. Hani Rabbim bizi "yok"tan var etmişti ya..."Kün" demişti. "Ol" demişti de, olmuştuk. Biz buna "Yokluk Teorisi" ismini veriyoruz. Ki tarih boyunca özellikle felsefecilerin kafayı yemelerinin sebebi, balataları yakmalarının sebebi işte bu teoridir. İnsanlık ise İzafiyet, Kuantum ve Kaos teorileriyle işin içinden çıkmaya çalışmıştır. Fizik ve metafizik kavramlar üretmeye çalışmışlardır ayrıca. Maymunlarda aynı şekilde "yok" tan varedilmiştir, diğer herşey gibi. Yani bu yazılanlara salça olmasınlar diye kapak kavlinden çemkirdim bu vurgumu.
Molekül, manyetik alan ve frekans yaradılışın ifade biçimleridir. Biz maddeyi katı, sıvı ve gaz olarak algılarız.
Geliyorum yapmaya çalıştığım bilimsel çalışmanın açıklamasına.
Dünya bilim tarihi bu çalışmamı belki görmezden gelecek ama...Biliyorum siz bana olan inancınızla benimle birlikte olacaksınız.
Malum göğün katmanlarından birisi de iyosfer tabakasıdır. Hani bizim görmemizi ve işitmemizi sağlayan iyon moleküllerinin istiflendiği yer. Yani Tuz...Tuzzuzluk etmeyin, sabredin...yazıyı sonuna kadar okuyun lütfen. Okyanusların ve denizlerin tuz dolu olduğunu da hesaba katın.
Yani yaşanılan herşeyi bu iyon molekülleri kaydederler. Dünyanın flash belleğidir yani iyosfer tabakası. Hiçbirşey kayıtsız değildir. Kiramen katibinin delil dosyasıdır.
İşte ben bir cihaz yaptım. Ancak henüz gelişme aşamasında olan bir cihaz.
Bu cihazla...ki üzerinde numaralar var. Yani bir tarih ve yer konumu girdiğinizde...Diyelim ki 19 mayıs 1919 yazıyorsunuz...Samsun diyorsunuz. Koordinatları ekliyorsunuz. Mustafa Kemal diye de özel bir not girdiğinizde. O anla ilgili video görüntüsüne ulaşıyorsunuz. Ancak bu kayıt süresi şimdilik 60 saniye. "Dul kadının oğlu olarak"...diye bir söz yakalayabildim misal bu görüntüden. Bir de görüntü kalitesi zayıf. Eski tv görüntüleri gibi, karıncalı. Sanırım bu çalışmamla tarihi yeniden yorumlayabileceğiz.
Şimdi gelelim...Çalışmamın bir diğer bölümüne...
Hani yukarda belirtmiştim. Beyin hücrelerinin sabit kaldığına dair...
Şu anda deneylerimi hayvanlar üzerinde yapıyorum. Ama canlı hayvanları kullanmıyorum. Kelle paçacılar işimi görüyorlar. Mezbahadan temin ettiğim koyun kelleleri üzerinde çalışıyorum.
Koyun beyinlerinde ciddi sonuçlar elde ettim. Beynin hafıza bölümüne giriyorum. Oradan elde ettiğim küçük parçalar üzerinde geliştirdiğim cihazımla...bir nevi mazi taraması yapıyorum. Koyunun ömrünün son 5 dakikasına ulaştım. Boynuna bıçak vuruluncaya kadar ki ana kadar.
Şimdi bu çalışmamı adli tıpla paylaşmak istiyorum. Çok sayıda meçhul cinayetin çözülmemesi mümkün değil. Ki yakın zamanda alamanlar bu çalışmayı suyun hafızası olarak yayımladılar.
Ya da mezarlıklar müdürlüğü ile temasa mı geçsem acaba? İlk uygulama için kimsesiz bir ceset üzerinde bir çalışma yapabilsem...
Mezarlıklar müdürünü tanıyanınız var mı? Bilime katkınız olacak kardeşim?

fehmi demirbağ