22 Ocak 2018 Pazartesi

UYUŞTURUCU KONUSUNA GİRECEĞİM. ORTAK ARIYORUM.

Balık tutmayı oldum olası severim. Denizlerdense tatlı sularda avlanmak daha bir keyif vermekte bana. Olta olarak kevrek dediğimiz sopasını kullanmayı tercih ediyordum kenevirin. Naylon ipi bağlarım kevreğin bir ucuna. Toplu iğneyi eğer büker öyle yaparım kancasını oltamın. Mantar niyetinede yine kevrekten bir parça takarım oltanın ipine gamez ismini verdiğim. Sazan, Tal, Yulanus genelde oltama takılan balık çeşitleri. Bir de belirteyim oltamın iğnesine yem olarak sinek takarım. Danaburnu denediğim diğer yemlerden başlıcasıdır. Mevsimine göre dut'ta kullanırım. Ekmek içi ise başucu yemimdir. Yemlemeyi her konuda severim aslında. Misal ağır bir konumu yazacağım. Hemen naifinden bir hikayeye başlarım. Arkasından da asıl anlatacağım konuya geçiş yaparım. Malum günümüzde okuma sıkıntılı bir durum. Pardon, okuyamama hastalığı diyecektim. Önce okuru merak içerisine sokacak basit bir hikayenin başlangıcını yapar sonra da detaya girerim. Bayılırlar bu taktiğime okurlarım.
Arvalap Adasının tam ortasından geçen Mavera nehrindeydim o gün. Düşünmek isteğimde aslında balığa kaçarım. İmam Maturidi der ki, "İnsan şunu da bilir ki kendisine düşünmemeyi telkin eden his şeytani vesveseden başka bir şey değildir."
Bir anda gözüm elimdeki oltaya takıldı. Oltanın sapına, kevreğe. Kevrek sizin keten, kenevir diye bildiğiniz bitkinin sapı. Sonra Kenevirle ilgili bildiklerimi gözden geçirdim.
"Kenevir 1930’larda önce Amerika’da yasaklandı. Bunun nedeni ise kenevirin, dönemin dev şirketlerinin kazancını baltalamasıydı. Hikayenin arka planındaki kahramanlar ise kağıt üretimi yapan, altın madenleri sahibi, medya patronu W.R. Hearst, bio yakıtla başı dertte olan petrol zengini Rockefeller, plastik madde üretimi için patenti olan ve kenevir nedeniyle kazancının neredeyse % 80’ini kaybeden Andrew Mellon’dur.
Dönemin bu dev şirketleri bir araya gelerek kazançlarını daha fazla arttırmanın önündeki en büyük engel olan keneviri ortadan kaldırmaya karar verdiler. Tam da o sırada hazine bakanı olan Andrew Mellon ABD başkanı Hoover’ın en yakınlarından biriydi. Bu sayede eli güçlenen Mellon kendi yeğenini federal narkotik biriminin sorumlusu olarak atadı. Çünkü aklında keneviri ortadan kaldıracak bir plan vardı. Bu yoldaki en büyük destekçileriyle toplantılar düzenleyerek keneviri karalama kampanyasını başlatmış oldular.
Kenevirin tehlikeli olduğunun öne sürülmesi ve ‘Marihuana’ adıyla en zararlı uyuşturucu olarak yaftalanması Hearst’ün medya şirketleri aracılığıyla kolayca gerçekleştirildi. Marihuananın oy birliği ile yasaklanması, kenevirin üretiminin yasaklanması demekti. 1937’de çıkarılan ‘Marihuana Vergi Yasası’ ile kenevir ticareti yapanlardan ayrıca kazanç sağlandı. Yanında kenevir taşıyan göçmenler sınır dışı edilmeye başlandıktan sonra tüm ABD’de kenevir tamamen yasaklanmış oldu.
Karalama kampanyaları aralıksız bir biçimde medyada yer almaya devam etti. Artan baskılar sonucunda kenevirden elde edilen ilaçlar ve petrokimya ürünleri yasaklandı. Böylece tüm amaçlarına ulaşan dönemin zengin şirket sahipleri güçlerine güç kattı.
Kenevir, Cannabaceae familyasında yer alan tek yıllık bir bitkidir. Kenevir deyince hemen aklınıza esrar gelmesin. O halde öncelikle kenevir-esrar algısına sebep olan ayrımdan bahsedelim. Bu cinse ait 3 farklı bitki türü bulunur. Bunlar; Cannabis indica, C. sativa ve C. Ruderalis’tir. Bizim bahsettiğimiz faydalı tür C. indica. Marihuana olarak bilinen, keyif verici olarak kullanılan tür ise dilimize Hint keneviri olarak geçmiş C. Sativa’dır. Birçok faydası bulunan kenevir tür cinsi dikkate alınmadan ön yargıyla ‘uyuşturucu’ etiketiyle anılır.
Hemen belirtelim;marihuana elde edilen tür, diğerleri ise tıptan, kağıt üretimine, tekstile ve daha birçok sektörde kullanılan sağlıklı kenevir türüdür.. Kenevir ve marihuana aynı cinse ait türler olsa da, hem kimyasal özellik bakımından hem de kullanım açısından önemli farkları bulunmaktadır.

Kenevir içerdiği % 4 ‘kannabinol’ (CBD), % 0,3’ten daha az tetrahidrokannabinol (THC), küçük bir miktar terpen ve flavonoidlerle tıbbi amaçlı kullanımda daha az bir değere sahiptir. Bu sebeple herhangi bir uyuşturucu etki göstermez. Esrar içerdiği % 10-20 oranlarındaki CBD, THC, tıbbi terpen ve flavonoidlerle belirgin şekilde psikoaktif yani keyif verici etkiler gösterir. Kenevir üretiminde % 0,3 oranından daha fazla THC bulunması yasaktır.
Bu noktada yanlış anlaşılmalara yer vermemek adına küçük bir açıklama yapalım hemen. Esrar elde edilen türden üretilen ilaçların tıbbi amaçla doktor kontrolünde kullanıldığında çok fazla ağrısı olan hastalara yardımcı olabildiğinin altını çiziyoruz. Özellikle kalp, epilepsi, insomnia, glokom, astım ve mide rahatsızlıkları için kullanılan ilaçlarda yer alan THC, doğru şekilde kullanıldığında olumlu etkiler gösterir. Esrar kullanımının sağlığa olan zararlarına hiç değinmiyoruz bile.
Günümüzde üretimi ve tüketimi oldukça sınırlı olan kenevir her şeyden önce milyonlarca yıl dünyadan silinmeyen plastikler için en iyi alternatiftir. Artan çevre kirliliği ve dünyaya verdiğimiz her türlü zararı göz önünde bulundurursak kenevir bizlerin yanında masum kalıyor, öyle değil mi?
Kenevirin sağlığa olan faydalarının yanı sıra birçok sektörde kullanıldığına değinmiştik. Kenevir; ilaç üretiminin dışında en çok kağıt yapımında, tekstilde kumaş yapımında, bio yakıt yapımında ve otomotiv sektöründe, plastik vb. petrokimya ürünlerin yerine kullanılmaktadır. Bunun yanında kenevir, sabun yapımında ve bina yalıtımında kullanılan oldukça ekonomik bir bitkidir.
Gerek yağı, gerekse tohumundan faydalanılan kenevir, gerçek bir çevre dostudur. Öyle ki dünyanın hemen her yerinde yetiştirilebilen kenevirin 1 dönüm büyüklüğündeki ekim alanı, 25 dönüm orman arazisinin ürettiği kadar oksijen üretebilir. Üstelik orman ağaçlarının büyümesi yıllar alırken kenevir 4 ay gibi kısa bir sürede yetişir. 1 dönümlük kenevir ekim alanından, 4 dönümlük orman arazisinin ürettiği miktarda kağıt elde edilir. Daha da önemlisi 3 kez geri dönüşümü mümkün olan ağaca karşılık kenevirden elde edilen kağıt tam 8 kez yeniden dönüştürülebilir.
Canvas diye bildiğimiz kumaşın hammeddesinden söz ediyoruz. Keten kumaşlardan. İp endüstrisinden...Halatlardan... Peki böylesine çevre dostu, ekonomik bir bitki neden yasaklandı?
Bu sorulara karşı cevap arayışım beni Arvalap Adasının makus talihinin değişmesine yol açtı. Arvalap Meclisine kanun teklifi hazırladım. Onlarda bu teklifimi yürürlüğe koymak için bana gerekli imkanları sağladılar.
Şu anda Arvalap Adasında Kenevir ekimi ada ekonomisininde en önemli iştigali. Bir ara Haşhaş konusuna da değinmek istiyorum.
En önemli uyuşturucunun cehalet olduğunu belirterek bu yazımı bitiriyorum. Bu uyuşturucu ile mücadele etmek için kendime ortaklar arıyorum.

Var mısınız?


FEHMİ DEMİRBAĞ

UCUZ ZEYTİN YEMEYİN. İÇİNDE HİLESİ VARDIR.

Geçen hafta kısa süreliğine Arvalap adasına bir yolculuk yapmam icap etti. Hani diyorsunuz ya bana "ya hocam bu kadar gizemli bilgiyi nereden biliyorsunuz" diye...İşte piyasada olmayan bilgilere ben Arvalap Adasında ulaşıyorum. Dünyanın en büyük gizli kütüphanesi orada bulunmakta. Dünyanın kadim dili olan Uçkurudya'ca yazılmış yüzbinlerce esere ev sahipliği yapan Arvalap Adası ise yine dünya üzerinde yaşayan pek az sayıda insanın bildiği bir yer.
Adanın yerini söylesem kafayı yersiniz. Hadi ya! diye şaşkınlıktan küçük dilinizi bile ısırma ihtimaliniz var. Eğer aramızda kalacağına dair söz verirseniz belki size bahsedebilirim.
AQmasya'yı bilirsiniz değil mi? Hani Şehzadeler Şehri olarak bilinen Anadolu'nun en güzel şehri.
Tam saat kulesinin yanında eski bir köşk var. Şehzade Selim'in çocukluğunun geçtiği bu köşk şimdilerde otel olarak kullanılmakta.
İşte Bahadır Han'ı olarak bilinen bu yerin mahzenine inmek durumundasınız. Sakın merak edip te oralara gidip yaşadığım maceraya şahit olmak istemeyin, sorup soruşturmayın. Verdiğim bilgiyle yetinin, yeterli. Yoksa görevliler size deli muamelesi yaparlar. Israr ederseniz geceyi Amasya Emniyet Müdürlüğünde geçirmek durumunda kalırsınız. İspat adına beni, yazdığımı göstermeye kalkışırsanız bende"hikayemi fazla abartmış arkadaşlar" der sizi yalanlarım.
Arvalap Adası'nda yine dünyanın enbüyük araştırma laboratuarı'da bulunmakta. Tahmin edin laboratuarın sorumlusu kim? Elbette ben! Bütün bilimsel çalışmalarımı orada yapıyorum. Yeni icatlarımı pek yakında insanlığın hizmetine sunacağım. Hele şu Afrin, Suriye meseleleri bir halolsun.
Frekansa dayalı masaj aletim bitmek üzere. Tedavi olacağınız yerde bu aleti günde namazlardan hemen sonra vücudunuzun hastalıklı bölgelerinde dolaştırırsanız tedavi edemeyeceği hiçbir rahatsızlık yok. İlaç sanayinin sonunu getireceğim biiznillah!
Moleküler komut cihazım da aynı eşdeğer de hizmet için kamuoyuna arz için süresini bekliyor.
Bir de manyetik alana hükmetme mekanizması yaptım ki akıllara seza. Elektik üretiminde bir çığır açacak bu çalışmam. Petrol savaşlarına elveda.
40 samimi Müslüman ortaya çıktığında Arvalap Adasındaki bütün çalışmaları dünya medyasıyla da paylaşacağım. İşte ozaman söz Arvalap Adasını ziyarete açacağım. Bu yazıyı okuyan 100 kişi misafirim olacak.
Neyse asıl anlatacağım konuya geleyim. Kütüphanede edindiğim bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştirir. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.
M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.
Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarır.
Pakradunilerin 2500 yıllık tarihi ve macerası hakkında yabancı dillerde yazılmış birkaç araştırma kitabı var. Doğu Anadoluda bağımsız devletler bile kurmuşlar.
Sonra izleri silinmiş... Dıştan Ermeni görünürken bir kısmı Kürt ve Müslüman kimliğine bürünmüş. Kürtlükleri, Müslümanlıkları samimî midir?
Pakradunilerin, asıl Ermenilere çok işler ettiklerini duymuşunuzdur. Aynı işleri şimdi Kürtlere, Müslümanlara etmekteler.
Bu konuları araştırmak aslında tarihçilere düşer. Sadece tarihçilere değil, istihbaratçılara da...
Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin'de, 'Erzurum-Sivas arasında', Marmara Denizi'nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy'de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano'lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler.
Simpat adını, 'Pakraduniler' oğullarına verirler. Bu isim İbranice'den geliyor ve aslı 'Şampat'tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan 'Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit' gibi isimlerin Ermeni menşe'li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır."
Bizanslı tarihçi Pavstos'un, 3. Asır'da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de belirtelim.
Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini cemaatin yayılımının, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova'ya kadar uzandığını da bilmekte fayda var.
Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını bilelim.
Bir Yahudi-Ermeni'nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inanırlar. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tutarlar.Asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunuda vurgulayalım. Ermeniler arasında "Yahudiliğin bir uzantısı" olarak değerlendirilmektedirler. Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli oldukları benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19'uncu yüzyıla kadar Gürcistan'da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiği de sözkonusudur.
1820'lerde Ermenilerin mezhebi olan Gregoryenliğin...ki teslisten yana değildirler. Amerika'nın Protestanlaştırma misyonerlik faaliyetleri neticesinde Osmanlının aleyhinde faaliyetlere başlamışlardır. Tıpkı Ortodoks olan Bulgarlar ve Rumlar gibi.
Ermenileri normal Ermeniler ve "Rafiziyyun/Rafiziler" olarak ikiye ayırılır. Fransızların Türkiye'deki etnik yapıya daha 1800'lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarını da bilmeliyiz. Azınlık Okullarının, misyoner okullarının ciddiyetle ele alınması gerekmektedir.

Selçuklular devrinde, Alparslan'ın saflarına geçerek, Bizans'a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere 'Alevi Mezhebi'ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. Fransa'nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiştir. Tabi bu arada İngilizlerin de Osmanlı topraklarındaki fitne çalışmalarını da bilmemiz gerekiyor.
Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11'inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064'te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan' bazılarına 'Amiral'lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I'in soyadı 'Balcıyan'dır."
1. Zeytun İsyanı'nın" arkasında Fransa ve Vatikan'ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakradunilerdir. Ani Beldesi'nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine dağılan 'Pakraduni Hanedanı' mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa'nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi.
Zeytun’da yaşayan Ermenilerin sürekli isyan hâlinde olmaları, Anadolu’da faaliyet gösteren misyonerlerin de dikkatini çekmekteydi. 1832 yılında İstanbul’da toplanarak Maraş’ın da aralarında olduğu 10 şehirdeki Ermeni kiliselerinin yenilenmesi çalışmalarını yapan “American Board of Commisioners for Foreign Missions”a bağlı misyonerler bu şehirlerde yaşayan ve aynı zamanda kendilerinin hedef kitlesi olan Ermenilerle bağ kurdular. Bu şekilde yabancıların desteğini alan Zeytun Ermenileri, bölgede yaşayan Müslüman köylere saldırdı. Bunun üzerine Bayezidoğlu Süleyman Paşa, Zeytun’u muhasara altına aldı. Bu muhasara oldukça etkili olsa da şiddetli bir kış mevsimi yaşanmasından dolayı tam sonuç alınamadan kaldırıldı. Zeytun Ermenileri, 1836, 1840 ve 1842 yıllarında da olaylar çıkardı. Hükümet, Zeytun Ermenilerinin neden bu kadar çok karışıklık çıkardığını merak ederek bunu araştırmak üzere bölgeye bir heyet gönderdi. Bölgede yapılan araştırma sonucunda hazırlanan ve Meclisi Vâlâ’da okunan raporlardan artık Zeytun’da meydana gelen isyanların vergi meselesinden ibaret olmadığı ve konunun siyasi boyutunun bulunduğu ortaya çıktı.
Yani bugün Kürt hareketi diye bilinen Pekaka bir pakrudini ermeni hareketidir. Zeytin Dalı operasyonu esnasında Zeytun Ermenilerinden de haberiniz olsun istedim. Malum tarih tekerrürdür.



FEHMİ DEMİRBAĞ

21 Ocak 2018 Pazar

BERKECAN YAHOVANIN ŞAHİTLERİNDEN OLMUŞ. BİZİM MEMED OLMAZ DEME!
"Nerelisin?" diye sordum.
Dedi "Erzincan."
25'li yaşlarında bir delikanlıkanlı ile olan tanışıklığımdan bahsedeceğim. "Berkecan" dedi ismini sorduğumda. Yaklaşık bir saat kadar süren ayaküstü yaptığımız konuşmayı anlatacağım. Ama önce sohbet öncesine dönelim, konuyu baştan anlatayım.
Şişli kaymakamlığının tam karşısında bir arkadaşı bekliyordum. Bekleme esnasında can sıkıntısından sigaranın birini yakıyor birini söndürüyorum. O esnada işte bu Erzincanlı arkadaş yanıma yaklaştı.
"Bu sigara illetinden kurtulmak istermisiniz?" diye dikkatimi celbetti seslenişiyle.
Tabi zeki adamız ya...Palas pandıras bu sesin sebebini, hikmetini olmadık ihtimallerle içimden cevaplandırmaya çalıştım.
"Elbette! Kim istemez bu meretten kurtulmayı" derken aslında zaman kazanıyordum.
"Kim lan bu velet. Bayram değil seyran değil? Sigarayı bıraktırma firmalarından birinin pazarlamacısı mı? Kafayı yemiş biri mi? Yoksa...bizi kötülüklerden men edecek o beklediğimiz kahraman mı?"
Sorular beynimin içinde cirit atarken soruya sorularla cevap arıyor zaman kazanmak içinde taarruza geçip sorular tevdiine geçtim.
"Nasıl olacak o?"
"30 senedir tıp ilmi ikna edemedi de beni sen nasıl yapacaksın bunu?"
"Ya ben bırakmak istemezsem?..."
Bütün bu süreç kaç dakikalık bir cendereydi ki etkisi içimde asırlarca sürüverdi?
Berkecan fazla bekletmedi beni. Cevabını yapıştırıverdi. Elime bir küçük broşür tutuşturuvererek.
Müthiş bir teslimiyetle uzattığını aldım. Gözgezdirmeye başladım. O ise konuşmaya başlamıştı.
"Herşeyin başlangıcı...varı yoğu sevgi"
Waww! Slogan müthiş! Devamını dinleyelim Berkecim.
"Tanrı'nın kuzusu işte bu sevgiyi sunuyor bizlere!"
Elimdeki broşürde yazılanlarla Berke'nin hitabı aynı şeyi işaret etmeye başlamıştı; İncil'i.
Biz konuşurken orta yaşlarda kara kuru bir hatun yaklaştı yanımıza.
Berke kadını işaret etti.
"Annem!" dedi. "O size daha iyi anlatır!"
Vay yavrum vay! Müslüman mahallesinde alenen salyangoz satan iki satıcıyla karşıkarşıyaydım. Zavallılar ise kime çattıklarının farkında değildiler.
Önce safı oynadım. Erzincanlı bir alevi aileye mensup olduklarını...Kısa süre önce Tanrı ve oğluyla tanıştıklarını ve Yahova Şahidi olduklarını bir bir kuzu kuzu anlattılar.
Dedim "bilir misiniz ne demektir Yahova Şahidi?"
Kayıt cihazı kafaları ezberlerini tekrarlayıp durdular.
Dedim "bir de ben anlatayım size, sizi..."
"Bu dinin kurucusu İlkokul mezunu Amerikalı papaz Charles Russel’dir. “Bin yıllık krallığın peygamberi” olarak kabul edilir. Önceleri Protestan presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra Protestan congregasionalist kilisesine üye oldu. Buradan da ayrıldı. Yüzyılın başından bahsediyorum.
Russel, satışa çıkardığı bir buğdayın çok fazla ürün vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Bu yalana inananlar bir avuç buğdayı 60 dolara alarak tarlalarına ektiler. Fakat istenilen ürünü alamayanlar, dolandırıldıklarını anlayanlar kendisini mahkemeye verdiler. Mahkemede bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı olmadığını itiraf etti ve mahkum oldu.
Evlatlık kızı Rose Boly’ye tecavüz ettiği için karısı Maria Francis tarafından yine mahkemeye verilmiş ve mahkemede suçunu itiraf ederek hüküm giymiştir. Mahkeme, sapık Russel’in “yalan yere yemin eden” bir yalancı olduğuna dair de bir hüküm vermiştir. Bu din, bir zamanlar Russelizm adıyla anılmış ve bir cins Luthercilik olarak görülmüştür. Amaçları tanrının denetiminde İsa’nın liderliğinde bir dünya krallığı, tek tip toplum düzeni kurmaktır. Yehova şahitleri 1917-1928 yılları arasında inançlarında 148 kadar değişiklik yaptılar. Karmakarışık bir inanç sistemi haline gelen Yehovacılık, gerçek Hristiyanlık iddiası ile ortaya çıkmasına ve Yahudilikle Hristiyanlık karması gibi görünmesine rağmen onlardan tamamen farklı bir inanış haline geldi.
Yehova kelimesinin aslı Yahvedir. Yahve İsraillilerin milli ilahlarının adıdır. Bu din, önceleri “Russel tarikatı” adıyla çalışıyordu. 1931’de “Yehova şahitleri” adıyla meydana çıktı. Dört incili esas alırlar.
İsa’nın dünya krallığı başladı diyerek, devletlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975’tir. Tabii hepsi de boşa çıkmıştır.
Yehovacılar, yeni yorumlarla ayrı bir akım, ayrı bir Hristiyanlık dini şeklinde görünürler. Bazı Hristiyanlar İsa üç tanrıdan biridir derler. Yehovacılar için tek ilah Yehova derler ise de, İsa, Yehovanın oğludur, üstün bir varlıktır derler. Hazret-i İsa’yı ilah olmaktan çıkarmaları ve ruhu kabul etmemeleri Katolik, Ortodoks ve Protestanları kızdırmıştır.
Yehovacılara göre de, diğer Hristiyanlar gibi, her çocuk günahkâr doğar. İnançlarını aşılamak için, Hristiyanlıklarını gizlerler. Yehova yerine “Allah” ve diğer İslami terimleri kullanırlar. Bunlara ancak cahiller kanar, dinini bilen hiçbir Müslüman kanmaz. Ancak cehaletin hüküm sürdüğü topraklarımızda misyonerlik faaliyetleri alabildiğince ivme kazanmıştır. Özellikle alevi ve Kürt vatandaşlarımızı hedef almışlardır. Hele doğuda eşcinsel LGBT ve Misyoner faaliyetleri yoğun bir hareketlilik göstermektedir.
Bunlar ahirete inanmaz. Cennetin dünyada olacağına, Hazret-i İsa’nın oradaki krallığına inanırlar. Ruhun ölmezliğine inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları, bazı Hristiyan mezheplerden farklı olmakla birlikte, onu reddetmezler. Dünya onlara göre bâkidir. Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmezler. Hristiyanlık inancını benimserler. Hatta kendilerini asil Hristiyan olarak tanıtırlar.
Bayrağa karşı çıkarlar, milliyet ve vatan sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve askerlik yapmaya karşıdırlar. Zina dışında herhangi bir sebeple boşanmaya ve İncillere aykırı olduğunu ileri sürerek kan nakline karşı çıkarlar.
Tatlı, okşayıcı dillerle gençleri aldatmaya, Hristiyan yapmaya çalışıyorlar. Çeşitli yollardan ele geçirdikleri adreslere broşür ve kitap gönderiyorlar. Şık, süslü giyinmiş güzel kızlar, kapı kapı dolaşarak, evlere bu kitap ve broşürleri bırakıyorlar. Bu oyuna gelmemelidir.
Yahudilik dışında bütün dinleri düşman bilirler. Yöneticilerin hemen hepsi Yahudidir. Yahudilerin 19 kitabını bunlar da mukaddes kabul ederler. 144 bin seçkin Yahudinin dünyayı yönlendireceğine, Cennetin dünyada olacağına, Hazret-i İsa'nın dünyadaki Cennette krallık kuracağına, Yehovacıların dışında herkesin ölüp bir daha dirilmeyeceğine ve ölen Yehovacıların dirileceğine ve bir daha ölmeyeceğine inanırlar. Her çocuk günahkâr doğar derler.
Bunlar, birçok yönden Selefiyecilere (Necdilere) benzerler.
1- Yehovacılar, "İlk Hristiyanlar gibi, İncillere sarılalım" derler. Selefiyeciler de, "Yalnız Kur'ana sarılalım" derler.
2- Yehovacılar da, selefiyeciler de mezhebe, tarikata karşıdırlar. Selefiyeciler, birçok tasavvuf büyüğüne kâfir derler.
3- Yehovacılar, ilk Hristiyanların yolunda olduklarını söylerler. Selefiyeciler de aynı mantıkla ilk Müslümanların yolunda olduklarını söylerler. (Selef, ilk Müslümanlar manasına gelir.)
4- Yehovacılar Cehennemi inkâr ederler. Selefiyeciler de, pirleri olan İbni Teymiye gibi Cehennem sonsuz değil derler.
5- Yehovacılar, Allah insan gibi düşünür diyerek "Tanrının düşüncesi" tabirini kullanırlar. Selefiyeciler de, "Kur'ani düşünce, İslam düşüncesi" gibi tabirler kullanırlar. Halbuki İslamiyet’i salt bir düşünce olarak kabul etmek küfürdür.
6- Yehovacılar da Selefiyeciler de, Allah gökte derler.
7- Yehovacılar ruha inanmaz, "elektriğe benzeyen kişiliksiz bir kuvvet" derler. Bazı selefiyeciler de meleklere, rüzgar, tabiat kuvvetleri derler. Mikail aleyhisselam devrede yoktur onlar için.
8- Yehovacılar, doğum günü kutlamazlar. Doğum günü kutlamasına yaratıklara tapınmak derler. Selefiyeciler de doğum günü olan mevlidi bid’at sayar, Peygambere tapmak derler.
9- Yehovacılar, kadere inanmazlar. Selefiyecilerin bir kısmı da kadere inanmaz.
10- İncilleri işlerine geldiği gibi yorumlar, Yehovacı olmayanlara kâfir derler. Selefiyeciler de, Kur'anı işlerine geldiği gibi yorumlarlar. Selefiyeci olmayanlara müşrik derler.
İbni Sebe, bir Yahudi’dir, Hristiyanlığı bozan Pavlos da Yahudi’dir. Selefiyecilerin Yehovacılara benzemeleri tesadüf değildir. Her bozuk fırkanın altında, bir Yahudi veya İngiliz parmağı vardır. Her taşın altında onlar gizlidir."
Hay Allah kısa bir anımı anlatayım dedim. Laf yine uzadı. Biraz daha vakit olsaydı meşhur "tütün savaşlarından" bahsedecektim halbuki.
E onu da bir başka yazıya bırakalım. Siz de bu arada meraktan ölün!
Fehmi Demirbağ

20 Ocak 2018 Cumartesi

SİRKECİ GARINDA NELER OLUYOR?

Ayrılığın ve kavuşmanın 4 ayrı adresinden biriydi Sirkeci Garı. Haydarpaşa Garı, Topkapı ve Harem Otogarları ve Yeşilköy Havalimanı. Venedikten yola çıkan Oriant Expres'in varış yeriydi. Alamanya acı vatan'a oradan yol almışlardı Mazlum Anadolu'nun gariban-çilekeş insanları. Sonra Sirkeci-Halkalı banliyösünü bildik son zamanlara kadar. Şimdilerde nedense berbat İstanbul trafiğini rahatlatacak bir pozisyonu olmasına rağmen işlerlik kazanamayan metruk proje sathı.
İşte ben dün oradaydım; Sirkeci Garı'nda. Anlatacaklarımı dikkatle dinleyin lütfen. Bu anlatacaklarım aramızda kalsın istiyorum. Kimseyle de paylaşmanızı istemiyorum. KIYMETİNİ BİL. 7 MİLYAR İNSAN ARASINDAN SENİ SEÇTİM, AZ SAYIDAKİ KİMSELERDENSİN.
İkindi Namazını hemen garın girişindeki sonradan Turgut özal zamanında yeniden yapılan camide eda ettim. Cumhuriyetin ilk yıllarında imhası gerçekleştirilen camilerden biriydi burası. Uzun yıllar gazino olarak çalıştırılmıştı.
Namazdan hemen sonra garın içerisine yöneldim. Ray boyunca Topkapı Sarayının hemen eteğine kadar geldim. Yakın zamanda medyada tarrtışılmıştı, Topkapı Sarayında kayma var diye. Ki yine aynı tartışmaların Süleymaniye Camii ve Yeni Camii içinde olduğunu söylemeliyim. Bu konuya ilerde temas etmeye çalışacağım. Süleymaniye Camii mühim. Hani Mimar Sinan'ın kalfalık dönemi eserim diye bahsettiği Camiden söz ediyorum. 50 yaşından sonra mimarlığa başlayan Sinan. 92 yaşında vefat ettiğinde geride 400 e yakın eser bırakan Sinan. O Sinan'ın torunları bizler yaşadığımız şehirleri gece yada gündüz kondulara çevirenler ne kadar da bizarız bilme hususunda. Mesela bilmeyiz yine Karaköy'de ki Kılıç Ali paşa Camiini. Ki üstad Ayasofya'ya nazire olsun diye yapmıştır orasını. Ben olsaydım Ayasofya'yı nasıl yapardım diye bir modelleme yapmıştır. Ki caminin inşaasında şöhretleri çalıştırmıştır. Bunlardan birisi Cervantes'tir. Donkişot isimli meşhur eserin yazarı. Yine bilmeyiz misal Leonardo Vinci'nin iş aramak için 2. Beyazıt'a başvurduğunu. CV si Topkapı Müzesinde.
Allah'ım! Çok haklısınız...Yazıyı uzattıkça uzatıyorum. Asıl konuya giremedim bir türlü. Sıkılan varsa geri dönsün yazıdan. Bundan sonrasına sadık okurlarımla devam edeceğim.
Yürüdüm demiryolu boyunca demiştim. Tam 789 adım attım varacağım yere ulaşmak için, 0 noktasından başlayarak.
Büyükçe bir daire şeklinde demir levhanın üzerine geldim. Sağ ayağımın topuğula hızlıca 5 kez kuvvetlice vuruverdim. Bir taraftan da etrafımı kolaçan ediyordum. Mahzenin altından bir ses geldi. "סן כמסין בירדר!" İbranice "sen kimsin birader" dedi. "אני מתעורר ישנים" dedim ben de sese karşılık olarak. " Uyuyanları uyandırmaya gelenim!"
Koca demir levha gıcırtıyla ikiye doğru ayrıldı. Taş basamakların olduğu aşağıya doğru inen bir merdivenin başında sesin sahibi olan devasa bir adam belirdi. Adam diyorum ama işin aslı ne kadın ne erkek birisi. Aslında tam insanda diyemeyeceğim. Yüzüklerin Efendisi filminden bir karakter misali biri işte.
Biz aşağıya doğru inerken üzerimizdeki kapak aynı gıcırtıyla usulca kapandı. Yol boyu ateşböceklerinin aydınlattığı dehlizlerden de geçiverdik yosunlu taşlara basarak.
"Şu an Kız Kulesinin altından geçiyoruz" dedi rehberim. "
अब हम लड़की के टॉवर के नीचे गुजर रहे हैं" Bu kez Hintçe konuşmuştu. "Yakında Galata Kulesiyle Kız Kulesinin Nikahları olacak. Bekleriz. Davetiyeni Yuşa Tepsindeki asırlık köknar ağacının altına bırakacağım. Oradan alırsın."
Bir süre daha yol aldık birlikte. Rehberim pek konuşmayı sevmiyordu. Sadece belli menzile ulaştığımızda kısa bilgiler vermekle yetiniyordu. Herbir defasında da başka bir dille konuşuyordu.
"Şu an Büyükadanın altındayız. Az bir mesafe sonrasında Zaman Nehrine geleceğiz. Bir mühlet yol alacağız orada. Sonra da Meçhuller ülkesine varmış olacağız. Tarih Dede bizi bekliyor olacak Umarım getireceğin şeyi unutmamışsındır."
Tarih Dede bir hekim. Çaresiz, dermansız hastalıkların şifacısı. Önceki gece rüyamda benden birşey rica etmişti. Onu tedarik ettim ve kendisine ulaştırmak için bu yolculuğa çıktım.
Buraya ilkkez gelmiyorum aslında. Herbir gelmemde değişik giriş kapılarıyla ve değişik görevlerle gelmişimdir.
İsminin Heva olduğunu bildiğim rehberim "hazır mısın" dedi büyük bir ciddiyetle.
Yolculuğun en meşakkatli kısmına gelmiştik. Tarih dedeye varmak için çok çetin yollardan geçtik ama....ki sıkılmayasınız okurken diye buraları es geçtim.
Muhteris Satıcılar sokağından geçmek durumundayız. Meçhuller ülkesinin hemen girişinde yer almakta bu sokak...Sokaktan daha içeri adımınızı atar atmaz müthiş bir gürültüyle karşıkarşıyasınızdır. Kazara bu satıcılardan biriyle muhatap olmaya kalkışırsanız zamanda bir atlama olayı gerçekleşir ve geldiğiniz bütün o yolu tekrardan...silbaştan, yeniden...yaşamak durumunda kalırsınız. Onun için bütün tekliflere kulak vermemelisiniz.
Heves tezgahlarında nice albenili ürünler. Çin malı değil lakin. Herbiri nefs tezgahında üretilmiş. Öyle güzel satıcı kadınlar var ki gözlerine temas ettiğinizde aklınız başınızdan gider. Haramdan kaçınır gibi saklamlısınız bakışlarınızı. Öyle nağmeli sesler var ki kulaklarınızı tıkamalısınız. Öyle ikna edici pazarcılar var ve öyle cazip ürünler sunarlar ki size aklınız şaşar. Şöhret, servet, şehvet dolu ürünler...Yanmaz kefen satanından vatan satanına kadar...Ademin babası yok diyenden, ümmü sübyan duası satana kadar... Mesihler, mehdiler hep burada. Bilim madrabazları, dinbazlar herkes yolunu keserler. Seni bir överler ki sanırsın mısıra sultan olan Süleyman sensin. Taksit önerirler ürünlerinden alman için, bir ömür süre tanırlar borçlandırmak için.
Rehberim Heva tam sokağın sonuna yaklaşmışken biranda titremeye başladı. Yüksek sesle kahkahalar atıyordu.
"Hah hah ha! Sayın Fehmi efendi. Seni kandırdım. Senin rehberin ben değilim. Rehberin "Akıl"ın yerine geçtim. Buraya kadar seni getirmek zorundaydım...Ama...Sana tavsiyem bırak şu fantestik hikayeleri. Geri dön. Hem bu anlatacaklarına kim inanır ki? Seni kimse okumuyor. Zaten yaşadığın toplumda okuyan da yok. Bırak ucuz kahramanlığı. Al bu pazardan dilediğin ürünü. Dön geri, dünyana."
Kafam karıştı. "Madem rehberim akıl'ı elemine ettin ey Heva" dedim. "Asıl rehberim Vahiy'dir. Ona nasıl engel olacaksın ki" dedim.
Ben de yüksek sesle Fatiha suresinin mealini okumaya başladım:
Rahman ve Rahim olan Allah'ımın adıyla! Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah'a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil. (Amin)
Dua niyetine okuduğum surenin bitimiyle bir anda bembeyaz boşluğa büründü herşey. Kocaman bir salonun ortasındaydım Salonun tam ortasında kocaman bir yatak, yatakta beyaz örtüler içinde yatan bembeyaz sakallı bir ihtiyar yatıyordu. İhtiyarın başında da Hekim Tarih Dede. O da beyazlar içerisinde.
"Getirdin mi?" diye sordu. "Senden istediğim şeyi"
Küçük bir kavanoz içerisinde sakladığım şeyi uzattım bir kadim sükunetle Hekim Dede'ye. Hasta yatağında iniltiler içerisindeki ihtiyara baktım. Bakmamla şaşkınlığım bir oldu. İhtiyar tıpkı ben.Adeta benim yaşlı halim.
"Hastanın adı" dedi Tarih Dede, "Osman." "Onun hastalığı sana genetik olarak geçmesin diye istedim senden ilacı."
Bir taraftan getirdiğim ilacı hastaya içiriyor bir taraftan da benimle konuşmaya devam ediyordu.
"Cehalet ve kibir hastalığına yakalandı senin deden. Önce kafasına darbeler aldı. Parkinson hastalığı gibi Kafası ayrı düşünür uzuvları ayrı hareket eder oldu. Adalet, eğitim, diyanet, emniyet uzuvları çalışmaz oldu. Kendi hücreleri koskoca vücudun düşmanı oldu. Hastalık ilerledi ve Alzeimer hastalığına dönüştü. Yani unutmaya başladı herşeyi. Kim olduğunu, nerden geldiğini unuttu. Sanki kimliğini yitirdi. Hastalık bir başka safhaya geçti sonra. Felce dönüştü. Uzuvları bir bir kilitlendi. Kasları çalışmaz oldu. Bundan sonrası artık ölüm. Kendisini tarihe yazacağız artık. Vazgeçilmezler kabristanına defnedeceğiz. Senden istediğim ilaç ona hayat vermeyecek. Ama soyuna aksetmesin diye kullanacağım ilacı."
Alelacele ilacı teminle geçti son birkaç günüm. Demişti ki tarih dede;
"Çocuk masumiyeti doldur cam şişeye. Onların gözyaşlarını birirktir. Özellikle suriyeli yetim çocuklarından derle. Bir de ilkokul çocuklarından."
Dediği gibi yapmıştım. Cam kavanozun ağzını kapatırken kufi hatla yazdığım bir hadiside şişenin içine koyuvermiştim;
"Allah'a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakkın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete kavuşturması, en kıymetli dünya malından, kırmızı develere sahip olmaktan daha iyidir.) [Buhari, Müslim]

Selam sana olsun ey Allah'ın nebisi! Hani buyurmuştun ya; (Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anil münker [dinin emir ve yasaklarını herhangi bir şekilde yaymaya çalışma] sevabı yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]


Fehmi Demirbağ

18 Ocak 2018 Perşembe

KAROLİN SENİ DE SEVİYORUM!

Dün yağmurlu bir İstanbul trafiğiyle evime ulaşmaya çalışıyordum. Biri bana ah etmiş olmalı ki İstanbul'da yaşamaya mahkum olmuşum. Bu tür düşünceler içerisinde trafikte yol alırken akıllı arabamın navigasyon ablasından eve ulaşmak için kestirme bir yol bulmasını istedim. Adresi yazdım. Fullfortisinthestanbul recidance'min konumunu işaretledim.30 ay düşük faizle taksitle aldığım akıllı evime biran önce kavuşmaya can atıyordum. Telefonumla evimin telini aradım ve komutları sıraladım bir bir.
"Kaloriferi aç karolin. 23 derece olsun."
Karolin evime verdiğim isim. Bir kadında olması gereken...olan demiyorum dikkat! Bütün özelliklere sahip. En azından laf dinliyor.
Arabamın radyosunu diyanet fm'e sabitlemiştim. Yolda hep onu dinlerim. Davudi bir ses tonuyla sunucu Kuran'dan bir ayet okuyordu:
"Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır."
Nihayet çileli yolcuğum bitiverdi. Sitenin güvenlik noktasından geçerek direksiyonumu park bölgesine yönlendirdim.
Hemen site içerisinde bulunan thegavuring isimli markete akşam yemeği için alışveriş yapmak üzere dalıverdim. Raflarda envai türde ithal ürünler. Bir an için düşündüm, "Allah'ım bu nasıl bir bolluk. Gençliğimde müthiş yokluklar vardı. Okul kitaplarında yazardı ki tarımsal alanda dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biriymişiz. Ama ekmek, şeker bulamazdık. Şu hale bak. Çok geliştik çok. Sırbistan'dan ithal sığır etinden yarım kilo bofile aldım. Bosna olayından dolayı gıcığım şu sırplara da ama...naparsın bizim milletimiz tembel. Köyleri terkedip doluşuverdiler büyük şehirlere. Herkes doğuştan sosyete anam. Köylerde bile ayranlar köyün marketinden alınıyor artık. Gelişmişlik bütün memleket sathında."
Kredi kartıyla 9 taksit yaptım alışverişimin bedeline. Sonra da tuttum asansörün yolunu. 21. katın düğmesine bastım. Asansörde benimle birlikte yolculuğa çıkmış bir kaç kişi daha. Hepsi de beyaz yakalı denilen türden. Şu keçi sakallı doktor olmalı. Şu fötr şapkalı da avukat. Şu dekolte kıyafetli genç kız sanırım parababası bir kronun kapatması. Elinde pahalı bir markanın poşetleriyle... Lakin hiç birimiz birbirimizi adam yerine koymuyoruz, selam bile vermeksizin asansördeki dijital hatuna kulak vermişiz.
"Welcome to the 11th floor. Attention door hit."
Katıma geldiğimde asansörden inmek için kirpiklerimin ucuyla müsaade istedim doktor beyefendiden. Salisenin milyonda biri bir zaman diliminde bakışlarımız ancak bir araya gelmişti. Kaçırıverdi bakışlarını.
Geldim Karolinim. Kapıya geldiğimde sesli kilit sistemi bulunan karolinime seslendim. "Yiğidin geldi güzelim!" Parolam buydu. Nazikçe karolinim kollarını...pardon kapıyı açıverdi.
İçeri girmemle evin led ışıkları beni takip ederek adım attığım her yeri aydınlatmaya başladılar. Karoline seslendim. "Itriden bir parça koy." Fonda müzik nağmeleri raksa başladılar. Ben milliyetçi adamım kardeş öyle gavurca müzik dinleyemem. İnsan kim olduğunu unutmamalı.
Fondaki müziğe Karolinin sesi iştirak etti.
"Nasılsın sahibim. Hoş geldin. Günün nasıl geçti?" Ulan bu bilim dünyası ne ilginç be. Müteahhitlik hizmetleriyle fevkaledeler. Benim gibi yalnız yaşayan adamları düşünerek, yalnızlık hissimizi bertaraf için mükemmel bir programlama yapmışlar. Yani Karolin benimle konuşuyor. Dırdırı artacak olduğunda"kapat çeneni. Baba evine gönderirirm seni" diyerek espri de yaparak yani, onu susturabiliyorum.
Elimdeki malzemeleri mutfağa bıraktım. Oturma odasına yöneldim. HD tv me seslendim. "Falanca kanalı aç!"
Yatak odama geçtim. Kıyafetlerimi çıkardım. Oradan da banyoya. Yorucu bir gün geçirmiştim. Sıcak bir duş iyi gelecekti. Karoline seslendim. "Suyun sıcaklığını 36 derece yap lütfen!"
Bir güzel yıkandım çıkarken boy abdesti almak istedim. Oda ne. Bir an için abdest almayı unuttum. Karoline yine seslendim. "Karolin boy abdesti nasıl alınıyordu?" Karolin şefkatli sesiyle tarif etti. "Önce niyet etmelisin" cümlesiyle bir bir denileni yaptım. Bursa yapımı bornozumla kurulandıktan sonra ev kıyafetlerimi giydim. Oturma odasına yani salona tekrar geçtim. Tv nin sesini kısmasını rica ettim Karolinden. Sonrada akşam namazını eda ettim. "Ey kalpleri ve gözleri çeviren Rabbim,kalplerimizi dinin üzere sabit kıl." duasıyla da namazımı bitirdim.
Tv koltuğuna oturdum ve biraz tv karşısında dinlenmeye karar verdim. Tv de haberler vardı. Ekranda Reis konuşuyordu:
"Size bir başarı hikayesinden bahsedeceğim vatandaşlarım. Geçtiğimiz senelerde bu kardeşimiz bizden çekeceği bir çizgisinema filmi için destek istemişti. Biz de bu yardımı esirgemedik. Hepinizin beğeniyle izlediği Herotürk filminden bahsediyorum. Bakın bu Herotürk'e bir milyon tl yardımda bulunmuş, sponsor olmuştuk. Bugün Herotürk'ün lisanslı markaya dönüştüğüne şahit oluyoruz. O çocuklarımızı kendi değerlerimizle yetiştirmek için bir rol model oldu. Markalaştı. Tekstilinden, kırtasiye ürünlerine kadar bütün çocuklarımızın hayatlarına girdi. Bir kültür ekonomisi oluşturdu. Artık kültür ihracatına başlamış olduk. Dünyanın bütün çocuklarının gözdesi artık Herotürk. Birkaç yıl içinde tam 25 milyar dolarlık bir işlem hacmine ulaşan Herotürk'ün bu başarısını alkışlıyoruz."
Tabi anlatımımın başında Reisten bugün aldığım ödülden bahsetmemiştim değil mi? Artık Reis'in başdanışmanlarındanım. Bir de bana "sen benim Kültür Kuvvetleri Komutanımsın" diyor. İşte haberlerde izlediğim şey aslında bana dairdi.
Mutfağa geçtim. Akşam yemeğimi hazırlayacaktım. Karoline seslendim.
"Bana bir tarif ver. Ne yapayım?"
"Fehmiciğim...Şu göbeğine bir bak lütfen. Artık yediklerine dikkat etmelisin. Akşam yemeğini hafif şeylerle geçiştirmelisin!"
Karım olsa bu kadar lak lak eyler miydi acaba? "Karolin bana akıl değil tarif ver be kadın!" diye sesimi yükselttim.
Başladı elektronik nikahlım zırlamaya. Evin bütün ayarlarıyla oynamaya başladı öfkesinden. Kaloriferi açıyor, evin pencerelerini. Bütün alet edavatı devreye soktu. Karolinin ağlaması böyle.
"Tamam, tamam. Özür dilerim Karolin." "Ah ulan" dedim kendi kendime. "Nerdesin beyaz ferrarili prenses. Alıp götürsen beni buralardan. Yoruldum artık. Al götür beni Elbruz dağlarına, Kafkasya'ma!"
"Peki" dedim Karoline. Seni dinliyorum. Anlat bana neden yemelerime içmelerime dikkat etmeliyim. İkna et beni."
Biranda ev derin bir sessizliğe büründü. Bir süre sonra Karolinin o akustik sesi tane tane dökülmeye başladı.
"A be millete akıl veren adam. Dünyadaki Gıda teröründen, Tarım teröründen kitabın Dünya 5'ten Büyüktür' de bahseden sen değil misin? İlaç terörü hakeza. Hegemon güçler önce hastalandırıyorlar sonra da tedavi vaadiyle sömürmeye devam etmiyorlar mı? Bak şu marketten aldığın şeylere. Bilmezmisin bir şeyin raf ömrü uzun olsun diye üretilmişse o insan ömrünü kısaltmaya yöneliktir. Yediğin ekmekten içtiğin suya kadar kirli ellerin şeytani hevesleri uzanmadı mı?"
"Karolin" diyerek sözünü kestim bir an.
"Efendim" dedi.
Dedim "Siyasete mi hazırlanıyorsun. Akparti Kadın kollarında mı gözün var, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlıkta mı?"
"Fehmiiiii" diyerek adeta çığlık attı. "Komik olmaya mı çalışıyorsun? Sus ve dinle!"
"Ah siz insanlar. Ürettiğiniz zehirlerinizle kendi sonunuzu getiriyorsunuz. Kendi zehirinden ölen yılan, akrep, örümcek yok amma...Kendi intiharlarını belirliyor insanlar."
"İyi de ne yapabiliriz ki. Dünyanın gidişatı bu. Ben tek başıma ne yapabilirim bu düzeni değiştirmek için?"
"Senin Reis'le aran iyi değil mi? Söyle ona bir çalışma başlatsın. Köye dönüş projesi. İstanbul doldu taştı. Misal Kanal İstanbul'a ayrılacak bütçeyi bu projeye aktarsın. Köyüne döneceklere teşvik versin. Köy Toki'leri yapılsın. Uzun uzun anlatırım sonra sana projenin ayrıntılarını. Siz Türkler Ergenekon'da Demirden dağları eritenler sizlere ne oldu da hep mazeret üretir oldunuz. Şeksiz ve şüphesiz rabbinizin sizlere ikram ettiği kitabınız ortada. Onu okumazsınız. Cehaletle ram olursunuz. Sonra da gelsin uyduruk mazeretleriniz."
"Yok" dedim Karolin'e. "Sen Diyanet İşleri Başkanlığına oyna!"
"Allah'ın eziği Fehmi. Bu kadar Milliyetçi, mukaddesatçısın. Hatırlasana bu evi aldığın günü. Bana ne isim koyacağını sormuşlardı da...Sen Karolin dedin. Bana sormadın bile. Halbuki ne kadar çok isterdim bana Elif diye seslenmeni!"
Evet anlaşılmıştı. Bu gece bana huzur yoktu. İştahım kaçtı. Yatsı namazını bile kılmayı unutarak yöneldim yatak odasına.
"Elif...Ben yatıyorum. Sabah namazına kaldır beni. Yatarken de lütfen hikayemi oku. Sana hayrlı geceler."
Yorganımı üzerime çektim. Fonda Elifin sesiyle uykuya dalmıştım bile;
Kral vezire sormuş:
Hizmetçimin hayatta benden daha mutlu olduğunu görürüm, neden?
Oysa onun hiçbir şeyi yok.
Ben ise kralım, her şeye sahibim ancak huzursuz ve keyifsizim.
Vezir der ki:
Ona 99 kuralını dene.
Kral, 99 kuralı nedir deyince, gece bir keseye 99 dinar koyup kapısına bırak ve üzerine de bu 100 dinar sana hediyedir yazarak kapısını çal, sonra olanları izle diye cevap verir.
Kral vezirin dediğini yapar. Hizmetçi keseyi alıp dinarları sayar ancak bir tanesinin eksik olduğunu görünce ‘herhalde dışarıda düştü’ diyerek ev halkıyla birlikte aramaya koyulur. Gece biter onlar hala kayıp dinarı ararlar, eksik dinarı bulmadıkları için baba çocuklarına kızar ve sakin iken onlara saldırır hale gelir.
Diğer gün sabah hizmetçi gamlı düşünceli olur çünkü bütün gece uyumamıştır.
Asık suratlı, keyifsiz, tebessümsüz ve halinden şikâyetçi bir surette kralın yanına gider.
Böylece kral da 99 kuralının manasını anlamış olur.
Şöyle ki:
Biz, Allah Teâlâ’nın bize hibe etiği 99 nimetini unutur, bütün hayatımızı kayıp bir nimeti aramakla geçiririz!
Allah Teâlâ’nın bize takdir etmediği, bilmediğimiz hikmetlerden dolayı bizden men ettiği bir şeyin peşine düşer, kendimizi mutsuz, huzursuz eder ve içinde bulunduğumuz nimetleri unuturuz!..
Son olarak derim ki:
Doksan dokuz nimetin tadını çıkarmaya bakın ve Allah’tan faziletini isteyerek sayısız nimetine şükredin. Şüphesiz ki şükürle nimetler artar.

Fehmi Demirbağ