30 Ocak 2019 Çarşamba

BTS ARMY VE NAYLON ÇORAP

"Zeytin yağlı yiyemem amman" diye başlıyordu Türkü. Hakir görüyordu yani Zeytin'i. Tin suresinde "İncire ve zeytine andolsun" diye betimlenen nimeti.
Zeytin ağacıyla incir ağacı aynı dönemde meyve verir. Zeytin sineğinin, zeytin ağaçları ve zeytin meyvesine zarar vereceği dönemlerde, iyice olgunlaşan incir ağaçlarının meyveleri bal dökmeye başlar. İncirin balı, zeytin sineğine cazip gelir ve zeytin yerine incir meyvesini tercih eder. Zeytin alanlardaki incir ağaçları tıpkı bir paratoner gibi zeytin sineklerini üzerine çeker. Olgun incir meyvesinin balını yiyen zeytin sinekleri de bir süre sonra zehirlenerek ölür.
Eskiden her zeytin bahçesinde 3-4 incir ağacı bulunmasının nedeninin bu olduğunu ama sonraki nesillerin bu gerçeği bilmediği için sinek topluyor diye incir ağaçlarını kestiğini nasıl açıklayalım ki toplumumuza?
Yani mısırözü, ayçiçek yağlara, margarine yöneltildiğimiz 50'li yıllardan bahsediyorum. Dönümlerce binlerce yıllık zeytin ağaçlarını katlettiğimiz...Elde ettiğimiz pek az zeytin yağını da sağlıklı yaşamak isteyen Amerikalılar'a ihraç ettiğimiz...Süt tozuyla beslendiğimiz...Bir kurbanlık koyun gibi Amerikanın önüne kapaklanmaya başladığımız yıllardan!
55 yılına geldiğimizde sırf Conilere yaltaklık adına müsebbibi oldukları Kuzey- Güney Kore savaşına asker gönderdiğimiz, Güneylilerin safında yer tuttuğumuz...
Bunun için Menderes ezanın aslına dönmesi tavizini kopartmıştı yankilerden. Ceza kanunu 163 ile 5816 sayılı yasa karşılığında ama.
Koreliler pek sevdiler bizi. Beraber 60 lı yıllarda bir olduk Almanya' nın madenlerini doldurduk işçi olarak. Ayrıca kovboy Moon tarikatıyla dinlerinden vazgeçmeleri karşılığında kapitalistleşmelerinin ve gelişmelerinin önünü açıverdi.
Küresel programın icabı son zamanlarda nötr cinsiyet projesi gereği de bütün dünyada kore rüzgarları esmeye başladı. Kore sineması, kore filmleri, kore müziği derken köse erkeklerinin şahsında cinsiyetsizleştirme çabalarında rol model olmaya başladılar.
Hele bizim imamhatipli kızların bile dahil olduğu BTS isminde 7 kişiden mürekkep bir topluluk var ki; evlerden ırak. Fanları kendilerini BTS ARMY olarak tanıtıyorlar. Pardon; BTS diyemezsiniz: BiTiEs demeniz gerekiyor!
BiTiEs'in askerleri yani!
Klipleri milyara yakın kitleleri tarafından yakından izleniyor. Web aleminde nasıl BTS Army olunur diye milyonlarca tıklamanın yapıldığı mecralara sahipler. Adeta yeni bir dinin amentüsünü iddia edecek kuralları var.
Sorun çocuklarınıza, onlardan habersiz velet kaldı mı? Rap Monster, Jin, J-Hope, Suga, Jimin, Taehyung(V), Jonkook ismindeki 20 li yaş ortalamasındaki bu gençlerin sizin 15 yaş ortalamasındaki ergen veletlerinizin üzerindeki etkisi sizden daha fazladır. Bundan emin olabilirsiniz. Kız mı erkek mi belli olmayan görüntüleriyle, feminen kıyafetleriyle, lgbt renkleriyle çocuklarınızın rol modeli olan bu grubun dünyanın nereye doğru evrilmeye çalışıldığının da bariz bir kanıtı.
"Basma da fistan giyemem" diye devam ediyordu Türkü. Pamuklu o canım kumaşlar bu aşağılamadan sonra elbette yerini naylon kıyafetlere bırakacaktı.
Olayı benim doğduğum yıla götürelim bu kez...

Naylon çorap'ın yeni çıktığı, yer yataklarının yerini ağır ağır yaylı ranzalara bıraktığı yıllardır. Yıl 1964. Reşadiye'nin Hatipli Köyünde orta boylu, kumral saçlı, siyah gözlü, güzel bir kız yaşamaktadır. Evlenecek kızlar için ''lüks'' olan naylon çorap giymek, karyolada yatmak özlemi, öğretmenle evlenince giderilmektedir.Bu kız, daha küçük yaşlarda öğretmene varma özlemiyle yetiştirilmiştir. Annesi, çocuğunu; "A benim öğretmene layık kızım, seni öğretmene vereceğim..." gibi sözlerle yönlendirmektedir. Ancak, kız büyüyüp gelinlik çağına gelince köyün zenginlerinden birinin çobanlık yapan oğluna nişanlanır. Aynı zamanda köyde öğretmen okulunu bitiren bir genç de bulunmaktadır. Kız da bu gence sevdalıdır. Bu sevda yüzünden nişanlısından ayrılır. Fakat, bu kez de öğretmenin babası, oğlunu köy kızıyla evlendirmek istemez; çünkü, oğlunu şehir kızıyla evlendireceğine yemin etmiştir.

Ailesi tarafından aynı köyden bir başka çobanla on bin lira başlık parası için evlendirilmek istenir. Kızın, öğretmene olan sevdasının yanında, öğretmen hanımı olmak, karyolada yatmak, naylon çorap giymek hayalleri de yok olmuştur. Düğün hazırlıkları başlar. Düğün günü gelir çatar. Kız başı yıkanır. Adet gereğince başı yıkanan kız, köyün çevresinde gezdirilir. Bu gezi sırasında gelinin mani söylemesi gerekir. Kız, öğretmene sevdalı olduğu için mani yerine sevdasını şu türküyle dile getirir;

"Öğretmene varamadım
Naylon çorap giyemedim
Karyolada yatamadım
Abum abum gız abum..."



FEHMİ DEMİRBAĞ

26 Ocak 2019 Cumartesi

ÇAĞDAŞ SÜBYANCI BİRLİĞİ TAARRUZDA
İnsanlık çıldırmış durumda. Özellikle "zevkperestlik" modern insanın yeni dini olmuş vaziyette. Hele ki cinsel zevkler hususunda sınır tanınmıyor. Bir de bu çağdaş dünyanın kirli yüzü bir şeyi ortaya koyuyor: insanlık tehdit altında! Tehlikenin boyutları iç yakıcı. Yakın zamanda ABD’yi sarsan Pizza Gate skandalının yankıları sürerken, Norveç’te aralarında siyasetçilerin de bulunduğu 51 kişi sübyancılıktan tutuklanmıştı. Norveç’te yaşanan kepazeliğe mahkemenin “dur” demiş olması işin arka planını da ortaya çıkardı. Avrupa Birliği ülkelerinde resmi olarak faaliyet gösteren pedofili-sübyancı derneklerinin olduğu da ifşa oldu. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Norveç, Danimarka gibi AB ülkelerinde yasalarla teşvik edilen sapkın dernekleri eleştirmek bile neredeyse suç! Bir de "yönelim" diye hak kılıfı giydirilmişken...
Bizi bile Maastriht, Kopenhag, Avrupa Birliği kriterleri, uyum yasaları gibi lakırtılarla tarumar etmeye çalıştıklarını nasıl görmezden geliriz? Bir İstanbul Sözleşmesi var ki, Serv'i, Mondros'u mumla aratacak kabilden.Süleyman Baş Yenisöz gazetesinde olayı sütunlara taşıdı. Haberin satır aralıklarıyla birlikte olayı irdelemeye devam edelim.
Norveç polisi, aralarında siyasilerin de bulunduğu tümü erkek 51 sanığın, çocuklar ve bebekler dâhil olmak üzere her yaş grubundan çocuğa yönelik cinsel istismar suçu işlediğini açıkladı. Sanıkların yargılanmalarına konu olan cinsel taciz malzemelerini ‘kriptolu chat programları' üzerinden birbirleriyle paylaştığı da belirlendi. Biz Bylock tartışmaları yaşarken Avrupa'nın insani vicdanı bu sapkınlığı algılamakla meşgul oldu. Yöneltilen suçlamalar arasında ‘14 yaşın altındaki çocuklara tecavüz, tecavüze yardım etmek, 14 - 16 yaşları arasındaki çocuklarla cinsel ilişkiye girmek, çocuklara yönelik istismarı videoya kaydedip başkalarıyla ücretli veya ücretsiz paylaşmak' bulunuyor.
Ülkemiz şükür ki henüz Avrupa kadar medenileşemedi. Sübyancılık konusunda ülkemin sapıkları henüz yeterince cesur değiller. Ama gücünü İstanbul sözleşmesinden, 6284 sayılı güya kadına şiddeti engellemek bahanesiyle üretilen ve aileyi koruma maksadını ileri süren yasadan ve illaki milli eğitimiyle, diyanetiyle yoğun destek gören "Top-lumsal Cinsiyet Eşitliği" adlı ucube projeden alan bilumum sapkın organizasyonlar henüz pedofoli, nekrofoli, zoofoli mevzularına giremediler.
Devam edelim...Norveç'te patlayan skandalın ardından gündeme gelen araştırmalar pedofili ve çocuk istismarcılığının en önemli merkezinin Avrupa Birliği olduğunu gösteriyor. Öyle ki pek çok AB ülkesinde pedofillerin resmi dernek ve kuruluşları var. Üstelik Avrupa'da bu yapılara karşı çıkmak “özgürlüklerin engellenmesi” kapsamında değerlendirildiği için suç sayılıyor. Bu kapsamda IPCE (International Pedophile and Child Emancipation - Uluslarası Sübyancılık Ve Çocuklara Özgürlük) adıyla 1990'larda kurulan örgüt, 20 ülkedeki üyeleriyle faaliyetlerine devam ederken web siteleri ise İngilizce, Almanca, İspanyolca ve Fransızca olarak hâlâ yayın yapıyor.
AB ülkeleri içinde PKK, DHKP-C ve FETÖ gibi terör örgütlerine en açık desteği veren ülkelerin başında gelen, NATO ve Avrupa Birliği'nin merkez olarak seçtiği Belçika, aynı şekilde pedofilleri de koruyup kolluyor. Ülkede Philippe Charpentier'ın 1982'de kurduğu “Centre de recherche et d'information sur l'enfance et la sexualité” adındaki pedofil grubun Fransızca yayınladığı bir dergi bile var. L'Espoir adındaki dergi ülkede ‘legal' yayın yapıyor. Belçika'da ekibi dağılmış olsa da daha pek çok pedofil grup bulunuyor.
8 yıldır Fransa'da “Le Petit Gredin / Küçük Yaramaz” adıyla bir bülten bile yayınlayan pedofil grubu GRED, resmi olarak faaliyet gösteriyor. Almanya'da ise pedofil kuruluşlar saymakla bitirilemiyor. Bunların en ses getirenlerinden ‘Arbeitsgemeinschaft ‘Schwule, Päderasten und Transsexuelle / Eşçinseller, Oğlancılar ve Transseksüeller Çalışma Grubu' adıyla bilinen yapı. Bu sapkın yapının en büyük destekçisi Ermeni asıllı Alman milletvekili Cem Özdemir'in de üyesi olduğu sübyancılık yanlısı Alman Yeşiller Partisi.
Frankfurt Okulu ile ahlakları tahrip edilen Almanlar arasında pedofilinin çok yaygın olduğu dile getiriliyor. Almanya'daki Indianerkommune adındaki resmi pedofil grup ise 70'lerden 80'lerin ortalarına kadar aktif faaliyet içerisindeydi. Ekip kendisini, “güçlü bir biçimde pedofil” olarak tanımlayarak çocuklarla özgür topluluk oluşturmayı savunuyordu. 1979 yılında kurulan Pädophile Selbsthilfe- und Emanzipationsgruppe München adındaki diğer grubun pislikleri ayyuka çıkınca 2003 yılında polis baskın yapmak ve kapatmak zorunda kaldı. Grup üyelerinden yarım milyondan fazla çocuk pornografisi ele geçirilmişti.
İngiltere prensi Charles ile merkez üssü İngiltere olan ünlü Siyonist baron Rothschildlerin adı da Pizza Gate skandalına karışmıştı. Gelen son bilgiler pedofilinin en yaygın olduğu ülkelerin başında İngiltere'nin geldiği bildirildi. Paedophile Information Exchange / Pedofil Bilgi Alışverişi adıyla İngiltere'de kurulan sapık dernek, 1978 ile 1983 yılları arasında Ulusal Sivil Özgürlükler Konseyine bağlıydı. Magpie, Pedofili ve Çocukluk Hakları'nı Öğrenme adında bir dergi yayınladılar.
Gruppo adlı sapkın yapı ise İtalya'da P. Francesco Vallini tarafından 1989 yılında kurulur. ‘Resmi' grubun kurucusu Vallini, suç örgütü yürüttüğü gerekçesiyle üç yıl hapse mahkûm edilmiş. Buna rağmen grup faaliyetlerine devam ediyor ve ‘Babilonia' adında bir eşcinsel dergisi çıkarmayı sürdürdü. Sübyancı grup, ‘Corriere del pedofili' adında başka bir dergi daha yayınlıyor. Hollanda'da ise 1950'lerde Frits Bernard adında bir psikolog tarafından kurulan Enclave Kring ilk resmi gruplardan. Bununla birlikte Hollanda'da pek çok pedofil grup bulunuyor.
2006 ve 2008 döneminde etkin olan Hollanda siyasi partisi Party for Neighbourly Love, Freedom, and Diversity, çocuk pornografisini yasallaştırmayı savunuyordu. Avrupa'daki ‘en önemli' pedofil derneklerinden biri olarak gösterilen Danish Pedophile Association / Danimarka Pedofil Birliği İSE 1985'ten 2004 yılına kadar Hz. Peygamber'e (sav) hakaretin serbest olduğu Danimarka'da faaliyetlerine devam etti. Derneğin şu anki yapılanması hakkında bilgi bulunmamakla birlikte gayri resmi olarak faaliyetini Deep Web'ten sürdürdüğü dile getiriliyor.
Australian Man/Boy Love Association (AMBLA) adıyla faaliyet gösteren grup pedofil propagandasını rahatça yapabiliyor. Çünkü Avusturya'da sapkın görüşler ve fiiller suç kapsamında değil. Ülkede suç sayılan tek şey Türk ve Müslümanları övmek. Australian Paedophile Support Group (APSG) (Avustralya pedofil destekçileri grubu) adıyla 1980 yılında kurulan grubun, polis tarafından tasfiye edilse de faaliyetlerine yer altında devam ettiği belirtiliyor.

fehmi demirbağ

19 Ocak 2019 Cumartesi

NASIL BİR MEDENİYETE AİTİZ? (2)

1800'lü yıllar.
Basık atmosfer Londra'nın makus talihidir... Puslu bir karamsarlığı vardır. ... Önce Londra insanının gündelik yaşamına bir göz atmak istiyorum. Ki, kendi insanını dahi ezen, ona zulmeden zihniyetin iddasının nasılda dünyayı düzenlemek olup ta, dünyayı talan etme hikâyesinin başlangıcını ifade etmek istiyorum.
Senelik banyolarını Mayıs ayında yapan, insanların çoğunun Haziran'da evlendiği, Londra'dayız. Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler düğün alanında vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar, sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temizlenmek için ilk suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Sırayla diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar sonra da bebekler yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında ise tahta bulunmuyordu. Yağmur yağdığında çatıya yerleşmiş bulunan fareler, böcekler, kediler, köpekler çatıdan kayarak aşağıya düşüyorlardı. Kedi-köpek yağıyor terimleri vardır İngilizlerin. İşte bu tabir bu sefilliklerinden kaynaklanıyordu. İngiliz usülü cibinlikli yatakların sebebi de buydu.

Bütün şehrin zemini topraktı. Yalnızca zenginlerin yaşadığı yerlerin altına zemin olarak ahşap döşenirdi. Yine kışın bu zemin ıslandığında evin içinde kayıp düşmeler oluyordu. Bunu engellemek için yere saman serpiyorlardı. Bir zaman geliyordu ki samanın yoğunluğundan kapılar kapanmıyordu. Bunu önlemek için eşik olarak kapının dibine tahta çakmaya başladılar; thresh hold'du bunun adı: saman tutan!

Yemeklerini sürekli ateş üstünde duran büyük kazana attıkları sebzelerle elde ediyorlardı. Onun için yemekleri lapadan farksızdı. Sürekli kazana bir şeyler ilave ettiklerinden bulaşık sorunları yoktu.

Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı. Eve Ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.

Birisinin eve domuz eti getirmesi Zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (yağ çiğnemek) adı veriliyordu. Parası olanlar kalay kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidiyüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ölüme yol açıyordu.
Domatesler buna sık sık sebep olduğu için yaklaşık 400 yıl boyunca zehirli olduğu düşünülmüştü. İnsanın çoğu kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat, sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu.

Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar küfler oluşuyordu. Kurtlu küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'Tabak ağzı' (açma ağız) denen hastalık ortaya çıkıyordu. Ekmek itibara göre bölüşülüyordu.. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira, viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç, gün suursuz vaziyette tutabiliyordu. Diğer insanlar bu durumdaki insanların öldüğü düşüncesiyle cenaze işini hallediyorlardı. Bir süre sonra bu insanların mezarlıktan gelen bağırtıları onları tedbir almaya yöneltti. Tabutlar açıldığında tabutun içi tırnak izleriyle dolu oluyordu. Çözüm olarak bu durumdaki insanların ellerine ipler bağlandı. İpin ucu da bir çana. Cenaze gecesi bir kişi mezarlıkta nöbete durmaya başladılar. Mezarlık vardiyesine başlamışlardı.

Bir süre sonra kendinden geçmiş insanlar mutfak masasına yatırılıyor başında uyanma nöbetine duruyorlardı.

Eski yaşam alanlarında mezarlara yer kalmayınca eski mezardaki kemikler kemik evi adı verilen yerlerde toplanmaya başlamıştır.

Rahibelerin ellerinden başka yerlerini yıkamaları yasaktı. Kastilya Kraliçesi İsabella 50 yılı aşkın hayatında toplasan 12 kez yıkanmıştı. Paris'te ki Versay sarayının pisliğinden de bahsetmek gerekir. E hadi onu da siz araştırın. Parfümü, yüksek ökçeli ayakkabıları, şemsiyeyi...

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış, Pensilvanya, Virginia eyaletlerinde 'banyo yapmayı yasaklayan' , 'ya da belirli kısıtlamalar getiren' yasa çıkarılmıştı. Philadelphia'da kanunla "Bir ay içinde birden fazla banyo" yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Kısaca sıradan insanın sefil bir hayata, cehalete mahkum edildiği bir toplumdan bahsediyoruz Londra artık üretim araçlarını özel mülkiyeti haline getiren az sayıda insan ile toplumun geri kalanını ücretli işçi durumuna soktuğu kapitalizm isimli bir düzen kurmaktadır.

Kapitalizm, mülk sahibi sınıf olan şehirli sermaye sahiplerinin, ekonomik açıdan epeyce palazlandıktan sonra egemenliğini siyasal bir güçle taçlandırmasıdır.

İngiliz zengin sınıfı deniz aşırı coğrafyaları sömürgeleştirmekle, talan etmekle kalmayıp kendi ülkesinin işçi sınıfının da kanını iliklerine dek emmiştir.

"Üzerinde güneş batmayan" İngiliz imparatorluğu hummalı bır sekilde korkunç bir emek sömürüsü ile inşa edilmistir. Hindistan'da ve uzak doğuda, Amerika kıtasında, Avustralya kıtasında, Afrika'da ve özellikle İslam coğrafyasında İngiliz başta olmak üzere bütün batılı ulusların kanlı ellerinin izlerini bulmaktayız. Avrupa'da en kıymetli bakanlık Sömürge Bakanlıklarıydı.

1900'lü yılların başlarında İngiltere'nin batı yakası ihtişamıyla göz kamaştırırken, doğu yakasında çok sayıda insan uçuruma itilmektedir. Onları umut ile oyalayıp, süslü cümlelerle geçiştirip karın tokluğuna zenginliklerine zenginlik katmışlardır.

Düşünün, Londra Metrosu yapılırken güneş yüzü görmeden orda doğup, yaşayıp, orda ölen insanlar olmuştur. Kâr hırsıyla gözü dönen burjuvazi kendileri için ölümüne çalışan bu kalabalıkları ayrıca aşağılamaktaydı.
Doğu yakasında yaşamaya çalışan işçilerin durumu çok kötüdür. İnsanların en temel barınma haklarından yoksundurlar. Kiralık ev yoktur, kiralık odalar, daha doğrusu izbeler vardır.

Bütün gün çalışan insanların kazançlarının en büyük bölümü haftalığı üç şilin olan bu odalara verilmektedir. Bu evlerde tuvalet, ısınma gibi olanaklar zaten bulunmamaktadır.

İnsanlar bu ahıra benzeyen evlerde uzun yıllar kalırlar . Çoğu zaman ömürlerini de buralarda tamamlarlar.

Domuz ahırlarına benzeyen yerlerde yaşayan bu insanları İngiliz hanımefendi beyefendileri onları pis, kaba bulup, hakir görmektedirler. Yoğun sömürü koşullarından madenlerde çok yüksek sıcaklıklarda her yaştan kadın erkek yanyana bir lokma ekmek için çalışmak zorunda kalırlar. Kadın erkek ilşkilerinde muazzam bir yozlaşma başlar. Kendini içkiye verip avunmaya, teselli bulmaya çalışan kalabalıklar iş kazalarının, sefaletin getirdiği şartlarda düşkünler evlerine sığınmaya çalışırlar.

Kapitalistlerin kâr hırsı uğruna yaşamlar anlamsız ve eziyet verici bir hale dönüşür. Ölüm bu insanlar için kurtuluşun adresidir. Ölmeyi beceremeyipm intihara kalkışanlar ayrıca hapsi boylarlar.

Yaşamın onu anı hapishaneye çevrilir. Yaşamanın kahredici Bir yük A.Ş. anlamsız Bir eziyet Haline geldiği,, bu durumdan ölerek kurtulmak isteyenlerin sayısı artmaktadır.

Adalet, Hukuk Yasalar , Sermayenin çıkarına işlemektedir. İşçilerin hayatları birileri tarafından gasp edilmiş, yaşama haklarına tecavüz edilmiş ölme özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Londra sokaklarında parklar evsizler için yapılmadığından oralarda dinlenmeleri bile yasaktır. İşçi sınıfının cezalandırılması için adalet mekanizması çok hızlı çalışır. Meşhur İngiliz yargıçlarının peruklarını bilirsiniz. Yıkanmayan, dolayısıyla tepelerinde dolaşan bitler saygınlıklarını azaltmasın diyedir o perukların marifeti.

Yoksul insanların barındığı sığınakların ismi çivi'dir. Onların en çok yedikleri yemekte ekşimiş yulaf ezmesidir. Çivi'lerde kalmak isteyenler ya taş kırmak durumundadırlar ya da hastaneler başta olmak üzere değişik yerlerde temizlik hizmeti yapmak zorundadırlar. Yedikleri yulaf ekmeğinin, yattıkları yatağın bedelini ödemeden oralarda barınamazlar.

Tabi Dünya sathında çıkardıkları savaşlara asker olarak katılmak İngiliz halkının ekmek yiyebilmesi adına da umuttu.

İşte bu tablo karşısında uygar çağdaş adı verilen bu dünyanın, İnsanlığın yararına olup olmadığını sormak gerekir. Uygarlık denen bu büyük dolandırıcılığın, yapay parlaklığın etkisini matah bir şey zanneden dönemin bir kısım Osmanlı aydınları bizim insancıl düzenimizi yıkmak pahasına bilerek ya da bilmeyerek onların ekmeğine yağ sürmüşlerdir.

Oysa insanlığın düşmanı değildir makineler, teknoloji, üretim araçları. Bunların epey çoğalttığı nimetlerin paylaşımını adaletsizce yapan zihniyetlerdir.

Hadi şimdi de satar/bucks kahvemizi yudumlayalım. Biraz tarihin satır aralarında dolaşalım.

"Annesini kaybeden bir aslan yavrusu koyunların arasına girmiş. Koyunların sütünü emerek büyümüş. Zamanla kendini koyun zannetmiş. Bir gün koyunlardan birisi aslana şöyle demiş ..:

"Sen bizim cinsimizden değilsin. Biz koyunuz, sen aslansın. Sen bu dağların kralısın. Son zamanlarda bu dağlarda çakalların, ayıların sesleri fazla yükselmeye başladı, bizi rahatsız ediyorlar. Bir kükresen de bizi bunlardan kurtarsan." demiş. Fakat aslan bunu kabul etmeyerek, "Ben de sizin gibi koyunum." demiş. Koyunun günlerce ısrarına rağmen aslan, aslan olduğunu bir türlü kabul etmemiş.

Nihayet bir gün koyun, aslanı alıp bir su birikintisine götürmüş. "İkimizin de sudaki akislerinize iyice bakalım. Senin yelelerin var, benim yok. Söyle bakalım ikimizde Koyun muyuz?" diye sormuş. Aslan "Hayır değiliz." demiş. Sonra koyun, "Senin, pençelerin var, bizim yok. Senin dişlerinle bizim bir değil dişlerimiz. Hatta senin sesinle bizim seslerimiz bile farklı. İstersen bir ben meleyeyim, bir de sen kükre." Heybetli dehşetiyle kükremiş. Koyun cılız bir sesle melemiş. Aslanın kükremesini duyan çakallar yuvalarına, tilkiler deliklerine, ayılar aslanın inlerine kaçışmışlar. "

Sonra da hikâyemiz ile ne kastettiğimize gelelim:

Fransızlar Türkleri pişirme işinde ortak hareket ediyorlardı.
”Haçlı ordusunun bir askeri:
“Öldürülen Müslümanlar piramit şeklinde yığıldı.
O zamana dek böyle bir katliam yapılmamıştı.” derken,
Bizans imparatoru Alexios’un kızı Anna Komnena şunu söyler:
“Barbar Fransızların en büyük eğlencelerinden biri de Müslüman çocuklarını kızartmak ve yemekti.”
Antakya ve Maarra’da Fransızların Soykırım ve Yamyamlıkları..
“Burası vahşi hayvanların kol gezdiği bir çayırlık mı
Yoksa benim evim mi, doğduğum yer mi, bilmiyorum”
Yukarıdaki mısra, Orta çağ Suriyesi’nin büyük şehirlerinden Maarratu’n-Nûman şehrinde yaşanan barbarlığa atıf yapan ve yine bu şehrin sakinlerinden olan bir ozana aittir.
Haçlılar, I.Haçlı seferi sırasında Antakya’yı işgal etmiş ve bu şehrin Müslüman ahalisini katliama tabi tutmuşlardı.
Ancak bundan daha da iğrenci haçlıların Antakya kuşatması devam ederken yaptıkları yamyam lıktı.
Antakya kuşatması uzun sürmüştü.
Bu süre zarfında şehre dışarıdan bir yardım ulaştırılamamıştı. Bu sırada haçlıların da erzak stokları boşalmıştı.
Durum, haçlılar için kötüleşiyordu.
Böyle giderse değil Antakya önünde kalmak; hayatta dahi kalamayacaklardı.
Erzaksız bir ordunun savaşması imkansızdı.
Ancak bunun için pratik ve bir o kadar da iğrenç bir çözüm buldular.
Tarihin gördüğü en büyük vahşet hadiselerinden biri olan bu olayı, o sırada Antakya önündeki haçlı ordusunda bulunan ve olayın görgü tanığı olan haçlı ozanı Richard le Pelerin şöyle anlatır:
“Asaletli Pierre L’ermite, otağının önünde oturuyordu.
Kral Tafur ve adamları çıkageldiler.
Bunlar yüz kişiden çoktular ve açlıktan şişmiştiler.
Kral, keşiş Pierre’e:
“Tanrı adına bize yol göster, zira açlıktan mahvolmaktayız.” Dedi.
Pierre şöyle cevapladı:
“Korkak olduğunuz için!
Haydi şurada yatan ölmüş Türkleri toplayınız.
Tuzlar ve pişirirseniz pekala yenir onlar.”
Bunun üzerine on bin haçlı toplandı.
Türk ölülerinin derileri yüzüldü, bağırsakları çıkartıldı.
Etleri haşlama ve kebap yapıldı.
Adamlarımız bu etleri doyasıya yediler, ama ekmeksiz olarak. Bunu gören zincire vurulmuş Türkler çok korktular, et kokusundan duvarlara dayandılar.
Yirmi bin putperest (Türkleri kastediyor) bu manzarayı seyretti; ağlamadık Türk kalmadı! (…)
Adamlarımız kendi aralarında konuşuyorlardı:
“Şu Türk eti, zeytinyağlı domuz sırtı ve jambondan daha iyidir!” Ortalıkta Türk ölüsü kalmayınca, mezarlıklara varıp Türk ölülerini çıkardılar.
Onlardan bir tepe yaptılar.
Bağırsaklarını çıkarıp Asi Nehri’ne attılar;
etlerin derilerini asıp rüzgarda kuruttular!”
Suriye’deki Sur şehrinin Katolik metropoliti olan Guillaume de haçlı yamyamlığını şöyle anlatmıştır:
“Bohemond (Bu adam haçlı liderlerinden olup, işgalden sonra Antakya kontu olacaktı) birkaç Türk getirilmesini istedi ve bunları hemen öldürttü.
Büyük bir ateş yaktırarak etleri şişlere geçirtti ve pişirtti.
Sonra da bütün akrabalarını çağırarak onları Türkleri yemek üzere kurdurduğu sofralara davet etti.
Bunun manası kendisine sorulunca da:
“Bugün buradaki Türklerin etlerinin başta komutan ve prensler olmak üzere orduya ikram edileceğinin bilinmesi içindir.” dedi.”
Haçlı tarihçilerinden Charles Mills ise şunu nakleder: “Bohemond getirttiği Müslüman Türkleri boğazlattı ve ateşte kızarttı.
Seyredenlere dönüp buraya iştahını tatmin etmek için geldiğini haykırdı.”
Bizzat sefere katılmış olan bir haçlının yazdığı Anonim Gesta Francorum adlı tarihte de “Müslümanların etini yiyen Fransızlar”dan bahsedilmiştir.
Antakya’daki camilerin yakılmasına ve Müslüman katliamına tanık olan Papaz Lemoine şöyle der:
“Fransız askerleri şehre girince sokaklarda gördükleri ihtiyarları ve çocukları parçalıyorlardı.
Ancak ilk gün herkes öldürülemedi.
Ertesi gün bizimkiler, şehirde sağ kalan 10.000 Türk’ü kestiler!”
Brentano da şunu söyler:
“Fransızlar, şehir civarındaki bataklıklarda iki haftadır yatan Türk cesetlerini iştahla yemekteydiler.”
O gün esir düşen ve teslim olan her Müslüman katledildi.
Bir papaz, vicdani hislerden tamamen yoksun şekilde: “Müslüman kadınlarına gelince; onlara karınlarına birer kılıç sokulmaktan başka bir fenalık yapılmadı.” demiştir.
Yamyamlık, Orta çağ Avrupa’sı için yeni ve marjinal bir olgu değildi.
En ufak bir sıkıntıda dahi Hristiyan Avrupalılar, yamyamlığa başvurabiliyorlardı.
Haçlı seferlerinden bir süre önce Fransa’da meydana gelen kıtlıkta da bir sürü yamyamlık vakası olmuştu.
Bir adam çocukları kandırarak götürüp onları yemişti.
Bir adamın evinden de, o adamın yediği insanların kafataslarından oluşan bir koleksiyon çıkmıştı.
Haçlıların Ortadoğu’da yaptıkları yamyamlık, papalığa “mecburiyetten bu işin yapıldığı” şeklinde aktarılsa da; bu barbarlık mecburiyetin çok ötesinde adeta bir ziyafet, hatta ritüel şeklini almıştı.
Haçlı lideri Bohemond, akrabalarını “Türk ziyafeti”ne çağırırken;
Tafurlar adı verilen haçlı topluluğu da ortalıkta Türk eti yemek istediklerini haykırarak dolaşmaktaydı.
Vahşet bununla bitmedi.
Haçlılar Antakya’dan sonra Suriye’nin en mühim şehirlerinden olan Maarratu’n-Numan şehrini kuşattılar ve işgal ettiler.
İslam kaynağı İbnü’l-Esir bu işgalle ilgili olarak:
“Müslümanlar üç gün boyunca kılıçtan geçirildiler.
Burada yüz binden fazla Müslüman öldürüldü ve kadın ve çocuklar da esir alındı.” demektedir.
Buradaki katliama tanık olan Raoul de Cean şöyle der:
“Bizim Fransızlar, Maarra’da esir alınan Müslümanları kazanlarda pişirdiler ve çocuklarını da şişe geçirip kızarttılar.” Brentano’nun nakli de ilginçtir:
“Fransızlar Müslüman Arapları ve Türkleri ikiye kesip güya yuttukları altınları arıyorlardı.
Diğer bir grup ise Müslümanları parça parça kesip pişiriyordu.” Bir başka haçlı kaynağı da “Adamlarımız Türklerin butlarından parçalar koparıp kızartıyorlar, ama daha tam pişmeden vahşi ağızlarıyla silip süpürüyorlardı.” demiştir.
Haçlı tarihçisi Albertus ise:
“Adamlarımız Türkleri, hatta köpekleri yiyorlardı” demek suretiyle Müslüman eti yemenin, bir köpeği yemekten daha normal olduğunu belirtmiştir.
Willermus ise:
“Fransızlar Türkleri pişirme işinde ortak hareket ediyorlardı.” demektedir.
Haçlı ordusunun bir askeri:
“Öldürülen Müslümanlar piramit şeklinde yığıldı.
O zamana dek böyle bir katliam yapılmamıştı.” derken,
Bizans imparatoru Alexios’un kızı Anna Komnena şunu söyler: “Barbar Fransızların en büyük eğlencelerinden biri de Müslüman çocuklarını kızartmak ve yemekti.”
Thomas Fuller:
“Bağışlanmak için cümle dahi kuramayacak kadar küçük Müslüman Türk çocukları ve bir savaşçının her daim affedebileceği zayıf kadınlar bile boğazlandı.” demektedir. Michaud, Müslümanların ateş üzerinde zorla yürütüldüğünü belirtir.
Keşiş Robert Maarra yamyamlığı için şunu söylemiştir: “Adamlarımız çatılarda yürüyorlar ve sanki yavruları çalınmış dişi yaban aslanı gibi saldırıp, yiyip, içiyorlardı.
Yılların ağırlığı altında ezilmiş ihtiyarları ve küçük çocukları parçalayıp yiyorlardı.
Para bulmak için Müslümanların karınlarını deştiler.
Kan, akarsular gibi yollardan aktı, her yerde cesetler vardı.” Foucher: “Müslüman katliamında Ermeniler ve Yunanlılar Fransız haçlılarına yardım ediyordu.” ifadesini kullanmıştır.
Aix Başpiskoposu da: “Adamlarımız ölülerini yiyerek dahi Müslümanlar ve Türklerle savaşmış oldular.” diyerek memnuniyetini dile getirmiştir.
Haçlıların ve bilhassa Fransızların yaptıkları Antakya ve Maarra katliamları, Kudüs katliamı için bir prova gibiydi.
Bu bilinçsiz ve barbar kalabalık, İslam dünyasında huzurun ve ruhaniyetin sembolü olan ve Müslümanlar tarafından “Daru’s-Selam”(Huzurun ve barışın yeri) olarak adlandırılan Kudüs’e ilerlemek ve burayı işgal etmek için her yolu mubah görüyordu.
Bu haçlı ordularında en baskın unsur da Fransız unsuruydu. Zira haçlı seferi çağrısı Fransa’da yapılmış, ordular buradan yola çıkmış ve en büyük katılım da buradan olmuştu.
(Antakya ve Maarra katliamının faillerinden olan Normanlar ise Viking soyundan gelen vahşi bir kavimdi.)
Fransızların bu hareketleri tarihin dahi yüzünü kızartacak kadar iğrençti.

devam edecek

FEHMİ DEMİRBAĞ