3 Mart 2021 Çarşamba

 

ÇAKALLAR VADİSİ

Dev bir uyuşturucu operasyonu haberi ile başlar o karanlık 1993 yılı. Operasyonun hedefinde 11 ton uyuşturucu taşıyan Lucky-S adlı Panama bandıralı bir gemi vardır. Türk SAT (Su Altı Taarruz) komandolarınca 7 Ocak günü bu gemiye Akdeniz açıklarında nefes kesen bir operasyon yapılır ve gemideki 11 ton uyuşturucuya el konulur. 1993’ün nasıl bir yıl olacağının ilk işaretidir o operasyon. Ardında birçok soru işareti, söylenti bırakırken, uyuşturucu kartellerini yani mafyayı derinden sarsar.

Türkiye 15 Kasım 1992 Tarihinde şu manşete sebep olacak olayla karşılaşır. Narkotik, EGM ve SAT Komando'nun yaptığı uyuşturucu baskını esnasında gemi personeli gemiyi batırır. Gemi'de 3 Ton eroin olduğu söyleniyordu. Geminin kendisi Osman Ayanoğluna aitti. İçerisindeki mal ise Daş Ailesinin lideri Şeyhmus Daş ve PKK'lı Baybaşin Ailesinden Hüseyin Baybaşinin de üye olduğu bir konsorsiyuma aitti. Ayanoğlu Ailesiyle beraber bir yılbaşı kutlamasında infaz edilmişti. Hem de gemisinin manşetlere gündem olmasından bir sene evvel. O zamanlar anlam verilemeyen cinayet, 3 ton eroinle anlam kazanmıştı. Geminin sahibi bir ölüydü.
Konsorsiyumun ortaklarından, Şeyhmus Daş, Kısmetim bir olayından sadece 10 gün sonra suikaste uğrayıp öldürüldü. Basın bunu Kısmetim-1 olayının üstünü kapatmak için yapıldığını sanıyordu, ama asıl sebebi o tarihte Türkiye'ye doğru hareket etmeye başlayan Lucky-S gemisiydi. Yıllar sonra ifadelerinde "Kısmetim 1 boştu. Zaten gemi limanlarda bekletilip aranmıştı. Mevzu dikkatleri çekmekti.", diye itiraf edecekti Baybaşin. Devleti suçlayıp olayla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Şeyhmus Daş'ı ortadan PKK ortak azaltmak için kaldırmıştı.
7 Ocak 1993 Tarihinde işte bu gemiye bir baskın yapıldı. 11 ton esrar, 2.5 ton bazmorfin ele geçirildi. Mürettebat yine batırmak istese de, başarılı olamadı. Ancak gemi cevaptan çok sorulara sebep oldu.
Madımak, Bağbağlar gibi en bilindik yaşanan acı olaylar ve daha birçok uğursuz olayın yaşandığı 1993 yılı terör, faili meçhuller ve katliamlarla Türkiye için 1990’lı yılların en karanlık olaylarının gerçekleştiği, en uzun yılıydı. 1993’te gerçekleşen cinayetler, saldırılar, şüpheli trafik kazaları ve uçak kazalarının büyük bir kısmı hala esrarını korurken, bir kısmının dosyaları zaman aşımına uğrayıp tarihin tozlu raflarında birer utanç belgesi olarak yerini aldı. Mafya, derin devlet, PKK, operasyonlar, suikastlar, sır dolu ölümler, katliamlar ve dökülen onca kan…
Türkiye'nin karanlık tiplerinden Tuncay Güney 2001'de gözaltında şöyle ifade vermişti: "Kısmetim 1'deki eroinin sahibi Daş ve Ergenekon. Gemi Akdeniz ortasında boş batırılacak, eroin Yurtdışında satılıp parası bölünecekti. Ergenekon adına pazarlığı JİTEM'ci bir yüzbaşı yürüttü."
Gemi yakalanmıştır ancak yeraltında efsaneler türemeye başlar, iddialara göre mallar yeniden piyasaya sürülmüştür. Bilmeyenler için Kurtlar Vadisi dizisinde sehemin malı şanslı s gemisinde yakalanır, Pala malları devletten çalar ve tekrar piyasaya sürer. Baybaşin yıllar sonra uyuşturucunun tekrar piyasaya sürüldüğünü itiraf eder. Veli Küçük'ü ve başka Ergenekon Sanıklarını suçlar, ancak bizim konumuz burada yön değiştiriyor. Çünkü Baybaşin Ailesi Avrupaya, daha doğrusu Hollanda'ya iltica ediyor. Aile artık PKK sempatizanlığını açık açık yapmaya başlar. 98 senesinde Hüseyin 'Siyah Lale' Operasyonuyla yakalandı ve ömür boyu hapis cezasına mahkum edildi. Yakalandığında inanılmaz bir servete ve güce sahipti. Peki nasıl? Ne yaşandı bu 5 senede? Öcalan Sorgusunda PKK'nın uyuşturucu Ticaretinden bahsediyor. PKK adına haraç toplayan kişinin yıllar sonra kavga edeceği Ferhat kod adlı kardeşi Osman Öcalan olduğunu söylüyor. Ancak daha önemlisi MED TV'nin finansını anlatıyor. 250 Milyon dolar yıllık bütçesi olan ve Ahmet Kaya'nın defalarca konuk olduğu, övdüğü PKK'nın Avrupa'da yayın yapan kanalı MED tv'nin finansmanın yarısını Hüseyin Baybaşin üstleniyor. Karşılığında bolca bu kanalda propagandası yapılıyor. Foşik TeCe falan, anlarsınız ya? Sonralardan hapiste geçirdiği süre boyunca iyice radikal bir kürt ırkçısı olan Baybaşin, her ay şöyle bir blog da çıkarır. (Polat Alemdar ofisi şoplu Fotoğraf gerçek, gerçekten kendi böyle paylaşıyor.) Bir yandan ailesi bir İmparatorluğu yönetiyor. Ömür boyu hapis yatar, çünkü cinayet, Esrar kaçakçılığı gibi suçları 'TC beni eziyor' savunmasıyla üstünden atamaz. Baybaşin sürekli Türkiyeyi hedef alan açıklamalar yapmaya başlar. İşgalci vs. gibi söylemler de bulunur ve klasik Kürdistan masalına başlar. Ancak bu Ailenin, bu İmparatorluğun müthiş serveti nerden gelir? Kısmetim 1 ve Lucky S Gemisinden tabi! Nereden olacak? Ancak PKK'nın bu parayı kullanması için yıkanmalıdır. Peki ama nasıl?! Almanya'da bulunan pkklı Rapci Xatar, zamanında bir Altın Nakliyecisi Aracı soymuş, bu yüzden interpol tarafından aranmış ve sonunda Irak'a, kürt bölgesel yönetimine sığınmıştır. Ne hikmetse Almanya'ya teslim olur, 4 sene hapis yatar ve çıkar. Ama o da ne? Xatar kurumsallaşmaya gider. Hiç beklenmedik şekilde yeni nesil rapciler çıkarır. Ve her nasılsa her rapcisi patlar. Eno, Mero, Sero El Mero. Kokusu çıkar: Baybaşinlerle bağ kurmuştur.
Xatarın Baybaşin ailesiyle bağı sadece para için değildir, iki tarafta radikal kürtçüdür. Mesela Iz Da Şarkısında "YPG'ye destek çünkü o bizim passionumuz" der. Gerçekten de yapar, YPG'ye milyonlarca dolar yardım gönderir ve diğer kürt rapcileri de aynısını yapmaya zorlar. Xatarın YPG bağlantısını Suriyeli Xalo Selam lakaplı Selam A. yapar. Selam aynı zamanda Xatarın müzik şirketinde yöneticidir ve bodyguardlık yapar. 2017'de Türkiye'de polis kendisini paketler. Alman medyası ortalığı ayağı kaldırır. "Sözde Terör yüzünden Erdoğan Hapishanesine!.." Xatarın para yıkama sistemi ise şöyle işliyor: Spotify dinlenmesi için 50 bin Euro para verirsin. Hesapları hackleyen bi adam, gerçek dinlenme olarak sana 1 milyon dinlenme sağlar. Spotify da sana dinlenmeler için para öder. Temiz iş!
Şimdi bu işin kokusu çıkmasın diye, satın alınan izlenmelerle rapciler trendlere sokulur youtubede. Böylelikle "vay be ne izleniyor bu adamlar" diye düşünen gerçek insanlar da katılır kervana. Xatarın Alles oder Nix şirket Eno, Mero, Sero rapcileriyle böyle para basar.
Her şey mükemmel işlerken, almanlar şüphelenir. Bu izlenmeler nedir böyle? Özellikle Mero. Türk kökenli araştırmacı gazeteci İlhan Coşkun Alman devlet kanalına araştırma yapar ve bu sistemi açığa çıkarır. Yetmez kendisi de 'ispat' için Rapci olur bir haftalığına.
Tüm Almanya'nın gündemine bomba gibi düşen olay sonrası Xatar deliye döner ve İnstagramdan İlhan Coşkuna saldırdığı açıklamalar yapar. Özellikle Mero hedef gösterilir belgeselde. Xatarın açıklaması gecikmez. "Mero Türkiye'de izleniyor. O yüzden." Apar topar Türkiye'ye gönderirler meroyu, o da şarkısını çıkarır. Şarkı gerçekten de tutar, Xatar Videoya Yılmaz Güney ve Ahmet Kayayla imzasını da koyar.
Böylelikle Türk Milleti Baybaşin Ailesi ve Pkk'nın uyuşturucu parasını aklamasına yardımcı olur. Xatar Gaddafi Videosunda da Hüseyin Baybaşine selam Çakar. "Asıl mafya devlettir, Hüseyin Baybaşin'e sor!"
Afrin harekatı esnasında Mero'nun tasması çekilir. İnstagram'dan "Allah ordumuzu korusun" temalı paylaşım yaptıktan 20 dakika sonra story'i siler. Yaklaşık 1 saat sonra yanına aldığı Xalo Selam'la açıklama yapar. "Herkes kardeş, savaş bitsin barış olsun" der.
Ben üzerime düşen bilgilendirmeyi yaptım sevgili Türk Milleti. Bu adam şuan O Ses Türkiye'de jüri ve Ay yapım desteğiyle çukur dizisine girecek.
Bu ülkenin başından kara bulutlar niye gitmiyor diye sorarsanız, mezardaki insanların kemiklerini sızlatmaktan.
Ama bugünleri anlamak için 93 olaylarını didiklemekte fayda olduğunu belirteyim.
Hadi koltuğunuzu geriye yaslayın biraz o günleri gözden geçirelim.
Asker olduğum sene... 24 Ocak 1993, karlı bir Ankara sabahı… Türkiye kâbus gibi bir güne uyanır. Uğur Mumcu her zamanki gibi evinden çıkıp aracına biner, kontağı çevirir ve o an, orada arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeder. Kalemi keskin bir araştırmacı-yazar olan ve o günlerde Kürt Dosyası üzerinde çalışan Mumcu’nun cinayeti, aradan geçen onca yıla karşın bir türlü aydınlatılamaz ve olayın failleri nedense bulunamaz.
93 adlı korku filmimiz sürpriz sahnelerle devam eder: Türkiye’nin Uğur Mumcu suikastıyla sarsıldığı o günün sadece 96 saat sonrasında gündem yeniden değişir… 28 Ocak 1993’te hedef bu kez Musevi iş adamı Jak Kamhi olur. Kamhi, İstanbul Beylerbeyi’ndeki evinin önünde, teröristlerin lav silahlı saldırısına uğrar ve şans eseri saldırıdan yara almadan kurtulur. Suikastın sorumlusu çok geçmeden tespit edilir, ama kayıptır. Saldırıdan tam 10 yıl sonra yakalanabilir. İdamla yargılanır, ama cezaevinde sadece 11 yıl tutuklu kalır.
Zor başlayan 1993 yılı uğursuzluklarla sürer. 5 Şubat 1993 günü bu defa Anavatan Partisi’nin genç ve yetenekli isimlerinden, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yeniden siyasete dönme planındaki kilit ismi olan, dönemin maliye bakanı Adnan Kahveci Bolu yakınlarında sır dolu bir trafik kazası geçirir. Kahveci, eşi ve henüz 17 yaşındaki kızları orada hayatlarını kaybeder. Ancak kaza ilginçtir, çünkü Kahveci ters yola girmiştir. Oysa onu tanıyanlar Adnan Kahveci’nin asla hız yapmadığını ve çok dikkatli araç kullandığını söylerler. Üstelik Adnan Kahveci de o günlerde tıpkı Uğur Mumcu gibi bir Kürt raporu üzerinde çalışmaktadır. Ölümünün üzerindeki sis perdesi asla kalkmaz.
Yine o şubat ayında Türkiye bir başka ölüm haberiyle daha sarsılır. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, tıpkı Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci gibi terörün milli çözümle sona erdirilmesi için çalışan bir komutandır. Uçağı 17 Şubat 1993’te düşer ve Orgeneral Bitlis şehit olur. Ama ölmeden önce söylediği, Güneydoğu’ya konuşlu Çekiç Güç’ün Türkiye’den ayrılması gerektiği şeklindeki cümleleri o ölümün ardında da görünmez bir el olduğuna işaret eder sanki. Uçağın neden düştüğü hiç aydınlatılamaz. Onun ölümü de o yıl gerçekleşen ve gerçekleşecek diğer ölümler gibi hep karanlıkta kalır.
Türkiye ardı ardına gelen ölüm haberleriyle sarsılmaya devam eder 1993 yılının ilk aylarında… Ama ülkeyi en derinden sarsan haber kuşkusuz 1993’ün 17 Nisan günü gelir. PKK’nın başı Öcalan 16 Nisan 1993’te süresiz ateşkes ilan ettiğini duyurur, açıklamayı 17 Nisan günü Şam’da yapacaktır… Gazeteciler ve hatta dönemin vekilleri o gün o toplantıya katılmak için yoldadırlar. Haber yolcular daha Şam’a ulaşamadan gelir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi geçirmiştir. Daha doğrusu ölüm raporuna ölüm nedeni öyle yazılır. Ama o şok ölümün, tam da o güne denk gelmesi akıllarda ister istemez bir soru işareti doğurur. Özal öldü mü öldürüldü mü sorusu bir türlü cevap bulamaz.
28 Nisan 1993 tarihinde, İstanbul’un Ümraniye ilçesi Hekimbaşı çöplüğünde yaklaşık 4,5 yıl süresince çöplerin kontrolsüz bir şekilde depolanması sonucu biriken metan gazının patlamasıyla meydana gelen faciada 27 kişi yaşamını yitirir, 12 kişiyse kaybolur. Kaybolanların cesetleri de ne yazık ki bulunamaz.
Kabusla başlayan 1993 yılı kabuslarla Mayıs’ta da sürer, hatta içinden çıkılmaz bir hal alır. Artık PKK sahneye çıkar, ateşkes Öcalan’ın talimatıyla yine bozulur. PKK Özal’ın ölümünün ardından ilk büyük eylemini 25 Mayıs 1993 günü Bingöl-Elazığ yolunda yapar. 33 silahsız asker o gün orada şehit edilir. Artık PKK sahnededir ve terör kalan aylarda da aralıksız sürecektir. PKK’nın; Van’da, çoğunlukla Bağımsız Devletler Topluluğundan gelenlerin kaldığı Yenigün Otelini ateşe verdiği gün takvimler 30 Haziran 1993’ü gösterir… O yangında 11 sivil ölür. 2 Temmuz 1993 günü ise kanlı örgütün hedefi bu defa Şırnak’taki Çelik Karakolu olur, 16 er o baskında şehit düşer. Ve PKK’nin bu kanlı eylemleri 1993 yılı boyunca sürer, onlarca asker şehit edilir.
Bütün bu olaylar yaşanılırken Fetö dediğimiz oluşumun olaylar ekseninde ki paralel gelişimini ayrıca kaleme almak gerekir. Komplo, korku ne ararsan var bu hikayede.
Temmuz ayı gelir, sıcak mı sıcak ve bir o kadar yürekleri dağlayan karanlık günler… Sivas’taki Madımak Oteli 2 Temmuz’da yakılır. Kentte Pir Sultan Abdal şenlikleri vardır o Temmuz’da. Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu çok sayıda yazar, şair, düşünür Sivas’ta buluşur. O korkunç katliamın işaret fişeğini görünmez bir el ateşler. Madımak Oteli’nde 33 ozan, düşünür ve yazar ile 2 otel çalışanı yanarak ölür. Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alınır alınmasına ama aradan yıllar geçmesine rağmen o gün fişeği ateşleyen karanlık elin asıl sahibi asla bulunamaz. Suç isnad edilen kesimlerin mazlumları ise o gün bugündür haybeye cezaevinde harcanarak ömürleri heba olur.
Madımak’ta tarihe vurulan kara leke 72 saat sonra daha da büyüyerek yayılır. 5 Temmuz 1993 günü hedef bu defa Erzincan’ın Başbağlar köyü olur. Başrolde yine PKK vardır. 33 masum köylü o gün orada kurşuna dizilerek katledilir, köyleri yakılır. Olayın ardından soruşturma açılır, ancak fiilen katliamı gerçekleştirenler bulunamadığı için cezalandırılamaz. Tam 2 hafta sonra, 18 Temmuz’da ise aynı örgüt Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı Sündüz Yaylası’nda ortaya çıkar. Hedef yine sivillerdir. Baskında 22’si çocuk ve kadın 26 masum can verir. Ağustos ayında terör örgütü bu defa Bitlis’in Mutki ilçesinde ortaya çıkar. Bir otobüs taranır, 15 kişi ölür ve örgütün gerek sivillere gerek askerlere karşı yaptığı eylemler 1993 yılı boyunca devam eder.
1993 yazı zor geçer, sırada sonbahar vardır. 4 Eylül’de HEP’in kurucularından Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürülür, ama bu cinayet de hiç aydınlanmaz. 22 Ekim 1993 günü bu kez Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın bir suikasta kurban gider. O da terörün demokratik yöntemlerle çözülebileceğini savunan bir isimdir.

Kanla beslenen örgüt, kan döküp sivilleri katletmeye devam eder. 4 Ekim’de Siirt Şirvan’da çoğu kadın ve çocuk 23 kişi öldürülür. 7 Ekim’de Tunceli Pertek’te 4 öğretmeni şehit edilir. 22 Ekim’de ise Siirt Baykan’da bu kez çoğu bebek 22 köylü katledilir. Sonu gelmeyen korkunç günlerdir… 25 Ekim’de Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesinde terör örgütü PKK bu kez en büyük katliamlarından birini daha yapar. Köy kahvesi basılır, 35 masum sivil o baskında öldürülür. Yaralı sayısı ise resmi kayıtlara 500 kişi olarak geçer.
Ne 1993 yılı biter ne de terör son bulur… 4 Kasım 1993’te Türkiye yeni bir cinayet haberiyle daha sarsılır. Hedef yine terörün demokrasiyle sona ereceğini savunan biri, emekli Binbaşı Cem Ersever’dir. Ersever, ölümünden 10 gün kadar önce, faili meçhul davasında mahkemeye ifade verir, terörle mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri açıklar. Onun ölümü de diğer faili meçhuller gibi hep karanlıkta kalır.

Sanki görünmez bir elin düğmeye basmasıyla başlayan 1993 yılı ardında bir sürü soru işareti ve acı bırakarak son bulur. O yıldan ve o kara günlerden arda kalan tek bir gerçek ise ülkemizin çok şey kaybettiğidir.
Ardından 28 Şubat'a uzanan bir dizi tuhaf olaylar.
11 Eylül'le başlayan İslamifobi'a!
15 Temmuz...
Bir de Afganistan'ın işgalini ekleyelim bu hikayeye. 750 milyar dolarlık uyuşturucunun kaynağı olan coğrafyaya. Sonrasında İslam coğrafyasındaki zehirli sarmaşıklar olan terör örgütlerine.
Anlatacak çok şey var.
İzlenecek de çok dizi.
Çukur...O ses Türkiye gibi!
Oysa yapay zeka devrinde yapay et üretiliyor laboratuarlarda; biz se yapay gündemlerle!

FEHMİ DEMİRBAĞ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder