7 Ekim 2013 Pazartesi

FEHMİ DEMİRBAĞ KİMDİR? (+oynatma listesi)


FEHMİNİZM


Nüfus ya da eski deyimle “kafa kağıdındaki” ismim FEHMİ. Ailedeki ismim ise Murat! Hadi bu kez yazımıza biraz espri katalım da Fehminizm’den bahsedelim.
Fehmi’nin kelime anlamı fehimden yola çıkarak anlayışlı, kavrayışlı olan kimse demektir.
“İzm” ise İngilizce'de -ism sonekidir. Türkçe'de -cilik, -culuk, -lıkçılık şeklinde bir kelimenin sonuna gelir. Sonu -ism ile bitmesine rağmen Türkçe'de birçoğu aynıyla kullanılıp -izm sesiyle kullanılır. Bu kelimeler bir doktrine, akıma, teoriye, politik yapılara, sanat ve meslek akımlarına, devlet kavramlarına, din ve mezheplere ait olabilir. Kominizm, kapitalizm, realizm gibi… Eski Yunanca "ismos"tan gelen ektir. Esas kökü itibariyle "doktrin" manasına gelmektedir.
Cemil Meriç'e göre; 'anlama kabiliyetimize giydirilmiş deli gömlekleridir’; bütün izm’ler!
Aslında insanların, insanlar tarafından yapılan ve yapılacak olan ayrımcılığını kolaylaştıran basmakalıp felsefi terimlerdir. Bir grubun ya da topluluğun diğerlerinden farkını belirtir.
Yirminci yüzyıl beşeri ideolojilerinin yaftasıdır. Yaftalamanın kısa yolu, uzlaşma ve anlaşmanın önündeki settir. Yarı aydınların dinidir “izm”. Aslında kullanımı sokağa nüfuz etmiş kaypaklık bildiren bir son ektir.
Bir kitleyi mi sömürmek istiyorsunuz? O kitlenin inanışının ya da hayatı algılama biçiminin sonuna “
izm” koyun, "ben sizin bunalımlarınıza son vermek için geldim"ler eşliğinde hangi “izm”den yana olduğunuzu söyleyin ve karşı “izm”lere de mutlaka .ok atın. Çatışma ortamlarının bakteriel unsurudur “izm” ler!
Ya da insanları etrafınıza toplayıp güç kazanmak ya da gücünüze güç katmak mı istiyorsunuz; neden bir izm sahibi olmuyorsunuz?
Herkesin bir izm i var ise buyrun bir de benden bir izm! FEHMİNİZM! Tarafgirlerimin ismi Fehministlerdir!
Ne demekti, Fehmi? Anlayışlı olan! Anlayış! Nedir anlayışın dayanağı? Kendini karşıdakinin yerine koymak! Yani; empati!
Empati veya eşduyum, bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kendi duygularını başka nesnelere yansıtmak anlamında da kullanılır. Empatinin zıt anlamlısı antipatidir
Yani; 
1- Bir insanın kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakmak.
2- Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamak ve hissetmek.
3- O kişiyi anladığını ona ifade etmek.
Empati kaynağını nerden alır peki? Tabiki de İnsani Değerlerden! Peki Nedir İnsani değerler?!
İnsani değerler, bir başkasının insani varlığı için içimizde hissettiğimiz ve başkalarına göstermek istediğimiz kendi özümüz üzerine bina edilmiş birbirinden farklı müspet his ve duygularımızdır. Beşeri varlığı esas özüne ulaştıran ve o varlıktan gerçek anlamında bir insan meydana getiren duygu, düşünce ve davranışlardır. Bu değerlerle beşeri münasebetlerimizi geliştirebilir, çalışmalarımızı verimli hale getirebilir ve insani hayatımızı idame ettirebiliriz.
İnsanlığa kasteden şiddeti bunlarla önleyebilir, adâleti bunlarla gerçekleştirebilir ve insani huzuru bunlarla temin edebiliriz. Sadece insani değerlerle kendimizi bulabilir ve toplum halinde huzur ve güven içinde mutlu bir halde yaşabiliriz.
İnsani değerlerin kişilere yeniden öğretilmesi ve yaşatılması ile farklı din, dil, kültür ve cinslerle insanlar arası bağlar kurmak mümkün olacaktır.
İnsan benliğinin, heva ve heveslerinin, bencilliğin aksine etik değerlerin belirttiği, insanlara ve diğer bütün varlıklara saygı gösterilmesi ve haksızlık yapılmaması, onlara âdil davranılması demektir ki, ahlaki değerlerin evrensel emirlerindendir.
“İnsanlık”, insan yapan değerleri içerir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve dayanışma insana özgü ve bütün insanlar için ortak sayılabilecek üstün değerlerdir. İnsan her şeye bu değerlerin penceresinden bakar. İnsanın tavır ve davranışlarında kendini gösteren bu güzel ve doğru nitelikler herkes tarafından kabul görür. Medenileşmiş demokratik tüm toplumlarda bu tür üstün değerler onaylanır ve erdem olarak kabul edilir. Örneğin bir insanın hayatını kurtarmak için organ bağışında bulunmak erdemli bir davranış olur.
Adaletli davranma ve diğer insanlarla paylaşabilme, affetme affedici olabilme, ahde vefa (sözünde durma), akrabalara iyilik, ahlak sınırlarını aşmama, anlaşmalara riayet, barışçı olma, cömertlik, dargınları barıştırma, emanete riayet, fakirlere iyilik yapma, kırıcı olmadan insanların rahatsız olmayacağı şekilde konuşmak, güzelce tartışma, hilm sahibi olma, insanlara ve haklarına karşı saygılı olma, iyilikte yarışma, kendisi için istediğini başkası içinde isteme, kötülüğü iyilikle savma, selamlaşma, tevazu sahibi olma, varlıkları olduğu gibi görme ve varlığı değerli görme, Irkçı egoist olmama, gibi daha yüzlerce değeri sayabiliriz. Şefkatli olmak, alçakgönüllük, hoşgörü ve anlayışlı olmak, başkalarını kendi çıkarı ve amacı için kullanmamak, gerçek sevgiyi varedebilmek, açgözlülüğünü yenmiş olmak, sabırlı ve cesur olmak, dürüstçe ve yüreklice yaşamak vb...
Bir insan, diğer insanların, onlara ait özellikleri, niyetleri ve istekleri, davranışları hakkında hüküm verirken, kendisine ait olan değerler penceresinden bakar. Bu pencereden gördükleri, çerçeve içerisinde kalıyorsa onaylar aksi taktirde yadırgar ve reddeder.

Değer kelimesine toplumsal açıdan baktığımızda, çeşitli olaylar, olgular ve fikirler karşısında bireylerin tepki ve fikir birliği olarak tanımlayabiliriz.

Anlaşılacağı üzere, kişi, çevresini sahip olduğu değerlere göre yargılar. Aynı zamanda, kişi çevre tarafından, toplum değerlerine göre yargılanır. Bu karşılıklı yargılamaların, toplum bireyleri arasında bir istikrara kavuşması noktasında, toplumsal bir kültür değerleri bütününün oluştuğu görülür.
Fakat oluşan her kültür, sahip olunması gereken değerleri ihtiva etmeyebilir. Psikolojik olarak sağlıksız insanlar mevcudiyeti nasıl doğal ise, sosyolojik olarak hasta toplumlar bulunabilir.
İnsani değerler ile evrensal değerler karıştırılmamalıdır!

Evrensel değerler kavramı da, bu düşünce ışığında ortaya çıkmıştır. Evrensel değer olarak nitelendirilen bir olgunun, uluslararası bir nitelik kazanmış olduğu bütün insanlığı ilgilendirdiği insanın doğasında mevcut olduğu varsayılır.

Günümüzde, evrensel değerler denilince genel olarak, insanın doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlükler, belli kriterlere bağlı olarak yaşamasını garanti altına almayı hedefleyen fikri, ahlaki ve sosyal değer yargıları anlaşılmaktadır. Kültürleşme sürecinde tüm dünya milletlerinin paylaşmaları gereken ortak kültür öğeleridir.

Evrensel değerler konusuna girmeden önce değer kelimesi üzerinde duralım:
“Değer” kelimesinin sözlük anlamı “Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet, bir şeyin ya da şahsın taşıdığı yüksek ve yararlı nitelik ya da kıymet “ olarak verilmiştir.
Değer kelimesini, psikolojik açıdan ele aldığımızda, düşünce, eylem işlem yada nesnenin insan için taşıdığı önemi belirleyen, niteliğe ve niceliğe ilişkin inançlardır şeklinde tanımlayabiliriz.
Bir insan, diğer insanların, onlara ait özellikleri, niyetleri ve istekleri, davranışları hakkında hüküm verirken, kendisine ait olan değerler penceresinden bakar. Bu pencereden gördükleri, çerçeve içerisinde kalıyorsa onaylar aksi taktirde yadırgar ve reddeder.

Kişisel ve toplumsal, yani kültürel değerlerin ne olduğunu netletleştirdikten sonra, “Evrensel Değerler” ifadesi ile neyin işaret edildiğini anlamaya çalışalım.
Doğaya baktığımızda, onun her bir parçasının kusursuzluğunu ve sayılamayacak kadar çok parçanın, inanılmayacak kadar mükemmel uyumunu görürüz. Bunu, keşfedilmiş en büyük astronomik sistemlerden, gözümüzle görebildiğimiz en küçük parçasına kadar gözlemlemek mümkündür.
Bunun sonucunda ise, söyleyebiliriz ki; doğa belli doğrular, gerçekler, kurallara göre işler ve bu kurallar, gerçekler ve doğrular tüm evren için geçerli olacaktır.
İnsan oğlunun da, bu evrenin içerisinde, onun bir parçası olarak varlığını sürdüğünü, düşündüğümüzde, insanoğlu için de, evrende değişmez doğrular, gerçekler ve kurallar olması gerektiği sonucuna varırız.
Evrensel değerler kavramı da, bu düşünce ışığında ortaya çıkmıştır. Evrensel değer olarak nitelendirilen bir olgunun, uluslararası bir nitelik kazanmış olduğu bütün insanlığı ilgilendirdiği insanın doğasında mevcut olduğu varsayılır.
Günümüzde, evrensel değerler denilince genel olarak, insanın doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlükler, belli kriterlere bağlı olarak yaşamasını garanti altına almayı hedefleyen fikri, ahlaki ve sosyal değer yargıları anlaşılmaktadır. Kültürleşme sürecinde tüm dünya milletlerinin paylaşmaları gereken ortak kültür öğeleridir.
Uluslar arası düzeyde insan hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, işçi hakları, hasta hakları ve azınlık hakları olarak algılanmakta ve uygulama alanı bulmaktadır.
Evrensel değerleri, doğanın içinde kendiğilinden var olan değerler olarak tanımlamıştık. Öte yandan, doğa kanunları ile uyumlu olan canlıların güçlendiği, uyumu yakalayamayanların zayıfladığı ve zayıf olanların yine tabiat tarafından elendiği, kanıtlanmış bir gerçektir. Bu gerçek “Doğal Seleksiyon” olarak adlandırılmaktadır.
Kültürün de toplumsal ve canlı bir olgu olduğunu göz önüne alarak, sahip olduğu değerlerin evrensel değerlerle taban tabana zıt olduğu bir kültür düşündüğümüzde bu kültürün dolayısıyla toplumun doğal seleksiyona tabi tutularak, doğa tarafından yok edileceği sonucuna varmak yanlış olmaz.
Tarihte yaşamış üç yüz kadar uygarlığı incelediğimizde bu uygarlıklar içerisinde kültürleri evrensel değerlerden yoksun olanların zaman içinde yok olduğu sonucunu görürüz. Kültürel değerler ve evresel değerler arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğu görülmektedir.
Bütün bunların ışığında, tarih öncesi çağlardan beri varlığını sürdürmekte olan Türk Milletinin, sahip olduğu kültürel değerlerin evrensel değerler ile büyük oranda örtüştüğü, değişimini ve gelişimini evrensel değerler doğrultusunda devam ettirdiği sonucuna varabiliriz. Binlerce yıllık sağlam kültürel kökümüze rağmen Türk Milletinin kültürü de çağımızdaki baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişmelerle, tüm dünyanın yaşadığı değişim atağı içerisinde payına düşen değişimi yaşamaktadır. Bu hızlı değişimin, tarihimizde yaşanmış olan üstün değerleri kayba uğratmadan, bir gelişim şeklinde yaşatmak ise, değişim istikametinin evrensel değerler doğrultusunda gerçekleşmesiyle mümkün olacaktır.
Halkımızın düşük eğitim seviyesi göz önüne alındığında evrensel değerler ile emperyal değerlerin arasında bir metamorforda olduğunuda unutmayalım.
Her birimiz düşünerek ya da hislerimize başvurarak pek çok değerin evrensel olduğuna hükmedebiliriz. Bu değerlerin insan ve toplum için zararlı olduğu ispatlanmadıkça, bunun yanlışlığı da iddia edilemez.
Günümüzde en çok kullanılan kültürel kavramlardan biri de evrensel kültürdür. Buna bazen küresel kültür denmektedir.
Küreselleşme toplumların yönetimi ve yönetim politikaları, ideolojisi ve kültürleri üzerinde uluslararası sermayenin ekonomik politikası, kültürü ve ideolojisinin egemenliğini kurması ve geliştirmesini anlatır. Küreselleşme yeni-sömürgeciliğe geçişi büyük ölçüde tamamlamayan emperyalizmin kendi için koyduğu yeni isimdir. Küreselleşmede esnek üretim, yerellik, bürokrasinin küçültülmesi, yapısal uyarlamalar, özelleştirme, deregülasyon, gümrüklerin kaldırılması, uluslararası şirketlere garantiler, teşvikler ve teşviki kolaylaştıran yasalar gibi küresel sermayenin ve ortaklarının işini kolaylaştıran, karını artıran ve ona güvenli pazar ortamı yaratan kurumsallaşma ve ilişkinin doğasını biçimlendirme vardır. Bilinç yönetimiyle ilgili meşrulaştırıcı gerekçe ise bu şirketlerin gittikleri yerlerde iş alanı açtığı, istihdamı artırdığı, standartları yükselttiği, demokratikleşmeyi getirdiği gibi iddialardır. Dolayısıyla, ekonomik küreselleşmenin başarısı bilinçsel, bilişsel, davranışsal ve kültürel küreselleşmenin yaygınlık kazanmasına bağlıdır. Bu ikinci türle küreselleşme desteklenerek tamamlanır.
Emperyalizm küreselleşme olarak satılmaya başlandığından beri küresel pazarın kültürü, yani kültürel emperyalizm de evrensel kültür olarak dönüşüme uğratıldı. Küresel kültür çıktığı yerin çok ötesinde işler. Menşeiyle hiç bir gerçek bağ tutmaz; bağlamsızdır, başka yerlerden (ve hiç bir yerden) gelen ayrı elemanlara sahiptir. Ortak bir geçmişle bir bağ kurmaz ve tutmaz; ulusal kültürden farklı olarak “hafızasızdır” veya çok kısa bir hafızaya sahiptir. Aslında küresel kültür teknolojiyle üretilmiş, bilinç yönetimi yapıları içinde hesaplanmış bir kültürdür. Görünüşte bir yere, dine, inanca, dünya görüşüne bağlı değildir, kopmuştur ve yansızdır. Varlığı önce teknolojik kitle üretimine ve uluslararası dağıtıma bağlıdır; sonra da tüketen kitlelere. Sürekliliği uluslararası pazar yapısı ve iletişim sistemlerine bağlıdır.
İnsanın toplumsal yaşamında hiç bir şey her insanı kapsayan evrenselliğe sahip olamaz. Doğum, ölüm, üretim, yemek, içmek, barınmak ve iletişim gibi evrensel gerçekler vardır, fakat evrensel gerçekler somut insanın somut yaşam koşullarında evrenselliğini yitirir. Kadınların doğurduğu evrensel bir gerçektir, çünkü dünyanın her yerinde kadınlar doğurur. Fakat dünyanın her yerinde kadınlar aynı şekilde doğurmaz, aynı şekilde çocuk yetiştirmez. Dolayısıyla evrensel gerçek ile kültürü karıştırmamak gerekir. Evrensel gerçek somut sosyal üretimin kültürel pratiğinde evrensel karakterini yitirir.
Niceliksel çoklukla evrenselliği de karıştırmamak gerekir. Evrensel olanı belirleyen nicel çokluk değil, nitel karakterdir. İnsanların susadığı ve su içtiği evrensel bir gerçektir. Suyun ne tür olduğu, nasıl içildiği ve suyun içilmesinden ne tür doyumlar elde edildiği kültüreldir. Herkesin Coca Cola içmesi, Coca Cola kültürünün evrenselliğini anlatmaz; bir tüketim kültürünün diğer kültürler üzerindeki egemenliğini anlatır. Herkesin Coca Cola içmesi evrensellik için yeterli bir koşul değildir, o kültürel pratiğin her yerde yeniden üretilmesi ve anlamlandırılmasında ortaklık olmalıdır: Her yerde herkes Coca Colayı aynı nedenlerle, aynı doyumlarla ve aynı atıflarla içmezler. Mal tüketiminin nicel yaygınlığının nedenleri, sağladığı psikolojik doyumlar ve giderdiği gereksinimler aynı değildir. Dolayısıyla, tüketim her yerde olsa bile, evrensel kültürden bahsedilemez. Dönerin her yerde yenmesi döner kültürünü evrensel bir kültür yapmaz. Marlboro içen biri Amerikanın bir parçasına sahip olamaz. Aslında evrensel kültür imkansız bir düştür!
Global köyün insanları, özellikle Batılıların dışındakiler, 1980'den beri elektronik medyanın haber, hayal ve imaj dünyasının içine kitleler halinde atılmışlardır, fakat küreselcilerin iddiasının aksine, globalleşme ve dönüşüm siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar ötesine geçerek insanları egemen bir dünya cemiyetinin üyesi yapmamıştır. Üyelik ile kölelik ve sömürü karıştırılmamalıdır. Zincire vurulanın zincirine üyeliği, zincirine vurgunluğunu (sahte bilinci) anlatır ve bu üyelik zincire vurulmanın (örneğin ücret köleliğinin) ortadan kalktığını (veya emperyalizmin olmadığını) anlatmaz Evrensellik ve küresellik;  baskınlığı, boyun sunmayı, boyun sundurmayı ve mücadeleyi içinde taşıyan bir öznelliği anlatır.
Evrensel kültür: Farklı ırkları, farklı dilleri içine alan kültürdür. Bütün kültürleri içeren bir kültür çeşididir.Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada sonraki kuşaklara iletmede kullanılan insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümüdür.
Günümüzde en çok kullanılan kültürel kavramlardan biri de evrensel kültürdür Buna bazen küresel kültür denmektedir
Küreselleşme toplumların yönetimi ve yönetim politikaları, ideolojisi ve kültürleri üzerinde uluslararası sermayenin ekonomik politikası, kültürü ve ideolojisinin egemenliğini kurması ve geliştirmesini anlatır. Küreselleşme yeni-sömürgeciliğe geçişi büyük ölçüde tamamlamayan emperyalizmin kendi için koyduğu yeni isimdir. Küreselleşmede esnek üretim, yerellik, bürokrasinin küçültülmesi, yapısal uyarlamalar, özelleştirme, deregülasyon, gümrüklerin kaldırılması, uluslararası şirketlere garantiler, teşvikler ve teşviki kolaylaştıran yasalar gibi küresel sermayenin ve ortaklarının işini kolaylaştıran, karını artıran ve ona güvenli pazar ortamı yaratan kurumsallaşma ve ilişkinin doğasını biçimlendirme vardır Bilinç yönetimiyle ilgili meşrulaştırıcı gerekçe ise bu şirketlerin gittikleri yerlerde iş alanı açtığı, istihdamı artırdığı, standartları yükselttiği, demokratikleşmeyi getirdiği gibi iddialardır Dolayısıyla, ekonomik küreselleşmenin başarısı bilinçsel, bilişsel, davranışsal ve kültürel küreselleşmenin yaygınlık kazanmasına bağlıdır Bu ikinci türle küreselleşme desteklenerek tamamlanır

Ulusal kültür: Ulusal (milli) kültür, bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan ulusal (milli)kültürdür. Bir millete özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler.Bir milletteki toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.
Milletlerin, tarih boyunca geçirdikleri pek çok sarsıntılı anlardan bile hiç elden bırakmadıkları bir takım değerleri vardır. Bu değerler, fert fert olduğu kadar toplumun bütün katlarında da aynı şevk ve heyecan kaynağı olur. Çünkü bu değerler o milleti meydana getiren bütün kişilerin ve zümrelerin ortak var oluş kaynakları, var oluş sebepleridir. Devletler, başka devlet ve milletlerle olan münasebetlerine hep bu millî değerleri açısından bakmak zorundadırlar. Yeni ortaya çıkan durumları da milletler ve millî değerler çerçevesinde değerlendirip yollarını ona göre çizmek durumundadırlar. Bu millî değerlerin bir kısmı ortaktır. Yani diğer milletler ve devletler de aynı değerlere sahip olmak arzusu besleyebilirler. O değerlerin yanında bir takım millîlik vasfı taşıyan pek çok özel değerler vardır. Türk milleti olarak bizim millî değerlerimiz, vatan sevgisi, bayrak, millî marş, istiklal, dinî inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, yakın tarihimizde geçirmiş olduğumuz mücadeleler, devlet ve millet büyüklerimiz, tarihî kişiliklerimiz vb. sayılabilir.

Dolayısıyla anlıyoruzki dünya barışına geçebilmenin tek yolu FEHMİNİZMDİR! Haydi Fehministler küresel bir faaliyet gösterip bu yazıyı diğer izm sahibi insanlarla paylaşalım. Dünyanın değişik dillerine çeviripte paylaşalım hemide! Artık Türkiye kökenli yani bir ideolojimizde oldu. Hayrlı olsun!

BEN ADAM DEĞİLİM!

kimse,
göründüğü kadar,
iyi değil,
ve anlatıldığı kadar da;
kötü!
şükür ki;
unutmak var!
yoksa nasıl yaşardık,
onca utançla!
kardeşlerimse,
dilimin darağacında!
oysa arkadaş,
ah kardaş!
cennet rüyası!
kırarak,
kaybettiklerimizse;
cehennem azabı!
ey ateş!
insaf et;
ben ibrahim değilim!
ibrahimin baltası elimde,
lakin kırdığım putlar değil,
kırdığım;
kardeşlerimin gönülleri!
ÖYLEKİ MÜMİNLER KARDEŞ,
biz ki hepten kalleş!
kim ki mümin,
biz ki kim?
...
ben ki;
adam bile değilim!
...
“Allah’ım! 
Kendimi sever gibi,
başkalarını sevmeyi; 
başkalarını yargılar gibi,
kendimi yargılamayı,
öğret bana!”
içime akan nehirler,
boğmada beni!
ne bu tuğyan!
dedikodu, iftira,
gıybet!
illa ki hamaset!
ha gayret!
koptu kopacak!
kıyamet!
...
sürüklenişim,
duamın ince gölgesine, 
daralan göğsümün yıldızları nerde!
yolumu bulamaz haldeyim!
Rabbim! ya geleyim sana, 
ya bu içimin dağını kaldır...
...
zamansız bahçelerde,
ölü anlar hasadım!
kiralık intiharlara susadım!
avareyim, asudeyim,
biçareyim!
yorgunuyum nefesimin!
...
kaç mabedler yıktım,
talan eyledim gönülleri,
sizi bilmem amma,
ben adam değilim!
...
Hem ki,
biz ki;
ALLAH BELAMIZI VERMİŞTE HABERİMİZ YOK!
filistin için ağıt yakanlar...
suriye...eritre...arakan...türkistan...

ümmet yara-bere içinde! kan-revan!
milyarlarca kelle,
güya müslüman!

YA DA MÜSLÜMANLIK,
büyük ticaret!
boş konuşmayı bırakın...
Allah belamızı vermiş te haberimiz yok!

DIŞARDA İSLAM; TERÖRİST!
İÇERDE İSLAM; YOLSUZLUK! hırsızlık!haksızlık!

ULAN BİZ ADAM BİLE DEĞİLİZ DİYEN YOK!

HERŞEY ki RABBİMİZE ayan;
bizse HAVALE EDİYORUZ kendimizi,
DUA İLE BEDDUA İLE!
cesedini KALDIRAN YOK!
hep slogan..hep, hep!
...
oysa;
oku diyen,
okudun mu diyecek?
...
dost dosta tahammülsüz,
neyleyelim düşmanı!
...

ŞİMDİ KIZACAK BİRİLERİ;
AĞZIN BOZUK DİYE!
BUNCA AKAİDİ BOZUKLUK İÇİNDE AZ BİLE...
HALİMİZİN BOZUKLUĞUNU GÖREN YOK!

bir lider, bir put ediniriz; takılırız peşine. bir de mehdi bekleriz ki...

YAVŞAKLAŞMIŞIZ...YAMULMUŞUZ...HIRSIZ OLMUŞUZ...YALANCI...NE GAM!

SAHTE GÜLÜŞLER RAM!

ÜFFF! SIKILDIM!

YOK MU ADAM GİBİ BİR ADAM!
...
sizi bilmem amma..
ben adam değilim!
...
tesbihe devam!
...
ah davam, ah davam!

4 Ekim 2013 Cuma

TÖRKİŞ LOKUM!

Tanrı, Türkleri kutsasın! 
(Amen)



Bilgililerin ilgisiz, ilgililerin bilgisiz olduğu bir süreçten geçiyoruz.

959 yıllık küskünlük nihayet sona erdi. Fener Ortodoks Patriği Bartelemeos yeni papa

seçilen Cizvit Papazı, bir milyar 200 milyon Katolik Hıristiyan'ın 266'ncı ruhani lideri,

Buones Aires Başpiskoposu Arjantinli Kardinal Jorge Mario Bergoglio ile sarılarak

asırların husumetini bitirdiler.

Yeni Papayı, rahiplerin çocuk tacizi vakalarında başrol oynaması ve Vatikan

Bankası'ndaki usulsüzlükler gibi sorunlar bekliyorken, biz Müslümanlar ise birbirimizi

kemirip duralım.

Çare olarak halifeliğin geri gelmesinden dem vuranlar var. Geçiniz şimdilik…Diyanet

işleri makamı bir halife şuurunda çalışsın yeter. Ötesini tarih belirler… Hem ki

pürmelalimiz ortada;

Müslümanlık; dış alemde terör ve gerikalmışların dini…

Kendi iç aleminde ise yobazlığın ve sömürünün aracı…

Hayatımızın hiçbir alanına sokamadığımız, yalnızca ölüm denilen şeyle irtibatlınılan…

Kur’an; ölüler kitabı…İçindeki hiçbir hüküm inananlarına sanki seslenmiyor…

Haşa, haşa, haşa!!!

N’oldu bize, n’aptık kendimize?

Filistinli dedeler bir dönem önce sattılar topraklarını Yahudinin uzattığı kağıt

parçalarına, paralarına…Şimdi paramparça yüreklerin tesellisini, minicik torunların

minik elleriyle Yahudi zulmune attıkları taşlarda aramaktayız. Taşlıyamadık ki biz

şeytanı zamanında… Şimdinin şeytan taşlama merasimleri ise Kabe’deki Zemzem

TOWERSten kumandalı!

Bekleyiniz; Mescid-i Aksanın kaybedilmesine de! Hz. Ömer camii görüntüsü ile

unutturulan Mescid-i Aksa cidden yitmek üzere…Deneyin hemen şimdi. Arama

motorlarına yazın Mescid- i Aksa diye çıkan görüntülere bakın!

Biz ki sayısız Umreler düzenleyelim, ziyaretleri sosyete turlarına çevirelim…

Ekranlarda arz-ı endam etsin pop hocalar! Belediyelerin kültür merkezleri ise züğürt

teselli salonları olsun!



Allah ömür versin İsmailağa Cemaatinin lideri Mahmut Hoca’ya…

Enteresan şekilde katledildi cemaatin kurmayları…Umut vaat eden Cüppeli hoca ise

uçkur düşkünlüğü suçlaması ile gözlerde katledildi, gözden düşürüldü…

Patrikhane civarındaki yapılar kimlerin eline geçmekte peki?

Allahını seven zengin Müslümanlara haykırıyorum; patrikhane civarı binalara yatırım

yapın…alın…unutun, bir kenara koyun! Bu milletin, İstanbul’un tapusu Haliç boyudur!

Altınboynuzu tenekeye çevirmeyelim!

Ey, vakıflar, dernekler! Patrikhane civarına konuçlanın!

Bir dönem Balat’ta küçücük bir dükkanda iş çeviren şimdilerin “Yürü ya Kulum” un

örneklerinden olan Torunlar Gayri Menkulun, şimdilerde Mahmutbey gişelerinin

dibindeki MALL OF İSTANBUL’ un sahibi Aziz abi… Eski mahallen elden gitmesin be

abi!

Gayrı Müslim’e mülk satmada neyin nesi demeyeceğim. Konjuktür denilen hazret

“Türk” kelimesini öteleştirdikten sonra…

Balans ayarları ile alakalı uzun uzadıya konuşabiliriz! Lakin tarihsel hakikatlar”heva

ve heveslerini Rab edinenlerin” iflah olmayacağını da haykırmakta. Birilerine şirin

gözükmek adına bu gerçekleri de yutamayız.

…….

1965 yılında, yani benim doğduğum sene tamamlanan 2. Vatikan Konsili'nde alınan

kararlar çerçevesinde Vatikan, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu'da ve Türk

Cumhuriyetlerdeki Hristiyanlaştırma faaliyetlerine hız verdi.

2000 yılı Vatikan ve Papa 2. John Paul için çok önemli bir yıl oldu. Ilk kez tam

metin halinde 1996 yılında yayınlanan Katolik "Kateşizma (bir anlamda ilmihal

gibi bir düstur kitabı) Papaya ve tüm ruhban sınıfına 3. bin yılda neler yapmalarını

ve Hıristiyanlığı hangi yöntemle yaygınlaştırmaları gerektiğini gösteren bir rehber

olmuştu. Bu rehber 1965 yılında tamamlanan 2. Vatikan Konsili'nde alınan kararlar

çerçevesinde hazırlanmıştı. 8u rehbere göre 3. bin yılda Vatikan, başta Türkiye olmak

üzere Ortadoğu'da ve Türk Cumhuriyetlerindeki Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine hız

verecekti. Nitekim öyle de oldu.

Katolik aleminin resmi yayın organlarında ilk Türkiye aleyhtarı yazılar 1995'te

başlamıştı. Kendi yayın organlarında "Müslüman Kürtleri" savunur pozlarında ''The

Catholic World Report" resmi yayın organı dergilerinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ağır

hakaretler yağdırmaya başladı. Vatikan daha sonra Italyan Hükümeti'nden de benzer

çalışmalarda bulunmasını istedi, Italyan Hükümeti'nin özellikle Abdullah Öcalan'ın

tutuklanmasından sonra yaptıkları umarım unutulmamıştır. Bunun arkasında Vatikan

vardı.

Ayrıca Istanbul, Teşvikiye'deki Katolik Muhacerat Bürosu'nun faaliyetlerine de hız

verdi. Her gün onlarca insanı bu kanaldan yurt dışına taşımaya ve gittikleri yerlerde

Türkiye aleyhine düzenlenen toplantılarda kullandırmaya başladı.

"TÜRK DOSTU' DIYE YUTTURULAN PAPA

Vatikan'ın uzun zamandır planladığı bir girişim de 23. John adıyla tanınan ve

Türkiye'de "Türk dostu" diye yutturulan Kardinal Roncalli'yi Aziz ilan etmekti. Bu işlem

3 Eylül 2000'de gerçekleştirildi, Ardından Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Kültür

Bakanı aracılığıyla bu "Türk Dostu" Papanın Istanbul Kurtuluş'ta oturduğu

sokak "Kutsal Mekan" ilan edildi.

Vatikan 1965'te kabul ettiği "Dışa Açılma" stratejisini iki yönde uygulamaktadır.

Bunlardan birincisi "Ekümenizm"dir. Bu strateji çerçevesinde Vatikan Hıristiyanlığın

diğer mezheplerini

yönlendirmektedir. Ikincisi ise "Ekümenizm"e bağlı olarak ortaya çıkmış olan ve

özellikle Müslümanları hedefleyen "Evangalization" adlı Hıristiyanlaştırma projesidir.

Gizli Hristiyanlık diye tanımlanır. Müslümanların ilk etapta Hristiyanlar gibi hayatı

algılamaları ve onlar gibi yaşamaları hedeflenir.

HOŞGÖRÜ, DİNLER ARASI DIYALOG, IBRAHİMİ DINLERIN BiRLiĞi TUZAĞI

Vatikan, bu projesini hayata geçirebilmek için 1940'lardan başlayarak kurulmuş olan

bazı örgütlerin çalışmalarına 1965'ten sonra hız verdirdi. Bu örgütler şunlardır:

Focolare; Catecumenante ve Communion ve Liberty.

Bu Katolik örgütlerinden başta "Hoşgörü" (Tolerans); "Dinler Arası Diyalog"

ve "İbrahimi Dinlerin Birliği" şeklinde formüle edilmiş olan planları uygulamaları

istenmişti. Onlar da bu projeleri hızla hayata geçirdiler. Özellikle Türkiye'de belirli bir

Islamcı çevre bu tuzağa düştü. Gaipten sesler duyduğunu ve rüyasında Islam'ın

büyük Erenleri'yle konuştuğunu öne süren biri bu Hoşgörü ve Ibrahimi Dincilikten

öylesine etkilendi ki kendisini "Ahir Zaman Mehdisi" olarak ilan etmeyi bile

düşünmeye başladı. Ne yazık ki eski Milletvekili Hasan Mezarcı ondan önce davrandı

ve kendisini Mesih ilan etti. Sonuçta ABD'nin desteklediği Mehdi(!), Almanya destekli

Türkiye'nin maaşlı Mesih'i karşısında tutunamadı. Türkiye'de Mesihlik ve Mehdilik,

Televolelik oldu.

VATIKAN'IN TÜRKIYE'YI NASIL GÖRDÜĞÜNÜ ORTAYA KOYAN AÇIKLAMA

13 Kasım 2000'de Papa 2. John Paul, Ermenistan Kilisesi'nin başı 2. Karakin ile

Vatikan'da bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Papa'nın yaptığı açıklama

Türkiye'yi ve Türkleri hedef alan en ağır hakaretleri içeriyordu ve Vatikan'ın Türkiye'yi

nasıl gördüğünü apaçık ortaya koyuyordu. Papa yanına 2. Karakin'i alıp yaptığı

açıklamada 20. yüzyılda yaşanmış olan tüm soykırımların sorumlusu olarak

Türkleri göstermiş ve lanetlemişti.

Yıllardır Vatikan'ı şakşaklayanlar bile bu açıklama karşısında şaşkınlığa

sürüklendiler. Milliyet Gazetesi "Papa Bunadı" diye başlık attı. Arkasından uyarıldı ve

hemen geri dönüş yaparak "Papa Bunamadı" diye manşet attı. Diyanet işleri Reisi ise

hızlı "Diyalogcu" olduğu için işi tevil etti. Ona göre, "Evet Papa böyle bir açıklama

yapmıştı ama o sadece önüne konulan bir metni okumuştu. Yoksa böyle bir açıklama

yapmazdı. Nitekim bu açıklamasını daha sonra geri almıştı."

KİMDİR BU CİZVİT PAPAZLARI

1500 yılının başlarında Avrupa'da kurulun "Cizvit" teşkilâtı ve bir misyoner cemiyeti,

Hıristiyanlığı yaymak için tüm dünyaya misyoner papazlar gönderirler. Bu

görevlendirilen papazlara da "Cizvit papazları" denilir. Bu görevli Cizvit papazlarından

ikisi Çin'e giderler.

Çin'in Kanton şehrine gelen papazlar, Kanton vâlisinden Hıristiyan dini hakkında

vaaz vermek için müsaade istediler. Vâli bunları ciddiye almadı ise de, Cizvit

papazları her gün gelip onu rahatsız ettiklerinden, nihayet:

"Ben bu mesele için Çin imparatorundan izin almaya mecburum. Kendisine haber

vereceğim." dedi ve meseleyi Çin imparatoruna bildirdi. Gelen cevapta, "Onları bana

gönder. Ne istediklerini anlayayım." Deniliyordu. Vâli, Cizvit papazlarını Çin'in

başkenti Pekin'e yolladı.

Olanların haberini almış olan Budist rahipler, fena hâlde telâşa düşerler. "Bu

adamlar, Hıristiyanlık adı altında ortaya çıkan yeni bir dini, milletimize telkin etmeğe

çalışıyorlar. Bunlar, kutsal Buda'yı tanımıyorlar, halkımızı yanlış bir yola

sokacaklardır. Lütfen onları buradan kovun!" diye İmparatora müracaat ettiler.

İmparator:

"Evvelâ ne söylediklerini bir anlayalım. Ondan sonra bu hususta kararımızı veririz."

dedi.

Memleketin sayılı devlet ve din adamlarından meydana gelen bir meclis düzenledi.

Cizvit papazlarını da bu meclise davet etti:

"Yaymak istediğiniz dinin esasları nedir? Anlatın." dedi.

Bunun üzerine, Cizvit papazları şöyle dediler:

"Semayı ve arzı yaratan Allah birdir. Fakat aynı zamanda üçtür. Allah'ın biricik oğlu

ve Ruhulkudüs de birer Allah'tırlar. Allah, Âdem ve Havva'yı yaratıp, cennete koydu.

Onlara her türlü nimeti verdi. Yalnız bir ağaçtan yememelerini emretti. Her nasılsa

şeytan, Havva'yı aldattı. Havva da Âdem'i yanıltarak, birlikte Allah'ın emrine karşı

geldiler ve o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine Cenâb–ı Hak, onları

cennetten çıkardı ve dünyaya gönderdi. Burada onların çocukları ve torunları doğdu.

Fakat bütün bunlar, büyük babalarının işlediği günah ile kirlenmişlerdi. Hepsi

günahkârdı.

Bu hâl, tam 6000 sene devam etti. Nihayet Cenâb–ı Hak, insanlara acıdı ve onların

günahını affettirmek için kendi öz oğlunu onlara göndermekten ve bu biricik oğlunu,

günah kefareti olarak kurban etmekten başka çare bulamadı. İşte, bizim inandığımız

peygamber, Allah'ın oğlu olan o Rab İsâ'dır.

Arabistan'ın batısında Filistin denilen bir bölge ve orada Kudüs denilen bir şehir

vardır. Kudüs'te, Celile denilen bir kasaba, Celile'nin de Nasıra isminde bir köyü

vardır. İşte bu köyde bundan bin sene önce Meryem isminde bir kız bulunuyordu. Bu

kız, amcasının oğlu olan marangoz Yusuf ile nişanlanmış ise de, henüz evlilik

gerçekleşmişti; bu yüzden bakire idi. Bir gün, tenhâ bir yerde bulunurken,

Ruhulkudüs gelip, ona Allah'ın oğlunu ilkâ etti (koydu). Yani, kız bakire iken hâmile

oldu. [Bundan sonra nişanlısı ile Kudüs'e giderlerken Beytüllahm'da] bir ahır içinde

çocuğu dünyaya geldi. Allah'ın oğlunu ahırdaki yemliğin içine koydular. Doğuda

bulunan rahipler, onun doğduğunu gökte birdenbire yeniden ortaya çıkan bir

yıldızdan anlayarak, hediyelerle onu aramaya çıktılar ve nihayet bu ahırda buldular.

Ona secde ettiler.

İsâ denilen Allah'ın oğlu, 33 yaşına kadar Allah'ın melekûtu üzerine vaaz etti: "Ben

Allah'ın oğluyum. Bana inanın, sizi kurtarmağa geldim." dedi. Ölüleri diriltmek,

âmâların gözlerini açmak, topalları yürütmek, cüzamlıları tedavi etmek, denizde

fırtınaları durdurmak, iki balıkla on bin kişiyi doyurmak, suyu şarap yapmak, kışın

meyve vermediği için bir incir ağacını bir işaret ile kurutmak gibi daha birçok

mucizeler gösterdiyse de çok az insan ona iman etti, inandı.

Nihayet hain Yahudîler, onu Romalılara şikâyet ettiler ve haça gerilmesine sebep

oldular. Lâkin İsâ, öldükten üç gün sonra haçta tekrar dirilerek, kendisine inananlara

göründü. Bundan sonra semaya çıkıp, babasının sağ tarafına oturdu. Babası da

dünyanın bütün işlerini ona terk etti ve kendisi geri çekildi. İşte, bizim vaaz

edeceğimiz dinin esası budur. Buna inananlar, öteki dünyada cennete, inanmayanlar

ise cehenneme gideceklerdir."

Bu sözleri dinleyen Çin imparatoru, papazlara:

"Ben sizden bazı şeyleri sual edeceğim. Bunlara cevap verin." dedi ve şöyle sormaya

başladı:

"İlk sualim şudur: Siz, Allah hem bir, hem de üçtür, diyorsunuz. Bu, iki iki daha beş

eder gibi mânasız bir laftır. Bu işin aslını hana izâh edin!"

Papazlar cevap veremediler:

"Bu Allah'ın bir sırrıdır. İnsanların aklı buna ermez." dediler.

İmparator:

"İkinci sualim şudur: Yeri, göğü ve bütün âlemi yaratan, çok kudretli Allah, kullarından

birinin işlediği günah için onun, bu işten haberi bile olmayan bütün sülâlesini nasıl

günahkâr sayar? Kulların affı için nasıl olur da kendi öz oğlunu kurban etmekten

başka çare bulamaz? Bu, O'nun büyüklüğüne yakışır mı? Buna ne dersiniz?" dedi.

Papazlar yine cevap veremediler:

"Bu da Allah'ın bir sırrıdır." dediler.

İmparator:

"Üçüncü sualim de şudur: İsâ, bir incir ağacından mevsimi olmaksızın meyve istemiş,

ağaç meyve vermeyince onu kurutmuş. Mevsimi olmadan meyve vermek, bir ağacın

yapamayacağı bir şeydir. Böyle olduğu hâlde İsâ'nın buna kızıp ağacı kurutması, bir

zulüm değil midir? Bir peygamber, zalim olur mu?"

Papazlar buna da cevap veremediler:

"Bu işler, manevî işlerdir. Allah'ın sırlarıdır. İnsanların akılları buna ermez." dediler.

Bunun üzerine Çin imparatoru:

"Ben size izin ve müsaade veriyorum. Gidin, Çin'in, istediğiniz yerinde vaaz verin."

diyerek onlara müsaade etti.

Onlar, huzurdan çıktıktan sonra imparator mecliste bulunanlara dönüp:

"Ben Çin'de böyle saçmalıklara inanacak bir ahmak bulunacağını zannetmiyorum.

Onun için bu adamların, bu hurafeleri vaaz etmelerinde hiçbir mahzur görmedim. Ben

eminim ki, bunları dinleyen vatandaşlarımız, dünyada ne ahmak kavimlerin

bulunduğunu görecektir" dedi.

mahalle ve site kültürü

3 oda bir salon,
satılık boğaz manzaralı kelepir daire!


Düne kadar, birazda iğdiş etme maksatlı olarak biz İslamcılar(!) Mustafa Kemal lafzı geçince “Beton Kemal” deyip istihzai bir tavır sergilerdik.
Rejime alternatif olduğumuzu iddia ederdik!
Şeriat gelecek, adil düzen insanları adaletle idare edecekti.
Bunu savunan insanların inançlarından başkada sermayeleri yoktu.


Derken…
Bir rüzgar esiverdi…
İslamcılar iktidar sahibi oluverdiler bir şekilde…Paralelden bir ittifak ile.
Paraları oldu! Makamları!
İktidar sahibi de oluverdiler nihayetinde…
Onları o mevkilere getiren düzen eleştiriciliği yerini konjuktür gereği “ıslahatçılığa” ve maslahatçılığa” bırakıverdi.
Gecekondudan gelenler herşeyi betondan ibaret bildi.
Devrim, ya da hasreti çekilen İslami düzen “çimento” eşdeğerli oldu.
Şehirlere doluştular ülke nüfusunun %75’i.
Köyler boşaldı.
Şeherliydi artık onlarda! Son model otolar, son model garılar...som altından new age uzzalar...uzayıp gitmeler...
Gariban Müslüman Türk' ün rejimle olan ateşli imtihanı bitmiş, yerini farkına varamadıkları Kapitalizm ile olan müthiş mücadelesi başlamıştı.


Önce belediyeler iktidar olma şansını verdi, İslamcılara! Belediyeler ise rant denilen geçimin gümrük kapısıydı.


SORU: Hep merak ederim; zabıta kontrolu dışında imar yapılamıyorsa memlekette: Şehirlerimizin çarpık yapılaşmasına imza atanlar bu memleketin okumuş çocukları değil midir? Hani okumuşluk cehaletin engeline elzem sebep idi?


Nüfus sair sebeplerden yığılınca şehir merkezlerine, 50’li yılların apartman hayatı komün tarzda sitelere dönüşerek mahalle kavramını çekip kopardı hayatımızdan. Çocuklarımız kediyi köpeği bilmez oldular, analarıyla avundular farmvillanın çiftliğinde.
Mahallenin yerini alan siteler bukez mahallenin esnafı denilen yapıyıda AVM lere bezediler.
Hadi vahşi kapitalizmin modernite ile işbirliği mekanik insan yaratmaya çalışırken Müslümanca bir ayrıntı ne zaman aklımıza gelecek ki? Hele bir de din bezirganları kafaları, gönülleri ve imanları kavururken?


SORU: Yapılan sitelerde çağdaşlık gereği havuzlu filan olmakta. Yani komşular yıl boyu birbirlerinin mahremleriyle görsel halvet içinde olmaktalar. Yoksa bu hal toplumun ar duygusunu yok etmeye yönelik sinsi bir icraat mıdır? Ya da bu yorum benim yobazlığıma mı verilmelidir?


Bu inşaat sektörü denilen mekanızma neden sadece şehirler için sözkonusudur?
Hala şu yüzyılda ahırındaki hayvanlarıyla iç içe yaşayan köylerimizin modern açıdan yapılanması rant olmadığı için mi göz ardı edilmekte?


Modern köyler ile şehirden köylere tersi göç mümkün değil midir?
TOKİ nin Köysel hali olmaz mı?
Boşta gezen ziraat mühendisleri her bir köye atanamaz mı? İlim köylere tv ya da cep telefonu ile mi girecek? Ya da beyaz ekmekle? Tezek yakımı “doğal” mı karşılanmalı? Hele anız yakımı?


Bitkiyi, hayvanı şehirden yani insandan uzaklaştıran beton zihniyet yapılan parklarla kendini avutmakta! Egzos kokuları arasında hanımeli kokularının rüknu ne ki?


Hadi plağı başa alalım!

Adem varlık alanına sorumlu bir şahsiyet ve yaratılmışların şereflisi olarak olarak sürüldüğünde, yanı başında ‘sükun bulması’ için yaratılan eşini buldu.
Meleklerin secdesi ile değerleri alemlere duyurulan bu aileye cennet mekanı ve tek istisna ile sınırsız nimetler sunuldu.
Adem ve eşi sonsuzluk/doymazlık histerilerine kapılıp ‘yasak ağaca’
yaklaşınca ‘inin oradan’ (ihbitu) uyarısı/cezası ile mekan değişikliğine uğratıldılar.
Yeryüzünde şaşkın birer sürgün olarak dolaşırlarken vahyin klavuzluğu ile ikinci kez yerleşikliği öğrendiler.

İnsanlığın ilk adresinde meskun hayatı başlattılar.

Dağların ve taşların yabaniliğinden, denizlerin ve çöllerin ilkelliğinden eşyanın isimlerini öğrenerek fıtrata paralel davranışlar geliştirdiler. Ateş yakmayı, düğüm atmayı, sayı saymayı, toprağı eşmeyi öğrendiler.Baharın, yazın, güzün, kışın sırrına erdiler.
Cennetten yeryüzüne gölgeler düşürdüler. Rablerinden aldıkları kelimeler ile eşyaya şekiller vermek ve eşyayı kullanmak gibi pratik ihtiyaçların ötesinde eşya ile bir, mana dili de geliştirdiler.
Eşyanın bir amaca mebni tasarrufundan kaynaklanan bu ontolojik dil ete ve kemiğe bürünüp zamana ve mekana yayılınca da ‘şehir’ oldu.
İnsan şehir adlı beşiğin kaldırımlarında emekleyen bir bebek; şehir ise insanın kucağında ninniler ile büyüyen bir insan oldu.

İnsanın kadim yürüyüşü devam ettikçe şehirler isimsiz okullar gibi insanlar yetiştirdi, gökten yere yıldızlar buyur etti, medeniyetler biriktirdi.
İnsan kendisine okul olacak şehirler kurdu; şehirler kendisine mimar olacak insanlar yetiştirdi.

Şehirde farklı tarzı, davranışı, algısı ve aklı ile örnekler çoğaldıkça çoğaldı. Şehirler toplumsallaşmanın araçları olarak bir çağdan bir çağa nesiller yaratırken insan teki de hem cinslerinin arasında duyguyu, düşünceyi, eylemi öğrendi.
Şehir akademiler, mektepler, medreseler ile insana bağrını açtı; insan ise bir gözü ile şehrin mürekkebini yudumlarken diğer gözü ile şehrin ana arterlerinden kılcallarına mürekkep taşıdı.

İnsan şehir üzerinden mensubiyet şuuruna ait güven dalgaları ile aklını ve kalbini olgunlaştırdı. Şehir üzerinden şubeleşen, farklılaşan, rengarenkleşen insan, şehrin yollarından başka şehirlere yollar tüketti.

Bazen şehirlerden şehrine, heybesinde hayat yüklü kelimeler ile bazen de kılıcında kan lekeleri, yüzünde yabancı çizgiler, ağzında elfaz-ı küfr döndü.

Şehir onu besliyor o şehri besliyordu.
İnsan yasak ağacı yoklayıp ayıp yerleri ile ulu orta yerde dolandıkça şehir yapraklarını bedenine doluyor; ona bir biçem, bir içerik kazandırıyordu.
Şehir insana takva elbiseleri giydiriyor, süs kazandırıyor ya da şehir insanın
elbiselerini sıyırıp çirkin yerlerini göstererek cennetten uzaklaştıran belalar veriyordu.
İnsan kah İbrahim ve İsmail oluyor, Kabe’nin duvarlarını yükseltiyor, ziraatsiz ölü bir vadiye şehir tadında can suyu akıtıyordu; kah fil ordularının sahibi oluyor, ya da Haccac oluyor Kabe’yi, kutsal şehri yağmalıyor, bombalıyordu.
An oldu şehre uzak kaldı insan ya da şehirden uzaklaştırıldı. Sanki irfan hikmet yüklü bulutlar çekiliyor da üzerinden kupkuru dudakları kalbinden ve ruhundan akıp yüzünde birikiyordu.

İlahi ruh dokununca çarşısına, mabedlerine ve sokaklarına, barış ve esenlik yurduna dönüşüyor, aziz bir belde oluyordu şehir.

İblis ve karanlığı kollayan fesad şebekesi dolduğunda ise bulvarlarına şehrin, kan kokuyordu buhur yerine geceler, dikenli fısıltılar akıyordu çatılarından çok katlı evlerin.
Şehir insanın yeteneklerini sunduğu bir platformdur, sahnedir. Mağaradan gölgeler yansır bazen şehrin perdelerine. Bazen sicim suretinde gözyaşları ıslatır şehrin elbiselerini, dekorunu. Bazen de onurlu okuyucular doluşur orta yerine zamanın ve ‘Ve La Ğalibe İlla Allah’ derler.
Bir köşesinde şehrin günah çukurları ve arkaik zebunlar; diğer köşesinde şehrin gülden terazi tutan ve gülü gülle tartan gül adamlar vardır.
Camilerinde şehadetleri dinin temeli ezanlar, gökdelenlerinde ise kibrin ve tuğyanın silüetleri.
Şehirler de insanlar gibi doğar, büyür ve ölürler. Göğsünde arzın derin nefesler ile vücut bulurlar. Yekinir yer tutarlar; tezler geliştirir, fırtınalar koparırlar; bağrından cemiyetin adam suretinde adanmışlar büyütür sonra da her canlı gibi ölürler.
Şehirler yaşlanırlar; amansız beden sancılarına yenik düşerler; felaketler ile yerle bir olur ve ölürler. Ama en acısı, şehre gözyaşları döktüren, şehrin iniltilerini yedi kat semaya kavuşturan ihanet sonrası ölümlerdir…
Şehrin naçizane kayıtları, evrakları, salnameleri vardır. Gözleri üzerindedir insanın, kulakları keskindir; makinalı gibi tararlar zamanı. Zerre kadar iyiliğe ve zerre kadar kötülüğe duyarlı gelişmiş aygıtları olmasa da bir hafızası, kalemleri, aziz yazıcıları ve arşivi vardır şehirlerin.
Hakikate körleşen ve sağırlaşan insanın hallerini yazıp durmaktadırlar. Hakikatin kitabını terk edilmiş bırakanları ve hakikatin onurlu okuyucularını kıytırık beyaz yakalılara, teknokrat kırmalarına değişenleri satır satır yazmaktadırlar.
Gözlerini din gününe çevirmiş, insanı adl-i ilahiye şikayete kilitlenmişlerdir.
Gözlerine mil çekilmiş hüzünlerden ahirete uzanan inanç tadında bir bekleyiştir bu.
Hakkı ve sabrı tavsiyeleşmekten uzaklaşan insanın yaşattığı bir kahır yüküdür bu.
Şehrin bereketini bodrum katlarında, eğlence salonlarında, gece kulüplerinde
tüketerek yıpranan, dahası, tüketerek adamlaşacağını zanneden insanın tereddi hallerine bir şikayettir bu.
Yakın geçmişde ve kirlenmiş günümüzde bazı kelimeleri zikrederken insanın içini ince bir sızı yoklar. Yan yana dizilen birkaç harften meydana gelen bu kelimeler yaşanmışlıklardan mütevellit hasreti, kederi, buruk bir sevinci ifade ederler.
Modern yaşamın değirmeninde öğüttüğü mahalle hayatı ve kültürünü de ne yazık ki “eskiden” kelimesinin öncülük ettiği cümleler tarif eder.

Eskiden İstanbul’da muhabbeti dışarı sızdıran ahşap evleri, sevgiliye el sallayan neşeli cumbaları, anahtar delikleri paslanmış tahta kapıları, billur sular akıtan cömert sebilleri, bir ok işareti gibi semayı gösteren haşmetli minareleri ile sabah-ı şerifleri tatlı bir telaşla karşılayan mahalleler vardı.
Asude çınar ağaçlarının gölgelediği bu mahallelerde nikâh, ölüm gibi çeşitli sosyal halleri tanzim eden imamların yanı sıra veresiye tutmaktan erinmeyen emektar bakkallar, henüz ekmekleri bozulmayan hünerli fırınlar, kedisini ihmal etmeyen müşfik kasaplar, makasına altın bir bilezik gibi ehemmiyet veren mâcit berberler, tenhalardan perva etmeyen cesur bekçiler ve en nihayetinde “yârin yanağından gayrı ” emeği-ekmeği, neşeyi-kederi; hülasa koca bir hayatı paylaşan sadık komşular bulunurdu. Kendi söküğünü dikemeyen terzileri de unutmamak lazım. Terzisinden imamına kadar söz konusu mahalle sakinlerinin hayatları iç içeydi.
Birbirinin sosyal ihtiyaçlarını alçakgönüllülükle karşılayan bu insanların komşuluk münasebetleri akrabalık bağlarının bir adım önündeydi.

Mahalle hayatı ve kültürünün menbâsını oluşturan paylaşma, yardımlaşma, dayanışma gibi hasletlerden meydana gelen insani ilişkilere hayati bir zaruret
atfedilirdi.

Mahallelerin sokak dokusunu, çoğu zaman hoşgörü esasına dayanan mahalle
münasebetleri tayin ederdi. Başkasını rahatsız etmediği sürece sokağın ortasında hane inşa etmeyi bile makul gören bu hoşgörü mahremiyeti muhafaza eden çıkmaz sokakları vücuda getirirdi.
Herkese geçiş hakkı tanıyan kavisli sokakların aksine çıkmaz sokaklar sadece bir veya birkaç haneye penâh olurdu. Genellikle bir veya iki kattan oluşan bu hanelerin yükseklik- alçaklık bakımından birbirine paralel inşa edilmesi de tesadüf değildi.
Bu paralellik hane içi hayatın ifşasını önleyecek bir tedbir niteliği taşırdı. Hanelerin dışarıya açılan kapılarının birbirine mukabil gelmemesi de bu mahremiyete gösterilen ehemmiyeti tezahür ederdi.

Günümüzde, kendine mahsus bir kültür meydana getiren eski mahalle hayatının izlerine ne yazık ki sadece fiziki yapılarda rastlamak mümkündür. Buram buram hanımeli kokan kavisli sokaklardan yükselen zerzevatçı nidalarını, kapı eşiğinde yapılan ikindi sohbetlerini, misafir yolunu gözleyen aralıklı kapıları, düdük öttüren telaşlı bekçileri, birbirine yardım etmekten imtina etmeyen kadirşinas sakinleri tahassür eden İstanbul, mahalle hayatı ve kültürünü ancak eski zamanlarda tahayyül ederek teselli bulmaktadır.

Mahalle hayatını oluşturan en önemli unsurlardan biri de sakinler arasındaki
 komşuluk ilişkileriydi. Herhangi bir mahalle sakininin karşılaştığı müspet ya da menfi bir olayın ceremesi veya semeresini bütün mahalle paylaşırdı. Ölüm, doğum, evlilik, sünnet gibi sosyal hadiselerin üstesinden hep birlikte gelinirdi. Ölüm olayı karşısında acıya ortak olunur, yas evine cenazenin kaldırılmasından ölü yemeğine kadar her türlü destek verilirdi. Biri mi evlendi, çeyiz dizmekten düğün alayına kadar imece usulü herkes üzerine düşen vazifeyi içtenlikle yapardı. Herhangi bir uygunsuzluk, usulsüzlük karşısında ortak tavır alınır, mahallenin dirliği, düzeni el birliğiyle sağlanırdı.

İstanbul’da komşuluk ilişkilerinin en renkli motifini kadınlar oluştururdu. Zerzevatçı nidasını işittiklerinde merdivenleri telaşla inerek sokağa yönelirlerdi. Akşam sofraya oturtulacak sebzenin en iyisini seçmek için tablanın altını üstüne getirirlerdi. Sonra bir pazarlık alır başını giderdi. Mutabakata varıldığında zerzevatçı, yükü hafiflemiş bahtiyar bir şekilde sokaktan ayrılırdı.
Sıcak yaz günlerinde mahalle hanımları neredeyse her gün birbirlerine sabah
 kahvesine, beş çayına veya akşam sohbetine giderlerdi. Sabah namazından sonra kahvaltı saatine kadar ev işleri bitirilmiş olurdu. Hanımlar hayırlı işler dileyerek beylerini işe uğurladıktan sonra akşam yemeği için tencereyi ocağa koyarlardı.
Zeynep, Ayşe, Fatma hanımlar varsa yanlarına genç kızlarını ve gergeflerini alarak onları bekleyen komşu haneye doğru yola koyulurlardı. Hane sahibesi tarafından kapı eşiğinde güler yüzle karşılanan komşular, kamelyanın gölgesinde dinlenen böreklerin başına buyur edilirlerdi. Böreklerden alınan lokmalar midelere bayram ettirirdi. Sonra desenli fincanlarda köpüklü kahveler ikram edilirdi. “Ayol duymadın mı!” diye başlardı lakırdılar. Anlatılan hadiseler, havadisler kahvenin de lezzetiyle keyiflere keyif katardı. Kahveler içildikten sonra da fincanlar “Neyse halin çıksın falin” ifadesiyle açılmak üzere çeşitli dileklerle kapatılırdı. Bahçenin başka bir köşesine öbeklenen genç kızların ise muhabbetlerini genellikle beyaz atlı prensleri süslerdi.
Dantellere atılan her ilmik onları çeşitli hayallere sevk ederdi. Hanımların dillerinde yemek tarifleri, kızların ise “ bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya”.

Mesaisini tamamlayan beyler ise eve gitmeden önce kahveye uğrar, tavlaya
 otururlardı. Kahvede demli çaylar ardı sıra servis edilir, gazete sütunlarını meşgul eden memleket meseleleri konuşulurdu. Çoğu zaman ateşli tartışmalara dönüşen memleket meselelerini boşluğa bırakılan zarlar tatlıya bağlardı. “ Du şeşşşş! ” .
Sonra evli evine köylü köyüne…

Şimdi sıkıysa Avm’ den ya da marketten parasını sonra vereceğim diyerek bir ciklet isteyin! Mahallenin yerleşik unsuru olmasa da esnaflar mahalle hayatının önemli unsurlarını teşkil ederlerdi. Bakkallar, fırınlar, berberler, kasaplar, terziler… Her mahallede bulunan bu esnaflar mahalle sakinlerinin çeşitli ihtiyaçlarına cevap verirlerdi.
Peynirinden sabununa kadar çeşitli ev gereklerini bulundurdukları için mahallenin en uğrak yerini bakkallar oluştururdu. Zeytinin etlisi, pirincin iyisi onlardan sorulurdu.
Her geleni hoş karşılamaktan, gül güle uğurlamaktan hiç yorulmazlardı. Küçük çekmecelerinden veresiye defterlerini eksik etmeyen bakkallar, mahalle sakinleriyle aralarına maddi bir mesafe koymazlardı. İsteyen her mahalle sakinine bu defterlerde hesap açarlardı. Veresiye defterlerinin her bir nüshasını aybaşına kadar birer senet gibi muhafaza eder, aybaşı parası çıkışmayanları ise idare etmekten kaçınmazlardı.

Mahallenin ikinci uğrak yeri ise fırınlardı. Yemek öncesi kapısı çalınan fırınlardan gramını hiç şaşırmayan baklava dilimli sıcak ekmekler alınırdı. Temizliğine ehemmiyet verilen fırınların bilhassa ramazan aylarında bacası sahur vaktine kadar tüterdi.
İstanbul’da lezzetli yemeklerin yolu eli bıçaklı, beli peştamallı kasaplardan
geçerdi. Sabahın erken saatlerinde dövülmüş, kıyılmış, kuşbaşı kesilmiş et sipariş eden mahalleliye kasaplar paket paket iyisinden sığır, keçi, kuzu yetiştirirlerdi.
Aybaşlarında kasaplar pek çalışırdı. Zira mahalleli genellikle aybaşlarında maaş alırdı. Her kasabın bir de kedisi vardı. Diğer kedilerin imrendiği kasap kedileri önlerine atılan artık etlerle güzel bir ziyafet çeker, sağa sola yuvarlanıp keyif çatarlardı.
Marka bilmediğimiz günlerdi.Kendi söküğünü dikmeye fırsat bulamayan terzilerin ise ellerinden iğne ve iplikleri düşmezdi. Kadın ve erkek terzisi olmak üzere birbirinden ayrılan terziler, mahalle sakinlerine müzeyyen kumaşlardan şahane elbiseler dikerlerdi. Bir elbise için bazen birkaç kez prova yapıldığı olurdu. Bu provalarda elbise diktiren kişiye henüz ana hatları dikilmiş kumaş giydirilir, elbisenin bir kusurunun olup olmadığına bakılırdı.
Burun ucuna kaymış gözlükleriyle kumaşları inceleyen terziler bir kusur fark
ettiklerinde iğnelerine sarılır, kumaşları iğnelerlerdi. Hasbıhalin ihmal edilmediği provalar bittiğinde ise iş başına geçilirdi. Dikiş makinesinin kolunu güçlü bir hamleyle çevirdikten sonra pedallara yüklenen terzilerin bedenleri yorgun düşünceye dek bir ileri bir geri sallanırdı.

Osmanlı döneminde perukâr ismiyle anılan berberler mahalle erkeklerinin saç sakal tıraşından sorumluydu. Düğün, bayram gibi günlerde berber dükkânı hıncahınç dolardı. Herkes sırasıyla alınır, özenle tıraş edilirdi. Kolları sıvalı, elleri usturalı berberlerden önce sakallar nasibini alırdı. Bilenmiş usturalar marifetiyle sakal tıraşı yapılan yüzlere avuç avuç kolonya çarpılırdı. Kolonyayla sızlayan yanaklara sinek konsa kayardı. Sonra saçlar… Hünerli parmakların arasında tutulan saçlar tez canlı
makaslarla kesilir, talep edildiğince kısaltılırdı. Berberler gün boyu ustura ve makası ellerinden “Sıhhatler olsun”u dillerinden düşürmezlerdi.

Şehircilik bakanlığı şehrin yalnızca beton yapısıyla mı ilgilenmeli, hasılı. Şehirlerimize insaniyet kimliği vermek hangi bakanlığın işdir, peki? Modernite dininin dini mubinimize harp açtığınıda görmeyeceksin ey diyanet?
Sorular, sorular, sorular!

fehmi Demirbağ

2 Ekim 2013 Çarşamba

BİBER GAZINA YUMURTA KIRSAK 'MENEMEN' OLUR MU?








GEZİ OLAYLARI VE SANAT

Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayalgücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür.
Sanat sözcüğü genelde görsel sanatlar anlamında kullanılır. Sözcüğün bugünkü kullanımı, batı kültürünün etkisiyle, yapaylığa dair bir anlam barındırır. Sanat, bu geniş anlamından Rönesans zamanında sıyrılmaya başlamış, ancak yakın zamana kadar zanaat ve sanat sözcükleri dönüşümlü olarak kullanılmaya devam etmiştir. Buna ek olarak Sanayi Devrimi sonrasında tasarım ve sanat arasında da bir ayrım doğmuş, 1950 ve 60'larda popüler kültür ve sanat arasında tartışma kaldıran bir üçüncü çizgi çekilmiştir.
İslam dünyası ise ve dolayısıyla islam medeniyeti son 300 yılını batı ile girdiği hem cephe hem de yaşam algısı çatışmasında mağlubiyetler yaşamış, pozisyon itibariyle de kendi çocuklarına dahi yetemez hale gelmiştir. Bir yabancılaşma hastalığı, bütün islam dünyasını kuşatmıştır.
Medeniyetler çatışmasının ana gücü olan “Kültür Kolluk Kuvvetlerinin” önemini bir türlü algılayamamıştır Müslüman toplumlar. Kültür ve sanat üzerine kafa yoramamıştır. Kültür ekonomisi tabirinden bihaberdir.
Toplumumuzun son acı gerçeği “GEZİ PARKI OLAYLARI” göstermiştir ki; dar çerçevede de olsa Türkiye topraklarında dahi bir yaşam algısı çatışması temel gerekçelerdir.
Olayların dibindeki bir başka gerçekte uluslararası “batıcıyaşam algısı merkezleri” ile “uluslararası menfeat grupları” organize olarak olayları tetiklemiştir.
İslami yaşam arzusu içindeki toplum bu duruma apansız ve hazırlıksız yakalanmıştır. Olay kolaycılık ile sayın başbakanın omuzlarına ve kucağına itilmiştir.
Gezi parkı olaylarının temelinde “üç-beş ağaç” naifliği ve masumiyeti topluma empoze edilmiştir. Arkaplanın bir kısım ayrıntıları ancak sonraları yine başbakan tarafından ifşa olunmuştur.
Bu empozenin aktörlüğünü ise toplumun medyadan bildiği “sanatçı” diye bilinen isimler üstlenmiştir.
Geniş anlamda medya dar anlamda ise TV toplumun kanaat önderi diye bilinen modern putlarını kendisi üretir. Kanaat önderi kavramını sağ cenah cemaat önderleri için kullanırken, asıl toplumun kanaatini belirleyenlerin sol ve ateist alt yapıyı görmezden gelirler.
“İktidar olup, muktedir olamamak” tabiri gezi olayları ile ayan olmuştur. Toplumun yaşam algısı ve alışkanlıkları tespitimizin temel dayanağıdır. Batı ve batıcılık toplumun etmen gücüdür.
İslami referanslarımız maalesef ki toplumu tatmin etmemektedir.

Müslümanlar olarak entelijans bir yapıyı oluşturma vaktimiz gelmiştir. Yani, kültürel ve siyasi etkinliğe sahip entelektüel topluluğu… Sanatçılarımızı sübvanse etmeliyiz. Kültür devriminin yolu sanat ve sanatçıdan geçer. Batı sanatının arkasındaki kiliseyi nasıl görmezden geliriz? Bizde, şu ana kadar bireysel olarak İslam sanatının mücadelesinde zorluklarla varlık göstermeye çalışan sanatçılarımıza kucak açalım.

Sapkın ve sarhoş, ateist sanatçılara verdiğimiz primleri kendi insanımızdan esirgemeyelim.

Çağa adapte olmak ve algılamak ve bir adım ötesine gitmek için referanslarımızı gözden geçirmeliyiz. Sosyal paylaşım siteleri bunun örneklemesini hem bizde hem de Arap baharı denilen olaylarda gösterdi.

Alternatif sanatı üretmek için bir yerlerden başlamalıyız. Gezi parkının sanatçısına onun dili ile cevap vermeliyiz; sanat ile…Belki bir tiyatro! Bir sinema filmi…

Sanatı kar gözü ilede görmeyelim. O işin başka boyutu. Asıl kar, toplumda uyandıracağı etkilerdir. Dönüşüm için illaki sanat!

Ancak tuzağa da düşmeyelim. 70 li yılları diriliş kitabı “Huzur Sokağı”nı topluma yalakalık adına günümüzdeki gibi ucuzlatarak magazinleşme hastalığına da yakalanmayalım.

Bakın kitapçı vitrinlerini gezi ile ilgili birçok kitap süslemekte. Onlar hala gezideler. Biz ise yalnızca Tayyip Bey ile savunmadayız.

“Sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir”, ne kadarda manalı bir söz imiş.

Bu milletin, bu ümmetin artık Walt Disney’ini yetiştirmesi lazım.

 

Silsile malum; Medya fabrikası şöhretlerini yaratır. Şöhretler üzerinden de yaşam algı ve alışkanlıklarını. Bunu birde ekonomiye tahvil eder. Bu güç ile manüpülasyon başlamıştır artık.

Gezi parkının başlangıç anlarını hatırlayalım.

Birkaç kişi ile başlar hikaye ya da yangın! Sol entelektüel, çevreci birileri. Konu Çevre! Duyarlı bir konu yani. Basın teveccüh gösterir, olay haber olur. Sonra halkın yüzünü bildiği birileri…Dizi oyuncuları…Önce gençler doluşur meydana. Gençler; “Y” kuşağı dedikleri.

Iskaladıklarımız, mahrum bıraktıklarımız…BOŞLUKTAKİLER…Dizi dizi işgal edilenler!

Bir buluşma yerine döner gezi alanı. İşte şimdi tam zamanı; marjinaller ve çapulcular!

Ucuz ve basit bir prodüksiyon. Zekice!

Okuduk yani yazılanları!

Ne yapmalıyız, peki! Dedik ya alternatif sanat!

Hemen şimdi!

Çağı, gençliği, sokakları doğru okuyan bir göz!

Çağa, gençliğe, sokaklara doğruyu anlatacak bir söz!

İlla ki sanat!

 

İslam Medeniyeti algısısın oluşacağı ortamlar! Edepli sanat! Hedefli sanat!

“Muktedirlik makamına” yolculuk yani!

 

Ya da bekleyelim ve hazır olalım yeni “gezi”lere…

KİMBİLİR HANGİ PARMAKLAR ŞU ANDA KİMBİLİR NE SENARYOLAR YAZMAKTALAR?

 


Tek hazırlığımız “biber gazını” yerli olarak üretmek mi?