10 Aralık 2014 Çarşamba

RAHMETLİ MEHMET AKİF ERSOY'UN AZİZ HATIRASI HÜRMETİNE MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNE HEDİYEMDİR.
 


SEFAHAT
BİR MEHMET AKİF ERSOY DÖNEMİ ROMANI






12 Kasım 2014 İstanbul
Berbat bir gün geçirdim. Yorgunum. Asabım da alabildiğince bozuk. Yatmak ve hemen de uyumak istiyorum. Hem de uyursam ne zaman uyanacağımı bilmeksizin uyumak...
Ancak bu berbat günün notlarını tutmalıyım. Sonra yazayım dersem unuttuklarım oluyor. Önemli şeyleri atladığım oluyor. Yaş’la alakası mutlaka olmalı, unutmanın. Artık eskisi kadar da zinde hissetmiyorum kendimi. Şu kahrolası teknolojiye de alışamadım bir türlü. Kendimi bildim bileli kağıt ve kalemle sürdürüyorum yazmakla olan ilişkimi. Yazmalıyım, mutlaka yazmalıyım. Son günlerde yaşadığım olayları mutlaka romana dönüştürmeliyim. Romanın dili işime geliyor doğrusu. Yazılamayanları-yazılamayacakları sanal kahramanlara söyletmek...Kitap okuyanın azaldığı bir toplumda yazmakta bir yürek yangınıya neyse...
Yazmalıyım, yoksa boğulacağım. En azından kendim için yazmalıyım. Her ne kadar okuyucuyla buluşmak düşüncesi heyecanlandırsa da, karanlığa ıslık çalmak kavli de olsa bir nevi dinginleştirmekte beni, yazmak.

Beni tanıyorsunuz.
Ben Bay X.
Daha önce Kasımpaşalı isimli bir roman ile çıkmıştım karşınıza. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’’ın gençlik yıllarını “Kasımpaşalı/Ben Bu Oyunu Bozarım” isimli romanımda ele almıştım. Bu kitap aynı zamanda Erdoğan”ın hayatını anlatan ilk roman olma özelliğini taşımakta idi.
Tamamen yerli bir kahraman olan Herotürk’ün fikir babası olarakta tanıyanlarınız vardır, beni.
Erdoğan’ı gençlere rol model olarak göstermiştim kitabımda.
Erdoğan’ı başarılı bulursunuz ya da çok da kusur bulabilirsiniz. Neticede devletin başındaki isim o. Rejimi ya da hükümeti eleştirebilirsiniz, ancak devletin bekası konusunda ortak değerlerimize sahip olmalı yeni fikirler üretmeliyiz. Özellikle sağ cenaha mesajlar vermek istiyorum. Muhafazakar ve dindar diye kendilerini isimlendirilen kesime. Bakınız yakın zamanda Türkiye'de birçok taşın yerinden oynamasına sebep olan bir gezi olayları hadisesi yaşadık. Gezi olaylarının iki fenomen ismi üzerinde politikalar da çatıştı durdu. Biri yine bu ümmetin evlatlarından olan Berkin Elvan isminde 14 yaşında katledilen bir çocuk... Bir diğeri de Recep Tayyip Erdoğan.
Gezi olayları üzerine 60’ı aşkın neşriyat üretti sol kesim. Girin ve danışın google hazretlerine ve yazın Berkin Elvan diye.
Karşınıza amblemler, logolar, desenler, grafikler, şiirler, marşlar, tiyatro oyunlar...Propaganda türleri türlü türlü. Aynı Google hazretlerine bir de Recep Tayyip Erdoğan’ı sorun. Gazete küpürlerinden başka birşeyle karşılamazsınız.Hakkında yazılmış kitap sayısı bile cılız. Bir de “dik dur eğilme, bu millet seninle” sloganıyla. Hakikat şu ki kendilerini muhafazakar, sağ, dindar diye ifadelendiren kesimin kağıt, kalem ve mürekkeple ilişkisi maalesef ki yok...Kültür ve sanatla hiç yok! Kuru kuruya selavat, ah ne ala yan gel yat!
Senaryo formatında kaleme aldığım romanın konusunu Murat ve Bay X isimli 60 yaşını aşkın iki arkadaşın öyküsü oluşturmakta idi.
Romanımın ilham kaynağı ve kahramanı Murat, eşini ve çocuğunu Marmara depreminde kaybetmiş, hayatının son günlerini de hayatındaki tek dostu Bay X’le, yani benimle geçirmişti.
Kurguladığım satırlarda, hayatta yaşadığı tüm sıkıntıların sebebinin Anadolu insanına “Batı” tarafından biçilen bir programlamadan kaynaklandığını düşünen Murat’’ın tek hayali ise bir sinema filmi çekmek olarak vermiştim. Murat karakteri, eğer bir sinema filmi çekerse düşüncelerini paylaşacak ve insanlar ona itibar edecektir. Kansere yakalanan Murat’a biricik dostu ben, Bay X destek çıkar ve iki arkadaş imkanları ölçütünde düşük bütçeli ama ses getirecek bir hikayenin peşine
düşmüştük. Daha sonrada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı çekilecek olan filmimizin merkezine yerleştirmiştik.
İslam Medeniyetinin müdavimleri olarak kahramanlarımız kendilerini az gelişmişlik ve yoksun insani değerler açısından hayatı ıskalamanın ceremesini batının batıl değerlerinde görmüşlerdi.
Batı kültürünün egemen olmasının sebebini ise ‘disiplinler arası’ irtibatta görüp, işaret etmiştik kitabımızda.
Batı, insanı aynı zamanda ticari, kültürel, siyasi bir obje olarak değerlendirip uzun süreli bir yatırım aracı olarak görmektedir’ diyerek “ilim, kültür, sanat, edebiyat ve ahlak” üretmek zorunda olduğumuzu da vurgulamıştım, romanın örgüsünde.

“Evet, çocuklarımıza ilim irfan sahibi olmayı, başkalarının hayatına saygılı, doğayı ve hayvanları sevip korumayı, kendi hakkını yedirmediği gibi başkalarının haklarını da savunmayı öğretmeliyiz. Adaleti ve merhameti... Her şeyden önce insan sevgisi aşılamalıyız. Günümüzde üretilen hiçbir teknoloji ya da ‘proje’ onlara insan sevgisi aşılamayacaktır. Büyüklerin rol model olması gerekiyor. Unutmayalım “keçi nereye çıkarsa oğlağı da oraya çıkar.” diyerek mesajda vermeye çalışmıştım.
“Hayatı daha yaşanılabilir ve katlanılabilir kılan rol model insanlar sayesinde geleceğimize olan inancımız da artıyor, yüzümüz gülüyor. Onlar, ürettikleriyle var oluyorlar. Dünyanın gelip geçici bir han olduğunun, kendilerinden geriye bir “iyilik” kalacağının farkına çoktan varmışlar. İşte o insanlardır asıl kahramanlarımız.”

Bay X olarak kitabımızın ana fikrini ise şöyle nihayetlendirmiştim.
“Ahlak ve maneviyat yoksunluğumuz sosyal dokumuzu parçalamakta. Bu yoksunluk bütün şer şebekelerinin milletimizin bekasını yok etmeye dair iştahını kabartmaktadır.”
Ben Bay X. Aynı zamanda yazmış olduğum kitapların sanal kahramanlarından biriyim. Kimliğimin meçhullüğü kadar meçhul birisi değilim aslında. İşin aslı, yazar filanda değilim. Bilinen edebiyat kalıplarıyla yazmam mesela. Sadece sancılı bir adamım o kadar. Bir davam var benim. Payitahtında musallanın, iyiler katagorisinde yer almak ve yaradanımın rızasına nail olmak.
Cidden bugün berbat bir gün geçirdim. Kimbilir şu satırlarda gözü gezinen kaç kişiden biri gibi. Siz belki kaçıp uzaklaşmak için gündeminizden, unutmak için hengamelerinizi satırlarımın arasına saklanmak gereği duymaktaysanız...inanın ben de sizlerin var olduğunuz gerçekliğinin arkasına saklanmak için yazıyorum, bu satırları.
Rahatlamak istiyorum...
Güven duymak!
Paylaşmak bir de...
Romanımın ismi “Sefahat” olacak. Daha doğmadan adını koydum bile. Bir dönem romanı olacak. Belki romanın kahramanlarından biri de siz olacaksınız. Ara ara yardım bile isteyeceğim sizlerden.
Başlangıç için şimdilik bu cümleler yeterli...
Şimdi biraz uyumalıyım. Ancak siz sessizce okumaya devam edin. Gürültü çıkarmayın. Yazarı uyandırmayın.

İÇİNİZDE İSTANBUL’LU OLAN VAR MI?
Kesintisiz bir uykunun ardından dinlenmiş olarak uyanacağım yerde, adeta yataktan doğrulmaya çalıştığımda sanki dayak yemiş gibi bir hal vardı üzerimde.
Dün yorgunluğuma binair uzun uzadıya yazamadım berbat geçen günümde yaşadıklarımı.
Serbest gazetecilik yaparak geçimimi sürdürmekteyim.Yakaladığım haberleri uygun bulduğum mecralarda değerlendirerek hem mesleğimi icra ediyor hem de maişetimi kazanıyorum. Severek yapıyorum işimi. Polis dostlarımla olan ilişkim mesleğimi yaparken ki en büyük kozum.Atlama haber çok yakalıyabiliyorum ilişkilerim sayesinde.

Önceki gece asayişten dostum komiser Murat aradı. Gecenin ilerleyen saatleriydi. Vatan caddesine ulaşmamla emniyet müdürlüğünde soluklanmam bir oldu. Etrafı gözucuyla kolaçan ediverdim. Baktım ortalıkta başka bir gazeteci arkadaş yoktu. “Önemli” demişti, komiser Murat, “hemen gel!”
Laleli’de bir otel odasında bir rus kadın cinayete kurban gitmişti. Cenazesi morga kaldırılmış, cinayet zanlısı olarakta 16 yaşlarında bir çocuk gözaltına alınmıştı.
Çocuğun ağzından “Diyarbekir’liyim abey” sözünden başkada bir söz çıkmıyordu. Görgü şahidi olarakta bir otel görevlisi karakola ifade vermek için davet edilmişti. Görgü şahidinin ifade tutanaklarına geçen beyanına göre duyduğu silah sesi üzerine otel odasının kapısını omuzlayarak açmış, ayakta elinde silah olan genci kaskatı bir halde bulmuş. Yerde kanlar içinde yatan otel müşterisi maktül kadın ise son nefesini vermek üzereymiş. Müdahale etmek üzere kadının
üzerine eğilmiş. Kadını kucaklamış, ne yaptığını bilmez halde de koşuşturmaya başlamış. O an için düşünmüşki ambulansı arasa...İstanbul trafiğinde ambulans gelinceye kadar...iş işten geçebilir. Hemen otelin önünde bekleyen taksilerden biri ile yaralı kadını hastaneye yetiştirmenin telaşesine düşmüş.
Kadın kendinden geçmiş halde şahidin kollarında otelin merdivenlerinden inerken yalnızca sayıklıyor, hep bir kelime dökülüyormuş dudaklarından:” Sefahat!” Olay gecenin erken saatlerinde vuku bulmuş. Şimdiyse gecenin ilerleyen saatleri.
Komiser Murat’ın odasında başbaşaydık. “Ah! Şu Nataşalar!” dedi bıkkınlıkla.”Mahvettiler memleketi!”
Cevap vermedim. Bakışlarım kendisinin bana uzattığı olayla ilgili ifade tutanaklarındaydı. İçimdense ağzının payını veriyordum, komisere.
“Bir milleti Nataşalar diye tahkir etmek ne kötü. Çünkü kamuoyunda “Nataşa” diye kullanılan tabir, SSCB’nin dağılmasından sonra aç-açık kalan Rus insanının ekmek ümidiyle özellikle ülkemize gelmesi ve fuhuş sektörü ile adlandırılmalıydı.
Malum olaylar mutlaka hasıl olmuştur. Hatta uluslararası beyaz kadın ticaretinde bu durumdaki rus hanımlarıziyadesiyle kullanılmıştır.
Adı Nataşa kelimesiyle özdeşleşen Laleli semti ise imaj konusunda pek bi mağdur. Ülkemiz ihracatının lokomotif sektörü tekstilin can bulduğu bu bölge kendisini ifade etmekten pek bi aciz. Emek yoğun özelliği sayesinde tekstil sektörü ise tetikleyiciliği ile aynı zamanda sosyolojik katkılarda sunmakta insanımıza. Merdiven altı yapısıyla işsizliği sübvanse etmekte. Devletimizin çok bilen bürokrat yapısı ise olan biteni görmezden gelmekte. Bana kalsa hemen bir tekstil bakanlığı oluştururum. Bütün meseleleri bütün detaylarıyla irdelerim. Ah geniş zamanım olsa bu konuda sizlere neler anlatırım neler...
1979 da Rusya’nın eski adıyla SSCB’nin Afganistan’ı işgaliyle başladı herşey. 10 yıl boyunca direndi Rus emperyalizmine, Müslüman Afgan halkı. Şanlı bir direniş destanı da yazdı. Aynı yıl İran’da İslam devrimini gerçekleştiren Humeyni Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’la yine 10 yıl aralıksız süren bir savaş yaşadı. Yani Ümmetin semalarında hep emperyalist kara dumanlar tüttü, durdu. 1989’da dağıldı kominist blok. Ruslar dolayısıyla Afganistandan çekilmek durumunda kaldı. Halkı ise batı tüketim mallarının işgaline uğradı. En kolay batının ürünlerine ulaşma yoluda Türkiye idi.
Bildiğimiz Laleli ve Nataşa hikayesinin örtüştüğü yıllar. Ancak hegemon güç Amerika ve Avrupa dünyayı sil baştan dizayn etmeye başladılar. Pazar alanları ise yine bilindik şekilde Müslüman coğrafya idi.

Afganistan'ın işgali bu kez el değiştirmişti. Yeni patronu bu kez Amerika oldu. Hemde kahpece bir senaryo ile. Dünya Ticaret Merkezi ve ikiz kulelerin bombalanması tezgahı ile Amerika bütün İslam coğrafyasının baş talancısı oldu. Afganistan’ı hem terör hemde uyuşturucu tarlası yaptı. Bugün Afganistan Hindukuş dağları eroin üretim merkezi olmuştur. Dünyanın %94 imalatını gerçekleştirerek. Alnı secdeli mücahit kardeşim bu tuzağa düşmüş ve uyuşturucu imalatçısı oluvermiştir. 100 dolara sattığı uyuşturucunun kilosu komşu ve Müslüman ülke Pakistan’a ulaşınca değeri 7000 dolara çıkmaktadır.
Müslüman İran’a ulaşınca 12.000 Amerikan doları. Müslüman Türkiye’ye ulaşınca da 22.000 dolar. Yol boyu Taliban, El Kaide, El-Nusra, Işid, Pkk gibi kimliklere bürünerek hem de. Laleli ise bavul ticareti denilen yöntemle uyuşturucunun tevzi bürosu olmuştur. Türkiye’nin kara parada 500 milyar dolara köprülük yaptığı gerçeği ile karşı karşıya geliriz ki olan bitenin anlaşılması için sağduyulu yaklaşımlara ihtiyaç vardır, sayın Komiser Murat bey” diye cevapları ardısıra sıraladım.
“Gün gelir ki umarım sesli olarakta kendisiyle bütün bunları paylaşırım” diye düşünürken “Bak” dedi Murat Komiser. “Kadının çantasında bir günlük var. Tam iki saat vaktin var. Oku belki işine yarayacak bir hikaye çıkar. Bense Afganistan gerçeğiyle içimi kanatmaya devam ediyordum.
Afganistan 50 yıldır mahvedildi! Önce içindeki kefereler, sonra Rus kafiri, son 15 yıldır da NATO canavarı destekli Amerikan kovboyları! Katliam, soygun, tecavüz yıkım. Bugün bile özgür kalsa 50-100 yılda belini doğrultamaz!..
Yalnızca Afganistan mı? Asya’daki Müslümanlar ezik, kırık, katliama uğramış, işkence, yıkım altında, sahipsiz, desteksiz!..

Pakistan’da 3-5 Müslüman bir araya gelse NATO uçakları bomba yağdırıyor. Hergün katliam, hergün korku, her gün tedirginlik, hergün yılgınlık!
İran, Türkiye’ye kurulan füzeler ve füze kalkanlarının tehdidi altında.(Füzelerin konuçlandığı Küreciğin ise Kuluncak’taki faydalı nükleer yakıt Toryum kaynaklarını bloke ettiğini anladığımızda çok geç olacak amma...Neyse biz hala tezek yakmaya devam edelim!) Ticareti kısıtlanmış, etrafı çembere alınmış, tehdit üstüne tehdit, şantaj üstüne şantaj yiyor.
İşbirliği yapacak İslam ülkesi arayışında!
Azerbaycan, Ermeni işgalinde! Debelenip duruyor! Komşu devletlerden vefa arayışında!..
Irak; 10 yıl İran’la, Kuveyt’le savaştırıldı. Sonra 25 yıldır Haçlı işgalinde! Katliam, tecavüz, aşağılanma, yıkım, soygun, vurgun, sömürü, yağma altında! Bugün Irak yok, 10 parçaya ayrılmış, birbirleri ile boğuşan Müslümanlar var!
Suriye iç savaşa sokuldu! Müslümanlar birbirleri ile mücadelede!
Birbirlerini boğazlayan taraflar hücuma geçerken Allah, Allah, diyor! Ağıtlar Kelime-i Şehadet’le, Kelimei Tevhit’le yapılıyor! Katliama uğradı, yakıldı, yıkıldı, tarih yok edildi!. Yerinden yurdundan edilen milyonlarca Müslüman! Filistin’i nasıl anlatsak? 100 yıldır mücadele, 100 yıldır katliam, sürgün, kan gözyaşı!
Mısır’da sahte bahar müjdesi alan Müslümanlar ortaya çıktılar, ülkelerine sahip olmaya kalkıştılar. Ama adeta bu bir fişleme imiş gibi, şimdi cuntacılara kurbanlık koyun gibi teslim edildiler! Binlerce Müslüman’ı katlettiler, onbinlercesini hapse tıkdılar.
Libya sömürgecilere peşkeş çekildi! Paramparça edildi, gücü mahvedildi, altyapısı yerle bir oldu!
Afrika ülkelerindeki gözyaşı ve katliam yüzyıllardan beri zaten son bulmadı!

Yemen, Ürdün, Tunus, Cezayir, Fas ve Türkiye tezgahta!
Peki bütün bu yıkımların, işgallerin, katliamların planlamasını kim yapıyor?
Elbette İsrail ve direksiyonunda onun güdümündeki insanların olduğu başta İngiltere olmak üzere diğer devletler!
Peki, işgal eden, kıran, yıkan, yakan, öldüren, sömüren, kim? Elbette Amerika ve Avrupa!
Peki, bunları yaparken kullandıkları ve içerden işbirliği yaptıkları kimler?
Belli olmuyor mu? İsimlerini anmak bile bize ağır gelen işbirlikçi hainlerin listesini bilmeyen var mı?
Şimdi sıra Kudüs’de Mescidi Aksa’da! Mekke’de Kabe’de! Medine’de Peygamber Mescidi’nde!..
Ey Müslümanlar, bağırıp çağırmak işi çözmüyor! Çözemez!
Geçmişte olduğu gibi bu Haçlı Seferi’ni bağrında eritecek imanlı milletler gerekiyor!..
Geçmişte olduğu gibi, işgalcilerin Mekke ve Medine’ye gitmesini önleyecek Nureddin’ler gerekiyor!..
Geçmişte olduğu gibi, Müslümanları birleştirip, İslam Ordusu’nu kuracak ve işgalcileri tepeleyip Kudüs’ü ve Mescidi Aksa’yı kurtaracak Selahaddin’ler gerekiyor!..
Geçmişte olduğu gibi, Siyonizm’i ve Haçlı’yı bize tanıtacak, İslam Birliği’ni kuracak ve tek başına bütün zalimlere karşı haykıracak Necmeddin’ler gerekiyor!..
Mücahidim, bugün bu Haçlı Seferi’ni bağrında eritecek sensin! Bu rezil istilayı durduracak sensin!
Kardeşim, bugünün Nureddin’i sen ol! Selahaddin’i sen ol! Necmeddin’i sen ol!
Kalk ayağa mücahidim!
Dem bu demdir!
Cihad’ı kuşan ve çık yola!..

***
Bir devlet memurunun, hele de bir polisin işin aslına bakılacak olursa bir siville bu kadar yakın ilişkide olması, mesleğinin sırlarını bir nevi ifşa etmesi işin hakkı itibariyle yanlış. Bir dostum sayesinde, telefonla başlamıştı tanışıklığımız komiserle. Hani gazeteciyiz ya yukarı diye ifadelendirilen devletin üst düzey yetkilileriyle bir şekilde diyalog içindeyiz. Neticede 4. kuvvetiz yani. Kendisi Doğuda bir ilde vazifeli idi.
Eşide İstanbul’da bir okulda öğretmenlik yapmakta idi. Allem kallem derken araya birilerini sokarak tayinini İstanbul’a çıkarmıştım komiserin. Malum ülkede ne Roma hukuku, ne şer-i hukuk, ne mer-i... İllaki tanıdık hukuku hakim. Bir alo ile bitirmiştim işi. O sayede bir yakınlık oluştu doğal olarak aramızda. O da sağolsun önemli polisiye haber konusu olacak durumlarda “tüyo” vermekte bana. İşime de gelmiyor değil doğrusu bu durum. Herkes gibi bende yanlışıma bir mazeret çıkartıyorum
yani.
“Çayını- kahveni de yap, iç.Ben üstünden kilitliyorum odayı. Unutma iki saat zamanın var.” Bu sözler üzerinede odayı terketti Murat.
Bense üzerine hafiften kan bulaşmış kadının günlüğüyle başbaşayım.
Gönlüm arzu ederdiki günlük bende kalaydı. Yalnızca okuduklarımla kalakaldım. Bir de dar vakitte çekebildiğim bir iki sayfanın fotokopisiyle.
Yazılanları kısaca anlatayım sizlere. Kadının ismi Alexandra.
Moskova üniversitesinde öğretim üyeliği yapmakta. Uluslararası bir petrol vakfındada ayrıca proje koordinatörü.

Yaklaşık yedi yıldır Türkiye’ye gelip gitmekte. Araştırdığı temel konu; “Ortadoğu halklarının geçim yolları.”
Aslında başlıbaşına bir kitap konusu. Kimbilir vakit bulursam ileriki yıllarda bu konuyu da yazabilirim. Bir bavul ticaretçisi gibi sık aralıklarla Laleli’ye gidip gelmekte. Afganistan üzerinden batıya kaçak yollarla ulaşmaya çalışan insan kaçaklarının seyir yollarını araştırıyormuş. Gürbülak sınır kapısı üzerinden Türkiye’ye giriş yapan bu göçmenlerin hikayesi ise oldukça trajik. Yanlarında getirdikleri uyuşturucuları önce Pkk’lı yetkililere Kandil’de teslim etmekteymişler. Uzun uzun anlatmış zavallı kadın bu trafiği.
Sonrasında Van’da tanıştığı bir Kürt’le olan aşk hikayesi giriyor araya. Birlikte Laleli’de iş yapmaları...Sonra ismi Hasan olan Kürdün Lalelide büyük bir işyeri sahibi olmasını...
Doğudan getirdikleri uyuşturucuyu nasıl yurt dışına çıkardıklarını...Bir süre sonrada yaptığı işlerden pişman olup tabiri caizse artık temiz iş yapmak istediğini. Bu karardan dolayı öfkelenen örgütün Hasan’a karşı tavır almasını. Kendisinin Hasan’ın aşkından dolayı Müslüman olmasını...Örgütün son bir kez kendilerinden bir iş daha yapmalarını...Yapmaları gereken şeyin, Rusya’dan kaçırılan uranyum yakıtını yurt dışına,çıkarmalarını...Ve ayrıca Kuveyt’in işgaliyle talan edilen müzelerden getirilen dünyaca meşhur ressamlara ait olan tablo ve tarihi eserlerinde...Sanırım uranyum için gösterilen adres İran olacaktı. Katır sırtında tekstil ürünü sokulan İran’a...
Her ne olduysa artık Hasan yakın zamanda öldürülmüştür.
Anladığım kadarıyla uranyum Alexandra’dır. Ve saklamıştır bir yere. Sakladığı yerin adresini ise bir kitabın arasına koymuştur. Kitabın ismi Safahat’tır. Kitap hemen Beyazıtta bulunan Halk kütüphanesindedir. Artık örgütün ölüm listesinde Alexandra’da vardır.

O gün için elindeki bütün bilgi ve bulguları bir Türk yetkiliye teslim etmek düşüncesindedir. Ancak Azraili 16 yaşında bir çocuk olarak dikilir karşısına.
Okuduklarımdan dehşete kapılmıştım. Hemen Emniyet binasından çıkıp bir solukta Beyazıt’taki Halk Kütüphanesinde soluklanmak istedim. Ancak bulunduğum odanın kapısı üzerime kilitliydi. Aslında vaktim, günlüğü okumam için Komiser Murat’ın bana verdiği süre dolmak üzereydi.
Çok beklemedim. Birazdan kapı açılıpta Murat içeri girdiğinde hemen koluna girdim.
“Yolda konuşuruz. Hemen çıkalım” dedim. Asansöre yöneldiğimizde Murat’ın şaşkın ifadesi bir çok soru barındırıyordu.
***
“Vay be, Safahat!” dedim. İçinde neler saklıyormuşsun sen!” Akşam saatlerinde ancak haberi yazarak gazeteye ucu ucuna yetiştirdim.
Şimdiyse bu satırları yazıyorum.
Safahat, müthiş bir hikaye vermişti bana.
Öyle ya hele tarih bir de Birinci Dünya Savaşına girme kararı aldığımız, Cihad fetvasının yayınlandığı tarih olunca...

****

12 Kasım 1914
İçinizde İstanbullu olan var mı? Ya da kaç hakiki İstanbullu var ki İstanbul’da? Yıllardır İstanbul’da yaşadığı halde hep kendisini aslen olduğu yerle ifade eden yaklaşık 15 milyon insandan bahsediyoruz. Herkes bir yerli, ama hiç kimse İstanbullu değil. Sanki utanılacak bir şey İstanbullu olmak?
Alexandra’nın hikayesi İstanbul’da sona ermişti. Ne hikayeler yaşanmakta sen de be İstanbul?
Depreşti yine kelimeler içimde. Aklım hikayeden hikayeye koşuşturmakta. Bakalım kalem yolculuğum bu karalamalarda beni nereye götürecek? Benimle birlikte elbette sizi de!
Yüzyıl öncesinden uzanacağım, müsaadenizle İstanbul sokaklarına. Hani “Safahat” içimde ne çağrışımlar açmıştı. Oysa aksanından dolayı Alexandra Sefahat diye betimliyordu, Mehmet Akif’in ünlü eseri. Kaderin cilvesi işte. Evreler, safhalar, bölümler manasına gelen Safahat ile, zevk ve eğlenceye düşkünlük manasına gelen Sefahat! İşte yüzyılın İstanbul yolculuğu bu iki kelimenin arasına sıkışıp kalmıştı. Karıştıralım bakalım!
Akif’in duruşu ve kendi öz hikayesi arasına sıkışmış bulunan milletimin makus hikayesini görelim bakalım.

O Akif’ ki; eğer insanların ve milletlerin yaşayışında: doğruluk, samimiyet, ahde vefa, haksızlık karşısında susmamak, bütün güzel sanatlara ve bütün ilimlere gönülden bağlanmak, merhametli ve metin olmak, gafletten, cehaletten, kinden, nefretten uzak yaşamak bin yıl sonra bile, iki bin yıl sonra bile üstün vasıflar olarak kabul edilecekse, bin yıl sonra bile, iki bin yıl sonra bile yine abide şahsiyetlerden biri olarak anılacaktır. Çünkü, o Kur’an ahlakıyla ahlaklanan, ışığını Kur’andan alan,
mükemmel, müstesna şairlerimizden biridir. O bakımdan çok mükemmel bir insandır. Cehaletten, gafletten, yanlış tevekkül anlayışından, birliğimize-beraberliğimize sokulan fitne fesattan, kula kul olmaktan, ilimden irfandan uzak kalmaktan,
Mehmet Akif kadar yaka silken, şikayet eden şairlerimiz çok azdır.. Daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet sevyesine ulaşması için, Akif kadar dosdoğru gösteren mütefekkir şairlerimiz maalesef çok azdır. O’nun ileri sürdüğü fikirlere dün olduğu gibi, bugün de itiraz eden ilim adamlarımız yoktur. Bizim şiirimizde atom ilminden ilk defa bahseden O’dur. SAFAHAT’ın ASIM bölümünde Mehmet Akif, yakın dostlarından birinin oğlu olan
Asım’a nasihatlarda bulunur. Çünkü Asım ve arkadaşları, bir takım meselelerimizi kaba kuvvetle halledeceklerini sanan iyi niyetli fakat ilimden, irfandan uzak delikanlılardır:
"Ramazan’da oruç tutmayanları dövmekle, kumar oynayan kimselerin paralarını alıp, fakir fukaraya dağıtmakla ve bir hükümet darbesi yaparak kaba kuvvetle işbaşına gelmekle vatana-millete hizmet edeceklerini sanmaktadırlar."
 M.Akif, Asım’ı karşısına alır ve O’na nasihat eder: “Asım”der “Bu yol yanlıştır. Kaba kuvvetle mes’elelerimizi hal edemezsiniz. Milletlerin kalkınması için, iki temele dayanmaları gerekir: Bunlardan birisi fazilet,ötekisi marifettir. Fazilet bir milletin gelenekleri, görenekleri, güzel sanatlarıdır. Marifet ise ilimdir, tekniktir. Biz, malesef bu temellerden uzak yaşıyoruz. Halbuki,
Berlin’de ilim adamları, maddenin kudret-i zerriyesini, yani atomu parçalamaya çalışıyorlar. Batı ilmi atomu parçaladımı, bir damla kömürden namütenahi-sonsuz-güç elde edeceklerdir. Eğer siz de vatana hizmet etmek istiyorsanız, hemen Berlin’e gideceksiniz. O ilmi öğrendikten sonra hemen vatana döneceksiniz. Batının ilmini bize taşıyacaksanız. Arada köprü olacaksınız. İşte o zaman devlete, millete hizmet etmiş olacaksınız. Yoksa bu kaba kuvvetle hiç bir netice alamazsınız.”
Asım,bu nasihatı aldıktan sonra, Akif’e cevap verir: “-Yarın akşam yola arkadaşlarla birlikte çıkacağız.”der. Akif de: “-Berhudar olun!” Yani “selamette olun,başarılı olun”diyerek, memnuniyetini ifade eder.

***
Bu arada başımdaki bir sıkıntıdanda bahsetmeden edemeyeceğim. Bu olaydan bahsetmeliyim ki olayların örgüsünün nasılda hazin bir şekilde kesiştiğine şahit olasınız.
Bir süredir ülkede artan uyuşturucu ve madde kullanımı rezilliğine hepimiz şahitiz. 9 yaşa kadar düştüğü söyleniliyor uyuşturucu kullanımının. Ateş ocağa düşünce anlamak tabiri var ya hani...İşte o kabilden, yaklaşık 10 gün kadar önce gecenin bir yarısı kapım kırılacak gibi çaldı. Uyku sersemi kapıyı açmaya giderken dışardaki kişiye sesleniyordum; “Dur! Acelen ne? Geberdin mi?”
Kapıyı açtığımda karşımda beliren yüz gebermekten beter bir haldeydi. Kapı komşum Nuriye Hanım çığlık atıuordu: “Yetişin nolur! Evladım Ölüyor”
Aman Allah’ım! Bütün devrelerim bir anda birbirine girdi.
Bir anda gözlerimin önüne Nuriye Hanımın evladım”dediği çocuğun silüeti geliyor, bir yandan ne yapacağını şaşırmış halde kadının telaşesine ortak oluyordum. Koşturmayacayla daldığım komşunun evinde, evin salonunun ortasında titreyen, an an kaskatı kesilen 11 yaşlarındaki çocuğun
çırpınış resmine takıldım kaldım.Hasılı yaşanılan tablo inanın anlatılacak türden değil. Neyse buraları fazla uzatmayayım.
Ambulans, polis filan derken gece sabaha dönüşmüştü. Çocuk bir süredir meğer uyuşturucu kullanıyormuş. Anne şüphelere düşmememiş değil, son zamanlarda oğlundaki değişikliklerden.
Ama yakıştıramamış işte. Bir de eşinden ayrı yaşadığı için, çalışan bir hanım olduğu için, çocuğuda koleje gönderip te eğitim işini taşerona devrettiğinden bir nevi, hayatın telaşe ve mazeret döngüsünde bu halin başına gelmesine ihtimal verememiş.
Ben dahi...hani acar gazeteciyim ya...atlamışım ülkenin bu haldeki görüntüsünü. Hep siyasetle, ticaretle gündem yakalamanın peşine düştüğümden ıskalamışım zehir tacirlerinin bu tuzağını.
Benimde çocuğun tedavisi için birilerini araya koyarak yer ayarlamaya çalıştığımdan yavaş yavaşta konuyla ilgili malumatım artmaya başlamıştı. Meğer tablo korkunçmuş. Bonzai mağdurlarının sayısı yaklaşık 1 milyona ulaşmış. Yakın zamanlarda toplu ölümler bile olasıymış. Bu illetle mücadele edebilmek için yataklı tedavide elzemmiş. Rehabilitasyon çok önemliymiş yani. Oysa ülkede yatak sayımız 476 imiş. Vay anam, vay!Bu konunun üzerine gidebilmek için, toplumun gündemine almak için irdelemem gerektiği sonucuna ulaştım.

UYUŞTURUCU İLLETİ
Hemen ilk fırsatta foto muhabiri arkadaşımı da yanıma alarak Ankara’ya doğru yola çıktık. Üç gün boyunca eroin, kokain, bonzai bağımlısı 10 kişiyle ‘Uyuşturucu Madde Bağımlılıkları ve Alkolizmle Mücadele Federasyonu’nun ‘Bağımlı Beslenme ve Barınma Merkezi’nde kalacak, bağımlıların hayatlarına girecek, onların kurtulma mücadelelerine tanık olacaktık. Ümitköy’deki merkeze gittik. İçeride yaşları 18-39 arasında değişen 10 erkek vardı. Bir milyon kullanıcı olduğunu tekrardan
hatırlatayım. Ülkemiz nüfusunun 25 milyonunun 12 yaş altı olduğunu hatırlatarak. Ve bu illetin hedefinin gençlerimiz olduğunu da...
Kimi yemek yapıyor, kimi bornozuyla saunadan çıkmış duşa giriyor, kimi namaz kılıyor, kimi televizyon seyrediyor, kimi oyun oynuyordu.
İlk saatler, tedirginlikten kaynaklı kaçamak bakışlarla geçti. Sonra bizim için hazırladıkları sofrada yemeğe oturunca yavaş yavaş açılmaya başladılar. Hemen hepsi çok küçük yaşta, neredeyse ilkokulda başlamıştı uyuşturucuya. Hiçbiri dertten değil özenti, meraktan... Biraz da büyüdükleri
ortamdan sebeplenmişlerdi. Maddeyi ilk kullandıkları anları anlatırken Freudyen laflar ettiler, hayatlarını mahveden şeyi allı pullu laflarla betimleyip durdular. Stanley Edgar Hyman’ın yazdığı gibi ‘Uçan Halı’ hikâyeleri bile dinledim. Köpeğine extacy verip, ölümüne neden olanı da gördüm, papağanına bonzai üfleyip uyutanı da...

Sonra uzaklara daldı gözleri, lanetler okudular başladıkları güne, onlara ilk uyuşturucuyu verenlere... Bir gün önce gelen 18 yaşındaki bir gencin bonzai krizine, kapının önünde nasıl tir tir titrediğine şahit oldum. Sevdiklerine çektirdikleri için vicdan azabı duyanlar yanımda hıçkıra hıçkıra ağladılar. Hemen hepsi suçluydu. Sadece uyuşturucu kullanmak değil, satmışlardı da. Ailelerinin, tanımadıklarının eşyalarını, paralarını çalmışlar, arkadaşlarını uyuşturucuya alıştırmışlardı. Çocukları, eşleri, aileleri var. Yaşadıkları ve yaşattıkları cehennemden çıkmak, şeytanlarından kurtulmak, sevdiklerine koşmak, çocuklarının bugüne kadar duymadıkları kokularını duymak istiyorlar. Ve birazdan okuyacağınız hayatı unutmak, yenisine başlamak... İşte ibret dolu gencecik hayatlar...

M.C.Ç. (24)
“Öleni bırakır gidersin, uyuşturucuya kulluk edersin.”
Adana’da yaşıyorum. Her şey dokuz sene önce başladı.
Vanlı bir arkadaşım vardı. Eroinin safı evlerine geliyordu, babası yapıyor, Adana piyasasına sürüyordu. Biz de öyle başladık.
Zaten eroin Adana’da peynir ekmek gibi... Daha önce esrar ve hap içiyordum. Terörle mücadele polisi vardı Doğulu.
Babası alıp malları inceliyormuş evinde. Bize bir gün sigara getirdi, “Abi evde başka bir şeyler de var” dedi. “Ne var” dedik, toz getirdi, biz iyice alıştık. Çizikten folyoya, folyodan iğneye... Her türlü suçu işledim. Hırsızlık, gasp... Çaldığım malları bebek arabasına koyuyordum çakılmasın diye, bir gün yakalandım. Denetimli serbestlikten faydalandım. Zaten bizim mahallede herkes esrar kullanırdı. Şu bir gerçek, madde kullanan kişinin kendisiyle değil şeytanıyla konuşursunuz. Dostluk yoktur, madde arkadaşlığı vardır. Beş kişinin olduğu yerde bir kişi ölür, onu orada bırakır gidersin. Uyuşturucuya kulluk edersin. 15 gündür buradayım. Eniştem beni çok seviyor, kurtulmamı istiyor. Elimden geleni yapıyorum. İlk geldiğim günlerde çok yoksunluk çektim, şimdi iyiyim.

R.H. (28)
Kokain için uyuşturucu kuryeliği yaptım

Not: R.H., ben merkezden ayrıldıktan üç gün sonra evine döndü, oradaki disiplin ona fazla gelmiş. Kendisiyle konuştum, bırakmayı evde deneyeceğini söyledi. Ancak merkez yetkilileri bunun zor olduğunu düşünüyor. Umarım bırakır.
Ankara’da doğdum. 6 yaşına kadar babamı görmedim, yurtdışında çalışıyordu. Zor yaşıyorduk. Ablamla ikimiz bir yumurtayı ikiye bölüp yiyorduk. Babam gelince İstanbul’a taşındık. 13-14 yaşına kadar her şey normaldi. Sadece fazla hırslıydım, zengin olmak istiyordum. 15 yaşında arkadaş ortamında esrar kullandım. 10 sene sürdü. Sonra extacy... Tabii benim ailem fakirdi, para bulmam gerekiyordu. Önce araba kaçakçılığıyla ilgili evrak taşıma işi yaptım. Sonra kuryeliği şehirler
arası kokain taşımaya kadar götürdüm.
Kazandığım parayla dükkân, araba, ev aldım. 20 yaşında 1 trilyonluk servetim vardı. Ailem hepsinden habersiz, Eskişehir’de üniversite okuduğumu zannediyordu. Altı-yedi yıl önce bir akşam arkadaşlarla Reina’ya gittik. Orada tanıştığımız kadınlarla Üsküdar’da bir villaya kapandık. Bir bayan arkadaş toz kokain denetti bana. Hoşuma gitti. Ertesi gün nasıl tekrar temin ederim diye kendisini aradım. Deli gibi kokain içiyordum. Amsterdam’a gidip partiliyorduk. Para tükendi. Önce dükkânımı sattım, sonra araba ve evi. Babamın kredi kartını, annemin bileziğini çalmaya başladım. Sonra askerlik...
Konya’da askeriyeye girerken yanımda 2 bin TL’lik kokain vardı. Meğer içerisi kaynıyormuş. Askerden döndükten sonra annemler Ankara’ya taşınmıştı. İlk altı-yedi ay para bulamadığım
için kokain içemedim, esrarla yetindim. Dönüp bir GSM şirketinde işe girdim. Fena para kazanmıyordum. Tabii parayı bulunca tekrar kokaine başladım.
Geçen Ağustos’ta sevdiğim kızla evlendim. Evlenmeden bir ay önce yine bıraktım, sadece iki ay sürdü. Sonra düğünde takılan takıları çaktırmadan bir bir satmaya başladım. Kredi çekip kokain alıyordum. Gece yarıları eşimi yatakta bırakıp madde peşinde koşuyordum. Yanıma eli yüzü düzgün bayan arkadaş alıyor, elimdeki çantayı Eskişehir gibi üniversite kapasitesi yüksek yerlere götürüyordum. Artık işin içinden çıkamıyordum. Tek aşkım oydu. Ama kendimden de nefret ediyordum. Babamla araba almıştık, araba benim üstümeydi, gittim onu da sattım. O parayla eşimin bileziklerini yerine koyacak, küçük bir iş kuracaktım. Nerdeee... Parasını aldım, taksiye bindim, doğru torbacının yanına...
İntihar edecektim...
En son buraya gelmeden üç gün önce annemin bir miktar parası olduğunu öğrendim. Evi talan ettim, kriz halindeydim, buldum. Kokaini alacak, içecek ve evdeki silahla intihar edecektim. Hepsini yaptım, tetiği çekerken içeri eşim girdi. Ortalık karıştı. “Ne istiyorsanız yapacağım” dedim. Buraya geldim. Şimdi yaptığım her şey için vicdan azabı çekiyorum. İki gün öncesine kadar her gün ağladım. Anneme de eşime de söz verdim, buradan aslanlar gibi çıkacağım.

H.Z. (28)
İstanbul’a götürüp ‘iyi mi kötü mü’ diye eroin denetiyorlardı
Çorumluyum. İlkokul birinci sınıfa kadar köydeydik, sonra Ankara’ya geldik. Buradaki arkadaşlar farklıydı. Onlara uyum sağlamaya çalıştım. Sonra samimi olduk. Sigara içmeye dokuz yaşında başladım. Üç ay sonra alkol geldi. Lise bitin ce çalışmaya başladım. Kızılay’da işportacılık yapıyordum. Bir-iki abi vardı, görüyordum, çalışırlarken ortadan kaybolup geliyorlar, bir değişik oluyorlardı. “Ne içiyorsunuz?” diye sordum, esrarı gösterdiler. Ben de denedim. Sonra başladım, bir buçuk sene içtim. Esrar tezgâhında extacy de vardı.
İlk başlarda cesaret edemedim, sonra alıştım. 2008’de askere gitmeden önce burada bir parkta beş-altı arkadaş içerken narkotik baskın yaptı. Korktum, bir ay sonra askere gittim. Askerde hiç içmedim. Döndüğümde, bir işe girdim. Güzel para kazanınca yine esrara koştum. Sonra yine extacy, yine alkol... Bir gün mahalledeki arkadaşlar eroini denettiler. Bir hafta her gün içip bıraktım, hemen hastalandım. Eroin içmediğim için olduğunu söylediler. İçtim, düzeldim. Ben artık bir bağımlıydım.

Ben satmasam başkası satar
İlk başlarda bir-iki paket içiyordum, sonra gram almaya başladım. Arkadaşlar önce verir, sonra alırlar. Bayanlar fuhuş yaparak daha kolay buluyorlar uyuşturucuyu ama inanın imkânımız olsa belki de biz de fuhuş yapardık. Erkek halimize bakmaz satardık kendimizi. Satacak her şeyimizi sattık çünkü. Hırsızlık yapmaya kendi evinden başlıyorsun. O yüzden dışarıda rahatlıkla sürdürebiliyorsun.
Baronların kendisi sigara bile içmez. İçlerinde hacca gitmiş adamlara bile rastladım.“İçmesinler. Ben satmasam, başkası satar” diyorlar. Bizi İstanbul’a götürüp eroin iyi mi kötü mü diye denetiyorlar, cebimize de kıyak olarak 20-30 gram koyuyorlardı. Deney faresi gibiydik. 21 gündür buradayım. Şu an gelecek için bir şey söyleyemiyorum, sadece kurtulmayı düşünüyorum. Ama mutluyum ki yeniden rüya görmeye ve o rüyaları hatırlamaya başladım.

Y.Ç. (22)
Karısını torbacıya bırakanı gördüm
14 yaşındaydım. Ankara Doğantepe’de büyüdüm. Büyüdüğüm mahallede hemen herkes kullanıyordu. Ortaokula gidiyordum, sürekli evden kaçıyordum. Zaten lisede terk ettim. Bir mesleğim yoktu, hangi işe girsem kısa süre çalışıp çıkıyordum. Boşluktaydım, kimseyle konuşabilen biri değildim, içe kapanıktım. Esrara başladım. Üç-dört sene kullandım.
Yetmedi. İçtikçe başka şeyler denemek istiyordum. Extacy’ye döndüm. Onlar da yetmeyince eroine başladım.
Öleceğimi sandım
Dört sene kullandım. Her şeyini, pisliğini de, krizini de bilerek başladım. Param yoktu ve madde almak için para kazanmam gerekiyordu. Normal bir işte çalışamayacağım için torbacı oldum. Kendi eroinimi temin edebilecek parayı kazanabilmek için arkadaşlarımı da eroine alıştırdım. Öyle bir şey ki maddeyi bulmak için karısını torbacılara rehin bırakanları gördüm.
Şeytan seni çok yokluyor. Ailemin tatil için biriktirdiği parayı çaldım. Babam telefon alıp satıyordu, onun telefonlarını çalıp sattım. Benim hep borcum vardı. Askere gittim, bir arkadaşımın babası Diyarbakır’dan eroin getiriyordu ona. Zaten adamın kendisi de satıcıydı. Oğlunun içtiğini de biliyordu.
Kimse önemli değil, çocuğuna bile içirebiliyorsun. Kız kardeşini uyuşturucuya alıştırıp, onu torbacılara verip, karşılığında mal alanları gördüm. Bir zaman geldi, uyuşturucuyu o kadar abarttım ki, öleceğimi sandım. Başka hiçbir şey düşünemiyordum.

İntihar etmeyi düşünecek noktaya gelmiştim ki, aileme açıldım, “Kurtulmak istiyorum” dedim. Burayı buldular, altı aydır temizim. Yakında sertifikamı alacağım. Artık başka bağımlıları kurtarmaya çalışıyorum. Bu işe kendimi adadım. Eskiden utanç duyuyordum, şimdi yardım edebileceğim için kendimle gurur duyuyorum.

A.Y. (18)
Marketlerden çocuk maması çalıp karşılığında eroin alıyorduk
Konya’da yaşıyorum. Ortaokul yıllarında müdüre bıçak çektim, okuldan atıldım. Başka okula geçtim, orada bir arkadaş ortamı oldu. Önce esrara başladım. 14-15 yaşında arkadaşın biri hap getirmiş, merak ettim, denedim. Zaten beynim uyuşmuş. Zamanla altı-yedi hapa çıkardım. Bize eroini extacy ile verdiler, şimdikilere bonzai ile veriyorlar. Babam öldü, annem farkında ama konduramıyor.
Bir gün arkadaşlarımdan biri karşımda eroin içiyor. O arada okulu da bıraktım. Tornacılık yapıyorum. “Oğlum onlar pislik. Gel sen bundan iç” dedi. Kendisi parayı karşılayamadığı
için illa karşısındaki birine aşı verecek, bizim üzerimizden de ekmek yiyecek. “Getir” dedim, içtim. Artık eroinmandım. Günde üç-dört paket içmeden yaşayamıyordum. 55 kiloydum.

Evden çalıyoruz, dışarda dolandırıyoruz. Şöyle düşünüyorum, bir kavga olsun, ben o kavgaya gireyim, biri beni öldürsün ya da ben onu öldüreyim hapse gireyim. Sonra taş kokaine başladım, içmediğimde evde sağlam kapı bırakmıyordum.
Bir paketi geçtin mi torbacısın artık. Allah ne düşmanımı, ne beni, ne sevdiğim insanları düşürsün. Çok büyük sınav. Bacak kemiklerim birbirine geçiyordu. Yürüyemiyordum.
Dolandırıcıyı dolandırıp, torbacının malını çalıyordum. Eroin içip hırsızlık yapmayan adam tanımadım. Marketlerden çocuk maması bile çalıyorduk. Torbacının çocuğu vardı, onun karşılığında mal veriyordu.

Bir gün mahalleye gittim. Bir kız gördüm, krizden gitmek üzere. Herkes içiyor, kıza vermiyor. Bana yalvardı, içim acıdı. Çıkardım malı verdim. Kız kaynattı, iğneyi bir vurdu, nefesi kesildi, öldü. Elim ayağım tutuştu. Dokunduğum sigara izmaritlerini, iğneyi hepsini attım, kaçtım gittim. Bir saatten sonra bünye kaldırmıyor, sonun ölüm. Evdekiler halimi gördükçe perişan ama ben onlardan kopmuşum. Bir gün ablam aradı. Burayı bulmuş, geldim. Altı aydır iyiyim.

A.S. (39)
Torbacım beş vakit namazında bir taksiciydi
Yurtdışında yaşıyordum. Esrara orada alıştım. Türkiye’ye döndükten sonra dükkân açtım. İki sene hiç kullanmadım, sonra arkadaş arasında yine başladım. Hayatımda her şey normalmiş gibi davranıyordum. Akşamları evime gidiyor, iki küçük çocuğum ve eşimle vakit geçiriyordum. Eşim bilmiyordu.

Bitkisel hayatta gibiydim
Dört buçuk ay önce dükkâna, kasaplara mangal kömürü satan biri geldi. Gözlerinden madde kullandığını anladım. Biz hemen anlarız. Şeytan girdi aklıma, sözleştik. Peşinden gittim ve bonzaiyle tanıştım. O an benim için hayat bitti. Dört saat boyunca arabanın arka koltuğunda bloke oldum. Onlar konuşuyor ama ben sadece bir fısıltı gibi duyuyordum. Bitkisel hayatta gibiydim. Sigara gibi içmeye başladım. Günde üç paket sigaraya boca ediyordum. Sürekli böğürmeye başladım. Ciğer doktorlarına gittim. Su bile içemiyordum. Bir gün yine eve gitmeden dükkânda içtim. Otobüse bindim. Evle dükkân arası yedi kilometre. Otobüsten indim, kilitlendim. Hareket edemiyorum, titreme geldi. Mahallenin gençleri koştu. Taksiyle eve gittiğimde eşim anladı, zaten şüpheleniyormuş. Düzelir düzelmez ertesi gün yine içtim. Torbacım beş vakit namazında taksisi olan biriydi. Taksiyi dümen tutuyordu yani, tıpkı kıldığı namazı dümen tuttuğu gibi. Kıldığı namazı ile güven veriyordu. Acil istediğim zaman da hız motoru vardı, onunla getiriyordu. Bırakamıyordum. O arada eşimin ailesiyle de problem yaşıyordum. Bonzai içerek sorunları görmezden geldiğimi sanıyordum.

Bir gün yine dükkânda içtim, lavaboya zor yetiştim. Avucumun içi kan doluydu. Üç kez daha oldu. Tabii her şey ayyuka çıktı. Eşim UBAM’ı buldu. İki aydır buradayım. Dört ay daha kalacağım. Saunada vücudumdaki uyuşturucuyu atarken çok enteresan yüzleşmeler yaşıyorum. Çocuklarımı nasıl ihmal ettiğimi, eşimi nasıl üzdüğümü düşündükçe çok pişman oluyorum. Bir daha içmemekte kararlıyım. Herkese tavsiyem “Ottur günahı yoktur” lafına kanmasınlar.

İ.H. (32)
Komaya girdim, kalbim durdu
Her şey 16 yaşında evdeki huzursuzluktan kaçıp, geceyi dışarda geçirmemle başladı. Babam imamdı. Evde şiddet başlamıştı. Artık dayanamıyordum. Çok sevdiğim çocukluk arkadaşım, o gün beni yalnız bırakmadı. Başka arkadaşlarımızın evine gittik. “Moralin bozuk, iyi gelir” dediler, esrar içtim. Hatta arkadaşıma da sebep oldum. Üç gün, beş gün arayla bir şekilde devam etti. 18 yaşında âşık olduğum kızla evlendim. Evlendiğimde de kullanmaya devam ettim. Yalancı bir keyif veriyordu. Askerde de kullandım. Hatta bir operasyonda yakalanan ve yakılmak için ayrılan esrarı içtik. Hayatımda hiç para sıkıntısı çekmedim. 2011’e kadar ağır esrar içicisiydim. Yedi ay ara verdim. Spora başladım, artık temiz hava soluyordum.
Evliydim ama karşı cinse müthiş bir zaaf duyuyordum. Oysa evimde aradığım her şey vardı. Ben mutlu olmamak için ne gerekiyorsa yapıyordum.
Dört sene hiç gülmedim. Uyuşturucu bana gülüşümü kaybettirdi. Her kullandığımda pişman oluyordum, üç çocuğumun yüzüne bakmakta zorlanıyordum. Beraber olduğum kadınların bir kısmı da uyuşturucu kullanıyordu. Bu arada alkolün de suyunu çıkarmıştım.
Yüksek derece kullanıcı olduğum için artık esrar da bana yetmiyordu. Bonzaiyle tanıştım. Duygu adına birkaç kırıntı kaldıysa onu da bonzai aldı götürdü. Dört sene hiç gülemedim, içimden gelmedi. Bayılıp arabanın içinde kaldığım oldu. Başka kadınlarla birlikteyken eşime yakalandım. Artık
her şey yavaş yavaş ayyuka çıkıyordu. Beni hastaneye yatırdılar.
14 gün kaldım, çıkar çıkmaz yeniden başladım. Artık iyice yavaşlamaya başlamıştım. Telefonlara bile cevap veremiyordum.
Çalışmakta zorlanıyordum. Çocuklardan uzaklaştım. Sürekli kulaklık takıp film izliyordum. Yine dışarıda başka kadınlarla başka hayatlar yaşıyordum. Artık üç paket sigaranın her birine bonzai koyup içiyordum.

Bir gün evde içtim, ölüm tribine girdim. Koltuğa yıkıldım.
Hayal meyal eşimi görüyorum karşımda. Ambulansın siren sesini duyuyorum arka planda. Komadayım, ölüyorum. Zaten kalbim durmuş, yeniden çalıştırmışlar. Acile yatırdılar, bir süre hastanede kaldım. Çıktığımda bile zor yürüyordum. Ölüm otuyla dibi gördüm. İki ay önce buraya geldim. Çocuklarıma buraya gelirken son yalanımı söyledim, “Zayıflamaya gidiyorum” dedim. Benim için yeni bir hayat başlayacak.

D.D. (36)
Çocuklarımın kokusunu bilmiyorum.
12 yaşında bali kullanmaya başladım. Babam alkolikti. Pek başımızda durmadı, annem bize baktı ama nereye kadar? Mutluluğu hep dışarda aradım. Arkadaşlarımı ailemin üstünde tuttum, onlar ne yaptıysa aynını yaptım. Bali çektim, sonra alkol kullandım, esrar, eroin... Uyuşturucu alacak param olmadığı için hırsızlık yapıyordum. 16 yaşında cezaevine girdim.18 yaşında çıktım.
Sokaklarda yatıyordum. Askere gittim, geldim, sevdiğim kızı kaçırıp evlendim. O bilmiyordu, sonradan öğrendi. İki çocuğumuz oldu. Daha kokularını bilmiyorum. Çünkü hiç ayık gitmedim eve. Kadınların altın kolyelerini çalıyordum. Buraya gelmeden önce gasptan yargılanıyordum, cezaevine girmemek için altın vuruş yapmayı düşündüm. Eroin bulmak için ucunda ölüm bile olsa her şeyi yapmaya hazırdım. Zaten tüm pislikleri yedim. Biz bağımlılar bu illetten kurtulsak Türkiye’de suç oranı yüzde 40 azalır. Kurtulacağım. Ben “İçmiyorum” demeyi öğreniyorum. Çok yalan söylediğimiz için kimsenin gözüne bakamazdık. Şimdi her gün iki buçuk saat birbirimizin gözüne bakıyoruz. Buradan çıkacağım, ilk yapacağım şey, çocuklarımı lunaparka götürmek olacak.

C.F. (25)
Bir kız arkadaşım esrarı, bir diğeri bonzai’yi denetti.
Özel bir liseye gidiyordum. Orada müzik grubundaydım. Batı kültürüne özentilik vardı. Ama hiçbir zaman aklıma uyuşturucu gelmezdi, cesaret edemezdim. Bir kız arkadaşımın doğum günü partisi vardı. Kız esrar sardı. 16 yaşındayım, bir kızın içmesi beni tahrik etti. “Ben de içerim” gibi bir düşünce içine girdim. Devamı geldi. Sürekli esrar içer oldum.

Lise sona geldiğimde bonzai içtim. Zaten ortama girince tüm maddelerle tanışıyorsun. Bonzai’nin kafası esrarın 10 katı. Lise bitti, Fransa’dan kabul geldi, üniversite okumaya gittim.
Orada da esrar bulmak için aranmaya başladım, tabii ki buldum. Alış o alış, bütün harçlığımı uyuşturucuya vermeye başladım. Fransa’da kaldığım iki sene boyunca en fazla bir hafta okula gitmişimdir. Bütün vaktim uyuşturucuyla geçiyordu.
İstanbul’a dönüp burada üniversiteye girdim. Ailemin durumu iyiydi ama uyuşturucuya para yetiştiremiyordum. Herkesin yaptığı gibi evden para çalmaya başladım.

Bir kız arkadaşım esrarı, bir kız arkadaşım extacy’yi, bir başkası da bonzai’yi denetmişti. Kurtulmak istiyor, kurtulamıyordum.
İntihar etmeyi düşünüyor, ona da cesaret edemiyordum. Her gece yalvarıyordum Allah’a, al canımı diye.
Babam benim yüzümden kalp krizi geçirdi. Sekiz sene boyunca ailemi ne kadar üzdüğümü hiç düşünmedim. Uyuşturucu vicdanımı da öldürmüştü. Buraya geleli 15 gün oluyor, sürekli vicdanımla yüzleşiyorum.

A.E. (19)
Bonzai’yi ilk kullandığımda inşaattan atlıyordum.
Çok güzel bir ailem var. Beş vakit namazındalar. Abim Süleymancılar Kursu’nda okudu. Ben lise bir terkim. Okulda çok kavga ettim. Mesela bir çocuğu bakkala gönderiyordum, gitmiyordu, dövüyordum. Yapamadım, okulu bıraktım. Yedek parçacı olan babamın yanında çalışmaya başladım. İstanbul Ataşehir’de oturuyoruz. Ailemin maddi durumu gayet iyi.
İlk esrarı dört yıl önce içtim. Zararı yokmuş gibi geliyordu.
Kısa bir süre sonra Serkan diye bir arkadaşım “Yeni bir şey var” dedi. Allah onun belasını versin. Bonzai’ymiş, ilk içtiğimde inşaattan atlıyordum. Bilincimi yitirdim. Her zaman boş bir inşaatta içerdik. Sonra işim gücüm iyi oldu. Elime düzgün para geçmeye başladı, arabam oldu. Arabayla hız yaparken içer olmuştum. Üç buçuk senedir bu illeti içiyorum. Gayet iyi görünürken, eridim.

İçiyorum, yarım saat uyuyup, uyanıyor tekrar içiyordum.
En son iki gün önce gelmeden içtim. Bu işin tribi vardır. Kimse seni sıksın istemezsin. Abim üç gün önce “Hadi kalk iftar vakti, yemek yiyeceğiz” deyince kalktım ama nasıl, kıpırdamakta zorlanıyorum. Banyoya gittim, biraz orada açılayım diye vakit geçirdim. Gözler gitmiş, kıpkırmızı. Çok kötü oldum. Zar zor kapıyı açtım, abim beni görür görmez anladı. Aileme itiraf ettim. Aslında annemin yanında evde bile içiyordum, kadıncağız anlamıyordu ki, sigara içtiğimi zannediyordu. Arkadaşımın papağanına bile uyuşturucu üflüyorduk, hayvan artık uyur olmuştu. Benim başımı kötü arkadaşlar, bir de kızlar yaktı. Kızlar, “Hadi içelim” diyordu, erkeklik bizde kalsın diye içiyorduk. Kızlar çok içiyor. Niye içtim bilmiyorum, hiçbir derdim yoktu. Ailem dün buraya getirdi.
Kurtulmak istiyorum. Çıkınca evleneceğim, sevgilim var. Ailelere tavsiyem, çocuklarına fazla para vermesinler, telefonlarını da kontrol etsinler.

***
UYUM/ UYUŞMA-UYAN TÜRKİYE!
Uyuşturucu ve kötü alışkanlıklarla mücadele için hani de sem ki;
UYUM olsun adı,
uyuşturucu ile,
ve kötü alışkanlıklarla mücadele merkezi...
...
iyiliğe davet ve
kötülüklerle mücadele, eşdeğer olmalı.
...
psikolog, sosyolog,
eğitimci, avukat, hekim olmalı,
bir de diyanetten,
ve emniyetten birer kişi...
heyet değerlendirmeli,
merkeze gelen uyumsuz genci...
...
terapi okuluna gönderilmeli,
komisyon raporuyla ilgili kişi...
...
üç katlı bir yer olmalı,
terapi okulu.
...
en üst kat, yatılı bir yurt olmalı,
orta katta okul,
sanat dahil,
çocuk rehabilite edilmeli...
en alt katta meslek edinme,
belki bir atölye...
...
uyuşturucu ile,
olacaksa mücadele,
ancak böyle olur,
biline!
...
her belediye,
her ilçede,
destek vermeli,
uyum; mücadelede,
en etkin,
mücadele yöntemi!

***
Gerek Alexandra’nın hazin sonu ve gerekse de 11 yaşındaki komşumuzun çocuğunun dramatik durumu içimi acıtmıştı. Bu berbat hikayelerin bir kaynağı, ortak yönü olmalı diye düşündüm. Ya kişilere ya olaylara odaklı düşünce yapısından sıyrılarak illaki sebep sonuç kaynaklı hareket etmeliyim diyerek geniş bir perspektifin peşine düşme gereği duydum. Özellikle “Sefahat” kelimesi bütün bu olayların şifre kelimesiydi benim için. Sıkı bir araştırma süreci beni bekliyordu.
Hadi burda sizlerden de yardım alayım: Sizce iyiliklere davet ve kötülüklerle mücadele için ne yapmalıyız? Bir film izler gibi, bir kitap okur gibi mi karşılamalıyız hayatı? Önümüze konulan gündemlerle oyalanmak mı ahiret hesabımız için yol haritamız olmalı?
Siz bu soruların cevabını düşünedurun ben anlatımıma devam edeyim.

***
ARTIK BAŞLAYALIM
Birkaç yıl önce Viyana’yla ilgili bir belgesel izlerken , Avusturyalıların 1683 yılındaki Türk kuşatmasını unutmadığını, Türkleri Viyana önünden ve Macaristan’dan çıkaran ünlü kumandanlarının heykellerinin ve kuşatmayla ilgili hâtıralarını şehrin her yerinde sergilediklerini gördüm. Ayrıca, Türklerin Viyana’yı kuşatmasını ele alan edebiyat, tarih ve güzel sanatlardaki sayısız eser de Avusturyalıların konuya ilgisini gösteriyordu. Onlar bundan 330 yıl önce şehirlerine yapılan kuşatmayı unutmazken, biz 90 yıl önce İstanbul’un düşman işgali altında kaldığını ve işgalcilerin ne yaptığını bilmiyoruz. Birkaç romanın dışında edebiyat, tarih ve güzel
sanatlarda bu konuyu işleyen kaç eserimizi sayabiliriz? Evet, İstanbul 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar düşman işgali altında kalarak büyük çileler çekti. Bu dönemde İstanbul’da İngiliz, Fransız ve İtalyanların yaptıkları yüz karası olarak tarihin sayfalarına geçti. Ancak, bu kara günleri genç nesillerimize hangi eserlerle öğrettik ve hangi hâtıralarla gösterdik?

Hele canım İstanbulumuz’a karşı kendi ellerimizle yaptığımız kültürel işgale ne demeli? Mahalle kültürünü bile katledişimizi...Yapılan koca binalara, sitelere bile İngilizce isimler verdiğimizi, üzerimize giyindiğimiz t-shirtlerdeki tabela yazılarına nisbet! Marka marka tükenişimizi farkedemeyişimiz... Kendi çocuklarımızın geleceklerini kendi ellerimizle kendi harcamalarımızla batıya karşı peşkeş çekişimiz!!!
Ah ki, Ah!

***
1914 yılının ortalarında, Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımları dünyayı sarmaya başladığında, Avusturya ile Sırbistan’ın arkasından, Almanya, Rusya; hemen aynı zamanda da İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuşlardı.
Almanya, Avusturya – Macaristan İttifak Devletleri; Rusya, İngiltere ve Fransa da İtilaf Devletleri olarak adlandırılıyorlardı.
Her iki taraf da Osmanlı Devleti’nin kendi saflarında savaşa girmesini, bu mümkün olmazsa; tarafsız kalmasını arzu ediyorlardı.
Osmanlı Devleti’nin idaresini ele geçirmiş olan İttihat Terakkicilerden bazıları İtilaf Devletlerinin yanında olunması ge-rektiğini savunurken, Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Alman-ya’nın saflarında, yani İttifak Devletlerinin yanında savaşa girilmesini arzu ediyordu. Arzu etmekle kalmıyor, yıkılma sürecine girmiş bulunan devletin, kaybetmiş olduğu bütün topraklarının tekrar kurtarılmasının yegane yolunun, dünya savaşını kazanacağına kesin olarak inandığı Almanya’nın yanında savaşa girmek olduğuna inanıyor, bunu savunuyordu. Ayrıca Turan Ülküsünü benimsediğinden bütün Türk Dünya’sının kurtarılması için Almanya ile anlaşarak savaşa girilmesi gerektiğine kani idi.Ne romantik bir hülya idi bu arzu!,

Bu kanaat onda o kadar pekişmiş idi ki; büyük bir süratle savaşı kazanacağı kesin olduğundan dolayı, hemen en çabuk tarafından Almanya’nın yanında savaşa girmek, böylece masaya galiplerin tarafında oturarak, ortaya konacak pastadan pay kapmak gerektiğini savunuyordu.
Nitekim arkadaşlarını da ikna ederek Almanya Büyük elçisi Wanganheim ile gizli bir anlaşma imzaladı. 2 Ağustos 1914 de yapılan bu anlaşma ile Osmanlı Devleti hukuken İttifak
Devletleri safında savaşa girmiş sayılıyordu.
Yapılan bu savaş anlaşmasını ittihatçılardan bazıları te-reddütle karşılıyor, bazıları ise aleyhte bulunuyordu.

İttihatçılardan biri olan Maliye Bakanı Cavit Bey, hatıralarında anlaşma yapıldığı günleri şöyle anlatmaktadır:
“Bugün Sadrazamın konağına gittim. Sadrazam acele ile bir şeyler yazıyordu. Enver, Talat, Halil orada idiler. Olağan üstü bir durum sezdim. Talat’tan nedenini sordum.
“Yemin ettik,” diyerek söylemedi. Bu nedene şaşırdım. Kendisine:
“Yoksa Almanya ile antlaşma mı yapıyorsunuz?” dedim. Biraz sonra Sadrazamın yanına girdik. Kimseye söylemeyeceğimize yemin ettik. Hükümet üyelerinden saklayacağımıza yemin etmek gibi saçma, ahmakça bir şey olur mu?
Sadrazam bir kağıt okudu. Bu Alman – Osmanlı antlaşması idi. Şaşkınlık içinde dinledim. Sonra benim fikrimi sordular. O kadar şaşırmıştım ki cevap veremedim. Kararsız olduğumu, bu kadar çabuk karar veremeyeceğimi söylemekle yetindim. Diğer arkadaşlarda ise sevinç ve hayranlık vardı. Bir büyük devletle antlaşma yapıyormuşuz.
Beni kandırmak için bu güne kadar böyle bir antlaşma sonucu alabilmeye uğraştığımız halde başaramadığımızı, eğer savaştan önce böyle bir öneri karşısında kalsaydık, derhal kabul edeceğimizi söylediler. Savaştan önce kabul ile savaş sırasında kabul arasında çok büyük ayrılıklar olacağını, savaştan önce bile olsa düşünmemiz gerektiğini söyledim.
Aramızda bir kez ve Sadrazamın evinde, Avrupa gruplarından birine katılmak için yapılan konuşmaları senet olarak göstermek istediler. O devirden beri durumların değiştiğini unutuyorlar.
Meğer Sadrazam Wangenheim ile konuşmaları sürdürmüş.
Sonunda şimdi, Almanya büyük bir savaşa girişeceği gün bunu başarmış.

Sadrazamın yanında tartışmayı uzatmadım.
Antlaşmanın, Enver, Talat ve Halil arasında dört beş günden beri bilindiğini ve birkaç gece, beni ve Cemal’i haberdar etmeksizin, Yeniköy’de toplanıp tartıştıkları halde bizi uzakta bırakmaları canımı sıktı. Durumun inceliği olmasa hemen bir istifa ile cevap verecektim. Sadrazam da antlaşmanın, bugün kendisi tarafından imzalanacağına ilişkin hiçbir şey söylemedi.
Durum nedeniyle meclisin tatil edilmesi kararlaştırılarak, yanından ayrıldık.
Akşam Talat bize geldi. Birlikte Enver’e gittik. Gerek evde gerek yolda kendisine, yapılan antlaşmanın memleket için nasıl bir tehlike olacağını, çok korkmakta olduğumu, Almanya’nın bizi silahla koruyacağına ilişkin kaydın düşten öteye geçemeyeceğini, bir asker bile göndermeyeceğini, Rusya’nın saldırısına uğrarsak, ülkenin mahv ve harap olacağını, savaşın sonunda Alman zaferinin kesin olmadığını, Ruslar kazanırsa bizim için, dünya haritasından silinmekten başka son olmayacağını, oysa Almanların galip gelmeleri durumunda bize kötülük edemeyeceklerini söyledim. Böyle bir sorumluluk yüklenemeyeceğimi anlattım. Talat sözlerini ağzında tutuyordu. Bundan antlaşmanın imza edildiğini, fakat bana hemen söylerse, istifa ile cevap vermem korkusundan kararsız kaldığını anladım. Enver’in evi önünde otomobilden inerken:
“Ne yapalım, bu iş oldu bitti, Sadrazam imza etti, mukadderat,” dedi.
Ben de;
“Bu mukadderat ile sürüklenmek istemem,” cevabını verdim.”
Bu satırları okurken gerçekten insanın kanı donuyor. Böylesine bir maceraya ülkeyi sürüklerken hem dünyaya, hem halkımıza, hem Padişah’a hem de kendi arkadaşlarına bile hile yapmışlar, onlara haber vermeden, varlık veya yokluk gibi bir sonucu beraberinde getirmesi mukadder olan bir anlaşmayı
imzalamışlar…
Niçin böyle bir emri vaki ile bu antlaşmanın imzalandığını kendileri dahi bilmiyorlardı.
Bakınız ittihatçılardan ve üstelik üç paşalardan biri olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, hatıralarında bu antlaşmanın imzalanması ile ilgili endişelerini şöyle ifade etmektedir.
“Hadisenin büyüklüğü beni derin düşüncelere sevk ediyordu.
Diyebilirim ki o gece sabaha kadar düşündüm. Genel siyasi vaziyeti gözümün önüne getirerek, buna göre devletin takip etmesi uygun olan hareket hattının ne olabileceğini araştırıyordum. Çünkü şimdiye kadar hatır ve hayalime getirmediğim bir hadise karşısında bulunuyordum.
Her türlü dış görünüşe göre, pek yakın bir gelecekte İttifak ve İtilaf Devletleri grubu arasında müthiş çarpışmalara başlanacağı muhakkak. Böyle bir zamanda eğer biz hiçbir taraftan başı bağlı bulunmaz isek, menfaatlerimiz hangi tarafla birlikte yürümeyi gerektirirse o tarafa meyletmek imkanını elde
bulundurmuş olurduk.
Halbuki biz daha şimdiden kararımızı vermiş, partimizi tutmuşuz. Bu bakımdan icraat serbestisi elimizden çıkmış. Bari tuttuğumuz parti milli menfaatlerimize uygun mu? Biraz daha beklemiş olsa idik, diğer tarafın daha faydalı, daha etkili tekliflerine tabi olmaz mıydık? Bu teklifleri kabul etmek suretiyle memleket menfaatlerine daha faydalı bir iş görmüş olmaz mıydık?”
Ayrıca başka sebepleri ileri sürerek, olur ki kendilerine hesap soracak bir muhalif ses çıkabilir endişesiyle meclisi bile tatile sokmuşlar. Bu da demek oluyor ki meclise karşı da hile yapmışlar.
Yapılan bu antlaşmanın, yürürlüğe girebilmesi için Padişah ve İmparator taraflarından onaylanması gerekiyordu. Padişah Mehmet Reşat, bu anlaşmayı, ancak kendisine onaylanmak üzere sunulduğu zaman öğreniyor, fakat ittihatçılara itiraz edemiyordu.
Aynı gün, çıkmış olan cihan savaşının yurdumuza da sıçraması tehlikesine karşılık, “Genel Seferberlik” ilan ediliyordu.
Aslında ise Enver Paşa, yapmış olduğu gizli antlaşmayı uygulayabilmek için seferberlik ilan etmişti.
“Tarihin kaydettiği en büyük savaşa, kaybetmesi muhtemel tarafa katılarak girme olayı, padişahın, sadrazamın, hükümetin, parlemantonun haberi olmaksızın vuku buldu. Sadece üç kişi, aralarında bu kararı alıp tatbik ettiler. Bir rivayete göre Halil Menteşe Bey’e de söylediler. Osmanlı savaşa girmese de, Rusya gene mağlup ve teslim olacaktı. Zira boğazları kapatacağından Rusya gene batılı müttefiklerinden yardım alama yacaktı. Ancak savaşın sonunda, hiçbir devletin sataşmaya cesaret edemeyeceği, yıpranmamış bir Osmanlı ordusu ayakta kalacaktı. Osmanlı akıl almaz insan ve servet kaybına uğramayacak, Anadolu yakılıp yıkılmayacak, Doğu ve Batı kültürlerini nefislerinde birleştirecek, harikulade yetişmiş vatanperver bir gençlik, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Sina Çölü’nde, Sakarya’da yok edilmeyecekti. Zamanı gelince ve muhtemelen 1945 de, İngiltere ve Fransa gibi, Türkiye de imparatorluğunu kendi iradesiyle tasfiye edecekti. Arap ülkeleri, İngiliz ve Fransızların ayakları altında bırakılmayacak, onların propagandası neticesi Türk düşmanı değil, Türk dostu olarak istiklallerini alacaklardı.
Burada, harbe asla girmememiz hakkında, Türk Genel Kurmay subaylarının, Enver Paşa’yı teker teker ve bazı askeri raporlarla ve müteaddid defalar ikaz ettiklerini, ancak, Enver’in Harbiye Nezareti’nde müşavirleri olan Alman generallerine inandığını, belirtmek gerekir.
Bu konuda, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın konumu gerçekten enteresan idi. Dışişleri konularında çok bilgili ve çok tec-rübeli olduğundan, savaşın ilanı sırasında sadrazamlıkla birlikte dışişleri de kendi uhdesine verilmişti. Kendisi devletin savaşa girmesinin bir felaket olacağını çok iyi biliyordu. Karadeniz’e çıkmış bulunan Alman gemilerinin Rusya’nın kıyı kentlerini bombalaması ve Osmanlı’nın fiilen savaşa girmesi olayında tam ‘şaşkınlar’ı oynamış olduğunu da görürüz.
Haberi Enver Paşa’dan duyar duymaz büyük bir tepki göstermiş, bu vebalin altına giremeyeceğini beyan ederek, hemen sadrazamlıktan istifa etmiştir. Talat ve Enver Paşalar devreye girerek istifasını geri aldırmaya çalışmışlar, o da: “Savaşa girmemize sebep olan Karadeniz olayı hakkında, İngiltere, Fransa ve Rusya nezdinde tekrar yeni bir girişim yaparak, özür dilemek ve meydana gelen bu hatayı tamir etmek” şartıyla istifasını geri almıştır. Gerçekten de bu üç devletin büyükelçilerine birer mesaj göndererek, “Biz tarafsızlığımızı korumak istiyoruz. Karadenizde olan hadise tamamen bir kazadır. Binaenaleyh zarar ve ziyan tesbiti için bir komisyon kurulsun, gereken tazminatları ödiyelim ve bu olay olmamış sayılsın” demiştir. Ayrıca kendi arkadaşları olan hükümet üyelerine “Hiç olmazsa fiilen savaşa girmeyelim ve tarafsız kalalım.
Hiçbir devlete tecavüz ve taarruz etmeyelim. Bu suretle tarafsızlığımızı muhafaza etmiş olalım. Bu şekilde memleket de harp felaketinden kurtulur. Bu felakete istemiyerek girdiğimizi ve olayın ne şekilde cereyan ettiğini biliyorsunuz. Binaenaleyh fiilen tarafsız kalalım. Turan ve Mısır Fütühatı,
Trablus, Tunus, Cezayir ve saire gibi işleri rica ederim bırakalım.
Hudutlarımızı muhafaza edelim. Böylece tarafsız kalalım.” şeklinde adeta yalvarırcasına tekliflerde bulunmuş, fakat ne İtilaf Devletlerine, ne de kabine arkadaşlarına söz geçirememiştir.
12 Kasım 1914 tarihinde İstanbul’da yapılan büyük şenlik ve geçit resimleri ile Halife-i Müslimin’in Cihadı Ekber kararı halka duyuruldu. Kürsülerde Padişah Mehmet Reşad’ın savaş ilan eden mesajları ile cihad fetvası halka ve askerlere okunuyordu.

Padişah’ın mesajı kısaca şöyle idi:
” Orduma Ve Donanmama!
Büyük Devletler arasında savaş ilan edilmesi üzerine, her zaman ansızın ve haksız saldırılara uğrayan Devletimiz ve Ülkemizin hukukunu ve mevcudiyetini fırsat kollayan düşmanlara karşı koruyabilmeniz için, seferberlik ilan ettim. Böylece silahlı bir tarafsızlık içinde yaşarken Karadeniz
boğazına torpil koymak üzere yola çıkan Rus donanması, kendi eğitimi ile meşgul bulunan donanmamızın bir bölümü üzerine ansızın ateş açmıştır. Uluslararası hukuka aykırı olan bu haksız hücumun, Rusya tarafından telafi edilmesini beklerken, gerek mezkur devlet, gerekse müttefikleri olan İngiltere ve Fransa, büyükelçilerini geri çağırarak devletimizle siyasal ilişkilerini kestiler. Daha sonra Rus askerleri doğu sınırımıza saldırdı. Fransa ve İngiltere donanmaları birlikte Çanakkale
Boğazı’nı, İngiliz gemileri Akabe’yi, bombardıman ettiler. Böylece; devam eden düşmanca davranışlar üzerine öteden beri arzu ettiğimiz barışı terk ederek, Almanya ile Avusturya ve Macaristan devletleri ile müştereken, haklarımızı savunmak için silaha sarılmak mecburiyetinde bırakıldık.

Asker Evlatlarım;
Bugün size düşen görev, şimdiye kadar hiçbir orduya nasip olmamıştır. Bu görevi ifa ederken, bir zamanlar dünyayı titretmiş olan Osmanlı Orduları’nın torunları olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları, bir daha kutsal topraklarımıza ayak basmaya, Kabe-i Muazzama’ya ve Peygamberimizin mübarek kabrinin bulunduğu Hicaz topraklarını rahatsız etmeye cesaret edemesinler. Dinini, vatanını ve askerlik namusunu silahıyla savunmayı ve Padişah uğrunda
ölümü hiçe saymayı bilir bir Osmanlı Ordu ve donanması olduğunu, düşmana etkili bir biçimde gösteriniz. Hak ve adalet bizde, zulüm ve haksızlık düşmanlarımızda olduğundan, düşmanlarımızı kahr’ u perişan etmek için Allah’ın kesin adaleti ve Yüce Peygamberimizin manevi yardımları bizimle olacaktır. Bu savaştan geçmişin zararlarını gidermiş, şanlı ve sağlam bir devlet olarak çıkacağımıza eminim. Bu günkü savaşta birlikte hareket ettiğimiz dünyanın en cesur ve azametli iki ordusuyla silah arkadaşlığı ettiğinizi unutmayın. Şehit olanlarınız önceki şehitlerimize zafer müjdeleri götürsün. Gazi olanlarınızın da savaşı mübarek, kılıcı keskin olsun. Mehmed Reşad”

Bunun arkasından Başkumandan Vekili olarak Enver Paşa’nın mesajı okunuyordu:
“Arkadaşlar!
Muhterem Başkomutanımız Yüce Halife Efendimiz Hazretlerinin yüksek buyruklarını bildiriyorum.
Peygamber Efendimizin manevi yardımları, ve Padişah efendimizin hayır dualarıyla, Ordumuz düşmanlarımızı perişan edecektir. Bugüne kadar karada ve denizde subay ve er kardeşlerimin gösterdikleri kahramanlıklar, düşmanlarımızın kahrolacaklarına en büyük delildir.
Ancak her subay ve er unutmamalıdır ki; savaş alanı fedakarlıklar alanıdır. Savaşta hangi asker daha ileri atılır, hangi asker düşmanın şarapnel ve kurşunlarından yılmayarak sebat eder, sonuna kadar direnirse savaşı o kazanır. Tarih şahittir ki, Osmanlı Askerlerinden şanlı, Osmanlı Askerlerinden fedakar, hiçbir milletin askeri yoktur. Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamber Efendimizin ruhu dolanıp duruyor. Şanlı atalarımız yine başımızın ucunda bizim ne yapacağımıza bakıyor. Eğer onlara, gerçek oğulları ve torunları olduğumuzu ispat etmek, bizden sonra gelecek nesillerin lanetinden kurtulmak istiyorsak, çalışalım.
Zincirler altında inleyen üç yüz milyon müslüman ve eski yurttaşlarımız, hep bizim muzafferiyetimiz için dua ediyor. Ölümden kimsenin kurtulması mümkün değildir. Ne mutlu ileri gidenlere, ne mutlu din ve vatan yolunda şehit olanlara!
İleri! Daima ileri, ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde, ölüm ve zillet geridedir. Mübarek şehitlerimizin ruhları şad olsun!”
Halk ise büyük bir tevekkül ve heyecan içerisinde bu konuşmaları alkışlar: “Padişahım çok yaşa.”

***
Padişahın Cihadı Ekber ilanı, bütün yurda dalga dalga yayıldı. Hatta dünyada ilgi ile karşılandı. İlan edilen cihadı tüm müslümanlara duyurmak için çeşitli görevliler islam ülkelerine gönderilmiştir. Bunlardan bir tanesi de “Çanakkale Şehitlerine” isimli meşhur şiiri yazmış olan Merhum Mehmet Akif Ersoy’dur. Kendisi Cihad fetvasını müslümanlara ilan etmek üzere Hicaz bölgesine gitmiştir.
Sonradan Bediüzzaman olarak anılacak olan ünlü alim Said-i Nursi de, bu fetvayı müslümanlara duyurmak üzere Kuzey Afrika ülkelerine gitmişti.
Cihad fetvası, dünya müslümanları arasında, umulan gibi bir heyacan ve ayaklanma meydana getiremedi. Müslümanlar arasında bazı olaylar oldu, özellikle Hindistan müslümanları İngilizleri epeyce uğraştırdılar. Bu arada bu Cihadı Ekber bazı enteresan olaylara da sebep oldu. Bunlardan bir tanesi de Avustralya’da cereyan etmiş, günümüze kadar dilden dile anlatılarak gelmiştir:

GÜL MUHAMMED VE MOLLA ABDULLAH
Gül Muhammed Avustralya’da geçimini seyyar dondurmacılıkla sağlayan bir müslümandı.
Avustralya güney yarımkürede olduğundan ağustos ayları kışın ortası sayılırdı. Bu mevsimde dondurma satmak mümkün değildi. Ayrıca kısa bir süre önce dünya savaşı da başlamış olduğundan insanlar için dondurma yemek akla gelecek belki de en son şeydi.
Yaşadığı şehir Broken Hill, Sidney’e 1200 km. uzaklıkta bir maden kasabasıydı. Burada yaşayan insanların gelir düzeyleri itibariyle dondurmaya ayıracakları para çok kısıtlı oluyordu.
Daha da önemlisi Gül Muhammed derisinin rengi ve yaşam tarzı dolayısıyla diğer insanlara benzemediği gibi, onlara pek güven de telkin etmiyordu.
Aynı şehirde yaşayan bir de kasap arkadaşı vardı; Molla Abdullah. Altmışlı yaşlarına gelen Molla Abdullah, islami usüllere göre hayvan keser ve etlerini satarak geçimini temin ederdi. O da tıpkı kendisi gibi Afganistan’dan buraya gelmiş olduğundan kasaba halkına pek benzemiyordu.

Halk bu iki müslümandan pek hoşlanmasalar da, tepki de göstermiyorlardı.
Yalnız çoluk çocuklarına bu sakallı ve cüppeli değişik insanlardan uzak durmalarını tenbih ediyorlardı.
Çocuklar da belki bunun etkisinde kalarak bu iki insana bazen taş atarak tepkilerini gösterirlerdi.
5 Kasım 1914?te İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Halife Sultan Reşat, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara cihat çağrısında bulundu. Bu arada Britanya İm- paratorluğu da, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın (Anzak) birliklerini Osmanlı’ya karşı savaşmak üzere çağırmıştı.
O sıcacık aralık ayı boyunca kıtanın dört bir yanına Anzak gençlerini savaşa davet eden afişler asılmıştı. 1914?ün son günlerinde, onbinlerce Anzak genci trenlere, oradan da gemilere doluşup, akranları olan Müslümanları öldürmek maksadıyla yola koyulmuşlar, büyük bir çılgınlıkla savaş bölgelerine gidiyorlardı.
Halifeye yürekten bağlı Gül Muhammed, Osmanlı ordusuna katılmak istediğini bildirdiği bir mektup yazıp İstanbul’a postalamıştı. Mektupta, Allah yolunda Halife’nin askerleriyle birlikte savaşmaya hazır olduğunu belirtiyordu. Gül Muhammed, mektubuna İstanbul’dan gelen cevapta Osmanlı
ordusuna davet edildiğini okuyunca çok sevinmişti. Fakat Osmanlılar’la çarpışmak üzere yollara düşen Anzaklar gözünün önündeyken, savaşmak için Osmanlı Devleti’ne kadar gitmesine gerek olmadığını düşündü. Düşman buradaysa, savaş da burada demekti. Molla Abdullah da aynı fikirdeydi. Ve iki Afgan, Snider ve Martini-Henry marka iki tüfek, biraz cephane, bir tabanca ve iki bıçak kuşandılar. Gül Muhammed’in dondurma tezgahına örttüğü kırmızı kumaştan ay-yıldızlı bir
Osmanlı Sancağı hazırladılar. Küçük birer dua kitabı astılar boyunlarına; omuzlarında tüfekleri, Broken Hill’e 4 kilometre uzaklıktaki, savaşa giden askerleri taşıyan trenin geçeceği yolun civarındaki bir tepeciğin ardına saklanarak beklemeye koyuldular.

31 Aralık Perşembe sabahı saat 10.00 da kalkan tren, kısa bir süre sonra ufukta belirdi. Savaş yolunda iğreti bir neşeyle şarkılar söyleyerek yol alan askerler, az ilerideki tepede dalgalanan kırmızı sancağı görünce şaşırdılar ve birkaç dakika içinde kurşun yağmuruna tutulduklarında şaşkınlıkları iyice arttı. Avustralyalı askerler savaşa giderken, savaş, onlardan önce davranan iki Afganlı’nın yardımıyla Avustralya’ya gelmişti. Trendeki yolculardan dördü öldü, yedisi yaralandı.
İki savaşçı, bir süre sonra ortadan kayboldu. Avustralyalı kolluk kuvvetleri Afganlılar’ın izini sürmeye başladılar ve kısa zamanda kasabanın batısındaki tepeciklerde etraflarını sardılar. Gül Muhammed ve Molla Abdullah büyük bir mukavemet gösterdi. Broken Hill Savaşı, sekiz saat sürdü. Molla Abdullah, bir köylünün tüfeğinden çıkan kurşunla; çatışmada ağır yaralanan Gül Muhammed ise, kaldırıldığı hastanede arkadaşı gibi, şehitlik mertebesine ulaştılar.
Broken Hill Savaşı’ndan sonra, Osmanlı ordusunu Avustralya’da temsil eden iki Afganlı’nın, olay yerinde bıraktıkları bir not bulundu. Gül Muhammed’in arkadaşıyla beraber yazdığı notta şu sözlerin yer aldığını şaşkınlıkla okudular:
“Bu işe, sizin halkınız bizim ülkemizde savaştığı için kalkıştık.”

Gül Muhammed ve Molla Abdullah Osmanlı sancağı taşıdıkları için, ertesi günkü gazeteler: “İki Türk’ün Katliam Ateşi” türünden manşetler attılar. Broken Hill ve civarındaki Müslümanlar, öfkeli Avustralyalılar’la dalaşmaktan çekindikleri için, iki şehidin cenazesini kaldıramadılar. Bu konuyu düşünmek için pek fırsatları da olmamıştı, çünkü Broken Hill’li ilgililer cenazeleri rastgele bir yere gömüvermişlerdi.
Bu gün Gelibolu Yarımadası’nda İngiliz, Fransız ve Anzak askerlerinin ölüleri için mezar yerleri ve abideler mevcuttur. Avustralya’daki bu iki Çanakkale şehidimiz için hiç olmazsa birer mezar yaptırmak ve abide dikmek kimsenin aklına gelmemiştir.
Bu derece basiretsizce, zamansız olarak ve enini sonunu düşünüp hesaplamadan Cihadı Ekber ilan edilmişti. Yaklaşık bir buçuk milyon insanımızın cephelerde; ondan daha fazlasınında savaş sebebiyle açlık, yoksulluk ve sefalete bağlı olarak telef olmasına sebep olan, ayrıca devletin sonunu getiren bir savaşın içine girilmişti. Bütün bunlar doğrudur. Ancak Cihadı Ekber de ilan edilmiştir. İslami kaidelere göre ilan edilmiştir. Müslüman milletimiz böyle durumlarda daima işini, gücünü, tahsilini, eşini, ailesini terk ederek, kendisine verilen görevleri canla başla yerine getirmiştir. İşte şimdi de Allah yolunda cihada çağrılıyordu. Elbette koşacak ve gereğini yapacaktı. Ya şehit, ya gazi olmak için; din, devlet ve vatan düşmanları ile savaşmaya gönüllü gidecekti.

Nitekim on beş yaşından yetmiş yaşına kadar, eli silah tutabilen herkes gönüllü olarak cepheye gitmek için uzun kuyruklar oluşturmuştu. Bakıldığında çoğunluğun medrese öğrencileri olduğu görülecekti. Osmanlı’da o güne kadar böyle yoğun olarak medrese öğrencilerinin silah altına alındığı
görülmemişti. Birçok kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre bu kadar öğrencinin cepheye gitmesi ve çoğunun şehit olması dolayısıyla, o günden başlayıp Cumhuriyet döneminde devam eden aydın din adamı ve ilim erbabı yokluğundan dolayı çok büyük sıkıntılar yaşanmıştır.

Bugün Çanakkale şehitliklerini gezen herkes, ülkenin dört bucağından cihad çağrısına uyarak koşup gelen, orada şehit düşmüş insanlarımızın hangi yaşlarda savaşa katıldıklarını ve nereden geldiklerini, sembolik olarak yapılmış bulunan mezar taşlarından gözleri yaşlı, dilleri dualı olarak görüp ibret almaya çalışmaktadır.
Burada cefakar, fedakar Türk analarını minnet ve rahmetle anmamız gerekecektir. Evlatlarını askere gönderirken, bayrama gönderir gibi yolcu edip, gözyaşlarını içine akıtarak, “Ya şehit ol ya gazi, yoksa sütümü sana helal etmem!” diye sırtını okşayarak gönderen anaları… Cihad fetvasını işitip din düşmanlarına karşı cihad etmek için evladını gönderen anaları…

***
Çanakkale savaşı bütün şiddetiyle devam ederken Seddülbahir cephesine yeni askerler sevk edilir. Bunlardan bir tanesinin saçlarına kına yakılmış olması, bölük komutanının dikkatinden kaçmamıştır. Askeri yanına çağırır. Henüz bıyıkları bile terlememiş, daha çocukluk yaşlarını bitirememiş delikanlıya komutan sorar:
“Evladım sen kimsin?”
“Tokat’ın Zile İlçesi, Sorguncuk Köyü’nden Sami oğlu Murat!”
“Evladım, saçlarına niçin kına yaktın?”
“Annem yolcu ederken yaktı kumandanım.”
“Evladım kınayı kadınlar yakar. Sana neden kına yaktılar?”
Kınalı Murat, komutanına karşı çok mahcup olmuştur. Arkadaşları arasında da bu konuda kendisine şaka yollu takılanlar vardır. Kendisi bu konuyu annesine yazmaya karar verir. Saçlarına neden kına yaktığını, sebebini bilmediğini, komutan ve arkadaşlarına karşı mahcup düştüğünü yazar. Aradan bir müddet geçmiştir. Yapılan bir hücumda Kınalı Murat ve birçok mehmetçik şehit düşmüşlerdir.
Bölükteki askerlere gelen mektuplar bölük komutanının elindedir. Bunların arasında Kınalı Murat’a da anasından bir mektup vardır. Bölük komutanı duygulanır. Mektubu açmaya karar verir. Annesi Murat’a selamdan sonra şöyle yazmıştır:
“Gözümün nuru Murad’ım, kumandanına benden selam söyle. Sen benim İsmail’imsin. Allah seni benden kurban istedi.
Seni ben Allah yoluna kurban olarak gönderdim. Biz çerkezlerin adetlerimize göre kurbanlık koçların kafasına kına yakılır. Bu sebeple senin saçlarına kına yakarak askere gönderdim. Kumandanına ve askerlerine karşı bu sebepten kına yaktığını söyle ve başın dik olarak din düşmanlarına karşı savaş. Selam eder gözlerinden öperim.”
Bölük komutanı mektubu hürmetle katlayıp zarfına geri yerleştiriken gözyaşları arasında dudaklarından şu cümle döküldü;
“-Anacığım Allah kurbanını kabul etmiştir. Ne mutlu sana ve Kınalı Murat’a!..”

***
ÇANAKKALEYİ BİLMEDEN OLMAZ
Bilmemiz gerek diye düşündüğümden bazı hatırlatmalar da bulunmak istiyorum:
“Aç ve perişan halkın dişinden tırnağından artırarak devletine kazandırmak istediği ve parası peşin ödenmiş iki savaş gemimize İngilizlerin göz göre el koyduğunu, tüm ültimatomlarımıza rağmen paramızı geri ödemediklerini ve bu gemilere daha sonra askerlerini doldurarak Çanakkale’ye yolladıklarını...
Enver Paşa’nın Alman hayranlığının bize 500 bin vatan evladına ve bir imparatorluğun tasfiyesine neden olduğunu, Almanlarla yapılan gizli anlaşmanın kabinedeki bakanlardan bile gizlendiğini, aradan yüz yıl geçmesine rağmen yabancı hayranlığı hastalığımızın geçmediğini, sadece hayran olunanların değiştiğini...
Sultan Abdülhamid’in olayları kırk yıl önceden görerek Çanakkale’deki tabyaları güçlendirdiğini ve elden geçirdiğini, bazı yeni tabyaları inşa ettirdiğini, O’nun yaptığı bu çalışmaların belki de savaşın seyrini değiştirdiğini...
İngilizlerin daha savaş ilan edilmeden Seddülbahir’i bombaladıklarını ve 86 şehit verdiğimizi...
Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın gençlerinin “Avrupa’yı Almanlardan kurtarmak ve Avrupa’nın özgür kalmasını sağlamak” propagandasıyla toplandığını, İngilizler’inde sömürgesi altında bulunan Müslümanlardan asker topladıklarını ve “halifeyi kurtaracağız” diyerek aldatıldıklarını, bu gençlerin daha önce Gelibolu denilen yerin adını bile duymadıklarını...İkinci çıkarma için savaşa giden bir Avustralya askerine nereye gittiğini soran bir yaşlı adama “Türkler buraya gelip yerleşecekler, onları öldürmeye gidiyoruz” dediğini, bu söz üzerine yaşlı adamın binlerce kilometrekarelik çöle doğru baktığını ve “Eee gelsinler ne olacak ki burada yer çok” dediğini... Mısırda toplanan askerlerin kayıtlarını tutan bir katibin sürekli “Australia and New Zealand Army Company/ Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birliği” yazmaktan sıkıldığını pratik bir çözüm olarak bu kelimelerin baş harflerini alarak ANZAC kısaltmasını bulduğunu, bu kısaltmanın dünya tarihine geçtiğini...
İngiliz-Fransız donanmasının Gelibolu öncesi 200 yıldır hiç yenilmediğini, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi donanması olarak bilindiğini, bu donanmanın bayraklarını gören Türklerin topukları yağlayıp kaçacaklarını düşündüklerini, daha da trajik olanı bu düşünceye saplantı derecesinde inandıklarını...
İngiliz-Fransız donanmasının seksen parça gemiyle boğaza saldırdığını, gemilerden birinin adının “Agamemnon” olduğunu, Agamemnon’un binlerce yıl önce Truva’ya saldıran Yunan ordusunun kalleşçe yöntemler kullanan komutanının adı olduğunu...
İngilizlerin sabah saatlerinde girdikleri boğazı ellerini kollarını sallayarak, canlarının istediği her yeri bombalayarak geçebileceklerini zannettiklerini, Akşam beş çayını Marmara denizinin ortasında içmeyi planladıklarını, İstanbul üzerine bahisler kurduklarını...
Şair deyince insanların aklına terbiye, iman ve insanlık sahibi yüce kişiliklerin geldiği (Mehmet Akif ERSOY gibi), İngiliz şairlerin de -hem de yüksek ideallerle- savaşa katıldığını, bu ideallerini günlüklerinde “Lokum ve halıları yağmalamak, Ayasofya’nın çinilerini sökmek, İstanbul’un en güzel lokantalarında balık yemek” olarak yazdıklarını...
Yüzlerce yıl Osmanlının ekmeğini yemiş olan ve Osmanlıdan sadece saygı ve hoşgörü görmüş olan gayr-i müslimlerin, İngiliz-Fransız donanmasının gelmekte olduğunu haber alınca İstanbul’da sevinç gösterileri yaptığını...
Bu tehlikeli gelişmeler karşısında devleti yönetenlerin başkenti Eskişehir’e taşımayı düşündüğünü, hatta gerekli binaların ayarlandığını, gitmesi için teklif götürülen devrik Sultan Abdülhamid’in bu teklife şiddetle karşı çıktığını, “Biz İstanbul’u alırken Bizans İmparatoru kanının son damlasına kadar savaştı ve öldü. Ben ondan daha mı az şerefliyim! Gelirlerse burada savaşır ve ölürüz” dediğini, bu sözler üzerine payitahtın utandığını ve İstanbul’da kalmaya karar verdiğini, direkten dönen bu düşüncesizliğin belki de askerimiz üzerinde korkunç bir moral çöküntü yaratmış olabileceğini...
Osmanlı Devletinin elinde sadece 26 deniz mayını kaldığını, Nusret gemimizin kaptanının (Tophaneli Hakkı Binbaşı ) mayınları nereye ve ne zaman bırakması gerektiğini bir gece önce rüyasında bir yüce kişi tarafından kendisine bildirildiğini, bu mayınların hiç akla gelmeyecek biçimde Ertuğrul koyunda kıyıya paralel olarak döküldüğünü, İngilizlerin boğazı defalarca dikine kontrol etmelerine rağmen bu mayınları tespit edemediklerini çünkü Nusret’in bu mayınları son mayın kontrolünden sonra sabaha karşı bıraktığını... Aynı Nusret Mayın gemisinin yakın zamana kadar Mersin’de demirli olduğunu
ve ömrü dolduğu için jilet yapılmasının planlandığını, sırf bu ihtimalin bile Türk Milleti adına yüz kızartıcı bir utanç levhası olarak kalacağını, birkaç vatanseverin çırpınışıyla şimdilik bu olayın durdurulduğunu...
İngilizlerin 18 Mart faciasının suçlusu olarak mayın taramacıları sorumlu tuttuğunu, Hepsinin kurşuna dizdirildiğini, savaş bittikten yıllar sonra her iki ordu arşivleri açıklanıp gerçekler öğrenilince bu askerlerin ailelerinden özür dilendiğini, tazminat ödendiğini, iade-i itibar yapıldığını ve şerefli birer asker olarak öldüklerini ilan ettiklerini...
Donanma boğazı geçmeye başladığında düşük top menzilli Fransız gemilerinin taktik gereği tabyalarımızı şaşırtmak için öncü atışlar yaptıklarını daha sonra arkalarından gelen uzun menzilli İngiliz gemilerine yol açmak için kenara kaydıkları, bu kayma esnasında kıyıya paralel yerleştirilen mayınlara çarptıklarını, büyük bir panik yaşandığını, ortalığın karıştığını, gemilerin birbirine girdiğini, 200 yıldır yenilmeyen dünyanın en büyük donanmasının iki saatte dağıldığını Türklerin
batan düşman gemilerindeki savunmasız askerlere ateş etmeyi bıraktıklarını ve diğer gemilere ateş ettiklerini, bunu gören İngiliz komutanlarının -muhtemelen kendileri tersini yapmış olacakları için- olaya bir anlam veremediklerini, her fırsatta bize insan hakları, medeniyet, modernite tokatları
patlatanların o gün aldıkları bu insanlık dersi karşısında şok geçirdiklerini...

Edremitli Seyit Onbaşının, Topun ağzına mermi süren vinç tesisatı bombardımanda kullanılamaz hale gelince “Ya Allah Bismillah” diyerek üç tane 275 kiloluk mermiyi tek başına arka arkaya kaldırarak yatağa sürdüğünü ve ateşlediğini, bu işlemi yapabilmesi için her defasına üç basamaklı metal bir merdivenden çıkması gerektiğini, üçüncü atışta İngilizlerin “Ocean” zırhlısının dümenini parçaladığını, dümeni kırılan “Ocean”ın sarhoş bir serseri gibi mayınlara sürüklendiğini
bir mayına çarparak havaya uçtuğunu ve yirmi dakika içinde battığını... Bu olayın ertesinde bölük komutanının Seyit Onbaşıyı çağırttığını, aynı mermiyi kaldırmasını istediğini ancak Seyit Onbaşının bunu başaramadığını, bunun üzerine komutanın “Bu merminin tahtadan bir maketini getirsinler, bu yiğidin fotoğrafını çeksinler” diye emir verdiğini, bu fotoğrafın hepimizin çok iyi bildiği ve Seyit Onbaşının günümüze ulaşan tek fotoğrafı olduğunu... Aynı Seyit Onbaşının hayatını verilen hiç bir iltiması kabul etmeyerek yokluk içinde perişan olarak ormancılık yaparak tamamladığını...
İngiliz-Fransız ortaklığının boğazı donanmayla geçemeyeceklerini anlayınca onlara geçit vermeyen Türk topçularını arkadan ele geçirerek temizlemek için çıkarma harekatı yapmaya karar verdiklerini, bunun için Mısır’da piramitlerin dibinde, sömürgelerinden getirdikleri on binlerce askeri toplayıp
“Nasıl olsa orada Türklerle işimiz çok kolay olacak” diyerek bu askerlere baştan savma bir eğitim verdiklerini, burada toplanan askerlerin 16 farklı ülkeden geldiğini, aralarında Müslümanların bile olduğunu, daha sonra bu askerlerin savaş esnasında kandırıldıklarını anlayıp taraf değiştirdiklerini, Burada toplanan askerlerin büyük çoğunluğunun çapulcular gibi davrandığını, kahire sokaklarında yapmadıkları rezilliğin kalmadığını...

Türk ordusunun başındaki Alman Liman Von Sanders Paşa’nın çıkarma beklenen bölgeleri kasıtlı olarak yanlış hesapladığı, İngilizleri ve Türkleri olabildiğince birbirine kırdırarak İngilizlerin dikkatini bu bölgeye çekmeyi, bu sayede Avrupa’da savaşan Alman askerlerinin karşısında daha zayıf bir askeri güç olmasını ve Alman birliklerini rahatlatmayı amaçladığını, bu gizli hesabın her iki taraftan da 500 bin cana mal olduğunu, bunun ispatlanamamış bir iddia olduğunu, tüm savaş boyunca Liman Paşanın hiçbir askeri tahmininin tutmadığını, aradan yüz yıl geçmesine rağmen bu şüphenin hala kafaları kemirdiğini... Hatta memleketin bütün okumuş çocuklarının katledilip geride millet cahil bir yığın bırakıldığını...
Galatasaray Sultanisi (Lisesi) öğrencilerinin okul sıralarını bırakarak cepheye koştuklarını, 15-16 yaşlarındaki bu fidanların hepsinin tek bir saldırıda İngiliz makinelisi ile biçildiğini, olayı gören bir Türk askerinin yıllarca ağzını bıçak açmadığını ve ne zaman Çanakkale’den bahsedilse hüngür hüngür ağladığını... Darü’l Fünun’un tüm son sınıf öğrencileri şehit olduğu için o sene hiç mezun vermediğini...
İngilizlerin çıkarma harekatını ellerine yüzlerine bulaştırdıklarını, akıntı ve hava durumu dahil yaptıkları hiçbir hesabın tutmadığını, aralıklarla çıkmaları gereken geniş kumsala değil, dar bir koya ve kalabalık bir şekilde çıkmak zorunda kaldıklarını, karşılarında ise Ezineli Yahya Çavuş ve 62 kişilik takımı dışında hiçbir birliğimizin olmadığını... Çıkarma beklenmediği için küçük bir takımdan başka hiçbir askeri birliğin bulunmadığı koya çıkan 4000 İngiliz askerine Yahya Çavuş ve arkadaşlarının eski tip piyade tüfekleriyle 18 saat boyunca karşı koyduğunu, mermi israfı yapmamak için asla tek dolaşan hedeflere ateş edilmediğini, neredeyse hiçbir mermi israfının yapılmadığını, adamların orada çakılı kaldığını, bir santimetre ilerleyemediklerini, takım komutanlarının üstlerine telsizlerinden verdikleri raporlarda karşılarında kalabalık bir makineli tüfek (!) birliğinin bulunduğunu bildirdiklerini, dışarıdaki kıyımı gören İngiliz askerlerinin çıkmak istemediklerini bunun üzerine komutanlarının onlara arkalarında ateş ederek zorla savaşmaya gönderdiklerini, havadan savaşın seyrini takip etmekle görevli bir İngiliz pırpır uçağının pilotunun kıyıdan 50 m kadar açığa kadar denizin kıpkırmızı kan ile dolduğunu gördüğünü, bunun hayatında gördüğü en korkunç şey olduğunu söylediğini ve muhtemelen aklını oynattığını... Ezineli Yahya Çavuş ve arkadaşlarının hepsinin orada şehit olduğunu, bu çarpışma ve şehadetin belki de savaşı kurtardığını, bu bölgeye çıkarma yapıldığını haber alan diğer birliklerin bölgeye yetişmesi için gereken zamanın kanla kazanıldığını...

Bir bölgeye çıkarma yapan 2000 kişilik İngiliz ve Fransız bölüğünün o bölgede bulunan selvi ağaçlarını Türk birliği sandıklarını, hepsinin kaçarak bölgeyi terk ettiklerini, bu olayın yıllar sonra kendi raporlarından ve yazılı kaynaklarından öğrendiğimizi, kimsenin nasıl olup ta 2000 kişinin aynı anda hayaller gördüğünü açıklayamadığını...

Tüm çıkarma harekatı boyunca İngilizlerin yılan gibi sinsice davranmaya çalıştıklarını, başta Anzak birlikleri olmak üzere diğer tüm sömürge askerlerini hep kendilerine kalkan olarak kullandıklarını, ölümün kesin olduğu taarruzlarda öncü siper birlikleri olarak hep bu askerlerin kullanıldığını Mel GIBSON’un gençlik yıllarında başrol oynadığı “Gallipoli” adlı sinema filminde bu konuya inceden göndermeler yapıldığını...
İngilizlerin tüm savaş boyunca hata üstüne hata yaptıklarını, aptalca kararlar aldıklarını, emir-komuta zincirlerinde sürekli kopukluklar olduğunu, verilen önemli emirlerin asla yerine ulaşmadığını, kimden geldiği belli olmayan emirlerle önemli stratejik hatalar yaptıklarını, mevzi ve can kaybının bu nedenle çok artığını, İngiliz savaş kaynaklarında, askerlerin anılarında ve araştırma eserlerinde bunun gibi yüzlerce olay yaşandığını...
Gelibolu siper savaşlarının tarihin gördüğü en acıklı savaş olduğunu, on binlerce askerin savaştığı düşman askerini bir kere bile göremeden can verdiğini, İngilizler’in tokat üstüne tokat yedikçe Türk siperlerine kurşun yağdırır gibi bombalar yağdırdıklarını, kolların bacakların havalarda uçtuğunu, yerin altının ve üstünün sürekli yer değiştirdiğini, her defasına “Tamam bu sefer canlı Türk bırakmadık” diyerek saldırıya geçtiklerini, her defasında Allah’tan başka sığınacak hiçbir şeyleri kalmamış Mehmetlerin kabus gibi tekrar tekrar karşılarına çıktığını... Savaş istatistiklerine göre bir m2’ye 6000 mermi düştüğünü, bu oranın dünya savaş tarihinin en yüksek oranı olduğunu, havada iki merminin çarpışma ihtimalinin 600 milyonda bir olduğunu, bu çarpışan mermilerden Çanakkale’de onlarca bulunduğunu Savaş Gazilerinin “Cehennem”diye bir yer vardır, biz orayı gördük” dediklerini...

Gömülemeyen ölülerin on binleri bulduğunu, ortalığın kokundan ve sineklerden geçilmediği, domuzun bile yaşamayacağı şartlarda askerlerin savaştığını, ilk ateşkesin dostluk gösterisi değil, şartların her iki taraf için de artık kaldırılamayacak kadar ağırlaştığı için zorunlu olarak alındığını, iki tarafın askerlerinin o gün arkadaşlık yaptıklarını, birbirlerine cigara, yiyecek ve tespih, yüzük, rütbe gibi ufak tefek hediyeler verdiklerini, bu manzarayı gören bir Türk Subayının “gören insanın zalimleşeceğini, bir zaliminde insanlaşacağını” ifade ettiğini... Ortalığı basan sinekler yüzünden hiçbir yiyecek maddesinin birkaç tane sinek yutmadan yenilemeyeceğini, salgın hastalıkların da savaş kadar can aldığını, bir İngiliz askerinin hasta arkadaşını büyük abdestini yapmak için tuvalet çukuruna girerken gördüğünü, oradan çıkmayınca çukura koştuğunu, hasta askerin bayılarak pisliklere batmış olduğunu, arkadaşlarının ise onu yukarı çekemeyecek kadar güçsüz kalmış olduklarını, bu hasta askerin kendi pisliğinde boğularak can verdiğini... Çanakkale savaşlarına daha önce hiç bilinmeyen zeka ürünü hileler ve aldatmacalara başvurulduğunu, Türklerin soba borularından top bataryaları yaptığını ve bu şaşırtmacanın işimize çok yaradığını, askerlerin
tahta düzenekler yaparak siperden hiç çıkmadan tüfek atışı yapabildiklerini, bomba fırlatan düzenekler yapıldığını, İngilizlerin Türk topçusunu yanıltmak ve zaten az olan mühimmatı
boşa harcatmak için tahtadan kocaman gemiler inşa edip yüzdürdüklerini, toprağın altında bile savaş olduğunu, her iki tarafın tüneller açarak düşman siperlerinin altına kadar gelip patlayıcı yerleştirdiklerini, bu şekilde iki tarafın da çok kayıp verdiğini...
İkinci çıkarmadan önce İngilizlerin komutanlarını değiştirdiğini, yeni gelen Sopford’un emekli bir asker olduğunu,çıkarma yapıldıktan sonra uzun zamandır Gelibolu’da bulunan tüm subay kadrosunun şiddetli itirazlarına ve “Hemen şimdi saldırırsak Türkleri arkadan çevirip bu işi bitiririz, bu tepeler bomboş” önerilerine karşın büyük bir aptallık yaparak “Yoldan geldik yorgunuz Bugün dinlenelim, yarın rahat rahat savaşırız” diyerek askerlerine dinlenme emrini verdiğini, çıkarma yapan askerlerin bomboş tepeler önünde gün boyu denize girerek eğlendiğini, mangal yaparak keyif yaptığını...

Çanakkale’de doktorların askerlerden daha çok yorulduğunu, binlerce yaralıyla ilgilenmek zorunda kaldıklarını, ümitsiz vakalarla hiç ilgilenilmediğini ve kurtulma şansı olanlara öncelik verildiğini, bir Türk doktorun önüne kendi oğlunun getirildiğini, “Kurtulma şansı yok” diye oğlunu tedavi etmediğini, hemen bir sonraki yaralıyı istediğini, yaralılardan ancak ertesi gün başını alabildiğini ve o zaman oğlunun mezarına gidebildiğini...
İngilizlerin kendi ifadelerine göre mükemmel bir geri çekilme planı yaptıklarını, hiçbir kayıp vermeden çekip gittiklerini, onların ifadesine göre Türklerin hiçbir şeyden haberinin olmadığını ama yine kendi yalanlarını kendi kaynaklarından suratlarına tükürürcesine, geri çekilme esnasında bizim siperlerden onların siperlerine üzerine kağıt sarılmış bir taş fırlatıldığını, bu kağıtta düzgün bir İngilizceyle “Gittiğinize üzülüyoruz, Süveyş Kanalında Görüşürüz” yazdığını, bu olayın, geri çekilmeden Türklerin haberleri olduğunu ama artık savaşamayacak kadar yıpranmış olduklarını ispatladığını okuma- yazma oranının yüzde beşlerde olduğu bir dönemde bizim Çanakkale’ye hangi yetişmiş evlatlarımızı yolladığımızı ve memleketin en az 100 yılını bozuk para harcar gibi harcadığımızı...

Gelibolu topraklarına çıkıp, Marmara denizini görebilen sadece tek bir İngiliz askeri olduğunu, bu askerin aslen İrlandalı olduğunu, Türk askerini şaşırtmak için gece kumsala tek başına çıkıp bir sürü meşale yakarak çıkarma sanki oraya yapılıyormuş gibi bir kandırmaca yapmaya çalıştığını, bu askerin daha sonra yolunu kaybederek yarımadanın çok içerisine kadar girdiğini, daha sonra bir şekilde dönerek kurtulduğunu, bu olayın yıllar sonra askeri günlükler okununca öğrenildiğini...
Savaşta Türk ordusunun tek bir pırpır uçağı olduğunu, bu uçağın arada sırada askere moral vermek için uçtuğunu, bu uçağın tüm birliklerimizin sevgilisi olduğunu ve ona “Tek Kuyruk” adını taktıklarını...
Savaşın özellikle sonlarına doğru ordunun istihkakları azalttığını, askere günde sadece yarım ekmek verilebildiğini, bu ekmeğin de taş gibi kuru olduğunu, açlık içinde siperlerde yaşayan Mehmetlerin ayakkabı köselelerini kaynatıp çorba niyetine içmeye çalıştıklarını, eğer fedakarlık buysa bizim bildiğimiz hiçbir fedakarlığın fedakarlık olmadığını, medeniyetin öncüsü İngilizlerin beyaz bayrak sallayan Türk askerlerini kurşuna dizdiğini, esir askerlerimizi tahta barakalara doldurarak yaktıklarını, esir alınan aç Türk esirlere maymunlara fıstık atar gibi yiyecek kırıntıları atarak eğlendiklerini, Türk askerinin savaşta silahsız düşman askerini öldürmediklerini hayretle gördüklerini, bu sayede çok sayıda İngiliz ve Anzak’ın ölümden döndüğünü, bunlardan birinin sonraki yıllarda İngiltere Genel Kurmay Başkanı olduğunu, yaşadıkları ağır yenilgiyi psikolojik olarak örtbas etmek için yapılan son centilmen (!) savaş olduğunu söylediklerini...
İngiltere ve Avustralya’nın aradan bu kadar yıl geçtikten sonra Gelibolu’nun küresel miras olduğunu ve uluslararası toprak sayılmasını istediklerini, kendi şehitliklerinin olduğu bölgelerin ise kendi toprakları olarak kabul edilmesini istediklerini, Anzak günü olarak kutlanan 25 Nisan’da TV’lerde Anzak törenlerinin en ince ayrıntısına kadar anlatıldığını, aynı gün yapılan bu memleketin gerçek sahibi her görüşten Türk gençlerin 20 bin kişilik yürüyüşünün ise Türk TV’leri tarafından bile,
gösterilmediğini...
Çanakkale savaşının sonuçları itibariyle hiçbir savaşla kıyaslanamayacak kadar Dünya’yı etkilediğini, bir çok ülkede politik gidişi etkilediğini, özellikle Rusya’da Bolşevik devrimine
yol açtığını, yarım milyon cesedin ise Gelibolu’da toprağın kimyasını değiştirdiğini ve yeşillendirdiğini Hâlâ toprağın altında kemikler, boş mermi kovanları ve patlamamış top mermileri çıktığını...” bilmemek olmaz diye düşündüm.

Ne o sıkıldınız mı? Siz de kitap okumayı sevmeyenlerden misiniz? Zar zor okuyanlardan. Madem öyle şöyle birşey yapalım mı? Al kitabı eline...Gel böyle yanıma. Gel bak ben Çanakkale’deki siperlerden birinin içindeyim. Gel Yanıma otur. Duyduğun bağırışlara, yandım anamlara, bomba ve kurşun seslerine aldırma. Kapat kulağını! Burnunu da tıka! Bak etraf ceset kokuyor! Elinle kovala başına üşüşen sinekleri... Şimdi bak önüne dikilen ilk satıra! Sanki İngilizin mermisi...Hadi onu savuştur...Bir satır, bir kelime derken...Kazan sende mücadeleyi, boz cehalet boğazına çıkarma yapmış İngiliz’in oyununu!

***
İSTANBUL HİKAYELERİ

Mondros Mütarekesinin hemen ardından 13 Kasım 1918 günü 61 parçadan oluşan itilaf devletleri donanması İstanbul önlerine gelerek Haydarpaşa’ya demirledi. 15 Kasımdan itibaren ise itilaf devletleri karaya asker çıkartarak müstahkem mevkilerini işgal etmeye ve şehre yerleşmeye başladı. Böylece İstanbul’un 5 yıl sürecek olan işgal yılları başlamış oldu.

“Doğu Sorunu” veya diğer bir ifade ile “Şark Meselesi” olarak adlandırılan ve Türkleri önce Balkanlardan, daha sonra da Anadolu’dan çıkarmayı hedefleyen politika, 20. yüzyılın başlarından itibaren çok yönlü olarak uygulamaya konulmuştur.
20.yüzyıl başlarındaki görüntüsü ile, emperyalist devletlerin “Hasta Adam” olarak vasıflandırdıkları Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu topraklar, ele geçirilmesi gereken hedefler arasında bulunuyordu. Bu hedefi ele geçirmek ve Ortadoğu’daki hammadde kaynaklarına sahip olmak amacıyla pek çok gizli ve açık görüşmelerde bulunan ve antlaşmalar yapan Avrupa’nın emperyalist devletleri, İstanbul şehrinin paylaşılması konusunda bir türlü fikir birliğine varamamışlardır.

Nihayetinde işgal güçleri İstanbul’a asker çıkarmaya başladıktan sonra şehirde bulunan başta sivil ve askeri okullar olmak üzere kamu binalarına ve Türklere ait binalara el koymaya başladılar. El konulacak binaların taksimi içinse Müttefikler Arası Elkoyma Komisyonu adıyla bir komisyon oluşturdular.
Şehrin denetimini eline alan işgal güçleri kısa süre içerisinde polis,sağlık, gıda, cezaevi, sansür,telgraf denetimi,levazım,pasaport,donanma,ordu komisyonları kurarak İstanbul hükümetinin şehirdeki otoritesine son verdiler. İşgal güçleri şehrin en işlek caddelerinde askeri kıtalar ile gövde gösterisi
yaparak müslümanların geleceğe ait ümitlerini yıkmak için büyük çaba sarfettiler. Halka ve asker sivil devlet erkanına psikolojik baskı yapmaktan geri durmadılar.
Sivil halk ise günlük yaşantısında kendi ülkesinde ikinci sınıf vatandaş gibi muamele görmekteydi. Örneğin bir vatandaş tren veya vapur için birinci mevkide bilet almış olsa bile birinci mevkide gitmek hakkı her zaman için işgal gücü askerlerinindi.
Halk kendi şehrinde esir muamelesi görmeye başlamıştı. Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçmek için işgal kuvveti pasaport bürosundan vize almak zorunluluğu getirilmişti. İstanbullular kendi şehirlerinde bir yerden bir yere giderken pasaport ile gitmek zorunda kalmaya başladılar.
İşgal yıllarında en büyük ızdırabı, İstanbul’un Türk halkı çekti. Çünkü şımarık, terbiyesiz, çalımından geçilmeyen işgal ordusu ve onları alkışlayıp arka çıkan Rum, Ermeni ve Yahudi azınlığın yaptıkları, asırlardır vakarlı, hür ve efendi olarak yaşayan Türklerin onurunu zedeledi. İşgalcilerin Türklere revâ gördükleri, hakaretler, tecavüzler, sebepli sebepsiz, gelişi güzel tutuklamalar, her mânada alçakça hareketlerdi. Kadınlara, kızlara laf atmalar, sarkıntılık yapmalar olağandı. Yanında kocası ve kardeşinin karşı gelmesi durumunda onlar da gözaltına alınıyor ve cezalandırılıyordu.

1. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan işgal yılları İstanbul’da hayati sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
İstanbul halkı temel ihtiyaç maddelerini bile temin edemez duruma gelmiştir. İstanbul bu süreçte uzun yıllar etkisini sürdürecek büyük bir sosyal ve ahlaki çözülme yaşamıştır.
İstanbul’a gelen Beyaz Rus göçmenler,( Tarih tekerrür mü ediyor ne? Dönemin Nataşaları mı desek ne?) Müslüman ahalinin adeta kültürel genetik yapısını kökünden değiştirmiştir.
Şehirde kısa sürede uyuşturucu, kumar, fuhuş, zührevi ve diğer salgın hastalıklar baş göstermiştir. Aile kurumu da bu ortamdan büyük ölçüde etkilenmiştir. Pek çok aile parçalanmış,
savaşta eşlerini kaybeden kadınlar dul kalmış ve bu büyük aile kriziyle kadınlar ve çocuklar suistimale açık hale gelmiştir. Toplumda yaşanan ahlaki sorunlar şehrin asayişine de yansımıştır. İstanbul, hırsızlık, gasp, tecavüz ve cinayet gibi ağır suçların her an işlendiği bir şehir haline gelmiştir.

***
Osmanlı Devleti’nde sosyal hayata asırlar boyunca geleneksel bir anlayış hâkim olmuştur. Buna uygun olarak kadın erkek ilişkileri, aile içi yaşam, ev mimarisi, giyim-kuşam ile cemiyet hayatının diğer alanları dinî ve geleneksel kurallarla düzenlenmiştir. Bu yapı, çeşitli tarih ve evrelerde bazı değişimler yaşamıştır. İstanbul’un fethi ile Osmanlı farklı din ve mezhepteki gayrimüslim topluluklarla birlikte yaşama tecrübesini pekiştirirken, Lale Devri’nden itibaren saray ve elit çevreler Batı’da olup biteni yakından takip etmeye başlamıştır.
Sosyal hayata dair üst tabakanın benimsediği bu anlayış topluma da yansımıştır. Söz konusu toplumsal değişimlere Tanzimat ve Meşrutiyet yeni halkalar eklemiş ve Batılılaşma bir devlet politikası haline gelmiştir.
Sosyal değişimler genel itibarıyla doğal sürecinde tedricî olarak gerçekleşmekle birlikte, 20. yüzyılın başında ortaya çıkan büyük savaşlar ve akabinde yaşanan işgaller Türk milletinde ani sosyal değişimlere neden olmuştur. Örneğin, mağlup olunan Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İstanbul’da başlayan işgal, beraberinde sosyal ve ahlaki çöküntüyü de getirmiştir. Tabu olan pek çok şey, işgal müddetince alenen yapılan rutinler halini almıştır. Bu meyanda İstanbul’a gelen Rus kadınlarının yanı sıra, dönemin getirdiği zorluklar nedeniyle ahaliden fuhuşa sürüklenen kadınlar bile olmuştur. İşgal güçlerinin baskısı altındaki yönetim, bunlarla mücadele etmek yerine ancak kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Nitekim yaşanan bu sosyal ve ahlaki çözülme dönemin romanlarına, gazete ve mecmualarındaki yazılara da yansımıştır.
İngiliz İstanbul’a geçmesin diye memleketin bütün okumuş evlatlarının katledildiği Çanakkale savaşı zafer diye tanımlamak ancak anlatımlarımız için bir züğürt teselli olmuştur.

YÜZ YILLIK AFET BAŞLAMAK ÜZERE
İşgalin başlamasıyla birlikte sahil boyunca Rum, Ermeni ve Yahudiler büyük sevinç gösterileri yapmışlardır. Azınlıklar boğaz ve adalarda, pencerelerinden yerlere kadar sarkan büyüklükte işgal devletleri bayrakları asmış, dükkan ve binalarını yine bu bayraklarla süslemiş ve rıhtımda düşmanı bayraklarla selamlamışlardır.
“Zito (yaşasın) Venizelos” diye bağırarak “hora” tepmişler,
Rumca gazeteler Yunan Başbakanı Venizelos’u azizler mertebesine yükseltirken, Rumlar kiliselerde işgali “kutsamışlardır”
İşgalci Fransız askerleri masum halka ekmek dağıtmakta olan Osmanlı askerlerine bile saldırmışlardı. Açlıktan kayın ağacı tohumu bile yemek zorunda kalan halk “Alman Fıstığı” adını verdiği bu tohumla sakız gibi oyalanmıştır.

Bu süreçte sosyal hayatta kadınların vazifeleri, hareket tarzları, erkek gibi davranmaları ve süslenmeleri önemli tartışma konuları olmuştur. “…Bugün düşman kapıdayken “vatanın faziletperver, milliyetperver, vatanperver kadını” saçıyla başıyla uğraşmaz” dedikten sonra, erkeklerin de savaş dönemi olması itibarıyla kadınlarla ilgilenmesini uygun görmemiştir
bir kısım münevverler. Kadınların kıyafetleri ve süslenmesi üzerinden süren tartışmalar
“aile” konusundan ârî bir şekilde devam etmemiştir. Bu tartışmaların merkezine aile ve eşler arasındaki problemler de oturmuştur. Cepheye giden subay ve askerler yıllarca eşinden ve ailesinden ayrı kalmıştır. Bu ayrı kalış ilk olarak karşılıklı güvensizliğe ve beraberinde bazı ailevi sorunların da doğmasına neden olmuştur. Bilindiği üzere savaş yıllarında bazı ülkelerde kadınlar “sadakatsizlik” suçlamasına maruz kalmış olup bu durum “askerlerin kâbusu” olarak tanımlanmıştır. Evinden uzak kalan erkeğin, dizinin dibinde olmayan hanımından şüphelenmesi ve onu sadakatsizlikle veya ihanetle suçlaması artık sıradanlaşmıştı. Bu yüzden dönemin gazete ve dergileri bu konuda uyarılarda bulunmuştur. Çünkü kadınlar artık sadece evlerinde oturup savaşın bitmesini beklemiyor, kamusal alan dâhil her tarafta varlık gösteriyor ve savaşın kazanılması için cephe gerisinde görev alıyorlardı.
Vatan için çalışan kadınların dışında kalan ve zevk için evin dışında bir yaşama alanı oluşturan, sokağa yönelen kadınlar ise basında eleştirilmiştir. En çok uzak durulması gereken kadın modeli ise Fransız eğitimi almış ve alafranga tahsil görmüş Türk kadını olarak işaret edilmiştir.
Harp yıllarında Alman dostluğu göklere çıkarıldığından, entellektüeller arasında bir Almanca öğrenme hastalığı, mütareke devrinde İngilizce ve Fransızca öğrenme bağımlılığına dönüşmüştür. Savaş yıllarında yaptıkları stoklarla kısa sürede büyük kârlar elde eden yeni türedi harp zenginleri, çocuklarına İngiliz veya Fransız mürebbiyeler tutarak bu lisanları öğretme gayreti içine girmişlerdir.
Azınlık okullarına her türlü yardım yapılırken, Rumların Ayasofya’yı yeniden Hristiyan mabedine dönüştürme yolundaki taleplerine de işgalcilerin olumlu baktıkları yönündeki haberler her tarafta yayılmakta idi. Gerçi kimi haberler abartılmakla beraber, işgalciler azınlıkları korumaya ve kollamaya devam etmişlerdir.
Savaş ve mütareke yıllarında sosyal değişimi ele alan çalışmalarda kadın ve çocukların durumu ya atlanmış veya çok kısa ele alınmıştır. Oysa toplumun genelini etkileyen felaketler, çocuk ve kadınları daha fazla mağdur etmiştir. Bunun en açık örneklerini sokakta dilenen, istismar edilen çocuklarda ve karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan veya fuhUşa itilen kadınlarda görmek mümkündür.
Mütareke ve işgal dönemi, İstanbul’da yetim sayısının en üst seviyeye çıktığı yıllardır. Bu dönemde yaklaşık 10.000 ila 15.000 arasında yetim bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunların ekseriyeti Türk yetimleri idi. Bu yetimlerin çok az bir kısmı farklı milletlere ait yetimhanelerde barınıyorlardı. Yetimhanelere sığınabilmişlerin dışında, sokaklarda başıboş dolaşan, dilencilik ve hamallık yapan çok sayıda aç ve yarı çıplak erkek ve kız çocukları vardı. Nitekim yabancı seyyahlar da mütareke yıllarında Galata ve Pera’nın aç çocuklarla dolduğunu nakletmektedir.

Mütareke yıllarında çeşitli iş kollarında çalışan çocuklarda vardı. Çalışma saatleri 9-10 saati buluyordu ve çocukların ücretleri ise normal işçilerin yaklaşık üçte biri kadardı. Çocukların çalıştıkları işletmelerin sosyal hizmetleri yok denecek kadar azdı. Bu yıllarda sadece ayakkabıcılık sektöründe yaklaşık 2.500 erkek çocuk çalışmaktaydı. Bu çocuklar arasında 7 yaşında olanlar bile vardı. Çalıştıkları yerler sağlıksızdı ve kullanılabilecek temiz tuvaletleri bile yoktu. Bu işyerlerinde
çalışan çocuklar genel itibariyle kötü beslenmenin sonucu olarak cılızdı. Çocuklar iş yapabilecekleri tüm fabrikalarda çalıştırılmıştır.
6-7 yaşındaki kız çocukları nakış gergeflerinde kanaviçe işler veya ajur yaparlardı. Çalışma ortamı ve havası çok kötü olan sigara fabrikalarında bile çocuklar çalışmaktaydı.
Havalandırması nerdeyse olmayan sigara fabrikalarında tütün tozu havayı doldurmakta, bu da çocuklarda çeşitli hastalıkların zuhuruna neden olmaktaydı.

Kimsesiz ve maddi imkânı olmayan çocuklar çalışmak veya dilenmek zorunda kalırken, diğer çocuklar okula gitmek istese de gidemiyorlardı. Çünkü işgallerle birlikte öğretmenler ve eğitim de baskı altına alınmıştı. Siyasi gerekçelerle bazı öğretmenlerin azledilmiş olması öğretmen yetersizliğine neden olmuştur. İşgal, zaten yetersiz olan eğitim kurumlarını çalışamaz hale getirmiş, mali sıkıntı çeken hükümet de okulları açamamış, tatilleri aylarca uzatmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla eğitim de işgallerle birlikte aksamıştır.
İstanbul’da olup eşini kaybetmiş dul kadınlarla birlikte Anadolu’dan İstanbul’a sığınan çok sayıda da dul vardı. Bu dullar arasında eşi şehit olup eline bir miktar para geçenler olmakla birlikte, eşi resmi kayıtlarda kayıp olarak görünen ve devletten herhangi bir maaş alamayan çok sayıda kadın da vardı.

Bu dullar camilere, imarethane ve medreselere sığınmışlardır. Bunlardan bazıları da çok zor şartlar altında kendi evlerinde yaşam mücadelesi vermiştir. Evlerde yaşayan dulların %50’ye yakını çok kötü şartlarda barınıyordu. Kendileri ve çocuklarının sağlıkları bozuktu. İstanbul’da yaşayan dullar arasında en kötü şartlarda olanlar Türklerdi. Türk dulları ve çocukların yaklaşık %60’ı hasta idi. Diğer azınlıklara göre en az okula giden ve en çok çalışan çocuklar Türk dullarına aitti.
Yoksullukla pençeleşen şehirde kadınlar çok düşük fiyatlara veya karın tokluğuna çeşitli iş kollarında çalışmaktaydı. Bunlar arasında günlük 1 liraya çalışanlar bile vardı ve bu iş sürekli değildi. Bazıları ise aylık ortalama sadece 4-6 lira kazanmaktaydı.
Bu da bir evin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak bir miktardı.
Bu zor şartlar altında karınlarını doyurmak için çalışan kadınlar, ahlaki problemlerle de karşılaşmışlardır. Kadınların artık neredeyse tüm iş kollarında çalışmak zorunda kalması cinsiyetlerin de birbirine karışmasına neden olmuştur. Erkek işlerinin de kadınlar tarafından yapılır hale gelmesiyle basında cinsiyetler arasındaki sınırın çizilmesi konusu gündeme gelmiştir.
İstanbul’a her milletin bakış açısı farklı olmakla birlikte, herkes burada kendini güvende hissetmiştir. Türk ve Müslüman ahali İstanbul’u başları sıkıştığında sığınacakları payitahtları olarak görürken, Rumlar için burası kadim dini bir merkezdi. Ermeniler için ise İstanbul güvenli bir yuvaydı. Müttefik güçleri de işgalleri müddetince İstanbul’un kapılarını tüm mültecilere açmıştı. Bu yüzden yurt dışından ve ülke içinden çok sayıda mülteci İstanbul’a akın etmiştir. Mütareke yıllarında farklı milletlere mensup sığınmacılardan bazıları şunlardı: Ruslar, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Gürcüler,
Ukraynalılar, Tatarlar, Kalmuklar, Polonyalılar, Letonyalılar, Litvanyalılar, İsveçliler, Almanlar, İtalyanlar ve az sayıda da Finlandiyalılar.
Meydana gelen kozmopolit yapı kültürel etkileşimi ve buna bağlı olarak önemli değişimleri beraberinde getirmiştir. İstanbul sokakları farklı din, dil, kültür ve ahlak değerlerine sahip unsurların bir arada yaşadığı, kargaşanın hüküm sürdüğü bir hale gelmişti. Bu durum her ne kadar kültürel zenginlik veya çeşitlilik gibi görünse de esasında önemli sosyal ve ahlaki kırılmaların zeminini oluşturmuştur. Zira gıda ve barınma problemlerine ek olarak birbiriyle ilişkisi olmayan birçok ailenin aynı ortamda yaşamaları ahlak dışı davranışlara zemin hazırlamıştır.

Mütareke döneminde gelen göçmen ve sığınmacılar arasında 1917 Ekim Devrimi sonrası Rusya’dan kaçan ve sayıları on binleri bulan Beyaz Ruslar da yer almıştır. Bu göçmenler gelirken ülkelerindeki ahlak ve kültür anlayışlarını da İstanbul’a taşımışlardır. Göçmenler nüfus dengesini alt üst ederken,
Ruslar ise sosyal çöküntüye ve ahlaki değerlerin alt üst olmasına neden olmuştur. Örneğin, Osmanlı toplumu “pavyon” ve “gece kulübü” gibi mekânları bu göçmenlerden öğrenmiştir
Bolşevikler Ekim 1917’de Çarlık rejimini yıktıktan sonra Rusya’da büyük bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Kızıl Ordu’ya karşı savaşan General Pavel Wrangel yenilince binlerce asker ve sivil Fransa’nın desteğiyle Kırım’dan hareketle İstanbul’a gelmiştir. 1920 yılının ilk yarısından itibaren gelmeye başlayan Ruslarla ilgili olarak gazetelerde de haberler yer almıştır. Rusya’dan gelen göçmenler hükümetin karşı çıkmasına rağmen işgal güçlerinin kararıyla İstanbul sokak76
larına yayılmışlardır. Rusların gelişigüzel şehre dağılması ve Müslüman mahallelerine de yerleşmeleri şehirde rahatsızlık uyandırmıştır.
Gelen Beyaz Ruslar arasında zengin olup lokanta, konser, bar, kabare ve kumarhane açıp çalıştıranlar da olmuştur. Çoğu Rus Yahudileri tarafından işletilen bu mekânlarda, Müslüman halk Ruslara özgü eğlence hayatına alışmıştır. Ayrıca Rus kadınları fuhuş hayatında da vesikalı ve vesikasız olarak yoğun bir şekilde yer almıştır. Devrin polis kayıtlarına göre vesikalı çalışan yabancı uyruklu kadınlardan sayıları en fazla olan Rus kızlarıdır. Ruslar’la birlikte Beyoğlu yeni bir görünüm kazanmıştı. Lokanta, konser, bar, kabare ve kumarhane işi kısa sürede Ruslar’ın eline geçmişti. Çoğunluğu Rus Yahudiler ve Rum’lar tarafından işletilen bu yerler işgal altında bulunan Osmanlı halkına farklı bir yaşam tarzı sunmuştur. Bunda en önemli etken, Rus göçmenleri ve işgal devletlerinin askerleri olmuştur. Ekonomik sıkıntılar geçim derdine düşmüş halkı, kumar gibi para gerektiren oyunlardan uzak tutsa da, polis kayıtlanna geçen kumar vakalarına da rastlanmaktadır.
Mütareke İstanbulu’nda göze çarpan diğer bir husus barların açılmasıdır. İstanbul’un alemcileri Galata’nın izbe meyhanelerinden barlara terfi ediyorlardı. Meyhaneler iki kategoriye ayrılabilirdi; bunlar, özellikle biranın ve diğer alkollü içkilerin sunulduğu birahaneler veya yemek ve içki servisi yapılan kafelerdi. Kentin her mahallesinde birahaneler mevcuttu.
Bunlann büyük bir bölümü, kalitesiz dansların yapıldığı ve fahişelerin mesleklerini icra ettikleri, kötü şöhretli yerlerdi. Bu tür birahaneler, çoğunlukla galata ve Pera’ daydı. Bu bölgedeki barlara, genellikle Müttefik askerleri ve denizcilerdevamlı gitmekteydi. Pera ve Galata’daki barlarda çalışan kızların pek çoğu tescilli ve meşhur genelevlerden gelmekteydiler.
Ayrıca, Kadıköy ve Moda’daki bazı lokantalarda, çoğunluğuRus olan garson kızlar çalışmaktaydı. Bu kızlardan bir kısmı, fahişe olarak kayıtlı idi. Suriçi bölgesinde ve Boğaziçi köylerindeki birahaneler daha temiz daha kaliteliydi. Buralarda,çoğu zaman orkestra vardı; saygın kişiler buralara devam ederlerdi. Bütün uluslara ait birahanelerbulunmakla birlikte Rum birahaneleri çoğunluktaydı. Çoğunluğununiçki satma ruhsatına sahip olduğu görülmektedir.
İşgal kuvvetleri ve göçmenler sayesinde İstanbul’ da sosyalyaşamda önemli değişiklikler yaşanmaktaydı.
“Milli moda” ile “Rus modası” kaynaşıyordu. Çarşaf demodeolurken Batı giysilerinden fark edilemeyecek oranda değişime uğruyordu.
Cumhuriyet Türkiye’si ise, İstanbul hanımlarını kılık-kıyafet ve şapka devrimine hazır bulacaktı. İstanbul yoksulluğuna karşın kendine özgü estetik değerleri oluşturmakta gecikmedi, göçmen Rus kadınlarının üzerlerinde ne öylece kaçtıklarından pislikten sefaletten bitlenen saçlannı kökünden
kazıyarak; ne buldularsa başlarına geçirmeleri İstanbul’da “Rus saçı” adıyla yeni bir modayı başlatmalarına sebep oldu.
Dersaadet hanımefendileri bu zavallı göçmenlerin rengarenk örtülerini de taklit ediyorlardı. Böylece Mütareke ile birlikte gündeme gelen “milli moda” ile “Rus modası” kaynaşıyordu.
Çarşaf demode olurken giysiler Batı giysilerinden fark edilemeyecek biçimde değişime uğruyordu. Cumhuriyet Türkiyesi ise, İstanbul hanımlarını kılık-kıyafet ve şapka devrimine hazır bulacaktı. Pera sosyetesinde, göz kamaştıran kadınlar vardı. Bunlardan biri, Madam Siniossoglon; güzelliği ile herkesi büyülemekteydi. Şehrin en zengin Rum ailelerinden birine mensuptu. Yeni çıkan incecik ipek çorapları ilk giyen kadın o oldu. Çoraplan o kadar inceydi ki öncelerielçilikteki tüm kadınlar, çorap giymiş olduğundan kuşku duyuyor, içgüdüsel olarak bacaklarını eteklerinin içine ya da oturdukları koltukların altına saklıyorIardı. İpek çorap adeta yeni bir çağ açmıştı. Eskiden bacaklan örtrmek için giyilirken artık bacakları soymak için giyiliyordu denilerek bir yenilik tasvir ediliyordu.

Diğer bir gelişme, Mütareke ile birlikte önceden İstanbulluIarın gözde mesire yerleri olan boğaz, yerini Adalar’a bırakmıştı. İstanbullu denize girmeye başlamıştı.
Yüzyıllardır deniz yerine mesire alanlarını tercih eden İstanbul halkı, plaj modasını Rus göçmenlerden görmüştür. Tarihi çınarları ve memba sularıyla meşhur Florya’ya, Fülürye
kuşunu dinlemeye giden İstanbullular artık deniz banyosu için Fülürye sahillerine gitmeye başlamıştır. Bu arada “Fülürye” Rus şivesi ile Florya’ya dönüşmüştür. Yarı çıplak Rus kadınlarının denize girdiği ve kumlara uzandığı mekânlara giden Türk halkı için giderek haremlik kalkmış, mesire yerlerinde açıktan içki satılmaya başlanmış ve bazı Türk kadınları da Ruslar gibi denize girmeye başlamıştır. Daha önceden fazlaca görülmeyen bu durum, o dönem için ahlaka ters tavırlar olarak tanımlanmıştır.
Mahremlik giderek kalkıyor; Türk kadınları için de açılma devri başlıyordu.

Rus ihtilalinin İstanbul’a getirdiği Beyaz Rusların Çarlık Rusyası’nın en medenileri (!) olduğunu ve İstanbul’a medeniyetin ilk zehrini onların aşıladığını vurgulamak sanırım doğru olacaktır.
Ayrıca savaşın yıkıcı etkisinden kurtulabilen ailelerin, Beyaz Rusların kollarına düştüğünü ve orada eriyip bittiğinide görmezden gelemeyiz.
Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Mazhar Osman da İstanbul’da yaşanan ahlaki çöküntüyü Rus göçmenlere bağlamaktadır. Osman bu durumu, “Umumi Harp bitti. Mütareke oldu, düşman orduları çekirge gibi İstanbul sokaklarına yayıldı, otomobil içinde sarhoş Amerika bahriyelileri kucaklarında zilzurna sarhoş Rum dilberleri Beyoğlu’nun büyük caddelerinde resmigeçit yapıyorlardı, barlarda İngiliz neferleri viski ile zilzurna sarhoş olduktan sonra rastgelene saldırıyorlardı… Bizans ömründe görmediği sefahat hayatını sürüyordu. Lokanta ve barlarda hizmet eden birbirinden güzel Rus prensesleri, kontesleri bu sarhoş alayının büsbütün çıldırtmıştı. İçki bu aşkı doyurmuyordu; beyaz toz, kokain... aldı yürüdü. Morfinmanlar sokakları dolduruyordu.
İstanbul’un mahalle kahvelerine kadar sarışın Rus dilberleri beyaz tozla yayıldı. Kokain ile halkıın aklı, tombala ile parası çalınıyor, tımarhanelere kokainmanlar, eteromanlar, morfinmanlar doluyordu. İstanbul Allahlık’tı; her hükümet karışıyordu; hiçbir hükümet birşey yapamıyordu.

Halk kütlesi elden gidiyordu Topla, tüfekle, tayyare ile bomba ile dünyanın kırk küsur milleti İstanbul’u ezememişti; İstanbul kokaine, fuhşa esir oldu. Çar ordularına altı yüz sene karşı duran İstanbul, Rus orospularına mağlup olmuştu….”
Şehirde fuhşun yaygınlaşmasının bir diğer sebebi savaş şartlarında ortaya çıkan yeni zenginlerdir. Daha önce zikredildiği üzere mütareke dönemi servet ve sefaletin aynı anda yaşandığı yıllar olmuştur.
İşgal askerleri tarafından harcanan para da sefalet hayatını beslemiştir. Bu yeni zenginlerin eğlence düşkünlüğü, alkol, kumar, kadın ticareti, kokain gibi kötü alışkanlıkları yaygınlaştırmıştır.
Toplum her fırsatta ve her mekânda artık bu işlerle iştigal eder hale gelmiştir. En basit sinema salonlarında bile Rus varyeteleri gösteriler yapmaktaydı. Bu gösterilerde ince ten elbisesi giyerek akrobasi hareketleri yapan Rus bayanlarına halk yoğun ilgi göstermekteydi. Bu hileli giyim, dans eden kişiyi çıplakmış gibi göstermekteydi. Bu durum toplumdan çok büyük tepki almamaktaydı. Bu tür faaliyetler sinema gibi çok sıradan yerlerde devam ederken fuhşun yapıldığı mekânlar da hızla artmış, burada çalışanların sayısı binleri bulmuştur.
Barların yanın da çok az olmakla birlik de bilardonun oynandığı da görülmektedir . Yeni doğmakta olan sinema yaygınlaşmakta özellikle Fransız filmleri oldukça ilgi görmekteydi. Mayıs 1921 ‘de İstanbul’da, yaklaşık 32 daimi ve 12 geçici sinema salonu vardı.
Sinemalarda genel ahlaki yapıya ters filmler gösterilmesi bu döneme rastlamaktadır. Her ne kadar sinemaların bazılarının sahibi yerli girişimciler ise de kahir ekseriyetinin sahipleri yabancılarla azınlıklardı. Buralarda gösterilen filmler Fransız, İtalyan ve Amerikan filmleriydi. Bu durumdan İtilaf güçleri oldukça memnundu; çünkü bu filmler kendi ülkelerine aitti ve bir yönüyle propaganda aracı olarak kullanılıyordu. Bu filmlerden bazıları Amerika ve İngiltere’de gösterimine izin verilmeyen müstehcen, niteliksiz, ahlaksız filmlerdi ve her yaştan kişinin seyretmesine izin veriliyordu

İstanbul’un bu sosyal ve ahlaki çöküş sürecine tanıklık eden dönemin bir kısım yazar ve devlet adamları eser ve raporlarında başta fuhuş olmak üzere diğer kötü alışkanlıkları işlemişlerdir. Bunlardan biri olan Yakup Kadri, Sodom Gomore’yi, İstanbul’un bu durumunu gözlemleyerek yazmıştır.
Roman adını, ahlaksızlıkları nedeniyle helak edilen Lût kavminin yaşadığı Sodom ve Gomore şehirlerinden almıştır.
Mütareke yıllarından sonra cumhuriyetin kurucuları bu kötü tabloyu miras olarak devralmışlar ve toplumda var olan bu marazları kontrol altına almaya çalışmışlardır. Ancak çürüme başlamıştır. Bir de alalacele yapılan kültürel boyutlu devrimler ile Türk toplumu geçmişinden iyice uzaklaşır olmuştur.
Cumhuriyet rejiminin halk sağlığı ve nüfustan başka odaklandıkları bir diğer konu da aile ve aile ahlakının korunması olmuştur. Nüfus artarken ahlaklı çocuk yetiştirmenin ailenin asli vazifesi olduğu üzerinde durulmuştur. Bu açıdan eşlerin birlikteliğini tehlikeye düşürecek her türlü durum toplumsal
tehdit olarak algılanmıştır. Bu açıdan fuhuş, zührevi hastalıklar ve alkol bağımlılığı üzerinde önemle durulmuştur. Çözüm olarak umumhaneler, pansiyonlar, buluşma yerleri adı altında mekânlar oluşturulmuştur. Bunların denetlenmesi için İstanbul Polis Umum Müdürlüğü’nde ahlak zabıtası kurulmuş ve sıhhî heyet oluşturulmuştur. Böylece hayat kadınları kontrol altına alınmış ve zührevi hastalıkların önü alınmaya çalışılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı Türk insanını ve ekonomik varlığını bitirme noktasına getirmiştir. İşgal dönemi başkent İstanbul’un en zorlu yılları olmuştur. Başta padişah olmak üzere Türk milletine fiziki ve psikolojik olarak büyük baskılar yapılmış ve şehir adeta tarumar edilmiştir. Onlarca gemi, dev toplara sahip denizaltı ve binlerce askerle yapılan işgaller hiç sona ermeyecekmiş gibi algılanmış, ülkenin sadece maddî varlığı değil ahlaki değerleri de tahrip edilmiştir.
İşgal kuvvetleri ve gayrimüslimler kendi inanç ve ahlak düşüncelerine göre bir şehir inşa etmek için kolları sıvamış, alkol, kumar, esrar-eroin, fuhuş, müstehcen filmler başta olmak üzere bu alışkanlıkları şehrin her yerinde açıktan yapılır hale getirmişlerdir. Yine şehre kalabalık gruplar halinde gelen mülteciler ise şehrin tam anlamıyla ahlaki bir buhranın içine girmesine neden olmuşlardır. Özellikle Rusya’dan gelen General Pavel Wrangel’in ordusu ve binlerce sivil göçmen şehrin demografik, ekonomik, sosyal ve ahlaki yapısında derin yaralar açmıştır.
Bu gelişmeler başkenti tezatlar şehri haline getirmiş; kentte sefalet ve zenginliğin aynı anda yaşanmasına neden olmuştur.
Hayat pahalılığı ve işsizlikten muzdarip, sefalet içinde karnını doyurmak zorunda olan binlerce kadın ve çocuk, işgalcilerin ve savaş zenginlerinin istismarına açık bir vaziyet almıştır. İstanbul eğlence hayatının baş aktörleri haline gelen kadınlar, bazen göçmen bir Rus, bazen Osmanlı tebaası bir gayrimüslim, bazen de çocuklarının karnını doyurmak zorunda kalan bir Müslüman olabiliyordu.
İmkânsızlıktan dolayı şehrin kanalizasyon sistemi çökmüş, belediye hizmetleri aksadığından çöpler ve hayvan leşlerinin ötesinde bazen insan cesetleri sokaklarda günlerce kalmış, zararlı haşereler evleri istila etmiş; bütün bunlar da salgın hastalıkların yayılmasına neden olmuştur. Şehrin aşırı kalabalık bir nüfusu barındırması, beraberinde temel ihtiyaç maddelerinin azalmasına ve çeşitli sıkıntılara sebep oluyordu. Kömür kıtlığı vapur ve tren seferlerini aksattığı gibi, sık sık elektrik ve su kesintisi de uygulanıyordu. Gıda maddelerindeki sıkıntı 1919 Şubatından itibaren Amerika’dan un vs gelmesi
ile büyük ölçüde azalmıştır. Şehrin 1919 yılında sağlık problemlerine bakıldığında başta tifüs, tifo, difteri ve gripten ölümler çok olmakla beraber, en fazla ölüm oranı bebeklerde görülmekte idi. 1920 yılında şehirde veremden ölenlerin sayısında da artış gözlemlenmiştir.
Şehrin ana inşa maddesi olan ahşaptan evlerde yangınların çıkması ve bunları söndürecek donanıma sahip olunamamasından dolayı bazen koca mahallelerin yok olmasından dolayı İstanbul’un yaklaşık üçte biri harap olmuştur. Fuhuş kaynaklı zührevi hastalıklar sıradanlaşmış, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun diğer şehirlerinde de görülen bu hastalıklara bakan Emraz-ı Zühreviye hastaneleri açılmak zorunda kalınmıştır. İşgalin bir diğer boyutu da, Türklerin sosyo-ekonomik açıdan durumlarının daha da kötüye gitmesi şeklinde belirginleşmişti. İşgal döneminde Atina Bankası, İstanbul’daki yerli rumlara kredi açarak Türklerin mülklerini yüksek fiyatlar teklif ederek almaları talimatını verdi.
Gayrimüslimlere ve dünya kamuoyuna medeniyet getirme sözü veren işgalciler şehre korku, kargaşa ve kaostan başka bir şey getirmediği gibi onların keyfi davranışları güvenliği de zaafa uğratmıştır. Buna ek olarak İstanbul, karnı aç olan insanların hırsızlık ve gasp yaptığı, ahlaki değerleri dejenere olanların tecavüzlerde bulunduğu ve bağımlılık yapan madde kullananların da cinayet gibi çok ağır suçlar işlediği bir şehir haline gelmiştir.
Tüm bu gelişmeler başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerinde, günümüzü bile etkileyecek şekilde büyük bir sosyal çöküntüye neden olmuştur. Daha önceden bilinmeyen veya belli bölgelerde olup da yaygınlık kazanmayan, Türk toplumunun ahlaki değerlerine ters alışkanlıklar sıradanlaşmış ve gündelik hayatın dokusuna sinmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla işgalciler ülkeyi terk etse de etkisi onlarca yıl süren ve bugün bile kökleşmiş yaşam algısına sebep olmuş toplumsal çöküntünün mimarları olmuşlardır.

İşgal İstanbul’un Türk halkında büyük umutsuzluklar doğurmuştur.
Zira uzun bir süre devam eden işgal neredeyse halk tarafından kanıksanır hale gelmiştir. İstanbul limanına geminin biri yanaşıyor biri gidiyordu. Bu gemilerle yapılan asker ve mühimmat sevkıyatı, İstanbul halkında işgalin uzun bir müddet devam edeceği düşüncesini doğurmuştur. Bunları
gören halk da derin bir sessizlik içine giriyordu. İşgal halkın psikolojisi üzerinde çok mühim etkiler bırakmıştır. Başta, hürriyetine düşkün olan bir millet ilk defa esarete düşüyordu.
Esaret psikolojisi yaşıyordu. Efendisi oldukları azınlıklar karşısında bile ses çıkartamıyorlardı. Dün kendilerine her türlü serbestiyeti verdikleri azınlıklar, kendilerine fırsat geçtiğinde tam tersi bir uygulama yapmışlardır. Dün efendisi olan azınlıkların işgalle kendilerine efendilik taslamaları psikolojik açıdan halkı derinden sarsmıştır. Asayişin sağlanamaması şehirde giderek büyüyen bir düzensizlik meydana getirmiş, yolsuzluklar, gasp, cinayet, hırsızlık İstanbul halkının psikolojisi
üzerinde büyük etki bırakmış, halk dışarı çıkmaya korkar hale gelmiştir. Artık Türkler kendi ülkesinde parya durumuna düşmenin verdiği psikoloji ile işgalle yatıp işgalle kalkmaya başlamıştır. İşgal, İstanbul’un Türk halkında o gün ve ondan sonraki zaman diliminde bile hiçbir şekilde unutulmamış, işgal dönemi ve işgal sonrası basında işgale dair çıkan yazılar, buhranlı dönemin hiçbir şekilde unutulmadığını göstermektedir.

***
İstanbul’u işgal eden İngilizler, Müslümanların ahlakını bozmak, karakterini yok etmek için her çeşit ifsat komitesini faaliyete geçirmişlerdi. İşte bunlardan birisi Avrupa’dan büyük çapta beyin uyuşturan alkollü içkileri İstanbul’a getirmeleridir.
Böylece Müslüman milletimizin havai, nefisperest olanlarını kendilerine çekmeyi planlıyorlardı. Buna karşılık, onların idaresindeki İstanbul Hükümeti ise ahlak zabıtası gibi bazı tedbirleri içeren bazı kanunlar yaptı ise de etkili olmadı. Çünki hükûmetin o günlerdeki iradesi te’sirsizdi. Çıkarttığı
kanunlar ve ahlâk zabıtası bunun önüne geçemiyordu. İşte tam o sıralarda ehl-i hamiyet ve ünlü din âlimlerinden müteşekkil bazı zatlar (Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman Bey ve arkadaşları Şeyh’ül-İslam Haydarizâde İbrahim Efendi’nin teşvik ve himayesi ile) Hilal-i Ahdar cemiyetini kurdular. Cemiyetin
oluşumunda Mehmet Akif ile Bediiüzzaman’ında katkıları fevkalede olmuştur. Yani bugünkü manada bildiğimiz, Yeşilay’ın!
18 Mart 1920 gününde YEŞİLAY Cemiyeti’nin kuruluş günüydü. Genel Kurul’da zamanın Şeyh-ül İslâmı Hayderîzade İbrahim Efendi ve Darül Hikmet-il İslâmiye azasından o zamanki ismiyle Said-i Kürdî de vardı. Said-i Kürdî Efendi, dikkati çeken üyelerden biri idi. İlk gün toplantıda fazla bir konuşma olmadı. Yeni seçilenler oldu... O günki buhranlar içinde memleketin çok seçkin şahsiyetleri vardı. Sonra Said-i Kürdî Efendi genel merkeze seçildi. Âheste ve ağır tonla konuşan ve konuştuğu zamanda, düşünen bir adam olan üstad Yeşilay’ın elli beş yıl evvelki zabıt defterinde şöyle buyurmaktadır: “Şeriatta hüküm var. Hekimlerce de beyan edilen, hikmettir. İçki, kumar; bunlar sakınılması gereken büyük günahlardandır.”

“Kötülüklerle mücadele için en ziyade matbuât meselesine ehemmiyet verelim” demiştir.” Yani medya ve yolları ile karşı duralım.
Bediüzzaman 1800’lü yılların sonlarında Van’da Tahir Paşa Konağında kalırken;Tahir Paşa,bir gazetenin haberini Bediüzzaman’a gösterir.Gazetenin haberi şu idi:William Ewart Gladstone Kur’an’ı eline alarak ingiliz Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada:” Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur’an’ı susturup ortadan kaldırmalıyız.. Veyahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” der.Bu haberi okuyan Bediüzzaman ta o tarihte İngiliz siyasetçilerinin Müslümanlar için tertipledikleri oyunları bilmiş ve İngiliz siyaseti ile mücadelesini ta o zamandan başlatmıştır. Öyle ki kendisi zaman zaman “İngilizlerden neden bu kadar nefret ediyorsun “sorularına muhatap kalmıştır.
Osmanlı aydını çareler arıyordu. Biryandan teşkilatlanıp mücadele arayışına kalkışan Osmanlı münevverlerine karşında başka türlü teşkilatlanmalar göze çarpıyordu: Rum çeteleri!

HERZAMAN HER YERDE ÇETELER
İngiliz İstihbarat Subayı John G. Bennett başta Daşnak Ermeni Komitesinin ya da başka bir deyişle çetesinin mensupları olmak üzere İstanbul’un bilumum şöhretli ayak takımını Sirkecide’ki bir mahzende toplamıştı. Herkes Bennett’in kendilerine vereceği talimatlara odaklanmıştı. Bennett ise zafer kazanmış komutan edasıyla mağrur bir şekilde konuşmasını sürdürüyordu:
“Baylar! Yapmış olduğunuz faaliyetlerde sizlere olan desteğimizi biliyorsunuz. Sizlerden bir ricam olacak ki, işte buna dikkat edip ciddi pozisyon almalısınız. Türklerin ne zaman içinde bulunacakları duruma itiraz edecekleri hiç belli olmaz. Yer yerde olsa Anadolu’da direniş hareketleri başgöstermiştir. Morallerini bozmak ve yılgınlıklarını artırmak için çok hassas davranmamız ve stratejik olmamız gerekir. Özellikle Türk milletinin kanaat önderlerinin çocuklarına musallat olmanızı isteyeceğim. Onlara kadın ile, alkol ile, esrar ile yaklaşınız. Onları ayarttığınızda bize karşı duran bu lider insanları kendi ateşleriyle oyalayabiliriz. Misal, Mehmet Akif isimli kişiyi düşününüz.
yazmış olduğu şiirleyiyle toptan-tüfekten daha etkili olan bu kişi zaten cepheden cepheye koşturduğu için ailesine yeterince vakit ayıramamakta. Çanakkale şehitlerine ithafen yazdığı şiirin etkisi malum. Bir oğlu var, adı Emin...”
Sonra kalabalığın içindeki genç rum çetecilerden en gözü karalardan biri olan Hrisantos’a çevirir bakışlarını. “Sen, Hrisantos...Emin’in peşine sen takıl. Allem kallem aklına gir. Anla işte! İşinizi size ben öğretecek değilim!”

***
İşgal yıllarında İstanbul’da dikkati çeken bir diğer önemli husus da; İtilâf Devletleri’nin başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere şehirdeki gayrimüslimlerle sıkı bir işbirliğine gitmiş olmalarıydı.
Bu azınlıkları kendi istihbarat işlerinde kullanan işgalci güçler, İstanbul’daki şirketlere ve bazı idari makamlara genellikle bu unsurları yerleştirmişler, kendilerinin askerlikten muaf tutulmalarını sağlayarak onların haklarını korumaya büyük önem vermişlerdi. Nitekim bu çifte standartlı yaklaşımın olumsuz etkileri de hemen görülmeye başlandı. Özellikle Rumlar, işgal güçlerinden aldıkları destekle, Müslüman mahallelerde ev ve dükkânlara saldırmışlar, bazı Müslümanları katletmişler, birçoğunu da yaralamışlardı.
İşgal İstanbul’unda İtilâf Devletleri’nden destek gören gayrimüslimlerden biri de azılı bir katil olan Hrisantos adındaki bir Rum idi. Gaddarlığı, sadistliği ve kişilik bozuklukları ile tanınan bu Rum, İngiliz istihbaratının elemanı olarak da görev yapmıştı. Hrisantos Çetesi de liderleri vasıtasıyla arkasına aldığı bu güçle İşgal İstanbul’unun üzerine adeta bir kâbus gibi çökmüştü. Birçok hırsızlık, soygun ve yaralama eylemlerinde bulunan bu çete, çoğunluğu Türk polisi olmak üzere onlarca kişinin hayatına da son vermişti.
Bir terzi çırağı olan, Beyoğlu’nda dünyaya gelen Hrisantos’un babası Ahilya, 1910 senesinde Atina’ya gitmiş ve daha sonra kendisinden haber alınamamıştır. Annesi Andernohin ise, Beyoğlu Derviş Sokağı’ndaki (sonraki adı Peremeci Sokak) bir umumhanenin işletmecisidir. Hrisantos’un bir kız kardeşi ve kendisinden beş yaş büyük olup Laternacı Koço adıyla anılan bir de ağabeyi bulunmaktaydı.
Çocukluğundan itibaren suç batağına bulaşmış olan Hrisantos, ağabeyi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların para çantalarını kapıp kaçmakta ve bazen de annesinin işlettiği umumhaneye gelen erkeklerin paralarını çalmakta idi. Hrisantos, yaşı ilerledikçe karmanyolacılığa (Şehir içindeki ıssız yollarda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk.) da başlamış, etrafına dönemin ünlü haydutlarından
Zafiri’yi, Fantoma Mehmet’i, Harito’yu, Makarnacı Niko’yu ve Demirci Andon’u da alarak organize bir suç çetesi oluşturmuştu.
Çetenin faaliyet sahaları; Tatavla (Şimdiki Kurtuluş semti) Papazköprü, Dolapdere, Sinanköy, Bülbülderesi ve Beyoğlu’nun arka sokakları idi.
Hrisantos Çetesi, ilk cinayetini Boğazkesen’de muhallebicilik yapan Recep Usta adlı birini öldürerek gerçekleştirmiştir. Süt almak bahanesiyle bir gün sabahın erken saatlerinde Recep Usta’nın Boğazkesen’deki muhallebici dükkânına giren Hrisantos, Fantoma Mehmet ve Makarnacı Niko ellerindeki demir parçaları ve kamalarla 65 yaşındaki Recep Usta’yı hunharca katletmişler ve dükkândaki bir çekmecede duran paraları da alarak kaçmışlardı. Fakat Hrisantos ve arkadaşları
olaydan kısa bir süre sonra tutuklanmışlar ve Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmaya başlamışlardı. Yargılamanın ardından katiller 15 yıl kürek cezasına çarptırılarak, tutukluluk günlerini geçirmek üzere Umumi Hapishane’ye gönderilmişler, böylece İstanbul halkı da bu azılı katillerin yakalanmasıyla birlikte rahat bir nefes almıştı. Ancak bu durum uzun sürmemişti.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından birkaç hafta sonra bir sabah gazetelerini okumaya başlayan İstanbullular şöyle bir haberle karşılaştılar:
“Katilden ve kasa hırsızlığından mevkuf olup Umumi Hapishane’de yatmakta olan Hrisantos, Zafiri, Makarnacı Niko ve Fantoma Mehmet, yatmakta oldukları koğuşlarının altından lağım açmak suretiyle firara muvaffak olmuşlardır.
Zabıta kendilerini şiddetle takip etmektedir.” Böylece Hrisantos, tekrar hürriyetine kavuşmuş oluyordu. Kendisi hapishanede iken İstanbul, İtilâf Devletleri’nin işgali altına girmiş, bundan sonra Hrisantos da İstanbul’daki İtilâf Devletleri’nin temsilcileri ile ve özellikle de İngilizlerle sıkı bir işbirliğine girmişti. Yukarıda da ifade edildiği üzere İngiliz İstihbarat Servisi’nde casusluk yapmaya başlayan Hrisantos, İngilizlerden para ve silah yardımı da almaktaydı. Şehirdeki Rumların nazarında da kahraman mertebesine yükselmiş, özellikle Beyoğlu ve çevresindeki Rumlar, ona yardım ve yataklık etmeye başlamışlardı. Gerek İngilizlerin, gerekse Beyoğlu Rumlarının desteğiyle artık önü alınamaz bir katil durumuna gelen Hrisantos, bundan sonra yakalanacağı ana dek çetesiyle birlikte seri cinayetlerini de işlemeye başlamıştı.

***
MEHMET AKİF ERSOY
İstiklal Marşı’nın şairi Mehmed Akif Ersoy’u hepimiz tanırız.
Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz. Çünkü İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Yarışmayı kazandığı halde, para ödülünü almayı reddetmiştir. Ama biyografi okumayı bilmediğimiz için mesela yoksulluk içinde geçen bir hayat sürdüğünü de pek bilmeyiz.
Mehmet Akif, tam bir Hakk aşığıydı. İnancını her ortamda her zaman dile getirir, kimseden korkmadan doğruları topluma aşılamaya çalışırdı. Bu nedenle de zaman zaman şiirlerinde sivri bir dil kullanırdı. Akif, yeri gelir vaiz olurdu, yeri gelir Kur’anı’ı tercüme ederdi. Zaten kendisi çok iyi bir hafızdı.
Her şeyin Allah’tan geldiğini, her şeyin yine O’na gideceğini çok iyi bilen ve bunu topluma anlatmaya çalışan Mehmet Akif, gerek milli mücadele yıllarında gerekse başka zamanlarda
topluma Allah inancı aşılamaya çalışmış ve bu inancın tüm yaralara çare olacağını haykırmıştır. Milli mücadele yıllarında bu duygularla halkı galeyana getirip, onlara büyük bir özgüven aşılamıştır.
Vatanın ve İslam ümmetinin büyük bir felakete uğradığı bir devirde gelen Âkif, bütün bu ızdırabı derinden hissederek yaşamış ve üzerine düşen vazifeyi yapmak için her şeyini feda etmeyi göze almıştır. Bu sebeple ailesine fazla vakit ayıramamıştır.
Hayatı boyunca çektiği madii sıkıntılar bu konuda aksi tesir yapmıştır. Ömrünün son on senesini vatandan uzak geçirmesi ise onun dünyevi her şeyden olduğu gibi aile saadetindende mahrum bırakmıştır. Gençliğinde ailesini vatanına tercih eden şair, yaşlılığında her ikisinden de mahrum kalmıştır.
İstiklal Marşı Şairi, fikir ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy’un çocukları uzun yıllar yokluk ve sefalet içinde yaşadıktan sonra bu dünyadan göçtüler. Yıllardır şiirleri okunan, fikirleri savunulan ve örnek bir şahsiyet olarak gösterilen Mehmet Akif’in çocuklarına sahip çıkılmaması ise manidardır.
Bilindiği gibi, Âkif’in ilk üçü kız olmak üzere altı çocuğu olmuş, dördüncü çocuk İbrahim Naim bir buçuk yaşındayken ölmüştür. Diğer oğullarının adları Mehmed Emin ve Tahir’dir.
Emin Ersoy, 1908 yılında İstanbul’da doğmuştur. Hangi okullarda okuduğunu, Âkif’in 1925 yılında Mısır’dan dostu Fuad Şemsi’ye yazdığı mektuplar sayesinde biliyoruz. 8 Mart 1925 tarihli mektubunda, Emin’in haylazlığından, Numune Mektebi’nin beşinci sınıfını zar zor geçebildiğinden, şimdi de mektebe canı isterse gidip istemezse sokak sokak dolaştığından, nasihatlere ve ihtarlara aldırmadığından söz ederek Fuad Şemsi’den yardım ister.

Âkif, Ankara’ya giderken beraberinde götürdüğü ve Millî Mücadele boyunca yanından ayırmadığı Emin’le, 1923 ve 1924 ve 1925 kışlarını Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Kahire’de geçirdiği için fazla ilgilenememiştir. Emin, babasının yokluğunda, uygunsuz arkadaşlar edinerek içki ve esrara alışır. 1925 baharını İstanbul’da geçirdikten sonra yakından ilgilenmek için Emin’i de Kahire’ye götüren Âkif’in, durumu şöyle ifadelendirmiştir. “Emin’i buraya getirdiğimden dolayı o kadar memnunum. O kadar doğru bir iş gördüğüme kaniim ki, sorma!”
Gel-gitlerle mavf olan bir hayat. Bir yanda inançları...Bir yanda alışkanlıkları çetin bir imtihanla karşı karşıya bırakmıştır Emin’i. Emin olamayız biz de şu an için evlatlarımızın başına gelebilecek tuzaklara karşın. Yüreği vatan ve millet aşkıyla yanıp tutuşan Mehmet Akif gibi bir mubareğin evladı bile alçakça bir tuzağa düştükten sonra.
Emin Ersoy askerlik görevini yaptığı sırada, koğuştaki arkadaşlarına Kur’an okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Divan-ı Harbe verildi. Tutuklanan Ersoy, çavuş arkadaşının yardımıyla
askeri cezaevinden kaçarak, o dönemde Fransız manda yönetimindeki Kırıkhan’a kadar geldi. Kırıkhan’da yakalanan Ersoy ve arkadaşı Türkiye’ye iade edildi. Cezasını çeken talihsiz adam uzun yıllar yoksulluk içinde yaşadı. Kendi anlatımıyla yaşadıkları şu şekilde olmuştu. ‘Kırklareli’nde vazife-i askeriyemi ifa ediyordum. Arapça bildiğim için ara sıra arkadaşlarıma Kur’an okur, ayetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irtica mahiyetinde görüldü. Divan-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim. Tevkifhaneden şimdi benimle beraber bulunan çavuşumun delalet ve himmetiyle firar ettik. İstanbul’a geldik, ordan bir vapura atladık. Mersin’e çıktık. Mersin’den yaya olarak Antakya’ya gelirken yoldaki karakolhanedeki jandarmalar halimizden şüphelendi, pasaportlarımız olmadığından
her ikimizi de Kırıkhan kazasına gönderdiler. Şimdi bizi Türkiye’ye iade edecekler. İmdadımıza yetişiniz.’

Emin’in nasıl yargılandığı, ne kadar ceza aldığı ve ne kadar hapis yattığı araştırılması gereken bir husustur. Ancak Emin’in hem irtica, hem de firar suçundan mahkûm olduğu, cezasını çektikten sonra askerliğini tamamlayıp terhis edildiği tahmin edilebilir. Terhisinden sonra İstanbul’un haneberduşlarından biri haline gelen Emin, sabahçı kahvelerinde ve hamamlarda yatıp kalkmıştır; yalınayak dolaştığını, şarap, ispirto ve esrar parası için hamallık yaptığını görenler bile vardır.
Zabıta tarafından ilk defa 1939 yılında bir esrarkeş olarak yakalanır ve akıl hastanesine sevk edilir. Ancak bir süre sonra bir baba dostunun yardımıyla buradan çıkarılıp Bursa’da, Karacabey Harası’na kâhya olarak yerleştirilir. Bu görevi sırasında evlenerek mazbut bir hayat yaşamaya başlayan Emin, işinden kovulunca İstanbul’a döner ve bir baba dostuna müracat eder. Kendisini “Ben Mehmed Âkif’in oğluyum, ismim Emin’dir” diye takdim eden Emin, bu kişinin anlatımına göre anlattığına , zelzelenin Hara’yı altüst ettiğini ve “Buralar eski haline getirilinceye kadar git, başının çaresine bak!” denerek işten çıkarıldığını söyler ve tavassut ricasında bulunur. Durumu ilgili makamlara bildirdiğini, neticeyi beklerken Emin’den bir mektup aldığını söyleyen baba dostu şöyle devam ediyor:
“Ziraat Bakanlığı tarafından tekrar haraya gönderildiğini ve kendisine yer olarak merkeze yedi-sekiz kilometre mesafede Poyrazbahçe Koyun Ağılı denilen bir yerde yatıp kalkabileceğini söylediklerini yazıyor. Sobasız, gıdasız, pislik içinde olan buradan kurtarılmasını rica ediyor.”
Emin’in Karacabey’deki şartlara dayanamayarak İstanbul’a ve eski hayatına döndüğü anlaşılıyor. Eşini de 1966 yılı başlarında kaybedince hayata büsbütün küsen ve kendini yeniden içkiye ve esrara veren Emin, o yılın sonlarında birkaç ay akıl hastahanesinde kalır ve Kasım 1966’da taburcu edildikten sonra Tophane’de terk edilmiş bir kamyon karoserinin içinde yaşamaya başlar. Çetin Altan’dan dinleyelim: “1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ‘Sizi biri görmek istiyor’ dediler. ‘Buyursun’ dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; ‘Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum’ dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?’ türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; ‘Rahatsız etmeyeyim, sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim’ dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ‘Siz ne münasip görürseniz’ dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ‘Durun bakalım neyimiz varmış’ gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı. Bu olaydan bir süre sonra Emin, 24 Ocak 1967 günü Tophane’de yatıp kalktığı
karoserin içinde ölü bulunmuştur.
Başkalarına el açacak kadar kötü bir duruma düşen ve bir kamyon karoserinde yatıp kalkarak kimsesizler gibi ölenEmin’in acı yaşam öyküsü küllenmiş insani ve İslami refleksimizi taarruza geçirmelidir.
Babası Mehmet Akif’in emekli maaşıyla geçinen küçük kızı Suat Ersoy da 1991 yılında üzücü olaylarla karşılaştı. Kızları Ferda ve Selma Argon’la birlikte Beyoğlu’nda yaşayan Suat Hanım evden atılmak istendi. Bu üzücü olayın gazetelerde yer alması üzerine dönemin Başbakanı, Suat Hanım’a Halkalı’da bir daire tahsis etti. Ancak ekonomik sıkıntılar ailenin yakasını bir türlü bırakmadı. Evini satmak zorunda kalan Suat Ersoy Hanım, Kadıköy’de Vakıflara ait döküntü ahşap bir eve taşındı. Suat Ersoy hanım bu evde zor günler yaşadıktan sonra yaşama veda etti.
Mehmet Akif’in küçük oğlu Tahir Ersoy ise tercüman olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 2000 yılında da karaciğer ve kalp yetmezliğinden vefat etti. Emekli maaşı yeterli olmadığı için Ankara’da SSK’ya bağlı bir hastanede tedavi edilen Ersoy, daha sonra İstanbul’a getirilerek, Esma Hatun Hastanesi’ne yatırıldı. Ancak hastalık iyice ilerlemiş olduğundan tedavi sonuç vermedi ve Tahir Ersoy hayata gözlerini kapadı. Tahir Ersoy’un cenaze törenine ise ne yazık ki çok az insan katıldı.
Tıpkı babasının cenazesine katılımın dramatik olması gibi. Devir ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için herkes uzak durmaktaydı Akif’ten. Basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı…. Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede hayatını kaybetti.
Beyazıt camiinde, Namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen son anda bir cenaze otomobili yaklaşır. İki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirirler. Cenazeden haberdar üniversite öğrencileri ve sevenleri beklemektedir merhumu. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek cemaatten bazıları tabuta yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler.
Sonra merhumun bir kısım arkadaşları cenazeye gelmeye başladı ama ne vali,ne belediye reisi ve ne de tek partinin yöneticilerinden hiç kimse ortalarda yoktu.”

EMİN’İN ANLATIMIYLA BABASI
Emin on üç yaşında iken, Millî Mücadele’ye katılmak amacıyla Anadolu’ya geçen babasının yanında bulunmuş ve zafere kadar babasının yanında kalmıştır. Emin Akif Ersoy, bilahare 1923 Eylül ayında babası Mehmet Akif ile birlikte Mısır’a gitmişti.
1948 yılında İstanbul’a geldiğinde o tarihte Cemal Kutay tarafından çıkartılan Millet Mecmuası, onunla bir röportaj yapmıştı. Bu röportajda Emin Akif Ersoy, babasının Anadolu’ya geçişini, Ankara’da geçen günlerini, Millî Mücadele içerisindeki hizmet ve faaliyetlerini anlatmıştı.
Emin Akif Ersoy’un anlatımlarında Ankara’nın ilk günlerini, zaferi, zaferden sonraki Mehmet Akif’i bulmak mümkündür.
Nitekim Emin Akif Ersoy röportajının başında anlattıklarıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:
“Millî Mücadele yıllarında Mehmet Akif’in büyük bir gaza telâkki ettiği bu savaşa nasıl iştirak ettiğini bugün benim kadar yakından bilen kimse yoktur; çünkü ben onun oğlu olduğum
kadar, Yunan harbinin cereyan ettiği zamanlarda, bidayetten nihayete yine onun yegâne can yoldaşı ve yol arkadaşı idim.”
İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edildiği 16 Mart 1920 günü ve sonrası günlerde İstanbul’da bulunan Mehmet Akif o hazin ve kara günlere yakından şahit oluyordu. Mehmet Akif, işgal edilmiş olan İstanbul’daki olayları izlerken büyük bir ızdırap çekiyordu. Hele bazı kişilerin Anadolu’da başlamış olan Millî Mücadele’ye saldırmalarına hiç tahammül edemiyor ve bu kanaatte olanlara ciddi tepkiler duyuyordu. Bir defasında Sebilürreşad idarehanesinde bir sohbet esnasında orada bulunanlardan birinin “Millî Mücadele hareketinin bir İttihatçılık eseri olduğunu” söylemesine büyük tepki göstermiş ve bu sözü söyleyene dönerek “Hayır; artık buna da İttihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes elbirliği ile sarılmalıdır” demişti.
Mehmet Akif’in İstanbul’da bulunduğu süre içinde en çok canını sıkan konulardan biri de hiç şüphesiz bazı basının ve aydın zümrenin “Mandaterlik” istemesidir. Yani bir başka devletin korumasına sığınmak. Onun endişesi mandaterliğin gerçekleşeceği düşüncesinden değil fakat bu tür fikirlerin Anadolu’da başlamış olan Millî mukavemeti kıracağı korkusundandır.
Bu endişe iledir ki Mehmet Akif “...Türklerin 25 asırdan beri istiklâllerini muhafaza etmiş oldukları tarihen müspet bir hakikattir. Halbuki Avrupa’da bile mebde-i istiklâli bu kadar eski zamandan başlayan bir millet yoktur. Türk için istiklâlsiz hayat müstahîldir. Tarih de gösteriyor ki Türk, istiklâlsiz yaşayamamıştır” diyecektir.
Yine Mehmet Akif, Anadolu’ya geçmeden önce Balıkesir’de “Ses” adında haftalık bir gazete çıkaran yakın dostu Hasan Basri(Çantay) Bey’in daveti üzerine 1920 Ocak ayının sonlarında Balıkesir’e gitmiş ve orada şehrin en büyükcamii olan Zağanos Paşa Camisinde halka bir vaaz vermişti. Caminin içerisini ve dışarısını dolduracak kadar kalabalık bir cemaate verdiği vaazının sonlarında Mehmet Akif, Müslümanların ayrılık ve bölücülük çıkarabilecek en ufak söz ve davranıştan kaçınmalarını, fırkacılık ve komitacılığın artık ortadan kalkması ve elbirliği ile vatanın savunulması gerektiğini belirtmiş ve devamla “Emin olunuz ki, canla başla çalışarak aradaki ayrılık sebeplerini kaldıracak olursak, vatanı da, dinimizi de kurtarırız” demiştir. Bu şekilde İstanbul’da Kuvayı Milliye hareketinin bir ittihatçılık hareketi olduğunu iddia edenleri uyaran Mehmet Akif, yaptıkları propagandanın doğru olmadığını vurguladıktan sonra halkı şu şekilde vatanın savunması doğrultusunda bir araya gelmeye çağırdı:
“Bu hareketin, bu hizmetin sadece din ve vatan savunmasına yönelik olduğu, dost ve düşman tarafından tamamen anlaşılmalıdır. Yani bu mücadelenin herhangi bir çıkar için yapılmadığını, en yakınımızdaki ile en uzaktaki dahi bilmelidir.
Bu görünümü sarsacak en ufak bir söz veya davranış hoş karşılanmamalıdır. Çünkü hepimizin amacı birdir ve bellidir. Amacı, hedefinden saptırma yolunda yapılacak bir girişim, -Allah korusun- birliğimizi zedeleyebilir.
Hepimizin bir vatan borcu, bir dini borcumuz vardır ki, onu ifa etme hususunda ufacık bir ihmal bile caiz değildir. Bu konuda hiçbirimiz köşemize çekilip seyirci kalamayız.
Çünkü düşman kapıya dayanmış ve namusumuzu çiğnemek istiyor. Bu namert saldırıya karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı her fert için farz-ı ayn olduğu, bir an bile unutulmamalıdır.
Bugün herkes varını yoğunu ortaya koymak zorundadır. Allah’in yüce olan ismini yüceltmek için Karesi’nin (Balıkesir) kahraman evlatları, vaktiyle ne büyük kahramanlık göstermişlerdi, bunu hepimiz biliyoruz. Rumeli’yi baştanbaşa fethedenler hep bu topraklarda yetişen
yiğitlerdi. Bugün sizler o kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispatlamaktasınız. Anadolu’daki diğer vilâyetlere öncülük etme şerefini de siz almıştınız. İnşallah vatanın bağımsızlığı, mutluluk ve refahı, dünyalar durdukça duracaktır.,”
Mehmet Akif herhangi bir resmi izin almadan Balıkesir’e gittiği ve orada Anadolu’da yeni başlayan Millî Mücadele ha99
reketi lehinde vaaz verdiği için 3 Mayıs 1920 tarihinde baş katibi bulunduğu Darül Hikmet-ül İslamiye’deki görevine son verilir.
Mehmed Akif, İstanbul’da iken son Osmanlı Meclis-i Mebusan-ı 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından basılarak dağıtıldı.
Artık İstanbul fiilen de işgal edilmiş, şehir karamsar bir havaya büründü ve işgal kısa zamanda dayanılmaz bir hal aldı. İstanbul’da bu gelişmeler olurken 23 Nisan 1920 günü Ankara’da o dönemde sahip olduğumuz 66 vilâyetten gelen milletvekilleri ile işgal altındaki İstanbul’dan kaçabilen bir kısım milletvekilinin katılımıyla Büyük Millet Meclisi açılmıştı. Büyük Millet Meclisi adına Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından bütün Türk milletine hitaben yayınlanan beyannamede
birlik ve beraberlik konusu üzerinde durulmuş ve Allah’ın rahmet ve yardımı talep edilmişti.
Bu gelişmeler olurken Mehmet Akif’de artık İstanbul’da kalmanın millî birlik ve beraberliğe bir yarar sağlamayacağı kanaatine vararak Anadolu’ya geçmeye karar verdi.
İşte Mehmet Akif Anadolu’ya geçmeyi düşündüğü bu günlerde Ankara’dan yani Mustafa Kemal Paşa’dan bir davet almıştı. Mustafa Kemal Paşa, Milli hareketin manevî cephesini
güçlendireceği düşüncesiyle Sebilürreşad’ın Ankara’da yayınlanmasını istemiş ve bu isteğini Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey vasıtasıyla Mehmet Akif’e iletmişti.
Nisan ayı içinde, Ankara’da Büyük Millet Meclisi için son hazırlıklar yapılırken Sebilürreşad idarehanesine Ali Şükrü Bey gelmiş;
- “Haydi, hazırlanınız, gidiyoruz!” demiştir.
- “Nereye?” diye sorulduğunda. Ali Şükrü şu cevabı verir:
- “Ankara’ya. Oradan sizi çağırıyorlar. Paşa (Mustafa Kemal)
sizi istiyor. Sebilurreşad’ın Ankara’da neşrini istiyor. Sebilürreşad’ın Ankara’da intişarı Millî hareketin manevî cephesini kuvvetlendirecektir.
Ankara’dan aldığı davet üzerine Anadolu’ya geçmeye karar veren Mehmet Akif, bu düşüncesini yakın arkadaşı Eşref edip’e şu sözlerle açıklamıştır: “Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lâzım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum.
Hiç kimsenin haberi olmasın. Sende idarehanenin işlerini derle topla Sebilürreşad klişesini al arkamdan gel. Meşihattakilerle de temas et, Harekât-ı Millîye aleyhinde bir halt etmesinler.”
Emin Akif Ersoy, 1920 yılının Mayıs ayında bir sabah babasının kendisini çok erkenden uyandırdığını, ev halkıyla yaptıkları vedalaşmadan sonra gün doğmadan Üsküdar’a doğru yola çıktıklarını belirtmektedir. Mehmet Akif ve oğlu Çengelköy ile Karacaahmet arasındaki mesafeyi hızlı bir şekilde katederek güneşin ilk ışıklarıyla beraber Karacaahmet mezarlığına gelmişler ve orada bir faytonla kendilerini beklemekte olan Ali Şükrü Bey’le buluşmuşlardı. Bilahare yola koyulmuşlar ve Kısıklı üzerinden Alemdağı arkalarındaki bir çiftlik evine gelmişlerdi. Geldikleri bu çiftlik Emin Akif Ersoy’a göre Kuvayı Milliyecilerin bir karargahıydı. Nitekim gözlemlerini şöyle anlatmaktadır: “Çiftlikte pürsilâh heybetli insanlar dikkatimi çekti. Bunların bazıları göğüslerine çapraz fişeklikler asmışlar, başlarına da İzmir zeybeklerinkine benzeyen başlıklar dolamışlar idi. İşte bu kahramanlar o muazzam savaşın ilk günlerinde düşmanlara karşı cephe tutan Kuvayı Milliyenin serhad fedaileri oluyorlardı” Geldikleri bu çiftlikte bir süre istirahat eden Mehmet Akif ve beraberindekiler, bilahare tekrar yola koyulmuşlar ve bir süvarinin yol göstericiliğinde atlarla o civardaki bir köye gelmişler ve köyün muhtarın misafiri olarak geceyi orada geçirmişlerdi.
Ertesi günü sabah erken saatlerde yola koyulan kafile bütün gün boyunca yol alarak İzmit ile Adapazarı arasındaki bir köye ulaşmışlardı. Bu köy Kuvayı Milliye çetelerinin kontrolü altındaydı. Mehmet Akif ve beraberindekiler burada Kuva-yı Milliyeye cephane götüren kalabalık bir kafileyle karşılaşmışlar ve onlara katılmışlardı. Bilahare kafile Geyve boğazı yakınlarındaki bir köye konaklamak amacıyla gelmişti.
Emin Akif Ersoy’un anlattığına göre Mehmet Akif bu köyde Kuşcubaşı Eşref ile buluşmuştu. Birinci Dünya Harbi yıllarında birlikte Necid çöllerine yapılan seyahat esnasında Mehmet Akif, Kuşcubaşı Eşref ile iyi ve samimi bir dostluk kurmuştu. Nitekim Emin Akif Ersoy anlatımlarında Kuşcubaşı
Eşref için “Bu zat Mehmet Akif’in dostlarından ve sevdiği arkadaşlarındandır” diyerek bu dostluğa ve arkadaşlığa işaret etmiştir. Kuşcubaşı Eşref’in yanında bir zamanlar Enver Paşa’nın yaveri Binbaşı Yenibahçeli Şükrü Bey de vardı. Türk ordusunda nişancılığı ile meşhur olan Yenibahçeli Şükrü Bey’de Mehmet Akif’in sevgisini kazananlardan birisiydi.
Aralarında Mehmet Akif ve Kuşcubaşı Eşref’in de bulunduğu ve Kuvayı Milliye’ye cephane taşıyan bu kafileye karşı o bölgede bulunan ve başlattığı isyan hareketi ile Millî Mücadele’ye büyük zararları dokunmuş olan Aznavur Ahmet kuvvetlerinin saldırıda bulunacağı beklenmişse de, bilahare isyancılar buna cesaret edememişlerdi.
Bir süre sonra aralarında Mehmet Akif, Kuşçubaşı Eşref ve Binbaşı Yenibahçeli Şükrü ile Mehmet Akif’in oğlunun da bulunduğu grup, Kuvayı Milliye’ye silah sevk eden kafileden ayrılmışlardı. Bu ekip, tren yolu üzerinde bulunan bir dekovile binmişler ve böylece daha hızlı ve kısa sürede Eskişehir’e ulaşmışlardı. Buradan da yine tren ile Nisan ayının son haftası içinde Ankara’ya gelmişlerdi.
Mehmet Akif’in oğlu Emin Akif Ersoy Ankara’ya girişlerini ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünde Mustafa Kemal Paşa ile Mehmet Akif’in karşılaşmalarını şöyle anlatıyor:
“Tren öğleye doğru Ankara’ya vasıl oldu. Ali Şükrü Bey, peder ve ben yaylı bir arabadan Millet Meclisinin önünde indik.
Babam bana sen burada otur diyerek, Meclisin bahçesini gösteriyordu. İşte o sırada Gazi başındaki siyah kalpağı ile gözüktü.
Yanında Erzurum mebusu Gözübüyük zade Ziya Hoca var idi, daha tanımadığım iki üç kişi var idi. Evvela Ali Şükrü Bey’in elini sıkarak hoş geldiniz diyen Atatürk oldu; bilahare şaire iltifat etti.”- Sizi bekliyorum efendim, tam zamanında geldiniz, şimdi görüşme kabil olmayacak ben size gelirim” dedi.”
Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişini Hakimiyet-i Milliye gazetesi okuyucularına şu sözleri ile duyurmuştur:
“Pek hassas ve ulvî İslâm şairi Mehmet Akif Bey dahi İstanbul’dan çıkarak birkaç gün evvel Ankara’ya muvassalat eylemiştir. İlhamât-i şâiranesinin menba-ı asîli bilhassa hakimiyet-i diniyye ve gayret-i vatananiyyesinde olan bu güzide İslam Şairi, aynı zamanda erbab-ı ilim ve hikmetin en ileri gelenlerinden bir şahsiyet-i mümtazdırlar da. Milletin giriştiği mücadele-i vatanperverâne İslâm şâiri Mehmet Akif Beyin himmet-i hamiyyetkârından pek çok feyiz ve kuvvet alacaktır.
Şâir-i hakîm-i İslâm’ın önümüzdeki Cuma günü halka bir mev’ıza irad buyuracağını memnuniyetle haber aldık.”
Mehmet Akif’in İstanbul’dan Ankara’ya geldiği günlerde İstanbul’da dördüncü defa iktidara gelmiş olan Damat Ferit ve Hükümeti’nin Kuva-yı Milliye aleyhindeki propagandaları had safhaya varmış, yayınlanan hükümet beyannamesi ile Şeyhülislam Dürri Zade Abdullah’ın yayınladığı fetvada, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Halife ve Sultan’a isyan etmiş oldukları ilan edilmiş ve bu durum Anadolu’da Millî Mücadele’ye destek veren ve vermek isteyenlerde tereddüt yaratmıştı. Halkın bu hususta ciddi şekilde telkine ve aydınlatılmaya ihtiyacı vardı.
İşte böyle bir ortamda Mehmet Akif hiç vakit geçirmeden kendisinden beklenen hizmeti yerine getirmeye ve vaazları ile halkı aydınlatmaya başladı.
Onları Millî Mücadele etrafında birleşmeye çağırdı.
Mehmet Akif bu vazifeyi sadece Ankara’da değil, Ankara merkez olmak üzere bütün iç Anadolu vilayetlerinde yerine getirdi. Bu cümleden olmak üzere Mehmet Akif, henüz işgal edilmemiş vatan topraklarında seyahate başladı. Bu seyahatler sırasıyla Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya ve çıkabilecek bir isyanın önüne geçmek için, Konya halkına nasihatlerde bulunmak amacıyla Konya’ya olmuştu. Bu seyahatleri esnasında oğlu Emin Akif Ersoy’da Akif’in yanındaydı.
Mehmet Akif bilahare Türkiye Büyük Milet Meclisi’ne hem Burdur’dan hem de Biga’dan milletvekilliğine seçilmişti.
Ancak sadece bir yerden milletvekili olabileceği Meclis Başkanlığı tarafından kendisine bildirilince Mehmet Akif 17 Temmuz 1920’de Meclis başkanlığına verdiği cevabi yazıda; “Burdur sancağı azalığını tercih ettiğini ve bu nedenle Biga azalığından istifa ettiğini” bildirmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Burdur milletvekili olarak katılan Mehmet Akif, milletvekili olduktan sonra da Millî Mücadele içerisindeki hizmetlerine devam etmiştir. Nitekim onun Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği vaaz ülkenin dört bir tarafında derin yankılar uyandırmıştır.

Anlatım buraya gelmişken adı geçen Kuşçubaşı Eşref’ten de bahsetmemek olmaz. Kendisiyle ilgili bir-iki anekdottan da bahsetmemek hiç olmaz. Konuyu böldüğümü düşünmeyin lütfen.
İnanın “bütün parçalar tek bir bütünün parçalarıdır!”

KUŞÇUBAŞI EŞREF
Eşref Sencer Kuşçubaşı ya da Uçan Şeyh ya da Hazret-i Bek (Bey Hazretleri) sadece Teşkilat-ı Mahsusa’nın Arap Yarımadasında Osmanlı’nın son dalgalanan bayrağı, casusluğu sanata dönüştüren yiğidi ve gerilla savaşçısıydı da. Kuşçubaşı Eşref Birinci Dünya Savaşı yıllarında olağanüstü işler başardı, efsaneleşti, adına türküler yazıldı. Ha unutmadan, kimilerinin nedense anlatmakta ısrar ettiği gibi, Ermenilere kurşun sıkmadı, sözde “soykırım” denen, aslıysa çok farklı olan işlere hiç bulaşmadı! Şimdi, kulak verin hele sadece bir tek kahramanlığına Eşref Bey’in:
Yemen’deki Yedinci Ordu’ya 300 bin altın götürmekle görevlendirilmişti. Yanına 43 kişi alarak ve de sürekli kılık değiştirerek yola çıktı. Ne var ki, Cembele Bölgesi’nde, İngilizlerin ünlü casusu Lawrence’ın örgütlediği 2 bin kişilik Bedevi-İngiliz birliğince kıstırıldı ve savaşa tutuştu o saat. Kuşçubaşı, bir avuç adamıyla birlikte 2 bin kişilik Bedevi ve İngiliz kuvvetlerini saatlerce oyaladı; Zenci Musa’nın, alacakaranlıktan da yararlanarak 300 bin altınla birlikte kaçmasını sağladı. Musa, altınları Yedinci Ordu Komutanı Ahmet Tevfik Paşa’ya teslim etmeyi başardı. London Times Gazetesi bu çarpışmayı 12 Ocak 1917’de baş sayfasından verdi. Kuşçubaşı’nın 18 saat çarpıştıktan sonra yaralı olarak ele geçirildiği haberi Arabistan’da hemen duyuldu. Şerif Hüseyin’in El Kıble Gazetesi, ertesi gün “Uçan Şeyh’in Kanadı Kırıldı” başlığıyla çıkınca hala Osmanlı’ya bağlı ve Kuşçubaşı’ya hayran halk, gazeteleri sokaklarda yaktı.
Hastanede yatan Kuşçubaşı’yı ilk ziyarete gelenlerin başında Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandıran, askerimizi arkadan vurmalarını sağlayan Lawrence’dı. Eşref Lawrence’ı görünce yatağının içinde doğruldu: “Kazandığını sanıyorsun değil mi? Ama henüz her şey bitmedi. Hükümetinin başına öyle bir çorap öreceğim ki, yüzyıl uğraşsanız, bitiremeyeceksiniz!”
dedi sakin bir sesle. Bu sözünün altında Teşkilat-ı Mahsusa’nın İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) yapılanmasını örgütlemesi, kırsalda savaş konusunda eğitmesi, para ve silah yardımı yapması yatar.
Şerif Hüseyin’se Kuşçubaşı’nın gerçekten yakalanıp yakalanmadığını anlamak için oğlu Emir Abdullah’ı hastaneye yolladı. Eşref Bey, Emir’i görünce nefretle süzdü dipten doruğa ve haykırdı: “Hayber’de Peygamberimiz Efendimiz İslamiyet için düşmanlarla savaşmıştı. Ondan bin iki yüz seksen beş yıl sonra biz Türkler de İslamiyet, onur ve haysiyet adına bizi arkadan vuran, İngiliz’in maşası sizlerle çarpıştık. Hainsiniz hepiniz. Haram olsun size yedirdiğimiz ekmeklere. Sizler Şerif değil senig (alçak) adamlarsınız! Tuh yüzünüze!”
Kurtuluş Savaşı’nda da cepheden cepheye koştu Eşref Bey. Çerkez Ethem’le yakın dost olduğu için 150’likler listesine alındı ve yurda girişi 1936’ya kadar yasaklandı. Derken af çıktı dönebileceği bildirildi. Ve Eşref kükredi: Ben bir kusur, bir suç işlemedim ki beni bağışlıyorlar! Yurda döndüğünde yıl 1955’ti; Salihli’deki çiftliğine çekildi ve 1964 yılında da öldü. Allah rahmet eylesin!

ZENCİ MUSA
‘’ Eşref Bey’in emireri Zenci Musa.
İsa peygambere omuzlarını ödünç verir
Ve peygamber bu sayede göğe tırmanabilir..’’

Bu dizeleri merhum Mehmet Akif, Eşref Beyle Mısır’a görevli gittiği zaman, Safahat’ına dahil ettiği Zenci Musa sadece Safahat’ta değil hepimizin gönlünde başköşede ağırlanmaya layık bir kahramandır.
Girit’ te Sudan asıllı bir yiğit doğar. O topraklarda yaşanan olumsuz koşullar ve kıtlıktan dolayı doğan çocuklar genelde hep zayıftırlar. Ama dünyaya gelen bu yiğit diğer çocuklara nazaran daha yapılı ve olumludur. Babasının ölümü üzerine o yiğidi dedesi büyütür. Daha iyi şartlarda yaşaması için onu, Sudan’dan Kahire’ye götürür. Burada yaşamaya devam ederlerken, dedesinin hep bir Osmanlı hayranı oluşu torununa da yansır ve torununu bir Osmanlı Türk’ü gibi yetişmesini ister. İstanbul’a göndermeye karar verir. İstanbul’a varır ve müthiş bir Türkçe öğrenir. O artık dedesinin büyük arzusunu yerine getirir. Arkadaşlarından onu ayıran bir özelliği vardır. İri cüssesi ve siyah teni, bu yüzden ona Sudanlı Zenci Musa diye seslenirler…
Türk mahallesinde büyüyen Zenci Musa Türkçeyi cok iyi öğreniyor. Trablusgarp’ta Türk subaylar ve Şeyh Sunusi’nin önderliğinde İtalyanlara karşı verilen mücadele bütün İslam dünyasında yankı bulmuştu. Zenci Musa bu savaşa katılmak için Kahire’den Libya’ya gitti ve buradan sonra artık Osmanlı Devleti için nerede tehlike baş gösterdiyse bütün heybetiyle orada biten kahraman bir asker oldu.
1900’lü yılların başında Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına hakim olmak isteyen İtalya, Fransa ve İngiltere, Osmanlı topraklarını kendi topraklarına katmak için fırsat kolluyordu. Aralarında paylaşmak için gizli gizli çeşitli planlar yapıyorlardı. İşte bu planların dahilinde 1911 yılında İtalya,
İngiltere ve Fransa ile anlaşma yaptı. Osmanlı’ya savaş açarak, Trablusgarp’a asker çıkardı. Trablusgarp’ın İtalyanlarca işgal edildiğini öğrenen Osmanlı ordusunun genç subaylarından
bir bölümü Trablusgarp’ı savunmak için gönüllü olarak cepheye gittiler. Zenci Musa da bağlı olduğu birlikle beraber bu savaşta İtalyanlar’a karşı yüreğini koyarak savaştı. Trablusgarp savaşı devam ediyordu ki 1912 yılında, bir yıl sürecek Balkan Savaşı patlak verdi. Trablusgarp’ta savaşan askerler, Balkan Cephesi’nde görevlendirilmek üzere İstanbul’a gönderildi.
Zenci Musa da Trablusgarp’tan sonra bu sefer Balkan Cephesi’nde savaştı vatanı için.
1913 yılında Balkan Savaşları yeni bitmişti ki, 1914 yılında tüm dünya milletlerini etkileyecek 1. Dünya Savaşı başladı. Osmanlı İmparatorluğu da dört yıl gibi çok uzun bir zaman sürecek bu savaşın içinde buldu kendini. Türkler, Çanakkale cephesinde, Kafkas, Irak ve Kanal cephelerinde işgal kuvvetlerine karşı var gücüyle savaştı. Çanakkale cephesinde korkusuzca savaşan askerler arasında yine Zenci Musa vardı. Zenci Musa, o dönem Teşkilât-ı Mahsûsa’da görev alan Kuşçubaşı Eşref Bey’in emrinde de çalışıyordu. Vatana hizmet etmek için zorlu görevler üstleniyordu. Teşkilât-ı Mahsûsa, günümüzdeki Milli İstihbarat Teşkilatı’nın karşılığıdır. Eşref Bey’in emrinde çalışan Musa’ya, bir gün 300.000 altını Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etme görevi verildi. Altınlar,
düşman güçleri ile savaşan Türk kuvvetlerine silah alımı için kullanılacaktı. Bu altınların, düşman askerlerinin eline geçmeden, eksiksiz olarak Tevfik Paşa’ya teslim edilmesi gerekiyordu. Her tarafta işgal kuvvetlerinin askerleri kol geziyor, ajanları kulaklarını dört açmış, duydukları her haberi değerlendiriyordu. Bu zorlu şartlar altında Zenci Musa, altını yerine ulaştırarak, kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirdi. İşgal güçleri komutanı General Harrington bu tür zorlu ve güven gerektiren görevlerin Musa’ya emanet edildiğini öğrendi. Musa’yı kendi saflarına çekmek isteyen General, Musa’yı yanına getirtti. General, Musa’nın gözlerinin içine bakarak, “Türkler için değil bizim için çalışırsan, seni altına boğacağım”dedi. Bu sözler üzerine çılgına dönen Musa, öfkeyle General Harrington’a dönerek “Her teklif herkese yapılmaz.
Bu sözleriniz beni rencide eder; benim bir devletim, bir bayrağım var, ay yıldızlı bayrak; bir kumandanım var, Eşref Bey” cevabını verdi. Bu sözler üzerine general, karşısında duran bu zenci Türk’ün sadakati, vatanına duyduğu sevginin büyüklüğü ve vefakarlığı karşısında hayretler içinde kaldı. Daha sonra Zenci Musa, Anadolu’daki Millî Mücadeleye destek için İstanbul’a geldi. Galata gümrüğünde hamallık yapıp, gece Anadolu’ya silah kaçırıyordu. Tüm bu çalışmalar sırasında vereme yakalandı. Onun bu durumunu gören Ali Paşa ona emekli maaşı bağlamak istedi. Zenci Musa, çok hastaydı ve parasal olarak ihtiyaç içerisindeydi. Buna rağmen “Paşam, ben bu fakir milletin emekli maaşını alamam” diyerek teklifi geri çevirdi. Zenci Musa öldüğünde, bavulundan; bir Osmanlı haritası, Kuşçubaşı Eşref ‘in resmi, bir de kefen çıkmıştır. Zenci Musa ve onun gibi bu vatan topraklarının bağımsızlığı ve biz gelecek nesiller için canlarını hiçe sayarak savaşan, çalışan, vatanın çıkarlarını, kendi kişisel çıkarlarının üstünde tutan, vatanını, milletini büyük bir sadakatle seven milyonlarca ismini bilmediğimiz kahramanımız büyük “vatansever”lerdir. Onların vatanları için yaptıkları bunca fedakarlığın yanında bizlere onları ve verdikleri mücadeleyi hiç unutmamak, ülkemiz ve milletimiz için çok, daha çok çalışmak düşüyor.
Bugün bölücülük yapanlara en güzel cevaptır, Zenci Musa! Biz tek devlet, tek bayrak, tek din olarak yaşadık yüzyıllarca ve öylede yaşayacağız ALLAH’IN izniyle.
Bizleri bölmeye çalışanlara inat, her zaman Zenci Musaları, Çerkez Ethemleri, Akifleri, konuşacağız, yaşatacağız..

BİTİRELİM ARTIK SÖZÜMÜZÜ
Emin babasıyla alakalı olarak “Safahat şairinin bazı hususiyetlerini söylemekte hiçbir mahzur görmüyorum; pek yakınlarından başka kimsenin bilmediği itiyatları, içyüzü, kendisinin hoşlandığı veyahut sevmediği şeyler içerisinde aleyhine fikir yürütülecek hiçbir ahlâkı yoktur.” Diyerek babasının bazı hususiyetlerini şöyle belirtmektedir:
“Temizliği çok severdi. Vücudu, eli, ayağı her zaman nazarı dikkatini celpedecek derecede temizdi. Dişlerini misvak ile fırçalar, nezafetine itina ederdi. Tırnaklarımı zamanında kesmeyerek temiz tutmamaklığım hayatta babamdan müteaddit defalar azar işitmeme sebep olmuştur. Sabahları gayet erken kalkar, mevsimlerin soğukluğunu nazarı itibara almayarak yaz kış soğuk su ile duş yapardı. Yatağa girer iken ayak yıkamak bu da peder ile bir arada geçen yılların alışkanlığınca çarnaçar mecbur olduğum bir keyfiyet idi. Bu yüzden de şairin ağır olan laflarına ihtarlarına hedef oldum”.
Emin Akif Ersoy anlatımlarının devamında da babasının özellikleri konusunda şunları söylemektedir:
“Mehmet Akif’in şıklık ile hiçbir alâkası mevcut değildi. Hele erkeğin tuvalet ve süse kıymet vermesini hiç kabul etmiyordu. Gençlerin cinsiyetine yakışır bir şekilde giyinmelerine muarız değildi. O tırnaklarını manikür yapan zülüflerini acayip bir şekilde uzatan, yürüyüşüne yapmacık bir çıtkırıldım ilâve etmeye kalkışan kimselere fena halde kızardı.
Yabancıları taklit etmek, bunu kabul ediyorum, derdi.
Ancak Frenklerde taklit edilecek manikürden, danstan, tuvaletten daha mühim işler dururken ikinci hatta üçüncü derecede kalan fuzulî fantaziyelere özenenleri sevmiyorum.
Baştanbaşa katılaşmağa, erkekleşmeğe muhtaç olduğumuz şu günlerde Levantenlik çok yersiz, aynı zamanda pek tehlikeli bir şey.”


1 MART 2015
Çalışmamı nihayet bitirebildim. Hem de doğum günümde.
Milletimin doğum gününe ithaf ediyorum. Bakalım siz okuyucunun nezdinde taktiri ne olacak? Bilinen roman kalıplarının dışında bir şeyler yapmaya çalıştım. Yazdıklarımı flashbelleğime yükleyip ilk okumayı komiser Murat’a yaptırmayı düşünüyorum, öncelikle. Öğleden sonrası için görüşmeye çağırdı, emniyet binasına. “Gel” dedi. Yine atlama bir haber varmış. Kısaca da yine tüyolandırdı yani. Konu “kanser hastalığı ve gıda terörü” üzerineymiş. Dolayısıyla “ilaç terörü” üzerine de... “Tamam” dedim. “Sana bir sürprizim var. Alexandra’nın hikayesini yazdım.”

***
"Lan saçmalama" dedi, Murat. "İyi hoş yazmışsın bir şeyler de, kopuk kopuk olmuş bu!" Telefonda böyle söylüyordu. "Çalışmanı okudum." Soluksuz konuşuyordu. "Bu ne ya? Roman desem değil... hikaye hiç...Ne bu yaa? Hiç bir edebi çalışmanın karşılığı yok bu senin yazdığında. Sanki parçaları iyi birleştirmelisin diye, düşünüyorum. Bu işler öyle aceleye gelmemeli."
Arkadaşımın yorumları moralimi bozmadı değil. Ben havalara girmiştim çoktan. Yayıneviyle bile görüşmelere başlamıştım. Sanki Pulitzer ödülü alacak yazar havası sarıp sarmalamıştı beni. Daha da ötesi bu konuyu ilkkez memlekette ilk kez ben yazmıştım kendimce. Bütün okul çocukları yazdıklarımı okuyacak, bütün yetkililerde...Anne babalarda...Ülkemde uyuşturucunun tehlikesine karşın yükümlülüğünü yerine getirmiş bir yazarın vicdanını taşıyacaktı yüreğim. Bütün oyunları bozan adam olacaktım.
"Bir de", dedi komiser. "Yazdıklarını okumuyor musun, sen?" Yazım yanlışlarından, tashih edilmesi gereken bir sürü hatalarımdan bahsetti durdu. Diyemedim tabii ki de, "salt eleştireceğine...Madem okudun, bari tashih için bi el ataydın, nolurdu?"  
Ben de yazdıklarımı rafa kaldırdım o öfkeyle. Eleştirilmek ne kötü bir duygu ya Rab! Şimdilik not almakla yetineceğim. Bir ara fırsat bulursam yazdıklarımı gözden geçirip öyle kitap hazırlığına gireceğim. Ama konunun önemini asla "es" geçmeyeceğim.

UMUDA YOLCULUK
Kapı komşum Nuriye Hanım'ın oğlu Umut tarumar etmişti beni. Çocuğun kötü alışkanlıkların en büyük kapısı olan "uyuşturucu" belası olan imtihanı, onun için çare üretebilmek adına arayışlara iteledi. Bir şeyler yapmalıydım. 
Yine tanıdık hukukuna başvurdum, bittabii. Koç gibi bir adam olan bir dostumu aradım. Kendisi İstanbul'da bir belediyenin başkan yardımcısı. Hem dertleşmek, istişare etmek ve de yardım isteyebilmek için... Hem Umut'un okulu da kendisinin yönetiminde bulunduğu belediyenin ilçe sınırları içerisinde. İlçedeki genel durum mutlaka bu konuda bana yol gösterici olacaktır.
Koç gibi dedim, ama lafın gelişi olarak değil. Belediye başkan yardımcısı olduğu gün kendisini tebrik için ziyaretine gitmiştim. İdeolojik, yatırım ve sosyal belediyecilik anlayışından  öteye vizyoner belediyecilik anlayışı ile bir yönetim algıları olacağından bahsetmişti bana. Bu söylediklerini ciddiye almıştım. Çünkü dostane ziyaretlerde misafirlerine ikram ettiği sallama çayı kendi bütçesinden tedarik ediyor, çekmecesinde muhafaza ediyor, ancak iş ile ilgili hususlarda çaycıdan destek alıyordu. "Bu makam vakıftan daha hassas bir makam. Kul hakkı yemekten Rabbime sığınırım" diyerek Hz. Ömer gibi asil bir davranış sergiliyordu. Rabbim,   kardeşim gibi adil yöneticiler nasip etsin bütün makamlara. "Kul hakkını gözetmek ve empati" temel hedefimizdir, demişti. 
Siz tesadüflere inanır mısınız? Ya da tevafuk'a? Aynen öyle bir pozisyon başıma geldi, arkadaşımı ziyarete gittiğimde. Selam vererek odaya girdiğimde benden başka bir bay, bir bayan iki kişi ile randevusu vardı başkanın. Onlarla olan konuşması bitmek üzereydi. Konuşmanın sonuna gelmiştim. Dinlemek durumunda kaldım, arta kalan konuşmayı.

"Efendim, okulumuzda uyuşturucu belasına muzdarip 35 çocuğumuz var. Bunlardan biri yakın zamanda ölümden döndü. Biz de okuldaki öğretmen arkadaşlarımızla bu tür sorunu olan çocuklarımızın ailelerini evlerinde ziyaret edelim diyoruz."
İşte tesadüf diye nitelendirdiğim olay bu idi. Umut için, yardım için arkadaşımı ziyarete gelmeme neden olan olayın aktör isimlerinden olan kişi, bu konuşan kişi idi. Umut'un okulunun müdürü! Yanındaki hanımda Umut'un öğretmeni!
Laf lafı açtığında gördüm ki bu menfur olay eğitim camiasının bu iki yürekli insanını da derinden etkilemiş bir şeyler yapmak üzerine arayışlara yöneltmişti. 
Müdür beyden dinlediğim kadarıyla bizim Umut'u sıra arkadaşı olan çocuk uyuşturucu ile tanıştırmıştı. Adeta ticari bir kavram olan "5 al, 3 öde" diyerek bütün kullanıcı gençleri aynı zamanda "torbacı" diye nitelendirilen satıcı kimliğine büründürmeye çalışıyormuş, bu işin arkasındaki güçler. 
Hatta enteresan olanı, Umut'u pisliğe alıştıran çocuğun babası aynı zamanda bir satıcı imiş. Bir de uyuşturucu işinde özellikle kız çocukları kullanılıyormuş. Ergenlik çağındaki bu çocuklara tahrik ve teşvik noktasında kız çocuklarından istifade ediliyormuş. "Sen de erkek misin, be! Ben kız halimle içiyorum, tırsık şey" diye aşağılayıcı cümlelerle olay caziplendiriliyormuş. 
"Efendim, ailelerle diyaloğa geçmeye çalışıyoruz."
Müdür beyin ifadelerinde ayan beyan çaresizlik göze çarpmaktaydı.
"Haddim değil belki amma..." Başkanın gözlerine bakarak konuşmak için de müsaade istedim. Cevap beklemeksizinde konuşmamı sürdürdüm. 
"Mükemmel bir yaklaşım" dedim. "Bence, kötülükle topyekün mücadele için ilçe dahilinde adeta "mahalle manevi tugayları" oluşturulmalı. İşin içinde belediyeden özellikle Zabıta kuvvetlerinden destek alınmalı. Emniyetten...Diyanetten...Sağlık işlerinden...Eğitim camiasından...Devlet salt kolluk kuvvetleri olarak değil, bütün mekanizmalarıyla halkın yanına inmeli!"
Başkan gevrek gevrek güldü. "Hadi bakalım BayX, yine radikalliğin üzerinde!" Sonra döndü misafirlere; "Arkadaşımı sadece gazeteci diye bilmeyin. Beyazıt meydanında az İsrail bayrağı yakmamıştır."
"Amerikan bayrağını da unutma" diye sözümün arasına girmesinin bedelini sözünü keserek tamamladım. "Haksız mıyım ama başkan...Ne işe yarar bu imam efendiler?.. Müezzinler, vaizler?.. Bu din görevlileri ne zaman halkın içine girecekler. Ezan zamanı zaten bizi namaza çağıran Rabbim değil mi? Camiye giden zaten hocanın çağırmasını beklemiyor ki! Maksat camiye gelmeyenlerin ayağına gidilip...tebliğ ve irşadda bulunulmalı değil mi?
Şimdi, misal...Hoca efendiler...Alsalar ellerine birer kilo baklava. Sponsorlarıda belediye olsa. Dalsalar sokaklara...Ev ziyaretleri, işyeri ziyaretleri yapsalar... Yanlarında da muhtar ve diğer bir kısım devlet görevlileri. Bir işyerine girseler, öğle yemeği arasında...İşçilerle bir çay içimi eşliğinde hasbihal etseler...İsraftan, maneviyattan, vatan-milletten dem vursalar...Birlik ve beraberlikten! Yalnızca Cuma namazında ya da cenaze namazında karşılaşmasa millette imam efendilerle..."
"Dur ağır ol," diye sözümü kesti başkan. "Ya hu ne yapıyorsun?" Sonra da içten ama cin gibi bir gülüş boca etti kocaman makam odasının içine. "Bay X! Fincancı katırlarını ürkütüyorsun!"
"Ne yani başkanım, sorgulamayacak mıyız?"
Bir anda ciddileştiğimi görünce Bekir kardeşimde ortamı yumuşatmak için" şaka yahu" diyerek savuşturdu hamlemi. 
"Ama başkanım...Bakın memlekette şu ana değin 185 üniversitemiz oldu. 45.000 öğretim üyeside eksiğimiz var. Mevcut öğretim üyesi yapımız içinde 'intihal' ithamları ortada. Hani diyorum Avrupa'da ekonomik krizdeyken...Bir fon oluştursak...Bir tesis yapsak...Avrupa'dan en azından emekli hocaları buralarda misafir etsek...Yanlarına asistanlar versekte bilgilerine talip olsak...Bakın 390.000 gencimiz öğretmen olmak için atama beklemekteler. Plansız eğitim sistemimiz hep biryerlerden içimizi mi acıtmalı?" Hocalarımızı işaret ederek, "eğitimdeki mevcut problemler yetmezmişçesine bir de öğrencilerimiz için ahlaki sıkıntılarla başetmek zorunda kalan hocalarımız...Valla, onu bunu bilmem, top yekün bir seferberliğe ihtiyacımız var, milli birlik ve bütünlüğümüz için. Okullara talimat mı gelmeli illaki bakanlıktan; şu hocalarımızın yaptığı iş için. Bak kendiliklerinden ailelerle iletişime geçme gereği duymuş bu kardeşlerimiz. Şimdi siz de belediye olarak bunu desteklerseniz, bir ucundan tutarsanız topyekün bir hamleye dönüşmüş olmaz mı?"
İstihzai bir tebessüm belirdi başkanın yüzünde. "Anlaşıldı, siyasete ısınma turların başlamış senin Bay X" dedi. Yine şakayla geçiştirdi söylediklerimi başkan. "Asla" dedim. "Herkes kendi işini hakkıyla yapsın yeter" dedim ben de.
 Kardeşimin yanında ne kadar kaldım bilmiyorum ama en azından vaktin çok çabuk tükenen birşey olduğunu bir kez daha öğrenmiştim. 
Bir şey daha öğrenmiştim ki; tam tesadüflük bir şey daha...Hani Laleli'de Alexandarayı vuran 16 yaşındaki Kürt çocuğu var ya...İşte o da Umut'u uyuşturucuya alıştıran çocuğun ağabeyiymiş. 
Gariban Müslüman Kürt ile gariban Müslüman Türk'ün kaderi işte bu kahpe tezgahta örtüşüyordu yani.
Bir gazeteci kardeşim işte bu kaderi bir kürt olarak şöyle anlatmıştı bana. "Kürtler, Allah’ın insanlığa son mesajına en samimi en mütevazi karşılığı vermiş olan son ümmetin bir milletidir. Kürtler tarihleri boyunca başkalarına zulmetmekten en çok uzak  kalmış milletlerdendir. Kürtler, zaman zaman adalet ve bölgedeki halkların selameti için güç merkezleriyle işbirliği yapmış, hatta sistem kurmaya çalışmış ama tarihleri boyunca büyük ölçüde sistem dışı bir millet olarak kalmışlardır.
Kürtler İslam tarihi boyunca tercihlerini hep İslam’ın ve Müslümanların bekasından yana kullanmışlardır. Kürtler, İslam’ı bir iktidar ve zulüm düzenine dönüştürmeye çalışan Emeviler’in saltanatına Horasan’lı Eba Müslim’le son vermiş, Malazgirt’de Alapaslan’la beraber olmuş, Selahaddin Eyyübi’yle İslam’ın ilk hilalli bayrağını dalgalandırıp Kudüs’ü kurtarmış ve Haçlıları kovmuş, Bizans’a vuran Osmanlı’yı kendi güvenliği pahasına desteklemiş, Çanakkale’deki direniş mutakabatına kan ve can vermiş, ümmetin yüz akı olduğunu defalarca ispatlamıştır. Halife’nin direniş erlerine ihanet edenler, direnişi İngilizlere sattıklarında, hilafeti ve Şeriat’ı ilga ettiklerinde, Ankara’ya çöreklenen işbirlikçi ihanete ayaklanan da tüm ümmetin bekası için yine Kürtler olmuştur. Batı’ya ve emperyalizme  itirazın bir ifadesi olan İslamcılık, öncüleri tarafından batı ile entegrasyon sürecine feda edildiğinde ve siyasal temsilciliği örgütlü bir iktidar ikiyüzlülüğü olan muhafazakarlığa dönüştüğünde, insanın insan üzerinde vesayet hakkı olmadığı vurgusuyla İslamcılığı taşıyanların da kahir ekseriyeti Kürt gençliği olmuştur.  Kendisine kundakçı misafir diyecek kadar insaf ve izandan yoksun sahte alimlerin, sistemin maaşa bağladığı kapı kullarının katline verdiği fetvalara Müslümanlığın en güzel sabrıyla cevap veren Kürt gençliği güzeldir. 
İşte bu güzelim Müslüman kürtler fakirliğin ve cesaretin tezgahı ile maalef ki kardeşleri diğer ümmetin unsuru olan milletlerle pespayeliğe mahkum edilmeye çalışılmaktadır.


***

DEVAM EDECEK....



İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın...

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!



Mehmet Akif ERSOY



ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.


Mehmet Akif Ersoy

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder