5 Ocak 2019 Cumartesi

EŞCİNSELLİK TERÖRİZMİ

FEHMİ DEMİRBAĞ


“Bunlar Haktan yüz çevirdiklerinde dünyada fesat çıkarmak, harsı da(kültürü de), nesli de helak etmek için koşuştururlar. Oysa Allah fesadı sevmez” 
(2/205)

“Hazlarını tanrısı edineni görmüyor musun? Allah da onu bilgisine rağmen saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne de bir perde çekmiş. Artık Allah’tan gayri ona kim hidayet verebilir?” (45/23)






LBGT AHLAKSIZLIK TERÖR ÖRGÜTÜDÜR! 
NOKTA!
Terakki düşleri gördüğümüz ittihattan beri, biz birbirimizi yemeye devam ededuralım memleket üzerine,
bense yaklaşmakta olan afetten bahsedeyim sizlere!
Bir salgın hastalık, bir virüs, nesillerimizde yer edinmekte,
sanırsın şehirlerimize/moderniteye süs!
Yepyeni bir terör örgütü,
ahlaksızlık batağında yetişir, hatta imansızlık...
ki insanlığa küs!
...
Bebe katili imiş pkk, amenna o ki pek kaka!
Bilumum silahlı terör... ve dahi uzantılı paralel,
Geçiniz efendim geçiniz, ehemmiyeti yok, bahsini vereceğim örgütün,
tahribatı yanında!
...
İşkembe ile apış arasında, iki dünya arasında;
Yani arafta kalmışların, paslı aynalarda güzellik uykusuna dalmışların,
harman olduğu sayhalarda, ahlaksızlık batağında, hayat bulur bu hastalık! Hastalık ki sonunda, bütün milletlerin sonu sapıklık ve sapkınlık!
Sapıklar ki zillet, sanırsın hepsi bir ümmet!
...
Önce sorayım sizlere, izdivaç ile anne baba olur, ademin nesli!
Nesiller ki ya kızdan ya oğuldan!
Yani Ademden beri nesil sürer bir kızdan, bir oğuldan!
...
Sorarım cidden; bu oğlanlar, bu lezzolar,
bu “bi” denilen kepazeler ya da neşter mahsulü translar...
hangi insan ırkının mamülü!
...
Şimdi siyasetende teşkilatlar! LBGT imiş örgütün adı!
Ensestlik kod adları!
...
Evlilikte isterlermiş, ebeveyn aile olmakta!
...
İnsan hakları kılıfları!
...
Birbirlerinde kalsalar hadi neyse, lağım olup taşmasalar sokaklara!
Bir de dadanmasalar çocuklara!
...
Musiki, seks işçiliği, moda sektörü...filan! Artiz bunlar, artiz! Hayatın olmazsa olmazları imiş! Güya Tanrı öyle takdir etmiş!
...
Bak hele deyyuslara, madrabazlara, nasılda masum talepleri var imiş meğerse!
...
Uyu be Türkiyem, bu konuda da uyu!
...
Bir de Allah’a yüklemezler mi, suçlarını?! Neymiş, Allah onları öyle yaratmış!
Çekecen röntgenini yada ultrasonununu da soracan ibneye...Haşa seni böyle yaradan, neden eklemedi rahmini diye?
...
Demedi demeyin, yakın zaman mevzumuz eşcinsel evlilikler,
maddisinden manevisinden toplumsal pislikler!
...
Hadesten teharet, necasetten tahareti konuşan müslüman,
eşdinselliklerin akıbeti,
eşcinselliklerden temizlenmekte, şiarından değil mi?
...
Yol yap, köprü...gönül köprüleri yıkılıyorken! Sen koltuğa rap rap!
Gündemin zaten belli; belirlenmiş gündemler!
Neslin elden gidiyorken, umursama; sen ihale kap!
...
Bekle, boğaziçi üniversitesi, mezunu genç ibnelerin, düğün davetiyelerini! Düğün Odtü’de! Cinsiyetsiz tuvalet sırası bekleyen gençler, ellerinde dövizler! “Lut Kavminin çocuklar!”
Velev ki Haktan değil moktan yaratılmışlar!
Sen takma kafana, tak genç evlilere çeyrek altınları!
...
Bir Zeki Müren dedik geçiştirdik!
An geldi Bülent ablamızın ezanıyla, gün geldi, mevlidiyle bile içlendik! Respsiyonlarda aynı fotoğrafta çerçevelendik!

...
Yeniçeri bıyıklı dönmelerin, muhafazakarlıklarıyla bile, şenlendik!
...
Derken! Vatan sathı; AYOL! Sevişirim evlenmem! Sanane bedenimden!
...
Ham kaba softa yobazlar, ve üniversitelerde hocalar!
Ah! O karanlıktan aydınlar!
Bu konuda amman çokça susunuz! Zaten yorgunsunuz, varayoğa çok konuştunuz!
...
Merhum ve merhume ile, bitmesi gereken insan ömrü:
Ah lanet gelsin sana, cinsel sömürü! Apışarası medeniyetine welcome!
...
Pensilvanya da ne ki? Penisilvanya, yani LBGT, yani ahlaksızlık örgütü...
...
AH! güzel ülkem Türkiyem! Anlasana kolla söğütü! 

Fehmi Demirbağ
2018 Cevizlibağ


EK BİLGİ:
TÜRKİYE’DE ONUR YÜRÜYÜŞÜ NE ZAMAN BAŞLADI?
İlk kez 2003 yılında 30 kişiyle başlayan ve Türkiye’deki LGBTİ hareketiyle ve örgütlerin çabalarıyla yapılan yürüyüşe katılım, 2010 yılında 5 bin kişiye ulaştı. 2011 yılında 10 bin, 2012’deyse 20 bin kişinin katılımıyla gerçekleşen yürüyüş, 2013’te  50 bin kişinin katılımıyla  gerçekleşti. 2015’ te 150 bin.
“Lut Kavmi’nin Çocuklarıyız” diyen bir neslimiz var artık.
İstanbul’daki yürüyüşün, Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu’nun en kalabalık onur yürüyüşü olduğu belirtiliyor.



CİNSİYETÇİLİK TERÖRİZMİ

Müslüman Türk’ün en müesses nizamı ailedir. Modernite ile, kültürel yozlaşma ile özellikle aile yapımızın hedef alındığı aşikardır. Özellikle kadınlarımız, kadınlarımız üzerinden de çocuklarımız asli değerlerimizden koparılmak istenmektedir. 
Evlilikler çatırdamakta, 6284 sayılı yasa ile de dibi dinamitlenmektedir. Yalnızca şu facebook denilen illet bile her boşanmanın % 40 sebebidir. Ki her üç evlilikten biri boşanmayla gerçekleşirken...
1+1 daireler zinaya çanak olmuş deformemiz çoğalmıştır. Dinsizlik, ırkçılık ve eşcinsellik her yönden bizleri kuşatmasına almıştır.
Ensestlik üstü kapatılmaya çalışılan lağımlarımızdan.
Lgbt’nin en önemli ahlaksızlık terör örgütü olduğunu anlamak için çoluğunuzun-çocuğunuzun illa sapıtması mı gerekiyor? Hergeçen gün kalabalıklaşmalarının nedenlerine neden kafa yormuyoruz ki?
Bakın dini ağzına pelesenk yapmışların yüzünden gençlerimiz kendilerini deist olarak ifade etmekteler.
Her açıdan beyni uyuşturulmaya çalışılan insanımız (diziler, filmler, kitaplar, internet) bir de kimyasal bağımlılıklarla nasıl mücadele edebilir ki?
Terör örgütleri teröristleri bizim çocuklarımız üzerinden devşirmiyorlar mı? Milli eğitim, kültür, aile bakanlıkları ve dahi diyanet kör, sağır ve dilsizdir. Ham siyasete kilitlendik, kaldık. Mc kinsey’e ekonomi, Pisa’ya eğitim...Popilist politikadan gayrısına kafası ve yüreği elvermeyen sığ siyasetçiler...
Beyinlerimiz ve gönüllerimiz özelleştirme kapsamında liberalizmle. İçki, kumar, faiz ve zina özellikle yabancı markalarla şeytanın işgal kuvvetleri değil mi?
Sorumsuz ve duyarsız makam sahiplerinin ikbal kavga ve kaygılarına koskoca bir milletin geleceğini teslim etmenin aşağılık ruh halini idrak edecek mekanizmalar neredesiniz?
Entellik-dantellik adına boş-beleş mevzularla nefret toplumuna dönüştüğümüzde aşikar. 
Sosyal dokumuz ağır zedelenmiştir. 
Kul hakkı, ahiret ve hesap gibi kavramlarımız tedavülden kalkmıştır. 
Aklı selim, iman ve amel erbabına sesleniyorum!
Zekat, fitre, sadaka, kurban toplayan vakıflar-dernekler; neredesiniz; Ümmet kurban ediliyor!
Devlet milleti ile vardır. Salt kar etmesi hedeflenen bir organizasyon değildir. İnsanlarının maddi ve manevi ihtiyaçlarının temini için organize olması gereken yapıdır. Bu konuları ihmal ederse yıkılması ya da başka milletlerin esaretine milletini teslim etmemesi mümkün değildir. 
Liberal demokratik sekülerite bu milletin amentüsü değildir. Aklımızı başımıza alalım, kendi evlatlarımız bizim sonumuzu getirecek.
Evet felaket tellallığı yapıyorum. Gidişatımız hoş sonuçlara götürmeyecek bizleri. 
Önceliğimiz aile düzeni olmalı, sonra devlet düzeni. Devletin tek bir hedefi olmalı çocuklarını geleceğe hazırlamak!
Kör siyaset kısır ikbalin peşine düşmüşken ahvalimiz iç açıcı değildir.
Evlenemeyen gençlik!
Evliliği lüzumsuz gören gençlik!
Evlilik müessesesini en ufak sallantıda yıkıp geçen gençlik!
Aile kavramını bir enkaza dönüştüren bilıumum lüzumsuzluklar!
Erken yaşta evliliğe hayır, ama bütün ergenler zina edebilir!



BAŞLARKEN

1776’ da “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyen Adam Smith görmeliydi bu günleri; Kapitalist kafanın ve ahlakın nasıl yıkıp geçtiğini bütün insani değerleri. Heleki şehirleşme girdabına sürüklediği insanlığın modernitenin kıskacında nasıl da canhıraş olduğunu. Emperyalizmin-Siyonizmin Püriten ve Pagan manifestolarca bütün insanlığı maddi ve manevi açılardan talan ettiğini…
1789 yılında ilk kez akademik açıdan kullanılan aslı Latince olan terör kavramınında yerli yersiz kullanılan ifadelerden biri olduğunu. 
“Anarşi”nin yani kargaşanın olduğu yerlerde “Terör”ün mutlaka olacağını… “Kaos”un ise bilumum beşeri/şer sistemlerin “ruh”u olduğunu…
Mutlak surette “güç”ü ele geçirmeye/geçirmiş egemenlerin, hegemonların adeta bir “yüceler meclisi” oluşturduklarını ve “tanrısallık” iddiasıyla bütün yeryüzünü fitneyle,hüzünle, acıyla donattıklarını…
Bir taraftan hegemonların baskıcı zulümlerine karşı insanların direniş çabaları, bir yandan da aynı hegemonların kendi atraksiyonlarına kılıf hazırlamak için yapmış oldukları organizasyonların eylemleri “terör” olarak ifade edilebilir. 
‘Korkudan sarsıntı geçirme’ veya ‘korkudan dehşete düşmeye sebep olma’ anlamında kullanılan “Terör” kavramına biz de bir yaklaşım gösterelim istedik.
Araştırmacılara göre geniş anlamıyla terörizm faaliyetlerine ilk Romalılar döneminde rastlansa da terörizmin modern tanımının Fransız Devrimi’nden sonra oluştuğunu ve Sanayi Devrimi’nden sonra şekillendiğini düşünebiliriz.
1-Ulaşım devrimi: Buharlı makineler ve trenin keşfinden sonra insanlar daha fazla hareket özgürlüğüne sahip olmuşlardır. Bu da terörizm açısından baktığımızda operasyonlar için daha geniş bir saha ve hedef kitle anlamına gelmektedir.
2-İletişim devrimi: Telgraf, telsiz ve telefonla beraber iletişim kolaylaşmış bu da suçluların daha organize hareket edebilmesini sağlamıştır. İletişim devriminin bir diğer sonucu da daha büyük kitlelerin dünyada olan biteni daha hızlı öğrenmesiyle beraber, olayların etkisini arttırmıştır.
3-Teknoloji devrimi: Teknolojinin ilerlemesiyle insanların hayatı kolaylaşmıştır. Fakat teröristler açısından düşünüldüğünde, teknolojik devrimler teröristlere tahrip gücü yüksek eylemler gerçekleştirme imkanı sağlamıştır. Öte yandan günümüzde teknolojik altyapıyı kullanan toplumlarda ve sistemlerde, oluşabilecek ufacık bir arızanın maliyetleri oldukça yüksektir. Bu da insanlarda ne kadar güvende olduklarına dair soru işaretlerine yol açmaktadır.
4-Ekonomik yapının hassaslaşması: 19.yüzyıldan itibaren ekonomik pazarların entegre olmaya başlamasıyla, herhangi bir pazarda meydana gelen sorunların etkisi sadece o pazarla sınırlı kalmayıp, ilişkide bulunduğu diğer pazarları da etkiler hale gelmiştir. Terörün de güç kazanmasında ve küreselleşmesinde bu entegrasyonun etkisi vardır.
5-Kentleşme: 19.yüzyılda Batı Avrupa’da başlayan kentleşme süreci günümüzde tüm dünyada etkisini sürdürmektedir. Terör de hedefleri gereği kırsal değil kentsel yaşamayı tehdit eden bir unsurdur. Çünkü on binlerce kişinin yaşadığı bir şehir merkezinde yapılacak bir eylem hem daha büyük zarara yol açacaktır hem de yankısı daha büyük olacaktır.
6-Demokratikleşme: Siyasi sistem ne kadar geniş kitlelere hitap ederse, sistemi etkileyen aktör sayısında da o derece artış olur. Günümüzde etkisi artmış bir birey söz konusudur ve bireylerin karşılaştıkları tehlikeler kısa sürede siyasi sistem üzerinde baskı oluşturmaktadır. Ulusal düzeyde başlayan bu baskı hızla küresel düzleme de taşınmaktadır.
7-Medyanın oluşumu: Terörün son 19.yüzyıldan başlayarak günümüze kadar gelmesinde ve bugün bu kadar etkin olmasında medyanın etkisi büyüktür. Çünkü medya olmasa, teröristler eylemlerini kitlelere duyuramazlardı.
Kısaca terörizm bütün bu unsurlardan yararlanmış ve gelişimini onlar sayesinde hızlı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Yerelden ulusala,ulusaldan bölgesele, bölgeselden küresele geçiş yapmayı başarmıştır. Uluslar arası sistemde ekonomik, siyasi ve diğer alt sistemler ne kadar hassas ve karmaşık olursa, terörün bu sistemler üzerindeki etkileri de o derece büyük olacaktır.
 Batı dünyasının patronu Amerika’nın bir 11 Eylül kurmacasıyla hazırladığı ve yıkılan Kominist bloğun yerine yeni bir düşman elde etmek için “İslami terör” oluşturma çabaları…Karşılığında oluşturulan “İslamifobia!”
Afganistan’ın Amerikalılarca işgali ve bu işgal sonrasında (Aynı Afganistan ilk önce 1979’da Sovyetlerce fiilen işgal edilmişti. Sovyetlere direnen gruplar batılılarca desteklendi ve isimleri “mücahit” ti.) dünya eroin üretiminin %94’ü gerçekleşmeye başladı. Amerika’nın Oil Petrol firmasının ortaklarından Bin Ladin İslami devlet kuracakmış. Taliban isimli bir terör örgütü peydahlanır. E bunlara gelir gerekiyordu. Gelirin kaynağıda kilosu 100 dolar olan eroinin komşu ülke Pakistan’a geçirilmesi gerekiyordu. Burada bu işi yapacak yeni bir yapılanma ortaya çıktı; El-Kaide! Eroinin kilosu 5000 dolar. Oradan ver elini şeriatçı İran. Burada da size Pejak verelim! Karşılığında alınan silahlar. Gelsin milyar dolarlar. Gitsin coğrafyanın bilumum kaynakları. 
Sırada muasır yaşam kaygısında bulunan seküler ülke, güzel ülkem Türkiyem var. Al sana Pekaka! Eroinin kilosu 22.000 dolar. İran’dan ülkeme girereken 12.000 dolardı. 
Bu arada Irak’ı unutmayalım. Saddam sonrası Kürdistan özerk yönetimi kuruluverdi. Pekaka eroini gönderir Atina’ya. Orada 44. 000 dolar. Yolculuk Hollanda’ya. 100.000 dolarlık eroin Amerika’ya ulaştığında 400.000 dolara ulaşır değeri. 65 milyon homeless’in yaşadığı Amerika’ya. Evsizlerin, özgürlüklerin ülkesi Amerika’ya!
Suriye meselesi…Yemen…Aaa unuttuk mu yoksa Libya’yı? Sudan, Somali’yi. Nijerya’da Boko Haram İslami mücadele vermekteler halbuki. 
Dünyanın bütün mazlum coğrafyaları hep aynı nakaratın içindeler. Srilanka’da Tamil gerillaları. Burada hem ordunun hem gerillaların yetiştirilmesi görevi Mossad ajanlarında. 
Devlet teröründen bahsedilir ara ara.
Amerikan teröründen. Ta kızılderililer döneminden başlayan ve Afrikanın işgaline uzanan. Batının kendi içindeki Faşizm terörüne ne demeki? Hitler, Mussoloni, Stalin, Mao! Koskoca ikinci dünya savaşı. Ardından Kore, vietnam! İnsanlık birbirini yerken kazanan hep bazıları. Devlet üstü yapılanmalar. Şimdilerde çok uluslu şirketler.
Global köyün kavalcıları…
İktidarların sahipleri; bütün erklerin kontrolünü elinde tutan küresel güçler.
İsrail siyonist devlet terörüne ne demeli? Kudüs bizim kırmızı çizgimiz diyerek avunacak mıyız?
Tabi terörü sadece silahlı yapılanmalar üzerinde sabitlemeyelim.
Bütün dünyayı tehdit eden diğer yapılanmaları da göz önünde bulunduralım.
Kültür emperyalizmi terörü misal. Sömürünün önemli araçlarından olan éKültür” başlıbaşına bir silaha dönüştü. Kültür kuvvetleri işgalci güçlerin en önemli argümanlarındandır.
Tarım ve gıda terörünü de konuşalım. İnsanlığı tehdit eden kapsamları bütün detaylarıyla ele alınmalı değil mi? İnsanlığın yoğun bir kısmı açlık tehlikesiyle yüzyüzeyken obeziteyle öldürülen diğer kitlelere de acımalı değil miyiz? Genetiğiyle oynanmış tohumlar yeryüzünün daramatik konularından birisidir. Sağlıksız ve yetersiz beslenmenin yol açtığı hastalıklarla mücadele adına üretilen sentetik ilaçlarda, kimyasallarda insanlığın büyük buhranlarındandar. Yani ilaç terörüne ne demeli?
Sahtekar ve aldatan bilim ve bu bilimin lejyonerleri bilim adamı kılıklı işbirlikçilerin insanlığa olan ihanetlerini nasıl anlatalım?
Sömürü odaklı bütün oluşum ve organizasyonlar terörizmin unsurlarından istifade etmektedirler.
Mafya yapılanmalarını dahi terörizm kapsamına sokmak gerekiyor. 
Terörle Mücadele Kanunu’nun 1.maddesinde;  ‘Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.’ şeklinde tanımlanmaktadır.
Bizi biz yapan ortalama değerlerimiz tehdit altında ise olayı naif bir şekilde nasıl geçiştirebiliriz. Birileri mutlu azınlık olacak diye genel konsessüsün dışına nasıl çıkarız?
İki veya daha fazla kimsenin birinci fıkrada yazılı terör suçunu işlemek amacıyla birleşmesi halinde bu kanunda yazılı olan örgüt meydana gelmiş sayılır.
Örgüt terimi, Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen Teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi kapsar.
Doğrudur, insanların legal talepleri doğrultusunda birliktelikler oluşturmalrı, örgütlenmeleri haktır. Ancak toplumun genel doğrultularında sapmaya sebep olacaksa bu durum,bu tür yapılara şüpheyle yaklaşmak lazım.

Terörün unsurları nelerdir?
Terör terimi, dehşet ve korkuyu belirtirken terörizm, bu kavrama siyasi içerik ve süreklilik katmaktadır. Bu doğrultuda terörizm ‘Savaş ve diplomasi ile kazanılmayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için bir teoriye, felsefeye ve ideolojiye dayanılarak siyasi maksatlarla, iradi olarak terör ve şiddetin sistemli ve hesaplı bir şekilde kullanılmasıdır.’
Terörizmin temel amacı, bir davaya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekmeye çalışmaktır. Bu da toplumda oluşturulan korku ile yapılmaktadır. Terörizm kitle iletişim araçlarını da kullanarak ‘benden olanlar’ ve ‘benden olmayanlar şeklinde toplumda bir bloklaşma yaratmaya çalışmaktadır. Böylelikle insanları zorunlu bir şekilde taraf olmaya iter. Bu da toplumun birliğine ve bütünlüğüne zarar verir.
Terörizmin bir diğer amacı da yerleşik toplumsal ve siyasal düzene zarar vermektir. Bunu da yarattığı kaos sayesinde gerçekleştirmeye çalışır. Kitlelere yönelik belli hedefler gözetmeksizin yapılan eylemler karşısında, halkın can derdine düşmesi ve gelişmelere tepkisiz kalması sağlanır. Bunun sonucunda da devlet ve toplum arasında güvensizlik oluşur.
Terörizmin hedeflerinden birisi de toplumun ve karşı olduğu siyasal düzenin kendisine itaat etmesini sağlamaktır. Toplumu yaptığı eylemlerle yıldırarak psikolojik olarak çökertmeye çalışan terörist gruplar, toplumda oluşan devlete karşı güvensizliği de kullanarak devletin kendisine baş eğmesini hedefler.
ideolojik unsur
İdeolojik unsur örgütün hareket noktasını oluşturur. Bu nedenle terörün mutlaka bir ideolojik alt yapıya sahip olması gerekir. Örgütler belirledikleri ideolojilere göre strateji belirlerler. Terör örgütledikleri düzenledikleri siyasi eğitimlerle örgütün temelini oluşturan bu ideolojiyi örgüt mensuplarına benimseterek onları örgütün hedefleri konusunda bilinçlendirmek isterler. Bu süreçte örgüt mensuplarının örgüte olan bağlılığı sağlanır.
Günümüzde terör örgütlerinin kullandığı belli başlı ideolojiler arasında Komünizm, Milliyetçilik, din ve cinsiyetçilik gibi farklı kaynakları temel alan, ancak hedef olarak rejim değişikliğini veya bölünen topraklar üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlar ideolojiler yer almaktadır.
Örgüt unsuru
Terörle Mücadele Kanunu’na göre örgüt iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelir.
Örgüt; organize bir yapı içerisinde, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelmiş kişilerden oluşur. Günümüzde terör örgütleri, çoğunlukla örgüt lideri ile ona bağlı üst düzey sorumlular ve daha alt düzeydeki bölge, il ve birim sorumlularından oluşur.
Bu yapılanmada illegal yapılanma ve gizlilik esastır. Böylece örgütün güvenlik hedefi yerine getirilmiş olur. İllegal faaliyet, legal alanda öne çıkan sempatizanların illegal alana kaydırılmaları ile beslenir. Böylece operasyonlarla ortaya çıkan kadro kayıpları, yeni ve deşifre olmamış örgüt mensuplarının illegal kadrolara aktarılmasıyla giderilmeye çalışır.
Şiddet unsuru
Terör örgütleri şiddeti,hedefledikleri ideolojik sistemi gerçekleştirmek amacıyla kullanırlar. Düzenledikleri şiddet eylemleri ile toplumu korkutup, bıkkınlık ve yılgınlık duygusunu oluştururlar. Böylece halkın devlet otoritesine olan güvenini sarsarak bir kaos ortamı yaratırlar.

Terörizmin özellikleri
Dünya’daki terör örgütlerine baktığımızda benzerlik gösteren şu özellikleri görebiliriz.
1- Terörizm bir ideoloji, bir doktrin ya da sistematik bir fikir olmamakla beraber hedefe ulaşmak için kullanılan bir stratejidir.
2- Terörizm, terör eylemlerini meşrulaştırmak için zemin hazırlar.
3- Terörizm, yeni bir düzen ve menfaatler vaat eder.
4- Terörizm, uluslar arası düzende dış güçlerce daima desteklenir. Aksi halde gelişmesi mümkün değildir.
5- Terörizm, propaganda olmadan güçlenemez hatta ayrılmaz bir bütündürler.
6- Terörizm, mali desteğe ihtiyaç duyar ve bunu elde etmek için de yasadışı yollara başvurur.
7- Terörizm, devlet otoritesine alternatif olduğunu savunur.
8- Terörizm, düzen değişimi, bağımsız bir devlet kurma gibi nedenlerle ortaya çıkabilir.
9- Terör, bilinçli ve kasıtlı yapılan eylemleri içerir.
10- Terörizmin amacı şiddet uygulamaktır çünkü ancak bu şekilde hedeflerine ulaşabileceğini düşünür.
11- Terörizm, genellikle siyasi bir amaca hizmet eder.
12- Terörizm, bireysel değil örgütlü grupların gerçekleştirdiği eylemlerdir.

Terörizmin faaliyet alanları
Terörizm pek çok farklı alanda kendine hareket sahası yaratabilir.
1-İşçi ve memur sendikaları: Bu kuruluşları kullanarak sempatizan bir kitle oluşturmak ve işçi ve memurların haklarını kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak.
2-Siyasi partiler ve gençlik kolları: Mevcut siyasi partilere sızarak veya yeni partiler kurarak, propagandalarını yasallaştırmaya çalışmak.
3-Dernek ve vakıflar: Kurdukları dernek ve vakıflar sayesinde, terör örgütleri kendilerini kamufle etmeye çalışırken, bu dernek veya vakıf kapsamında faaliyetlerini yürütmeye çalışırlar.
4-Özel ve tüzel kuruluşlar: Bu kuruluşların içine sızarak, sansasyonel olaylar yaratmak.
5-Eğitim kurumları: Kendisine sempatizan bulmak ve yaratmak için terör örgütlerinin en büyük kaynağı okullardır. Özellikle lise ve üniversite gençliği hedefleridir. Genelde kendi içinde bocalama yaşayan veya bulunduğu sosyal şartlardan memnun olmayan kişileri kendi aralarına katmaya çalışırlar.

Uluslar arası Terörizm
Terörizm uluslar arası ilişkilerde güçsüz ülkeler tarafından güçlü olanlara karşı çıkış noktası olarak kullanılırken, güçlü ülkeler tarafından da rakiplerini saf dışı bırakmak için kullanılan bir araçtır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan Soğuk Savaş Dönemi’nde terörizm güçlü ülkeler tarafından küçük ve geri kalmış ülkelerde uygulanmış ve demokrasi tam olarak gelişmemiş bu ülkelerde başarılı olmuştur. Bu da uygulayıcı ülkeleri cesaretlendirmiş ve terörün uygulanma alanının genişlemesine neden olmuştur.
Bu noktadan sonra terörizm ülkeler arası savaşın yeni boyutu olarak günümüzde ortaya çıkmıştır. Terör örgütlerine verilen parasal ve lojistik destek sayesinde terörist eylemler giderek yaygınlaşmış ve uluslar arası bir boyut kazanmıştır. Şu anda terörizm dolaylı yıpratma yöntemlerinin kullanıldığı dünya iç savaşı olarak tanımlanabilir.
Terörizmin uluslar arası boyuta ulaşmasında etken olan başlıca nedenler şunlardır:
1-Uluslararası haberleşme ve ulaşım araçlarının hızlı gelişimi
2-Teknolojinin ilerlemesiyle silah ve teçhizatın modernleşmesi
3-Bazı ülkelerin ideolojilerini ve devrimlerini yaymada terörizmi araç olarak kullanması
4-Uluslararası terör örgütleri arasında da iletişimin artmasıyla kendi içlerinde de finans,lojistik ve bilgi paylaşımının artmasıyla yardımlaşmaların olması
Uluslar arası terörizm, bir veya birden çok ülke vatandaşlarınca oluşturulmuş, desteğini içeriden ve dışarıdan , bir veya birçok kaynaktan sağlayan organizasyon, kişi veya gruplarca, herhangi bir toplum, devlet veya devletler üzerinde baskı yaratarak bazı kazançlar sağlamak, etnik ve bölgesel sorunları tahrik ederek, ülkelerin ulusal menfaatlerine zarar vermek amacıyla şiddet eylemlerine başvurulması olarak tanımlanabilir.
Uluslar arası alanda terörizmle ilgili en büyük sorun terörizmin tanımından kaynaklanmaktadır. Bir ülkeye göre özgürlük savaşçısı olarak görünen bir grup, diğer bir ülke tarafından terör örgütü olarak algılanabilmektedir. Bir diğer sorun da her ülkenin sadece kendine zararı olan örgütlerle ilgilenme eğilimidir. Bu nedenle uluslararası alanda yaptırımlar söz konusu olmamakla beraber, çözümler de yeterince uygulanamamaktadır.
En eski güç dengesi politikalarından biri de devletlerin birbirini istikrarsızlığa sürükleyerek avantaj elde etmeye çalışmalarıdır. Özellikle savaş halinin pek mümkün olmadığı durumlarda devletler, diğer devletin sosyal, ekonomik veya etnik sorunlarını kullanarak onların iç işlerini karıştırmayı planlarlar. Böyle durumlarda genelde muhalefet gruplar kullanılır ya da terörist örgütler varsa bu örgütlere destek verilir.
Bu duruma devletler arası ilişkilerden örnekler verecek olursak, Libya 1980 ve 1990lı yıllarda ABD’ye karşı terör örgütlerine destek verirken, Suriye de Türkiye’ye karşı bu gibi örgütsel faaliyetleri desteklemiştir. Terörizme destek veren ülkelerin temel güdüsü kendilerini diğer ülke karşısında zayıf hissetmeleridir.
Buna ek olarak diğer nedenler de şu şekildedir:
1- Büyük ülkeler için de terörizm daha düşük maliyetli ama etkili bir yöntemdir.
2- Terörü kullanarak bir ülke diğer ülkeye dediklerini yaptırabilir. Üstelik bu yöntemle devletlerarası ilişkileri çok fazla da zarara uğramayacaktır.
3- Eğer her iki devlet de güçlüyse, direk etkili bir güce başvurmak her açıdan tehlikeli olabilir ve büyük risk taşır. Özellikle soğuk savaş döneminde Rusya ve ABD çatışmayı göze alamamış ve terör örgütleri vasıtasıyla daha dar kapsamlı çatışmalar olmuştur.
4- Terör örgütleri, büyük devletler için ufak çaplı bir istihbarat örgütü gibi de çalışabilir ve operasyonel fayda sağlarlar.
5- Uluslararası hukuk ve ahlaki açıdan baktığımızda, teröre verilen desteğin kanıtlanması zor olduğundan savaşa girmek yerine terör yaratmak tercih edilmektedir. Çünkü savaşa giren ülkeler ahlaki ve hukuki yaptırımlarla karşılaşabilir.
6- Devletlerin terörü araç kullanmasında bir diğer etken de ideolojiktir. Yine soğuk savaş döneminde birçok ülkede aşırı sol terör SSCB tarafından desteklenmiştir ve sosyalizm yönünde eylemler desteklenmiştir.
7- İnançlar ve kültürel yakınlıklar bazen devletlerin o terör örgütlerine hoşgörü ile yaklaşmalarına neden olabilir. Sol ve sağ teröristlerin Soğuk Savaş döneminde kendilerine yakın ülkelerce görmezden gelinmesi, Kuzey İrlandalı teröristlerin Bağımsız İrlanda’da kolayca sığınak bulması, Ermeni terör örgütü ASALA ve benzerlerinin Fransa gibi ülkelerde çok daha rahat hareket edebilmesi, geçmişte bazı dinci teröristlerin İran üzerinden Türkiye’ye sızışları verilebilecek örneklerden sadece bir kaçıdır.
8- Devletlerin geçmişleri de teröre bakış açılarını etkiler. 19. ve 20. yüzyılda kurulan devletlerin tamamına yakın bağımsızlık savaşlarında terörü bir şekilde kullanmışlardır. İşgal altındaki ülkelerde halk ve bağımsızlık hareketi doğal olarak zayıftır ve kendilerine terör benzeri araçlar dışında çok az savunma olanağı bırakılmıştır. Güçlü işgalciye karşı yoğun bir psikolojik savaşa girilir ve bu ortamda teröre başvurmak kaçınılmaz olabilir. İsrail’in kuruluşu Batı terör kitaplarında ilk modern terör eylemleri olarak geçer. Aynı şekilde Cezayir bağımsızlık savaşında da yoğun bir terör serisi ile karşılaşırız. 
Ülkemizde terör kavramı adeta içselleşmiştir. Yıllarca boğuştuğumuz Ermeni terörü, ideolojik sağ-sol çatışmaları, radikal dinci ve mezhepçi terör, etnik bölücü terör başımızın belası olagelmişlerdir.
Ben bir de buna cehalet terörünü eklemek isterim. Bir de sosyal dokumuzu kemiren ahlaksızlık terörünü gündemimize alalım isterim.
Hele ki  bütün dünyayı tehdit eden eşcinsel terörünü de artık ciddiye alalım isterim.

EŞCİNSELLİK TERÖRÜ
Küreselcilerin İslam memleketleri için ürettiği en büyük ‘kanser mikrobu projesi’; özellikle kutsal ayımız mübarek Ramazan’da, “Lut Kavmi’nin çocuklarıyız” diyerek, sapkınlıklarını, iğrenç nümayişlerle şehirlerin meydanlarında sergileyenlemediler mi? Velev ki ibneyiz demediler mi?
Televizyon dizileri, reklam filmleri, dergiler ve şehirlerin en kalabalık alanlarındaki reklam panoları ile  zihinlerimiz de ruhlarımız da bize hissettirmeden iğdiş ediliyor.

Gayri meşrû/gayri ahlâkî tüm argümanlar, iblisi kıskandıran bir maharetle, nefislerin kötülüğünü tahrik ederek, görsel araçlarla cezbettiriliyor, teşvik ediliyor.
Müthiş bir şeytanî zeka ile üretilen algı operasyonları, toplumun genetik kodlarındaki ahlâkî insicâmı bozmaya yönelik tasarlanıyor ve sunuluyor.
Küresel emperyalizm, erkekleri kadınsılaştırmanın her türlü iğrenç planı ve baskısı ile, arzuladığı amaçlarına adım adım ulaşmanın ve sömürüsünü arttırmanın keyfini çıkarıyor.
Postmodern haz çağı, çarkları arasına aldığı ruhlarımızı esaretine perçinlemeye hızla devam ediyor. Ve bu iğrenç sefahat tıpkı virüs gibi yayılıyor. Gönülleri kurutuyor, kalpleri kokuşturuyor, ruhları çürütüyor...
Popüler kültürün tefessüh etmiş hâlini bile bile, ışıltılı görünen yalancı vitrini karşısında; ‘Muhakkak ki nefis, kötülüğü emreder’in bilincinde olan ve bu dünyaya gelmekten maksadın, yalnız Allah’ı bilmek/kulluk etmek olduğunu en iyi bilen müslümanlar olarak bile, serkeşçe akan debisi yüksek acımasız bir selin önüne kattığı çer-çöp gibiyiz!
Şimdi asıl anlatmak istediğim konuya odaklanmanızı ve bu “SAPIK VE AZGIN KÜRESEL EMPERYALİSTLERİN, DÜNYAYI İĞRENÇLEŞTİRME OPERASYONLARINI mercek altına almanızı rica ediyorum: 
National Geographic’in Ocak 2017 kapak konusu: “CİNSİYET DEVRİMİ”
Kapak fotosu: 9 yaşında cinsiyet değiştiren Avery Jackson.  “Ee nolmuş” diyenlerinizi duyar gibi oluyorum.
Dergi, Jackson’ın 4 yaşında kendini kadın gibi hissetmeye başladığını, 9 yaşında cinsiyet değiştirme kararı aldığını anlatıyor. 
Dört yaşında hissesiyor, Dokuz yaşında karar alıyor!!!
Muhtemelen annesi, bebek yaşta hormon vermeye başladı. Böylece “kadın” olduğunda ergenliğin kalıntıları dahi kalmayacak.
Ergenlikten sonra hormon alınmaya başladı mı tam dönüşüm sağlanamıyormuş. National Geographic’in kapağı ve işi 4 yaşına düşürmeleri bu yüzden.

Natıonal Geographic Tv’nin, cinsiyet değiştirenlerin özenilmesini ve toplumca benimsenmesini teşvik eden belgeselleri de hiç durmadan vizyonda dönüyor.
Küresel film dünyasını, medya dünyasını, manken ve model dünyasını, küresel sosyeteyi dizayn eden bir gizli odak, cinsiyetler üzerinde oynuyor ve bunu daha çocuk yaşlarda başlatıyor. Erkeği kadın, kadını erkek yapıyor.
İddialar diyor ki, küreselci medyada trans olmayanların yükselmesi çok zor. Örneğin, Trans olmadan büyük kanallarda sunucu olamazsın, çok kazanan ve hit i yüksek bir top model  ya da aktris olamazsın.
Tüm dünya gençlerinin kültürel ve dînî yozlaşmasını sağlayarak, erkekleri kadınsılaştırılarak tefessüh etmiş bir toplum ve bakım/güzellik gereçlerine köle ve kapitalizme mahkum olmuş bir dünya dizayn edilmesini planlayan SAPIK KÜRESEL BİR AĞ/ODAK, bugün çocuklarımızı aklen, ruhen, bedenen başka bir mahluka dönüştürüyor. Hem de bütün dünyada hukuki ve ilmi gerekçeleri ve destekleri hazırlayarak. 
Çeşitli filmler, diziler ve ilgi çeken programlarla, “trans”lar, “homoseksüel”ler yerlere göklere sığdırılamıyor, ön plana çıkarılarak topluma dayatılıyor, toplumun bilinçaltına yerleştirilerek normalleştirilmeye çalışılıyor. Giyim-kuşam, kılık-kıyafet ile gizli bir el, moda ayağına çocuklarımızı, o erkek mi kadın mı ne idiğü belli olmayan lanetli hilkat garibelerine dönüştürmeye çalışıyor!
Trans Mankenler, homoseksüel pop starlar, gay film yıldızları, “güzel” ve “sexy” kadın diye dünyaya sunuluyor . Kadına ise, “sen çirkinsin, ancak böyle olman gerekir” deniliyor.
Sapık küresel bir odak/ağ, küçük yaşta ele geçirdiği erkek çocuklarını kadına çeviriyor, aralarına giren gerçek kadınların ise kadınlığını siliyor.
Hollywood, bu küresel sapık çetenin mutfağı konumunda. 80 li yıllardan beri, ödül komisyonları ve organizasyonları da bu sapık odak tarafından belirlenmiş festivallerle, nice ödüller verdirilerek dünya gündemine oturtulup ön plana çıkarılarak dünya toplumunun bilinçaltına yerleştirilen figürlerin çoğunluğu TRANSSEKSÜEL!
Çok ünlü bir bakım ürünleri firması, yeni ürününü bir erkek model üzerinde tanıtacakmış. Topluma açık alanlarda reklamları dönüyor.
Meşhur Brad Pitt ve Angelina Joly’nin kızları da o yolda... Çocuk, erkek olmak istiyormuş!  Bütün taarruzlar çocuklar üzerinden planlanıyor. E doğumla olmayacağına göre çocukları dönüştürmek gerekiyor. 
Müslüman toplumları dejenere edecek olan, zihinlerimizde normalleştirilmeye çalışılan ‘trans’ projesi aktif olarak devrede! Özellikle küçük erkek çocuklarının kadınsılaştırılmasını sağlayan iğrenç odak, en önemli silahı, medya gücüyle işbaşında.
Yüzlerce örnek verebilirim.  
Bu konuya dikkat çektiğimi düşünerek şimdilik bu hususa bir virgül koyuyorum ve ‘PizzaGate’ skandalı ile ortaya dökülen küresel pedofili ağının Hollywood’da ve dünya medyasında sanılandan daha çok boyutlarda olduğunu düşünüyorum...
Her fırsatta çocuk istismarı/kadın istismarı diye ortalığı birbirine katarak, bu havarilik üzerinden bir “Eşcinsellik terörü” oluşturulmaya çalışıldığını iddia ediyorum. 
Bütün insanlık tehdit altında. Bunlar bir noktada durmayacaklar. Olay kişisel tercih ve yönelimden çıktı, eşcinsel üretim ve çoğaltımına dönüştü. Örgütlendiler ve adeta tekbir millet-ümmet oldular.
Bayrakları tek! Yurtları bütün dünya!



SORUNLARLA YÜZLEŞMEYE CESARETİNİZ VAR MI?

İnanınız, konunun önemine inanmamış olsam kıymetli vaktinizi meşgul etmem. İstirhamım çalışmamızı sonuna kadar okumanız.
Hassaten sağlık ve afiyet....muvaffakiyetler diliyorum. Dualarımdasınız kardeşlerim!
...
ÜLKEMİZ NÜFUSUNUN 25 MİLYONU 12 YAŞIN ALTINDA...
CİZVİT PAPAZLARI DİYORLAR Kİ, “ÇOCUKLARINIZI 7 YAŞINA KADAR BİZE VERİN SONRASI SİZİN OLSUN.”
ÇOCUK EDEBİYATIMIZ YOK!
MİLLİ ÇİZGİFİLMLERİMİZ/İNTERNET OYUNLARIMIZ YOK!
MİLLİ OYUNDA ÜRETEMİYORUZ!
İNFORMAL EĞİTİMDE/HAYAT BOYU ÖĞRENME DE DEĞERLERİMİZE UYGUN KODLAMAMIZ YOK ÇOCUKLARIMIZA.
BATININ ALIŞKANLIKLARINCA-MARKALARINCA KUŞATILDIK.
1864 TE İNGİLİZ SÖMÜRGE BAKANI GLAGSTONE DEMİŞTİ Kİ; “KAFİR TÜRKLERİ ANCAK, DİYALOG-HOŞGÖRÜ METODUYLA ALTEDEBİLİRİZ. ONLARI HRİSTİYANLAR GİBİ YAŞAR HALE DÖNÜŞTÜRMELİYİZ.”
YANİ...ÖNÜMÜZDEKİ 10 YILI ŞİMDİDEN PROGRAMLIYAMAZ İSEK:
DEİSTLİK,ENSEST, LGBTİ, UYUŞTURUCU GİBİ AŞAĞILIK DAVRANIŞLAR/ALIŞKANLIKLAR TOPLUMUMUZU FELAKETE SÜRÜKLEYECEKTİR. AKILSIZLIK, ALLAHSIZLIK ve AHLAKSIZLIĞA ORTAM SUNAR.
GÜNDEMLERİMİZ MAGAZİNLE, LAYLAYLOMLA, POLİTİZE LAKLAKLARLA VE SAHTE DİN BEZİRGANLARIYLA İYİCE İĞDİŞ EDİLMEKTEDİR.
BÜTÜN BUNLARLA İLGİLİ ELHAMDÜLİLLAH ÇÖZÜM ÖNERİLERİMİZ SOMUT OLARAK MEVCUTTUR. LAKİN KİMSE OLAN BİTENİN FARKINDA OLMADIĞI İÇİN DE FEVERANIMIZA KULAK VERİLMEMEKTEDİR.
ÜNİVERSİTELERİMİZ BAŞTA OLMAK ÜZERE HİÇBİR DEVLET KURUMUNA İŞİN ÖNEMİNİ 15 SENEDİR ANLATAMIYORUM
MAKAM-MEVKİ-İKBAL İHTİRASI İÇİNDEKİ MÜSSESELERİMİZİ TEMSİL EDEN ZEVATLAR BU MESELEYİ ÖNEMSEYEMEMEKTE/KAVRAYAMAMAKTADIRLAR.
ŞİMDİKİ YOZLAŞMAYI GÖRMEZDEN GELMEK GELECEĞİN KARANLIĞINDA GÖZLERİMİZİ AÇMAMIZ DEMEKTİR Kİ...BU DA İŞ İŞTEN GEÇMİŞ DEMEKTİR.
İLİM, KÜLTÜR, SANAT, EDEBİYAT VE AHLAK İLE DONATILMIŞ MİLLİ VE YERLİ DEĞERLERE HAİZ DİNDAR BİR NESİL İÇİN;
1- MANYETİK ALAN
2- FREKANS
3- MOLEKÜLER YAPI
İŞTE BU 3 KONU İÇİN...HAYDİ MÜSLÜMANLAR LABORATUVARLARA DİYEBİLMELİYİZ! Data/digital ve genetik kodlama ve reaksiyonlar başka bir dünyadan bahsetmekteler bize.
YOKSA! YAŞAYANLAR İÇİN...DOĞACAK ÇOCUKLARIMIZ İÇİN...TORUNLARIMIZ İÇİN “GELECEK YOK!”
HA BU ARADA ALLAH NURUNU BİZSİZ DE TAMAMLAR. GEREKTİĞİNDE BİR BAŞKA TOPLULUĞU DA HİDAYETLENDİRİR.
BİZ KENDİ KULLUĞUNUZUN DERDİNE DÜŞELİM.
BAKINIZ, EVLATLARINIZDAN BİR KISMI “ZULÜM 1453 TE BAŞLADI” DİYOR.
DÜŞMAN ARTIK KENDİ EVLATLARIMIZDAN TEŞEKKÜL ETMEYE BAŞLADI. NAMAZINDA NİYAZINDA VATAN HAİNLERİMİZ BİLE OLUŞMAYA BAŞLADI. PENSİLVANYALI KUDURUKLAR BİZLERE İBRET OLMALI.
EYYAMCI BAŞKA YAPILARDA ALACAKLARI 3-5 KURUŞ KOMİSYON İÇİN BİLUMUM ŞAKLABANLIKTA HERKESLE İŞBİRLİĞİNE HAZIRLAR.
4-İLİM (Batının aldatan biliminden söz etmiyoruz.)
5- KÜLTÜR (Ekonomi bile kültür kavramına entegre olmuş durumdadır. Ülkelerin en kuvvetli orduları “Kültür Kuvvetleridir.”)
6- SANAT (Karpuz kabuğu gölgesi festivalleri değildir sanatsal faaliyetler.)
7-EDEBİYAT (Eline, diline, beline sahip olmanın inceliklerini öğrenme ve öğretme yöntemidir.)
8- AHLAK KONUSUNDA İSE AHVALİMİZ MALUM; PÜR MELAL!
Cinsiyet Eşitliği gibi soft kavramlarla sapkınlaştırılıyoruz. Merhametsiz, kul hakkı bilmeyen, helal ve haramı gözetmeyen ahireti boşvermiş...Hazcı, konformist, eyyamcı nesillerden daha büyük nasıl bir tehdit ve tehlike olabilir ki toplumumuz ve hatta insanlık adına.)
9- MİLLİ ÇOCUK EDEBİYATI
10- MİLLİ ÇİZGİ FİLMLER
11- MİLLİ OYUNCAK İLE ÇOCUKLARIMIZA ULAŞAMAZSAK...KENDİ İNANÇ VE DEĞERLERİMİZLE KODLAYAMAZSAK...HER YERİ İMAM HATİP YAPSAKTA...HERKESİ HAFIZ YAPSAK DA NAFİLE.
KARDEŞLERİM; VAZİYET CİDDEN KÖTÜ...İYİ GİBİ GÖSTERENLERSE...TUZLARI KURULAR! YA DA MAKSATLARI BAŞKA MAHFİLLERİN ADAMLARI OLANLAR!
12- UYUŞTURUCU
13- ENSEST
14- LGBTİ
15- DEİSTLİK
16- TERÖR
17- CEHALET
18- BİLUMUM AHLAKSIZLIK ÇÜRÜTÜYOR BÜTÜN TOPLUM KATMANLARINI.
ÇARE TOPYEKÜN SEFERBERLİK...
LEŞİ, DOMUZ ETİNİ BESMELE İLE YEMEK ONU HELALLEŞTİRMEZ. KEMALİST ŞİRK DÜZENİ İSLAM SOSUYLA MEŞRULAŞAMAZ.
19- AKILSIZLIK
20- ALLAHSIZLIK
21- AHLAKSIZLIK...
SONUMUZU GETİRECEK...
BELKİ SAVAŞLAR GÖRMEYECEĞİZ. SOLUK ALIP VERMELERİMİZ SÜRECEK. LAKİN BAŞKALAŞARAK BİTECEĞİZ. İSTAVROZLAR ÇIKARTACAK NESLİMİZ. İNANMAZLIK EDEMEYİZ BU TESPİTLERİMİZE, KARDEŞLERİM!
NOEL KUTLAYAN, CADILAR BAYRAMLARINI EDA EDENLER SARIVERDİ SOSYAL ÇEVRELERİMİZİ DE.
SERESERPE SAHİLLERE UZANAN NENE HATUNLARIN KIZLARI, HEM DE ÇANAKKALE SAHİLLERİNDE...NASIL BİR NESLİN ANNELERİ OLACAKLAR?
Kadın toplumun, cemiyetin mayası- şifresi hükmündedir. O bozuldu mu toplum da bozulur! Kadın bozulursa aile bozulur. Aile bozulursa toplum...Hatta insanlıkta!
OKULLAR...SOKAKLARI ŞEHİRLERİMİZİN, BİZDEN AZAR AZAR KOPARTILAN AZGINLAŞMIŞ NEFİSLERİYLE AZGINLIK YAPAN ÇOCUKLARIMIZLA DOLDU.
DÜŞMANA NE HACET? YENİ DÜŞMANLARIMIZ, 15 LİK ÇANAKKALE’DE ŞEHİT OLANLARIN, ÇANAK ANTENLERİN ETKİSİYLE İNGİLİZLEŞEN 15 LİK TORUNLARI...
Mehmet Akif, Babanzade...Bir de Bediüzzamanın adı geçer, müterake yıllarını yaşayan İstanbul’un ilk İngilizleşme ameliyesini yaşadığı günlerde Galata Limanındaki sohbetin aktörlerinden olarak. Çanakkale’yi geçmiştir İngiliz. Geride yüzbinlerce şehidimize mal olarak. Yıkılan yuvalar, sönen ocakların adı yoktur yiten vatanın karşısında.
İngiliz İstanbul’dadır. Sinema salonlarıyla, plaj kültürüyle...Hem de ilk Nataşa salgınıyla. Gençlerimiz fuhuş, uyuşturucu ve alkolün tehdidindedir. Onun içindir ki tedirgin aydınlarımız Yeşilay derler, mücadele adına.(Hilal-i Ahdar)
5 yıl sonrasında geçip giderken afetleriyle İstanbul’dan...aslında Konstantinipolleşmenin tohumlarını atmışlardır. Artık Hristiyanlar gibi yaşayacak Müslümanlar devri başlamıştır.
İnkılaplar, devrimler...derken; suflileşmenin, müptezelleşmenin...hadi bir nev-i islamizasyonun ilk evreleridir yaşanılan günler.
Bizse izmlere odaklanmışızdır...
Mustafa Kamal, İnönü...Takrir-i sükun filan...Muasırlaşıyoruzdur gayrı...
Tırtıldan, kozaya ordan kelebeğe dönüşeceğimizi umar dururuz yıllardır...
Bıdı bıdıyla, kavgayla geçen onca yıl...dedeleri, babaları, çocukları, torunları öğüten berbat yıllar!
Akılsızlık ve hazımsızlık yılları.
Ardından Allahsızlık...Elbette ki kaçınılmaz sonuç; ahlaksızlık...Biraz solcu, biraz muhafazakar, gerekirse İslamcı ama...illa ki harami yıllar!
Asker, aydın, siyasetçi...batının işbirlikçileri içine ederler memleketin...hem yaşanılan yılların...ve dahi o günlerin uzantısı bugünlerin...bu kafayla da elbette yarınların...Bir de din bezirganları!
...
Netice:
Çocuk ve gençlik edebiyatında yokuz...Ülkemizde basılan kitapların %90 ı tercüme...telif eser ortaya koyamıyoruz. Çünkü 250 kelimeyle düşünen mezunlar üretiyor, test ile tost arasındaki eğitim sistemimiz. Ha bir de Fetö’yü üretti gezizekalı eğitim anlayışımız. Üniversitelerimizde ki intihalli hocalar mevcudun 3/2 si. Halkın okuduğu gazetesinin adı bile, bağışlayın... AMK!
...
22 ayrı çocuklara yönelik yayın yapan tv kanallarının hepsi kanalizasyon; pagan kültürü, spirütelizm pompalanmakta...Akaidleri talan edilmekte Asımın neslinin...
Yetişkin kanalları...Millete yengesine nasıl göz koyacağıyla ilgili taktikler öğretmekte. Efendi görünümlü batının distribütör uşakları apış aralı survivorlarla dezenformasyonun vazgeçilmez markası; Var mısın-yok musun Türkiyem?
Renginin yeşil olduğu iddiasındaki sermaye İngilizce isimli siteler üretiyor yüzme havuzlu; mahalleye karşılık.
Helal ile Haram kavramları hikaye...yasal olsun yeter diyen bir kafa...Kilise kafalı nesillere odaklanmış kişisel gelişim azmanları.
...
Barby bebek, adları Fatıma konulmuş kızlarımızın rol modelleri...Kutlu Doğum ile legalleşen doğum günü kavramının tezahürü; bütün liseliler doğum günleri için Mervelerde toplanmışlar. Sex partileri memleketin 93 partisinden daha evla şimdiki gençlik için.
...
Liselerde ensest mağduru gençliğin oranı % 23...
Sigara içenler %86...
Uyuşturucu peynir- ekmek!
Deistlik % 44...
Çinden getirdiğimiz tabletleri Fatih projesi adı altında veletlere dağıtmakla dindar ve ahlaklı nesil yetiştiremeyiz, kardeşlerim. İmam hatip açtık demekle sadece müteahhitlik vazifesi icra etmiş oluruz.
...
Zulüm 1453 te başladı diyen çapulcu gençliğin çığlığını duymak zorundayız.
“Bir kimsenin hidayetine vesile olmak, dünya ve içindeki nimetlerden evladır” diye buyurmuştur; tek önder ve tek liderimiz-efendimiz aleyhisselatü vesselam!
Bunun içindir ki emr-i bil maruf demişizdir, nehy-i anil münker! Yani iyiliğin tavsiyesi ve kötülükle mücadele imani meselemizdir. Elimizle, dilimizle...olmadı kalben buğz ederek kötülüğün reddi temel hassasiyetimizdir. Ki aynı zamanda haksızlığa karşı susmayışımız dilsiz şeytan olmamak içindir.
Bu inanç manzumemiz bizi “İlay-ı Kelimetullah” kapsamlı bir milli mefkurenin kapısına sevketmişizdir ki bu uğurdaki mücadelemizin adı Cihad’dır.
Asr suresidir iman coğrafyamızın sınırlarını belirleyen ilkemiz.
Şimdi... ise...
Ümmetin topraklarında şeytani organizasyonlar cirit atmakta. Evlatlarımız...yani Fatihin nesli...okullarımızda “Zulüm 1453’te başladı” diyecek kadar Bizans nesline dönüşmekte. Lut kavmini lanetleyen bizlerin nesli LGBTİ isimli gayrı ahlaki bir terör örgütünün elamanlarına dönüşmekteler.
Ensest utancımız... Çocuk tacizleri yüz karamız...Kadınları dövmeyi erkeklikten sanan adamlarımız. Hürriyeti sokaklarda arayan kadınlarımız.
“Recep’le Şaban’ın aşkına Ramazan ne karışır” diyen soysuz müptelalıkların-alışkanlıkların arenası oldu neslimizin günlük yaşamı...
Uyuşturucunun her türü türlü türlü!
Uyuştu kanımız... Takatsiz kaldı imanımız...
...Müşrik yapının nimetleri Allah’ın nimetlerinin önüne geçti. Makam, mevki...Servet, şöhret müptelalığı da cabası...Afetimiz akıbetimiz!
...İslam zaafiyetlerimizin sosu...
Dil alışkanlığı hükmünde şehadetimiz...
...Hristiyanlar gibi yaşar olduk...Çünkü inandığımız şekilde yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanır olduk...
...Evlatlarımızla vuruluyoruz...Onlara yüklemlediğimiz batı alışkanlıkları onların yeni amentüsü...
...Neden diyemiyoruz? Sorgulamaktan bile bizarız! Eleştiri getirenlere bile tahammülümüz kalmadı. Allah’ı ve Resulunu hatırlatmak ise malum; gericilik!
...Sustukça, susturulduk! Sustukça yorulduk!
...Tarihin biteviye sahnesinde son 10 yılımız...
25 milyon nüfusumuz 12 yaşının altında.
Bu çocukları kendi değerlerimizle yetiştirdik ne ala!
...Milli Çocuk Edebiyatı...Çizgi filmler-İnternet oyunları-Milli Sinema...Milli oyuncak... Yani informal eğitim!
...
Kızının adını Fatıma koymak bizi kurtarmayacak, Müslüman. Çünkü onun eline Barby bebeği tutuşturan senin. Ona biçtiğin rol model Barby Bebek! 90-60-90 ölçüleri yeterli onun için? Sakın Hz. Meryem’den bahsetme ona. Çünkü o haşa, eskilerin hikayeleri!
Oğlunun adını Muhammed koymakla hiçbirşeyi halledemeyeceğini akletmiyor musun? Onun rol modeli Mus’ab Bin Umeyr değil ki? O nerden bilsin Tarık Bin Ziyad’ı? Sen başka diyarları cennet eylemişsin, gemiler yakıyorsun o diyarlar uğruna kendin farkında değilken, o masum neylesin? Evladını yakıyorsun desem kızar mısın bana? Olsun, Batman bizi kurtarır mı diyorsun? Süperman süper nefesiyle söndürür mü sanıyorsun, ateşi insanlar ve taşlar olan cehennem ateşini?
Aynen gıybet yaparak kardeşinin de etini yiyorsun desem tuhaf bakışlar da atar mısın bana?
Bizi vuran İngilizin kültür kurşunu...Ruhlarımız, akıllarımızı, imanımızı delik deşik ettiler...Ortalıkta salınarak dolaşan yalnızca genç bedenler...Zombileşmiş...
Bak Endülüs’e...Bişi olmaz dediler...Yok oldular...800 yıllık uygarlıktan sonra...Hristiyanları ve Yahudileri dost tutmuşlardı çünkü. Çöküşünü hatırla deden Osmanlının...Onu da kendi değerlerine yabancılaşmış kendi evlatları bitirmediler mi? Ah Jöntürkler! Kafkasya sürgün ve soykırım gerçekliğinin de arkasında aynı gaflet var.
Neyine güvenirsin genç cumhuriyetinin? Yedi düvel boza pişiemez mi ensande? Askeri, siyasi, ekonomik açıdan...kıskıvrak batıya bağlı çömezin...Bak nasılda tıkalı/kapalı değişime?
Hoş...
Bir topluluk kendini değiştirmeden Allah onları değiştirmez/dönüştürmez!
Yani:
Ey iman edenler! Bir kez daha iman ediniz!
...Dünyevileşerek yok mu olacağız? Dünyayı da talan ederek...
Ahiret yolunun yolcuları olarak dünyayı ahiretin bir tarlası olarak ekip biçecek miyiz?
Allah’ın herbir atomunun huzur bulmasını gaye edinerek...
“Victor Hugo: ’Bir okul açan bin hapishane kapatır’ demiş. Bizde okullar çoğaldıkça hapishanelere ihtiyaç artıyor. Çünkü manevi temeller üstünde yükselen bir terbiye sistemimiz yok. Yalnız bilgi vermekle ahlaki itiyatlar kazandırılamayacağını düşünmüyoruz. Bütün yükü maarifin zaten çökmüş omuzlarına da yüklemeyelim. Memleketin manevi havasını tazelemek lazım. Pencereleri ardına kadar açalım. Zehirleniyoruz. Kendimizi kaybetmek üzereyiz.”
(Peyami Safa, Tercüman, 4 Eylül 1959)
Son bir not:
AHLAKİ AÇIDAN ÇÜRÜYORUZ
Adalet Bakanlığı verilerine göre 2017 sonu itibariyle C Başsavcılıklarınca haklarında işlem yapılan kişi 11 milyon 985 bin 118
Çocuklar,bebekler falan çıkılırsa 80 milyonun 12 milyonu,her 5 yurttaşın 1 i ŞÜPHELİ
Yani; ÖNCE İMAN VE AHLAK!
ve UNUTMAYIN!



EŞCİNSELLİK EN BÜYÜK AHLAKSIZLIK TERÖR ÖRGÜTÜDÜR.

Ne pekaka, ne fetö, ne işid ne de diğerleri. Doğrudur bütün bunlar terörist yapılanmalardır. 
Ancak artık normal insan türünü yok etmeye yönelik bir çalışma içerisinde bulunan eşcinsel yapılanmalar muazzam bir örgütlü çalışma içerisine girerek insanlığı tehdit eder hale gelmişlerdir.
Durum bir kişinin kişisel yöneliminden çıkmış sayıları milyonları bulan kalabalıklara dönüşmüşlerdir. 
Bu gidişle duracakları bir nokta da yok.
Birleşmiş milletler 5 yıl kadar önce eşcinselliği...önceleri tüm dünyada sapıklık veya sapkınlık olarak ifade edilen bu durumu...cinsel yönelim ya da cinsel tercih olarak tanımladı. Hatta insanlığın en mukaddes nizamı aile kavramını da bu kavramlar nezdinde eşcinsel evliliği gibi yaklaşımlarla normalleştirdi.
Milat Gazetesinden Ufuk Coşkun’un makalesini paylaşacağım sizlerle.
Olayın vehametinin şimdilik hangi boyutlarda olduğunu görelim. Biliyorsunuz biz Müslümanlar için zina büyük günahlardan. Ama gelişen bu tür olaylarla bunlar zina günahına bile rahmet okutacaklar. Bu sapkınlık önce aşle müesseselerini...tüm dünyada ama...yok edecek, sonra da küresel hegemonların köleleri haline dönüşterecekler.
İnsanlık için bir tehdit ve tehlike olan bu sapıklığı insani kavramlarla hoş göstermeye çalışıyorlar.
Hele ki Türk toplumunun kadim reflekslerini koruması gereken kurum ve kuruluşlarda bu alçaklığa alet edilmekteler.
Cinsel pozitif ayrımcılık diye özellikle gençlerimize karşı kurulan bu tuzağa dikkatinizi çekmek istiyorum.
MEB farkında olarak ya da olmadan nelere alet oluyor?
Nötr cinsiyet, üç ebeveynli çocuklar ve MEB
MEB ve AB ortaklığıyla yürütülen ETCEP(Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi) neye hizmet ediyor?
Geçenlerde Türkçe öğretmeni olan eşim ders kitabından bir karikatür gösterdi. Karikatürde anne olarak gösterilen kişi, bilgisayar başındaki çocuğuna “Hava harika, dışarı çıkıp oynasana” diyor. İlginç olan karikatürdeki bu kişinin erkek mi yoksa kadın mı olduğunu bir türlü anlayamıyorsunuz. Başka bir Türkçe ders kitabında da anne ve baba olarak gösterilen kişiler takım elbiseli, kravatlı olarak resmedilmiş.
Bunların basit, masum çizimler olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Avrupa menşeli küresel bir proje ile karşı karşıyayız. Bireyin fıtratına ve geleneksel aile yapısına ciddi bir müdahale söz konusu...
Vogue dergisi Ocak 2016 sayısında “nötr cinsiyetler kuşağını” konu edindi. Dergi; “Son zamanlarda çiçek desenleri, şifon ve dantel gibi kumaşlar da erkek giyiminde görülmeye başlandı. Nötr cinsiyet artık bir aykırılık değil modadır” diyerek vaziyeti normalleştiriyordu.
Devam edelim, Time Dergisi, Mart 2017’de “Beyond He or She “ kapağıyla çıktı. Ardından National Geographic Ocak 2017 yılında Gender Revelution( Cinsiyet Devrimi) başlığıyla çıktı. Kapağına da kız gibi giydirilmiş bir erkek çocuğunun resmini koydu.
Angelina Jolie ve Brad Pitt de evlat edindiği Shiloh adındaki kız çocuğunu erkek elbiseleri giydirerek büyütüyor. Keza yine ünlü oyunculardan Charlize Theron da evlat edindiği Jackson adındaki erkek çocuğuna kız elbiseleri giydirerek bir kız çocuğu gibi büyütüyor. Türkiye’de de özellikle magazin dünyası üzerinden yoğun algı çalışmaları yapılıyor!
2010 yılında yayınlanan bir habere göre İngiltere’de yaşayan Lisa-Marie Taylor da oğlu Sammy’i nötr cinsiyetli yetiştiriyordu. Sammy, barbie bebekleri ve peri kıyafetleri ile büyüdü.
Huffington Post’ta yayınlanan bir haberde; “Bilim adamları toplumsal cinsiyet kimliğine katkıda bulunan biyolojik faktörleri henüz anlamaya başlıyor. Cinsiyete bakışı artık değiştirebiliriz” deniliyor.
2015 yılında Fransa’da bir mahkeme daha önce erkek olan bir vatandaşın kimliğine ilk defa nötr cinsiyet yazılmasına karar verdi. Belçika’nın Flaman Parlamentosu’ndaki tüm tuvaletlerin ortak kullanıma açıldığını duymuşsunuzdur. ODTÜ’deki “cinsiyetsiz tuvalet” kampanyalarını da hatırlayalım.
Diğer taraftan dünyada ilk kez denenen bir teknikle üç kişinin DNA’sına sahip yani üç anneli çocukların doğumlarına tanıklık ediyoruz. Stratejist Abdullah Çifti’ye göre Embrio’ya DNA müdahalesi ile iki anneli bir babalı veya üç anneli bir babalı çocuklar artık yeni bir aile kavramı! Meksika’da biyolojik olarak iki anneli bir babalı çocuk dünyaya geldi. İngiltere’de nüfusa kaydedildi.
Yine Ukrayna’da üç ebeveynli bir çocuk dünyaya geldi. Çiftçi, bu korkunç projenin Türkiye’de hala kadın erkek eşitliği şeklinde anlaşıldığını dile getiriyor. Oysa yaratılışa çok ciddi bir müdahale var. Aile ve toplumu kökünden sarsacak büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Türkiye’de AB desteğiyle LGBT ve irili ufaklı sol-sosyalist muhalif yapılar üzerinden toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında topluma empoze edilmeye çalışılan “nötr cinsiyet projesine” ne yazık ki bazı muhafazakar kuruluşlar ve MEB de dahil olmuş görünüyor.
Örneğin, MEB ve AB ortaklığıyla yürütülen ETCEP(Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi) adındaki proje bunlardan biri. MEB’in verdiği bilgilere göre; “ Bu programla binden fazla maarif müfettişi, idareci ve öğretmen toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili eğitim aldı. Ayrıca, 542 kadın idareci ve öğretmene yönelik de liderlik eğitimleri gerçekleştirildi.
296 uzmanın katkı verdiği projeye, 10 proje ilindeki pilot okullardan yaklaşık 6000 öğretmen ve 12 binden fazla öğrenci katıldı. Projenin amacı; Eğitim öğretim programlarını ve ders kitaplarını gözden geçirerek, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik tavsiyeler oluşturmak ve bunları yetkililere iletmek… Ders kitabındaki karikatürü hatırlayınız.
İmam hatip okullarının da yer aldığı pilot okullarda karma futbol maçlarından, erkeklerin ip atlamayı kızların da futbol oynamayı sevdiğine varana kadar bir yığın etkinlik, seminer vs düzenlenmiş.
MEB yetkilileri, Türkiye’de ilk uygulama örneği olan bu projenin hayata geçirilmesine öncü olmaktan gurur duyduklarını ifade ediyorlar. Oysa biraz araştırsalar durumun vahametini görecekler. Çünkü kadın erkek eşitliği mevzusu değildir bu. Onca olan bitenden sonra ülkemizin aile ve toplum yapısına yönelik bir planlarının olmadığını mı düşünüyorsunuz?
***
Ensest, deist, lgbt, uyuşturucu, teknoloji bağımlılığı, terör her taraftan kuşatıyor bizi. Anlık menfeatlerimiz adına bu gidişatı görmezden gelir isek ortak bir gelecekten...aydınlık yarınlardan bahsetmemiz mümkün değil.
Bu çöküntüde hepimizin payı olacaktır.
Demedi demeyin!

BİR AİLENİZ VAR MI?

Ramazana ramak kala pop hocalar podyumlarda, cennetten köşkler dağıtmakta, herkese yer var orada! Yok yer, yalnızca müslümana!
...
Ramazana ramak kala onur haftası imiş bu hafta.
Misal günlerden bugün, Fransız kültür merkezinde,
bilumun sapığın her türü, yani LGBT...
Soracakmış konferansta, Türkiye’de LBGT ebebeyn aile mümkün mü?
...
Ben de soruyorum; Türkiye’de “aile” olmak mümkün mü?
olmadığımız için, birileri;
bu soruyu sormakta başka türlü!
...
Pekala mümkün; bizde şirke cevaz veren hocalar oldukça, birileri makatlarından  korkdukça, sürüye dönen müslüman sustukça, bana dokunmayan yılan yaşadıkça, pekala; hayal bile edilemeyenler mümkün!
...
Ne gam; ensest!
Çocuğu her türlü şekilde taciz!
Pedofili...Fare yutmuş kemire kemire fil’i!
Şiddet türlü türlü!
Ne gam; ötüyorsa homonun borusu!
Alın size ahiret sorusu; memnun musunuz halinizden?
....
Devam edelim; kaldığımız yerden;
“bu Pensilvanya’ daki hoca var ya...
Cumhurbaşkanı kim olacak? Paralamenter sistem, başkanlık filan?
Ekmeleddin mazi oldu. Dünya kupası! Şampiyon Amerika? İyi de kim piyon? İşid!” Gel de bu uğultu da hakikati işit!
Hedef;
“her güne taze gündemler!
Banka hesaplarıyla “Mutlu Sürüngenler!”
...
“Onur” kaldı ise sapıkların eline, ben de şikayetler dolayayım dilime!
Zahir ve dahi yazdıktan sonra bunları, payıma düşen nefret suçlaması!
...
Ramazana ramak kala, kelle koltukta!
...
İman; naftalinli... sandıkta!
...
Sapık; sokakta! Burnumuzun ucunda!
...
Acaibül garaibül müslümanımsı: heryerde?
...
Peki Müslüman; nerde?

EŞCİNSEL BİR ÇOCUĞUNUZ OLSUN İSTER MİSİNİZ?

Dinsizlik, ırkçılık, cehalet ve modernite sarmalında olan toplumumuzdaki en büyük tehlikelerden birisi de eşcinselliktir. Bu tehlikeye düşmüş çok sayıda insanımız bulunmakla birlikte her geçen gün doğumla çoğalmayan ama sosyal facialarımızın sebep olduğu bu türün artışına yeni yeni kurbanlar vermeye devam ediyoruz. Benim çocuğum bu tehlikeden uzak diye siz düşüne durun sosyal dokumuzun zehirlenmeye devam ettiği konulardan birisi de bu eşcinsellik konusudur.
Hiç kimse doğumhanenin önünde beklerken “nur topu gibi homonuz oldu” sedasıyla bir çocuk bulmaz kucağında.
Yeni kuşaklar bilmeyebilirler;
Bir zamanlar gerçek aydınların, Müslümanların çok esaslı ve temel bir meselesiydi;
“Dilimiz”e yönelik, organize bir şekilde gerçekleştirilen saldırılar…
Ve “Bir milleti yok etmek istiyorsanız önce dilini bozacaksınız, kültürünü yok edeceksiniz” temalı tartışmalar olurdu. “Dil”e sahip çıkmaya, onu yaşatmaya çalışanlarla, “Dil”i bozmaya çalışanlar arasında önemli bir mücadele vardı… Tabii ki bu “mücadele” de bir yönüyle kaybedildi diyebiliriz bugün için…
Bu çatışmanın “Batıcı” tarafında yer alan medya, devlet-resmî ideoloji desteğiyle bu işte büyük bir rol üstlendi;
Örneğin bir “sanatçı” ne kadar “çıplak-dekolte” giyinirse, bu malûm medyada;
“Cesur”
Diye nitelenir ve haber yapılırdı…
Böylece; Aslında, “çıplaklığın-soyunmanın” bir fahişelik değil, “cesaret”(!) isteyen bir iş olduğu ‘mesajı’ ilgili toplum bireylerine ulaştırılmış olurdu:
Hadi bakalım; kim daha çok soyunacak, kim daha “cesur” görelim dercesine piyasa oluşturulduğu da bir gerçek..
Yine; işte “..rospu” yerine “hayat kadını” denilmesi… ...rospuluğun kötü bir şey değil de bir çeşit ticaret olduğunu vurgulamak için onun da bir “meslek” diye yazılıp çizilmesi gibi…
“İbne” yerine “gay-eşcinsel” kelimelerinin yerleştirilmesi…
“Ahlâk” kelimesi yerine özellikle “etik” kullanılması…
Hatta bazı kelimelerin kullanılması, resmi kurumlardan gönderilen talimatlarla yasaklanır, onların yerine hangilerinin kullanılacağı dikte edilirdi…
Nihayetinde iş; tüm “siyasî” suçluların “terör” olarak tarif edilmesiyle devam etti…
Böylece; “İbne” ve “..rospu” bir küfür olmaktan çıkıp, “gey” ve “hayat kadını” oldu…
Böylece; bu “iğrenç” fiiller, sapıklıklar, tüm galizliklerinden uzaklaştırılıp, gayet “masûm” tercihlere(!) dönüştürüldü!
Bu azgınlığın ve sapkınlığın çok çeşitleri vardı…
İbnelik…
Orospuluk…
Transeksüellik…
Lezbiyenlik…
Şimdi hepsini bir tek şemsiye altında topladılar: LGBT…
Bunlara bir de “cicili bicili” renklerden oluşan –“gökkuşağının renkleriymiş- bir bayrak yaptılar… (Ne kadar “sevimli”(!) anlıyorsunuz değil mi?.. “Ayol bunlar cinsel tercihlerini kullanıyorlar, bunun neresi iğrenç, bayraklarına bir baksanıza.. Toplum olarak bunlara destek olmamız lazııııım…” mesajı ilgili yerlere ulaşmıştır her halde…)
Tabi insan fıtratını hedef alan bu iğrençliğin, tüm dünyada yaygınlaştırılması bir “proje” olarak uygulanıyor…
Bu işte de “Küresel Kraliyetçilerin” desteği var…
Başrollerinde “gay-ibne”lerin olduğu filimler, oyunlar, diziler… Onların “kahramanlaştırılması…”
Bunları ballandıra ballandıra anlatan, reklam eden medya…
Bunları sahiplenen siyasi partiler…
Sonra, bu iğrençliğin “dünya genelinde” örgütlenmesi ve dünyanın en aşağılık-en onursuz işine “onur yürüyüşü”(!) adının verilmesi? O şekilde arz-ı endam etmeleri... (Tek başına bu bile, bu iğrençliğe, bu onursuzluğa bu ismin verilmesi bile, olayın “organize” bir hareket olduğunu göstermeye yeterli aslında…)
Bütün bunlar, rastgele ve kendiliğinden oluşacak organizasyonlar olmadığına göre, “Küresel Kraliyetçilerin” bu işin arkasındaki parmak olduğunu göstermeye kâfi…
Olayın bir de bu boyutu var…
Küresel Kraliyetçilerin asıl amacı, dünyadan dinlerin –“Dinlerin” derken, aslında sadece İslâm’ın-etkisini kırmak, onları yeryüzünden silmek olduğu biliniyor. Dinlerin yerine kendi azgınlık ve sapkınlarıyla insanlığı esir almak ve köleleştirmek hedefleri olduğu da...
Hele şehirleşmenin yoğunlaşması ile yapılan 1+1 daireler...Günübirlik zina evleri...Karma eğitimin getirdiği facia...Üniversitelerin podyum ve cafeteryalara dönüşümü...Mezuniyet törenleri...
Aile, bileceğimiz üzere en mühim ve en küçük yapı taşıdır. Aile sistemine dâhil olan her çocuk, en büyük eğitim sürecine başlamaktadır. Okul eğitimde nasıl ki bir sistem vardır, aile eğitiminde de belli bir sistem olmalıdır. Bu noktada sistem, çocuğun mutluluğu, başarısı, neşesi vb. üzerine değil, huzur ve güven algısının gelişmesi üzerine olmalıdır. Burada anne ve babalara çok iş düşmektedir. Anne-babanın evdeki rolleri ve sınırlamaları iyi belirlemeleri, aile üyesi herkes bu rol ve sınırlamaları geçmemelidir. Bu noktada çocuğu bekleyen tehlike, annenin baba, babanın anne olmasıdır. Bu rol karmaşasına giren çocuk, hayatındaki huzur ve güven algısında ciddi sıkıntıya uğrayabilmektedir. Huzuru annede bulmak isteyen çocuk, oldukça sert, öfkeli, eleştirel, otoriter, evde tam yetki sahibi, tüm karar ve izinlerin yönetimi onda olan bir anne modeliyle karşılaştığında maalesef ki huzuru bulamayacaktır. Aynı şekilde tamamen yönetimi anneye bırakmış, aile işlerine çok karışmayan, en ufak bir izinde bile “Annenize sorun” şeklinde öğüt veren, çocuklarıyla sadece maddi iletişim kuran, çocukları çok muhatap almayan bir baba modelinde de çocuk, güveni bulamayacaktır.
Aile sistemi, demokratik olmalı; anne-baba ortak dayanışma içerisinde bulunmalıdırlar. İzinler ve kuralları belirleme noktasında anne-baba her ne kadar ortak belirlese de, kuralları takip etme ve kurallara uymasına teşvik etmede yahut izinler almada baba biraz daha ön planda olmalı, anne daha çok arada çocuğu rahatlatma noktasında yardım eden olmalıdır. Yani müdür baba, müdür yardımcısı anne gibi düşünülebilir. Bu noktada asıl amaç; kurallar, sınırlar ve izinlerin baba tarafından belirlenmiştir mesajını aldırtarak çocuğu güvende hissettirme; her türlü derdi, sıkıntıyı yaşadığında yanında olacağım ve yardımcı olacağım mesajı vererek çocuğu huzurlu hissettirmektir. Peki, anne güvenli, baba huzurlu hissettiremez mi? Hissettirir. Lakin en temel olarak bu rol ayrımını ve duygu hissettirme durumunu iyi yapmak gerekir. Özünde “bir hata yapacağım zaman babamdan çekindiğim için yapmam(güven), bir hata yaptığım zaman ilk annemle paylaşırım (huzur)” mantığını çocuğa oturtmak gerekmektedir. Bu huzur ve güven sistemi oturmadığı zaman çocuk, küçük yaşta birçok davranış sorunlarına yöneldiği gibi (tırnak yeme, alt ıslatma, yalan söyleme, gece uyuyamama vb.) ileriki zamanlarda hemcinsine yönelmeye de başlayabilmektedir. Genel huzur duygusunu hep babasında bulan ve annesiyle arasına set çekmiş bir erkek çocuk yahut genel güven duygusunu annesinde bulan ve babasıyla arasına set çekmiş bir kız çocuk, haliyle hemcinslerinin onu daha iyi anladığını, onu daha çok rahatlattığını ve onla daha çok zaman geçirmesi gerektiği mesajını doğurup büyütmektedir. Bu da karşı cinse karşı bir öfke, bir nefret bir mesafe beslemesi ve ondan uzak durması gerektiği gibi algıyı maalesef ki oluşturmaktadır.
1 – Karşılaştığım ve gözlem yaptığım kadarıyla, başta anne baba olmak üzere, insanlar; çocuk sevgisini abartıp olmayacak şeyler yapıyorlar. Bunlardan en bariz örneği, bir çocuğu severken dudaktan öpmektir. Çocuk, bir gelişim sürecindedir. Bu gelişim sürecinde, ailesinden duygularını nasıl ifade edeceğini öğrenir. Çocuk, sevgi duygusunu öperek ifade eden bir aileden “Seveceğim zaman öpmeliyim” mesajı alır. Bu noktada hemcins yahut karşı cins ebeveyni tarafından öpülen çocuk, kendi hemcinsine yahut karşı cinsine büyüdüğü zaman sevgisini öperek gösterecektir. Bu da mahrem sınırların sağlıklı oluşmamasıyla birlikte, hemcinsiyle olan ilişki düzeyini ayarlayamaması ve böyle bir akıma yönelmesini sağlayacaktır.
2 – Yine aynı şekilde, ebeveynlerin çocuk sevgisini fazlasıyla abartıp çocuğunu münasip olmayan yerlerinden öpmesi, okşaması, ısırması, elleriyle sıkması vb. gibi durumları, yine çocuğun cinsel kimlik gelişimine zarar vermekle birlikte aynı zamanda mahremiyet algısını ciddi anlamda zedelemektedir. Bu noktada münasip olmayan yerleri, cinsel organları olarak akla gelse de, çocuğun ayağının, göbeğinin, poposunun öpülmesi/ısırılması gibi durumlar, aynı şekilde sakıncalıdır.
3 – Çocukların küçük yaşta belli mahrem bölgelerinin çıplak şekilde dolaşılmamasına dikkat edilmemesi, başta kendi ailesine sonra da çevreye “mantık dışı şekilde” sergilenmesi, çocuğun kimlik gelişimi ve mahremiyet algısına ciddi zarar veren unsurlardan biridir. Özellikle yanlış bir algı olan “göster bakayım amcana” gibi komiklik aleti yapılan cümlenin aslında derin bir cinsel istismar barındırması kaçınılmaz bir gerçektir. Özellikle, 80’li 90’lı yıllarda bu algıyla hareket edip çocuğu (cinsel obje olarak sergilenmesini geçtim) normal sergileme unsuru yapan insanların, nasıl bir nesil yetiştirdiğini analiz etmek, günümüzde taciz-tecavüz vakalarını yaşatan insanların en çok hangi yaş aralığında olduğuna bakıldığında, nasıl bir yıkım yetiştirdiklerini görmek, çok da zor olmasa gerek…
Bu maddeler daha başlangıç. Bunun gibi gündelik hayatta yapılan ve farkına varılmayan birçok hususun olduğunu da belirtelim.
4 - Çocukların bağımsızlığını kazanması gerekmektedir. Bu noktada aileler, merhametiyle hareket ederek birtakım yanlışlara düşmektedir. Bunlardan en barizi, aileler tarafından “Ne var ki bunda” diye düşünülen; “çocukla birlikte uyumak” durumudur. Çocuk, “Korkuyorum, tek yatmak istemiyorum, öcüler var” gibi cümleler kullandığında, ebeveynler kıyamayıp çocuklarını yanlarında yatırmaktadırlar. Bu durum, çocuğun bireyselleşmesine ve bağımsız hareket etme yeteneğine ciddi zararlar vermekle birlikte, özgüven problemleri ortaya çıkarmaktadır. Çocukla, ne olursa olsun birlikte yatılmamaya gayret edilmelidir. Tek başına yatması noktasında desteklenmelidir. Baktınız olmuyor, muhakkak profesyonel bir destek alınmalıdır.
5 – En çok düşülen yanlışlardan biri de çocuğun belli bir yaşa gelmesine rağmen “tek başına duşa girmesine” izin verilmemesidir. Şu örneklerle karşılaşıyorum; “12 yaşında bir erkek çocuğu, hâlâ annesi yıkamakta.” Bu, çocuğun cinsel, mahremiyet ve kişilik gelişimi açısından çocuğa, çok büyük darbedir. Çocuk, anasınıfına kadar, kendi ihtiyaçlarını kendi karşılayabilecek gibi yetiştirilmeli; ilkokuldan itibaren de sorumluluk noktasında işlerini kendisi halletmelidir. 4-5 yaşında ayakkabısını kendisi bağlayan, çoraplarını kendi giyen, elbisesini kendisi giyen çocuğun gelişimiyle, bu ihtiyaçları ebeveyninin karşıladığı çocuğun bedensel, zihinsel, psikolojik gelişimi arasında dağlar kadar fark vardır. Bu yaşlarda, ihtiyacını kendisi karşılamalı ve çok mühim bir mesele olan banyo meselesini de (size küçük gibi gelse de) ilkokuldan itibaren kendisi gerçekleştirmelidir.
6 – Çocuk ile ebeveynlerin ilişkisi düzeyli seviyede olmalıdır. Özellikle ergenlik döneminde aileden farklı bir mod algısına giren çocuğun girdiği moda ayak uydurmaya çalışılmalı, çatışma yaşanıyorsa da düzeyli bir şekilde yaşanmalıdır. Bazı ebeveynler, bu durumlarda ceza vermeyi, öfkeyi ifade etmeyi fazlasıyla abartıp işi şiddete kadar götürmektedir. Örneğin yine yaşadığım bir vakada; çok sert bir baba, kızıyla iletişim kurmayı geçtim, ağır cezalar ve dayaklarla sürekli kızı üzerinde baskı uygulamaktaydı. Bir süre sonra kızı, babasından yola çıkarak, tüm erkeklerin böyle olduğu düşüncesine kapılıp huzuru kendi cinslerinde bulmaya çalışmıştı. Erkeklerle arasına mesafe koyan bu tutum, onu hemcinsinden hoşlanmaya kadar götürdü. Beni daha hiç tanımamasına rağmen, benimle konuşurken bana bile tepkiliydi. Böyle bir durumun tam tersine de şahit olmuşluğum vardır maalesef. Erkek bir ergenin annesiyle ciddi sorunlar yaşayıp kendi cinsine yönelmesi ve bunu açıkça ifade etmesi, ailenin karşısına kabul edilemez ve dünyalarının yıkılmış bir vaziyet almasına sebep oldu. Bu nedenle ilişkileri normal düzeyde tutmak, verilen cezalarda ölçülü olmak, çağın çok değiştiğini ve çocukların bir şeyleri ifade ederken çok farklı ettiğini fark edebilmek, çocukla iletişim kurma noktasında çok önemlidir.
Bu konu, hassas olması nedeniyle dikkat edilmesi gereken hususlar oldukça tedirgin edicidir. Durum bunlardan ibaret. Doğru bildiğimiz noktalar, maalesef ki kendimize, çevremize ve çocuklarımıza ciddi zararlar verebilmekte.
7 - Teknolojinin gelişmesi birçok fayda sağlarken birçok zararlar da ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan bu zararlardan en çok etkilenen savunmasız çocuklardır. Belli bir yaşa kadar ailenin şekil verdiği çocuk, yanlış yönlendirmelerle zarar görmüş bir şekle bürünmektedir. Bunun en acı verenlerinden biri, “sosyal medya çocukları”dır. İnsanlar, çeşitli yoğun duygularını sosyal medyada paylaşırken çocukları üzerindeki duygu yoğunluğunu -en çok da anneler- kontrol edemeyip birtakım “dikkatsizce” paylaşımlar yapmaktadırlar. Somut örnek vermek gerekirse; doğum esnasından tutun yediği yemek, yaptığı tuvalet, attığı adım, giydiği giysiye kadar, “çocuğun her bir şeyini paylaşan ebeveyn grubu” ortaya tünemiştir. İnsan, duygularını paylaşmak isteyebilir. Lakin her şeyin bir sınırı ve yöntemi vardır. Bu çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, çocuk üzerinde narsizm (kendini tanrılaştırma), depresyon (popüler yetişen çocuğun bir süre sonra beğenilmediğini düşünün mesela…), mahrem sınırlara dikkat edememe (sosyal medyada mahremiyet namına bir şey yok zaten…), gibi çok büyük ve telafi etmesi zor sorunlar ortaya çıkarır. Yapılan paylaşımların çocuk tacirlerine, teşhircilerine, pedofil olaylarına karışması konusuna girmiyorum bile… Ne olursa olsun, çocukların sosyal medyadan/hatta teknolojiden bilincini eline aldığı yaşa kadar (ki bu yaş 13 yaş gibi bir yaşa tekabül ediyor) uzak tutulmalı, hatta belki filmler gibi +18 yaş sınırı konulmalıdır. Ancak o zaman sağlıklı bir nesilden söz edebiliriz.

AİLE YAPIMIZ DAĞILIRSA BİZİ HİÇ BİRŞEY TOPARLAYAMAZ!
Müslüman Türk’ün en müesses nizamı ailedir. Modernite ile, kültürel yozlaşma ile özellikle aile yapımızın hedef alındığı aşikardır. Özellikle kadınlarımız, kadınlarımız üzerinden de çocuklarımız asli değerlerimizden koparılmak istenmektedir.
Evlilikler çatırdamakta, 6284 sayılı yasa ile de dibi dinamitlenmektedir. Yalnızca şu facebook denilen illet bile her boşanmanın %40 sebebidir. Ki her üç evlilikten biri boşanmayla gerçekleşirken...
1+1 daireler zinaya çanak olmuş deformemiz çoğalmıştır. Dinsizlik, ırkçılık ve eşcinsellik her yönden bizleri kuşatmasına almıştır.
Ensestlik üstü kapatılmaya çalışılan lağımlarımızdan.
Lgbt’nin en önemli ahlaksızlık terör örgütü olduğunu anlamak için çoluğunuzun-çocuğunuzun illa sapıtması mı gerekiyor?
Bakın dini ağzına pelesenk yapmışların yüzünden gençlerimiz kendilerini deist olarak ifade etmekteler.
Her açıdan beyni uyuşturulmaya çalışılan insanımız (diziler, filmler, kitaplar, internet) bir de kimyasal bağımlılıklarla nasıl mücadele edebilir ki?
Terör örgütleri teröristleri bizim çocuklarımız üzerinden devşirmiyorlar mı?
Milli eğitim, kültür, aile bakanlıkları ve dahi diyanet kör, sağır ve dilsizdir. Ham siyasete kilitlendik, kaldık. Mc kinsey’e ekonomi, Pisa’ya eğitim...Popilist politikadan gayrısına kafası ve yüreği elvermeyen sığ siyasetçiler...
Beyinlerimiz ve gönüllerimiz özelleştirme kapsamında liberalizmle. İçki, kumar, faiz ve zina özellikle yabancı markalarla şeytanın işgal kuvvetleri değil mi?
Sorumsuz ve duyarsız makam sahiplerinin ikbal kavga ve kaygılarına koskoca bir milletin geleceğini teslim etmenin aşağılık ruh halini idrak edecek mekanizmalar neredesiniz?
Entellik-dantellik adına boş-beleş mevzularla nefret toplumuna dönüştüğümüzde aşikar.
Sosyal dokumuz ağır zedelenmiştir.
Kul hakkı, ahiret ve hesap gibi kavramlarımız tedavülden kalkmıştır.
Aklı selim, iman ve amel erbabına sesleniyorum; Allah’ın ayetini hatırlatarak. Ne diyor Rabbimiz:
“Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. (Nur/32)”
Zekat, fitre, sadaka, kurban toplayan vakıflar-dernekler; neredesiniz; Ümmet kurban ediliyor!
Devlet milleti ile vardır. Salt kar etmesi hedeflenen bir organizasyon değildir. İnsanlarının maddi ve manevi ihtiyaçlarının temini için organize olması gereken yapıdır. Bu konuları ihmal ederse yıkılması ya da başka milletlerin esaretine milletini teslim etmemesi mümkün değildir.
Liberal demokratik sekülerite bu milletin amentüsü değildir. Aklımızı başımıza alalım, kendi evlatlarımız bizim sonumuzu getirecek.
Evet felaket tellallığı yapıyorum. Gidişatımız hoş sonuçlara götürmeyecek bizleri.
Önceliğimiz aile düzeni olmalı, sonra devlet düzeni. Devletin tek bir hedefi olmalı çocuklarını geleceğe hazırlamak!
Kör siyaset kısır ikbalin peşine düşmüşken ahvalimiz iç açıcı değildir.
Bakın ecdadın Osmanlı evlilik müessesesi için son döneminde bile neler yapmış?
1.Evlenme yaşı 18 dir. 25 yaşından sonra evlenmeyen evliliğe zorlanır
2.Hastalıktan evlenmeyen tedavi edilir ya da evlilikten men edilir.
3.Mazeretsiz 25 yaşına kadar evlenmeyenin malının 4 te biri malı yoksa ticari karı alınır ve evlenemeyen fakirlere verilir.
4. 25 ine kadar evlenmeyen memur olamaz memursa görevden alınır
5.50 yaşında,maddi ve sağlık durumu iyi olan tek evliliği varsa ikinci evliliğe yönlendirilir. Makul sebeple reddederse fakir ve yetim çocuk bakmakla yükümlendirilir
6.Evlenen fakirlere 150-300 dönüm arası arazi verilir.
7. Evlenen fakir sanayici veya esnafa 3 yıl ödemesiz 100 altın borç verilir
8. Anne-babasına bakacak kimse olmayan koca askerlikten muaftır hanımın da kocası muaftır
9. 13 yaşına kadar çocukları devlet okutur.
3 çocuktan fazla her çocuğa 10 ar altın, 4’ten fazla doğuran anneye 20 altın
10. İlimle uğraşanlar evliliğe zorlanmaz.
11. Uzun süreli gurbete giden eşini götürmek zorundadır.
Makul sebeple götüremezse gurbette evlenmek zorunda ve sılaya yeni eşini getirmek zorundadır.
Ancak bu hususlar topluma bir denge kazandırmaktadır.
Bugün ifsad olmuş toplum yapısının diriltilmesi için bu hususlar ne kadar da anlamlı ve önemlidir.
Bu çığlığı duyalım, duyuralım!

İBNELİĞİN LÜZUMU YOK!
76 yılında ilk olarak televizyonla tanıştım. Tv Turhal’a yeni gelmişti. Tv de bir kahvehanenin penceresinden ilk kez Beşiktaş-Trabzonspor maçını izlemiştim. 2-0 kazanmıştı Beşiktaş maçı. Kalecisinin adı Mete’ydi.
Beşiktaş çocukluk aşkımdı. Onunla yatıp onunla kalkıyordum. Henüz evimize alamamıştık televizyonu. Grundıg bildiğim tek televizyon markasıydı. Fiatı da 7.000 tlydi. Oysa işçi babamın maaşı o zaman için 3.500 tlydi. Nasıl evimize tv alsın diye ısrar edebilirdim ki? Onun için Beşiktaş’ımın maçlarını radyodan dinliyordum. İnönü Stadını sanki görmüşçesine biliyordum. Ama ençok dikkatimi çeken şey trübünlerden yükselen tezahürattı. Bizimkiler gol atınca karşı takımın taraftarlarına “sustu ibneler” diye bağırıyorlardı. Hele hakem bir hata yapsın, ağzının payını “ibne hakem” olarak alıyordu.
Biz çocukların ağzında bile bu “ibnelik” lafı çok kullanılıyordu. Hele bir arkadaşımız beklenilenin dışında bir davranışta bulunsun, söz verip te sözünü tutmasın “ibneliğin lüzumu yok” diye tepkimizi belirtirdik.
Zeki Müren, Bülent Ersoy, Devran Çağlar “ibne” kavramının somut örnekleriydi. Bir de Rock Hudson!
Çocuk aklımla anlam veremezdim bu “ibnelik” mevzuuna. Hatta bakın bu örneği vermek zorundayım. Yağmur sonrası gökyüzünde ebem kuşağı denilen, gökkuşağı belirdiğinde...denilirdi ki kim ki altından geçerse bu gökkuşağının kızsa oğlan, oğlansa kız olur. Şimdilerde lgbt’nin amblemi olan ebem kuşağı...
O yıllarda sinemalarda yoğun bir şekilde erotik ve porno filmler oynar olmuştu. Tıpkı müterake yıllarının İstanbul’unda açılan 52 ayrı sinema salonunda gösterilen dönemin erotik filmleri gibi. Hoş sonrasında sinema sektörü dünyada Yahudilerin, Türkiye’de Ermenilerin tekelinde olacaktı.
Anlatımını yaptığım yıllar bizimde ergenlik dönemini yaşadığımız yıllardı.
Kulaklarımıza gelen duyduğumuz bazı söylentiler bizi şaşkınlığa sürüklüyordu. Eşekle, köpekle, kümes hayvanlarıyla olan sapık ilişkiler mide bulantılarına yol açıyordu. Henüz damacana ve cansız mağaza vitrini mankeniyle zifaf olayı gerçekleşmemişti.
Dünyanın patronları bu kadar güçlü bağırmıyorlardı; Tek dünya dini, dili, devleti ve cinsiyeti diye!
Henüz Türkiye’nin ibneleri bu kadar organize değillerdi. Evlad-ı Fatihan topraklarında “Onur Yürüyüşü” adı altında, hem de Ramazan ayında yüzbinleri toplayamıyorlardı. Onlar E5 in sapık şöforlerine sex işçiliği yapmakla yetiniyorlardı. Eğitim-Sen diye bir sendika “liselerde cinsel pozitif ayrımcılık” diye bir çalışma da yürütmüyordu. İbneler siyasal mücadelede de yer alıyorlar özellikle pekkaka ile saf tutuyorlardı. Fransız Kültür Merkezi “Türkiye’de eşcinsel aileler ebeveyn aile olabilir mi” diye konferanslar düzenlemiyorlardı. Almanya, Norveç, Kanada gibi ülkeler Türkiye’de eşcinsel (İbne) sinema filmleri festivalleri de düzenlemiyorlardı.
Henüz zina da suç kapsamındaydı.
Bilgisayarın hayatımıza girip te...bilgi saymanın dışında başka sayımlar yapmaya başladığı sonrası günlerde...
Çocuk pornosunda dünya beşinciliğimiz...
Çocuklara tecavüzler...sonrasında aşağılık cinayetle bu suçları örtme telaşesi...
Ki dar ağacı gündemimizden düşüvermişti avrupayla izdivaç gayretlerimizde...Apo denilen bebek katilini itinayla beslemekle vazifelendirilmiştik. Vatan hainlerine bile bu dar ağacı reva değildi artık.
Soy ağacına kilitlenen bir Türkiye olmadık gündemlerle kirleniyordu.
Bu topraklar artık deist, ateist, ibnenin her türü (lgbt), terörist, ensest yetiştiriyordu.
İslamcılar bile flört eder hale gelmişti. Zina -haşa- günah olmaktan çıkmıştı. Çocuk yaşta gelinler mevzuu bu işlerin kör-topal en mazlum kısmıydı.
İbneliğin lüzumu yok bile demek bile ayrımcılık katagorisine girmişti.
İlkokul öğretmenlerinin okuduklarını algılama oranları % 37 mesabesindeydi.
Eğitimin hali içler acısıydı.
Çizgifilmler bile ibneliği meşrulaştırıyordu. Batman’in sevgilisi olduğunu öğreniyorduk Robin’in. Gay Mickey, Lez Mickey ile çocuklarımız bu ibne dünyaya adapte ediliyorlardı.
2008 de Türkiye’ de eşcinsel evliliği meclise teklif olarak getirilmişti.
Bir de masumlaştırılıyordu ki sormayın...Tanrı böyle yarattı deyip sapkınlıklarına ortak ta arıyorlardı.
Cehalet mikrobu insanlığa ilk önce cinsel uzuvlarından bulaşır. Ki üniversite öğrencileri bu ülke de “Lut kavminin çocuklarıyız” diye döviz asmadılar mı? Hani “zulüm 1453’te başladı” diyen Bizans tohumları.
İmtihanın en ağır safhasındayız. Sapıklar her yerde! Bir algı var sapık dendiği zaman sadece akla erkek gelir..
Oysa; Sokakların sapık kadınlardan da temizlenmesi lazım ki toplum bir nebze ıslah olsun..
Çok garip geldi değil mi okuyunca “sapık kadınlar”(!)
2 yaşında yavrunun tecavüzden can verdiği bu dünyada daha fazla üzeri kapalı konuşamayacağım!
Bir erkek avret mahallini iyice belli edecek tarzda coook dar bir pantolon giyse,sapık/rezil vs diye bağırırsınız ama giydiğiniz taytlardan her hattınızı belli ederken kendiniz adına neden utanmazsınız? Haa o sizin özgür yaşam tarzınız değil mi? Peki erkeklere niye yok o özgürlükten? Sen baştan aşağı avret olduğun halde tayt giyme özgürlüğünü kendine hak biliyorsunda, erkeğinkini neden alıyorsun elinden?(!)
Senin avretinin belli olması moda,erkeğinki sapıklık öyle mi?
Otobüste/metroda bedeninin kokusunu parfümle güzelleştirip,burnumuzun direğini kıran ve yanımızdan ifil ifil geçtiğinde beyne direk şehvet hormonları uyarısı verecek kadar kokulanan bir kadın; bana bakma dediği gibi beni koklamayın da diyebilir mi? Niye otobusteki belki 10-20 adamın özgürlüğü alınıyor ellerinden? Bu adamlar yol boyunca bu kadını koklaya koklaya gitmek zorunda mı efendim?
Ben helal olduğu halde hiç carşı pazarı göğüsleri yarıya kadar görünür tarzda gezen abi/amca görmedim. Siz gördünüz mü?
Görsek sapık diye koşarız değil mi adamcağızın peşinden.
Peki ben domates seçerken sapık ablanın gögüslerini neden görmek zorundayım? Erkek göbekten yukarısı helal olduğu halde asla böyle gezmez/gezemezken, kadınlar gögüs avretini açıpta geziyor ve bu sapıklık olmuyor öyle mi?
Bir bankta kalcasının tam altına gelecek kısalıkta şort ile oturan bir adamın yanına çocuğunuzu oturturmusunuz?
Ne münasebet deli midir sapık mıdır nedir! Teklifim bile nasıl çirkin değil mi annesi?
Peki aynı şekilde oturan,kalcasından aşağısı çıplak bir kadının giyinişi neden seni aynı şekilde rahatsız etmiyor!!!!
Vel hasıl kelam kardeşler..
Sokaklarda yatakodası kıyafeti ile dolanan her kadında bir o kadar sapıktır!
Toplumun ahlakını bozuyorlar!
Toplumun kalitesini düşürüyorlar!
Bugün o çocuklar çarşı pazarda bir ablanın göğsünü,kalçasını,bacaklarını görmek zorunda kalıyorsa buda bir ÇOCUK VE TOPLUM İSTİSMARIDIR!
Sokaklardaki bu giyinik çıplaklar düzelmedikçe, toplumda düzelmeyecektir! Allah Subhan ve Teala Kuran’da “Kalbinde hastalık bulunanlardan” söz ediyor! Kadınlara seslerine bile dikkat etmelerini emrediyor ki kalbinde hastalık bulunanlar başka türlü anlamasın!

NESLİMİZ YOK EDİLİYOR!
GENÇLERİMİZ ÜZERİNDEN YOK OLACAĞIZ.
MERHAMET VE VİCDAN SAHİBİ MÜSLÜMANLAR, KULAK VERİN ÇAĞRIMIZA!
 Neslimiz bilinçli olarak YOK ediliyor...
Geçtiğimiz günler de bir “Lgbt” sayfası gençlere;
“Eş cinsel olduğunuzu ilk nasıl farkettiniz?” diye sordu.
Ve altına binlerce yorum geldi. Ben bunların bir kaç tanesini ancak okuyabildim, dehşetle sayfayı kapattım.
Henüz lise ve üniversite çağında olan binlerce genç hem cinslerine ilgi duyduğunu, hatta ilişki yaşadıklarını itiraf etmekle kalmamış birde “bunun normal bir durum” olduğunu savunmuşlardı.
Ve şuan bir çok hastaneye cinsiyet değiştirme başvuruları yapılıyor, kaymakamlıklar isim ve nüfus cüzdanı değiştirme talepleriyle dolup taşıyor.
Bunlar sadece görünen kısmı..
Birde aile ve toplum baskısından çekinip bu halini gizleyen binlerce genç mevcut.
Bunlardan biri belki sizin evladınız, kardeşiniz, akrabanız..
Bilemiyoruz lakin durum sandığımızdan daha vahim.
Neden kaçmıyor uykularımız?
Elbette normal bir zihnin yada bedenin ürünü değil bu çocuklar.
Peki ama ne oluyor?
Kim fısıldıyor bunları ismi “Ümmeti Muhammed” olan gençlerimizin kulaklarına?
Hiç duydunuz mu bilmem.. Ama merhume Aidin Salih hocamız çok bahsederdi.
“REKOMBİNANT DNA”
Size en yalın haliyle anlatmaya çalışacağım;
Bizim bedenimiz de bulunan dna’nın bir kopyasını çıkarıyorlar fakat içine istedikleri mutant hücreleri koyup izole ettikten sonra bu genin milyonlarca klonunu üretiyorlar.
Rekombinant dna bugün öncelikle aşılarda ve çeşitli ilaçlarda bulunuyor. İnsanın 2 sarmalı olan dna yapısını 12 ye kadar çıkarıyorlar ve tamamen genleri bozulan mutant bir insan haline getiriyorlar.
Ve en korkunç olan, dna sarmalı 12’ye ulaşmış bir insanın bir daha düzelip eskiye dönmesi im-kan-sız.!
Rekombinant dna ilk olarak “insülin” ilaçların da kullanılmaya başlandı. Bu sebeple insüline başlayan insanlar bir daha bırakamıyor ve ne hikmettir ki bugün 5-6 yaşında ki çocuklara dahi şeker hastalığı teşhisi konuluyor.
Hamilelikte kullanılan folik asitler rekombinant dna yöntemiyle üretiliyor.
Aşıların içeriğinde aynı şekilde bu bela fazlasıyla mevcut.
Doğduğu andan itibaren dna sarmalına müdahale edilen bu çocukların büyüdüklerinde istenilen gibi “eş cinsel” olmaları aslında bizi çokta şaşırtmamalı..
Sadece bunlar ile de sınırlı değil durum.
Dna sarmalımızı bozan diğer faktörler:
-Lazer epilasyon, lazer ameliyatları
-Elektromanyetik dalgalar
-Yapay ve kimyasal yiyecekler (Paket gıdalar)
-Rekombinant dna ilaçları, aşıları
-Çok müzik dinlemek
-KOKULAR!
Yani bize kısaca diyorlar ki;
-Madem siz bizim istediğimiz insan formuna doğal yollarla gelmiyorsunuz, tek tip insan modelini kabul etmiyorsunuz, madem Müslümansınız eş cinsellik size göre değil ve sizin “aile kavramı/mahreminiz” var o zaman dna ve gen yapınızı; ilaç, gıda, spreyleme ile bozalımda bu şekilde itaat edin bize!
Oysa Vallahi ve Billahi Rabbimiz bizi bu konuda açık açık uyarıyor!
Nisa suresi 118-119. Ayetlerin tefsirini hiç merak edip okudunuz mu?
Bakın ne söylemiş müfessirler:
-Dna ile oynayıp sarmalı bozarak farklı yaratıklar elde etmeye çalışacaklar
-Mahluku Halik yerine koyacaklar
-Allah’ın yaratışının değiştirilmeyeceğini ve kendilerine lanet olunduğunu bilmeyecekler!
-Hayvanların kulaklarını yaracaklar..
Bakın bu ayet çok önemli bir bilgi veriyor bizlere.
Şeytan; “...Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” demiştir.
Ayeti Celile’de “Hayvanların kulaklarının yarılması ile yarattıkların değiştirilmesinin” peşpeşe zikredilmesinde büyük hikmetler vardır..
Japonya Kagoşima enstitüsünde tarihteki ilk kopyalama hücreleri kulak yarılarak alınmıştır.
Hayvanların kulakları yarılıp, içerisinden kök hücreleri alınarak kopyaları üretilmiş ve daha sonra bu durum geliştirilerek Avustralya’da donmuş embriyodan bir kız çocuğu dünyaya getirilmiştir.
Amerika’da ise aynı yöntemle yapay bir kadın rahmi üretilmiştir.
Ki geçtiğimiz günlerde Çin’de dünyaya gelen “genetiği değiştirilmiş” ikiz bebekler de bunun bir örneğidir.
İnsanlara bu durumu masum göstermek için “Kök hücre ve klonlama yöntemleriyle sizin kalıtsal hastalıklarınızı tespit edip iyileştirmeye çalışıyoruz” yada “ size daha sağlam bir gen hazırlıyoruz” yalanları söyleselerde işin aslı;
-Mutant
-Allah’a inancı kalmayan
-Tek tür
-Üreyemeyen
-Eşcinsel
-Düşünme yetilerini yitirmiş, robotlaşmış
-Uzaktan kontrol edilebilen insanlar üretmek.
Bugün avmlerde, ayrı atıklarda toplanan kadın pedlerindeki adet kanlarından dahi kök hücreler alınıyor.
Farkında değil misiniz her hastaneye gidenden illa bir “biyopsi” isteniyor. Bunun için bedeninizden kesilen o parçaların çöpe atıldığını mı sanıyorsunuz?
Hiç soran oldu mu; benim biyopsi için verdiğim doku örneğim nerede diye?
-Aa hayır atmadık, öğrenciler üzerinde yeni hücre üretmeye çalışıyorlar derler..
Eğer dürüstler ise..(!)
Ben size paket gıdalardan uzak durun, kimyasal ürünler kullanmayın, ilaç içmeyin, aşı yaptırmayın dediğimde sizden ne çıkarım var Allah aşkına?
Bir çok ilacın prospektüsünde yan etki olarak “ kişilik değişimi” yazıyor.
Oturup kafa yoran oldu mu, yahu nedir bu kişilik değişimi?
Yani üstü kapalı şekilde diyor ki; bunu içersen eş cinsel olabilirsin, zina yapabilirsin, ensest ilişkilere meyledebilirsin kişiliğin değişir! Özellikle parkinson ilaçlarında bu daha nettir!
Bakın güya her önlemi aldı anneler ama dönün bakın şu gençliğin haline!
Şu yazıyı kaleme alan Yağmur Miryazeva kardeşimize kim kulak vermekte? Ne kadar azız bu konuda hassas davranan? İbneler kadar cesur değiller delikanlılığın kitabını yazdığını iddia eden külhanbeyleri, klavye mücahitleri.
Hangisi kız, hangisi erkek ayırt edilebiliyor musununuz?
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’unda mübarek ramazan ayında binlerce kişiyle eş cinsel yürüyüşü yaptılar.
Peki kimdi bu gençler? Gökten zembille inmediler ya.
Onlar bizim gençlerimizdi.
Her birinin annesi babası anadoludan kopmuş gelmiş insanlardı oysa ki..
Düşmanın planı ve projesi bizim idrakımızın çok ötesinde ve bunları teker teker uyguluyorlar evlatlarımızın üzerinde.
Şimdi gönül rahatlığı ile paket gıdalara devam edin, aşılarını yaptırın, her verilen ilacı bitene kadar kullanın..
10 sene sonra yavrunuz da nelerin ortaya çıkabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?
Rabbimiz bize “Onları dost edinmeyin!” Diye emredip uyarırken biz bırakın dost edinmeyi herşeyimizi teslim ettik..
Çünkü bir defa bile Allah’ı ve Rasul’unu anlamaya çalışmadık..
O Allah’ki yarattığı herşeyi güzel yaratmıştı, kendi ellerimizle ifsad ettik!

Değerli kardeşimiz,

Eşcinsel yönelimler fıtri ve yaratılış olarak her insanda ve erkekte olabilir. Bu da insan için imtihan vesilesidir. Yani bir insan için karşı cinsten birisiyle nikahsız ilişki yasaklandığı gibi, aynı cinsten olanlar içinde beraberlik yasaklanmıştır. Şeriat, bunların tadil edilmesi yolunda bazı tavsiyelerde bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıalayabiliriz:
1. Oruç tutmak,
2. Bol bol Kur’an okumak veya zikir çekmek,
3. Kur’an tefsiri veya İslami kitap okumak,
4. Allah’ı bol bol hatırlamak,
5. Ölümü hatırdan çıkarmamak.
Bu noktada dikkat çekici olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı bile ayıp saydığı bu konuda Kur’ân’da o derece çok ve açık ifadelerin bulunmasıdır. Kur’ân, Lût kavmi örneğinde kendisine temas ettiğine göre, demek ki, bu problem ‘Lût kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, zinadan bile çirkin, ama herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilir’ imiş.
Peki, neden böyle bir şey oluyor? Böylesi bir cinsel sapma neden ve nasıl yaşanıyor?
Önce biyolojik-genetik faktörlerle başlayalım:
Aslında hepimizin vücudunda karşı cinsin hormonları da az miktarda bulunur. Zaten, öyle olmasa, bütün erkekler aşırı sert ve maço, bütün kadınlar ise aşırı kırılgan olurlardı ve cinslerin birbirini anlayıp hissetmesi pek de mümkün olmazdı. Ancak normalde var olan bu minimal yönelimler, genetik ve hormonal bozulmalar sonucu, bazı kişilerde ileri düzeylere varabiliyor. Ve ortaya doğuştan eşcinselliğe yatkın bireyler çıkabiliyor.
“E, sonra?” diyorsanız, şu sohbeti dinleyin:
Geçenlerde bir psikiyatrist arkadaşım beni telefonla aradı. Kısa bir girişten sonra, “Baksana!” dedi, “Biliyorsun; son araştırmalar eşcinselliğin bazı durumlarda neredeyse önlenemez olduğunu gösteriyor. İşin doğuştan gelen genetik bir boyutu da olduğu tesbit edildi; sen de okumuşsundur. Yani, bu kişilerin en azından bir kısmı, yaratılışlarında var olan meyil dolayısıyla o yöne gidiyorlarmış; bu açık artık. Oysa biz İslâmî yönden bunun kabul edilemez bir yönelim olduğunu, hatta ceza gerektirdiğini okuyoruz. Nasıl çözüyorsun bu ikilemi?”
Ona, “Belki garip bir örnek olacak ama” dedim, “Biliyorsun, meselâ çok eşlilik de erkekler için neredeyse genetik ve tabiî bir meyildir.” “Evet?” dedi. “Peki sen çok-eşli misin?” diye sordum. “Tabiî ki hayır” dedi. “Neden?” diye üsteledim. “İçinde böyle bir meyil yok mu? Açık konuş lütfen.” “Var aslında” dedi, “Ama hem eşim buna izin vermez, hem toplumsal kurallar, kanunlar vs. bir yığın engel var; biliyorsun. Üstelik günaha girmiş olurum. O yüzden düşünmem bile.”
“Kendi sorunun cevabını kendin vermiş oldun işte.” dedim. “Eşcinsel meyiller de bazı kişiler için genetik bir temelden kaynaklanan, neredeyse zorunlu bir yönelim olabilir; ama o kişilerin de bu anormal yönelimlerini kontrol etmeleri beklenir, bunu becerebilirler de aslında.”
“Bu yönden düşünmemiştim” dedi arkadaşım.
Ardından, kısa bir düşünme sonrası, “Ama” dedi, “meselâ, bilirsin, beyindeki bazı bozukluklar, örneğin temporal epilepsi gibi hastalıklar, kontrolü güç saldırganlıklara yol açabiliyor. Böyle bir hastalığın da etkisiyle, diyelim ki bilincinde olmadan birini öldüren bir şahıs ceza görür mü? Görmez. Bünyesel hastalığın etkisiyle bu suçu işlediği tesbit edilirse Türk Ceza Kanununun 46. veya 47. maddesine göre cezası ya hafifletilir ya da tamamen affedilir. Buna ne diyeceksin?”
“Peki,” dedim, “O hasta, cezası affedildikten sonra, bir cinayet daha işlesin diye serbest mi bırakılır? Yoksa hastalığı düzelene kadar tedaviye alınıp sonra da uzun süre izlenip kontrol mü edilir?”
Arkadaşım, “Yine haklısın” dedi.
Ergenliğe geçiş döneminde sırf meraktan bu tür bir ilişkiyi (kısmen) denemiş gençler de olabilir. Nerdeyse ne yaptığını bilmeden, ‘doktorculuk’ oynarcasına.
“Çocukça bir hata” bile denebilir belki. Ancak, esas önemli olan, bundan sonrasıdır. Bu tür bir olayın ardından, bazen yıllar sonra, “Eyvah, ben ne yapmışım?” muhasebesi yaşanır genellikle. Bu dönemde bunalımını paylaşmayıp kendi kendini yiyip bitirmek; kendini aşırı suçlayıp “Yoksa ben ‘gay’dım mı?” sorgulamasına dalmak, bazen genci tam zıt bir sonuca götürebilir. “Battı balık yan gider” durumu gerçekleşir. Gerçekte öyle olmayan genç, gerçekte öyle olmadığı halde kendisini öyle zannettiği için, gerçekten öyle olur!
Traji-komik bir örnek anlatayım:
Bir eşcinsel hastam vardı. İlkokul yıllarında bağırsak paraziti problemi varmış. Bilen bilir; bu parazit anüs kaşıntısı yapar. Belki inanmazsınız ama, bu kaşıntı gitgide delikanlıyı “Yoksa ben?..” kuşkusuna götürmüş. Sonuç maalesef kötü! Üstelik, anlattığım tek değil. Literatürde, sadece ve sadece bağırsak paraziti yüzünden cinsel tercihi bozulan birçok vak’a var. Yani? Utanıp konuşmamak, gurur yüzünden anlatmamak, yardım istemeyip kendi kendini yemek yok mu? İşte bu şey o kadar çok yerde ayaklara dolanıyor ki! Sırf bu yüzden ne hayatlar kayıyor, bilemezsiniz.
Şimdi, gelelim konunun bizi esas ilgilendiren kısmına:
1. Bu tür hassas konuları ne yok farz etmeli, ne de kaşınmayan yeri kaşımalı. Uyanık bir sessizlik ve dengeli bir müdahale gerek.
2. Küçük yaşlardan itibaren giyim, oyuncak gibi konularda cinsiyeti vurgulayacak ve cinsel kimlik oluşmasına yardım edecek yönlendirmeler yapılmalı. Meselâ, cinsiyete göre giydirmek, uygun oyuncaklar almak gibi.
3. Çocuk, normal gelişimi içinde, özellikle belli dönemlerde, cinselliği çok merak eder; onu doğru bilgilendirmek gerekir. Eşcinselliği anlatın demiyorum. Normal, doğal, insanî merakların doyurulması ilerisi için sağlam bir temel olacaktır diyorum. Bu konularda çekinip utanmayın lütfen: Siz doğrudan utanıyorsunuz ama, birileri yanlıştan bile utanmıyor. Ve hiç unutmayın: “Çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları konuları zaten sormazlar.” Çocuk birşeyi soruyorsa mutlaka cevap vermeniz gerekir—elbette, usulünce!
4. Özellikle ergenlik çağında gençlerin kendi cinslerinden ebeveynlerle, yani babayla daha fazla vakit geçirip paylaşım içinde olması şarttır. Bunu vurguluyorum; tâ ki, “İşten eve, evden işe,” ‘pijama-terlik-televizyon,’ “Hanım, sen ilgileniver, ben çok yorgunum” hastalıklarına yakalanmış babaların kulakları çınlasın!
5. Aile içinde erkeğin hafif başat ve saygın konumunun korunması lazım. Yoksa, meselâ evde kadın bariz biçimde baskın, erkekse pasif ise -ki, neredeyse ahirzaman alameti olarak çoğu evde mevcut durum maalesef budur- erkek çocuk için kadın konumu imrenilecek bir durum kazanabilir.
6. Bu tür bir problemle karşılaşıldığında aşırı tepki ve açıklamasız yasaklar merakı artırır sadece. Konuş(tur)masanız bile, gencin aklındaki soru işaretleri artarak devam eder.
7. Darda kalırsanız bir psikiyatristten yardım isteyin.
Not: Eşcinsellik aslında sadece erkeklere has bir durum değil. Kadınlar arasında da bu problem hatırı sayılır biçimde yaşanıyor. Yalnız, bayanlardaki şekli daha belirsiz seyrediyor ve pek de dirençli, devamlı olmuyor. Normal bir cinsel hayat ve mutlu bir evlilik, problemi çözmeye yetiyor genellikle. Yine de, özellikle bayanların toplu kaldığı yerlerde dikkatli olmak gerekiyor.
Maalesef biz toplum olarak kadın-erkek mahremiyetine ‘çok’ dikkat ederken, mahremiyetin erkek-erkek ve kadın-kadın arasındaki biçimlerini bazı zamanlar sanırım ihmal ediyoruz. Her iki cins açısından, problemin bir sebebi de bu. Bu noktada, biraz kitap karıştırıp erkeğin erkeğe, kadının kadına karşı mahremiyet ve tesettür ölçüsünü öğrenmeye ne dersiniz?

Önemine binaen bir hatırlatma:
Dindar-Muhafazakar Gruplar LGBT ya da Feminist Hareketlerden Ne Öğrenebilir? Bu yazı gazeteci Mücahit Gültekin’e ait. Can alıcı bir hatırlatmada bulunuyor, tabiki anlayana.
“LGBT dernekleri, Türkiye’deki İslami çevrelerden kesinlikle çekinmiyorlar. İslami çevrelerin iflah olmaz bir bölünmüşlük bataklığına saplandıklarını biliyorlar. İslami çevrelerin “tarih dışı” bir dünyada yaşamlarını sürdürdüklerini biliyorlar. İslami çevrelerin birbirlerine güvenmediklerini; rantla, makamla, koltukla girdikleri imtihanı kaybettiklerini biliyorlar.”
LGBT dernekler her yıl 28 Haziran tarihinde dünyanın pek çok yerinde (en son Antarktika’da) “Onur” yürüyüşü adını verdikleri bir yürüyüş gerçekleştiriyor. 23-29 Haziran tarihleri Türkiye’de de “onur” haftası olarak farklı etkinliklerle kutlanıyor ve 28 Haziran’da bir de yürüyüş yapılıyor. 
Yürüyüş için 28 Haziran’ın tercih edilmesinin bir anlamı var. 1969 yılının 28 Haziran’ında Amerika’da Stonewall Bar’a takılan eşcinsellerle polis arasında bir çatışma çıkıyor, eşcinseller polis baskısına isyan ediyor. Stonewall Bar’da başlayan bu isyan günü LGBT hareketlerin “uluslararası” günü ilan ediliyor. Yani seçilen tarihin Türkiye’yle doğrudan bir ilgisi yok. 
Ne var ki Türkiye’de 2015 yılında yapılan LGBT yürüyüşü Ramazan ayına denk geldi. Bazı İslami STK’lar buna tepki gösterdi. Ama LGBT dernekler yine de yürüyüşünü gerçekleştirdi ve “Şabanla Recebin Aşkına Ramazan Engel Olamaz” yazan bir de pankart kaldırdılar. 
LGBT dernekler, “Yahu biz önünde sonunda halkı Müslüman olan, Osmanlı’nın yadigarı bir ülkede yaşıyoruz. Adamların dini duyarlılıkları var, onları kışkırtmayalım. Bir kaç hafta sonra yapıverelim.” demediler. Eylemlerini yaptılar ve üstüne üstlük yukarıda bahsettiğimiz sloganı kapsayan meşhur pankartı da kaldırdılar.
Peki ibneler bile İslami Çevreleri niçin kaale almıyorlar? 
Kaldırdılar, çünkü Türkiye’deki İslami çevrelerden kesinlikle çekinmiyorlar. Onların ipe sapa gelmez, dünyanın en uçuk-kaçık tartışmalarıyla birbirlerini barbarlaştırdıklarını biliyorlar. Yukarıdaki pankartı kaldırdıkları sırada, İslami çevrelerin, özellikle kanaat önderlerinin, aydın ve alimlerinin “Kur’ancılık-hadisçilik”, “Evrenselcilik-Tarihselcilik” gibi tartışmaların içine gömülüp birbirlerini yemekle meşgul olduklarını biliyorlar. İslami çevrelerin iflah olmaz bir bölünmüşlük bataklığına saplandıklarını biliyorlar. İslami çevrelerin “tarih dışı” bir dünyada yaşamlarını sürdürdüklerini biliyorlar. İslami çevrelerin birbirlerine güvenmediklerini; rantla, makamla, koltukla girdikleri imtihanı kaybettiklerini biliyorlar. Onları ne caminin, ne cumanın; ne haccın ne de bayramın bir araya getiremeyeceğini; kimilerinin altı boş bir gururla, kimilerinin ise aşağılık kompleksiyle damgalandıklarını biliyorlar. 20-30 kişilik minnacık grupların bile dünyanın en tuhaf tartışmaları yüzünden bir kaç yıl içinde bir kaç parçaya daha bölüneceğinden eminler. Dünyanın en uyduruk meseleleri yüzünden birbirlerini tekfir edip durduklarını görüyorlar. O yüzden hesap kitap yaparken bu çevreleri dikkate almaya gerek duymuyorlar.  
LGBT/Feminist Hareketlerin “Ümmet” Formasyonu
LGBT hareketler cinsel bir tercihin nasıl bir “dava” haline getirildiğinin, bu davanın nasıl uluslararası evrensel bir misyona dönüştürüldüğünün; onca dilsel, dinsel, etnik, mezhebi, coğrafi farklılıkların bir kenara bırakılıp tek bir amaç doğrultusunda nasıl bir araya gelinebildiğinin en ibret verici örneklerinden biridir (Lütfen, internetten onur yürüyüşü yapılan ülkeleri araştırınız. Onlarca ülkede, neredeyse birbirinin aynı görüntülere, kıyafetlere ve sloganlara şahit olacaksınız). 
Adeta tek dünya milleti olmuş durumdalar. LGBT hareketler aynen bir ümmet gibidir; gökkuşağı renklerinden oluşan tek bir bayrağın altında toplanabilen, her yıl 28 Haziran’da küresel ölçekte bir araya geldikten sonra bir sonraki yıla kadar teorik, kurumsal, siyasi, ekonomik, hukuki, edebi, sanatsal meselelerini belli bir öncelik sırasında tartışıp yeni stratejik hedefler belirleyen (onur yürüyüşü her yıl belirlenen bir “ana tema” çerçevesinde düzenleniyor), o hedefler doğrultusunda sonuç alıcı kararlar alabilen; dünyanın geri kalanındaki LGBT hareketlere duyarlı, o hareketlerin de sorunlarıyla ve kazanımlarıyla ilgilenen ve zaman zaman bir araya gelip birbirlerini dinleyen bir ümmet2 ... Bazen yaptıkları yürüyüşe “polis müdahalesine” rağmen yılmayan; yedikleri biber gazı ve jopları mücadelelerinin “haklılığının” bir kanıtı olarak alkışlayan bir ümmet... 
Dahası aynı paradigmaya ama farklı önceliklere sahip hareketlerle de (feministler, çevreciler, hayvan hakları örgütleri vs) mümkün olduğunca birlikte hareket etmenin imkanlarını arayan, bulan ve bunu karşılıklı desteğe dönüştürebilen bir ümmet... 
Örneğin, LGBT hareketlerin uluslararası organizasyonu olan ve kendi içinde 1200 (bin iki yüz) organizasyon barındıran ILGA -International Lesbian and Gay Association- 132 ülkede faaliyet göstermektedir.
Bir başka çarpıcı/ibret verici örnek, 7 uluslararası örgütün üç transseksüel kişinin Türkiye’de ceza alması sonrası gösterdiği dayanışma ve bu dayanışmanın ne denli hızlı bir şekilde örgütlendiğidir:   
26 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da üç transseksüel kişi polise direnmek ve polise hakaret suçlarından ceza alıyor. Hükmün açıklanmasından sadece 6 gün sonra, 2 Kasım 2011 tarihinde aralarında ILGA’nın da bulunduğu 7 uluslararası örgüt Adalet Bakanlığı’na, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, İçişleri Bakanı’na, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’na, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı’na mektup gönderip söz konusu kişilere yöneltilen suçlamaların düşürülmesini, polis ve mahkemelere ayrımcı uygulamalar nedeniyle soruşturma açılmasını talep ediyor.
Dindar-Muhafazakar Çocuklar Kimin Tebliğ Alanı İçinde?
Bazı arkadaşlar yaptığımız sohbetlerde bu hareketlerin dindar muhafazakar çevrelerin çocuklarını da etki altına aldığını söylüyor, buna ilişkin çeşitli örnekler veriyorlar. 
Bu çok doğaldır ve kaçınılmazdır. Çünkü gerek LGBT hareketlerin, gerekse feminist hareketlerin kendi içlerindeki bazı ihtilafları absorbe edebilme ve asıl hedeflerini gündemden düşürmeme gibi hayati bir kabiliyetleri var. “Erkek egemen ya da heteroseksist düzen” gibi ortak bir düşmanları var ve bu düşmanla mücadele her zaman gündemlerinin ilk sırasında. Onları birbirlerine bağlayan “ortak düşmanla mücadele” aynı zamanda onların entelektüel ve aktivist üretiminin en güçlü motivasyonu.
O yüzden Müslüman coğrafyada tarihin belki de en zor olması gereken mücadelelerinden birini verip, hukuki ve politik sonuçlar alabiliyorlar. Kendi haklarını İstanbul Sözleşmesi gibi hukuk hiyerarşisinin en üstünde yer alan bir metnin içine gömüp, okullarda okutulan kitapları kendi değer yargılarına göre ayıklayıp, ETCEP gibi projelerle Milli Eğitim’e bağlı bütün okullarda yeni yetişecek nesillerin “cinsiyetçi”, “heteroseksist” ve “homofobi” olmaması için gerekli önlemleri alabiliyorlar.
Mevzu bu kadar açık, bu kadar nettir. 
İslami Çevrelerin Sızlanmaktan Başka Yapabileceği Bir Şey Var mı? 
İslami kesim, her yıl 28 Haziran tarihinde,  böylesi bir stratejik amaç birliğine sahip bir organizasyon karşısında ancak sızlanıp, şikayetlenebilir; bazen de yüzeysel tepkisellikler üretebilir, o kadar. Sonra yeniden birbirlerini yemeye, birbirlerini barbarlaştırmaya, birbirlerini tekfir etmeye döneceklerdir. Çünkü bu coğrafyada şu ya da bu gruptan olsun en kolay şey dindar-muhafazakar kitlenin birbirlerine saldırmasıdır. Bunu da “İslami mücadele” gibi hissettikleri sürece kadınlarını, erkeklerini ve çocuklarını feminist ve LGBT hareketlerin etkilemesi ve biçimlendirmesi kaçınılmazdır. 
İslami çevrelerin en önemli sorunu, birlik olamamalarıdır. Dahası, “birlik” olabileceklerine inanmamalarıdır. Onları ne cami, ne cuma, ne Hacc ne de “Müminler ancak kardeştir.” ayeti bir araya getirebilmektedir. Ne de “onlar birbirlerine karşı merhametli...”dir ayeti birbirlerine karşı saldırgan ve agresif dil kullanmalarının önüne geçebilmektedir. Bizi birbirimize karşı hiç bir şey ama hiç bir şey tutamamaktadır. Birbirlerinin açığını, yetersizliğini, çelişkilerini, zaaflarını ortaya çıkarmakla motive olan, bununla tatmin bulan bir anlayış çizgisinin çocuklarımızı götüreceği menzil, neo-liberal yeni sosyal hareketlerin işaret ettiği menzil olacaktır.
Bütün bunlar içe yönelik eleştirinin, itirazın, muhalefetin olmaması anlamına gelmemektedir. Zaten sorun da bu değildir. Sorun, bu çevrelerin birbirlerini düşmanlaştırması, insandışılaştırması, barbarlaştırmasıdır. Birbirleriyle konuşmamaları, kavga etmeleridir; laf sokma, reddetme, ötekileştirme, başkalaştırma, haddini bildirme yarışıdır. Anlaşamasalar da nezaketi, edebi-adabı, görüşüp-konuşmayı, onca ortak noktada birlikte hareket etmeyi becerememeleridir. Birliktelikler yüzeysel ve geçici; ayrılıklar derin ve kalıcıdır. Birbirleriyle uğraşmayı çok ama çok sevmeleridir. Bu coğrafyada “meşhur” olan alimlerimizin, akademisyenlerimizin, entelektüellerimizin bir diğer akademisyenimizi, hocamızı, entelektüelimizi karşısına alıp onunla meşhur olması bir tesadüf değildir. Dindar muhafazakar kitlelerin ne kadar çağdışı olduğunu kanıtlamak için artık “Çağdaş Yaşamı Destekleme” filan gibi isimlerle anılan derneklere ihtiyaç yoktur. 
İslami kesim birlik olmayı, kendi içinde bir barış dili kurmayı, ortak hareket edebilmeyi ve birbirini insanca dinlemeyi beceremediği sürece hiç bir sorununu çözemeyecek, bırakın dünyanın başka coğrafyalarına uzanmayı, kendi çocuklarına bile laf geçiremeyecektir. 
Peki bunu yapabilir miyiz? Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve hatta birlik olmayı becerebilir miyiz? Kesinlikle. Sadece bir ön şart var: Buna niyet etmek, buna inanmak, çaba göstermek, bu konuda kararlı davranarak, belki.


İSLAM HUKUKU VE İNSAN HAKLARI BAĞLAMINDA
EŞCİNSELLİK SORUNU

İnsanların karşıt cinsine duyduğu ilgi, üreme ve çoğalmasına da vesile olduğu için en doğal tavır olarak kabul edilmiştir. Bugün ise kişinin kendi cinsiyetine karşı da, karşıt cinse duyduğu sevgi gibi sevgi duyabileceği iddia edilmektedir. Bu iddia, uluslararası hukuk metinlerinde farklı cinsiyet yönelimlerinden dolayı kimsenin sorgulanamayacağı şeklinde yer almaya başlamıştır. Bu bağlamda farklı cinsiyet yönelimlerinin, insan kimliğinin bir parçası olduğu düşünülmektedir. Farklı cinsiyet tercihlerine saygı, insan onuruna saygı ile eşdeğer görülmektedir. Buna karşılık eşcinselliği insanın doğasına aykırı olduğu için suç olarak tanımlayan bir başka yaklaşım vardır. Bu yaklaşım, insanın mükerrem oluşundan hareket eder. İnsanı mükerrem kabul eden İslam dini, eşcinsel ilişkiyi insanın mükerremliğini düşürücü bir tavır olarak kabul etmektedir. Bu makale, insan bedenine verilen bu iki farklı yaklaşımın, eşcinsellik ile ilgili nasıl farklı sonuçlar ortaya koyabileceği üzerinde bir değerlendirme içermektedir.
Nurten Zeliha Şahin tarafından kaleme alınan bu makale “İSLAM HUKUKU VE İNSAN HAKLARI BAĞLAMINDA EŞCİNSELLİK SORUNU” başlığını taşımaktadır.
İnsanların üreme ve çoğalmasına vesile olan karşıt cinsle evlilik, cinsel hayat için tanımlanan en doğal yoldur. Bugün ise sıkça duymaya başladığımız kişinin kendi cinsiyeti ile cinsel davranışlar içinde bulunma isteğini ifadelendiren eşcinselliğin, diğer ilişki gibi normal davranış şekli olarak kabul edilmeye başlandığı görülmektedir. Bunun doğrultusunda aynı cinsiyetle evlilik Arjantin, Hollanda, Belçika, Kanada, İspanya, Güney Afrika, Norveç, İsveç, İzlanda, Portekiz, Danimarka, Fransa, Brezilya, İngiltere gibi birçok ülkede yasal zemin bulmuştur. Buna karşılık Nijerya, Pakistan, Sudan, Somali, SuudiArabistan, İran, Hindistan, Kenya, Libya, Cezayir, Tanzanya, Malezya gibi birçok ülkede ise yasa dışı kabul edilmektedir.
 Bu tabloya bakarak eşcinsel ilişkinin hukuki statüsü ile ilgili iki karşıt uç tanımlanabilir: Bir uçta eşcinsel ilişkiyi idam ile cezalandıran ülkeler; diğer uçta heteroseksüellik gibi eşcinsel evliliği yasal kabul eden ülkeler.
 Eşcinsel ilişkiyi yasal kabul eden ülkelerde çok değil 40-50 yıl önce eşcinsellik, suç olarak kabul ediliyordu. “En iyi bilinen örnek, 19. yüzyıl sonunda ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde’nin eşcinsel olduğu için hapse mahkûm olmasıdır.”
 Bugün ise farklı cinsel tercihlerin, insan hakları bağlamı içinde değerlendirildiği görülmektedir. Bu değerlendirme ile eşcinsellik hukuki anlamda meşru zeminini bulmuştur. Eşcinselliğin insan hakkı olarak kabul edilmesi, bir sonucu daha getirmiştir ki o da; İnsan haklarına saygı bağlamında eşcinselliğin yasal zemine oturtulması için devletlere baskı kurulmasıdır. Cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği nedeni ile uygulanan cezai yaptırımları, BM kurulunun 18 Aralık 2008’de bir deklarasyon yayınlayarak kınaması da bunun bir göstergesidir.
Sağlıklı değerlendirme yapmak için “Dünya Hegemonları”nın “Yeni Dünya Düzeni” üst başlığında bütün dünyayı, “Tek Dünya Devleti-Dini-Dili ve Cinsiyeti” üzerinden biçimlendirdiği gerçeğini gözönünde bulundurmamız gerekiyor. 
Uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan bu hak karşısında farklı bir tavır sergilemek, insan hakkına müdahale olarak kabul edilmektedir. Uganda, 2014 Mart ayında yürürlüğe koyduğu ceza kanunu ile eşcinselliği suç olarak tanımlayınca, ABD, İngiltere, Norveç ve Danimarka bu ülkeye yaptıkları yardımı askıya alacaklarını duyurmuşlardır.
Neden olarak da bu yasayla, Uganda’nın müdahil olduğu “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesini”, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesini”, “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini” ihlal ettiğini savunmuşlardır.
 Uluslararası sözleşmeler de eşcinsellik; “eşitlik ve ayrımcılığa uğramama”, “kişi güvenliği”, “özel hayat”, “işkence, zalimane, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza ve muamelelere tabi tutulmama” hakları içine dâhil edilerek insanhakkı şeklinde tanımlanması, eşcinselliğe karşıtlığın insan haklarını ihlal olarak kabul edilmesini getirmiştir.
 Eşcinselliğin insan hakları zeminine oturtulması, korunması gereken evrensel bir hak olarak tanınması anlamına gelmektedir. Çünkü insan haklarının en önemli niteliklerinden birisi, evrensel yönüdür. Evrensellik ise, güya tüm insanlar için geçerli olan ön kabullere dayanır.
İnsan haklarına göre tüm insanlar için geçerli olan en temel insan hakkı, insanın doğarken seçemediği milliyetinden, renginden, cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa uğramamasıdır. Kişinin cinsiyeti ile beraber, kendi cinsel kimliğine yönelik algısını da doğuştan getirdiği düşünülmektedir. Buna göre kişi, cinsiyet yönelimini karşıt cinsiyete mi yoksa kendi cinsiyetine mi yapacağını sonradan seçemez. Bu duygu doğuştan gelir. (İşte eşcinsel sapıklığının kendilerini tutarlı bir duruma koymak için dayanakları bu iddiadır. hatta günahlarına Tanrı’yı da suç ortağı yapmaya çalışmaktadırlar: Tanrı bizim böyle olmamızı istedi! Bu tezden yola çıkacak olursak yarın bütün katillerinde, hırsızlarında aynı gerekçeye sığınmaları beklenilebilir: Tanrı bizim günahkar olmamızı istedi.) Cinsel yönelim, insanın doğasından kaynaklanan bir duygu olarak kabul edildiği için kişinin farklı cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğraması, kişilik haklarına saldırı ve insan haklarını ihlal olarak kabul edilmektedir. Eşcinsellerin en önemli sloganı “eşcinselliği biz seçmedik”dir. Eşcinselliği insan hakkı olarak kabul edenlere göre, insanın karşıt cinse duyduğu ilgi doğuştan gelen doğal bir duygu ise, bazı kişilerin karşıt cinse değil de kendi cinsine yönelik duygusu da o derece doğaldır. Bu nedenle, bir eşcinselin değişmesini istemek, kişiliğini değiştirmesini istemek ile eş değer olduğu düşünülmektedir. (Eşcinseller türeyeyerk çoğalan bir tür değildir. Yani başkalrının çocuklarını sosyal-kültürel-psikolojik etmenelrle kendilerine benzetmektedirler.)
Bu yönü ile insan haklarını korumayı içeren sözleşmelerde farklı cinsiyet tercihleri, yaşam hakkı ve vücut bütünlüğünü koruma hakkı gibi dokunulmaz, ihlal edilemez bir hak haline dönüşmüştür. Fakat farklı din ve kültürlerin, insana ait değerlendirmesinden kaynaklanan, eşcinselliğe yaklaşımının farklı olabileceği gerçeği göz ardı edilmiştir. Eşcinsellik, insanın kendi bedeni ile ilgili kararlarda özerk bırakan bir kültürün ürünüdür.
Buna karşılık insanı mükerrem kabul eden ve mükerremliğinin devamı için yaratılışını koruma sorumluluğu veren bir başka yaklaşım da vardır. Bu yaklaşım, İslam’ın insana verdiği değerden hareket eder. Bu noktada şu soruların sorulması gerekir: Gerçekten eşcinsellik her kültür ve toplumun kabul etmesi gereken evrensel bir hak mıdır yoksa
kişisel bir tercih midir? Devletlerin kendi ahlaki ve dini inanışları doğrultusunda eşcinselliğe farklı yaklaşımı, insan hakkını ihlal olabilir mi? İnsan onuru karşısında insana aitbaşka bir değerlendirme olamaz mı? Bu değerlendirme diğeri kadar meşru kabul edilmeli midir? Bu soruların cevapları bu makale çerçevesinde aranacak ve iki farklı medeniyetin insana verdiği değer içerikli anlamın, eşcinsellik bağlamında ne gibi farklı sonuçlar doğurabileceği üzerinde durulacaktır.
KAVRAMLARIN DOĞRU TANIMLANMASI GEREKİYOR
Eşcinsellik ile insan onuru ve mükerremlik arasındaki bağlantıyı kurabilmek için kavramsal içeriğinin iyi oturtulması gerektiğinden hareketle, öncelikle kavramsal çerçeve çizilecektir. Bu kavramsal analiz yapılırken eşcinsellik, onur ve mükerremlik kavramları kendi içeriği içinde ayrı ayrı ele alınacaktır.
1- Cinsiyet Yönelimi ve Toplumsal Cinsiyet Kimliği
Cinsiyet algısına yönelik iki tanımlama önem kazanmaktadır. Birincisi toplumsal cinsiyet kimliği; ikincisi cinsiyet yönelimidir. Toplumsal cinsiyet kimliği, Transseksüalite olarak adlandırılmaktadır. “Kendisini karşı cinse ait hisseden veya karşı cinse benzeme isteği duyan kişilere transseksüel denir. Bu tanım, hem erkek hem de kadın için geçerlidir.” Transseksüalite cinsel kimlik bozukluğu tanımlaması ile hastalık olarak kabul edilmektedir. Fakat en son gelişme itibarı ile Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı 5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-DSM-) de transseksüellikle ilgili cinsel kimlik bozukluğu yerine cinsiyet uyumsuzluğu veya cinsiyet hoşnutsuzluğu olarak çevrilen “gender dysphoria” tanımı kullanılmıştır. Bu tanım değişikliği gelecekte cinsiyet tanımlamasının, cinsiyet yönelimi gibi hastalık bağlamından çıkartılmasında bir adım olarak görülmektedir.
İkincisi ise cinsiyet yönelimidir. Cinsiyet tercihi yerine cinsiyet yönelimi kullanılarak, cinsiyet yönelimin bir tercih işi olmadığı ifade edilmektedir. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesinde açıkça cinsel yönelim ifadesi kullanılarak, bu yönelimde olan kişilerin herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmamasına yer verilmiştir. Cinsiyet yönelimi “belli bir cinsiyetteki bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekim olarak tanımlanabilir. Bunlar Heteroseksüellik, eşcinsellik (homosexual), biseksüellikdir. Bu üç cinsel yönelime göre kişinin karşı cinsiyetten birine yönelimi Heteroseksüellik, kişininher iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir.” Kişinin, kendi cinsiyetinde olan kişilere cinsel duygular ile yönelimi ise eşcinselliktir. Eşcinsel yönelimli bireylerde erkekler gay; kadınlar lezbiyen olarak isimlendirilmektedir. LGBT’nin kısaltması da Lezbiyen, gay, biseksüel ve trans (travesti ve transseksüel) dır ve zaman zaman ‘cinsel azınlıklar’ diye anılan grup ve kimliklerin tümünü kapsayan bir terim olarak kullanılmaktadır.”
Cinsiyet yönelimi cinsiyet kimliğinden, ruhsal ve bedensel bir hastalık olarak kabul edilmemesi yönü ile ayrılmaktadır. Eşcinsel tavrın sağlıklı bir durum kabul edilmesinde bilimsel yönden Dr. Evelyn Hooker’in 1950 yılında 30 eşcinsel 30 heteroseksüel üzerinde yaptığı anket çalışması etkili olmuştur. Bu anket çalışması sonucu Hooker, eşcinselliğinheteroseksüellik kadar normal bir tavır olduğu sonucuna ulaşmıştır. 1970 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği, Hooker’in bu çalışmasına dayanarak cinsiyet yönelimleri için hastalık, psikolojik  , anormal davranış tanımını kaldırmıştır. 1973 yılında DSM’ (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)’den homoseksüelliği kaldıran Amerikan Psikiyatri Birliği 1975’de eşcinsellerin kararlarında, güvenilirliklerinde, genel sosyal ve mesleki yeteneklerinde herhangi bir değer düşüklüğü olmadığını vurgulayarak eşcinselliğe destek vermiştir.17 17 Mayıs 1990’da WHO eşcinselliği zihinsel hastalıklar bölümünden çıkartmış, bu kararını 1992’de Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırması (International Classification of Diseases “ICD-10”) listesine resmen kayıt etmiştir.
Bu tanım değişikliğinin hukukta ki yansıması ise; farklı cinsiyet yönelimleri, özel hayat kapsamı içinde korunması gereken bir hak olarak görülmeye başlanmasıdır. Bu nedenle uluslararası sözleşmelerde kişinin cinsiyet yönelimine müdahale, insan onuruna müdahale olarak kabul edilmektedir.
2- İnsan Onuru
İnsan onuru, insanın değerini ifade eden ve hukuk metinlerinde insan haklarının temelini oluşturan bir kavram olarak önümüze çıkmaktadır. İnsan onurunun, insana verilen ahlaki değeri ifade etmesi yönü ile felsefi; insan haklarının temel nedenini oluşturması yönü ile de hukuki bir kavram olduğu söylenilebilir. İngilizce “dignity” kelimesi ile ifade edilen bu kavramın Latince bir kelime olan “dignitas” kelimesinden türediği bilinmektedir. “Dignitas” kelimesi Roma’da, senato ve hâkimler gibi yüksek statüye sahip olan kişilerin saygınlığını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu kullanıma dayanılarak denilebilir ki; Roma İmparatorluğu döneminde “dignitas” kelimesi, bireyin toplum açısından değerini ifade eden bir anlamı içeriğine sahiptir. 
Roma İmparatorluğunda “dignity” kelimesine verilen bu anlam ile beraber imparatorlukta yaşayan Cicero’nun bu kelimeyi toplumsal yargıdan bağımsız olarak kişisel saygı, onur ve değer ile eşleştirdiğini görmekteyiz. Cicero’ya göre onur sahibi olmak için insan olmak yeterlidir. İnsanın herhangi bir statüye sahip olmasına gerek yoktur. Roma İmparatorluğu döneminde “dignity” kelimesiyle, insana toplumsal tanımlamadan bağımsız olarak bir değer yüklense de veya bu kelime sadece statü sahibi olanlar için kullanılsa da her ikisinin anlam içeriğinde, onur ve haysiyet yer almaktadır. Roma İmparatorluğu döneminde onur kelimesine verilen bu iki anlamın bu gün için kelimenin anlam içeriğini oluşturmada etkili olduğu görülmektedir.
Bu tanımlamalara göre onur kelimesinin, kişinin kendisini nasıl algıladığı ve toplumun kişiyi nasıl algıladığı şeklinde iki anlamı bulunmaktadır. Birinci anlamı ile onur, kişinin kendisine karşı duyduğu öz saygı, şeref ve haysiyeti ifade etmektedir. Bu, kişinin kendisini nasıl algıladığı ile ilgilidir. Bu yönü ile kişi, kendisini tanımladığı şekilde kendisine saygı duyulmasını, onurunu korumaya yönelik bir eylem olarak kabul etmektedir.
İkinci anlamı ile onur, başkalarının gösterdiği saygı, değer ve itibardır. Toplumun kişiye gösterdiği bu değer ve itibarı belirleyen ise genel toplumsal ahlaki değerlerdir.
Özellikle Rönesans döneminde bu iki anlam içeriğinden bireyin kendisine karşı duyduğu öz saygı ve haysiyetin diğer anlam içeriği olan toplumun kişiye gösterdiği değere göre daha çok işlenerek felsefi temelinin oluşturulduğu söylenilebilir. Bu dönemde insanın onurunun nereden geldiğine dair soruya Kant’ın verdiği cevap, insan onurunun birey merkezli olduğu vurgusunu artırmıştır. Kant, İnsan onuru ile insanın özerkliği kavramını eşitlemiştir. İnsanın, aklı ile ulaşabildiği evrensel ilkeler doğrultusunda iradesini kullanma görevi, onu özerk bir varlık kılmıştır. Özerk bir varlık olarak bütün insanlar eşit onura sahiptir. Özerklik kavramı kişinin hukuken dokunulmaz alanını genişletmiş ve kendi bedenine yönelik ahlaki yasaları kendisinin belirleme hakkını ortaya çıkarmıştır.
İnsanın kendi değer ve itibarını korumadaki ahlaki yasaları kendisinin belirlemesi, haklar vurgusunu kuvvetlendirmiştir. İnsan hakları kavramı bu bağlamda genişlemiş ve insan onuruna bağlı olarak birçok haklar talep edilmeye başlanmıştır. Cinsiyet yönelimi ve cinsiyet tanımlaması da, insan onuruna dayalı bir hak olarak kabul edilmiş ve bu hak “Yogyakarta Principles” şeklinde ilan edilen prensipler ile de açıkça ifadesini bulmuştur.
İnsan onurunun bireysel vurgusu her ne kadar ağırlıkta olsa da toplumsal vurgusunun da varlığı göz ardı edilmemelidir. İnsan onuru, insanın ahlaki değerini ifade ettiği için özel kültürel bir anlamı da içermektedir. Bu nedenle sadece kişisel değer tercihleri üzerine insan onuru inşa edilemez. İncelendiği zaman toplumların, kendi kültürel yapılarından kaynaklanan insan onuru ve itibarını koruyucu değer algısının olduğu görülmektedir.
Onur kelimesinin içeriğini aslında toplumun ahlaki değer algısı doldurmaktadır. Kişisel onur nedir sorusuna her toplumun dini ve kültürel algısı çerçevesinde bir cevabı vardır. Toplumların onur kavramı değerli ve iyi olanı anlamlandırmalarına göre değişmektedir. Her toplum, kişisel onurdan nasıl uzaklaşılacağı ve kişisel onurun nasıl kaybedilebileceğine dair bir bakışa sahiptir. Bu nedenle onura toplumsal olarak verilen anlam,çoğu zaman bireysel seçimlere baskın çıkabilmektedir. Örneğin Kanada’da onur, insan şeref ve haysiyetine uymayan davranışlardan insanı korumayı çağrıştırmaktadır. Kanada
Yüksek Mahkemesi bu tanıma dayanarak fuhşu, kadın bedenini ticarileştirdiği ve insan onurunu aşağıladığı şeklinde açıklamış ve açıkça ticaretinin yapılmasını yasaklamıştır.
1990’lara kadar Fransa, Amerika ve Avustralya gibi ülkelerde, “cüce atmaca” olarak adlandırılan, gece kulüplerinde oynanan, zarar görmemeleri için giydirilen özel kıyafetler içinde cüceyi, el üstüne alınarak en uzağa atma yarışması yasaldı. İnsan hakları savunucuları tarafından bu davranış ki cüceler bu pozisyonlarından şikâyetçi olmadıkları halde, insanın onuruna aykırı kabul edilmiş ve yasaklanmıştır.  Fransa’da, Müslüman kadınların giydiği burka, kişinin bireysel tercihi olduğu halde, kamu alanlarında giymenin kadın onurunu küçük düşürdüğüne dayanılarak 2011 yılında yasaklanmıştır. 
Sonuç olarak, insan onurunun bireysel yönü olduğu kadar toplumsal yönünün de var olduğu kabul edilmiştir. Bu anlayışa göre birey, toplumun bir parçası olduğu için, hukuki düzenlemeler ile genel toplumsal yarar göz önünde tutularak bazı davranışları yasaklanabilir. Bireyin ahlaki tercihi olduğu gibi toplumların da kültürel ve dini algı ile beslenen ahlaki tercihleri bulunmaktadır. Yasa koyucu hukuki düzenlemeler yaparken, dini ve kültürel algı temelli bu ahlaki tercihleri, toplumsal yararı gözeterek koruma görevi üstlenebilir.
3-İnsanın Mükerremliği
İslam’ın insana bakışının temelinde “Biz insanı mükerrem kıldık” ayeti yer almaktadır. Mükerrem, ikrama mazhar olmuş demektir. İnsanı bu ayet bağlamında değerlendirirsek; insan bedeni ve ruhu ile parçalanmaz bir bütündür, bu bütünlük içinde diğer yaratılmışlardan farklı özeliklere sahip kılınarak şereflendirilmiştir ve bu mükerremliğinin korunması da yaradılışının korunmasına bağlanmıştır.
Kuran’da insanın ilk yaratılışı “fıtrat” kelimesi ile ifade edilir. Fıtrat kelimesi yarmak, yararak çıkma anlamına gelen “ftr” kelimesinden gelmektedir. “Ftr” kelimesi, mutlak yokluğun yarılarak varlığın çıkması hali olan ilk yaratılışı ifade etmektedir. “Fıtrat” kelime olarak sadece Rum Suresi 30. ayetinde geçmektedir. Bu ayette, fıtrat ilk yaratmadaki bozulmamış tabiatı ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü yaratmak, yaratanın insanı tasarımladığı şekli ile yaratması ve bu yaratmasına dışarıdan hiçbir müdahalenin yapılmaması anlamını içinde taşımaktadır. İnsan aslında bedensel ve ruhsal yapısı ile bir tasarımın ürünüdür. Bu tasarımın dışında bir hareket, ilk yaratılmış halini, yani fıtratını değiştirme anlamına gelmektedir.
İnsanlar kadın ve erkek olarak beden yapısına uygun olan bir ruh yapısı ile birlikte dünyaya gelmektedir. Bu nedenle insanın doğuştan gelen özelliklerine müdahale, kişinin sadece kendisinin değil gelecek nesillerin de, yaratılan temiz fıtratının değişmesi ile sonuçlanır. İslam hukuku ise insana bireysel hazları açısından değil, yaratılıştan getirdiği insanın insan olmasından kaynaklanan insani özellikleri açısından yaklaşır. Amaç insanın yaratılışından gelen, her insanda ortak olan insani özellikleri koruyarak, insanlığın devamlılığını sağlamaktır. İslam’ın bu yaklaşımını insan onuru, saygınlığı açısından değerlendirecek olursak; İslam insanın değil, insanlığın onur ve saygınlığını kabul ederek, genel toplumsal faydayı özel bireysel tercihlerinin önüne geçirmektedir. Genel toplumsal faydayı belirlerken de insanın yaratılıştan getirdiği insanın insan olmasında kaynaklanan ve gelecek nesillere de aktarılması gereken özellikleri korumayı temel alır. Bu nedenle insanın bedenine müdahale, İslam hukukunda zaruret bağlamı içinde tartışılan bir konu olmuştur. Bu bağlamda sadece, Allah’ın yarattığı taslağın dışında ârizi bir durum varsa, asıl fıtrata döndürmede bedene müdahaleye izin verilmiştir.
 “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” İsra 17/70.
“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Rum 30/30. 
Bu ayet, bütün insanların yaratılışında uyulan genel bir kanuna işaret etmektedir.
Cinsiyet yönelimi ve cinsiyet tanımlaması da, İslam hukuku açısından yaratılıştaki arizi bir durum olup olmadığı bağlamında tartışılan bir konu olmuştur.
II- İnsan Onuru Açısından Eşcinsellik
İnsan onurunu korumayı amaç edinen insan hakları, insan onuru üzerine temellendirilmiş birçok hakları da içerisinde barındırmaktadır. Bu haklardan birisi de, zeminini insan hakkına ve onuruna saygıda eşitliğin oluşturduğu cinsel yönelim hakkıdır. Cinsel yönelim, kişilik hakkı olarak kabul edildiği için birden fazla insan hakkı içinde tanımlanabilmektedir. Bu gün AHİM’in eşcinsellik ile ilgili davalarda 8. Maddeyle (özel ve aile hayatına saygı hakkı) bağlantılı olarak 14. Madde (ayrımcılık yasağı) nin ihlal edildiği yönünde karar verdiğini görmekteyiz. Farklı cinsel yönelimlere getirilen yasaklar, İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesi çerçevesinde özel hayata müdahale sayılmıştır.
Türkiye’nin de üye olduğu Avrupa Konseyinin Danışma Meclisi olan Parlamenterler Meclisi (AKPM), Strasbourg’da tavsiye kararı olarak, eşcinselliğin suç tanımından çıkartılmasını istemiş ve eş cinselliğe yönelik ayrımcılığın insan haklarına aykırı olduğunu ilan etmiştir. Eşcinsellik, belirtildiği gibi kişilik hakkı olarak kabul edilmesi ile eşcinselliğe karşıt bir tutum, insan onurunu ihlal anlamına gelmektedir. Örneğin farklı cinsel yönelimi olanlar kendi seslerini duyurabilmek için 24-30 Haziran olarak belirledikleri haftaya onur haftası ismini vermişlerdir. Türkiye’de özellikle yabancı ülkelerin konsoloslukları vasıtasıyla Eşcinsel Film Haftaları ve başka etkinlikler düzenlenmektedir. Türkiye’de eşcinsellerin Ebeveyn Aile olup olamayacakları hususunda lobiler oluşturmaktalar. Mevcut aile yapımız tartışmaya açılırken eşcinsel evliliklerinden söz edilmektedir. ırakın onu, Milli Eğitim bile 162 pilot okul vasıtasıyla Cinsiyet Eşitliği başlığı altında cinsiyetsiz okulları hedeflemektedir. Yani çocuklar kendi cinsiyetlerini kendileri tercih etsin, biz onlara kız ya da erkek gibi belirleyici emareler vermeyelim demektedirler. 
Böylece eşcinseller, insan onuru bağlamında haklarını talep ederek, hak taleplerini meşru zemine oturttukları görülmektedir.
III- İnsanın Mükerremliği Açısından Eşcinsellik
İnsanın mükerrem yaratılması, ona bu yaratılışını koruma sorumluluğu yüklemiştir.
Eşcinsellik karşısındaki tavır da, insanın yaratılışında böyle bir duygunun var olup olmadığı yönünde şekillenmiştir. Bu nedenle Kur’an’ın eşcinsellik karşısındaki tavrı ve bu tavır çerçevesinde şekillenen İslam hukukunun eşcinselliğe yönelik yaklaşımı belirlenmeye çalışılacaktır.
Nikah dışında kadın erkek yakınlaşmasını zina olarak ifade eden İslam nasıl olur da sapkın cinsel birliktelikleri onaylayabilir ki?
1- İslam Hukuku açısından Cinsiyet Yönelimi ve Toplumsal Cinsiyet Kimliği
İslamiyet açısından cinsiyet tanımlaması ile ilgili yapılan başta ki ayrım oldukça önemlidir. İslamiyet’in cinsiyet yönelimi ile toplumsal cinsiyet kimliğine yaklaşımı arasında temel bir fark bulunmaktadır. İslam hukuku cinsiyet kimliğine biyolojik yaklaşmaktadır.
İslam hukukunda bu konu “hünsâ” adı altında ayrı bir başlık halinde işlenmiştir. Hünsâ “Doğuştan hem erkeklik hem de dişilik organına sahip bulunan veya erkek mi kadın mı olduğu tespit edilemeyen kişiyi ifade eder.” Hünsâ, fizyolojik olarak doğuştan her iki özelliği getirdiği ve bedensel pozisyonu, kendi tercihi dışında oluştuğu için klasik fukaha hünsâ’nın durumu ile ilgili hukuki statüyü ayrı belirlemiştir. Cerrahi müdahaleler ile cinsiyet değiştirmenin mümkün olduğu günümüzde ise hünsâ’nın kendi kimliğine kavuşabilmesi için cerrahi müdahaleye cevaz verilmektedir. Bu ameliyatlar, fıtrata müdahale olarak kabul edilmemektedir. Aksine İslamiyet’te kadın veya erkek kimliği şeklinde her kişinin tek cinsiyete sahip olması temel kabul edildiğinden, bu ameliyatlar kişinin asıl fıtratına dönüş olarak görülebilmektedir. Ayrıca bu örnekler sayıca az olan insanlarda gözlemlenen bir durumdur. 
Başta değinildiği gibi eşcinseller kendilerinin bedensel kimlikleri ile değil duygusal olarak duyumsadıkları kimlikleri ile kabul görmek istemektedir. Onlara göre bedenleri gibi bedensel kimliğe yönelik duyguları da doğuştan gelmektedir. Bu nedenle bedenlerine yönelik herhangi bir müdahaleyi, kişilik haklarına müdahale olarak kabul etmektedirler.
İslam hukuku ise kişinin farklı kimlik taleplerini bedensel açıdan ele almakta ve kişinin bedensel olarak erkek olup da duygu bakımından kadın gibi hissetmesi şeklinde tanımlayabileceğimiz ara formu kabul etmemektedir
İslam hukuku duygusal tanımlamayı içeren farklı cinsel yönelimlerini, Allah’ın belirlediği sınırı aştıkları için günah ve suç olarak tanımlar. Çünkü Kuran’a göre her insan tek cinsiyetlidir. Kişi kendi cinsiyeti doğrultusunda kadın ve erkek kimliği içinde davranması gerekir. Buna karşılık İslamiyet’in eşcinsel tavrı ile ilgili araştırma yapan bazı akademisyenler, İslam’ın “zevc” tabirinin tam olarak kadın ve erkeği kast etmediğine dair görüşlerini, Kur’an’da “O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır...” ayetine dayandırmışlardır. Bu ayette “zevc” tabirinin nötr olduğu, kadın ve erkeği kast etmediği şeklinde bir yorum getirmektedirler. Buna dayanarak da Kur’an’ın eş tabiri ile karşıt cinsi dayatmadığı sonucuna ulaşmaktadırlar.
Fakat ayet, “Bu sûretle sizi üretiyor…” şeklinde devam ederek ayetteki eş olarak tabir edilenlerin, karşıt cins olduğunu bize bildirmektedir.
Arap dilinde kadının zıt eşi olarak “zevc”, erkeğin zıt eşi olarak “zevce” kelimesi kullanılmaktadır. Bir kısım dilciler, Hicaz ehlinin hem kadın hem de erkek için “zevc” kelimesini kullandığı görüşündedir. “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz….” ayetinde de karşıt cinsin ifadesi için “zevc” kelimesi kullanılmıştır. İsfehani de
“zevc” kelimesini, benzer veya zıt olarak birbirinin eşi olan varlıkların her biri için kullanılan bir kavram olarak tanımlar. Bu nedenle Kur’an’da geçen “zevc” kelimesinin, karşıt cinsi ifade etmediğinden yola çıkılarak eşcinsel evliliklerin onaylandığı sonucuna ulaşılamaz. Kur’an, kadın için de erkek için de diğerinin eşi anlamında “zevc” kelimesini kullanmıştır. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. …..”50 Bu ayette Adem’in zevci olarak karşıt cins Havva kast edilmiştir. Yoksa kendi cinsinden bir varlık kast edilmemiştir.
İslam hukukunda genel olarak eşcinselliği doğrudan karşılayacak bir terim yoktur.
Erkeğin eşcinsel davranışı “livâta” olarak tanımlanmaktadır. Kelime anlamını Lut kavminin fiilinden alır. Lut kavminde erkeğin erkeğe karşı cinsel talebinden yola çıkılarak bu tabir kullanılır olmuştur. Buna karşılık bu tabir aslında kadının kadına yönelik cinsel talebini ifadelendiren lezbiyeni karşılamaz. Bu nedenle kadınlar arası eşcinsel davranışlar için “sihâk” kelimesi kullanılmıştır. “Sihâk” sevici, bugünkü ifade ile lezbiyene verilen isimdir.
2- Kur’an’ın Eşcinselliğe Yaklaşımı
İslamiyet’in eşcinsellik ile ilgili yaklaşımı, bu fiili işleyen Lut kavmi ile ilgili ayetler belirlemiştir. Lut kavmi, daha önce kimsenin yapmadığı fiili yapmaları ile suçlanmıştır.
Bu davranış, toplumun genel ahlaki yargısı haline geldiği için Lut kavmi “haddi aşan bir toplum “olarak ifadelendirilmiştir. Kur’an’ın, öncelikle ahlaki bir tavır olarak kabul ettiği Lut kavminin bu fiilini yine ahlaki değer içeren “seyyiet”, “fâhişe” ve “habîs” gibi kelimeler ile tanımladığını görmekteyiz. Bu kelimelerden her biri Lut kavminin yaptığı bu fiile ahlaki bir tanımlama getirmektedir.
 Kur’an’da yapılan bu tanımlardan birisi olan “seyyiet” kelimesi, yapılan işin kötü ve çirkinliğini vurgulamaktadır. Seyyiet kelimesi kötü ve çirkin iş, yıkıcı, zararlı davranış olarak tanımlanır. Bu tanımlama, Lut kavminin davranışının tek başına kötü ve çirkinliğini ifade eder. “Fâhişe” kelimesi ile de Lut kavminin çirkin bir iş yaptığı ifade edilmektedir. Fakat bu tanımlama ile bu çirkin işin, “Lût’u da (Peygamber olarak gönderdik.)
Hani o kavmine şöyle demişti: “Göz göre göre o çirkin işi mi (fahiş) yapıyorsunuz?” ayetinde işaret edildiği gibi herkesin gözü önünde yapılan, toplumda herhangi bir şekilde kınanmayarak insanın fıtratından kaynaklanıyormuş gibi normal ve doğal kabul edilen bir davranış haline dönüşmeye başladığına işaret vardır. Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkılarak çirkin bir işe dönüşen bir fiil, toplumun ahlakını değiştirici ve dinin korumayı amaçladığı beş maslahattan birisini yok edici yöne doğru çevrilmeye başladığı andan itibaren, İslam hukuku açısından toplumsal genel fayda öne çıkartılarak değerlendirilmesi gereken bir konu haline gelir. Bu nedenle “fahişe” tanımlaması içine dâhil edilen fiillerin sadece ahlakın değil hukukun da bir konusu olduğu söylenilebilir.
Livata fiili ayrıca “habâis” olarak isimlendirilmiştir. “Habâis” habis kökünden türetilmiştir ve “tayyib” kelimesinin zıddı olarak kullanılmıştır. Bir şeyin habis olması onun aslı itibarı ile kötü olduğu anlamına geldiği gibi aslını kaybederek bozulduğu anlamına da gelir. Örneğin bir yemeğin tadının ve kokusunun bozulması ile o yemek habis ismini alır. Lut kavminin fiilinin “habâis” olarak ifade edilmesi ile bu fiilin fıtratı bozduğuna işaret edilmektedir.
İkincisi olarak Kur’an, bu fiile yönelik davranış şekillerinde ki aşırılığı ve sınırı aşmışlığı ifade edici tanımlamalar kullanmıştır. Öncelikle, Hz Lut onları “müsrif bir kavim” olarak nitelendirmiştir. Müsrif kelimesiyle Lut kavminin, kendilerine verilen maddi ve manevi varlıklarını, Allah’ın belirlediği sınırları geçerek ve ölçüsüz bir şekilde harcadıklarına işaret edilmektedir. Kur’an da Lut kavminin kendilerine verilen sınırı aşmışlığı ayrıca “şehvetle mi yaklaşıyorsunuz” ile ifade edilmiştir. Şehvet bir duygudur. Nefsin şiddetli arzusunu, aşırı talebini ifade eder. Bu aşırı istek, cinsel isteği ifade ettiği gibi yeme karşısında duyulan aşırı isteğe de işaret eder. Kur’an’da bazı ayetlerde şehvet kelimesi nefs ile birlikte geçmektedir. Bu da bu duygunun nefse ait bir duygu olduğunu ortaya koyar. İnsanları bu duygu ile yaratan Allah, dünyayı ve ahireti de bu duyguya hitap edecek şekilde yaratmıştır.
Allah, yarattığı bu duygu ile insanın şiddetle arzuladığı şeyleri insana süslü göstermiştir.
 “Biz Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler (habâis)yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.” Enbiya,
21/74.

Kur’an’da livata fiili için geçen “şehvetle mi yaklaşıyorsunuz” ifadesi ile doğuştan gelen bu duygunun yanlış yönlendirildiğine işaret edilmektedir. Bu duygu bir noktada insan neslinin devamı için verilmiştir. Eşcinsellik terörizmi bu açıdan evrensel bir tehdittir. İnsanlık neslini bitirecek, bütün değerleri altüst edecek bir tehdittir.Bu duygunun kişinin kendi cinsiyetine yöneltilmesi fıtrata aykırıdır. İsfehani, insanın hayatta kalması için en asli gücün şehvet olduğunu söyler.
Çünkü bu güdü, kişinin yeme içme ihtiyaçlarını sağlayarak ayakta kalmasını sağlar. Bu nedenle insanın tabiatında yer alan bir duygudur. Doğuştandır. Dünyada varlığının devamı için bu duygu gereklidir. Fakat âlimler, kişinin şehvet duygusunu kendisine hâkim kılarsa o zaman o duygu ile davranışlarını yönlendireceği ve her şeyi sınırsızca talep edeceği için bu duygunun devamlı denetim altında tutulmasının gerekli olduğu görüşündedirler.
Şatibi’ye göre aslında kişideki şehvet duygusu, esas maksat olarak insana verilmemiştir.
Şehvet duygusu “hayatın devamı ve dünyanın imarı için kendi yerini dolduracak neslin yetişmesini” sağlamak için Allah’ın insana verdiği bir güdüdür. Asıl maksat, neslin korunması ve devamıdır. Bu güdü vasıtası ile kişi evlenecek, neslin devamını isteyecektir.
Şatibi, şehvetin yaratılış ile gelen bir duygu olduğunu; bu nedenle insanın kudreti dâhilinde olan kısmı ile yükümlü olduğunu, bu duygulara yönelik yasakların ise duygunun kendisine değil neticelerine yönelik olduğunu söyler ve örnek verir: Kişinin kızması demek zarar verici şeyleri yapması anlamına gelmediği gibi, şehvet duygusu da kişinin fıtratına aykırı davranışları yapmasını gerektirmez.
Şehvet kelimesi eşcinsellik açısından çok önemlidir. Çünkü eşcinselliği doğal bir duygu kabul edenlere göre kişinin şehvet duygusu karşıt cins gibi kişinin kendi cinsine yönelecek şekilde de yaratılabilir. Bu nedenle bu duygunun yönlendirilmesi, kişinin elinde değildir. Kur’an ise bu duygunun fıtrata uygun olarak yönlendirilmek üzere yaratıldığını belirtir. Kur’an’a göre bu duygunun yaratılış amacının dışında yönlendirilmesi, Allah’ın sınırını aşmak, fıtratı değiştirmek anlamına gelmektedir. Bu yöndeki fıtrat ise, kişinin bedensel yapısına uygun olarak bu duygunun karşı cinse yönelecek şekilde yerleştirildiğidir. Buna dayanarak eşcinselliğin doğal, insanın doğasından kaynaklanan bir duygu olduğunu söylemek mümkün değildir.
İslamiyet’in eşcinsellik karşısındaki tavrını araştıran akademisyenler, eşcinsellik duygusunun doğuştan geldiğini ve söz konusu duyguyu yöneltmenin kişinin kendi tercihi dışında olduğunu ispatlamak için İbn Hazm’ın eşcinsellik ile ilgili yorumlarını delil tirdikleri görülmüştür. Bu sonuca, İbn Hazm’ın sevgiye ve sevenlere dair olan Türkçeye “Güvercin Gerdanlığı” şeklinde çevrilen eserinde, kişinin kendi cinsine karşı, karşıt cinse duyduğu gibi sevginin oluşabileceğine dair verdiği örneklerden yola çıkılarak varılmıştır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: İbn Hazm’ın 1. Kişinin kendi cinsine yönelik duyduğu sevgiye ilişkin bazı hikâyelere yer vermesi. 2. İki kişinin duyduğu aşktan bahsederken, bu aşkın karşıt iki cins arasında mı yoksa aynı iki cins arasında mı olduğuna dair bir açıklama yapmaması 3. Bazen aşk duygusunun açığa vurmaması ve içten yaşanması gerektiğine dair ifadelere yer vermesi 4. Kendi hem cinsine karşı duyulan bu duyguların, pratiğe dökülmediği müddetçe, olağan bir duygu olarak gördüğüne dair ifadeleri, 5. Arkadaşlarına karşı duyduğu sevgiyi anlatımının, karşıt cinse karşı duyulan sevgiyi hatırlatması. 
İbn Hazm’ın, kitabında eşcinsel duyguyu tanımlayışından yola çıkılarak, kişinin kendi cinsine şehvet duygusu ile yaklaşımının engellenemeyecek bir duygu olduğu sonucuna ulaşıldığı görülmüştür. Fakat kitapta İbn Hazm’ın duyguları sınıflandırması gözden kaçmaktadır. Bu sınıflandırması ile bütün duyguların doğuştan geldiği, fakat bunların akıl-inanç-ahlak denetiminde kullanılmadığı takdirde şehvete dönüşeceğini vurgulamaktadır. Buna dayanarak, içten gelen bu duygunun hissedilmesinin günah olmaması ile birlikte davranış haline dönüşmesinin günah olduğunun altının çizildiği söylenilebilir. Ayrıca İbn Hazm kitabında, eşcinselliğin çok kötü ve çirkin bir iş olduğuna, Lut kavmi vurgusu ile de değinmiştir.
Ne yani insanın içinde öldürme güdüsü var diye cinayeti mazur mu göreceğiz. İnsanda sahip olma güdüsü var diye hırsızlığa normal mi yaklaşacağız. İnsan İyiye de meyillidir, kötüye de. Biz eşcinselliğe eleştirir getirirken onun mevcudiyetini inkar etmiyoruz ki. Böyle bir yönelim ve dürtü insanda olabilir ama bu mazur görülemez, sapıklıktır-sapkınlıktır.
Eşcinsellik ile ilgili âlimlerin kişisel değerlendirmeleri olabilir. Fakat Müslümanı bağlayan Kur’an ve Sünnettir. Kur’an’ın eşcinsel ilişki için “fahişe”, “habâis” kelimelerini kullanması ve bu fiile şehvetle yaklaşma tanımlamasını getirmesi, bu fiilin insanın fıtratına aykırı bir fiil olduğunu gösterir. İnsanın fıtratına aykırı olan bir fiil, insanın mükerremliğini azaltır veya yok eder.
3- İslam Hukuku Açısından Eşcinsellik
Kur’an livata fiilini ahlaki değer içerikli tanımlayarak ele almış fakat bu fiile dair bir cezaya açıkça yer vermemiştir. Hadisler de ise bu fiil ile ilgili cezai müeyyeide açıkça ifade edildiği görülmektedir. Hadislerden yola çıkılırsa bu fiilin cezası, recm edilerek öldürmedir denilebilir. Fakat Şevkani, Livata filinin cezasına yönelik hadislerden bahsettikten sonra, livata filini işleyenler için peygamberden gelen rivayetler yönü ile recm cezasının sabit olmadığını ve bu rivayetlerden yola çıkılarak kesin olarak bu cezanın verilemeyeceğini belirtir. Peygamberimiz hayatındayken bu fiilden dolayı kimseyi recm etmemiş ve buna dair bir hüküm de vermemiştir. Bu nedenle sahabe, livata fiilinin cezai müeyyidesi için içtihat ile hüküm vermiştir. İbn Abbas’a livata fiilinin cezası sorulduğu zaman “yüksekçe bir yerden atmaktır” cevabını verdiği rivayet edilir. Sahabe döneminde livataya verilen ceza ile ilgili Hz Ebubekir’in uygulaması geçmektedir. Hz Ebubekir’e bir kadınla nikâhlanır gibi bir erkek ile bir erkek nikâhlandı haberi gelince, sahabeyi toplar. Hz Ali, Lut kavmine verilen cezayı hatırlatarak, bu fiil konusunda çok şiddetli davranılması görüşünden hareketle yakılması fikrini söyler. Toplantıda bulunan sahabeler aynı fikirde icma edince, Hz Ebubekir yakılması yönünde mektubunu yazar.
(Tabi günümüzde şer üreten beşeri sistemlerin ıslahı mümkün olmadan Müslümanların bireysel manada bu tür ceza uygulamalarına ne hakları vardır, ne de selahiyetleri. Kimse kralcı kesilmesin. İslam önce kötülüğün önüne geçmeyi hedefler. Bu ise iyiliğin yaygınlaştırılmasına bağlıdır. İslamın başta bağlıları örnek şahsiyetler olma hususunda topluma rol model olmak durumundadırlar. Hazin olan durum şudur: Nasıl olur da evlad-ı fatihan topraklarında...bu ümmetin çocukları bu sapkın hareketin ve davranışların müptelası oldular. Biz bu çalışmamızda sapkınlığa düşmüş-düşürülmüş çocuklarımızı ötekileştirme, toplumdan tecrit etme derdinde değiliz. Bu sapkınlığın önüne geçilmez ise nasıl büyük bireysel ve toplumsal travmalara sebebiyet vereceğini raporlandırmak istiyoruz.)
Eşcinselliğin Lut kavminde erkekler arasında gerçekleşmesi ile sadece erkeklerin kendi hem cinsine yönelik cinsel talebi ifade edecek şekilde livata kavramının geliştirildiğine değinilmişti. Yine Lut kavminin Kur’an’da bu fiilinin tanımlayışından yola çıkılarak livata fiili ile ilgili cezai müeyyideler fıkıh kitaplarında genelde zina bölümü içinde veya livata olarak ayrı bir bölümde yerini almıştır. Lezbiyenlik için ise fakihler, Lut kavminde kınanan fiilin erkeğin erkeğe karşı cinsel talebi olmasından ve kadınların livata mahalli olmadıklarından hareketle genelde livataya verilen cezayı vermemişlerdir. Hadislerde, kadının kadına mahrem yerlerini açamayacaklarından ve kadının kadına yönelik cinsel talebinin lanetlediğinden yola çıkılarak lezbiyenler için daha çok tazir cezası üzerinde durulmuştur.
Kur’an’da livata fiiline dönük doğrudan bir cezai müeyyidenin yer almaması ve bu fiile verilecek cezaya yönelik hadislerin zayıf kabul edilmesi, livata fiilini işleyenlere verilecek ceza ile ilgili bir icmanın oluşmasını engellemiştir. Zahiriler hariç dört mezhep, livatanın Kur’an’da zina gibi “fahişe” olarak tanımlanması nedeni ile livata konusuna hadler bölümünde yer vermişlerdir. Fakihlerin livata fiiline verdikleri cezai hükmü sınıflandırırsak; Birincisi Kur’an’ın Livata fiilini zina fiili gibi “fahişe” şeklinde tanımlamasına dayanarak, bu fiilin cezasının zina ile aynı olduğu görüşünde olanlar. Şafii mezhebine göre livata fiili, “fahişe” olarak tanımlanan çirkin, kötü bir iş olması yönü ile zinaya benzer. Bu nedenle zina fiiline verilen ceza verilir. Eğer bekâr ise kırbaçlanır ve uzaklaştırılır, evli ise recm cezası ile cezalandırılır. Ebu Hanife’nin iki önemli talebesi olan Ebu Yusuf ve Muhammed’de Livata ya verilecek cezanın zinaya verilen hüküm ile aynı olduğu görüşündedir.
İkinci görüş, Kur’an’da Lut kavmine verilen cezanın bu fiilden dolayı olduğundan yola çıkmıştır. Buna göre Lut kavminin gökten yağdırılan taşlar ile yok edildiği gibi livata fiilini işleyen de taşlanarak, İslam ceza hukuku terimi ile recm edilerek öldürülmelidir. Maliki mezhebine göre livata fiili, Lut kavminin ameli olduğuna göre Allah’ın o kavme verdiği cezaya uygun olarak evli olsun olmasın bu fiili işleyenlere recm cezası uygulanmalıdır. Ahmed bin Hanbel’e göre Lut kavmi taş ile yok edildiği için onların fiilini yapan kimse de aynı ceza-recm cezası- ile cezalandırılmalıdır. Bu görüşünü ayrıca “Lut kavminin fiilini yapan birisine rastlarsanız hem faili ve hem de bu fuhşu işlemiş olduğu karşı tarafı öldürün” hadisine dayandırmıştır.
Üçüncüsü ise Kur’an’da livata fiiline doğrudan cezai müeyyidenin konulmaması ve bu yönde gelen hadislerin de zayıf kabul edilmesi nedeni ile öldürme ve recm şeklinde cezai müeyyidenin verilemeyeceği görüşünde olanlardır. Bu görüşte olan fakihlere göre, bu fiilin genel ahlakı bir tavra dönüşmemesi için bu fiili işleyenler tazir ile cezalandırılmalıdır. Hanefiler bu fiili haram kabul etmek ile birlikte zinaya fiilen benzememesi yönü ile had cezası uygulamazlar. Hanefiler açısından bu fiile verilecek ceza tazirdir.
Ebu Hanife’ye göre bu fiili işleyen tazir edilir ve tevbe edinceye kadar hapsedilir. EbuHanife, toplum içinde ki livata fiilinin ortaya çıkartabileceği fesat, öldürme fiili ile önlenecekse, bu cezanın da tazir olarak verilebileceği görüşündedir.
Zahiri ekolün temsilcisi İbn Hazm ise Hanefiler gibi livata fiiline verilecek cezanın tazir olduğu görüşündedir. İbn Hazm, Kur’an’da geçen Lut kavmine verilen ceza ile livata fiiline verilen cezanın eşleştirilmesine karşı çıkar. Lut kavmine verilen üzerlerine taş yağdırılması cezasının nedeni İbn Hazm’a göre bu kötü fiil değil onların küfürleridir.
Çünkü Lut’un karısı da, bu kötü fiili yapmadığı halde aynı cezaya maruz kalmıştı. Eğer fakihler, livata fiiline recm uygulanacağını Lut kavmine taş yağdırılmasına dayanarak veriyorlarsa, delillerini sunarak, bu hükmün geçersiz olduğunu söyler.
Livata konusuna Muhalla adlı kitabında tazir bölümünde yer veren İbn Hazm, livata fiilini işleyene verilen öldürme cezasının Kur’an’dan ve sünnetten kaynaklanmadığına değindikten sonra, livata fiiline verilecek cezanın, bu fiilin topluma vereceği zararı örtmek ve yaygınlaşmasını önlemek amacı ile tazir cezası olabileceğini belirtir. Tazir cezası da bu fiilin insanlara vereceği zararı önleyecek şekilde olmalıdır. Bu insanlar, kötü fiillerinin insanlara zararı dokunmaması için uzaklaştırılmalı, böylece yaptıkları kötü fiilden dolayı toplumdan herhangi bir destek almamalıdırlar. İbn Hazm, livata fiilini “iyilik ve takvada yardımlaşma, kötülük ve düşmanlıkta yardımlaşmama” ayeti açısından değerlendirir ve bu kötü fiilin yaygınlaşmaması için bu fiili işleyenlerin tazir ile cezalandırılabileceği görüşünü ifadelendirir.
Dördüncüsü ise hem livata hem de sihak için Kur’an’da açıkça cezai müeyyideye yer verildiği görüşüdür. Bu görüşü Fahreddin er-Râzî Mu’tezile’den Ebu Müslim elİsfahani’ye dayanarak nakletmektedir. Çağdaş fakihler bu görüşü daha çok tercih etmektedir. Bu görüşü savunan fakihler, Kur’an’da livatanın ve sihakın cezası için Nisa Suresinin 15. ve Nisa 16. ayetlerini gösterirler. Bu ayetleri delil getirirken livatanın “fahişe” olarak adlandırılmasından yola çıkarlar. “Fahişe” olarak tanımlanan fiili yapanlara verilecek ceza Nisa 15. ve Nisa 16. ayetlerde geçmektedir. Nisa 15. Ayette bir kadının “fahişe” olarak adlandırılan davranışı yaptığına dair dört şahit getirilirse, evde hallerini düzeltinceye kadar hapis cezasına çarptırılarak cezasının verilmesine dairdir. Nisa 16. Ayet ise erkekler için aynı şekilde “fahişe” olarak ifadelendirilen davranışta bulunanlar kınanarak davranışlarını değiştirmeleri için toplumsal baskı kurulması emredilmektedir.
Bu ayetlere dayanarak eşcinsellik ile ilgili Kur’an’da hükmün mevcut olduğu söylenmektedir. Fakat er-Râzî, Kur’an’da açıkça eşcinselliğe yönelik bir ceza olsaydı bu konuda icmanın oluşacağından hareketle, bu ayetlerin livata fiiline yönelik olmadığı görüşündedir. Çünkü genelde müfessirlerin görüşü, bu ayetlerin zina suçu ile ilgili olduğu ve zina suçunun cezasını belirleyen Nur Suresi 2. ayet ile de bu ayetlerin nesh edildiğidir. Fakat burada gözden kaçan, Kur’an’ın “fahişe” tanımlamasından yola çıkarak cezai müeyyideyi belirlemesidir. Kur’an’da “fahişe” tanımlaması içine giren suçlara bakıldığı zaman ise Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkan cinsel suçlar ve davranışlar olduğu görülür.
Nisa 15. ve 16. ayetlere dayanarak söylenebilir ki; toplum içinde açıkça eşcinsel ilişki görülmeye başlandığı zaman, bu davranışın insanın fıtratına aykırılığına yönelik toplumsal tepkiyi muhafaza etmek ve doğru bir ahlaki tavır olmadığını göstermek adına kınanması; bu davranış şeklinin doğal davranış şekline dönüşmemesi için de kişinin eşcinsel talebinden vazgeçinceye kadar evde kapatılması, toplumdan uzaklaştırılması gibi yetkili olan kişiler tarafından verilecek cezalar ile bu fiilin yaygınlaşmasının önlenmesi, toplumun genel faydası adına alınabilecek tedbirlerdendir.
Sonuç
1. İslam hukuku, kişinin kendisinin duygu bakımından kadın veya erkek olarak ne hissettiğine değil bedensel olarak yaratıldığı kimliğe bakar. Çünkü doğuştan gelen bedendir ve duygularda bu bedene uygun olarak gelişmektedir. Bu nedenle bedensel yapıdan bağımsız cinsiyet yönelimlerini kabul etmez ve onunla ilgili hukuki bir statü belirlemez.
Aksine bu durum talep olarak davranışa dönüşürse o zaman bu talebi, suç kabul eder ve konuyu ceza hukuku açısından ele alır.
2. İslam’ın insan için getirdiği “mükerrem” tanımı ona, yaratılışını koruma sorumluluğu yüklemektedir. Çünkü insan keremli bir varlık olarak en güzel kıvamda yaratılmıştır.
Bu yaratılışın dışına çıkmak, insana verilen şerefi azaltmak ve yok etmek anlamına gelir. Bu nedenle Kur’an, eşcinsel ilişkiyi, kötülüğü, çirkinliği, değerden düşmüşlüğü ifade eden “seyyiet”, “fahişe” ve “habâis” kelimeleri ile tanımlamıştır. Bu kelimeler, eşcinsel ilişki ile kişinin üstün yaratılışını hoş ve çirkin bir fiil ile bozduğunu ifade etmektedir.
3. Kur’an’ın eşcinselliği duygu sapması olarak kabul ettiğini “şehvetle yöneliyorlar” ifadesi göstermektedir. Kur’an’ın bu değerlendirmesinden anlıyoruz ki; eşcinsellik Kur’an’a göre doğuştan gelen bir duygu değil, bir duygu sapmasıdır. Bu nedenle bir kişilik hakkı olarak eşcinsellik kabul edilemez. Çünkü kişi doğuştan getirdiği şehvet duygusunu, bedensel yaratılışına uygun şekilde yönlendirecek biçimde yaratılmıştır. Eşcinsellik ise hem bedensel yaratılışın hem de duygusal yaratılışın dışına çıkma anlamına gelmektedir. Bu da insanın mükerremlik yönünü yok edici bir davranıştır.
4. İslamiyet’in eşcinselliğe yaklaşımındaki sertliğin temelinde, eşcinselliğin doğal bir davranış haline dönüşmesini ve eşcinselliği kabul etmeyen diğer kesime bu ahlakı tavrı doğal bir davranış şekli olarak kabul etmesi için baskı oluşturmasını engellemek yatmaktadır. Bugün insan hakları bağlamında eşcinselliğin hak olarak ortaya çıkması ve uluslararası sözleşmelerde yer bularak devletleri bu ilişkiyi doğal bir ilişki şeklinde tanıması için zorlaması, İslamiyet’in bu konudaki sert tutumun ne kadar haklı bir gerekçeye dayandığını bize göstermektedir.
5. Eşcinsel ilişkinin doğal kabul edilmesi ile toplumda yaygınlaşmaya başlaması onun, özel hayat şeklindeki nitelendirmenin dışına çıkartılmasına neden olarak kabul edilebilir.
Çünkü eşcinseller normal evli bir kişi gibi kabul edilip onların sahip olduğu bütün haklara sahip olmayı istemektedirler. Eşcinsellik sadece kişisel bir tercih olarak kalmamakta, tercih doğrultusunda gereken hukuki düzenlemelerin yapılması talebi arkasından gelmektedir. Buna karşılık eşcinselliğin hukukileşmesinin, uzun vadede toplum güvenliğini yok edici bir yönü bulunmaktadır. Çünkü toplumlar nesillerin çoğalması ile varlığını devam ettirmektedir. Eşcinselliğin hukukileşmesi, neslin devamını gelmesini engelleyecektir.
Burada bireyin bir anlık hazzı mı yoksa toplumsal yarar mı esastır sorusu akla gelmektedir. İslam hukuku, toplumsal yararı bireysel hazzın önüne geçirmektedir. İslam hukukunun belirlediği beş öncelikten birisi, toplumsal yararı öne çıkartan neslin korunması ilkesidir. Eşcinsellik, neslin korunması ilkesi açısından değerlendirilirse; eşcinselliğin İslam hukuku açısından yasal zemin bulamayacağı söylenilebilir. Çünkü Allah’ın koyduğu düzen, toplumların devamı için meşru yoldan nesillerin çoğalması ile gerçekleşir.
6. İnsanın onuru olduğu gibi toplumunda kültürel ve dini algısından kaynaklanan onur algısı vardır. Toplumun devamlılığını temel kabul eden hukuk düzenleri, toplumun genel onur ve haysiyetini korumak amacıyla bireyin davranışlarına sınırlandırma getirebilir. Bu nedenle İslam hukuku da insanın fıtratına aykırı bir fiil olarak kabul ettiği eşcinselliğin yaygınlaşmaması için toplumsal faydayı öne çıkartarak önlemler alabilir. Bu tedbir, insan haklarını karşıtlık olarak değerlendirilemez.
7. İslam hukuku açısından eşcinsel ilişkinin, toplumun ahlaki duruşunu etkilediğinden, sadece günah değil ayrıca suç olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Sadece ihtilaf, eşcinselliğe verilecek cezai müeyyide hususundadır. Çünkü fakihler genelde Kur’an’da, eşcinsel ilişki ile ilgili açıkça bir ceza yer almadığı görüşündedirler. Fakat eşcinselliği de tanımı içine alan ”fahişe” olarak tanımlanan davranışlara yönelik cezai müeyyide yer almaktadır. Kur’an, insanın kendi şehevi duygularının peşine takılarak fıtratını bozucu fiillerin çeşitlenebileceğinden yola çıkarak, Allah’ın koyduğu sınırları aşan çirkinleşen ve bir süre sonra normalleşme iddiasında olabilecek fiiller için “fahişe” şeklinde daha genel bir tanımlama getirmiştir. Bu nedenle Nisa 15. ve Nisa 16. ayetlerindeki bu tanımlamaya verilen cezai müeyyideden hareketle, eşcinselliğin, toplumun genel ahlakını değiştirici şekilde normal bir ahlaki tavır haline dönüşmesini engellemek için yetkililer gereken önlemleri almakla sorumlu olduğu söylenilebilir. Bu önlemler, öncelikle bu davranışlar hoş karşılanmayarak toplumsal denetimden geçmesi ve o kişi bu davranışını değiştirmezse davranışın toplumun ahlaki değerlerini yok edici bir etki yapmaması için toplumdan uzaklaştırılarak davranışlarını değiştirmek için bir süre tanınması ve isterse gereken tedavi sürecinden geçirilmesidir.
7. Kur’an’da Lut kavminin fiilinden yola çıkılarak livata, erkekler arası ilişki olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle daha çok livata fiiline yönelik cezai müeyyideler üzerinde durulmuştur. Biz isimden değil Kur’an’ın eşcinselliği tanımladığı “fahişe” kelimesinden yola çıkılması görüşündeyiz. “Fahişe” kelimesi içine girebilecek bütün fiillerin aynı toplumsal yaptırım ile karşı karşıya kalması, toplum içinde insan fıtratını bozucu davranışların yayılmasını önleyecektir.

AİLESİZ TOPLUM PROJESİ

Weber, “Kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir” demişti. Buradan hareketle Alfred Kinsey adında -Rockefeller Foundation tarafından desteklenen- bir zoolog/sapık, 1947’de İndiana Üniversitesi bünyesinde, Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kurup, 1948 yılında bir araştırma raporu yayınladı. 
Medya, araştırmaya büyük ilgi gösterdi. Öyle ki; 1955 yılında araştırmanın ikinci etabının sonuçları yayınlanınca Amerika Barolar Birliği, Amerika ceza kanunlarını değiştirmek zorunda kaldı. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde “Suç” olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirildi.

Mevcut aile modelinin değiştirilmesi hedefleniyor. Bunun için son elli yıldır, yeni/farklı aile formlarını(eşcinsellik) toplumlara dayatıyorlar. Bu dayatmaların anahtar kelimesi ise “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”.
Şimdi size ilk olarak İstanbul’da, Türkiye’nin ve 44 ülkenin 2011 yılında imzaladığı dünya çapında bir sözleşme olan “İstanbul Convention (Sözleşmesi)” adlı anlaşmadan bir madde okuyacağım. Mezkûr anlaşmaya göre; “Toplumsal cinsiyet, toplum tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler” anlamına geliyor.
“... taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır...”
“Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ’namusun’ işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.”(Md.12-5) deniliyor.
Yani “Din, gelenek, örf, namus gibi değerlerden hareketle kimseye bir davranış kalıbı bir toplumsal rol yüklenemez, bu insan hakları ihlalidir, devlet bunun tedbirini almalıdır” deniliyor. Burada elbette gelenek, görenek kisvesi altında işlenen cinayetler de mevzubahis ediliyor. Sorun o ki; şiddet olaylarından yola çıkılarak namus gibi değerlerin de içi boşaltılmaya çalışılıyor.
Sözleşmenin 14. Eğitim Maddesi’nde de kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin yeni nesillere taşınmaması için, “Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur” deniliyor.
Bu nedenle olsa gerek daha evvel yine bu köşede “Nötr Cinsiyet” başlıklı yazımda da değindiğim gibi “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusu üzerine MEB’in yapmış olduğu bazı faaliyetler oldu.
MEB bünyesinde hayata geçirilen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) tüm okulları toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı hale getirecek araçları geliştirmek için amaçlarını şöyle sıralıyordu: “Eğitim politikaları ve mevzuatını, öğretim programlarını ve ders kitaplarını gözden geçirerek, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik tavsiyeler oluşturmak ve bunları yetkililere iletmek.”
Üniversitelerimiz de bu alanın gerisinde kalmadı. YÖK aldığı bir karar ile üniversitelere, “Toplumsal
Cinsiyet Eşitliği Dersi” koydu ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi” yayınlayarak, Yükseköğretim Kurulunun bütün bileşenlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaletine duyarlı olarak hareket edileceğini taahhüt etti.
İstanbul Sözleşmesi, ”Toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla… (“kökünü kazımak”, hukuka yakışan bir ibare olmamasına rağmen bu ifade İstanbul Sözleşmesi’ne giriyor) devletin yükümlülüğüdür” diyor. (VII.madde 1-1 Bend)
Sözleşmeye göre “kadınlar” kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarına da kapsıyor. İlginç.
TV’lerde de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” projesi tam gaz devam ediyor. Öyle ki birçok çizgi filmde karakterlerin cinsiyetlerini birbirlerinden ayırmak oldukça zor.
Diziler, sinemalar, subliminal mesajlarla yüklü yönlendirme haberleri ile ünlülerin “Yeni birliktelik formuna uygun” ilişkileri özendirici bir dille medya üzerinden topluma taşınarak her türlü çarpık ilişki zihinlerde meşrulaştırılıyor. Küçük yaşta kendi “özgür seçimini yapmış” çocuk haberleri sosyal medyada düzenli aralıklarla yer alıyor. Peki, neden önlem almıyoruz? Aile, Türk toplumunun temeli değil miydi?
Gazeteci Ufuk Coşkun’un kaleme aldığı bu yazının sonrasında bu konuyla ilgili bir başka başlığa geçebiliriz.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ
Dünya feministlerinin ana kavramı “toplumsal cinsiyet eşitliği” toplumumuzun bütün inanç değerlerini temelinden dinamitleyecek bir proje olarak hayatımıza sokuldu.
“Toplumsal cinsiyet,” Batı dünyasındaki orijinal adıyla “social gender,” mahut İstanbul Sözleşmesiyle birlikte lisanımıza girdi. Ama iyi niyetle girmedi, girdikten sonra da hiç rahat durmadı.
Öz be öz feministlerin malı olan bu deyim, feminizmin temel kavramlarından biri olarak tedavüle sokulmuştu. LGBT şemsiyesi altında yer alan sapık cereyanlar namuslu insanları damgalamak suretiyle kendi sapıklıklarına yol açmak için nasıl “homofobi” şeklinde bir kavram uydurdularsa, aynı yolun yolcusu olan feministler de kuşatmayı bir başka koldan tamamlamak üzere bu tabiri geliştirdiler.
İnsanları kadın ve erkek olarak birbirini tamamlayıcı iki varlık şeklinde açıklayan biyolojik cinsiyet vakıası, yaratılışın zarurî bir sonucu olarak, feministlerin asla bütünüyle yok edemeyecekleri bir gerçek halinde ortada duruyordu. Oysa feministlerin asıl derdi bu İlâhî takdir ile idi; onlar bu takdirin sonucu olan farklılıkları bütünüyle ortadan kaldırmak ve insanların tümü için kendi heveslerine göre roller biçmek istiyorlardı. Bunun için, cinsiyet kavramının yaratılışla ilgisini bütünüyle keserek konuyu kamusal alana taşımak, işin biyolojik yönünü “cinsel tercih / yönelim” adı altında bütünüyle kişilerin kendi arzularına tâbi kılmak, sonra da bütün bunları bir özgürlük meselesi olarak piyasaya sürüp zamanımız insanının sınır tanımayan egolarına havale etmek onlar için iyi bir strateji olurdu, nitekim oldu da.
Madem cinsiyet konusu bütünüyle kişilerin kendi tercihlerine tâbi idi; onun için kızları kız olarak, erkekleri de erkek olarak yetiştirmek, onların ileride kendi özgür iradeleriyle yapacakları tercihe müdahale etmek anlamına gelmiyor muydu? Toplumsal cinsiyet konusunun kapsama alanı böylece ilkokullara, derken ana okullarına, derken ana kucağına kadar genişletildi. Anne ve babalar kızlarına erkek oyuncakları, oğullarına kız oyuncakları almaya başladılar. Bunda çok fazla muvaffak olamadılarsa da, ümitlerini bütün bütün kesmediler; şimdi kız çocuklarına erkek isimleri vermek suretiyle şanslarını zorluyorlar.
Bu kavram bizim ülkemize kesin girişini “şiddet” kapısından yaptı. Avrupa Konseyi, kadınların maruz kaldığı şiddeti “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı şiddet” olarak tanımlayan mahut İstanbul Sözleşmesini önümüze koyuverdi. Biz de onu ânında benimseyiverdik. Hiçbir maddesine itiraz etmeden, hiçbir kelimesine çekince koymadan, olduğu gibi kabul ettik. Hattâ o kadar hızlı ve gönüllü kabul ettik ki, bizzat Avrupa ülkelerinden bile hiçbirisi bizim hızımıza yetişemedi.
İstanbul Sözleşmesini imzalamakla neleri kabul etmiş olduğumuzu tek tek sıralamak bu yazının hacmini fazlasıyla aşacağından, konuyu yeterince açıklayacağı aşikâr olan birkaç misalle yetinelim:
Sözleşme, “toplumsal cinsiyet” tanımı içine “cinsel yönelim”i de almak suretiyle (madde 4/3), her türlü sapıklığı açıkça meşrulaştırmıştır.
Metinde geçen “eş” kelimesinin yanına “veya partner” ilâvesiyle, nikâhsız beraberlikleri de aile tanımı içine almıştır.
Sözleşme metninin Türkçe tercümesinde her ne kadar “aile” kelimesi geçiyorsa da, bu durum, orijinal metinde yer alan ve “ev içi” anlamına gelen “domestic” kelimesinin yanlış tercümesinden ileri geldiği gerekçesiyle tenkide uğramıştır. Bununla beraber, gerek Sözleşme metninin bütünü, gerek Sözleşme gereğince çıkarılan uyum yasası, gerekse uygulamalar bu tercüme hatâsını fazlasıyla telâfi edecek kadar konuyu açıklığa kavuşturduğu ve nikâhsız beraberlikleri de aile kavramı içine dahil ettiği için, bu tür ufak tefek “hatâların” kamuoyu tepkisini hafifletmek amacına yönelik rötuşlardan başka birşey olmadığını rahatça söyleyebiliriz.
Sözleşme, feminizmin temel kavramlarına aykırı ne kadar düşünce, inanç ve örf varsa hepsini yok etmeye azimli olduğunu, “kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak” şeklinde ifade etmiştir (madde 12/1). Ancak bu maddenin tercümesi de, asıl ibarenin “ortadan kaldırmak” değil, “kökünü kazımak” şeklinde çevrilmesi gerektiği yönünde tenkide uğramıştır.
Sözleşme hükümleri gereğince nikâhsız beraberlikler veya “cinsel yönelim” adı altında toplanan sapıklıklar hayatın her alanında koruma altına alınmış bulunduğu için, meselâ beraberce kalmak isteyen kız ve erkek öğrencilere yahut cinsel sapıklara evinizi kiralamaktan imtinâ ettiğinizde, toplumsal cinsiyet ayrımı ile suçlanabilirsiniz.
Ömür boyu nafaka ödemeye mahkûm edilen erkekler, nikâhlı eşe tecavüz suçuyla hapsedilen insanlar, kadının bir şikâyetiyle altı ay evine yaklaştırılmayan yüz binlerce koca, erken yaşta evlendikleri için dağıtılan aileler ve tecavüzcü olarak 10-15 yıl hapis cezasına çarptırılan binlerce eş, İstanbul Sözleşmesinin ve bu Sözleşme gereğince çıkarılan 6284 sayılı kanunun milletimize armağan ettiği yeniliklerden birkaçıdır. Üstelik bu konularda takibat şikâyete bağlı olmayan kamu dâvâsı niteliği taşıyor ve muttali olan herkese ihbar yükümlülüğü getiriyor; şikâyet sonucu olan takiplerde şikâyetçi şikâyetini geri çekse bile dâvâ mahkûmiyet ve infazla neticeleninceye kadar sürüyor.
Erken yaşta evlenme yasağı, erken yaşta nikâhsız beraberlikleri kapsamıyor. Sözleşme zinayı değil, evlenmeyi yasaklıyor ve ırza tecavüz muamelesine tâbi tutuyor.
Bu sözleşme gereği olsun, diğer şekillerde olsun, kadınların lehindeki hüküm ve uygulamaların Anayasaya, kanunlara, akla, iz’âna uygun olması gerekmez. Kadınları korumaya yönelik olarak alınan tedbirlerin hiçbir zaman ayrımcılık sayılamayacağını da Sözleşme hükme bağlıyor (madde 4/4).
Yürürlükteki kanunlarda, hattâ Anayasada İstanbul Sözleşmesinin hükümleriyle çelişen herhangi bir hükmün bulunması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi bütün kanunların üzerinde sayılıyor; böyle durumlarda kanunlar İstanbul Sözleşmesine göre yorumlanıp uygulanıyor. Ayrıca hiçbir şekilde İstanbul Sözleşmesinin Anayasaya aykırılığı da iddia edilemiyor. Sözleşme hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişilerin tümünü bağlıyor.
İstanbul Sözleşmesinin ve onu takiben çıkarılan 6284 sayılı kanunun yol açtığı facialar sağır sultanın kulağını da bir kat daha sağır edecek şekilde ayyûka çıkınca, hükûmet, bu mağduriyetleri gidermek üzere bir yasa tasarısı hazırlamak mecburiyetinde kaldı. Ancak bilinen çevrelerin her zamanki yaygarası baskın çıktı ve bir süre sonra “yukarıdan” gelen bir işaret üzerine tasarı geri çekildi. Oysa parlamentonun o günkü kompozisyonunda iktidar bu yasayı tek başına rahatlıkla çıkarabilecek durumda idi. Daha sonraki aylarda Başbakan bu durumu “Maalesef kendimizi iyi ifade edemedik” sözleriyle hatırlayacak, yine de geri çektikleri tasarıyı değil mağduriyetlere yol açan yasayı “Küçük yaşta evlilikler hiçbir zaman hoş görülemez, kabul edilemez, yasal olarak da mümkün değil suçtur” diyerek savunmaktan geri durmayacaktı.
İstanbul Sözleşmesi, yürürlüğe girdikten sonra, belki de bugüne kadar hiçbir yasal belgeye nasip olmamış bir ilgi ve ihtimama mazhar oldu. Devlet, bütün imkânlarını seferber ederek bu belgenin ruhunu toplum hayatının bütün safhalarına hakim hale getirmek için canla başla çalışmaya koyuldu. Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı baş rolleri paylaştılar. Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) çerçevesinde hazırlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Kılavuzunda, “veliler arasında cinsel yönelim açısından hiçbir ayrım yapılmayan bir ortam oluşturmak,” yani her türlü cinsel sapıklığı koruma altına almak, ana okulundan başlamak üzere bütün okullara hedef olarak gösterildi. YÖK, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” dersinin mecburî veya seçmeli ders olarak okutulmasını sağlama görevini üstlendi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Türk ailesinin kökünü kazımak üzere Avrupa tarafından hazırlanan senaryonun başrolünü kaptı ve bu yazının hacmine sığmayacak kadar çok faaliyetlerin ve organizasyonların altına imzasını attı.
Bütün bunlar ve benzeri faaliyetler arasında belki de en ilgi çekici olanı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı arasında 22 Ağustos 2013 tarihinde imzalanan “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesinde Din Görevlilerinin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Projesi Protokolü” kapsamında imam-hatip, müezzin, kayyım, vaiz, vaize ve Kur’an kursu öğreticilerine verilen “toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimi idi. Din görevlilerinin bu “eğitimler” sırasında tanıştıkları Batı’nın bâtıl değerlerini ne ölçüde benimsediklerini bilemiyoruz; ancak Diyanet İşleri Başkanlığının en azından bu dili özümsemiş olduğunu Başkanlık yayınlarından anlıyoruz. Meselâ Diyanet dergisinin hemen her sayısında bir iki haber veya yazının “toplumsal cinsiyet eşitliğine” atıfta bulunduğunu görebiliyoruz. Bu arada, bir Diyanet mensubunun da 2014 yılında “Türk Modernleşmesi ve Din-Devlet İlişkileri Bağlamında Kur’an Kursu Öğreticilerinin Yetkesi ve Toplumsal Cinsiyet Algıları” başlıklı saha çalışması ile doktorasını tamamlamış bulunduğunu öğreniyoruz.
Evcilleştirilmiş medyanın desteğinde “toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla yürütülen kampanyaya diğer kamu birimlerinin bu derece gönüllü olarak katılmasını anlamak – farzımuhal – bir derece mümkün olsa bile, Diyanet İşleri Başkanlığının aynı oyunda sahneye çıkmasını anlamak hiçbir zaman için mümkün olmayacaktır. Çünkü Diyanet görevlileri, vaiziyle, müftüsüyle, üst seviye yöneticileriyle, sipariş-fetvalar konusunda toplumun en tecrübeli insanlarıdır; bir konu kendilerinden sorulduğu zaman, bu sorunun soruluş tarzından belli bir cevabın istenip istenmediğini anlamak ve herhangi bir yönlendirmeye âlet olmayacak şekilde cevap vermek, onların başlıca meslekî becerileri arasında yer alır, yahut almak zorundadır. Toplumsal cinsiyet konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığının bir ihale altında kaldığı ve belli bir yönde fetva üretmeye zorlandığı anlaşılıyor. Ancak Başkanlığın bu icbara kendisinden beklenen ferasetle cevap verebildiğini söylemek hiç kolay değildir. Bugün resmî rakamlara göre – gerçek rakamlar bunun çok üzerinde olabilir – en az 4 bin erkeğin erken evlendiği için ırza tecavüz mahkûmu olarak 10-15 yıl seviyelerinde hapis cezası çekmelerine ve bir o kadar yuvanın yıkılmasına yol açan bir yasanın toplumda hararetli tartışmalara yol açtığı bir zamanda, Diyanet’in bu uygulamaya destek verecek şekilde camilerde okuttuğu hutbenin şu üslûbuna bakın:
İnsanın, onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek ve özellikle çocukları türlü istismarlara maruz bırakmak dinimizde asla caiz değildir. Kendine, Rabbine ve çevresine karşı henüz sorumluluk bilincinde olmayan bir çocuğun evliliğe zorlanmasının dinî ve ilmî hiçbir meşruiyeti, hiçbir temeli yoktur.
Erken evlilik konusunda Hürriyet gazetesine Diyanet İşleri Başkanlığının görüşlerini açıklayan Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı da erken evliliği bütünüyle reddediyor ve bunu Osmanlı devletinin uygulamasına dayandırıyor:
Bırakın 9-10 yaşı bir çocuk 15 yaşında da evlenmemeli, evlendirilmemeli. . . . Diyanet çocuk yaşta evlilikleri engellemek için yıllardır çaba harcıyor. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile bir sürü çalışmamız oldu. Şimdi kim çıkıp bizi suçlayabilir? 1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi yayınlandı. Bu kararname tamamen İslam fıkhından kaynağını alıyor. Orada evlilikte alt sınır kızlarda 17, erkeklerde 18’dir. Diyanet de her zaman bunu savundu.
Gerek Kurul Başkanımızın anlattıklarında, gerekse söz konusu hutbede hiç şüphesiz doğrular vardır, ama bunlar doğrunun bir kısmıdır. Ve doğrunun bir kısmını anlatarak yanlışı daha etkili hale getirmenin mümkün olduğunu en iyi bilen ve bu tür hilelere karşı herkesten fazla müteyakkız bulunması gereken kimseler de din adamlarıdır. (İsterseniz bir hadisçiye “Tedlis nedir?” diye soruverin.) Evet, “1917 tarihli Osmanlı Hukūk-ı Âile Kararnâmesi on sekiz yaşını bitirmiş erkeğin kendi iradesiyle evlenebilmesini, kız on yedi yaşını bitirmişse hâkim tarafından velisinin itirazının olup olmadığının sorulmasını, on iki-on sekiz yaş arasındaki erkekle dokuz-on yedi yaş arasındaki kızın hâkim izniyle evlenebilmesini, ayrıca kızlar için veli izni alınmasını hükme bağlamıştır (md. 4-8).”
 Fakat dikkat ediniz, Osmanlının bu konuda İslâm fıkhına uygun şekilde getirdiği kural, belli yaşlardan önceki evliliği yasaklamak değil, hakim iznine bağlamaktır. Nitekim dört mezhebin dördü de erken yaştaki çocukların veli veya hakim izniyle evlenebileceğinde ittifak etmişlerdir; ihtilâf konusu, izni kimin vereceğinden ibarettir. Osmanlının kararnamesinde reşid kızlar için de veli izni aranıyordu; yoksa Diyanet’imiz bunu da “Osmanlı reşid kızların evlenmesini yasaklamıştı” şeklinde mi anlıyor? Şunu da merak ediyoruz: Dört mezhebin birden ittifak ettiği bir husus olan erken yaşta veli (veya hakim) izni ile evlenmeyi “insanın onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek” şeklinde tanımlarken, Diyanet’imiz bu ölçüyü – eğer siyasî bir merciden almamışsa – hangi kitaptan, hangi sünnetten, hangi fıkıhtan, hangi mezhepten almıştır?
Meseleyi başından alacak olursak, evvelemirde Diyanet’in “toplumsal cinsiyet eşitliği” kampanyasına nasıl dahil olabildiğini anlamak güçtür. Bizim Kur’ân’dan ve Sünnetten öğrendiğimiz, kadın-erkek eşitliğinin hukukta, fazilette, ödül ve cezada eşitlikten ibaret olduğudur.
 Bunun dışındaki eşitlikler aslında bir erdem de sayılmaz; zira yaratılışın güzelliği eşitlikte değil, farklılıkta ve çeşitliliktedir. Şu âyet ve hadislerde eşitlikten eser görebiliyor musunuz:
Hemcinslerinizden, kendilerine ısınacağınız eşler yaratması ve aranıza merhamet ve sevgi vermesi de Onun âyetlerindendir. Tefekkür eden bir topluluk için bunda ibretler vardır.
Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. Bilgi sahibi olanlar için bunda ibretler vardır.

Erkek, kız gibi değildir.
Resulullah (s.a.v.) kadınlara benzemeye çalışan erkekler ile erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.
Resulullah (s.a.v.) kadın gibi giyinen erkekler ile erkek gibi giyinen kadınlara lânet etti.
Feminizmin kavgası işte bu İlâhî takdire karşıdır; onlar kadının doğurmakla, erkeğin savaşmakla yükümlü olmasına, aile hayatında eşlerin birbirini tekmil etmesine, kadının annelik yaparken erkeğin evi geçindirmesine isyan ediyorlar, fıtratla ve fıtrat diniyle savaşıyorlar. Ama ne kadar çabalasalar erkeklere çocuk doğurtamıyorlar, yaratılışı değiştiremiyorlar ve değiştiremeyeceklerini de biliyorlar. Onun için, başta da anlattığımız gibi, oyunu biyolojik alandan toplumsal alana taşımak ve iradeyi göklerden yere indirmek istiyorlar. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” işte bu oyunun adıdır. Siz kendi inançlarınızı ihmal edip de feministlerin dilini benimsediğiniz zaman, velev bu kelimeyi farklı anlamları ifade etmek niyetiyle de kullanmış olsanız, bütün çabalarınız, İlâhî iradeye karşı açılmış bir savaşta feminist cepheye cephane taşımak hükmüne geçer. Çünkü dilimiz ve kavramlarımız bizim genetik kodlarımızdır. Batı’nın bizim dilimize soktuğu kavramları kimi şu mânâya, kimi bu mânâya alabilir; ama o kavramlar kimsenin neyi nasıl anladığına aldırmaksızın bünyemize bir virüs gibi yerleşir, sonra gider, dosdoğru hücrelerimizin çekirdeğine sızar ve genetik kodlarımıza yapışarak onların molekül yapısını kendi türüne çevirir. Bir süre sonra bize bakanlar, eski “biz”in yerinde, ecnebî gibi düşünen, ecnebî gibi konuşan, ecnebî gibi yiyip içen, ecnebî gibi yaşayan insanlar bulurlar. İşin en kötü tarafı da, bunu dışarıdan bakanlar anlayabildiği halde biz anlayamayız. Çünkü biz artık “Kim Rahmân’ın zikrine [kitabına, öğütlerine] karşı körlük ederse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de kendisine arkadaş olur; şeytanlar onları yoldan çıkarır, onlar ise kendilerini doğru yolda bilirler” mealindeki İlâhî uyarının haber verdiği gibi ecnebî şeytanlarının ölçülerini benimsediğimiz için, saptığımız yolun yanlışlığını da fark edebileceğimiz çizgiyi çoktan geri bırakmışızdır. “Kadınların iş gücüne katılma oranını yüzde 40’ın üzerine çıkaracağız” şeklindeki bir seçim vaadi bugünkü standartlarımız içinde bize masum görünebilir, hattâ cazip bile gelebilir. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in erkeği kadın üzerinde koruyup kollayıcı olarak nitelemiş bulunduğu ve ailenin geçimiyle yükümlü tuttuğu dikkate alındığında, böyle bir hedefin fıtratı ve fıtrat dininin koyduğu ilkeleri temelinden değiştirmek anlamına geldiği ortaya çıkmayacak mıdır?
Cumhuriyetin ilk yıllarında dini toplum hayatından tamamen çıkarmaya yönelik kanunlar çıkarılırken, Bediüzzaman, meşhur Eskişehir müdafaasında “Ben hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum” diyerek yönetime “Bari şu yaptıklarınızı gönüllü olarak yapmayın da hiç değilse fâsık olarak kalın” dersini veriyordu. Bugün ise hiçbir icbar, ilcaat, maslahat veya menfaat olmadığı gibi kamuoyu da kahir ekseriyetiyle bu tür icraata muhalif iken, Avrupa’nın bu toplumdan İslâmı bütünüyle kazıyıp çıkarmak için önümüze koyduğu paçavrasını gönüllü olarak ve herkesten önce aynen kabul edip ülkenin bütün kanunlarını bu paçavraya tâbi kılmak, herhalde fâsıklık sınırını da aşmaktan başka bir mânâya gelmeyecektir. Böyle bir projeyi bir İslâm toplumunun başına sarmakta rol sahibi olanlar için tecdid-i iman gerekip gerekmediği konusunda Diyanet’imizden net bir açıklama beklemek hakkımız olsa gerektir.
İstanbul Sözleşmesi ile içine girdiğimiz maceraya bir bütün olarak baktığımızda, hiç de övünemeyeceğimiz üç büyük başarıyla karşılaşıyoruz.
Birincisi: Böyle bir Sözleşmeyi aynen geçirip uygulamaya ve ülkenin bütün hukuk düzenini ona tâbi kılmaya, hiçbir CHP, hattâ HDP, hattâ ihtilâl hükûmeti cesaret edemez, etse de başaramazdı. Bu olay, bugünkü iktidardan başkasına nasip olamayacak kadar büyük ve cesaret isteyen bir başarı olarak tarihe geçmiştir.
İkincisi: Diyanet’i bu kadar evcilleştirmek ve Batı tarafından İslâma karşı hazırlanmış bir proje karşısında bırakın sessiz kalmayı, bir de gönüllü olarak bu projede istihdam etmek, en kudretli ihtilâl yönetimlerinin bile hayalinden geçebilecek bir başarı değildi. 12 Eylül yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığından başörtüsü için rapor istediğinde umduğunun tam tersi istikamette bir raporu kucağında bulmuş, 56 adet Atatürk hutbesi hazırlaması talimatını verdiğinde de “Gönderdiğiniz listeyi dikkate almamız mümkün olmamıştır” cevabını almıştı. Bugün ise yönetime hiçbir zorluk çıkarmayan, “yukarıdan” – ama semâdan değil – gelen talimatları sorgulamadan (veya sorgulayamadan) uygulayan bir anlayış, Diyanet İşleri Başkanlığının tarihine talihsiz bir hatıra olarak düşmektedir.
Üçüncüsü: Medya da bu süreç ve benzerleri karşısında hiçbir ciddî tepki vermemiş, daha doğrusu tepki vermeyecek bir şekilde evcilleştirilmiştir. (Burada söz konusu olan, fikir gazeteleri ve belirli kesimleri temsil eden medya değil, kitle basınıdır; kamuoyu oluşturmada hem oran, hem de hız bakımından asıl etkili olan bunlardır.) Bu konuda fazla söz söylemeye ihtiyaç duymuyoruz; çünkü herşey bütün açıklığıyla bu alanda başarılı bir mühendislik çalışmasını gözlerimizin önüne sermektedir.
Şimdi bu kadar geniş bir alanda bu üç büyük başarının birden nasıl olup da bu kadar kusursuz bir operasyonla tereyağından kıl çekercesine gerçekleştirildiğini merak etmez misiniz?
Bütün bu olup bitenler üzerinde düşünürken, Cumhurbaşkanımızın birkaç ay önce âniden kamuoyunun gündemine düşüveren sözleri kulaklarımızda çınlıyor:
“İslâm’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslâm’ı 14-15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok.”
Ve önümüzdeki manzara, bu sözlerin ânî bir ilhamla söylenmiş sözler olmadığını gösteriyor.
 Öyle değil mi? 
Bu yazıyı yazanı, kaynağını bulamadım. Sosyal medya paylaşımından aldım. Sevgili okur, kaynağa ulaşırsanız bir sonraki baskımızda kendisinden bahsedelim. Hak geçmesin.

LUT ALEYHİSSELAM
Kamil Yaşaroğlu tarafından kaleme alınan bir dizi yazı ile meseleyi biraz geniş açıdan ele almaya çalışalım. 
Eşcinsel kavramı dile geldiğinde ilk akla gelen Lut peygamberi ve onun sapkın halkıdır. 
“Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: ‘Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz! Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.’ Kavminin cevabı, ‘Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!’ demelerinden başka bir şey olmadı. Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. Ve üzerlerine dehşetli bir (taş) yağmur(u) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!” [A’râf suresi, 80-84] 
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim’in kardeşi Haran’ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. Hz. İbrâhim ile birlikte Irak’tan ayrılmış; Tevrat’ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore’de (Ammûre)Rabbimiz tarafından  peygamber olarak vazifelendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, ‘livâta’yı (homoseksüilleği-eşcinselliği) da gelenekleri haline getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları tenkit etti… Kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah’tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi [bkz. Şuarâ suresi, 160-164] ve bu yaptıkları sebebiyle onları “müsrifler” diye vasıfladı. “Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan” manasına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Kitap ve Sünnet’te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında recm (taşlama), yakma, üstüne duvar yıkma, yüksek bir yerden atmak suretiyle öldürme gibi farklı idam usûlleri teklif ve tavsiye etmişlerdir. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe hazretleri ve diğer bazı âlimler (rahımehumullah)  iseta’zîri yani hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir cezayı yeterli bulmuşlardır.
Hadislerde de livâtaya (eşcinselliğe) kesinlikle izin ve müsamaha yoktur.
İslamî kaynaklarda mevzumuzla ilgili iki kelimenin manaları ve mefhumları farklıdır ve hükümde hataya düşmemek için bu farkın dikkate alınması gereklidir.
“Hunsâ” kelimesi, “her iki cinse ait organları bir arada bulunduran veya her ikisi de olmayıp yalnızca idrar yapmaya yarayan bir deliği bulunan insan” için kullanılır. Bunlara erkek mi, kadın mı muamelesi yapılacağı mevzuunda çeşitli teşhis görüşleri vardır.
“Muhannes” ise yumuşaklık, söz, bakış ve davranış gibi hususlarda kadına benzeyen erkek demektir.
Muhannesler de fıkıh’ta iki gruba ayrılır.
Birinci grup, doğumundan itibaren böyle olanlar, böyle yaratılmış sayılanlar; bunlara, işi fuhuş ve zina boyutuna götürmedikçe bir suç ve günah isnad edilemez.
İkinci gurup ise sonradan bozularak ve kendi iradeleriyle kadınlara benzemeye özenenlerdir ki, bunlar hadislerde lânetlenmişlerdir.
Ebu Dâvud’un Sünen’inde zikri geçen bir hadis şöyledir:
Rasûlullah’a (s.a.v.), ellerine ve ayaklarına kına yakmış olan bir muhannes getirildi. Peygamberimiz (s.a.v.),
- “Buna ne olmuş” dedi.
- “Kadınlara benzemeye çalışıyor” dediler. Nakî’ denilen bir yere sürülmesini emretti.
- “Onu öldürelim mi” diye sordular.
- “Namaz kılanları öldürmek bana yasaklandı” buyurdular.
Bu hadiste şu hususlar dikkat çekiyor:
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) “eşcinselliğe” izin vermek veya müsamaha etmek şöyle dursun, “kadınsı davranan, ellerine ve ayaklarına kına yakan birinin” bu davranışını bile hoş görmüyor, kötü örnek olmasın diye, cemiyetten/toplumdan uzak bir yere gönderiyor (tecrid ediyor, sürüyor).
Fahr-i Kâinat (s.a.v.) dönemi toplumu, yalnızca “kadınsı davranan” bir kimsenin bile öldürülebileceğini düşünüyorlar, ama Peygamberimiz(s.a.v.) “onun inanmış ve ibadet eden bir mü’min” olduğunu ve öldürülmesinin caiz olmadığını söylüyor.
Yine Ebu Dâvud’un Sünen’ine ve Müslim’in de Sahih’ine aldıkları bir diğer hadis ise şu mealdedir:
‘Rasûlullah’ın (s.a.v.) hanelerine bir muhannes girip çıkardı (hizmet eder, yardım alırdı). Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) hanımları onu, “gayr-i üli’l-irbe (kadınlara ilgi duymayan biri) sayarlardı. [Bkz. Nûr sûresi, 31] 
Bir gün Efendimiz (s.a.v.), o muhannes, zevcelerinden birinin hanesinde iken yanlarına girdi. Bu sırada muhannes, bir kadını anlatıyor; “Önden dört büklüm, arkadan sekiz büklüm ile sallanarak yürüyor” diyordu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), “Görüyorum ki bu kişi, bunlara kadarını biliyor, bundan sonra yanınıza girmesin” buyurdu. Ezvâc-ı tâhirat da onu evlerine girmekten menettiler.
Hadisin bir başka rivayetinde şu ilave de yer almaktadır: “Muhannes Beydâ denilen bir yere gönderilmişti. (Rasûlullah Efendimizin hanımları), bu takdirde o açlıktan ölür” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) de her Cuma günü gelip iki kere eve girmesine, ihtiyaçlarını alıp yerine dönmesine izin verdi.
Bu hadis de “kadınların cinsel nesnelerini/objelerini idrâk eden (algılayan)” bir kimsenin “erkek sayılacağını ve kadınların ona karşı erkek gibi davranmaları gerektiğini” ifade ediyor. Ayrıca böyleleri işi, hangi cinsle olursa olsun, zina boyutuna götürmedikçe onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, fakat topluluk içinde kötü örnek olmaması ve kötülüğe sebep olmaması için uzak tutulması gerektiğini de anlatmış oluyor.
Sonuç olarak hadislerde de İslâm’da lûtîliğin/eşcinselliğin normal karşılandığına dair bir delil bulmak mümkün değildir.
 Erkek erkeğe cinsî yakınlıkta bulunmaya livâta denir.
İslâm dininde zina, fâhişelik gibi bir hayâsızlık örneğini teşkil eden ‘livâta’ da, kesinlikle yasaklanmıştır. Livâtaya, oğlancılık veyahomoseksüellik-eşcinsellik de denir. Livâta, insan şahsiyetine ve haysiyetine hiç bir şekilde yaraşmayan ahlâkî suçlardan, büyük günahlardan biridir.
Hz. Lût (a.s.), sapıklığın, ahlâksızlığın, edepsizliğin en âdîsi olan livâtanın yaygın olduğu Sodom ve Gomore halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Buranın halkı, daha önceki milletlerde görülmeyen bu ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti... İffet, namus ve hayânın unutulduğu bu toplumda Lût (a.s.) gibiler, onların bu tür ahlâksızlıklarına engel olmak istemişler, ancak susturulmuş ve tesirsiz hale getirilmişlerdi.
Sodom ve Gomore halkının ahlâksızlık ve edepsizliğini ifade eden ayette şöyle buyurulur: “Lût`u da hatırla. Hani o, kavmine şöyle demişti: Âlemlerde hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” [Ankebût suresi, 28]
Diğer ayetlerde, bunların yaptığı kötülüklerin cezasız kalmadığı vurgulanarak, gökten gelen acı bir azab ile yerle bir edildikleri belirtilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Emrimiz gelince, oranın (Lût kavminin bulunduğu-yaşadığı yerin) altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık.” [Hud suresi, 82] buyrulmuştur.
Livâta yapanlara tatbik edilecek hadd hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür:
İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam  Şâfiî’nin (rahımehumullah) iki görüşünden daha zâhir olanına göre, failin haddi, zinâ haddidir. Yani muhsan (evli)  ise recmedilir, muhsan değilse yüz sopa vurulur. Mef’ûle ise Şâfiî’ye göre, muhsan da olsa gayr-i muhsan da olsa, kadın da olsa, erkek de olsa yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası verilir.
İmam Mâlik ve İmam Ahmed İbn Hanbel başta olmak üzere diğer bir kısım âlimlere (rahımehumullah) göre, livâta yapanın cezası recmedilmektir, muhsan da olsa gayr-i muhsan da olsa farketmez.
İmam Şâfiî’nin (rh.) ikinci bir görüşü, sadedinde olduğumuz hadisin zâhirine uygun olarak fâilin de mef’ûlün de öldürülmesidir.
Öldürülüş tarzı hususunda, “O pis işi yaptıkları ev tepelerine yıkılır” diyenler olmuştur. “Uçurumdan atılarak öldürülür” diyenler de olmuştur.
İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.), “Bunlar azarlanır, levmedilir; fakat hadd uygulanmaz” demiştir. [Bkz. Kütüb-i Sitte Şerhi, 6, 253] Yani tâzir cezasına çarptırılır, hâkimin karar vereceği bir ceza ile cezalandırılır, özellikle de toplumda itibarsızlaştırılır.
Önemli hatırlatma: Bu ve benzeri bütün suçluları cezalandırmak, mutlaka yetkili mercilerce yapılmalıdır. Aksi takdirde toplumda kaosa/kargaşaya yol açılmış olur. Her kafadan bir ses çıkar, herkes kendi işini kendisi görmeye kalkışır ki, bu da felakettir! Elbette bu tür hükümleri uygulamak İslami bir yönetim anlayışında mümkündür. Beşeri ve Tağuti rejimlerce idare olunan Müslüman topluluklarda keyfiyet söz konusu olamaz. 
***
SAPKIN DAVRANIŞLARDAN UZAK KALINMALI
Sözlükte “havuzu çamur vb. ile sıvamak suretiyle onarmak” anlamına gelen livâta kelimesi örfte erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiyi ifade eder. Arapça’da bu mânada aynı kökten türeyen livât, mülâvata ve televvut kelimeleri de kullanılmaktadır. Kelime anlamını erkekler arası eşcinsel ilişkinin yaygın olduğu Lût kavminden almaktadır. Cevâd Ali, livâta kelimesinin Araplar arasında Kur’an’da Lût kavminden bahsedilmesinden sonra  kullanılmaya başlandığını söyler (el-Mufaśśal, V, 143; ayrıca bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “lvŧ” md.). Kesin bir ayırım yapılması güç olmakla birlikte livâta fiilinde aktif olan taraf lûtî, lâit, mülâvit; pasif taraf me’bûn ve übne kelimeleriyle ifade edilir. Türkçe’de livâta karşılığı olarak lûtîlik ve oğlancılık kelimelerinin yanı sıra eşcinsellik de kullanılmaktadır. Bununla birlikte aynı cinse mensup kişiler arasındaki cinsel ilişkileri ifade etmesi sebebiyle eşcinsellik (İng. homosexsuality), lezbiyenlik / sevicilik (bk. SİHÂK) olarak adlandırılan kadınlar arası eşcinsel ilişkileri de kapsamaktadır. Türkçe’de livâta fiilini işleyen kimselere lûtî ya da eşcinsel adı verilir. Batı dillerinde livâta karşılığı olarak Lût kavminin yaşadığı Sodom şehrinden türetilen sodomy / sodomie kelimesi de kullanılır.
Erkekler arası eşcinsel ilişki hemen her dönemde ve her toplumda cinsî bir sapkınlık olarak görülmüş ve kınanmış, dinlerin de ortaklaşa mücadele ettiği çirkin bir davranış olmuştur. Tevrat’ta, Sodom halkının rabbe karşı günahkâr olduğu ve orada her türlü ahlâksızlığın, özellikle cinsî sapıklığın yaygınlaştığı ifade edilir (Tekvîn, 13/13; 18/20). Yahudilik’te çirkin bir davranış olarak kabul edilen erkekler arası eşcinsel ilişkiler yasaklanmış ve bu tür ilişkide bulunanların cezalarının ölüm olduğu belirtilmiştir (Levililer, 18/22; 20/13). Yeni Ahid’de de eşcinsel ilişkide bulunanlar şiddetle kınanan kimseler arasında zikredilir (Romalılar’a Mektup, 1/27; Korintoslular’a Birinci Mektup, 6/9).
Kur’ân-ı Kerîm’de livâta kelimesi geçmemekle birlikte “aşırı derecede çirkin davranış, açık hayâsızlık ve sapkınlık” anlamındaki fâhişe (çoğulu fevâhiş) ve fahşâ kelimeleri livâta fiilini de kapsayan geniş bir içerikle yirmi dört yerde geçer ve zina, livâta, sevicilik gibi iffetsizlikler şiddetle kınanır, yol açacağı dinî ve hukukî sorumluluklara işaret edilir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “fĥş” md.). 
Cinsî ihtiyaçların tabii ve meşrû çerçevede karşılanması, fıtrat ve iffetin korunması, insanlık onurunu zedeleyen her türlü cinsî azgınlık ve sapıklıktan uzak durulması Kur’an’ın temel mesajlarından biridir. Kur’an’da, Lût kavminin livâtanın yaygınlık kazandığı ilk toplum olduğuna atıfla onların, bu çirkin fiili işlemeleri ve peygamberleri Hz. Lût’un kendilerini bu işten alıkoymaya yönelik uyarı ve öğütlerine kulak vermeyişleri sebebiyle helâk edildiği anlatılır (el-A‘râf 7/80-84; Hûd 11/78-83; el-Enbiyâ 21/74; eş-Şuarâ 26/161-175; en-Neml 27/54; el-Ankebût 29/28-35). 
Hz. Peygamber’in hadislerinde de livâta kınanmış ve bu fiili işleyen kimseye Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağı bildirilerek (Tirmizî, “RađâǾ”, 12) livâta yapanların lânetlendiği ifade edilmiştir (Müsned, I, 317). Resûl-i Ekrem ayrıca, “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey Lût kavminin davranışıdır” demiş (İbn Mâce, “Ĥudûd”, 12; Tirmizî, “Ĥudûd”, 24) ve erkeğin eşiyle anal ilişkide bulunmasını da “küçük livâta” şeklinde nitelendirerek yasaklamıştır (İbn Mâce, “Nikâĥ”, 29; Ebû Dâvûd, “Nikâĥ”, 45; Tirmizî, “Ŧahâret”, 102). Bir başka hadiste de hemcinsleriyle ilişkide bulunan kadınlar ve erkekler zina yapan kişiler olarak ifade edilmiştir (Şevkânî, VII, 131).

İslâm dini, cinselliği tabii bir vâkıa olarak kabul edip cinsel ihtiyaçların mâkul ve meşrû zeminde giderilmesine imkân vermiş, ancak cinselliğin insanlık onur ve değerini ihlâl edecek biçimde kontrolsüz kullanımını önleyici bazı sınırlamalar getirmiştir. Evliliğin teşvik edilip aile hayatını ve kurumunu korumaya yönelik tedbirlerin alınması, iffetin ve neslin korunmasının dinin temel gayeleri arasında gösterilmesi, cinsel sağlık ve ahlâk eğitimine önem verilmesi, müstehcenlik, fuhuş ve zina ile mücadele edilmesi böyle bir anlam taşır. Bunun için Kur’an ve Sünnet’te cinsî hayata ilişkin olarak birçok ayrıntılı düzenleme ve hüküm yer almıştır. Bunlardan biri de livâtanın İslâm’da şiddetle kınanıp büyük günahlardan sayılması olmuştur. İslâm literatüründe konu ferdî ve içtimaî ahlâk, cinsiyet ahlâkı ve eğitimi gibi açılardan ele alınıp fert ve toplumların böyle bir sapkınlıktan korunması, fertlerin bu tür davranış ve eğilimlerini önleyici ve tedavi edici tedbirlerin alınması üzerinde durulmuş, fıkıh literatüründe ise daha çok hukukî açıdan bu gruba giren fiillerin suç teşkil etmesinin şartları ve bu fiili işleyenlere uygulanacak ceza yönüyle incelenmiştir.
Kur’an’da ve hadislerde yer alan ifadelerden hareketle İslâm âlimleri, livâtanın dünyevî cezayı da gerektiren haram bir fiil olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır. Hatta livâtayı haramlık bakımından zinadan daha ağır bir fiil olarak kabul edenler de vardır. Livâta yapan kimseye verilecek ceza konusunda ise İslâm hukuk ekolleri farklı görüşlere sahiptir. Bu konudaki fikir ayrılığı, livâtanın zina kapsamında bir suç mu yoksa ondan ayrı başka bir suç mu teşkil ettiği konusundaki farklı yaklaşımlardan, ayrıca bu fiili işleyen kimselere verilecek ceza ile ilgili hadislerin yorumundan kaynaklanmaktadır.
İslâm hukukçularının çoğunluğu, Kur’an’da hem zinanın hem livâtanın açık hayasızlık ve çirkin davranış (fahişe) olarak nitelendirilmesini dikkate alarak livâtayı zinaya kıyas etmiş, bu fiilin zina olarak adlandırılabileceğini ve zina ile aynı hükümleri taşıdığını belirtmiştir. İmam Şâfiî ile Hanefî hukukçularından Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’ye göre livâta yapan kişiye zina suçunda olduğu gibi had cezası uygulanır; fâil muhsan ise recmedilir, muhsan değilse 100 celde ile cezalandırılır. Şâfiîler, livâta suçunda fâilin bekâr olması durumunda kendisine ayrıca sürgün cezası verilmesi gerektiğini ifade ederler. İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise Hz. Peygamber’den nakledilen ve livâta yapan kişilerin öldürülmesi ya da recmedilmesi gerektiğini ifade eden hadisleri (İbn Mâce, “Ĥudûd”, 24; Ebû Dâvûd, “Ĥudûd”, 29; Tirmizî, “Ĥudûd”, 24) esas alarak muhsan olsun ya da olmasın livâta fiilinin fâiline recm cezası verileceği görüşündedir. Bu hukukçulara göre livâta suçunun ispatı için zina suçunda olduğu gibi dört şahit getirilmelidir. Livâta yapan kişilerin öldürülmesi gerektiğini ifade eden hadisler, aralarında Nesâî’nin de bulunduğu bazı hadis otoriteleri tarafından sened yönünden tenkit edilmiştir (Şevkânî, VII, 131). Diğer taraftan Resûl-i Ekrem’in livâta yapan kimseyi recm cezası ile cezalandırdığına veya livâtanın cezaî müeyyidesi hakkında hüküm verdiğine dair bir bilgi mevcut değildir (İbnü’t-Tallâ‘, s. 33).
İmâmiyye ve Zâhiriyye mezhebine mensup hukukçularla Ebû Hanîfe livâtayı zinadan ayrı bir fiil olarak değerlendirmektedir. Onlara göre livâta, zinaya kıyas edilemeyeceği ve zina olarak adlandırılamayacağı için ondan farklı bir suç oluşturmakta ve farklı hükümler taşımaktadır. Ebû Hanîfe, üreme organının dışındaki bir yolla kadın ya da erkekle cinsel ilişkide bulunmanın zina olarak kabul edilemeyeceğini ve livâta yoluyla nesebin karışma ihtimalinin bulunmadığını ifade ederek bu suçu işleyen kimseye devletin yetkili organlarınca takdir edilecek bir cezanın (ta‘zîr) verilmesi gerektiğini belirtir. Bu fakihler ayrıca livâta suçunun ispatı için iki şahidin yeterli olduğu görüşündedir. Diğer taraftan aralarında Ebû Müslim el-İsfahânî’nin de bulunduğu bazı âlimler, Kur’an’da kadınların açık hayâsızlıkta bulunmasıyla ilgili olarak yapılan açıklamanın ardından, “İçinizden iki kişi açık bir hayâsızlıkta bulunursa onlara ceza verin” meâlinde bir ifadenin yer almasını (en-Nisâ 4/16) erkekler hakkında bir açıklama olarak yorumlamakta ve bu hükmün livâta yapan kişilerle ilgili olduğunu, bu sebeple âyetin hükmü gereğince onlara ta‘zîr cezası uygulanacağını ileri sürerler. Tâbiîn âlimlerinden Mücâhid’in de bu görüşte olduğu nakledilmektedir (Fahreddin er-Râzî, IX, 231-232; Reşîd Rızâ, IV, 437-440). İslâm hukukçularının çoğunluğu, bir kimse aleyhine yapılan livâta ithamının ispat edilmediği takdirde kazf suçunu meydana getireceği görüşündedir. Ebû Hanîfe ve Zâhirîler ise bu tür bir ithamı hakaret ve sövme kapsamına dahil ederek ta‘zîr cezasını gerektiren bir suç olarak kabul ederler.
Livâtanın gerek din ve ahlâk gerekse hukuk düzeni açısından günah, çirkin ve suç teşkil eden bir fiil olmasının yanı sıra tıp otoriteleri de anal ilişkinin zedelenmeye ve yaralara yol açtığını, özellikle AIDS hastalığını meydana getiren virüsün eş-cinsel ilişkiler yoluyla açılan yaralardan kolayca girmek suretiyle hızlıca ürediğini ifade etmektedir. Eşcinsel ilişki, modern refah toplumlarında çeşitli sebeplerle belli bir yaygınlaşma eğilimi gösterip bireysel özgürlük kapsamında telakki edilerek sınırlı ölçüde hukuken korunsa ve tabii karşılansa bile, dinî ve ahlâkî öğretilerin yanı sıra günümüzde insanlığın ortak sağ duyusu ve kamuoyu onu insanî değerlere ve insan haysiyetine aykırı çirkin bir davranış olarak görmeye devam etmekte, onunla mücadelede en etkili çare olarak da karşı cinsler arası tabii ve meşrû ilişki önerilmektedir. Eşcinsellik eğilim ve davranışı biyolojik ve psikolojik bozukluğun bir ürünü olması durumunda ise tedavi edilmesi gereken bir hastalık sayılmaktadır.
Kur’an’da Lût kavminin çirkin davranışlarının onları büyük bir felâkete sürüklediği belirtilerek şiddetle kınanması, Hz. Peygamber’in hadislerinde livâta ve sevicilik gibi çirkin fiilleri işleyen kimseler hakkında kullanılan ağır ifadeler, İslâmî öğretide eşcinselliğin fıtrata ve insanlık onuruna aykırı bir davranış olduğunun ısrarla vurgulanması ve zinaya denk bir suç olarak görülüp cezaî müeyyidelerle önlenmeye çalışılması İslâm toplumlarında bu konuda ortak bir bilinç oluşturmuş, bu tür fiillerin toplumda yaygınlaşmasını önlemiş veya en alt düzeyde kalmasını sağlamıştır. Bununla birlikte bu çirkin fiilin tarihsel süreçte müslüman toplumlarda da eksik olmadığı, özellikle refahın artıp insanların lüks içinde yaşadığı dönemlerde ve çevrelerde belli ölçüde yaygınlaşma eğilimi gösterdiği söylenebilir. İslâm tarihinde erkekler arasında eşcinsel ilişkilerin ilk olarak Abbâsîler döneminde yaygınlaştığı görülmektedir. Bu tür ilişkiler başta şiir olmak üzere çeşitli edebî türlerdeki eserlere de yansımış ve “livâta edebiyatı” olarak adlandırılabilecek bir tür meydana gelmiştir (Selâhaddin el-Müneccid, s. 89, 149-172). Ahlâk dışı söz ve davranışlarıyla tanınan Kûfeli şair Vâlibe b. Hubâb ve öğrencisi Ebû Nüvâs’ın (ö. 198/813 [?]) erkekler arası eşcinsel ilişkilere dair şiirleri, Arap edebiyatında cinsel temaları işleyen ve erkekler arasındaki eşcinsel ilişkilere yer veren nesir türündeki ilk eserlerden biri olan Câhiz’in (ö. 255/869) Müfâħaretü’l-cevârî ve’l-ġılmân’ı (nşr. Pellat, Beyrut 1957; A. Hârûn, Resâǿilü’l-Câĥiž, Kahire 1979 içinde) bu türün ilk örnekleri arasında sayılabilir. İbn Hindû’nun Risâletü’l-visâŧa beyne’z-zünât ve’l-lâŧa (Brockelmann, GAL Suppl., I, 426) ve Tîfâşî’nin Nüzhetü’l-elbâb fî mâ lâ yûced fî kitâb (nşr. Celûl Azzûne, Tunus 1997) adlı kitapları da bu konulara temas eder. Diğer taraftan livâtanın haramlığına dair telif edilen müstakil eserler arasında Âcurrî’nin Źemmü’l-livâŧ (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire, ts., Mektebetü’l-Kur’ân), Muhammed b. Ömer el-Gamrî’nin el-Ĥükmü’l-mażbûŧ fî taĥrîmi fiǾli ķavmi Lûŧ (nşr. Abdullah el-Mısrî, Kahire 1988) ve İbnü’l-Mibred’in et-TevaǾǾud bi’r-recm ve’s-siyâŧ li-fâǾili’l-livâŧ (Dârü’l-Kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 3215/1) isimli kitapları zikredilebilir.
***
Bu bölümde Diyanet’in İslam Ansiklopedisine bir göz gezdirecek olursak konuyla ilgili olarak Ömer Faruk Harman hocanın Eşcinsellikle ilgili görüşşlerine yer vereceğiz. 
SODOM HALKI
Tevrat’ta Terah’ın çocuklarından Haran’ın oğlu ve İbrâhim’in yeğeni olarak gösterilir. İslâm öncesi Arap toplumunda bilinmeyen lût kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce olduğu ileri sürülmektedir (Jeffery, s. 255; Mustafavî, X, 258). Haran Ur şehrinde öldükten sonra Terah oğlu İbrâhim’i, gelini Sâre’yi ve torunu Lût’u alarak Harran’a gelmiş, Terah Harran’da öldükten sonra Hz. İbrâhim yeğeniyle birlikte Ken‘ân diyarına gitmiştir (Tekvîn, 11/27; 12/5). Lût, İbrâhim’in Mısır yolculuğuna da katılmış (Tekvîn, 13/1), Ölüdeniz (Lut gölü) yazmalarından Genesis Apocryphon’a göre Firavun’un görevlilerine karşı İbrâhim’in sözcülüğünü yapmış, pek çok mülk edinmiş ve orada evlenmiştir (IDB, III, 162; EJd., XI, 508). Mısır’dan tekrar Ken‘ân diyarına dönen Hz. İbrâhim ile Lût’un çok miktarda koyun ve sığır sürüleri vardı. Buna karşılık bölgede az sayıda kuyu bulunduğu için adamları arasında tartışmalar çıkınca Lût onlardan ayrılarak verimli Erden havzasına yönelmiş ve Sodom çevresinde (günümüzde Ölüdeniz’in güneyindeki Usdum tepesi civarında) çadırlarını kurmuştur. Erden havzasındaki Sodom, Gomore (Gomorre = Gomerrhe), Adma, Tseboim ve Bela şehirlerinin halkı Elâm Kralı Kedorlaomer’e isyan edip yenilince Lût da esir alınmış, ancak yeğeniyle ilgisini kesmeyen İbrâhim tarafından kurtarılmıştır (Tekvîn, 14/1-16). 
Tevrat’a göre Sodom halkı Rabb’e karşı günahkârdır; orada her türlü ahlâksızlık, özellikle de cinsî sapıklık yaygındır (Tekvîn, 13/13; 18/20; 19/4-5; Hezekiel, 16/49-50). Bunları cezalandırmakla görevli melekler insan sûretine girip misafir olarak İbrâhim’e gelirler. Tanrı, Sodom ve Gomore’nin günahının çok ağır olduğunu ve helâk edileceklerini bildirir. İbrâhim ise oradaki iyi insanların hatırına bu kararın gerçekleşmemesi için yalvarınca kendisine eğer on iyi kişi varsa oranın helâk edilmeyeceği vaad edilir, ancak on kişi bile bulunamaz. Akşam vakti Sodom’a varan iki melek şehrin kapısında oturan Lût’un daveti üzerine ona misafir olurlar. Halk evin çevresini sararak Lût’tan misafirlerini kendilerine teslim etmesini ister. Lût ise her istenileni yapabileceğini, hatta kızlarını kendilerine teslim etmek suretiyle feda edebileceğini, ancak misafirlerini vermeyeceğini söyler. Halk Lût’u tehdit ederek kapıyı kırmaya kalkışınca melekler müdahale ederek Lût’u içeriye alır ve dışarıdakileri evin kapısını bulamayacak şekilde kör ederler. 
Melekler Lût’a şehri harap edeceklerini, aile fertlerini alıp burayı terketmesini bildirirler. Lût ağır davranınca melekler karısını ve iki kızını şehrin dışına bırakırlar; onlara arkalarına bakmadan dağa kaçmalarını tembih ederler. Lût kısa sürede dağa varmanın zor olduğunu, ancak yakındaki küçük şehre ulaşabileceklerini söyler. Güneş doğarken Tsoar’a varırlar. Arkalarından Sodom ve Gomore’ye göklerden kükürt ve ateş yağdırılır. 
Şehirler, bütün havza ve oralarda yaşayanların hepsi bitkilere varıncaya kadar helâk edilir. Lût’un karısı da meleklerin uyarısına rağmen kaçarken geriye baktığından bir tuz direği oluverir (Tekvîn, 18/1; 19/26; Petrus’un İkinci Mektubu, 2/6-7). 
Tsoar’da kendini güvende hissetmeyen Lût iki kızıyla birlikte Ölüdeniz’in doğusundaki dağlara çekilir ve bir mağaraya sığınır. Tevrat’ta Lût ile ilgili çok ağır bazı iftiraların dışında (Tekvîn, 19/30-38) başka bilgi yoktur. Hz. İbrâhim’den ayrıldıktan sonra Lût, İsrâiloğulları tarihi için önemini yitirdiğinden onun ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivayete göre Lût’un kabri el-Halîl’in (Hebron) doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır (DB, IV/1, s. 365). Kitâb-ı Mukaddes’teki Lût oğulları ifadesi hem Moablılar’ı hem Ammoniler’i içine almaktadır (Tesniye, 2/9, 19; Mezmur, 83/8). 
Yahudi tarihçisi Josephus, Lût’un karısının tuz sütunu haline dönüşmüş olan kalıntısını gördüğünü söylemekte, Romalı Saint Clement ve Saint Irenee de bu sütunun kendi dönemlerinde mevcut olduğunu nakletmektedir. Tenkitçiler tarafından gerçek dışı sayılan bu husus XVII. yüzyıldan itibaren çeşitli şekillerde açıklanmaktadır. Bunlardan en mâkul görüneni, ısınan ve eriyen tuz yığınlarının içinde kalarak öldüğü için Lût’un karısının tuz sütunu şeklinde tasvir edilmiş olmasıdır. Buna göre fırtına çıktığında göl sahilleri tamamen köpük ve tuz tabakasıyla kaplanmış, Sodom ve Gomore’nin helâkinde ise çok daha büyük tuz dalgaları geride kalan kadını yakalayıp tuzla örtmüştür. Nitekim Ölüdeniz’in güneybatısında tamamıyla tuz kayasından ibaret Usdum denilen bir tepe bulunmakta, bu tepenin doğu tarafında 15 m. boyundaki bir tuz sütunu Lût’un karısı kabul edilmektedir (DB, IV/1, s. 365-366). Ayrıca kükürtlü Usdum tepesi bölgesinde heykeli andıran çok sayıda tabii şekil mevcuttur (Ancien Testament, s. 72). 
Kitâb-ı Mukaddes dışı kaynakların bazısında Lût fazileti sebebiyle övülmekte ve Tekvîn’deki (18/23) sâlih sıfatının ona ait olduğu kabul edilmekteyse de yahudi din âlimlerinin onun hakkındaki kanaatleri pek müsbet değildir. Tevrat’ta olduğu gibi Tevrat dışı yahudi dinî literatüründe de Lût ile ilgili olarak İslâm’ın nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan pek çok iddia ve iftira yer almaktadır. Talmud’a göre Lût, Sodom’la birlikte helâk olmaktan ancak İbrâhim’in şefaatiyle kurtulmuştur; bu da Mısır’da eşi için kız kardeşimdir dediğinde İbrâhim’in yalanını açığa çıkarmamasının bir mükâfatıdır. Onun asıl mükâfatı Mesîh’in Moablı Rut ve Amonlu Naamah kanalıyla onun soyundan gelmesidir. Bu rivayette Lût’un 142 yaşında vefat ettiği kaydedilmektedir (Ginzberg, I, 291). 
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi yedi yerde ismen zikredilen Lût’un İbrâhim’in tebliğini kabul ettiği (el-Ankebût 29/26), onunla birlikte bereketli ülkeye ulaştırıldığı (el-Enbiyâ 21/71), peygamberlerden olduğu (es-Sâffât 37/133), diğer peygamberler gibi âlemlere üstün kılındığı (el-En‘âm 6/86), ona hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve ilâhî rahmete kabul edildiği (el-Enbiyâ 21/74-75) bildirilmektedir. Tevrat’ta iddia edildiği gibi Lût, amcası İbrâhim’in çobanlarıyla kendi çobanları arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine ve mümbit toprakları tercih ettiği için değil peygamber olarak görevlendirilip gönderildiği için (es-Sâffât 37/133) Sodom’a gitmiştir. Kavmine Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını, kendisine itaat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle beraber olmalarının büyük ahlâksızlık ve günah olduğunu bildirmiş, bundan vazgeçmelerini istemiştir. Kavmi ise işlerine karışmaya devam ettiği takdirde sürgün edileceğini söylediği gibi, “Eğer doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin azabı getir” diye kendisine meydan okumuştur. Bunun üzerine Lût onların yaptıklarının vebalinden kendini kurtarması için Allah’a dua etmiştir (el-A‘râf 7/80-81; eş-Şuarâ 26/160-166; en-Neml 27/54-55; el-Ankebût 29/28-30). 
Lût’un duasını kabul eden Allah ahlâksız kavmi helâk etmek üzere Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil oldukları nakledilen üç meleği görevlendirir (Fîrûzâbâdî, VI, 56). Melekler genç ve yakışıklı birer erkek sûretinde önce Hz. İbrâhim’e gelip İshak’ın doğumunu müjdelerler, ayrıca Lût kavmini helâk etmek üzere geldiklerini haber verirler (Hûd 11/69-70; el-Hicr 15/57-58; el-Ankebût 29/31). İbrâhim, Lût’un onlarla beraber yaşadığını hatırlatarak helâkin biraz tehiri ve inananların kurtulması konusundaki temennilerini Allah’ın elçilerine tekrarlar (Hûd 11/74). 
Hz. İbrâhim’in meleklerle konuşmasının ayrıntıları Kur’an dışı İslâmî kaynaklarda yer almaktadır; benzer bir konuşma Tevrat’a göre Tanrı ile İbrâhim arasında geçmiştir. Hz. İbrâhim meleklere, içinde 400 mümin bulunan bir yeri helâk edip etmeyeceklerini sorar ve oranın helâk edilmeyeceği sözünü alır. Ardından rakamı kademeli bir şekilde ona kadar indirir, fakat orada on mümin bile yoktur (Taberî, Târîh, I, 153; Fahreddin el-Râzî, XVIII, 29-30; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 119). Bunun üzerine melekler azap emrinin geldiğini, fakat Lût’un ve ailesinin kurtulacağını bildirirler (Hûd 11/76; el-Ankebût 29/31-32). 
Melekler Lût’un yaşadığı yere gelince Lût daha önce hiç görmediği bu yabancıları evinde misafir eder. Bir taraftan da kavminin yapacağı kötülüğü düşünerek içi daralır (Hûd 11/77). Misafirlerden haberdar olan halk toplanıp evi kuşatır ve misafirlerin kendilerine teslim edilmesini ister. Lût kendisini misafirlerin yanında rezil etmemelerini, isterlerse kızlarıyla evlenebileceklerini, ancak misafirlerden vazgeçmelerini söyler. Fakat onlar Lût’a, başkalarının işine karışmaktan ve yabancıları evine almaktan kendisini menettiklerini hatırlatarak isteklerinde ısrar ederler. Lût, “Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı” diyerek sıkıntısını dile getirir (Hûd 11/77-80; el-Hicr 15/67-71). 
Bunun üzerine melekler Allah’ın elçileri olduklarını, kavminin kendisine ve ailesine zarar veremeyeceğini, geceleyin şehri terketmesini, sabaha yakın azabın geleceğini, karısı dahil kavminin helâk edileceğini bildirirler (Hûd 11/81). Öte yandan dışarıda evi kuşatan ve içeri girmeye uğraşan halkın gözlerini kör ederek (el-Kamer 54/37) onları evin çevresinden uzaklaştırırlar. Lût ve ailesi şehirden çıkar, sabaha karşı da şehrin altı üstüne getirilir, üzerlerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırılır ve Lût’un kavmi karısıyla birlikte helâk edilir (el-A‘râf 7/83-84; Hûd 11/81-83; el-Hicr 15/65, 73-74; el-Kamer 54/37-39; et-Tahrîm 66/10). Kaynaklarda, Lût’un yaşadığı yer ve çevresinin altının üstüne getirilmesi sebebiyle “mü’tefikât” diye adlandırıldığı belirtilmektedir (Taberî, Câmihu’l-beyân, XII, 97-98). 
Lût’un ısrarla misafirleri isteyen kavmine kızlarıyla evlenmelerini teklif etmesi, onların cinsî sapıklığı bırakarak kavminin kızlarıyla evlenmeleri veya kendisinin evli olmayan kızlarını nikâhlamaları şeklinde yorumlanmaktadır. Çünkü kavminin yaptığını kötülük ve pislik olarak niteleyen Lût ailesi ahlâksız kavmi tarafından alay maksadıyla “temiz kalmak isteyen insanlar” olarak takdim edilmekte (en-Neml 27/56), diğer taraftan gayri meşrû ilişkileri bırakıp kızlarla evliliği tavsiye eden Lût bunun kendileri için daha temiz olduğunu belirtmektedir (Hûd 11/78). 
Hadislerde Lût’un Hûd sûresinde yer alan temennisiyle (11/80) Lût kavminin yaptığı kötülüğü işleyenlere Allah’ın lânet edeceği ve onların öldürülmesi gerektiği bildirilmektedir (Müsned, I, 217, 300, 309; Buhârî, “Enbiyâh”, 11, 15, 19; Müslim, “Feżâhil”, 152, 153). Lût ve kavmiyle ilgili olarak Kur’an ve hadis dışındaki İslâmî kaynaklarda yer alan çeşitli rivayetler (Sa‘lebî, s. 80) çoğunlukla yahudi kaynaklarındaki bilgilere dayanır. 


İNSAN KADIN VE ERKEK OLARAK YARATILMIŞTIR.
Çalışmamızın bu kısmında Prof. Dr. Burhanettin Can hocamızın değerlendirmelerine yer vereceğiz.  
Şu hakikatin ikrarı ile ifademize başlamış olalım: Kâinatta her şey eş (zevc)/çift olarak yaratılmıştır.
Hz. Muhammed “Lût kavminin iğrenç fiilini işleyen kimse mel’ûndur.” diyerek aslında konunun gündeme alınmasının bile abes olduğunu ifade etmiştir. 
İnsanlık tarihi, Hz. Adem ile eşinin yaratılması ve İblis’in bunlara ve nesline savaş açması ile başlamıştır. Tarih boyu, Allah’ın yolunu, Kitapların öngörüp Peygamberlerin hayata geçirdiği hayat tarzını, Peygamberlerin rehberliğini kabul edenlerle, İblisin yolunu, rehberliğini ve önerdiği yaşam tarzını kabul edenler arasında bir mücadele var olmuş ve var olmaya da devam edecektir.
İblis/Şeytan, Allah’ın helal dediklerine haram, hak dediklerine batıl, maruf dediklerine münker, normal dediklerine anormal diyen bir anlayışın, bir zihniyetin önderi, öncüsü ve temsilcisidir. Laisizim ve sekülarizim, bu akımın çağdaş adıdır. Allah’ın, gönderdiği kitaplar, peygamberler ve ahiret hayatı göz önüne alınmadan, bu dünyadaki hayat tarzının, sadece ve sadece insan aklına göre tanzim edilmesidir. Bu akımın bugün en güçlü temsilcisi ve savunucusu, Batı Kültür ve medeniyeti olup zinayı ve zinanın en pis ve iğrenç şekli olan “homoseksüelliği” (“Eşcinsellik”, “Livata”, “İbnelik”) meşru görmekte ve yaygınlaşması için mücadele etmektedir.
Ne yazık ki Türkiye, AB yasalarını, uluslararası sözleşmeleri (2011 İstanbul Sözleşmesi gibi) kabul ederek “Cinsel yönelim” adı altında eşcinselliğe (“İbneliğe”) bilerek ya da bilmeyerek bir meşruiyet alanı açmıştır. Geçen yıl, AB’de yapılacak LGBT toplantısına, TBMM’de grubu bulunan her parti, birer temsilci seçmekle ve veya göndermekle eşcinsellere daha da meşruiyet kazandırmışlardır.
Yol boyu bütün bu gelişmelerden cesaret alan, homoseksüelliği bir yaşam tarzı olarak kabul eden, şeytanın adımlarını izleyen bu sapıklar topluluğu, Ramazan ayında 22-28 Haziran 2015 haftasını, “Onur haftası”(!) olarak ilan edip çeşitli etkinlilerde bulunmuşlardır. İstanbul, Beyoğlu İstiklal Caddesinde, “Şabanla Recebin Aşkına Ramazan Engel olamaz” pankartları ile bir yürüyüş yapmışlar, Müslümanların üç kutsal ayı ve önemsedikleri üç isimle alay etmişlerdir .
İnsan genetiğine, aile hayatına ve insan nesline açılmış bir savaş hali olan eşcinselliğin tüm dünyada savunulur hale gelmesinin, ABD başta olmak üzere birçok Batı ülkesinde evliliklerine müsaade edilmesinin sebebi nedir ?Bugün Türkiye’de, bunların gemi azıya almış çılgınlıklarının sebebi nedir daha da önemlisi, toplumun duyarsızlaşmasının, tepki vermemesinin anlamı nedir, nasıl bir zihinsel kırılma yaşanmaktadır?
Böyle bir zihin ve akıl tutulması, ülkemiz insanın içine girdiği çıkmaz sokağı göstermesi açısından önemlidir. AB birliği aşkına Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı ve helak olma nedeni gördüğü bir yaşam tarzını, meşru görebilen bir zihniyetin oluşması, gerçek bir tehlikedir. Bu ülkenin insanları, başta dini hassasiyeti yüksek olanlar, şu gerçeği görmek ve tavır almak zorundadır: Bu ülkenin dindar insanları, yeniden formatlanarak içi boşaltılmış bir İslamı, bir din anlayışını kabul etmeye zorlanmaktadır. Bu bir psikolojik harekât olup, İslam’ın temel kavramlarının içinin boşaltılması, anlam alanlarının daraltılması ve çarpıtılması, dini, ahlaki ve ailevi değerlerin tahrif edilmesi, fuhuş, homoseksüellik ve uyuşturucunun yaygınlaştırılması düzleminde yürütülmektedir. Son yıllarda ise bu psikolojik harekâtın/savaşın merkezine, özellikle, homoseksüellik (İbnelik) ve uyuşturucu yerleştirilmiştir.
Helak olma nedeni olan bir yaşam tarzının, özgürlükler ve insan hakları kapsamında görülüp görülemeyeceğini sorgulayacağız. Burada, her şeyin eş yaratıldığı ve karşıt cinsler arasında bir çekim kuvvetinin, ayni cinsler arasında ise bir itme kuvvetinin var olduğu konusu, ele alınıp incelenecektir.
Kâinatta Her Şey Çift/Eş (zevc) Olarak Yaratılmıştır
Kâinatta her şey, belli bir kanuniyete göre çift/eş (zevc, parity) olarak yaratılmıştır. Kur’an’da bu anlamı ifade eden kavram, zevc olup isim ve fiil olarak yaklaşık 70 yerde geçmektedir. Ragib el İsfahani zevc kelimesini, “kendi cinsinden ve zıddı olan bir diğeri ile bulunana denir. Bu, insan, hayvan, bitki ve diğer varlıklardan olabilir. Zevciyet, erkeklik- dişilik ikiliği olabileceği gibi, başka ikilikler de olabilir. Eşya; cevher, araz, madde, suret gibi ikiliklerin sentezinden ibarettir. Hiçbir şey, bu ikiliğe dayalı terkibin dışında kalamaz… Türler, cinsler, sınıflar da birer zevciyat oluştururlar.” şeklinde anlamlandırmaktadır.
Çift (zevc) yaratılma, pozitif- negatif, dişi- erkek şeklinde bir karşıtlığı ifade etmektedir. Kâinatta her şeyin çift/eş (zevc) olması, Kur’an’a göre insanların öğüt alıp düşünmesi için Allah tarafında vazedilen genel bir kanuniyettir.   Kâinatta her şey çift (eş) olarak vardır ve karşıt cinslerin birlikteliği ile kurulan bir denge söz konusudur.
Yasın Süresinin 36. ayetinde şu üç alandaki eş yaratılmaya dikkat çekilmektedir: 1- “Yerin bitirmekte olduklarında”, 2- “İnsanların kendi nefislerinde”, 3- “İnsanın daha bilmediği nice şeylerde”. Her bir grubu, kendi içinde daha alt gruplara ayırabiliriz:
1- Arzın bitirdiklerindeki Zıd Çiftler/Eşler/Zevcler: Karakter açısından zıd benzer çiftler/eşler, Metaller-ametaller, Biyolojik Açıdan Zıd Eşler (Bitki ve hayvanların dişi ve erkek türleri), Elektrik Ve Manyetikte Zıd Eşler(Birbirinin zıddı olan elektrik yükleri, Manyetik zıd kutuplar), Topraktaki ölüm ve hayat olayları (Analiz-Sentez olayları).
2- İnsanların Bilmediklerindeki Zıd Çiftler/Eşler/Zevcler: Kur’an’ın nazil olduğu o günkü toplumu göz önüne aldığımızda, o çağdakilerin bilmediği/bilemediği fakat zamanla insanların keşfedeceği/keşfedebileceği eşlerin/çiftlerin varlığı söz konusudur. Her çağda insanlar, kâinattaki birçok şeyi bilememişlerdir. Ancak o günkü bilinmezler, bir gün bilinir, keşfedilir olmaktadır. Bu nokta da, Kuran’ın “İnsanların Bilmediklerindeki Eşler/Çiftler” ifadesinin kıyamete kadar olan süreci ihtiva ettiğini göz önüne almak gerekmektedir.
Kur’an’ın indiği çağdaki insanların bilmediği ve fakat günümüzde bilinen birçok zevç (eş, çift) vardır. Parçacık fiziğinin bugün için bulup ortaya çıkardığı, o gün için bilinmeyen elektron-pozitron, nötron-anti nötron müon-anti müon gibi yığınla elemanter parçacık, bu sınıflama içerisinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, “Her temel parçacığın, onunla aynı kütle ve spine sahip fakat zıt yüklü bir parçacığı vardır.” “Her parçacığın bir anti parçacığı olması, anti madde olasılığını da gündeme getirmektedir.” “Buna göre, evrenin çok uzak bölgelerinde, tümüyle anti maddeden oluşan galaksilerin bulunması mümkündür”.
Keza dönen tüm cisimlere etki eden “Merkezkaç-Merkezcil Kuvvetler”, uzaydaki “ak ve kara delikler” hep sonradan bulunmuş, keşfedilmiş çiftlerdir. Schrodinger Denkleminin daima iki eş, zıt işaretli çözümü vardır. Bu denklemin uygulandığı her alanda daima birbirinin zıddı (pozitif-negatif) çözümler vermesi, kâinatta var olan her şeyin bir antisinin bulunduğunu göstermektedir.
3- İnsan Nefsindeki Eşler/Çiftler: İnsanların kadın ve erkek olarak iki karşıt cins olarak var olması da, zıdların birliği ilkesi ile ilgili ilahi kanuniyetin bir sonucudur (30 Rum 21). Bu şekildeki bir eş yaratılmanın yanı sıra insan bünyesinde de, birbirinin zıddı olan iki cephe/yapı (İyilik/melek ve kötülük/hayvan) bulunmaktadır. Bu iki zıt cephe de yer alan karakterler/özellikler de, birbirine zıddır (cesur-korkak, cömert-cimri…).
Zıtların birlikteliğindeki sır, pozitif veya negatif özellikte olanlardan aynı işarete sahip olanların, birbirini itmesi, ret etmesi; karşıt işaretli olanların ise, birbirlerini çekmesi, kabul etmesidir. Dolayısıyla karşıt cinsler arasında bir çekim, cazibe kuvveti var; aynı cinsler arasında bir itme, ret etme kuvveti vardır. Bu cazibe kuvveti, hem kâinatın devamını hem de tüm canlıların nesillerinin devamını sağlamaktadır.
Kur’an’a göre erkek ve dışı arasındaki bu çekim kuvveti, Allah tarafından insan bünyesine yerleştirilmiş bir özellik olup, insanın hem sükûnete kavuşmasını, hem fıtratını korumasını ve hem de neslinin devamını sağlamaktadır.
Sonuç: Homoseksüellik, Anormal Bir Durum, Hastalıklı Bir Durumdur.
Zıtların birliği ilkesi, kâinatta bir denge ve sükûn halinin ortaya çıkmasına sebebiyet veren ilahı bir yasa, bir fıtrat yasasıdır. Bu ilahi yasaya, yaratılış kanunlarına göre canlılar âleminde karşıt cinsler arasında çekim kuvvetinin olması, normal, sağlıklı, bir durum; aynı cinsler arasında bir çekim kuvvetinin var olması ise anormal, hastalıklı bir durumdur. Bu nedenle canlılar ve insan nesli açısından homoseksüellik, anormal, hastalıklı bir durumdur. Bu hastalık hali, biyolojik mi yoksa psikolojik mi bu, ayrı bir tartışma konusudur. Hangisi olursa olsun tedavisi mümkündür.
Ancak bugün ana sorun bu değildir. Ana sorun, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin 1973 yılında ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 1991 yılında, eşcinselliği hastalık sınıflandırmasından çıkarmasından bu yana, eşcinseller tarafından Eşcinsellik, bir yaşam tarzı olarak benimsenmekte ve de “normal” (!) kabul edilmektedir:
“‘Normalde’ olması gerekene uymayışımız ne fıtrattan, ne de hastalıktan! Boşuna neden aramayın bulamazsınız! Değişmez denilen normları da, normalleri de tanımıyoruz. Normal değiliz! Kabul etmiyoruz!”… İnkarcı genel ahlakın, ayrımcılığın, nefretin ve şiddetin kurucusu, sürdürücüsü normlara ve normallere inat biz normal değiliz…Alışın alışın gitmiyoruz!”. “Önceliğimiz etrafa rahatsızlık vermek, genel ahlakı bozmak”.
Bugün ana sorun, ana tehlike, Lut Kavminin helakine neden olan, fıtratı bozan, İnsan neslinin geleceğini tehlikeye atan ve aile hayatına savaş açan bir yaşam tarzının benimsenmesi ve bunun için mücadele verilmesidir.
Bu nedenle Eşcinsellik (İbnelik), Şeytanın insan nesline açtığı savaşın adı olup bir sapıklık/sapkınlık hareketidir.

Eşcinsellik Bir Hastalık mı Yoksa Bir Yaşam Tarzı mı
İnsan nesli açısından homoseksüellik, anormal, hastalıklı bir durumdur. Burada bu konu, ana hatları ile ele alınıp incelenmektedir.
Cinsel Kimlik, Cinsiyet Rolü ve Cinsel İhtiyaç nedir sorularıyla başlayalım.
İlk yaratılış anından bugüne kadar insanların bünyesine yerleştirilmiş bir cinsel benlik mevcuttur. Tarihi süreç içerisinde cinsel benlik ile ilgili “cinsel kimlik”, “cinsiyet rolü” ve “cinsel ihtiyaçların tatmin şekli”, “karşılanma şekli” olmak üzere üç ana kavram öne çıkmıştır.
Cinsel kimlik, fıtrat yasalarına uygun olarak erkeğin erkek gibi kadının da kadın olarak davranması ve yaşamasıdır. Biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin bir bileşkesi olarak kişinin kendisini kadın veya erkek hissetmesi ve ona göre davranmasıdır. Cinsiyet rolü, kadın ve erkeğin biyolojik yapısına, fıtrat yasalarına ve toplumdaki sosyal normlara uygun olarak üstlendiği rollerdir. “Cinsel ihtiyaçların tatmin şekli” ya da “karşılanma şekli”, fıtrat yasalarına, toplumdaki sosyal normlara uygun olarak karşı cinslerin evlenme, aile olması ile karşılanmaktadır.
Ancak tarihsel süreç içerisinde sekülerleşme, modernleşme ile birlikte yanlış düşünce ve felsefe akımlarının ortaya çıkışı, cinsel kimliklerde, cinsiyet rollerinde, cinsel ihtiyaçların karşılanma şekillerinde, ciddi kırılmalara ve sapmalara neden olmuştur.
Cinsel kimlikte, kadın ve erkek cinsel kimliğinin yanı sıra, fıtrat yasalarına ters bir şekilde, androjen (hem kadın hem erkek) ya da cinsiyetsiz kimlik inşa edilmiştir.
Cinsel kimlikte meydana gelen bu kırılmaya bağlı olarak cinsiyet rolleri de farklılaşmış, “toplumsal cinsiyet” adı altında yeni bir rol tanımlaması yapılmıştır. Cinsel ihtiyaçların tatmin ya da karşılanma şekli için “Cinsel yönelim” kavramsallaştırması yapılarak, genetik yasalarına ve fıtrat yasalarına uysun ya da uymasın her türlü cinsel ilişki (heteroseksüel, homoseksüel, biseksüel, aseksüel) bu kavramın içerisine sokulmuştur. “Cinsel yönelim”, kişinin cinsel anlamda kendi cinsine, karşıt cinse veya her iki cinse birden cinsel ilgi hissetmesi, eğilim göstermesidir. Literatürde yer aldığı şekliyle, cinsel yönelimin dört ayrı formu mevcuttur. “Karşı cinse olan cinsel yönelimde (heteroseksüellik), kişi karşı cinsten olan kişilere cinsel ilgi duymaktadır. Eşcinsel cinsel yönelimde (homoseksüellik), kişi kendi cinsiyetinden olan kişilere karşı cinsel ilgi duymaktadır. Biseksüel cinsel yönelimde kişi, hem kendi cinsinden hem de karşı cinsten olan kişilere karşı cinsel ilgi duymaktadır. Aseksüel cinsel yönelimi olan kişiler ise ne kendi cinsilerine ne de karşı cinse karşı cinsel ilgi duymaktadırlar” .
Cinsel İhtiyaçların tatmin edilmesinde üç aşama vardır:
• Cinsel Arzu, İstek Duyma,
• Karar Verme,
• İcra etme.
Cinsel Arzu, İstek Duyma, kişinin kime ya da kimlere karşı cinsel arzu duyması ile ilgilidir. Karar Verme, ilgi duyulan kişi ile ilişki kurmak, eyleme geçmek üzere karar verme aşamasıdır. Verdiği kararın, hem kendi değer sistemi, inanç sistemi, ahlak yapısı ile hem de cinsel kimliği ile uyumlu olup olmaması, çok önemlidir. Girilen ilişkiyi meşru ya da gayrı meşru yapan, toplumsal kurallar, değerler ve inanç sistemidir.
Kuran-ı Kerim’deki Hz. Yusuf olayı, bu üç aşama ile ilgili iki farklı ferdin, tutum ve tavrını ortaya koymasına ilişkin çok güzel bir örnektir. Hz. Yusuf ergenlik dönemine ulaştığında, evinde hizmetçi olarak çalıştığı vezirin karısının ilgisini çekmiş ve kadın, Hz. Yusuf’la cinsel ilişkiye girmek istemiştir (12 Yusuf 22-33).
Bu olayda iki farklı kişi ve iki farklı değer sisteminin zina üzerinden bir çatışması söz konusudur. Hz. Yusuf ergenlik dönemine ulaşınca Allah kendisine hüküm ve ilim vermiştir. Bu hüküm ve ilme göre zina haramdır. Vezirin karısının zina etmesine ilişkin mevcut değer sistemi ya da yasal mevzuatın ne olduğu konusunda açık bir şey olmamakla beraber, bu ilişkinin en azından hoş karşılanmadığı söylenebilir. Vezirin karısı, Hz. Yusuf’a karşı duyduğu cinsel isteği, icra etmek üzere karar vermiş ve bunu da kölesine açıkça teklif etmiş; bugünkü tabiri kullanırsak, Yusuf’un gömleğini yırtarak “cinsel tacizde” bulunmuştur. Ergenlik dönemindeki Hz. Yusuf da, cinsel olarak kadını arzulamış olmasına rağmen , kendi değer sisteminde bunun, haram olmasını bilmesinden dolayı, bu arzusunu, karar verip icra etme aşamasına getirmemiştir.
Meşru Olan ve Olmayan Cinsel İlişki
Bütün sistemler, fikri akımlar ve dinler, cinsel ihtiyaçların karşılanmasına ilişkin kurallar ve yasaklar vazetmişlerdir. Semavi dinler, bu noktada çok açık ve kesin hükümler koyarlarken; beşeri düşünce akımları, daha muğlâk ve esnek bir yapı öngörmekte; cinsi isteklerin ve ihtiyaçların tatmini için ciddi bir kısıtlama yapmamaktadırlar.
Cinsel ihtiyaçların karşılanma şekli, yol ve vasıtaları, sahip olunan düşünce ve inanç yapısına bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Biz bunları, İslam’ı referans alarak, aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:
• Karşı Cinsler Arasında Nikâhlı Beraberlik İle Aile Oluşturma (Meşru)
• Kadınlarla Ters İlişki (Gayrı Meşru)
• Karşı Cinslerin Anlık Beraberlikleri (Gayrı Meşru)
• Karşıt Cinslerin Nikâhsız Uzun Süreli Beraberlikleri (Gayrı Meşru)
• Eşcinsellik-Lezbiyenlik (Gayrı Meşru)
• Travestilik (Gayrı Meşru)
• Evlenilmesi Yasak Olan Yakın Akraba İle Cinsel İlişki (Gayrı Meşru)
• Hayvanlarla Cinsel İlişki (Gayrı Meşru)
• Pornografi (Gayrı Meşru)
• Mastürbasyon(Kendi Kendini Tatmin) (Gayrı Meşru)
• Zinanın En Pis ve Çirkin Şekli Eşcinsellik (Homoseksuellik)
Cinsel ihtiyacın normal karşılanma şekli, karşıt cinslerin nikâhla birlikteliği ile oluşan aile kurumudur. Bu, toplumsal yapının sıhhati açısından zorunludur, elzemdir. Bunun dışındaki cinsel tatmin şekilleri, insan fıtratına zıt olduğundan, hem tarafların hayatını hem de gelecek nesillerin varlığını tehlikeye düşürmektedir. Bu tatmin şeklinin genel adı zinadır, fuhuştur. Zina karşı cinsler arasında olabileceği gibi, aynı cinsler arasında da olabilmektedir. Zinanın en pis ve çirkin olan ikinci şekli, Livata, Homoseksuellik olarak anılmaktadır.
Karşı cinsler arasında bir cazibe (sevgi), çekim kuvveti, aynı cinsler arasında ise itme kuvveti vardır. Karşıt cinsler arasında bir çekimin olması, normal durum iken; aynı cinsler arasında çekimin olması, anormal bir durumdur ve bir hastalık halıdır, fıtratın bozulmasıdır. Bundan dolayı eşcinsellik doğal bir durum değil, anormal bir durumdur, bir hastalık halidir. Cinsel İhtiyaçların tatmin edilmesinde Cinsel Arzu, Karar Verme ve İcra etme aşamalarını göz önüne aldığımızda Hz. Yusuf olayında olduğu gibi kendi cinsinden birine arzu duyma ile bunu icra etme arasında karar verme süreci vardır. Eşcinsel ilişkiye karar vermede ya yanlış referans değerler mevcut ya da karar alma metodunda bir yanlışlık ya da her ikisi birlikte var olmaktadır. Böyle bir insan, zihinsel olarak kirlenmiş olup zihinsel hastadır. Öyleyse eşcinseller, ya biyolojik, ya psikolojik ya da zihinsel olarak hastadırlar.
Homoseksuelliğe İlişkin Bir Gen Yoktur
Bu anormal durum, çocuk doğduktan sonra 3-4 yıllık süre içerisinde yaşadığı ortam, aldığı terbiye, yetişme tarzı ve şartları ile alakalıdır. Allah tarafından saf ve temiz olarak yaratılan çocuğun, aile ve sosyal çevresi tarafından dengesinin bozulması ile ilgilidir. Tıbbı bilimsel bulgulara göre, eşcinselliği kodlayan herhangi bir gen mevcut değildir. Dolayısıyla kişi eşcinsel olarak doğmamaktadır:
“Eşcinsellik insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenme ile ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan bir sapmadır. Heteroseksüelliğin geni vardır ancak eşcinselliğin geni yoktur. 40 yıl önce kabul edildiği bilinen, hastalık olarak tanımlanmayan eşcinsellik egosintonik eşcinselliktir. Yani kişi bu tercihi seçmiştir. (Onu bu sapkınlığa yönelten olayların etkisinde kalarak) Özgür iradesi ile karar vermiştir. Psikiyatrinin ilgi alanına girmediği kabul edilmiştir. Bu onaylandığı ve teşvik edildiği anlamına gelmez. İkinci grup eşcinsellik egodistonik olarak bilinen eşcinselliktir. Bu tür eşcinsellik kişinin ego savunmaları tarafından onaylanmamıştır. Kişi arzu ve dürtülerine yenik düşmektedir. Arzu ve dürtülerinden özgür olamayan bu kişilere yardım edilmesi ve tedavi edilmesi gerekmektedir.” 
Sonuç: İki Sınıf Eşcinsel
Yukarıdaki değerlendirmeye göre eşcinselleri, iki ana sınıfa ayırmak mümkündür. 
Birinci Grup: Kişi kendisini hasta olarak kabul etmektedir. Bu durumda olanlar, kendi hallerinden şikâyetçi olmakta, kendilerini anormal olarak kabul etmekte ve bu illetten kurtulmak istemektedirler. Toplum, bu insanların tedavi sürecine katkıda bulunmalı ve yardımcı olmalıdır.
İkinci Grup: Bu durumda olanlar, kendilerini hasta olarak kabul etmemektedir.
Eşcinselliği, bir yaşam tarzı olarak benimseyip bunu, insan hakları, birey hak ve özgürlükleri çerçevesinde topluma kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
Tehlikeli olan bu ikinci gruptur. En tehlikeli terörist yapılanmalardan bile daha tehdit barındırmaktadırlar. İnsan neslini yok etmeye yöneliktirler. Birinci gruptakilere tedavi olabilmeleri için her türlü yardım yapılırken; ikinci gruptakilere karşı da amansız bir mücadele verilmelidir. İnsan genetiğine, insan fıtratına, aile yapısına ve gelecek nesillere savaş açmış bir düşünce ve yaşam şeklinin, hoş görülebilecek bir tarafı yoktur; insan hakları ile de ilgisi yoktur.
Eşcinsellik Toplumların Helakine Neden Olan Büyük Bir Günahtır.
Homoseksüellik sorununa ilişkin yazı serisini, üç boyutlu bir uzayda ele alıp incelemekteyiz. Meselenin birinci boyutu, ilahı yasaya göre kâinatta olan her şeyin eş (zevc, çift) olarak yaratılmasıdır. Zevcler, dışı-erkek, pozitif-negatif olarak vardırlar. Karşıt cinsler arasında çekim kuvveti; aynı cinsler arasında ise itme kuvveti mevcuttur. Bu normal durumdur. Anormal durum, aynı cinsler arasında bir çekim kuvvetinin var olmasıdır.
Meselenin İkinci boyutu, eşcinselliğin, aynı cinsler arasında bir çekim, cazibe kuvvetinin var olması nedeniyle anormal bir durum, bir hastalık hali olmasıdır. Normal şartlar altında, genlerle oynanmamışsa, eşcinselliğe ilişkin herhangi bir gen mevcut olmayıp kişi, bu hastalığa, 0-4 yaş aralığında içinde yaşadığı sosyo-kültürel ve sosyo ekonomik çevreden dolayı yakalanmaktadır.
Meselenin üçüncü boyutu, eşcinselliğin bir hastalık değil bir yaşam tarzı olarak kabul edilerek meşrulaştırılması ile toplumların helakine neden olan büyük bir günah olmasıdır.
Meselenin iki boyutu, bundan önceki iki yazıda ele alınıp incelenmiştir. Burada, meselenin üçüncü boyutu ana hatları ile ele alınıp incelenecektir.

Eşcinsellik ve Eşcinsel Yaşam Tarzı İlahi Dinlerde Yasaklanmıştır
Eşcinseller, iki ana sınıfa ayırtılmaktadır:
Birinci Grup: Kişi kendisini hasta olarak kabul etmektedir.
İkinci Grup: Kendilerini hasta olarak kabul etmeyip eşcinselliği, bir yaşam tarzı olarak benimseyen ve bunu, insan hakları, birey hak ve özgürlükleri çerçevesinde topluma kabul ettirmeye çalışanlardır.
Tehlikeli olan bu ikinci gruptur. Birinci gruptakilere tedavi olabilmeleri için her türlü yardım yapılırken; ikinci gruptakilere karşı da amansız bir mücadele verilmelidir. İnsan genetiğine, insan fıtratına, aile yapısına ve gelecek nesillere savaş açmış bir düşünce ve yaşam şeklinin, hoş görülebilecek bir tarafı yoktur; insan hakları ile de ilgisi yoktur. Bu nedenle tüm semavi dinler, eşcinselliğe ve eşcinsel yaşam tarzına savaş açmışlardır. Kur’an’da (7 Araf 80-84; 11 Hud 77-83; 26 Şuara 165-174; 27 Neml 54-58; 29 Ankebut 28-35; 51 Zariyet 33-37; 70 Meariç 29-31) ve Kitab-ı Mukaddes’te (Yar.19/1-29; Yahuda1/7; Leviller 18/22; 20/13; Romalılar 1/26-27; 1.Korintliler 6/9-10) eşcinsel olan Lut kavminin cezalandırılma nedenleri ve cezalandırma şekli, geniş bir şekilde yer almaktadır.
Eşcinsellik, sadece 20-21. asırlarda ortaya çıkmış bir olgu değildir. Kur’an, İncil ve Tevrat’a göre eşcinsellik, ilk kez Hz. Lut’un kavminde görülmektedir. Ondan önce hiçbir toplumda, böyle bir davranışa ve yaşam şekline rastlanmamaktadır (7/80; 29/28). Hz. Lut’tan sonraki Peygamberlere gönderilen her üç Kutsal Kitap’ta, bu konu üzerinde özenle durulmaktadır.
Hz. Lut, eşcinsel hayat tarzını, ‘ölçüyü aşma-sınırı çiğneme’, ‘çirkin hayâsızlık’, ‘kötülük’, ‘fesad’, ‘fasıklık’, ‘akılsızlık’, ‘cehalet’, ‘iğrençlik’, ‘utanç verici bir tutku’, ‘sapıklık’ ve ‘günahkârlık’ olarak nitelemekte ve de şiddetle karşı çıkmaktadır:
“Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.”. “Siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz.»”. “İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam da yok mu »”. “Yaptığı şeyi bilmeyen bir kavim.” “Fesat çıkarmakta olan kavim.” “Suçlu-günahkâr bir kavim” (7/81; 26/165, 166; 27/55; 11/78; 27/54-55; 29/28-34; 51/32; Kitab-ı Mukaddes: Levililer.20/13; 18/22; Romalılar.1/26-27).
Hz. Lut, kavmini bu hastalıklı sapkın yoldan alıkoymak ve Allah tarafından cezalandırılmalarını engellemek için onları meşru olan yola davet etmiştir. Onlara, kadınlarla nikâhlanarak aile kurmalarını, böylelikle doğal olan, insan fıtratına uygun olan bir yaşama dönmelerini tavsiye etmiştir (11 Hud 78; Kitab-ı Mukaddes-Yaratılış 19/8). Kavminin cevabı ise meşru olanı, doğal olanı ve fıtrata uygun olanı ret etmek olmuştur.
Hz. Lut, kavminin yaşam tarzına ve isteklerine karşı çıkmada çok fazla ısrarcı olunca; kavmi, işi daha da ileri götürüp Hz. Lut’u sürgüne göndermekle tehdit etmiştir (Kur’an:27/56; 26/167; Kitab-ı Mukaddes- Yartılış.19/9).
Hz. Lut kendisine yapılan kınama, alay ve tehditlere karşı kınayıcıların kınamalarından, alay edicilerin alaylarından ve tehdit edicilerin tehditlerinden yılmayarak, onlara boyun eğmemiş ve onurlu dik duruşunu öfke ile sürdürmüştür (11/80; 26/168).
Eşcinsel Yaşam Tarzı Helak Olma Nedenidir.
Hz. Lut’un halkının yapılan uyarıları ciddiye almaması, şirretliklerini artırması ve Hz. Lut’u tehdit etmesi, zalim ve fasıklıkta aşırı gitmesi nedeniyle üzerlerine ilahi azap hak olmuştur (Kur’an: 11/81; 7/83; 26/170, 27/57; 29/21, 34; 51/31-32; Kitabı Mukaddes: Yaratılış.19/12-23). Allah, tarihte ilk kez, çirkin bir hayâsızlığı yaşam tarzı haline getiren ve bütün uyarılara rağmen isteklerinde ısrar eden bu topluluğu, gelecek nesillerin ibret almasına imkân verecek tarzda helak etmiştir:
[11.82] Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık;
[11.83] Rabbinin katında ‘belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış’ olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir.
[51.34] «Ki bu taşların her biri, Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için
herkese ayrı ayrı işaretlenmiştir.»
Bu olayda ibret alınacak üç önemli nokta vardır. Birincisi, böyle pis, ahlaksız bir davranış toplumsallaşırsa, helak olma nedenidir. Allah, bu tehlikeden gelecek nesillerin korunabilmesi için Sodom Gomora halkını ve bölgesini, “akledebilenler için”, “azabdan korkanlar” için ibret alınacak bir tarzda helak etmiştir (26/174; 29/35; 51/37; Kitab-ı Mukaddes- Yahuda.1/7).
İkincisi ise, Hz. Lut peygamberin hanımının, kavminin yaşam tarzına karşı çıkmayıp onlarla işbirliği yapmış olması dolayısıyla cezalandırılmış olmasıdır. Peygamberin hanımı olması, onu kurtarmaya yetmemiştir (27/57; 11/81, 26/171, 29/33, 51/35-36; “ (Kitab-I Mukaddes-Yaratılış.19/26).
Üçüncüsü de, helak etme şeklinde kullanılan araçların ileri teknoloji ürünü silah olmasıdır. “Her bir şahsa işaretlenmiş taşlar” tabiri, akıllı silahların varlığına bir işaret olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç: Ya Eşcinsel Yaşam Tarzına Karşı Savaşacak Ya da Helaka Razı Olacağız
Zina ve eşcinsellik, insan fıtratına açılmış bir savaştır. Toplumun ifsadı, gelecek nesillerin feda edilmesi, neslin yaşlanması, değişik hastalıkların ortaya çıkması ile sağlıksız bir neslin zuhur etmesi, cinsel tatminin gayrı meşru bir şekilde karşılanmasının sonuçlarıdır. Yaratılış kanunlarına aykırı, insan fıtratına zıt, zararlı ve toplumun geleceğini, neslin devamı yasasını ihlal ederek tehlikeye sokan, AİDS gibi değişik hastalıkların ortaya çıkıp yaygınlaşmasına sebebiyet veren hiçbir düşünce ve yaşam tarzı meşru kabul edilemez. Bütün bunlarda dolayı eşcinselliğe ve zinaya, insan hakkı olarak da bakılamaz.
Zinayı ve eşcinselliği bir değer ve yaşam tarzı olarak kabul etmiş olan tüm düşünce sistemleri ve Kültür ve medeniyetler, ömrünü tamamlamış olarak helak olmaları kaçınılmazdır:
“Ümmü Seleme (r.a.):
“Ey Allah’ın Resulü! Aramızda salihler mevcut iken bizler helak mi olacağız ”
Aleyhissalâtu vesselâm: “Evet, buyurmuşlardır, pislik (zina,vb.) artarsa!” .
“Kitab-ı Mukaddes-1.Korintliler.6: 9-10 Günahkârların, Tanrı Egemenliği’ni miras almayacağını bilmiyor musunuz, Aldanmayın! Ne fuhuş yapanlar Tanrı’nın Egemenliği’ni miras alacaktır, ne puta tapanlar, ne zina edenler, ne oğlanlar, ne oğlancılar, ne hırsızlar, ne açgözlüler, ne ayyaşlar, ne sövücüler, ne de soyguncular.”
Bundan dolayı zinanın en pis, en iğrenç ve en ahlaksız şekli olan eşcinsellik, İslam’da şiddetle lanetlenmiş, “melun” bir eylem ve “melun” bir yaşam tarzı olarak kabul edilmiştir . Bu yaşam tarzını benimseyenler, Allah’ın rahmetine nail olamayacaklardır . Hz. Peygamber, bu hastalığın tehlikelerinden dolayı ümmeti için endişe etmiş ve gerekli uyarıları yapmıştır .
Allah’a, Resullerine, Kitaplarına ve de Ahiret gününe iman edenlerin böylesine tehlikeli, ahlaksız bir yaşam tarzını hoş görmesi, mümkün olmadığı gibi nemelazımcı da olmaları mümkün değildir.
AB sürecinde kendi kültür medeniyetimizin temel değerlerine taban tabana zıt birçok olgu, yasallaştırılmaktadır. Toplum, bu noktada duyarsız ve de tepkisizdir. Bu, ciddi bir tehlike olup, zalimlerle, kötülüğü icra edenlerle aynı safta bulunmak ve aynı cezayı hak etmek anlamına gelmektedir. Aksini düşünenlerin, “Cumartesi yasağını” çiğneyen “sahil kasabasının” başına gelenleri, Kur’an-ı Kerim’den (Araf süresi 163- 169) okumalarında fayda vardır.
Her üç dine gerçek anlamda iman edenler, insanlığın sonunu hazırlayacak böyle bir hastalığa karşı birlikte mücadele etmeleri gerekmektedir. Bu, Kitap ehli ile seküler, modernist-post modernistler arasında bir mücadele olacaktır.
Cumhuriyet tarihi boyunca kendi kültür ve medeniyetimizin ön gördüğü değerlere aykırı olan tüm yasalar, ele alınıp yeniden yazılmalıdır. 
6284 Sayılı Aileyi koruma kanunu, öncelikle ele alınıp; aileyi, gerek içerden ve gerekse dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyabilecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. “2011 İstanbul Sözleşmesi” iptal edilmelidir. 6112 Sayılı RTÜK yasası, keyfi yorumlamalara meydan vermeyecek şekilde yeniden yazılmalıdır.
Bütün bunların yapılabilmesi için de, dosdoğru bir istikamet tutturmak şarttır:
“Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların hevalarına uyma.” (42 Şura 15)

İSLAM’IN CİNSELLİK KAVRAMLARINA BAKIŞI

Zina
İslam’da baş cinsel haramdır ve en büyük günahlardandır. Evlilik bağı olmaksızın ergen bir erkeğin ergen bir kadınla isteyerek yaptıkları cinsel birleşmeye zina denir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere bekar veya evli olarak bekarla yapılacak cinsi birleşme zina olduğu gibi, evli ile de yapılan cinsi münasebet zinadır. Hatta fahişelerle de yapılan cinsel birleşmenin her türlüsü zinadır. Zina İslam’da hiç hafife alınmayan bir konudur. Çünkü; zina, insanlarda imanı eritici bir haram fiilidir. Toplumların temel birimi olan aile kurumunun kutsallığını zedeleyen, kurulmasını engelleyen, mutluluğu yok eden, nesillerin geleceğini tehdit eden, toplumda kadın ticaretini başlatan, annesi veya babası belli olmayan ve anne baba şefkatinden yoksun problemli çocukları artmasını sağlayan, aileler arasında kavgalara, cinayetlere, özelliklede ölümcül frengi, bel soğukluğu ve
AIDSgibi hastalıklara neden olan yani dünya hayatını çökertici ve ahret azabını arttırıcı bir unsurdur.
Zina, en büyük günah olmasına karşılık yine de kendi içinde manevi ağırlık şiddetine göre; beş kısma ayrılır.
a) Mahremlerle Yapılan Zina (Ensest):
Kendisiyle ebediyen evlenemeyecek olan ana, kız kardeş, kayınvalide ve süt anne veya süt teyze gibi mahremlerle yapılan zina, sorumluluğun en ağır yani günahın en büyüğüdür. Hz. Muhammed (SAV) bir hadisi şöyledir.
“Mahremiyle zina eden kişi cennet’ e giremez.”
b) Savaşa Çıkan Mücahitlerin Kadınlarıyla Yapılan Zina:
İkinci derecelikli ağırlığı bulunan zina türüdür. Hz. Muhammed (SAV) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır. “Aman savaşan Mü’minlerin eşlerinden uzak durun.” “(Zira) savaşan Mü’minlerin eşleri, savaşa çıkmayıp geride kalmış bulunan mü’min erkeklere anneleri gibi (Haram) dır.”
c) Komşu İle Yapılan Zina:
Üçüncü derecelikli ağırlığı bulunan zina türü de komşularıyla yapılan zinadır. Hz. Mikdad İbn-ü Esved (R.) anlatıyor. Allah’ ın Resulü sahabeleri söylüyor. “Zina, Allah ‘ın ve peygamberinin haram kıldığı ve kıyamet günü ‘ne kadar da haram olarak kalacak olan bir günah fiilidir. Kişinin komşusunun (veya ortağının) hanımı ile zina etmesi, onun için on kadınla zina etmesinden daha büyük bir günahtır.”
d) Evlilerin ve Yaşlıların Yaptıkları Zina:
Dördüncü derecelikli ağırlığı bulunan zina çesididir. Hz. Muhammed (SAV) bir hadislerin de “Üç sınıf insan vardır ki Allah kıyamet günün de onları zatına muhatap tutup konuşmaz. Onlara rahmet nazarıyla bakmaz. Onları günahlarından arındırmaz. Onlar için elem verici bir azap da vardır. Bunlar: kibirli fakirler, sık sık yalan söyleyen idareciler, evli - yaşlı zinacılardır.”
e)Bekarların Yaptığı Zina:
Bekarların bekarlarla olan zinası, zina ve haram ise de diğer zina türlerine kıyasla sorumluluğu en az olan zinadır. Şu noktadan da anlaşılacağı gibi bekarların zinası durumunda dünyalık cezaları sadece sopa veya kamçı olmasına karşılık evlilerin zinası recm yani taşlanarak ölümdür.
Örtülü Zina
İslam dinin de haram kılınan zina türlerinden biride örtülü zina (Mut’a Nikahı) dır. Bir kadının cinselliğinden yararlanmak üzere onu belirli bir ücret karşılığında belirli bir süre için şahitler huzurunda veya şahitsiz olarak nikahlamasıdır. İslam öncesi cahilliye döneminde var olan bu nikah türüne İslamiyet’in ilk döneminde Allah Resulü önceleri izin vermiş, ancak daha sonra kıyamet gününe kadar geçerli olmak üzere Mut’a nikahını yasaklamıştır.
Lutilik (Homoseksüellik)
İslam dininde yasaklanmış zina gibi baş cinsel haramlardan biride lutilik (homoseksüellik)tir. Erkek erkeğe arkadan yapılan cinsel ilişki olarak bilinen lutilik Kur’ an-ı Kerim’ le ve Allah Resulü’nün sünnetiyle yasaklanmış büyük günahlardan biri olup, çok lanetli bir iştir. Kur’ an-ı Kerim de lutiliğin asla uygun görülmediği ve azabının ne derece büyük olduğu en belgin şekilde vurgulanmıştır. Bunu için Araf ve Hüd surelerindeki ayetleri okumanız yeterli olacaktır. Ayetlerde dolaylı olarak olarak Hz. Muhammed’ in (SAV) ümmetlerine de yasaklanmıştır. Özellikle Hüd Suresinin 83. ayetinde “İlahi azab cinsel haramları işleyerek nefislerine zulmedenlerden hiç bir zaman gidici değildir.” şeklinde ki ifade kıyamet gününe kadar devam edecek sürekliliği içeren üslupla da her dönemin lutileri için azapla tehdit olunmuştur.
Allah Rasulü de şu sözleriyle durumu sabitlemiştir. “(Aranızda yaygınlaşabilir endişesiyle) sizin için korktuklarımın en kokutucusu olanı Lut Peygamberin kavminin işi olan homoseksüelliktir.” Allah’ ın Resulü azaba uğramış lut topluluğunun işlediği bu suçu işleyenlere art arda üç defa la’net ederek şöyle buyurdular: “Allah Lut kavminin yaptığını yapanlara la’net etsin. Allah Lüt kavminin yaptığını yapanlara la’net etsin.Allah Lüt kavminin yaptığını yapanlara la’net etsin.”
Lutiliğin Sebepleri:
Hiç şüphesiz ki Allah’ a ve O’ nun huzurunda muhakeme olunup ceza veya mükafat görüleceği gerçeğine inanmamaktır. Yinede konuyu dünya hayatı yönüyle ele alırsak şu sebepleri sıralayabiliriz;
- Bekarlığın sürdürülmesi
- Erkeklerin kadınlaşması: Erkeklerin kadınlara benzemesi genellik şu yollarla olur.Allah’ ın yarattığı vücut düzenini değiştirerek kadınlaşmak.Yani hadımlaşmak ve erkekliğin dışa dönük fiziki simgeleri olan sakal gibi bıyık gibi unsurları tıraş etmek.Kadın gibi makyajlanarak süslenmek, kolye, bilezik ve küpe gibi kadınlara özgü takı ve süs eşyalarını kullanmak.Kadın gibi giyinmek ki peygamberimizin şu hadisi daha açıklayıcıdır. “Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına Allah la’net etsin.” Bir diğer konuda;kadın gibi konuşmak ve davranmaktır.Yalnız kadın gibi konuşan ve davranan erkekleri İslam bilginleri iki kısımda değerlendirmektedir.
a) İradeleriyle kendilerini benzetmeye çalışanlar.
b) Yaradılışlarından kadınımsı olanlar
Peygamberin la’net gölgesi altına girecekler, İslam hukukuna göre sorguya çekilecek ve cezaya uğratılacak olanlar birinci kısma girenlerdir. İkinci kısma girenler ise mazurludurlar. Ancak onlarda kendilerini bilmek, başta sakal bıyık bırakmak olmak üzere erkek gibi giyinip davranacaklardır. Hiç bir değişim içine girmemelidirler.
- Erkeklerin birbirlerinin avret bölgelerine bakmaları
- On yaşından sonra erkek çocuklarının bir arada yatırılması
- Yetişkin erkeklerin vücutları temas edecek şekilde bir yorgan altında yatması
- Erkeklerin birbirlerini yanaktan öpmeleri
- Kadınlara arka organdan cinsel temas da bulunulması (Küçük Lutilik)
Sevicilik (Lezbiyenlik)
İslam dininde lutilik gibi haram kılınan baş cinsel haramlardan biride sevicilik eylemidir. Hz. Muhammed’ in (SAV)hadislerindeki adı Sihak olan ve günümüzde de lezbiyenlik olarak bilinen sevicilik kadın kadına sevişerek cinsel tatmin aramaktır. Haram olan bu cinsel sapıklık türünde kadınlardan biri erkek rolünde olup sevicidir. Diğeri de edilgen rolündedir. Seviciliğinde kökeni Lut Kavmine dayanır. Sevicilik hiç şüphesiz Allah’ ın kurduğu cinsel düzene aykırılık, nesli kesmek, gerçek cinsel tatminden uzaklaşarak nefse zulüm etmek ve kadın toplumunu cinsel anarşiye itmek olduğu için haram kılınmıştır. Bu durum hadislerle de sabit kılınmıştır. “Bir kadın diğer bir kadınla cinsi münasebette bulunduğu zaman ikisi de zinacıdır.” “Üç zümrenin; Allah’ dan başka ibadet olunacak, yasalarına boyun eğilecek hiç bir ilahı yoktur.. Bunlar yapan ve yapılan lutiler, seven ve sevilen seviciler, bir de zalim devlet başkanı.”
Seviciliğin Sebepleri:
Kadınlar açısından bakıldığında lutiliğe götürücü sebepler olarak belirtilen maddelerin hemen hemen hepsi seviciliğin de sebepleridir.
- Bekarlık ve sürekli bekar durma
- Giyimde, söz ve davranışlarda erkekleşmek.
- Kadınlar olarak birbirlerinin yanında açık saçık oturma. Kadınlar yaradılış itibariyle var olan estetik görünümleri, süslenmeleri ve giyimleri son derece ilgi çekici olduğundan cinsel arzuları artırıcıdır. Toplu halde kadın kadına oturdukları yerlerde rahat davranmaları ve açılıp saçılmaları birbirleri arasında da ilgi çeker ve birbirlerine karşı cinsel arzuların oluşmasına neden olabilir. Dolayısıyla da seviciliğin başlaması söz konusu olabilir.
- Yetişkin kızlar ve kadınlar olarak vücutların temas edecek şekilde bir yorgan altında yatmak.
- Kız kardeş olsalar bile on yaşını aşan kız çocuklarını bir arada yatırmak.
- Hamamlar ve güzellik salonlarına gidilmesi. Hz Muhammed (SAV) bir hadislerinde;”Kadın vücudun alt ve üst kısımlarını örten elbiseler içinde ve baş örtüsünü takmış bir şekilde girse onlar için hamamlarda hayır yoktur. Zira kocasının evinden başka bir yerde elbiselerini çıkaran her bir kadın Rabbi ile arasındaki kendisini koruyan perdeyi sıyırmış olur.” “.... Allah’ a ve ahret gününe iman eden kişi karısını (ve kızlarını) hamama sokmasın.”
Küçük Lutilik (Anal İlişki)
Erkeklerin kadınlarla arka organdan yaptıkları cinsel temastır. İslam dini erkek erkeğe (homoseksüellik) ve kadın kadına (sevicilik) cinsel ilişkileri haram kıldığı gibi kadına arka organından (anüs) cinsel temasta bulunmayı da yasaklamış, haram kılmıştır. Bu haramlılık kişinin hem kendi karısını hem de yabancı kadınları da içine almaktadır. Küçük lutilik Lüt toplumunda lutilik erkekler arasında başlamadan yaklaşik kırk yıl önce kadınlara yönelik olarak başlamıştır. Bu tür cinsel yaklaşimı kati suretle yasaklayıcı hadisleri bulunan Hz. Muhammed (SAV) şöyle buyurmuşlardır. “Karısına arka organından temas eden kişi mel’undur; Allah’ın rahmetine ermekten uzaktır.” “Karısına ters yoldan temas eden kişiye Allah rahmet nazarıyla bakmaz.” “Erkeklere ve kadınlara arka organdan cinsel temasta bulunanlar kafir olmuşlardır.”
Şu bir gerçektir ki Allah ‘ın koyduğu düzenden bir kere sapıldı mı, sapmaların daha büyük sapıklıkları davet edeceği şüphesizdir...! “Kadını veya erkeği ya da çocuğu arka organından kullananlar, (eğer tövbe etmezlerse) kıyamet gününde leşten daha pis bir koku saçar oldukları halde bir araya getirileceklerdir. Bunlar cehenneme girinceye kadar insanlar bunların kokularından ızdırap duyacaklardır. Allah, bunların sevaplarını giderecek ve onlardan ne tövbe ne de fidye kabul edecektir. Onlar ateşten tabutlara girecek, kapakları da ateşten çivilerle çivilenecektir.”
Hayvanlarla Cinsel Temas
Hayvanlarla cinsel temasta bulunmak İslam dininde baş günahlardan biridir. Kesinlikle yasaklanmış olan bu tür cinsel ilişkinin cezaları da ağırdır. Yalnız hayvanlarla cinsel ilişkiye giren erkek veya kadın oluşuna göre cezaların şiddeti de değişmektedir. Hz. Muhammed (SAV) bir hadisinde;”Yüce Allah yarattığı insanlardan yedi zümreye yedi kat semanın üzerinden la’net etti.... Hayvanlarla cinsel temasta bulunan mel’undur.” buyurmaktadır.
Hayvanlarla cinsel temas eden erkek ise;Verilecek cezada üç ayrı görüş ileri sürülmektedir.
- Öldürülür; Bu görüş İmam Şafii ve İmam Hambeli’ nin dir. Onlar, bu görüşlerini şu hadise dayandırmaktadır. “Mahrem ile cinsi münasebette bulunan kişiyi öldürünüz. Hayvanla cinsi münasebette bulunanı da öldürünüz. (Ayrıca) cinsi münasebette bulunulan hayvanı da öldürünüz.”
- Zina cezası uygulanır; Hayvanla cinsel temasta bulunan evli ise recm, bekarsa celde cezası uygulanır. Bu görüşte bazı Maliki mezhebi müctehidlerine aittir.
- Ağır bir tazir uygulanır; Bu görüş Hanefi mezhebine aittir. Hanefi müctehidler yukarıda geçen hadisin hayvanla cinsel teması helal görenleri içine alacağı görüşündedirler. Bu sebepten ağır bir tazir cezanın uygulanmasına görüş birliği etmişlerdir. (Tazir: Cezaları Kur’ an-ı Kerim de ve Sünnet’ le belirlenmemiş bulunan suçlara uygulanacak cezadır. Tazir cezaları uyarı, dövme, hapis, sürgün, memuriyetten azil, para cezası veya ölüm gibi pek çok çeşide ayrılır.)
Hayvanlarla cinsel temas eden kadın ise; İslam hukukçularının büyük çoğunluğunun hem fikir oldukları ceza, kendisini hayvana teslim eden kadına tazir uygulanır. Ancak azınlıkta kalan bazı İslam hukukçuları ise erkeğe uygulanan cezanın aynısının kadınlara da uygulanabileceği görüşündedirler.
Bu arada şu konuya da değinelim ki cinsel temas yapılan hayvan öldürülür. Sebebi ise; Ancak hayvan öldürme işlemi vacip değildir. Hayvanı öldürmenin amacı bu suçun çağrışım yapılmasını ve faili hakkında ileri geri konuşulmasını engellemektir. Yalnız hayvan başkasının malı ise öldürülmesi gerekmez.
Oral İlişki
İslam dininde oral ilişki bekarlar için kesinlikle haram olup, evlilerde karı ile koca arasında helal olmakla beraber haram değildir. Yalnız şunu belirtmeliyiz ki; cinsel temas sırasında eşlerin örtüsüz, çıplak olmak ve cinsel organlara da bakmaktan sakındırıcı hadislerin var olmasından dolayı, ağız cinsel organ ilişkisi olan oral seksten sakınılmasını öğütlenir.
Röntgencilik
İslam dininde röntgencilik bakılması haram olan organlara şehvetle bakmayı içerdiği için baş haramlardandır. Röntgencilik; başkalarının cinsel organlarını ve cinsel ilişkilerinin mahremiyetine saygısızca davranarak, gizlice gözetleyip cinsel doyuma ulaşmaktır. İslam dininde çok yönlü olan röntgencilik, aşağıda ifade edilen üç ayrı şekliyle haram olduğu sabittir.
- Şehvetsiz de olsa bir erkeğin göbekle diz kapağı arasına bakmak ve kendisiyle evlenecek bir kadın dahi olsa elleri ve yüzü dışındaki herhangi bir yerine bakılması röntgenciliğin bir çesidi olup haramdır. Şehvetle bakmak ise bütünüyle haramdır.
- Soyunan bir kişiyi veya çıplak yatan bir vücudu ya da ilişki halinde olan eşleri gözetleyen veya da gizlilikleri araştırmak ki bulmasa dahi röntgenciliğe girer.Bu durumu Hucurat suresinin 12. ayetiyle sabitlersek;” Röntgencilik --- aranılan bulunamasa bile --- tecessüsü ihtiva ettiği için haramdır.”
- Evlerin içini gizlice gözetlemek ve izinsiz olarak girmek işlemi de röntgenciliktir. Cinsel amaçla olsun veya olmasın izin almaksızın evlerin gözetlenmesi ya da içine girilmesi ki öylesine bile olsa haram sayılır. Çünkü; İslam dininde ilahi ölçülerin, hukuki yasaların ve ahlaki kuralların amaçlarından biriside insanların görülmesini istemedikleri şeylerin veya durumların görülüp bilinmemesidir.
Bununla ilgili bir vakayı ifade edecek olursak; İzin isteyip huzuruna çıkmak için müminlerden biri Allah’ ın Resulü’ ne geldi. Lakin yüzü kapıya dönük olarak durdu. Allah ‘ın Rasulü kapıya çıktığında onunla yüz yüze karşılaşınca şöyle buyurur. “Yüzünü kapıya çevirme. Şöylece yan dur. Zira izin istemenin amacı izinsiz bakmamaktır.” Rabbimiz ise Nur suresinin 24. ayetinde şöyle buyurur. “Ey iman edenler! Sahip olduğunuz hizmetçiler, köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenlik çağına ermemiş çocuklar şu üç vakitte yanınıza girmek için izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar örtülmesi gereken yerlerinizin açılabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışındaki vakitlerde sizin içinde onlar içinde bir mahsur yoktur. Çünkü onlar sizin yanınıza çokça girip çıkmak zorundadırlar. Siz de birbirinize sık sık gider gelirsiniz. İşte Allah ayetleri size böyle açıktır. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Mastürbasyon (Elle Boşalma)
İslam dininde mastürbasyon; yaradılış düzeninin gerektirdiği cinsel işlem şekline aykırı olan, meni almaya yönelik bulunmayan ve eksik tatmini içeren bir cinsel yöntemdir. İslam dini, insanın varlığında bulunan hiç bir duyguyu veya eylemi ya da arzuyu bütünüyle ret etmez. Ancak helal veya haram düsturlarıyla düzene koyar. Yani zararlı olan uygulamaları yasaklar faydalı olanları ise emreder. Şu da bir gerçektir ki insan oğlu araştırıcı, meraklı bir yapı içerir. Dolayısıyla da insan kendi vücudunun ve özelliklede cinsel organını, onun işlevlerini merak etmemesi mümkün değildir. Durum böyle iken İslam’ın elle boşalmayı kayıtsız şartsız yasaklaması insanla çatışmasına neden olacağından ki biz biliyoruz İslam dini insan içindir. Amaç insanla çatışmak olmayıp uyum sağlayarak yönlendirmek ve doğru yola sevk etmektir. Bunu içindir ki Kur’ an-ı Kerim ‘ de ve Allah Rasulü’ nün sünnetlerinde elle boşalma hususunda özel veya açık bir emir ya da yasak yoktur.
Aslında elle boşalma bekarlık döneminde bile zaruri bir ihtiyaç olarak görülmemektedir. Çünkü; Allah insanda atılmayan veya atılamayan fazla birikimleri giderecek düzenekler yaratmıştır. Gerektiğinde, bu düzen (Rüyada boşalma) devreye girer ve insanı rahatlatmakta, zarar görmekten kurtarmaktadır. Kaldı ki belli bir yaş dönemine kadar (Yaklaşık 25 yaş civarı) birikimlerin atılmamasında her hangi bir zararın olmadığı tıp uzmanlarınca da doğrulanmıştır. Yinede insanlar çeşitli bahanelerle elle boşalmayı uyguluyorlar. Elle boşalmada aşırıya kaçılmadıkça tıbbi açıdan bir kusur yok, yalnız önemli bir zararı evliliği geciktirmesi ve evlilik hayatında ilerisi için cinsel ilişkiden alınması gereken hazzın, tatminin önlenmesidir.
İslam bilginleri, bu konuda Müminun suresinin 5. ve 6. ayetleriyle Mearic suresinin 29. , 30. ve 31. ayetlerinde nikahlı eşler ve sahip olunan cariyelerle yapılan cinsel ilişkiler dışındaki cinsel tatmin şekilleri haram kılınsa da bu ayetlerde asıl amacın anılanların dışındaki helal olmayan eşlerle cinsel ilişki olduğunda mutabıktırlar. Bu sebeple bazı İslam bilginlerinin mastürbasyonu Kur’ an-i yasaklar arasında değerlendiren düşünceleri isabetli görülmez. Nitekim İslam bilginlerinin büyük bir çoğunluğu bu düşünceyi paylaşmamaktadırlar. Kaldı ki Allah’ ın Rasulü’ ünün de hadislerinde de mastürbasyonu yasaklayan bir hadis görülmemektedir.
“Elle boşalan la’netlidir.” şeklindeki hadis olarak dillerde dolaşan sözün hadis olmadığı güvenilir hadisçiler tarafından da ispatlanmıştır. Ayrıca mastürbasyonla ilgili olarak rivayet olunan bazı hadisler varsa da bunlar haramlılığı delillendirecek geçerlilikte değildirler.
Açıkladığımız sebepler itibariyle İslam bilginleri mastürbasyonu İslam dininin genel cinsel düsturlar içerisinde üç şekilde ele almışlardır.
- Bir kadını veya erkeği eliyle boşalmak,
- Zevce (Eşi) eliyle boşalmak,
- Bizzat kendi eliyle boşalmak.
Birinci şekil itibariyle boşalmak şüphesiz haramdır. Çünkü; aralarında nikah bağı olmayan erkeğin veya kadının birbirlerinin cinsel organına bakmaları veya tutmaları yasaklanmıştır, haramdır.
İkinci şekil itibariyle boşalmak ise yani kocanın karısı eliyle veya karısının kocası eliyle boşalmasında hiç bir sakınca yoktur, helaldir.
Üçüncü şekil itibariyle boşalmak ise yani erkek veya kadın kişinin kendi eliyle boşalması müctehidlerimizin değerlendirmesine göre şu üç açıklama vardır.
1) Mutlak haramdır: Konumuzun başında belirttiğimiz surelerin ilgili ayetlerini delil sayan Şafii mezhebi mücdehidleri mastürbasyonun mutlak olarak haram olduğu görüşündedirler.
2) Mubahtır: Yapabilir , bir günahı yoktur. Kişinin eşi veya cariyesi yoksa, evlenmeye de maddi gücü yetersiz ise zinaya düşmemek için veya vücudundaki birikim rüyalanma yoluyla atılamıyorsa bu durumu gidermek için mastürbasyon yapılması mubahtır. Bu görüş Hanefi ve Hambeli mezhebi mücdehidlerine aittir. Ne var ki mubah olduğunu belirttikleri halde bu davranışı olgunluğa sığmayan bir davranış olarak görmektedirler. Yani Mastürbasyonun mubahlığı şartlıdır. Bu sebepledir ki evli kişilerin yalnız başina mastürbasyonu haramdır. Ayrıca şunu da belirtelim; şehevi duygularını gidermek için değil de azdırmak için mastürbasyon yapılması da haramdır.
3) Vacibtir: Yapılması dinen gereklidir. Eğer mastürbasyon yapmaksızın zinadan korun ulamayacağına düşünce hasıl olursa bu durum karşisında vacibtir. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercihi islami bir kuraldır.
Kadınlara ait mastürbasyon hükmü erkeklerinkinin aynısıdır. Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi mastürbasyon mutlak haram olarak görülemeyeceği gibi şartsız da helal değildir.
Teşhircilik
İslam dininde teşhircilik baş haramlardan biridir. Çünkü; teşhircilik İslam dininin haram kıldığı çıplaklığın özel bir şeklidir. Erkeklerde diz kapağıyla göbek arası, kadınlarda ise el-ayak bileklerinden yüz cehresine kadar ki olan kısımların örtülmesi emri varıdır. Belirtilen ölçüler dışında açılmanın haram olduğunu ifade edilmiştir. Hatta yalnız kalmış olsak bile avret yerlerimizi örtmemizin gerektiğini ifade eden bir hadis belirtirsek; “Çıplaklıktan korunun... (böylece size refakat eden) meleklere karşı utangaç olun ve utanmanızla onlara saygı gösterin.”, bir başka hadiste ise “Allah, insanlardan daha çok kendisinden utanılmaya layık olandır.” İşte en basitinden bu sebeple cinsel amaçlı olsun veya olmasın çıplaklık çıplaklıktır ki cinsel doyuma ermek amacıyla cinsel organları ya da cinsi duyguları depreştirecek bölgelerin açığa vurulması teşhirciliktir.
İslam’a göre teşhircilik, vücut organlarını cinsel amaçla olsun veya olmasın açığa vurmak olacağından aşağıda belirtilen durumların her biri şüphesiz teşhircilik içine girmektedir. Bunlar; striptiz yapmak, şeffaf (transparan) elbise giymek, cinsel organı, göğüsleri, bacakları ve kalçaları belirginleştiren dar giysilerin giyilmesi, mayo veya pikini gibi plaj giysilerinin giyilmesi, hatta yüzün makyajlanarak topluluk içine çıkılması gibi davranışlardır.
Yukarıda belirtilenlerden anlaşılacağı gibi İslam dini teşhirciliği, teşhirciliğe götürücü veya teşvik edici sebepleriyle birlikte, şehvetli ya da şehvetsiz teşhir edilen vücut organlarına bakmayı da yasaklamıştır. Yalnızca bakma yasağı bile teşhirciliği devre dışı bırakabilecek bir düsturdur. Bakmayı yasaklayan manada bir hadiste verecek olursak, “Uyluğunu gösterme. Dirinin de ölünün de uyluğuna bakma.” Teşhirciliği yasaklayan, örtünmeyi emreden manada Nur suresinin 31. ayeti şöyle buyurur;”(Ey Muhammed!) Mümin kadınlara söyle; gözlerini şehvetli bakışlardan sakınsınlar, cinsel organlarını harama bulaştırmaktan korusunlar. (Açmaksızın) görülmesi zaruri olanlar hariç süsleri göstermesinler. Baş örtülerini yanlarına sarkıtsınlar.
Süslerini; (Tabii ve Suni güzelliklerini) kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kendi kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kadınlarından veya sahip oldukları (cariyelerin) den veya cinsi iktidarı olmayan hizmetçilerden veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak cağda olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerini başkalarına bildirmek için ayaklarını da vurmasınlar.
Ey müminler! Hepiniz Allah’ a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.”
Pornografi
Teşhircilik ve diğer bölümlerde de yer yer çıplaklık üzerine cinsel bir amaçla olsun veya olmasın Müslüman bir erkeğin göbekle diz kapakları arasını her hangi bir erkeğe veya kadına, Müslüman bir kadınında eller-ayaklar ve yüz dışındaki organlarını na mahrem erkek ve kadınlara açmasının haram olduğu vurgulanmıştı. Açılması haram olan vücut organlarına şehvetli veya şehvetsiz olarak bakılması da haramdır. Bu sebeple cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam’a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim veya film çektirmek ya da çekmek haramdır. Aynı zamanda bu resim ve filmlere bakmak veya bunları pazarlamak da haramdır.
Haramdır, Çünkü; doğrudan çıplaklıkla, resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşru amaca yöneliktir. Tek bir fark vardır o da yalnızca tesir bakımındandır. Bizzat çıplaklıkla, dolaylı çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak, dolaylı çıplaklıkla da yaygınlık ve süreklilik vardır.Kaldı ki İslam’da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur. Şunu da ifade edelim ki “sanat sanat içindir.” anlayışıyla yapılacak olan fotomodellik de, film çalışmaları da haramlılık kapsamı içine girer.
İslam dini, insanların cinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı için ve cinsel alanda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek her türlü sözleri, yazıları, resimleri ve filmleri yasaklamıştır. Bu durumu bir hadis ve ayetle sabitlersek; “Gözlerin zinası şehvetle bakmaktır.”, Nur suresinin 30. ayetinde; “(Ey Muhammed!) Mümin erkeklere söyle, gözlerini şehvetli bakışlardan sakınsınlar, cinsel organlarını harama bulaştırmaktan korksunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
Kadın Erkek Beraberliğinde Nişanlılık
Zina gibi büyük haramlara sebebiyet veren ikinci derecedeki cinsel haramlardan biride erkek kadın beraberliğidir. Birbirine mahrem olmayan erkekle kadının yalnız başlarına bir arada kalmalarıdır. Bunun içindir ki İslam dini kadın erkek beraberliğini; yalnız olarak bir arada kalmalarına yasak getirmiştir. Allah Rasulü bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır. “Sizden biriniz, yanında mahremi bulunmayan (nikahına düşecek) bir kadınla bir arada yalnızca kalmaya görsün, onların üçüncüleri mutlaka şeytan olur.” “... Şeytan da her birinizin kan damarınızda (kanınız gibi iradenizin dışında) akar.”
İslam dininin değindiği beraberlik yasağına akraba fertlerini de içine aldığı gibi nişanlı çiftleri de içine almaktadır. Yani ergenlik çağına gelmiş, birbirleriyle nikahlı olmayan ve birbirine mahremde bulunmayan bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmaları ile ilgili İslami yasak, nişanlanmış çiftleri de içine alır. Nişanlı çiftler İslam dinine göre birbirlerine yabancıdırlar. Nikah bağı olmaksızın sadece nişan bağı veya sözlülük, baş başa bir arada kalmayı meşrulaştırmaz. Bu durum itibariyle nişanlı veya sözlü çiftler yalnız olarak bir araya gelemezler.
Birbirleriyle evlenebilecek erkekle kadının aralarında nikah bağı olmaksızın bir arada bulunmalarını yasaklayan İslam dini bu yasağını ihlale sebep olacak her türlü işleri de haram kılmıştır.


ŞEYTANİN EN SEVDİĞİ GÜNAH

Eşcinsellik eski Yunan’da benzer anlamına gelen “amos” ile “cinsellik” anlamında kullanılan “seksüalite” sözcüklerinden türemiş olup, aynı cinsiyetten bireyler arasında kurulan, cinsel nitelikli bedensel ya da duygusal bağlılık ve ilişki anlamına gelir . Eşcinselliğin tarihi oldukça eskidir. En eski zamanlardan beri bilinmektedir. Hemen hemen bütün kültürlerde ve büyük dinlerde eşcinsellik normal dışı cinsel davranış olarak kabul edilmiştir. İnsanlık tarihi boyunca birçok medeniyet, eşcinsel ilişkileri daha az, heteroseksüel ilişkileri ise daha fazla kabul etmiştir .  Cinsel yönelim konusundaki tanımlamalar şu şekildedir : 
Cinsel Yönelim: Bireyin kendini hangi cinse ait hissettiği değil, hangi cinsten kişilere cinsel ilgi duyduğudur. Cinsel yönelim şekilleri heteroseksüellik, eşcinsellik  ve biseksüelliktir.
Eşcinsel: Cinsel yönelimi kendisi ile aynı cinsiyetteki kişiye karşı olan bireydir. Heteroseksüel: Cinsel yönelimi karşı cinsiyetteki kişiye karşı olan bireydir.
Biseksüel: Cinsel yönelimi her iki cinsiyetteki kişilere karşı olan bireydir. 
Günümüz toplumlarında en yaygın kabul gören ve gerçekleşen cinsel yönelim şekli bireylerin karşı cinse yönelmeleridir. Kendi cinsine ya da heriki cinse birden ilgi duyan bireyler de vardır. Eşcinsel ya da biseksüel yönelimli insanlara yönelik olarak çeşitli toplumlarda farklı tepkiler ve yaklaşımlar sergilenmektedir .
Lezbiyen: Cinsel yönelimi diğer kadınlara yönelik olan kadındır. 
Gay: Homoseksüellikle aynı anlamda genellikle erkekler için kullanılır .
Birçok toplumda eşcinsellerin, diğerlerine oranla saygın olmayan, ve sağlıksız biçimde algılandıkları bilinmektedir. Eşcinselliğe yönelik olan tutumları  değiştirmeyi amaçlayan bazı çalışmalar yapılmaktaysa da, hala eşcinsellere ilişkin kalıpyargılar ve yanlış inançlar sürmektedir . Çeşitli çalışmalar, genel olarak insanların eşcinselliğe karşı olumsuz tutumları olduğunu göstermektedir. Ancak bu tutumlar, cinsiyet farklılıkları, din, geleneksel cinsiyet rolleri, yaş ve eşcinsel bireyler ile etkileşim, cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi pek çok farklı etkene bağlı olarak değişim gösterebilmektedir. Araştırmacılar, insanların eşcinsellere karşı tutumlarının genelde olumsuz olduğunu, ancak eşcinseller ile toplumsal ilişkiye girdiklerinde önyargılarında değişim olduğunu belirtmektedirler .
Son yirmi yıldır, eşcinsellik ve eşcinselliğe yönelik tutumlar konusundaki ampirik çalışmalarda bir artış görülmektedir. Toplum içinde, eşcinselliğe ve heteroseksüelliğe karşı tutumlar, bireyden bireye farklılık göstermektedir.  Homofobi, eşcinsellerden, korkma, ya da ürkme anlamına gelmektedir ve  eşcinsel insanlar hakkındaki stereotipler ve olumsuz söylencelerle desteklenen inanç sistemi olarak tanımlanmaktadır. Birçok insan eşcinselliği, kabul edilebilir karşılarken, bazıları, çevresinde eşcinsel birey olduğunu bildiklerinde korktuklarını belirtmektedir. Eşcinselliğe yönelik bu korku ve olumsuz tutumların nedenleri olarak, insanların ruhunun romantizm ve sevgiyi düşünmeksizin sadece cinsel ilişkiye yönelik normlara odaklanması ve eşcinsel bireylerle bir arkadaşlık ilişkisi ve yaşama bakış açılarının paylaşılmaması düşünülebilir .
Eşcinselliğe yönelik tutumları, cinsiyetçilik, geleneksellik ve tutuculuk gibi etkenlerin etkilediği belirtilmektedir. Eşcinsel  erkeğe yönelik tutumlara bakıldığında, kadınlar ve erkekler arasında  fark olduğu görülmektedir . Bu bireylere yönelik genel ifadeler “feminen, kibar, dar giyinen” biçimindedir. Cinsiyet şeması kuramına (gender identity theory) göre, cinsiyet rolü, benlik kavramı ve cinsiyet rolü inançları  eşcinselliğe yönelik tutumlarla ilişkilidir; oysa çok faktörlü cinsel kimlik kuramı (multi-factorial gender identity theory) yalnızca cinsiyet rolü inancının bu tutumlarla ilişkili olduğunu ileri sürmektedir . Kite ve Deaux bazı çalışmalarında eşcinsel bireylere karşı tutumları ve geleneksel cinsiyet rollerindeki inançları arasında olumsuz bir ilişki bulunduğunu belirtmektedir. Özellikle cinsiyetçi olan bireylerin eşcinselliğe yönelik olumsuz tutumları olduğu saptanmıştır. Genellikle cinsiyet ideolojisinin fazla olduğu kültürlerde heteroseksüel erkeklerin eşcinselliğe yönelik tutumları, heteroseksüel kadınlara oranla daha olumsuz olmaktadır. Erkekler, erkek eşcinselliğinin, maskülenliği (erkeksiliği) tehdit ettiğini ifade etmektedirler .
Eşcinselliğe ilişkin olumsuz yaklaşımlar HIV/AIDS’in yayılımında da önemli olmuştur. Özellikle epideminin ilk on yılında (80’li yıllar) eşcinsel erkeklerin hastalığa yakalanmasının ön plana çıkması heteroseksüel bireylerin hastalığı yalnızca eşcinsellikle özdeşleştirmelerine başka bir deyişle  “ötekileştirmelerine” kendilerini hastalıktan uzak hissetmelerine yol açmıştır. Bu nedenle eşcinselliğe yönelik olumsuz inançların artması kaçınılmaz olmuş ve eşcinseller toplum tarafından dışlanmışlardır. 
Human Papilloma Virüs (HPV) olarak adlandırılan bir kanser türünün LGBT adıyla örgütlenen sapkınlar ile eşiyle ters ilişkiye giren erkeklerde salgın halde olduğu ancak gizlendiği ortaya çıktı. Naturalnews’ın haberine göre Allah’ın yasak ettiği sapkın fiili işleyen sapıklar arasında hızla yayılan kanserin LGBT medyası tarafından gizlendiği ifşa oldu. Amerika’da yapılan araştırmalarda sapıkların neredeyse yarısının HPV’ye yakalanmış durumda olduğu ve büyük bir bölümünün de kendisini ölüme götüren kanserin farkında olmadığı belirtildi. Bu sapıklar Allah’ın dünyada verdiği cezayıda görmezden gelmeye çalışmaktadırlar.  
Birçok  toplumda olduğu gibi  Türkiye’de de eşcinsellik genel olarak normal dışı ve kabul edilemez olarak algılanmaktadır. Bazı eşcinseller doğal olarak toplumsal baskı nedeniyle, ailelerinden dışlanmakta, işlerini kaybetmekte, toplumun düşmanca davranışlarına maruz kalmakta ve baskı görmektedir. Bu önyargılı tutum ve davranışlar nedeniyle Türkiye’de birçok eşcinsel birey, aile içinde, ilişkilerinde ve kendi cinsel tercihini bilen arkadaşları içinde  huzursuz hissetmektedirler. Bu yaşantılar bireylerin, depresyon, kaygı gibi psikolojik sorunları heteroseksüellere oranla daha fazla yaşamalarına neden olmaktadır . Kendi iradeleriyle bu sapkınlığı yaşamalarını herşeyi göze alarak tercih etmektedirler. Bu durum bile lanetli bir hal içerisinde olduklarını da ispatlamaktadır.
20. yüzyıl boyunca, tıbbın  eşcinselliğe yönelik tutumu giderek daha kabul edici bir seyir izlemiş ve toplumdaki tutum değişikliğini yansıtmıştır. Örneğin, Amerikan Psikiyatri Birliği eşcinselliği hastalık sınıflandırmalarından çıkarmıştır. Bilimsellik iddiasındaki bakış açısındaki değişimin yanısıra son yıllarda eşcinseller ve transeksüellerin özgürlük hareketleri, sivil toplum örgütleri yoluyla verdikleri mücadeleler, toplumsal değer yargılarının değişmeye başlamasına, özellikle batı toplumlarında bir yaşam biçimi olarak en azından bir ölçüde kabul edilmesine  olanak sağlamıştır . Aynı sakat anlayışı tüm dünyaya hakim kılmaya çalışmaktalar.
Türkiye’de de özellikle eğitimli olan ve genellikle büyük kentlerde yaşayan bazı eşcinseller, kendi cinsel yönelimlerini dış dünyadan aldıkları teşvik ve desteklerle dışa vurmaya başlamıştır. Kaos GL örneğinde olduğu gibi eşcinseller aynı zamanda ortak bazı eylemlere girişmekte, gruplar kurmakta, aylık dergiler çıkarma ve eşcinsellik hakkında hem eşcinseller hem de heteroseksüellerle birlikte çeşitli etkinlikler  düzenlemektedirler. Özellikle Ramazan ayına denk düşen “Onur Yürüyüşlerinde” toplumun bütün değerleriyle restleşmeyi göze alacak kadar da gözlerini karartmışlardır.  “Recep’le Şaban’ın aşkına Ramazan ne karışır” şeklindeki sloganları tüyleri diken edecek şekildedir. Ancak yine de bu tür bir gelişmenin şimdilik tüm eşcinsel bireyleri temsil etmediği ve çok sınırlı sayıda bireyin katkılarıyla gerçekleştiği düşünülmemelidir. Kaos gl denilen terör yuvaları bütün Türkiyede şubelenme çalışmalarını sürdürmektedirler.  Yaygınlaşma tehlikesini de barındırmaktadırlar.
LGBT MAFYA HALİNE GELDİ
Dünya çapında bir şöhrete sahip NaturalNews’in baş editörü Health Ranger, artık mafya haline gelmiş olan sapkınlar örgütü LGBT’cilerin hışmından korkan ya da patronlarının destek verme talimatı yüzünden, batılı ana akım medyanın eşcinsel erkeklerin çoğunluğunda ortaya çıkan anal kanseri gizlediğini yazdı. NaturalNews,söz konusu kansere yakalanma nispetinin diğer erkeklere oranla 100 kat daha fazla olduğunu ancak ana akım medyanın bu gerçeğini yayınlamaktan çekindiğini kaydetti.
DAILY MAIL: ANAL KANSER SALGINI
Daily Mail gazetesi ise “Amerika’daki eşcinsel erkekler arasında ortaya çıkan anal kanser salgınına karşı mücadele” başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazı, özellikle ABD ve Avrupa’da ana akım medyanın bu sapkınlığın sağlık açısından ne denli büyük bir tehlike olduğunu örtbas ettiğini ortaya çıktı. Söz konusu yazıda “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaklaşık 620 bin eşcinsel ve biseksüel erkek, 2014’te HIV ile yaşıyordu” denildi. Ayrıca 100 binden fazlasının ise yakalandığı kanserin henüz farkında olmadığı belirtildi.
‘LGBT MEDYASI BU GERÇEĞİ SAKLIYOR’
Yayımlanması geciktirilmiş raporlara göre; HPV (Human Papilloma Virüs) olarak adlandırılan bu kanser türü sadece eşcinsel sapkınlarda değil, aynı zamanda karısı ile ters ilişkiye girenlerde de görüldüğü, araştırmacıların tedavisi çok güç olan HPV kanserinin erkenden tespiti için ulusal tarama çalışmasının bulunmadığını, bu nedenle de yakalandığı halde henüz farkında olmayan çok sayıda kanserli sapık yüzünden gerçek rakamların tam bilinmediğini ortaya koydu.
KESİN OLAN ŞU: HPV SAPIKLIK HASTALIĞIDIR
HPV’nin eşcinsel ve anal ilişki hastalığı olduğunun gizlenmeye çalışıldığını belirten NaturalNews, bu kanser türünün  karısı ile ilişkiye girmiş olan erkeklerinkinden 100 kat yüksek olmasının bunun bir eşcinsel hastalığı olduğu gerçeğini ortaya çıkardığını yazdı. Diğer erkeklerin ise büyük oranda kadınlarla ters ilişki yaşayanlar olmasının bu gerçeği doğruladığı belirtildi. Hastalığa yakalanan bazı erkeklerin ise eşcinsel ilişkisini gizlemekte olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedildi.
‘TERS İLİŞKİ DE AYNI KANSERE YOL AÇAR’
Hawaii’de yapılan bir araştırma, anal kanser ya da LGBT kanserinin sadece eşcinsellerde değil, aynı zamanda eşi ile ters ilişki yaşayanlar normal çiftlerde de görüldüğünü ortaya koydu. Sapkın ilişki türlerinin, hem HPV enfeksiyonunu hem de anal kanser geliştirme ihtimalini artıran yüksek riskli bir aktivite olduğu belirtilen araştırmada HPV enfeksiyonunun serviks, vajina, vulva, penis, ağız boşluğu ve rektum kanserlerine de yol açtığı belirtildi.
KANSER MERKEZLERİ LGBT KANSERİNİ KABUL ETTİ
Amerikan Kanser Topluluğu (American Cancer Society) yüksek oranlarda anal kanser geliştiren sapkınların toplum sağlığı için büyük bir tehlike olduğunu kabul ettiğini duyurdu. Amerikan Kanser Derneği (ACS) sadece 2017’de 8 bin 200 adet yeni anal kanser vakası beklendiğini ve bunların teşhisinin ancak kanserin üçüncü veya daha sonraki evrelerde tespit edileceğini, bunun da pek çok hastanın öleceği anlamına geldiğini belirtti. “1980’lerde AIDS sapkınların en büyük endişesiydi” diyen Los Angeles Times ise “şimdi ise anal kanser sapkın erkekler arasında en acil sorun ve en büyük kriz” diye yazdı. Sosyal devletlerde ödenmesi neredeyse imkânsız olan tedavi faturalarının ise buna karşı gelen halka kesildiği belirtiliyor.
SAPIKLIK SONA ERER DİYE KORKUYORLAR
Batılı akademilerde hazırlanan ancak yaygın medya organlarında yer bulamayan araştırmaların arkasında sinsi bir oyun olduğu görüldü. HPV kanserinin ana akım medyada gizlenmesinin ana nedeninin ise hem LGBT sapkınlarının bu konunun bir eşcinsel erkeğin hastalığı olarak dillendirilmesinden duyacağı rahatsızlık, hem de küresel sermaye tarafından desteklenen LGBT faaliyetlerinin sekteye uğraması olduğu dile getirildi.
EŞCİNSELLİĞİ MEŞRULAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR 
LGBTİ sapkınların ahlaksızlıklarını meşrulaştırmak için yaymaya çalıştıkları “Eşcinsellik genetiktir ve hastalık değildir” propagandasının yalan olduğu ortaya çıktı. Bir dönem Kolombiya Üniversitesi Psikiyatri Profesörlüğü yapan Robert Spitzer, 200 denekle yaptığı araştırma sonrasında, psikolojik tedavi gören eşcinsellerin sapkınlıklardan kurtulduğunu saptadı. Uzun yıllar boyunca eşcinseller üzerine çalışmalar yapan ve birçok makale yayınlayan Dr. Neil Whitehead, “Kimse eşcinsel olarak doğmaz” dedi ve tüm genom tarama testlerinde eşcinsellik geni diye bir gene rastlanmadığını kaydetti. Prof. Dr. Sefa Saygılı da, “Eşcinsellik geni diye bir şey kesinlikle yok” şeklinde konuştu. 
HASTALIK TEDAVİ EDİLDİ
Müslüman Türk milletinin baş belası sapkın homoların, ahlaksızlıklarını meşrulaştırmak için dillerine pelesenk ettiği yalanlar bilimsel araştırmalarla tek tek çürütüldü. Her ortamda ve fırsatta, “eşcinsellik genetik bir durumdur ve hastalık değildir” propagandasını yapan LGBTİ’li sapkınların söylemleri bilim otoriteleri tarafından yalanlandı. 
Kolombiya Üniversitesi’inde Psikiyatri Profesörlüğü yapmış olan ve geçtiğimiz yıllarda ölen Robert Spitzer’in 200 eşcinsel denek üzerinde yaptığı araştırmalar, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu kanıtladı. 200 eşcinsel sapkın üzerinde terapi yöntemleri uygulayan Spitzer’in eşcinsellerin büyük çoğunluğunun, sapkın fiilden uzaklaşarak normal bir yönelime girdiğini saptadı.
BİLİM ADAMLARI ÇÜRÜTTÜ
Eşcinsel sapkınlığın genetik olup olmadığı üzerine 20 yıldır araştırma yürüten Dr. Neil Whitehead “Kimse eşcinsel doğmaz” dedi. Eşcinsellik geni diye bir genin asla olmadığını da kaydeden Whitehead, uzun yıllar boyunca yaptıkları genom taramalarında asla öyle bir gene rastlamadıklarının altını çizdi.
Mesleki yaşantısının büyük bir bölümünü eşcinseller üzerine araştırma yapmakla geçiren Dr. Whitehead eşcinsel sapkınların birçok tezini de çürüttü. Bu alanda dünyanın en yetkin isimleri arasında gösterilen Whitehead, bu alanda yaptığı çalışmalarla ses getirdi.
EŞCİNSELLİK GENİ KESİNLİKLE YOK
Türkiye’nin önde gelen Psikiyatri otoritelerinden olan Prof. Dr. Sefa Saygılı da, “Eşcinsellik geni diye bir şey asla yoktur” şeklinde konuştu. Normal insanlar ile eşcinseller arasında gen olarak hiçbir fark bulunmadığını kaydeden Saygılı, “Erkek eşcinsellerin geni olsun, hormonları olsun ve diğer bedensel bulguları eşcinsel olmayan erkeklerle aynı. Normal tercihli insanlara göre hiçbir fark yok” şeklinde konuştu.
TARİH BOYUNCA EŞCİNSELLİK
Dr. Rıza Tuncel tarafından kaleme alınan bu yazıyla tarihi süreçiçerisindeki eşcinsellik konusuna modern bilim açısından değinmeye çalışacağız. Yapılan değerlendirmelere kısmen katılmakla birlikte modern bilimin sakat yorumlarının ne olduğunu da görmenizi istedim. Yorumlar dini hassasiyet içermemektedir. İnsan cinselliğinin gelişiminin evrimsel sürecini anlamak isteyen bilim insanları, üyesi olduğumuz primat ailesinin cinsel davranışlarının belgelenmesine ve anlaşılmasına çalışmışlardır.  İnsanlara en yakın genetik özelliklere sahip olan iki primat, bonobolar ve şempanzelerdir.  Bu iki cins de aslında birbirine genetik ve görünüm olarak o kadar yakındırlar ki, bonoboların keşfedildiği ilk zamanlarda kendilerine “pigme şempanze” adı verilmiştir.  Ne var ki bu iki yakın insana benzetilen hayvanın cinsel davranışları oldukça büyük farklılıklar sergilemektedir.  Bonobolar cinselliği topluluk içi çatışmaları en aza indirgemek ve çözmek, rahatlamak ve sosyal ilişkileri pekiştirmek için kullanırken, şempanzelerde ise cinsel rekabet ön plana çıkmakta ve şiddete yol açmaktadır.  Her iki cins de çok eşlidir. Erkek şempanzeler kendilerine seçmiş oldukları (dişi) eşleri himayelerinde tutabilmek için diğer erkeklerle savaşmak ve onları yenmek durumundadırlar, ki bu da şiddete yol açmaktadır.  Bonobolar ise nerdeyse pan-seksüel olarak tanımlanabilirler.  Şempanze topluluklarında erkek egemen bir yapı varken, bonobo topluluklarında dişinin daha ön planda olduğu söylenebilir.   Dişiler arasında süregelen ve anne-çocuk arasındaki bağ, çocuğun cinsiyeti fark etmeksizin uzun yıllar devam eder.  Bonoboların genel olarak karakteristik olan paylaşımcılığı cinsellikte de geçerlidir.  Genç veya olgun bireyler cinsiyet farkı gözetmeksizin birbirleriyle (genel olarak çok kısa süren) cinsel birleşme gerçekleştirirler.  Doğan yeni bireyler ise topluluk içerisinde beraberce yetiştirilir.  Erkek ve kadın bireyler birbirleriyle cinsel haz paylaşarak sosyal ilişkilerini güçlendirirler.  Kısacası bonobolar için cinsellik bir el tokalaşmasıdır.
İnsan cinselliğinin günümüzde tek eşli, cinselliği tabu olarak gören ve eşcinselliği dışlayan halinin sosyo-evrimsel süreci farklı terorik yaklaşımlarla açıklanmaya çalışılmıştır.  Batı dünyasının yeni dünyayı ve farklı kıtaları kolonizasyonu daha “ilkel” kültürlerin (batı dünyası tarafından) keşfini de sağlamıştır.  Burada bulunan avcı-toplayıcı toplumların her anlamda – cinsellik de dahil – daha paylaşımcı oldukları (çok eşlilik, eşcinsel yönelimler, vs.) birçok gezginin yazılarında dile getirilmiştir.  Her toplumda cinselliğe yaklaşım aynı olmasa da, insan cinselliğinin çeşitliliğini belgelemesi açısından bu gözlemler önemlidir.
Avcı-toplayıcı toplumlarda mülkiyet kavramının olmadığı birçok etnoğrafik araştırma ile tespit edilmiştir.  Sürekli konar-göçer bir hayat süren toplumların zaten beraberlerinde fazla bir “mülk” taşıması mümkün değildir.  İnsanların yerleşik hayata geçmesiyle beraber sürekli aynı mekanda kalması, ev ve mülk kavramını da beraberinde getirmiş, mülkün gelecek nesillere devri söz konusu olmuştur.  Bununla beraber cinselliğin de üreme ile ilişkisi ve artık ekonomik erki elinde tutan erkeğin mülk varislerinin kendi “kanından” olması daha da önem kazanmıştır.  Bu görüşe göre erkek bundan sonra kadını kendi “mal”ı olarak görmeye başlayarak  hem tek eşliliği kurumsallaştırmış, hem de üremenin – veraset bağlamında değerli olması açısından – değerini artırarak eşcinselliği tabulaştırmıştır.
Eşcinsel ilişkiler konusunda – yukarıda bahsedilen primat cinselliği dışında – tarih öncesi dönemlere ait elimizde çok fazla bilgi olmamasına rağmen, tarihsel dönemler için giderek artan belgesel veriler bulunmaktadır.  Tarihsel dönemlerden ve “eşcinsellik”ten bahsederken belki bu noktada günümüzde kullanılan “eşcinsellik” teriminin yeni bir kavram olduğundan bahsetmek gerekir.  Günümüzde “eşcinsellik” bir kişinin kendi cinsine karşı duyduğu duygusal ve cinsel çekim olarak tanımlanaktadır.  Eski kültürlerin modern anlamda bir “eşcinsellik” kavramının olup olmadığı tartışılabilir.  Aşağıda, çok kısa ve birçok eksik içeren özet, bu gerçek göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.  Yine, tarihin erkekler tarafından yazıldığı, tarih boyunca kadınların seslerinin – istisnai durumlar dışında – duyulmadığı hatırlanmalıdır.  Dolayısıyla, aşağıda eşcinsellik konusundaki verilerin erkek eşcinselliğine vurgu yapması, yazardan değil, tarihsel verilerden kaynaklanmaktadır.
Tarihin doğduğu Mezopotamya ve Yakın Doğu coğrafyasında eşcinsel ilişkilere farklı yaklaşımlar olduğu bilinmektedir.  Tarihin ilk epik şiiri sayılabilecek olan Gılgamış destanında yer alan Enkidu-Gılgamış ilişkisinin homoerotik okunabileceğini birçok bilim insanı kabul etmiştir.  Gılgamış’a bir “arkadaş” olarak yaratılan Enkidu’nun ölümünden sonra Gılgamış’ın ağıtı nerdeyse bir “kadın”ın ağıtıdır. Gılgamış kendini yerden yere atar, giysilerini parçalar, saçını yolar.  Sümer (güney Mezopotamya) edebiyatının ilk eserlerinden kabul edilen bu destan,  daha sonraları Mezopotamya’nın kuzey/güney farklılığı konusunda da öngörüleri doğrulamaktadır.  M.Ö. 2. binyıl içerisinde kuzeyde Asur, güneyde ise Babil olarak tanımlanan Mezopotamya uygarlıklarında, Babil’in eşcinselliğe daha ılımlı yaklaşımı göze çarpmaktadır.  Asur yasalarında eşcinsellik cezalandırılırken, Babil yasalarında bu konuda herhangi bir ceza bulunmamaktadır.  Aynı dönem içerisinde diğer bir önemli uygarlık olan Hititlerde de eşcinsellik karşıtı bir yasa yoktur.
Diğer bir uygarlığın, Mısır’ın ise, eşcinsellik konusundaki yaklaşımı bazı arkeolojik kalıntılar ve tarihi belgelerden bilinmektedir.  Bu kadim uygarlığın mitolojisinde yer alan önemli tanrılardan Seth ve Horus’un hikayesi ilginç bir örnek sunmaktadır.  Her ikisi de erkek tanrılar olan Seth ve Horus, Seth’in Horus’u baştan çıkarma girişimiyle farklı bir boyut kazanır.  Bir hikayede Seth, Horus’u baştan çıkarmayı başaramaz, ama Horus’a “arkan ne güzelmiş” der.  Seth, Horus’u evine yemeğe çağırır ve bu buluşma Seth’in Horus’un bacakları arasına boşalmasıyla sonuçlanır.  Hikayenin başka bir türevinde ise Horus kendi spermini Seth’in en çok sevdiği sebzelerden biri olan marul üzerine akıtarak ve Seth’in bunu yemesini sağlayarak Seth’i hamile bırakır.
Mısır’ın farklı cinsiyet kimliklerine yaklaşımının bir diğer dışavurumu ise tanrı Hapi’dir.  Nil nehrini temsil eden bu tanrı bir erkek olarak tasvir edilmesine rağmen, bir kadının göğüslerine sahiptir.  Kadın göğüsleri Nil nehrinin bereketini simgelemektedir.  Belki de günümüzde “trans-gender” olarak tanımlanabilecek olan bu tanrının Mısır’ın en önemli tanrılarından biri olduğunu unutmamak gerekir.
Eşcinsellik tarihi açısından diğer bir önemli buluntu ise, yine Mısır’da Niankhnum ve Knumhotep’e ait mezardır.  Meslekleri “saray maniküristlerinin şefleri” olarak tanımlanan bu iki kişinin birbirleriyle olan ilişkisi de tartışma konusudur.  Klasik Mısır sanatında sadece eşler için kullanılan yakınlık göstergeleri (yakın kucaklaşma, burunların birbirine değmesi), bu mezarda iki erkek için kullanılmıştır.  Her ikisinin de evli olduğu bilinen Niankhnum ve Khnumhotep’in bu derece yakın bir ilişki içerisinde tasvir edilmesi kimi bilim insanları tarafından ikiz oldukları şeklinde yorumlanmış olsa da, Mısır sanatı ve kültürü içerisinde ayrıcalıklı bir durum olarak göze çarpmaktadır.
Antik çağ içerisinde eşcinsellik konusunda en zengin kaynaklardan birine sahip olan kuşkusuz antik Yunan uygarlığıdır.  Belgeler yanında sanat eserleri de antik Yunan eşcinselliği konusunda oldukça geniş bilgiler sunmaktadır.  Yazınsal olarak elimizdeki en eski kaynaklardan biri olan Homeros’un İlyada’sında (M.Ö. 8. yüzyıl) doğrudan değinilmemesine rağmen, destanın en önemli karakterlerinden biri olan Akhilleos’un Patroklos’la olan ilişkisi klasik dönem (M.Ö. 5. yüzyıl) yazarları tarafından bir aşk ilişkisi olarak tanımlanmıştır.  Paiderastia, bu dönemde daha olgun bir erkeğin (erastes –  20’li yaşlarında) daha genç bir erkekle (eromenos – ergenlikten 18 yaşa kadar) olan ve cinsellikle beraber genç erkeğin eğitimini de içeren ilişkisini tanımlamak için kullanılan bir terimdir.  Bu tür ilişkilerde (“aktif” tarafın daha olgun olan taraf olduğu) anal cinsellik yazınsal olarak yadırgansa bile, (genel olarak öngörülen bacak arası sürtünerek yaşanan bir cinsel birliktelikti) gerçeğin (!) ne olduğu konusunda komedi yazarları ipuçları sunmaktadır.
Antik Yunanistan’daki eşcinsellik konusunda belki de en çarpıcı ilişkilerden biri, Atina’nın adlarına heykeller dikerek kutladığı Harmodios ve Aristogeiton’dur.  Tiranisid’ler olarak bilinen bu ikili, bir tiran (siyasi erki zorla ele geçiren biri) olan Hipparkhos’u öldürmüşlerdir.  Sevgili oldukları bilinen Harmodios ve Aristogeiton, Atina agorasında (pazar yeri) heykelleri dikilen ilk vatandaşlardır.  Antik Yunanistan’da tüm eşcinsel ilişkilerin erastes-eromenos idealine bağlı olmadığı ve bu “ideal” dışındaki ilişkilerin de horlanmadığı bazı diğer belgelerden de bilinmektedir.
Kadın eşcinselliği konusunda antik Yunanistan’dan en iyi bilinen kişi kuşkusuz Sappho’dur.  Antik yazarlar da dahil olmak üzere şiirleri hayranlık uyandıran bu şair, Yunanistan’ın Lesbos (Midilli) adasındandır (günümüzde kadın eşcinseller için kullanılan lezbiyen terimi bu adanın isminden gelmektedir).  Evli olsa da ve erkeklere de aşk şiirleri yazsa da, şiirlerinin ana temasını oluşturan kadın güzelliği ve kadın bedenine şiirsel yaklaşımı, antik yazında ender raslanan kadın eşcinselliği konusunda kısmen de olsa zengin bir kaynak oluşturmaktadır.
Roma uygarlığının, Yunan uygarlığından etkilendiğinin açık olmasına rağmen, cinselliğe daha heteronormatif olarak yaklaştığı söylenebilir.  Bir erkeğin diğer bir vatandaş erkekle cinsel ilişkisinin tabu olduğu Roma’da, bir erkeğin köle bir erkekle (veya eğlence sektöründe çalışan infames – şarkıcı, dansçı, vs. – kişilerle) aktif olarak yaşadığı eşcinsel bir ilişki normal kabul edilmekteydi.  Bu öngörüye rağmen, bazı ileri gelen Roma liderlerinin cinsel yaşantılarının normatif olmadığı da bilinmektedir.
Julius Caesar hakkında “her kadının erkeği, her erkeğin kadını” dendiği, Roma İmparatorlarından Tiberius’un cinsiyet ayrımı gözetmeksizin orjiler düzenlediği, Nero’nun ise sevdiği bir genç erkeği hadım ettirerek evlendiği bilinmektedir.  Belki “skandallar” başlığı altında anılabilecek bu Roma imparatorların cinsel hayatları dışında bir istisna Hadrian’ın Antinoos’a olan aşkıdır.  Bir Anadolu kentini ziyareti sırasında (büyük olasılıkla modern Bolu’da) karşılaştığı Bithinya’lı gence aşık olan Hadrian onu korumasına almıştır.  Antinoos’un daha 20 yaşındayken Mısır’da sebebi bilinmeyen ölümünden sonra Hadrian onun adına bir şehir kurmuş (Antinoopolis), imparatorluğun her yanına heykellerini diktirmiş, hatta onu tanrılaştırarak adına tapınaklar inşa etmiştir.
Yukarıdaki çok kısa özet, Roma imparatorluğunun sonuna kadar olan süreçte eşcinsellik tarihinden kısa “kapı-aralıkları” sunmaya çalışmıştır.  Kuşkusuz, gerçek bundan çok daha karmaşıktır.  Tarih boyunca cinsellik (eşcinsellik de dahil olmak üzere) ve cinsiyet, bir güç arenası olmuş, olmaya da devam etmektedir.  Siyasi erkler tarafından kategorilere ayrılan, tabulaştırılan ve çoğu zaman yasaklanan cinsellik tüm formlarıyla insan doğasının her zaman ayrılmaz bir parçası olmuştur.
***
EŞCİNSELLERİ AZINLIK OLARAK MI GÖRMEK GEREKİR?
Özgür Uysal isimli yazarın değerlendirmelerle tarihi biraz daha deşelim bakalım. Yine buradaki değerlendirmelerin bir kısmına katılmadığımı baştan belirteyim.
 İlk Çağ’da filozoftular. Orta Çağ’a gelince dışarıda yakıldılar. Yeni Çağ’da tedavi edilmeye çalışıldılar. Bugün ise bazıları multimilyarder oldular ama hala kimi ülkeler tarafından idam ediliyorlar. Evet, eşcinsellerden bahsediyorum. İşte çağlar boyunca eşcinsellik ve homofobizm:
Türkiye’de sıklıkla rastladığımız bir kelime gerçi ancak ben yine de “Azınlık” kelimesinin Wiki’deki anlamıyla yazıya başlamak istiyorum. “Azınlık, sosyolojik olarak bir devlette sayısal bakımdan az olan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruplar olarak tanımlanmaktadır.” Tarihe baktığınız zaman her azınlık mutlaka önce içinde bulunlukları toplum, kültür ya da içinde bulundukları çoğunluk tarafından asimile edilmeye çalışılır. Ardından direnir, biraz kıyım görür ve sonra çoğalıp sesini daha çok yükseltmeye çalışır. En sonunda, eğer yeterli çoğunluğa ulaştılarsa ve sesleri yeterince yükselirse o azınlığa parça parça haklar verilmeye başlanır. Eşcinselleri bir azınlık olarak nitelendirip, başlığı bu şekilde kullanmamın sebebi çağlar boyu benzer bir tarihsel çizgi izlemelerinden… Aslında sadece Amerika’da bile yaklaşık 9 milyon insanın gay, lezbiyen, biseksüel ya da transeksüel olduğu biliniyor. Bunu dünya nüfusuna oranladığınızda bu sayı, aslında oldukça büyük nüfuslu bir ülke ediyor. Aklıma ülkemiz dahil pek çok kültürde marjinal nitelendirilebilecek böylesi bir konu geldiğinde araştırmaya başladım. Daha önce dünya nüfusu, tarihi ve araştırmalarında eşcinsellik konusunda derine inmediğim için hayretler içerisinde kaldım. Kabul edenler, etmeyenler, sevenler, fobi noktasında çekinenler ya da çekimserler, bu yazı hepimizi ilgilendiriyor. Bakın dünyada dün ve bugün eşcinsellik nasıl bir çerçeve çiziyor. Yazının sonunda ise gay, lezbiyen, transeksüel, biseksüel, homoseksüel ya da cinsel tercihleri her ne ise bir azınlık mı yoksa değil mi cevabı gene siz okura kalıyor.
İlk Çağlar
 Kenneth James Dover’in 1989 yılında yazdığı Yunan Homoseksüelliği kitabında, Antik Yunan’da homoseksüel ya da heteroseksüel diye bir ayrım olmadığından bahsedilir. Mesela milattan önce 5’inci yüzyılda Atinalı general ve politikacı Alcibiades hakkında, “Ergenlik zamanında kadınların kocalarını ellerinden alırdı, gençlik zamanında ise kocalarının elinden kadınlarını…” diye bahsedilir. Platon’un Sokrates ile olan ilişkisi de gene dünyaya mal olmuş eşcinsel ilişkilerden sadece bir tanesidir. Büyük İskender’in biseksüel ilişkileri de tarih sayfalarında yerini almıştır. Hatta mitolojide bile Zeus, Herkül, Aşil gibi karakterlere erkeklerin ilgi gösterdiğine sıklıkla rastlanır. Özetle, İlk Çağ dünyada cinsel tercihlere göre ayrım yapılmayan, hatta böyle bir kavrama bile rastlanmayan son dönemdir. Stanford Üniversitesi’nin makalesine göre Antik Roma imparatorluğu’nda da bakış açısı, Atina’dan miras kaldığı kadarıyla Antik Yunan’a benzer şekilde devam eder. Ta ki önce sapkınlık, ardından Hristiyanlık gelene kadar. Özellikle Yeni Ahit’le birlikte aynı cinsle ilişkinin günah olduğu kavramı toplum içerisinde hızlıca yaygınlaştırılır. Böylece hemcinsle girilen herhangi bir cinsel ilişki artık, “Doğal olmayan ilişki” biçiminde değerlendirilmeye başlanacaktır.
Orta Çağ’a Doğru
 John Boswell’in Hristiyanlık, Sosyal Tolerans ve Homoseksüellik kitabında yazdığına göre ileri Roma İmparatorluğu dönemlerinde, imparatorluğun sınırlarının giderek genişlemesiyle birlikte tarihçiler homoseksüel ilişkilere karşı bakışın giderek katılaşdığını söylüyorlar. İdama kadar giden yaptırımlar silsilesinin başlaması ise 11’inci, 12’inci yüzyıllarda başlıyor. 12’inci yüzyıl ile 14’üncü yüzyıl arasında ise Avrupa toplumunun homoseksüelliğe karşı hiç toleransı kalmıyor. Katolik kilisesi söylemlerinde, sekste “doğa” kavramını esas aldığını söylüyor ve doğada homoseksüel ilişkinin var olmadığını savunarak eşcinsel ilişkiyi tamamen yasaklıyor. Bu, sadece eşcinseller için bir yasak silsilesi olmuyor. Mastürbasyon dahil, evli olsanız bile doğal olmayan tüm ilişkiler günah olarak kabul edilmeye başlanıyor. Böylesi bir ilişkiye girdiği tespit edilenler ya da ihbar edilenler önce “günahları” için af dileyene kadar işkence görüyor ve ardından günahlarından arınınca idam ediliyorlar. Af dilemezlerse de yakılıyorlar. Hangisini seçersen… 
Yeni ve Yakın Çağlar
Stanford Üniversitesi Homoseksüellik makalesine göre 18 ve 19’uncu yüzyıllarda Hristiyanlığın toplum üzerindeki baskısının azalmasıyla Batı toplumlarında eşcinselliğe yaklaşım giderek objektifleşmeye başlıyor. Sadece tedavi amaçlı diye nitelendirilen girişimler kalıyor. “Tedavi amaçlı ne demek?” diyenler için bir hatırlatma: Son aylarda “Imıtation Game,” yani “Yapay Oyun” isimli bir film izlediniz mi? Film, İkinci Dünya savaşında Almanlar’ın “Asla kırılamaz” denilen “Enigma” isimli telgraf şifrelerini bir bilgisayarla kıran, ünlü matematikçi Alan Turing’in hikayesi konu ediyor. Filmde matematik dehası olan Turing, aynı zamanda eşcinsel. Ancak bunu toplumdan büyük bir sır gibi saklıyor çünkü o dönemde eşcinsellere bir zorunlu tedavi uygulanıyor. İlaçlarla desteklenen tedavi, eşcinselleri heteroseksüel yapmak için uygulanan bir metod. Nitekim pek çok deneme başarısızlık ve intiharla sonuçlanınca İngiltere başta olmak üzere pek çok Batılı toplum bundan vazgeçiyor. Zaten 21. Yüzyıla gelindiğinde artık eşcinsellik çoğu Batı toplumunda suç olmaktan çıkıyor. Doğu’da ise çarklar tersine dönüyor. Bugün Irak, İran, Suriye gibi Ortadoğu ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri başta olmak üzere 79 ülkede eşcinsel ilişki bir suç sayılıyor. Bunların bazılarında cezası idam, bazılarında ise ömür boyu hapis…
 ABD’nin eskiden pek çok eyaletinde ve 26 Haziran 2015 itibari ile tamamında, Kuzey Avrupa, Güney Amerika ve Avustralya’da ise eşcinsel evlilik ya da medeni birliktelik serbest. Hatta bir kişiye eşcinsel olduğu için ayrımcılık uygulamak nefret suçu sayılıyor. Bu noktalara tepeden inme gelmiyor tabii ki hiçbir ülke. Biraz toplumsal evrimle ilgili. (Yani eşcinselliğe gösterilen müsamaha gelişmişlik kriteri.)Mesela bugün konuya en özgürlükçü yaklaşan ABD’de, 2010 yılındaki FBI Ulusal Basın Ofisi verilerine göre işlenen suçların %19,3’ü homofobizmden kaynaklanan şiddet sonucu ortaya çıkmış diye raporlanıyor.
 Türkiye ise bu konuda hukuki olarak nötr. Gel gelelim Hollanda Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu (SCP) dünyada eşcinsellere yönelik yaklaşımla ilgili araştırmasına göre Türkiye, eşcinselliğe olumsuz bakışta ilk 10 ülke arasında görünüyor. (Buna rağmen eşcinsellerin gündem oluşturmaları ve sosyal dokuya nüfuz etmeleri rahatsızlık boyutuna ulaşmış durumda. Geleneklsel toplumsal özelliğini yitirmek üzere olan bir Müslüman Türk toplumundan söz ediyoruz.)

EŞCİNSELLİĞİN ARKASINDAKİ DERİN FELSEFE: HEDONİZM!
Mehmet Adıgüzel isimli yazar tarafından kaleme alınan bu yazı ile kendi tezimize bir vurgu yapmak istiyorum. Bugünkü gençlik dünyevileşme hastalığına maruz bırakılmaktadır, modernite ile. Bu ise zevkperest/hedonist bir yapıya sebep olmakatadır. Tezahürü ise konfortizme neden olamaktadır. İsraf meyilli ben merkezci sorumsuz yığınlar.
Hedonizm, eski Yunancada hedone yani haz veya zevk anlamına gelir. Eski Yunan düşünürlerinden Aristippos ve Epikuros tarafından geliştirilmiş olan felsefi bir akımdır. Bu akımın temel amacı, ‘Hayattaki en önemli şey haz yani bedensel zevklerdir.’ Teorik anlamda Aristippos bedensel zevki, iyi olma hali olarak görürken, Epikuros ondan farklı olarak ruhsal hazzın daha önemli ve ideal olduğu görüşünü savunmuştur.
Çağımızın yeni trendi olan Hedonizm, günümüzde ve dünyada hızlı büyüyen bir tehlike haline gelmiştir. Hedonizm akımının tutsağı olan insanlar, kendi yaşamlarında sadece yeme-içme, eğlenme ve cinsel hazzı ön planda tutmaktadır. Hedonist bireyin temel yaşam prensibi, bedensel haz doyumuna ulaşmaktır. Özellikle gençleri kurban olarak seçen bu felsefi akımın temel amacı, gençlerin yaşamlarını tamamen zevk almaya endekslemektir. Ve gençlere, yaşamlarındaki bütün eylemleri zevk almak için yapmalarını da enjekte etmektedir. Bununla beraber gençler de, bu hazza ulaşmak için ellerinden geleni yapmaya çalışmakta. Ve bu yolda karşılaşacakları engelleri aşmak için bütün ahlaki olmayan tutum ve davranışları eyleme dönüştürmektedirler.
Bunun en acı yanı, zevkin ve eğlencenin her türlüsünü yaşayanlar, yapacak başka bir şey kalmadığından dolayı, kendilerini büyük bir boşlukta hissetmektedirler. Ölümden başka çarelerinin kalmadığını düşünmelerinin sebebi de budur. Çünkü helal ve haramları hayatlarından çıkaran insanlar, ne bu dünyada nede ahirette mutlu olamazlar. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) son verilerine göre Türkiye’de 3189 kişi intihar etmiştir. Ruhsal çöküntü, depresyon vb. nedenlerin temelinde, her şeyden zevk almak için yaşayanların, bütün zevkleri tattıktan sonra hayattan beklentilerinin kalmama düşüncesi vardır. Bugün gençlerin çoğunluğu fenomen olma derdinde. Bir çoğu kendi videolarını internette paylaşarak, ünlü olma hayalini kurmakta. Uygun olmayan fotoğraflarını çok rahat bir şekilde internette yayınlatmakta. Tek dertleri beğenilmek/övülmek olan bu gençlerin attığı her adıma anne ve babalarda ortak olmaktadır(!) İşte bu tür ahlaksız tutum ve davranışları normalleştiren bu ve buna benzer akımlar, pak gençlerimizi zehirliyor. Uzun vadeli düşünülecek olursa, çoğu genci bu bataklığa sürüklüyor.
İslam ile terbiye edilmemiş gençlerin hedonizm akımına kapılmaması mümkün değil(!). Çünkü gençlerin bugünkü durumu, tamamen benmerkezcilik olmuştur. Zaten kendi çıkar ve arzuları için yaşayan insanların sayısındaki artışa bakılırsa, dünya hayatına aşırı bağlılıkları ve ahiret hayatını unuttukları rahatlıkla görülebilir.
Sadece kendini seven ve başkalarını çıkarları için kullananlar, genellikle çocukluktan bu yana istekleri fazlasıyla yerine getirilmiş ve doyumsuzluk problemi olan insanlardır. Bu tip insanlar her zaman doyumsuzdurlar. Bu doyumsuzluğun asıl nedeni ise; televizyon kanallarında özellikle magazin programlarında, sıkça eş veya partner değiştiren, eşini yada sevgilisini aldatmayı neredeyse bir başarı gibi gören; yani cinsel skora doğru koşan, her türlü popüler ve eğlence mekanlarında boy gösteren topçu ve popçuları örnek almalarıdır. Gençlerimiz, ahlaksızlığı normalleştiren bu tip kişileri örnek almakta, onların yaşam anlayışını benimsemekte ve bu yolda ilerlemektedirler. Tek amaçları bedensel haz olan bu tip insanların çocuklarımızı ve gençlerimizi nasıl zehirlediklerini, körpe beyinlerini nasıl bulandırdıklarını görmemek için kör olmak gerekir! Bugün herhangi bir topçu veya popçunun milyonlarca hayranı varken, neden gençlerimiz Müslüman şahsiyetleri örnek olarak görmüyor?  Ama ne yazık ki gençler Müslüman şahsiyetleri örnek almak yerine, aksine bu tip ünlülere gıpta ile bakıyor ve bir gün onlar gibi olmanın hayali ile yaşıyor.
Anne ve babalar bu çocuklar sizin(!) Facebook ve Twitter’ın çocukları değil. Hele sanal alemin çocukları hiç değil. Her gece sabahlara kadar içip hovardalık yapan topçu ve popçuların çocukları da değil. Aldatmayı meslek edinenlerin çocukları da değil. Zinayı kaçamak olarak adlandıranların çocukları da değil. Bu çocuklar ahlaksızlığın yasak meyvesi diye adlandırılan, bu tip insanların da değil.
BU ÇOCUKLAR SİZİN ÇOCUKLARINIZ!
Ailelerden ricam; lütfen çocuklarınızı siz  kendiniz yetiştirin ve bilinçli olarak yetiştirin…

HEDONİZM ÜZERİNE
Bilal  Aksoy isimli yazarımızın Hedonizm üzerine yazdığı yazı ile detaylara girmeye çalışacağım. 
Öyle kavramlar vardır ki, üzerinde  ha bire konuşulmakta, yorumlar yapılmakta ve daha da ötesi   oldukça yanlış belirlemeler yapılmaktadır. Hedonizm sözü de bunlardan biridir. Bu kavram en çok da bizim ülkemizde yanlış algılamalar sonucu dar bir alana hapsedilmeye çalışılmıştır.  Söze, öncehedonizmin ne olduğundan başlayalım. Eski Yunanca bir söz olan hêdonê (zevk, haz, neşe, sefa, sevinç, hoşlanma, hoşnut olma vb.) nedeniyle bir kısım Antik Çağ Yunan filozoflarının savundukları görüşlere hedonismos (>hedonizm:hazcılık) adı verilmiştir. Bu filozoflar, genel olarak insanoğlu- nun bu dünyada mutluluktan öte bir şey istemediğini, bizleri mutluluğa götüren vasıtanın da haz olduğunu ifade etmişlerdir. Hazzı da bizlere sağlayan elemden kaçıştır. İnsan doğası gereği elemden, ıstıraptan, üzüntüden, kaygıdan, gerilimden, tasadan ve her türden mutsuzluğa yol açacak vasıtalardan uzak durmak ister.  Bu duruş, bireyi içinde yaşadığı toplumla birlikte doğada var olan her gönenç sağlayan şeylere yönelimi sağlamaktadır. Hedonizmin önde gelen temsilcisidir Epikür (Epikuros İÖ.341-270). Bu nedenle, hedonizm üzerine bu ünlü filozof şöyle der: “Elemden kaçıp hazzı aramalıdır ve gelecek bir elemi düşünmemelidir. Yalnız elemden kurtulmuş olmak kâfi değildir. Bir daha eleme tutulmamak için gerekli olan vasıtaları da aramalıdır.”
      Epikür’den sonra onun izinden gidenlerden ya da gitmeyenlerden bir kısmı hedonizmi hep yanlış algılayıp yorumladılar. Onlar sandılar ki, hedonizm bedeni zevklerdir ve insanın bu hayvani yönüdürhedonizmin temeli. Oysa, Epikür bugünü sezercesine uyarmış o günden: “Ben, haz, hayatın ereğidir dediğim zaman, kendilerini zaptetmesini bilmeyenlerin anladıkları şehveti kastetmiyorum; hatta, benim doktrinimi anlamayanlar veya bana sadık kalmayanların zannettiği gibi, cinsel zevkleri de kastetmiyorum; fakat, her türlü cisimsel ıstırapların ve ruhsal ihtilâllerin yokluğunu anlıyorum.” Yüksek ahlak sahibi olanEpikür bir başka sözünde şu belirlemede bulunur: “Hayatında, komşun farkına vardığı zaman utanacağın hiçbir şey yapma.” Bu denli etik kuralların bir toplum için önemini kavrayan ve kavratan bir düşünürün hedonist (hazcı) anlayışını – sonraları bazı densizlerin yaptığı gibi – insanın üst ögelerinden alt ögelerine indirgemenin hiçbir nedenle meşru gerekçesi olamaz. Etik değerleri bu denli önemseyenEpikür’ü bu nedenle, tanrılaştıranlar olmuştur. Söz gelimi, Kolotes adlı izleyicisi Epikür’e tapmak isteğini ifade etmiştir. Aynı şekilde, Lucréce bir şiirinde  Epikür’ü tanrılaştırmıştır.
      Epikür, duyusal hazlardan öte manevi hazları temele almıştır. Ona göre, duyusal hazlar gelip geçicidir; oysa, manevi hazlar kalıcıdır, süreklidir. Aristoteles’in savunduğu üzere, mutluluğun en ulvi değer olduğunu benimseyen Epikür; bir şeyden hoşlanmadan, haz almadan mutlu olunamayacağını ifade etmiştir. Hedonizme göre, insan yaptığı iyiliklerden haz alırken insanın manevi hazları da iyilikleri oluşturmaktadır. Bir diğer ifadeyle iyilik yaparken haz alır; haz alırken mutlu olur. Epikür, “cinsel hedonizm” gibi bir kavramı felsefi sisteminden dışlamıştır. Çünkü, “cinsel hedonizm” nefse teslimiyetin ürünüdür ve sonraları uydurulmuş bir deyimdir. Aslında, hedonizme göre, bizi mutsuz eden; dolayısıyla acı veren unsurlardan kaçınıp kalıcı mutluluk sağlayan unsurlara yönelmelidir. Korku, kaygı, endişe, stresler, ruhsal gerilimler  vbg. insanı yoran  ve zora düşüren ne denli olumsuz duygular varsa, bunlardan sakınmak mutlu yaşamak için zorunludur. Beri yanda, açlık, susuzluk, savaşlar ve hastalıklar insanı yoran; giderek insanlığını öteleyen olgulardır. Bunlardan kaçınmakla, ancak yaşantımızdan haz alabiliriz. Hedonizmin temsilcisi olan Epikür, yüksek ahlak sahibi bir materyalistti. O, fizik kanunlarını doğa üstü birtakım rivayetlerle açıklamanın gereksizliğini dile getirmiştir.
      Hedonizmi cinsel hazlarla özdeşleştirenler en çok da bizim ülkemizdeki aklından zoru olanlardır.Arapça hazz (hoşlanma) kök sözü Arapların komşuları olan halklara haz ve hez (hoşlanma; sevme) şeklinde intikal etmiştir. Yeryüzünde hazzın da binbir çeşidi mevcuttur. Yalnızca insanoğluna özgü hazlar dururken hayvanların ortak bir özelliğine hazzı indirgemenin ne denli bağışlanmaz olduğunu Epikür şu cümlelerle aktarmıştır: “Biz, beden acısı ile ruh rahatsızlığı yokluğundan bahsediyoruz. Zira insana mesut bir hayat temin eden şeyler, ne kusasıya içme, ne tıka basa yeme, ne cinsî zevkler, ne de zengin sofraları dolduran balıklar ve etlerin verdiği hazlardır. İnsanı mesut kılan şeyler, mâkul  ve sade itiyatlar, durmaksızın arayacağımız veya sakınacağımız şeylerin mâkul sebeplerini arayan ve ruha rahatsızlık getiren kanaatleri, yanlış inanışları ruhtan söküp atan bir akıldır” (Menaikos’a Mektup). Bir başka cümlesinde “Böylece zevk üstün iyidir dediğimiz zaman, ne sefihlerin zevklerini, ne de hayvanî hazları kastediyoruz” demektedir. Anadolu mutasavvıflarının bir mürşid-i kâmil arayışlarını Epikür şu ifadelerle dile getirmekteydi : “Kendine ehil bir adam seç ve onu daima göz önünde bulundur. Ta ki, bir dereceye kadar onun gözü altında yaşıyasın ve her şeyi sanki o görüyormuş gibi yapasın.” Bir diğer cümlesinde “Zengin bir sofrada altın bir sandalyeye oturup hayatını kaybetmektense sevinç içinde bir hasırda oturmak daha iyidir” demektedir.
      Epikür’den önce yaşayan, kimi kaynaklarca Hedonizmin kurucusu da sayılan Sokrates’in öğrencisiKyreneli Aristip (Aristippos  İÖ.435-355) toplumsal değerleri önemseyen bir filozoftu. İnsanın insan olarak saygın ve onurlu bir varlık olduğunun farkındaydı. Buna rağmen, Aristip’in her türlü hazzı savunduğunu Epikür’ün ise bu konuda farklı düşündüğünü söyleyenler bulun maktadır. Liseler için hazırlanan felsefe ders kitaplarında da bu iddialara yer verilmiştir. Aristip, her zaman mutedil (itidalli) olmanın önemine değinmiştir: “Sağlıkları iyi olanlar, fazla yemek yiyenler değildir. Belki, kendilerine en uygun geleni yiyenlerdir. Aynı şekilde geniş bilgisi olan insanlar, bilgin değil, fakat yararlı şeyleri bilenler, bilgindirler.” Aristip ve izinden gidenler için bizleri mutluluğa götüren geçici haz ve şehvetler değildir; aksine, kalıcı olan haz ve sevinçlerdir.  Ona göre, insanoğlu doğal olarak elemden kaçıp hazza yönelmek istemektedir. Aristip’e göre, bilge kimse  heves ve isteklerine egemen olabilendir. Bilgili ile bilgisiz arasındaki fark, itaat ettirilmiş at ile kafa tutan at arasındaki fark gibidir. Güzel sanatlara ve edebiyata olan ilgi,  dostluklar ve diğer toplumsal değer yargılarına olan saygı insana haz vererek mutluluğa ulaştırmaktadır. Kaba ve maddi zevkleri reddeden Aristip, dilenci olmayı bilgisiz olmaya tercih ederim demiştir. çünkü, ona göre dilencinin parası  yoktur, bilgisizin ise insanlığı yoktur. Bu bağlamda,anthropismos (=İnsanlık) terimini ilk kez onun kullandığı öne sürülmektedir. Her ne kadar hedonizmin ilk düşünürü sayılsa bile sufiyane düşüncelerin de sahibidir. Aristip’in günümüze intikal eden bir kaynağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili bilgileri kızı Arete’nin oğlu olan torunu Aristip (Aristippos) bize aktarmaktadır. Torun Aristip’in dede Aristip hakkında aktardıklarına bakılacak olursa, dede Aristip akla dayalı, dengeli, düzeyli ve ölçülü bir haz anlayışından yanadır. Dünyaya sırt çevirmeyi değil; aksine, bu dünyanın insana sağladığı ölçülü ve insani hazlardan yararlanmak gerektiğini vurgulamıştır. ÖnceleriProtagoras’ın sonra da Sokrates’in etkisinde kalmıştır.  Öğrencisi olarak Sokrates’e her zaman minnettardır.
      Sonuç olarak, Epikür de Aristip de hayvani hazları felsefelerinin dışına itmişlerdir.  Yine her iki düşünür de haz almak bir ölçüye göre olmalı diyerek, ihtiyat, tedbir, itidal kavramlarına dayalı bir hazcılık anlayışını benimseyerek  manevi hazları esas almışlardır. Hazcı felsefenin mensuplarına göre, elemden kaçışla sükûnet; sükûnet sonucunda da haz oluşur. Bunların olması için acıya yol açan nedenlerin izole edilmesi gerekmektedir. Bu durum Eski Yunancada ataraksia kavramıyla açıklanıyordu.  Ataraksia ‘ruhsal sükûnet’i  belirtmekteydi. Hind Felsefesindeki Nirvana ile İslam felsefesindeki  ‘fenafillah’ durumu  ‘ruh dinginliği’ni  ifade eden kavramlardı. Yıllar önce felsefe dersleri verdiğim öğrencilerime bu üç kavrama dayalı bağlantıyı ifade edip bunun önemini belirti yordum. Tüm bunlara karşın, yine de hedonizmi hayvani hazlarının karşılığı olarak algılamak ve karalamak isteyenler azımsanacak ölçüde değildirler.

BİRAZ DAHA DETAYLANDIRACAK OLURSAK
“İç bade, sev güzel var ise akl-ü şuurun
  Dünya var imiş yok imiş ne umurun”
Bu asırlık nefsin egemenliğini ifade eden sözün bu günkü karşılığı Hedonizm’dir. Zevkcilik akımı da denilebilir.
Tarihte ilk defa Yunan filozofu Epikür haz peşinde koşmayı insanın amacı olarak tanımlamıştır. Antik çağda Ispartalılar 25 yaşına kadar sokaklarda çıplak dolaşıyorlar daha sonra örtünüyorlardı.
Günümüzde bu düşüncenin bilimsel kaynağı Freud olmuştur. İnsanın varoluş amacını zevklerini tatmin olarak tarif etmiş bunun bastırılması sonucu ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıktığını savunmuştur.
Hedonistlerin özellikleri:
Birincisi “Her arzunu tatmin et , her zevki tat” ilkesini benimserler. Bunu engelleyen şeyler onun düşmanıdır.
İkincisi “En kutsal değer senin çıkarındır” Kendi değeri için feda edemeyeceği değer yoktur.
Üçüncü özellikleri; çalışmayı sevmemektir. Kazanmak için ter dökmek ahmaklıktır. İş ve çalışma zamandan ve keyiften alıp götüren şeylerdir. Bunun için tembellik ve zor şeylerden kaçma bu kişilerin özelliklerindendir.
Dördüncü özellikleri kurallar yasaklar sınırlar en nefret ettiği şeylerdir. Din ve ahlak kelimeleri en rahatsız oldukları kelimelerdir. Ölüm gerçeği onları çok rahatsız eder. Düşünmemek için en büyük silahları alkol ve keyif verici maddelerdir.
Beşinci özellikleri aileyi cinsellik olarak görmeleridir. Kadın yasak zevklerin aracıdır. Aile için sorumluluklar, çocuk sahibi olmak onun rahatını kaçırır. Bunun için boşanmayı çok yaşarlar veya evlenmekten kaçınırlar.
Altıncı özellikleri son derece “ben merkezci” olmalarıdır. Şahsi menfaatlerini çok iyi kollarlar. Narsisisttirler sadece kendilerini severler. Kendilerini özel ve önemli görürler. Alçak gönüllülüğü ahmaklık olarak kabul ederler. Övgü ile beslenirler, eleştiriye çok duyarlıdırlar eleştirilmekten hoşlanmazlar.
 Günümüzde Neden Arttı?
Çağımızın insanı zevk peşinde koşmayı idealize etti. Bu bilim adına yapıldı. Budizmden  tutunuz semavi dinlere kadar bütün öğretilerin günah saydığı eylemlere savaş açıldı. Bunun bilimsel tezi “Freud’un insan ruhunun amacının zevklerini tatmin etmek olduğu, edemediği zaman ruhsal hastalıklar çıkacağı” öğretisi oldu. Böyle ahlak kelimesinin güncelliği ortadan kalkıyordu. Bu düşüncenin eğitimciler arasında  benimsenmesi ahlakın güncelliğini kaldırdı. 1960 ‘larda Amerika da din karşıtı, nikah karşıtı akımların ortaya çıkmasının bilimsel dayanağı oluştu.
 Acı Bir Meyve: SATANİZM
ABD’de şeytan kilisesinin kurucusu Lavey şöyle diyor: ”İnsan bencil, çirkin, habis ve korkulması gereken bir varlıktır, kötü olan şey şeytan değil aksine insanın kendisidir.
Amacımız şeytanı memnun etmektir.
Alkol, esrar, şiddet, sert müzik sınırsızca onaylanır ve teşvik edilir. “Yaşamak için ölmelisin, biz buraya ait değiliz” diyerek toplu intiharlar yaşarlar. Satanistlerin en büyük amaçları sınırsızca istedikleri her şeyi yapabilmektir.  
Modern satanizm uyuşturucu, seks ve sert müzikle dinlerdeki güven anlayışına başkaldırma hareketidir.
Hayatın cehennem olduğu ölümün gerçek boyuta geçiş olduğu düşüncesine inanan satanist genç kolayca intihar eder.
Eylemleri esnasında “Umarım şeytan bizi seyrederken kıskanıyordur” derler. Kendileri dışındaki insanları aptal varlıklar olarak düşünürler. Kendilerini üst düzey klan olarak görürler.
Satanistler ibadetler ile dalga geçerler , kutsal nesneleri aşağılarlar , kedi-köpeği şeytana kurban ederler. Kurban seçilen insana işkence ve tecavüz , grup seksi ayinleri yaparlar. Anne-baba , geleneksel değerlere öfke , isyan içindedirler. Amaçları zevk ve iktidarı hedefleyen eylemlerdir.
Fakat bir müddet sonra depresif olurlar, hiçbir şeyden zevk almamaya başlarlar , şeytanı memnun etmeye çalışırlarken yaşama zevklerini kaybederler. İşte o zaman bu dünya onlar için cehennem olmuştur. Artık ölüm vakti gelmiştir. “Yaşamaktan zevk alanlar okumasın diyerek” mektup bırakıp intihar ederler.
 Cinsel Özgürlük
İnsanın varoluş amacını arzularını tatmin tezi oluşturdu. Bu bilimsel bir formatla sunuldu. Arzuların en zirvesi olan cinsellik tatmin edilmeliydi, bunun yaşam felsefesindeki yeri de cinsel özgürlüktü.
Cinsel özgürlüğün sınırsızca yaşanması mümkün mü?
Yeme Zevki;
İnsanın zevklerinden en önemli bir tanesi yemek içmektir. Yeme içmede sınırsızlık şişmanlık hastalığını ortaya çıkardı. Şişman insanda kanser dahil bir çok hastalığın aşırı arttığı bu gün bilimsel olarak doğrulanmaktadır. Hatta Amerika’da bazı sigorta şirketleri şişman kimseleri sigorta etmiyor çok hasta olmaları gerekçesiyle.
Yeme zevkine sınır konulması nasıl doğru ise cinsel eylemlere de sınır konulmalıdır.
Sınırsız cinsellik cinsel doyum eşiğini yükseltiyor. Geçmiş çağlarda kadının topuğunu görerek orgazm olan insan bugün esrar alınmadan orgazma ulaşılamaz hale gelmiştir. Tıpkı bugün pasta yiyen bir insanın bir süre sonra zevk almaması gibi.
Cinsel beklenti düzeyi yükselen insan kadını yasak zevklerin aracı olarak görür. Eşi yaşlandığında cinsel obje olarak arayışlara girer. Para ve imkanlar müsaitse kırk-elli yaş civarında aile bağları zayıflar. Aile sadakatine uymayan eylemler başlar. Aile parçalanmaya başlar, faturayı çocuklar öder.
1955’de ABD’de boşanma %10 idi. 1995’de %52’ye çıktı. Bu sonuçta cinsel özgürlük adına olan  karşıtı, nikah karşıtı akımların büyük rolü vardır. Bugün ABD’de Hollywood’da aileyi mutlu yuvayı özendiren filmler yapılması teşvik edilmektedir.
 Cinsel Özgürlük ve Depresyon
Cinsel beklenti düzeyi yüksek olan insan bu beklentisine ulaşamadığı zaman ümitsizlik, karamsarlık veya öfke ve saldırganlık duygularına yönelir.
Cinselliğin en uzun süresi 8 dakikadır. 8 dakika sonra insan bedensel olarak hazzı kaybeder. Ama yaşam felsefesince cinselliği en büyük zevk olarak algılayan insan yine tatmin olamaz. Aykırı cinsel eylemlere yönelir.
Lezzetim doğasında devam etme beklentisi vardır. Lezzetin devam etmemesi kişinin kendisini kötü hissetmesine neden olur. Hedonist genç arzusunu tatmin edemiyorsa neden yaşasın ki.
Cinsellikten de zevk alamayan insan yaşam sebebini kaybettiği duygularına kapılırsa Depresyona gidecektir. Bugün İngiltere de intiharla ölüm trafik kazalarındaki ölümden daha fazladır. Sabıkalı nedenlerden bir tanesi de cinsel özgürlüktür.
“20 yaşında üniversite öğrencisi bir genç uyuşturucu kullanımı, cinsel sınırsızlık içerisindeydi”. Kendisine bu yaşam tarzı ile toplum, aile ve geleceğine zarar veriyorsun, bu durumun gerekçesi nedir diye sorulduğunda şu cevabı vermişti. “Dünyaya bir defa geliyorum canımın istediğini yapmayacaksam neden yaşayayım.”
Yaşamaktan zevk almayı tek amaç edinen insan bir müddet sonra bu zevklerini devam ettirememenin sıkıntısını yaşıyor. “Devam etmeyen şeyde lezzet yoktur” gerçeği onun neşesini kaçırıyor. Yakalamaya çalıştıkça lezzetler elinden kaçıyor. Daha fazla zevk bir uyuşturucuya, bir pornoya yöneliyor. Müstehcen yayınlar doyum araçlarının başında geliyor. Uyarılıyor ama tatmin oluyor.
Ancak yaşam felsefesini değiştirip özgürlüklerine sınır koymayı, ertelemeyi başarırsa rahatlıyor. Aksi taktirde amaçsız bir birey ortaya çıkıyor ve Depresif olması doğal sonuç oluyor.
İlahi Mesaj
Yüce bir ideali olamayan insan, hayatı sadece dünya hayatı olarak düşünen insan neden özgürlüklerine sınır koysun. Özgürlüklerine sınır koymak onun için anlamsızdır. Yaşamında yaşadığı lezzetleri terazinin bir kefesine, elemleri bir kefesine koyduğu zaman elem ağır basıyorsa yaşamak anlamsız demeye başlıyor.
Eğer lezzetlerini cinsellik dışında ilahi mesaja ve insanı hayvanlardan ayıran yüce değerlere yöneltebilirse depresyona karşı güçlü oluyor.
Bu yüce değerler insanlara iyilik yapmak, açları doyurmak düşküne yardım etmek çocukları sevmek, üretken olmak insanlara faydalı olmak gibi değerlerdir.
Ancak bu değerlere şehvet kokan edebiyat, porno yayınlar, gürültülü müzik, kasık patlatan komediler götürmez.
Gerçek zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç, hayattaki mutluluk, sağlam inanç, doğru ahlak, gerçek bilim dairesindedir.

CİNSEL HEDONİZM - ZEVKÇİLİK - HAZCILIK
Zaman zaman çalışmayan, üretmeyen sadece eğlenceye ve cinsel yaşama odaklanan bir model anlayışını savunan Amerikan sinemasının dünyayı etkisi altına almasıyla birlikte; iyice yayılan ve kendine her geçen gün daha çok taraftar bulan hedonist yaşam tarzı, özellikle ülkemizde ideali olmayan ve sorunlu gençleri tehdit etmektedir.
Yunanca ‘hedone’ haz ve zevk demektir. ‘Hedonizm’ kelime anlamıyla “hazcılık, haz alma” anlamına gelen, en üstün iyiliğin haz olduğunu ileri süren bir öğretidir. ‘Cinsel hedonizm’ ise nefsin egemenliğidir. Yaşamın anlamını cinsel hazda bulan dünya görüşüdür. Cinsel hazza teslim olmuşluk kültü, bir değersizlik, giderek cinsel iştahı azgınlaştıran bir davranış bozukluğudur.
Dört bin yıllık düşünce tarihine baktığımızda eski Yunan’da iki önemli hazcı kuram ortaya atılmıştır: Yazılı tarihte ilk defa haz peşinde koşmayı insanın tek amacı olarak tanımlayan Sokrates’in öğrencisi Aristippos’tur. Hazcılığın kurucusu sayılır. Bireycidir. Topluma değer vermez. Her davranışın nedeni mutlu olma isteğidir. Bu nedenle yaşama sanatının büyük ustası olarak anılmıştır. Hazcılığı devam ettiren diğer bir düşünür Epikuros’tur. Tinsel hazları duyusal hazların üstünde görür. Çünkü tinsel hazlar gelip geçici olmayan hazlardır. Mutlu bir yaşamın amacı, vücudun sağlığıyla ruhun rahatlığını aramayı öğrenmektir. Bu bağlamda, mutluluğun en yüce iyi olduğu konusunda Aristo ile hemfikir olan Epikuros, mutluluğun zevksiz elde edilemeyeceğini savunarak Aristo’dan ayrılır. Sonrasında 19. yüzyıl İngiltere’sinde, ‘mutluluk faydadadır’ diyen J. Stuart Mill ve ‘en üstün iyi, faydadadır. İyiyi kötüden ayıracak ölçü, fayda ölçüsüdür’ diyen Jeremy Bentham, gibi düşünürlerde, ‘sürekli fayda, geçici faydadan iyidir’ noktasında tarif bulan ‘faydacılık,’ geçici olmayan hazları mutluluğun amacı gören hazcılık ile örtüşmüştür. Daha sonra, cinsel hazzı ve doyumu, bedensel acı ve en güçlü duygu olan ruhsal acıyla birlikte ele alarak, Eros’u ve Doğa’yı uzlaştırmak isteyen Marquis de Sade, ‘kötülük ve suç her çeşit zevkin kaynağıdır’ diyerek, ahlaksal değerleri eleştirip bunları cinsel hazcılık anlayışı çerçevesinde değerlendirmiş ve cinselliği, insanları tanımanın en kesin yolu olarak görmüştür. Günümüzde insanın varoluş amacı olan zevklerin tatmin edilmeyip bastırılması sonucu ruhsal rahatsızlıkların meydana gelebileceğini savunan ve hazcılığın sözde bilimsel kaynağını oluşturan ise ‘S.Freud’ olmuştur.
Her şeyde haz almayı ön planda tutan ve sadece eğlenceye dayalı bir hayat tarzını benimseyen hedonistler, cinsel yaşamlarında da anlık zevkleri uzun vadeli mutluluklara tercih ederler. İnsanın varoluş amacını arzuların tatmininde arayanlar, arzuların en zirvesi olan cinsellikte de sınırsız özgürlüğü seçtiler. Peki gerçekte cinsel özgürlüğün sınırsızca yaşanması mümkün mü? Hayır. Çünkü sınırsız cinsellik, cinsel doyum eşiğini yükseltir ve zamanla öpüşerek bile orgazm olan hedonistler, kokain almadan orgazma ulaşılamaz hale gelirler. Cinsel beklenti düzeyi yükselen bu insanlarda aile bağları zayıflar. Aile sadakatine uymayan eylemler başlar. Aile parçalanmaya başlar. Yüksek cinsel beklentisine ulaşılamayınca ümitsizlik, karamsarlık, öfke ve saldırganlık duygularına yönelim sonucunda depresyon kaçınılmaz olur. Aykırı cinsel eylemlere, pornografiye ve uyuşturucu kullanımına yönelim artar. Cinsel hazzın doğasında devam etme beklentisi vardır. Hazzın devam etmemesi kişinin kendisini kötü hissetmesine neden olur. Hazzın tatmin edilmemesi intihara kadar giden süreci başlatabilir. Günümüzde, insanı cinsel haz peşinde koşmayı idealize eden tüketim toplumu yüzünden hem hedonizmin hem de sonrasında intiharın görülme oranı çok artmıştır.
Son tahlilde cinsel hedonistler; sevilmek, cinsel anlamda beğenilmek arzusuyla yaşarlar. Ahlaki kuralları, yasakları ve toplumsal sınırları sevmezler, aksine nefret ederler. Bu yüzden din ve ahlak kelimeleri en rahatsız oldukları kelimelerdir. Ayrıca ölüm gerçeği onları çok rahatsız eder. Düşünmemek için en büyük silahları alkol ve keyif verici maddelerdir. Son derece ‘ben merkezci’ olurlar. Şahsi menfaatlerini çok iyi kollarlar. ‘En kutsal değer senin çıkarındır’ diyerek, kendi değerleri için her türlü değeri feda edebilirler. Narsistirler. Sadece kendilerini severler. Kendilerini özel ve önemli görürler. Alçak gönüllülüğü ahmaklık olarak kabul ederler. Övgü ile beslenirler. Eleştiriye çok duyarlıdırlar. Eleştirilmekten hoşlanmazlar. Çalışmayı sevmezler. Onlara göre kazanmak için ter dökmek ahmaklıktır. İş ve çalışma, zamandan ve cinsel hazdan alıp götüren şeylerdir. Bunun için tembellik ve zor şeylerden kaçma, hedonistlerin diğer özelliklerindendir. Aileyi, erkeği ve kadını cinsellik olarak görürler. Onlar için kadın veya erkek yasak zevklerin aracıdır. Aile için sorumluluklar, çocuk sahibi olmak rahatlarını kaçırır. Evlenmekten kaçınırlar. Evlenseler bile boşanma sık görülür. ‘Her arzunu tatmin et, her zevki tat” ilkesini benimserler. Tabi cinsel hazzı engelleyen şeyler onların düşmanıdır.


BATI ENKAZ ALTINDA KALACAK

Mehmet Ulusoy Aydınlık yazarı.  Batı’nın çöküş alâmeti olarak eşcinsellik ve Foucault başlıklı yazısıyla çalışmamıza devam ediyorum.
Günümüzde eşcinselliğin (LGBT) bazı sol çevreler tarafından, “özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir unsuru, bir bileşeni” olarak kabul edilmesi ve siyasal-toplumsal taleplerinin ilerici bir içerikte görülüp desteklenmesi ne anlama geliyor? Toplumsal-siyasal bir kimlik talebi olarak ilk kez Avrupa’da 1970’ler, Türkiye de ise 90’lardan itibaren gündeme getirilen eşcinselliğin, sol’un/sosyalizmin ideolojik temelleri ve ana hedefleriyle bağdaştırılması mümkün müdür? Peki, nasıl oldu ve neler kökten değişti de toplumsal-kültürel –hatta siyasal- bir kimlik olarak (*) eşcinselliğin, onunla birlikte lezbiyenliğin, hatta fahişeliğin seks emekçisi olarak tanımlanması meşru bir hak olarak savunulmaya başlandı?
Ulusal devlet biçiminde örgütlenen çağdaş toplumlarda, hepsi de hayatı/doğayı ve insanı değiştirme, daha ileri, gelişkin bir toplum kurma temelinde örgütlenen, ulusal kimliğin altında, ressam, şair, doktor gibi meslekler olarak da ifade edilen alt kimlikler vardır. Bir de, insanlığın bir canlı organizma olarak varoluşunun gerektirdiği kadın-erkek cinsel kimliklerinin yanında, eski (faodal) toplumdan kalma ve giderek işlevsizleşerek varlık nedenini yitiren etnik, cemaatsal kültürel kimlikler vardır. Eşcinsellik, toplumların varoluş ve gelişme dinamiklerinin dışında, ancak bir sapma, bir bozulma, yozlaşma unsuru olduğu için yukarıdaki tanım çerçevesinde, mevcut kimliklerle ifade edilen insani haklarının dışında, toplumların temel dokusal unsuru değildirler, olamazlar.
Sorunun kuşkusuz kesinlikle ve titizlikle birbirinden ayrılması gereken iki boyutu var; 1) bireyin iradesine bağlı olmayan nesnel, yani biyolojik boyut, 2) toplumsal-kültürel koşullara, dolayısıyla ideolojik belirlemelere bağlı olarak kişinin iradesinin, tercihlerinin ağır bastığı öznel-ideolojik boyut. Kuşkusuz inceleme ve tartışma alanımız ikincisiyle sınırlı olacaktır. Sorunu, Yeni Ortaçağ’ın ideolojik-kültürel ifadesi postmodernizm, “Tüketim Toplumu / Tüketim Kültürü” ve “Kültürelcilik / Çokkültürcülük” bağlamlarında ele alıp inceleye çalışacağız.
Tüketim Toplumu ve insani çürüme
Batı’da son elli, bizde ise 1990’lardan sonra son 25 yılda gerçekleşen Küresel Karşıdevrimle hortlatılan Yeni Ortaçağ kültürü ve değerlerinin belirleyiciliği ve kuşatıcılığı tam olarak anlaşılmadan olguları bütünsellik içinde ve tutarlı olarak açıklamamız olanaksız. Çünkü eşcinsellik ve onun gibi bütün negatif, ters özgürlükçülük, insanı ve toplumu özgürleştirici değil, çökertici, yıkıcı/köleleştirici, yozlaştırıcı/bayağılaştırıcı, kısacası yaşamsever değil ölümsever nitelikteki “özgürlük”lerdir. Bunlar, çöken bir uygarlık olarak kapitalist sistemin Yeni Ortaçağ kültürünün bütünselliği içinde oynadığı rolle önem kazanmaktadır.
O nedenle bugün, üretim, tüketim, etik/ahlak, estetik/sanat, gerçek/hakikat, bilim, hukuk vb bütün alanlarda olduğu gibi cinsellik alanında da birbirine karşıt iki düşünce, iki anlayış karşı karşıya gelmiştir. Aydınlanma, modernite/modernizm ile postmodernizm arasındaki uygarlık boyutundaki derin çatışmadan sözediyoruz.
Birincisi, bilim, ahlak, sanat vb hayatın her alanında üretimin, üreticiliğin, yaratıcılığın, yani hayatı yeniden üretmenin dinamiklerini yüceltir ve temsil eder. Üretici olmayan, üretimle bağını büyük ölçüde koparmış diğeri ise, hayatın, doğa ve insanın sınırsız yağma ve talanını, asalaklığı temsil eder. İnsanlığın binlerce yıllık uygarlaşma sürecinde kazandığı insani değer ve ölçüleri görgüsüzce, sorumsuzca ve arsızca çiğneyen, adına “özgürlük” diyen bu karşı-kültür, özetle tam bir çözülme ve dağılmayı, soysuzlaşmayı, kısacası toplumsal Entropiyi* ortaya koymaktadır.
Aydınlanma/modernizm; bilimsel düşünce, akılcılık, sanayi ve üretim/üretim toplumu, emek-çalışma ahlakı, yaratıcılık ve nitelikli sanatsal etkinlik, daha güzel ve mutlu bir geleceğe yönelik büyük iyimserlik, proje, tasarım ve planlar geliştirme enerjisi demektir. Postmodernizm ise, bilim ve akıl düşmanlığı, tarihin reddi, cehalete övgü ve hurafe, tüketim toplumu ve asalaklık, üretim/üreyim karşıtlığı, dağılma, popüler kültür, sıradanlık, bayağılık, sevgi ve onur değerlerinin günlük tüketim ve haz malzemesine indirgenmesi demektir. Cinselliğin her türlüsünün ve pornonun tüketim kültürünün temel bir nesnesi haline gelmesi, etik/ahlak, estetik/sanat değerlerinin üretici ve insanı yüceltici, yetkinleştirici kültürden kopartılarak anlamsızlaştırılması vb bu kültürün doğal bir parçasıdır.
Bugün mafyalaşmış küreselci emperyalist Batı’nın egemen kültürü liberal-postmodern Tüketim Kültürüdür. Diğer bir deyişle, Tüketim Kültürü, kapitalist Batı uygarlığının üretimden kopuk, asalak karakterdeki mafyatik burjuva sınıfının, büyük bir karşıdevrimle kendi çürümüşlüğünü bütün topluma yayarak ve modernitenin bütün üretici ve ilerici niteliklerini yok ederek, “benden sonrası tufan” misali geldiği kaçınılmaz çöküş aşamasının kültürüdür.
“Gelişmiş” kapitalist Batı, bugün en temel üretici güç olan insanının (emekçisinin) üretim ve üreyim dinamizmini çökertip tüketmiş, manevi değerlerini tahrip etmiştir. Daha ileri yeni bir topluma sıçrama enerjisini ve moralini yok etmiş durumdadır. Bir toplumda –Mısır, Yunan, Roma, İslam ve Osmanlı uygarlıklarında görüldüğü gibi- üretimle pozitif/özgürleştirici ve yetkinleştirici bir yönde harcanmayan insani enerji, üretici olmayan, üretimle bağını koparmış ölçüsüz, kontrolsüz, talan edici bir tüketiciliğe yönelir. Bu, maddi-manevi enerjinin yıkıcı ve insanı alçaltıcı bir yönde harcanması demektir. Bütün hayvanlarda olduğu gibi insanda da temelinde türünün devamını sağlama güdüsü olan, ama kuşkusuz uygarlıkların ve insanlığın gelişimiyle incelen etik ve estetik biçimlerde geniş ifade biçimlerine bürünen cinsellik, uygarlıkların çürümesiyle birlikte yozlaşır, soysuzlaşır, sapkınlaşır.
Emperyalist- kapitalizmin insanları, -belli bir insani, toplumsal amaçla, idealle bağını kopartmış olarak- tıpkı kurulmuş bir makine gibi, sorumsuzca ve amaçsızca, ne bulursa tüketen budalalara, tüketim manyaklarına dönüştürmesi, Tüketim Toplumu projesinin temel itici gücünü oluşturur. Kontrolsüz yeme-içmenin ürünü obezlikle, gardolabında düzinelerce takım elbise, ayakkabı vb bulundurmak ve günde üç sefer giyecek değiştirmek, bir giyeceği bir kez kullanıp atmak hastalığıyla, yılda bir otomobil eskitme görgüsüzlüğüyle, cinsellik konusundaki sınırları çiğneme ve her türlü cinsel ilişkiyi deneme ve bunun bir parçası olarak eşcinsellik, lezbiyenlik, geylik, yani “cinsel tercih özgürlüğü” hepsi de aynı kültürün ürünleridir. Biri beslenme giyim vb ile ilgili ürünlerin yağmalanmasıdır, diğeri de cinsellikle ilgili insanlığın onbinlerce yıllık deneyimlerle üretip insanileştirdiği sevgi, aşk, dostluk, evlilik, arkadaşlık vb değerlerinin... Bunlar, “Tüketim Toplumu” denen “Sodom ve Gomore”ye özgü insani çürüme ve sapkınlaşma durumunun farklı alanlardaki görünümleridir.
Batı’da kültürel gericiliğin ve insani çürümenin geldiği nokta
Karl Marks Alman İdeolojisi adlı eserinde, insanın hayatı yeniden üretme etkinliğinin zorunlu iki biçimi, uğrağı olduğunu belirtir. Birincisi, insanı insan yapan, insanın toplumsal bir varlık olmasını sağlayan üretim etkinliğidir. İkincisi ise, canlı bir organizma olarak neslini sürdürmek, türünün devamlılığını sağlamak için üreyim/üreme, yani çocuk yapma ve yetiştirme etkinliği. İnsanlık ya da toplumlar, tarihi yaparken tarihin her anında, her dönemecinde ya gününü gün etmenin, “gününü yaşamanın” sorumsuzluğu, umursamazlığı, ilkel hazcılığı, ya da yarını, geleceği üretmenin, planlamanın, toplumun ve insan türünün devamlılığını sağlamanın, sorumluluğundan, iradi, ahlaki davranışından birini tercih etmekle karşı karşıyadır.
Çürüyen ve çökme sürecindeki kapitalist Batı uygarlığı, insanın bu iki temel eğilimi arasındaki ayrımı ve çatışmayı muğlaklaştırıp önemsizleştirerek, hatta yer yer, üremeye ve üretmeye karşı bir kültürü meşrulaştırarak birinci eğilimin öne çıktığı bir uygarlıktır. Haliyle, üretim ve üreyim dinamiklerini temel alan bütün ideololik-kültürel düşünce ve davranışlar; etik/ahlaki ve estetik değerler de terk ediliyor. Kısaca, küreselci mafyatik emperyalizm üretmeye, üremeye ve onların bütün türevlerine düşmandır artık.
Negatif, sahte ya da karşı-özgürlükçülük ve eşcinsellik
Küresel karşıdevrimin en büyük operasyonlarından biri, hatta en belirleyicisi, Aydınlanma ve modernitenin temel değerlerinin içeriğini boşaltıp gerçek anlamlarını ters yüz ederek sahte bir içeriğe dönüştürmesidir. Bunu yaparken, özellikle özgürlük, demokrasi, kadın ya da cinsel haklar gibi kavram ve kurumları aşırıya, ifrata varan ve toplumsal dinamikleri tahrip eden bir düzeye vardırmaktadır. Böylece özgürlük, tarihsel ve toplumsal gerçeklikten, bütün yabancılaşmalara son vererek insanlığı geliştiren, yetkinleştiren bağlamından tamamen kopartılmaktadır. Bu kopukluk, toplumların sağlıklı gelişmesi için gerekli iç dinamiklerinin –bilimsel gelişme, sınıf mücadelesi, toplumsal refah unsurlarının daha adil dağılımı vb- önünü tıkamaktadır. Emperyalist tekelci burjuvazinin en son durağı olan Yeni Ortaçağ sistemi, çağdaş görünümünü koruyarak saltanatını böyle sürdürmeye çalışıyor.
 Bir talebin gerçek anlamda özgürlükçü bir içeriğe sahip olup olmadığı, onun tarihsel ve toplumsal olarak insanlığın özgürleşme süreciyle, dinamikleriyle uyumlu olup olmadığıyla ölçülür. Özgürlük kavramının felsefi diyalektik-materyalist özünü tekrar hatırlayalım: Özgürlük, doğanın ve toplumların zorunluluklarının bilincine varmaktır; yani özgürlük, zorunlulukların derinlemesine kavranmasıdır. Doğayı, toplumları ve insanı, tarihin ileri doğru akışının nesnelliği içinde bu bilinçle değiştirme çabasına girmektir.
Örneğin devrim yapmak özgürlüktür, karşıdevrim yapmak özgürlük yani özgürleştirici bir eylem değildir. Bilim yapmak, sanat yapmak, öğrenmek, bunun için her türlü çaba özgürlüktür. Ama bilim düşmanlığı yapmak, cehaleti savunmak özgürlük değildir.
Örneğin ortaçağın kurumlarını, otokrasiyi, teokrasiyi, padişahın bütün mülklerin sahibi ve halkın çobanı, halkın da reaya (sürü) ya da kul olduğu bir Osmanlı sistemini savunmak bir özgürleşme talebi olabilir mi? Ben tarikat şeyhinin kulu olacağım, ben kocamın kölesi olacağım ve türban takacağım, kocam ne isterse yapar, dört karıyla evlenmek isterse o da hakkıdır demek özgürlük müdür? Kadının erkeğe göre daha aşağı olduğu, daha az haklara sahip olması gerektiği savunulabilir mi? Hırsızlık yapmak, nedeni ne olursa olsun, bir çok insanın başvurduğu nesnel bir gerçeklik, ama bunu savunmak bir özgürlük talebi olabilir mi? İntihar etme özgürlüğü diye bir özgürlük var mı? Hayır. Bütün bunlar, insanlığın tarihsel ilerlemesine, uygarlaşarak özgürleşme ve yetkinleşmesine karşıt yöndeki, yani karşı-özgürlük ya da sahte özgürlük diyebileceğimiz “özgürlükler”dir.
Böylece, aşırıya vardırılan her şeyin karşıtını dönüştüğü gibi, burada da özgürlük, özgürlüksüzlüğe, yani kullaşma, köleleşme özgürlüğüne, demokrasi halk egemenliğine değil, mafyaların, zorbaların, vurguncu-hırsız çetelerin egemenliğine dönüşüyor. Kadını cinsel özgürlüğü ve eşitliği haklı talebiyle başlayan cinsel özgürlük, her şeyi metalaştırarak toplumsal manevi değerlerin doğal dengesini bozan sistemde toplumsal yaşamsal sınırları, ölçüleri yıkarak, erkek ve kadının cinsel köle haline gelmesine yol açıyor. “Cinsel özgürlük” kadın ile erkek arasındaki, temelinde insan türünün üremesi yatan ekseni yıkıp kadın-erkek ayrımı yapmayan doğa dışı her türlü cinselliği savunan sapkın noktalara varabiliyor. Peki, doğaya (nesnel doğa ve insan doğasına) karşıt bir düşünce özgürlük müdür, yoka eksi, sahte, karşı-özgürlük müdür. Kuşkusuz ikincisidir.
Özetle; çağdaş bir ulusal devletin hiçbir yurttaşının, çağdaş hiçbir insanın ben ABD’nin piyonu olacağım, ya da ben IŞİD’çi olacağım, ben Türkiye’nin bölünmesinden yanayım, ben vatan savunmasına karşıyım, askerlik yapmak istemiyorum gibisinden bir “özgürlüğü” savunma hakkı olamaz. Nasıl ben fahişe olacağım, vücudumu satacağım, çok sayıda erkekle yatmanın hazzını yaşayacağım ve mafyaların kölesi olacağım diye bir özgürlük olamazsa, biyolojik nedenler, insani haklar dışında, eşcinselliği haklı çıkarma, özendirme, onurlandırma diye de bir özgürlük olamaz.
Dipnotlar
*Entropi; en genel anlamıyla, doğada ve toplumlarda düzensizlik ve dağılma eğiliminin düzenliliğe göre daha güçlü olduğudur. Nevton Fiziği’nin yasalarına göre, var olan ve üretilen enerjinin hiçbir zaman yüzde yüz verime dönüşmemesidir. Toplumsal ve bireysel hayatta ise Entropi; insanlığın bütün tarihi için geçerli olan, uygarlaşma sürecinde ürettiği bilinçli, iradi, örgütlü/disiplinli davranışa karşı ilkelliğin, sıradanlığın, bayağılığın, yozlaşmanın, başıbozukluğun, günübirlik hazzın, kendiliğindenlik eğiliminin daha güçlü olmasıdır.
 Batı’da gelecek umudunun yitirilmesi ve yükselen değer eşcinsellik
Batı’da eşcinselliğin patlaması, nerdeyse kadın-erkek evlilikleri kadar meşru ve olağan hale gelmesi, bunun sonucu başta “liberal demokrasi ve özgürlüklerin cenneti” ABD ve İngiltere olmak üzere eşcinsel evliliklerin bütün Batı ülkelerinde resmileşmesi, bu insani çürümenin ve uygarlık çöküşünün göstergesidir, önemli bir alametidir. Bugün Batı kültüründe çürüme ve asalaklaşma öyle bir yozlaşma/soysuzlaşma noktasına varmıştır ki, insanlığın uygarlıktan uygarlığa sıçrayarak biriktirdiği bütün ahlaki, sanatsal değerler, erdemler ve insani ilişkiler Nietzsche’ci “arzu” felsefesinin yücelttiği “anlık haz”zın batağında can vermektedir. Batı, tam da Sodom ve Gomore’yi yaşamaktadır aslında günümüzde.
Eşcinsellik, lezbiyenlik, ensest ilişkiler, yaygınlaşan ruhsal hastalıklar, çocuk yapmaktan kaçınmak, hatta çocuk düşmanlığı bu bireylerin aşırı yalnızlaştığı ve bencilleştiği sistemin beklenen sonuçlarıdır. Soysuzlaşma/sapkınlaşma, erkek erkeğe, kadın kadına evliliğin yasalaşması, ensest ilişkinin, sübyancılığın, pornonun meşrulaşması Batı uygarlığının istisnai değil olağan olgularıdır. Artık uzun süreli evlilik, çocuk yapma ve bakma, özgürlüğü sınırlayıcı sıkıntı verici bir yük olarak görülmektedir. Yapılan anketler, Batılı ailelerde ve kadınlarda geleceği üretme kaygısının, yani gelecek konusunda derin umutsuzluğun büyük ölçüde egemen bir eğilim olduğunu ortaya koymaktadır.
Batı’daki bu manevi, kültürel çöküntüyü eşcinsellik bağlamında rakamlarla vermeye çalışalım. ABD’li araştırmacı Kinsey, kırk yıl önce ABD’de yaptığı ankete katılan erkeklerden yüzde 37’sinin kendi cinsiyle “en az bir kez orgazmla sonuçlanan ilişki kurduğunu öne sürüyordu. Bu oran, 35 yaşına kadar bekar kalmış erkeklerde yüzde 50’lere kadar çıkıyordu. Erkeklerin yüzde 10’u ise, 16-55 yaşları arasında en az 3 yıl süreyle yalnızca eşcinsel ilişkide bulunmuştu.Yalnız Kinsey’in değil, Fransa’da Pierre Simon’un yaptığı araştırmaya göre, gelişmiş kapitalist toplumların aşağı yukarı yarısının “eşcinsel eğilimli” olduğu iddia ediliyordu. Kinsey’in bu sonuçları yanlıştır diye yapılan anketlere göre, ABD’de 70-80 milyon eşcinsel veya eşcinsel duyumlu insan bulunuyordu.
Aradan geçen 40 yıl içinde, sistemin kültürel ve iletişim araçlarıyla bu sapkınlık kültürnü olağan üstü yücelttiğini dikkate alırsak, bugün bu oranın hangi düzeyde olduğunu siz tahmin edin. Örneğin, Hollanda’da eşcinsel oranının yüzde 45, ABD’nin Los Angeles şehrinde yüzde 33 olduğu belirtiliyor.
Kapitalist emperyalist sistem her yönüyle günümüzün Roma’sı, Atina’sı olmuştur artık. Anketlerden ve rakamlardan da görüleceği gibi, kapitalist Batı’da eşcinsellikte olağanüstü artışın biyolojik ve genetik nedenlerle açıklanması olanaksızdır. Çürüyen kapitalist kültür, “tabuları yıkmak”, “sınırsız özgürlük”, “insan hakları” adı altında, sistemli olarak doğal olmayan cinsel ilişkilerin, eşcinselliğin vb propagandasını yapmaktadır. Özellikle, ünlülerin eşcinsel olduğu yönündeki haberlere basında ayrıcalıklı bir yer veriliyor, Böylece eşcinsellik seçkinliğin ve sıradışılığın bir göstergesi olarak parlatılıyor.
Oysa, üretme ve üreme, toplumların geleceğe dönük, insan türünün varlığını, hayatiyetini sürdürmeye yönelik, bir gelecek kurma tutkusunun ve içgüdüsünün en belirleyici dinamikleridir. Ama gelecek umudu ve tutkusu yoksa, tükenmişse, her şey bugün yaşanıp tüketilecekse, ne gerek var çocuk yapmaya, ne gerek var olmayan bir gelecek için yaşamaya, özveride bulunmaya!... O halde hayatı renklendiren (!), değişik, “ilginç”, her ilişki yaşanmalı!.. Her gün farklı bir aşk (!), cinselliğin her biçimi denenmeli!...
Cinsel kutupların farksızlaşması ve cinselliğin naylonlaşması
Batı’daki çürüme ve soysuzlaşma, postmodernizmin önemli teorisyenlerinden Jean Baudrillerd’ın “içe patlama” adını verdiği çarpıcı benzetmesiyle bir bebek zehirlenmesi niteliği taşımaktadır. Bilindiği gibi, çağdaş devrim kuramcıları, eski toplumun bağrından yeni bir toplumun doğumunu bir annenin bebeğini doğurmasına benzetirler. Doğumlar genellikle kendiliğinden gerçekleşmediği için ebenin müdahalesini gerektirir. Yeni bir topluma gebe ve devrimci bir müdahaleyi gerektiren toplumlarda bu tarihsel (jakoben) zorun müdahalesiyle gerçekleşir.
Bazı hamileliklerde ise bebek ve doğum zamanında fark edilemediği ve kendiliğinden gerçekleşmediği gibi, bebek anne karnında ölür ve zamanında müdahale edilmezse ölü bebek anneyi de zehirler ve öldürür. Bugün Batı’da yaşanan tam da budur. Anne-kapitalist toplum bebeği doğuramadı ve iç zehirlenme yaşıyor. Kapitalist-emperyalist Batı uygarlığı yeni bir topluma (bebek) dönüşemediği ve bir devrimci güç (sınıf) tarihsel-toplumsal rolünü zamanında oynayamadığı için, sistem, göllenen ve kokuşan bir su misali yozlaşmış, bozulmuş ve çürümüştür; anne de (eski toplum) çocuk da birlikte zehirlenip ölmektedir.
 Cinselliğin, Tüketim Toplumu ve onun kültürü postmodernizmde insan türünün çocuk yaparak kendini üretmesinden kopartılmasını, temel cinsel dinamiklerin tamamen bir fantaziye, oyuna, tercihlere bırakılmasını Baudrillard çarpıcı bir biçimde şöyle açıklıyor:
“Cinsel beden günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkum edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir (herhangi bir cinsel kimliğe bağlanmayan, cinsellik ötesi, karşıcinsellik). Anatomik anlamda değil de daha geniş travestilik anlamında trans-seksüellik; yani cinsiyet göstergelerinin yer değiştirmesi üzerine kurulu oyun ve cinsel farksızlık oyunu, cinsel kutupların farksızlaşması ve haz olarak cinselliği umursamama anlamında trans-seksüellik Cinsellik hazza yönelmiştir; (bu, özgürleşmenin nakaratıdır), trans-seksüel olan ise, -ister cinsiyet değiştirme biçiminde olsun, isterse de eşcinsellerin giyimle, morfolojik davranışlarla veya karakteristik göstergelerle oynamaları biçiminde olsun- yapaylığa yöneltilmiştir. Her halükarda, sözkonusu işlem ister cerrahi isterse de göstergesel olsun, ister göstergeleri isterse de organları içersin, protezlerle karşı karşıyayız ve bedenin yazgısının protez haline gelmek olduğu günümüzde, cinsellik modelimizin trans-seksüellik olması ve trans-seksüelliğin her yerde baştan çıkarmanın odağı haline gelmesi mantıklıdır.”
Boudrillard burada, üç temel kavramla –trans-seksüellik, cinsel haz, (bedenin ve) cinselliğin protez (yapay) hale gelmesi, ya da naylonlaşması- açıkladığı kapitalist küreselci-postmodern kültürün artık kadın-erkek temelli bir cinselliği ve üreyimi ana eğilim olarak açıkça terkettiği gerçeğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla cinsiyetin kadın, erkek veya eşcinsel olmasının fark etmediği bir “cinsel haz” oyununa dönüştüğünü vurgular: “Cinsel devrim, tüm arzu potansiyelini serbest bırakarak bizi şu temel soruya yöneltir: ‘Erkek miyim ben, kadın mıyım?’”
Boudrillard; Batı uygarlığında genetik bir bozulmayı, diğer bir deyişle sistemin bağışıklık-savunma ve kendini yenileme mekanizmasında bir çöküntüyü; bunun unsurlarının, toplumsal-siyasal dokunun dağılması olarak terör, biyolojik dokunun çökmesi olarak kanser ve cinsel hayatın çöküşü olarak eşcinsellik olduğunu bir bütünsellik içinde açıklıyor.
“Trans-politik biçim olarak terörizmin, patalojik biçim olarak AİDS ve kanserin, genel anlamda cinsellik ve estetik biçimi olarak trans-seksüelliğin ve travestiliğin aynı anda ortaya çıktığının farkındayız. (…) Bunlar, temelde bir işleyiş bozukluğundan ve bu bozukluğun sonucundan kaynaklanan üç biçimin içindeler: Terörizm, kanser ve traverstilik. Bunların her biri politik, cinsel ya da genetik oyundaki bir şiddetlenmeye, aynı zamanda da sırasıyla politika, cinsellik ve gen kodlarındaki bir yetersizlik ve çöküntüye denk düşmektedir.”
Foucault: “Dostluğun sınırsızlığı” yanılgısı ve eşcinselliğin teorisi
Postmodernizmin ve neosolun önde gelen kuramcılarından Michel Foucauld, Dostluğa Dair adlı kitabında, Baudrillard’ın trans-seksüellik saptamalarını felsefi düzeyde şöyle teorize ediyor:
“Eşcinsellik sayesinde nasıl ilişkiler kurulabilir, tasarlanabilir, geliştirilebilir ve bu ilişkilere duruma göre nasıl farklı biçimler kazandırılabilir? Sözkonusu olan, insanın, cinsel yaşamının ardındaki hakikati ortaya çıkarmasından çok, farklı özellikler taşıyan ilişkilerin kurulmasında, cinselliğinden nasıl yararlanabileceğidir. Ve eşcinselliğin, arzunun bir biçimi değil de arzulanacak bir şey olmasının asıl nedeni de buradadır. Eşcinsel olmaya çalışmalıyız, yani ve zaten eşcinsel olduğumuzu inatla beyan edip durmamalıyız. Eşcinsellik sorunu giderek bir dostluk sorunu olma yönünde gelişiyor”
Foucault, kapitalist uygarlığı atomlaşmış, sevgisiz ve üreticilikten kopmuş bireyin temel sorununun dostluk ve sevgi olduğunu vurgularken eşcinselliği dostluk yönünde “heyecan verici” bir olay olarak niteliyor:
“(…) Önemli olan, cinsel birleşmeden ziyade cinsel yaşam tarzıdır: Tam da bu yaşam tarzının, eşcinselliği böylesine “heyecan verici” kıldığına inanıyorum. İnsanları, yasalara ya da doğaya uygun olmayan bir cinsel birleşmeyi düşünmek rahatsız etmiyor. Sorun, o bireyler birbirlerini sevmeye başladıkları zaman ortaya çıkıyor daha çok. (…) Arzularımızı özgürce yaşamaya çalışmaktan çok, kendimizi sınırsızca tad alabilir bir duruma getirmek için çalışmamız gerektiği ortada. Bir yandan salt cinsel ilişki, diğer yandan sevgi yoluyla eriyerek, bir bütün olan kimliklerle ilişkili o beylik klişelerden uzaklaşmak gerekli.”
Kod aslında Dişi ve erkek üzerine kuramsallaşmış. Ancak bu işin hazin yönü hayata erkek ya da dişi olarak başlayanlaraın yine bu cinsiyetlerini beğenmeyip karşı cins üzerine kimliklenme çabalarıdır. Yani sonuç yine erkek ya da dişi olmaya yöneliktir. Bir üçüncü türün olması mümkün değil. Sadece durumunu benimsemeyenlerin trajik halidir.
Bilindiği gibi Foucault Batı’nın en önemli postmodern entelektüellerinden; cinsellik ve hapishaneler üzerine ülkemizde de çok okunan önemli eserleri var. O nedenle, Foucault’un otoritenin her türlüsüne düşman, kararlı bir aydınlanma, sınıf mücadelesi ve devrim karşıtı bir anarşist olmasıyla, eşcinselliğin teoride ve pratikte sözcüsü olması arasında bir çelişki değil, bir bütünlük vardır. 
Artık doğa, tarih, toplum diye bir nesnellik yoktur ona göre; tek gerçek, “beden dili” de dahil, söz ve dil oyunudur; günlük yaşamın ve tarihin “yeni, benzersiz deneyimler” adına sınırsız yağmalanması oyunudur. İnsan bedeninin, yani cinselliğin tüketilmesi, yağmalanması, yapaylaşmış, sahteleşmiş “sevgi”, “dostluk” söylemleriyle sürdürülen bu oyunun son perdelerini oluşturmaktadır.
“Cinsel pratikler yardımıyla bir ilişki biçimi nasıl oluşturulabilir? 
Eşcinsel bir yaşam tarzı geliştirmek mümkün müdür? Yaşam tarzı kavramı bana önemli geliyor. Artık toplumsal sınıflara, meslek gruplarına ya da kültür düzeylerine bakılarak değil, bir ilişki biçimine yani “yaşam tarzına” göre belirlenen, daha incelmiş ayrımların yerleştirilmesi gerekmez mi? (…) Ve inanıyorum ki, bir kültürün ve etiğin doğmasını sağlayabilir. 
“İbne” olmak, eşcinselliğin psikolojik özellikleriyle ve gözalıcı maskeleriyle özdeşleşmek anlamını taşımaz. Bir yaşam tarzı belirlemek ve onu geliştirmeye çalışmak demektir bu. (…) Eşcinsellik, var olan ilişki ve duygu olanaklarını yeniden yakalayabilmemiz için tarihsel bir fırsat sunuyor; ve bunu eşcinselliğin “gerçek” özelliklerine dayanarak değil, bir anlamda çarpık durması sayesinde başarıyor.”
Foucault’un burada eşcinselliği yücelterek önerdiği “yeni bir yaşam tarzı”, “yeni bir etik”, postmodern kültür ve ahlak anlayışından başka bir şey değildir.
Sınıf mücadelesi yerine “kültürelcilik”, “çok kültürcülük” ve “kimlik” siyasetleri
1990’larda Küresel Karşıdevrimin ideologları; “elveda proletarya” sloganlarıyla “sosyalizmin sonu”nu, “post-sömürgecilik çağı” teorileriyle ezen-ezilen ulus ayrımının sona erdiğini ilan ederlerken, sınıfsal temeldeki saflaşmanın ve sınıf mücadelesinin yerine yapay “yeni” kimlikler koyup onları kutsuyorlardı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsellik, etnik, dinsel ve cemaatsal kültürelcilik… vb, başta gelen ve övgülere mazhar “yeni” kimliklerdi.
Gerçekte ise bunlar ne yeniydi, ne de çağdaş/modern, insanlığı özgürleştiren, yetkinleştiren bir niteliğe sahipti. Tam tersine, ortaçağın toplumsal ilişkilerini ve kültürünü yansıtan kimliklerdi. Burjuva demokratik devrimler ve çağdaş özgürlük-eşitlik ideallerinin gelişmesiyle birlikte gerilere itilen ama gene de kültürel bir renk olarak varlığını koruyan ulusal kimlik ve sınıfsal toplumsal kimlikten sonra gelen üçüncül dercede kimliklerdi. Bugün ise, kapitalist-emperyalist sistem öyle bir tıkanma ve çürüme noktasına geldi ki, insanlığı özgürleştirecek ve daha eşitlikçi bir sisteme götürecek toplumsal dinamikleri bastırabilmek için, ortaçağın kimliklerini ve değerlerini yeniden hortlatma çaresizliğine sığındı.
Tarihi ilerleten toplumsal devrim dinamiklerine karşı geliştirilen “Kültürelcilik” projesiyle gündeme getirilen bu kimliklerin esas amacı malumdur. Neoliberal-postmodern ideologlarca sürekli parlatılan, yüceltilen eşcinsellik de, feminizm, antimilitarizm, savaş karşıtlığı, etnik kültür, camaatlar, tarikatlar gibi bir “kültürel kimlik” olmaktadır. Ulusal devletin ve yurttaşlık bilincinin zayıflatılıp tahrip edildiği, uygarlaşmanın temelini oluşturan her türlü merkezileşmenin, otorite ve hiyerarşik yapılanmanın reddedildiği Küreselleşme projesinde, insanlar bu bölücü kimliklerle parçalanmakta, atomlaşmakta ve sürüleştirilmiş tüketiciler haline getirilmektedir.
Sonuç olarak, çağımızda insanlığın bütün ilerici, devrimci dinamiklerini kucaklayan ulusal devrimci kültür ve sanatımız, iki önemli düşmanla karşı karşıya. Biri, ortaçağın etnik, cemaatçı, tarikatçı kültürü, diğeri ise çöken ve çürüyen kapitalist uygarlığın kaos ortamından türeyen eşcinsellik, nihilizm, anarşizm gibi insanı doğaya, topluma ve kendine yabancılaştırıcı akımlar.
Bütün bunların panzehirinin, Asya’da yükselen kamucu, eşitlikçi, paylaşmacı ve insan merkezli bir uygarlıkta olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı.

GÖKKUŞAĞI BAYRAĞI ALTINDA TEK MİLLET
Tek millet oldular. Tek de bayrakları var. Her yerdeler. Onları artık gökkuşağının renkleriyle tanır olduk.
Orlando’daki saldırının ardından, dayanışma amacıyla paylaşılan gökkuşağı renkli LGBTİ bayraklarını her yerde görmeye başladık. Bu bayrağın kökeni nereye dayanıyor peki?
ABD’nin Florida eyaletindeki Orlando’da eşcinsellerin gittiği bir gece kulübüne yapılan saldırı sonrasında yaygın bir şekilde sergilenen gökkuşağı bayrağının 40 yıl öncesine dayanan aslında acıklı bir hikâyesi var.
1970’lerin sonlarında bu amblemi yaratan Amerikalı eşcinsel aktivist Gilbert Baker, ABD’nin bağımsızlığının 200’üncü yılını kutladığı 1976’da bu tasarımın ortaya çıktığını söylüyor.
California eyaletinde cinsel yönelimini açıklayarak belediye meclisine seçilen ilk eşcinsel politikacı Harvey Milk, 1977’de Baker’dan LGBTİ’ler için bir sembol tasarlamasını istemişti.
Baker bayrağın bir güç göstergesi olduğuna inanıyordu. Travesti olarak gösterişli giyinmekten hoşlanan, ancak 1970’lerin gösterişli giysilerine para yetiştiremeyen Baker dikiş makinesine oturup giysilerini kendisi dikiyordu. Bu becerisini daha sonra siyasi pankartlar yapmak için kullanacaktı.
Çizgili ve yıldızlı Amerikan bayrağının sanat alanında kolaylıkla dönüştürülüp kullanılması, basit çizgiler olarak yan yana dikilip bir tek bayrak haline gelmesi onu etkiliyordu.
Savaş sonrasında LGBTİ toplumu, Nazi toplama kamplarında homoseksüellere takılan pembe üçgeni gururla taktıkları bir sembol olarak kullanıyordu. Fakat bu sembol hala Hitler’i ve Nazi soykırımını hatırlatıyordu.
Baker ise “Güzel bir şeye ihtiyacımız var, bizden bir şeye” diyordu.
 Gazeteciler ve tarihçiler 1978’te Baker’in gökkuşağı bayrağıyla ortaya çıkmasının tam olarak nasıl gerçekleştiğine dair spekülasyonlarda bulunmaya devam ediyor. Kimileri onun ünlü bir eşcinsel figürü olarak gördüğü Judy Garland’dan etkilendiğini söylüyor. Oz Büyücüsü filmindeki Dorothy rolünden sonra insanlar eşcinsel birinden söz ederken “Dorothy’nin arkadaşı” tabirini kullanmaya başlamıştı. Filmde Garland ‘Over the Rainbow’ (Gökkuşağı Üstünde) şarkısı ile de ün salmıştı.
Bazıları ise canlı parlak renklerin (tıpkı ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde’ın cinsel eğilimini ima etmek amacıyla taktığı yeşil karanfil gibi) yüzyıllar boyunca homoseksüelliğin göstergesi olarak kullanıldığını ifade ediyor.
Fakat daimi koleksiyonu arasında sergilenmek üzere ilk LGBTİ bayrağının Modern Sanat Müzesi’ne alınması üzerine geçen yıl verdiği mülakatta Baker, gökkuşağı bayrağının ardında yatan fikrin çok daha basit olduğunu anlatmak için “Doğal bir bayrak, gökyüzünden” demişti.
Tarihte bu bayrağın farklı amaçlarla kullanılmış olması Baker açısından caydırıcı olmamıştı. 15. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan bu kullanım daha sonra Alman ilahiyatçı Thomas Münzer’in dinde reform isteyen vaazlarında, ondan sonra da dini ve sosyal aktivistlerin kendi davalarına dikkat çekmek amacıyla kullandıkları bir sembol olmuştu.
16. yüzyıl Alman Köylü Savaşları’nda benzer bir bayrak sosyal değişimin simgesi haline geldi. 18. yüzyılda İngiliz-Amerikan devrimci Thomas Paine denizlerde tarafsız gemilerin tanınması için gökkuşağı bayrağı takmaları önerisini getirmişti.
Daha sonra 19. yüzyılda Sri Lankalı Budistler bu bayrağı inançlarının birleştirici bir amblemi olarak, 31 Ocak’ta Hindistanlılar dini liderleri Meher Baba’yı anma amacıyla, 1961’den bu yana ise uluslararası barış hareketinin simgesi olarak kullandı.
Baker’ın ilk gökkuşağı bayrağında sekiz renk vardı. Şimdiki bayrakta renk sayısı altı. Her rengin bir sembolik anlamı vardı. İlk bayrakta en üst şeritteki pembe cinselliği, kırmızı yaşamı, turuncu şifayı, sarı güneşi, yeşil doğayı, turkuaz sihiri, çivit rengi sükuneti, mor ise ruhu simgeliyordu.
İlk olarak Haziran 1978’de San Francisco’daki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen bu sekiz renkli bayrak 30 gönüllünün eşcinsel derneğinde boyadığı kumaşların şeritler halinde kesilip dikilmesiyle üretilmişti. Harvey Milk de kısa süreliğine de olsa bu bayrağı görmüştü. Birkaç ay sonra 27 Kasım’da Belediye Başkanı George Moscone ile birlikte belediye binasında öldürülecekti.
Bu cinayetlerin ardından LGBTİ onur yürüyüşlerinde ve Milk’i anma etkinliklerinde gökkuşağı bayrağı çok aranır ve kullanılır oldu. Simetri ve renk yaratma güçlüğü gibi bazı pratik nedenlerden dolayı Baker pembe ve turkuaz şeritleri çıkardı.
Eşcinsel hareketinde önemli bir yeri olan 1969 Stonewall isyanlarının 25. yıldönümü etkinlikleri için 1994’te bir mil uzunlukta bir gökkuşağı bayrağı New York sokaklarında sergilendi. O tarihten beri de toplumsal bilinçte kalıcı bir sembol olarak yerini aldı bu bayrak.
Bugün gökkuşağı bayrağı artık her yerde tanınıyor. 12 Haziran’da Ukrayna’da yapılan ilk onur yürüyüşünde de kullanıldı. 24-26 Haziran’da Londra’daki onur yürüyüşünde ilk kez Parlamento binasında da dalgalandı.
Fakat Orlando saldırısı bu bayrağın sadece kutlamalarda kullanılmadığını bir kez daha hatırlattı. Baker’ın yarattığı bu simge kararlılık ve kendilerince acı ile dokunmuştu aslında. Kendisi de bunu ifade etmek için belki “Bayraklar halkın bağrından kopar” demişti.


AİLESİZ TOPLUM

Ahmet Hakan Çakıcı kardeşimiz tarafından kaleme alınan yazı sarsıcı konulara ışık tutmakta. Eşcinsellerin kişisel tercih edikleri yönelim ve sapmaları bir süre sonra klasik insan yapılanması olan aile kurumunu da etkisi altına almak istemektedir. Özellikle çocuk edinmek bu sapkınların geleneksel aile dokusuna ciddi bir taarruzdur. Malum üreyerek türemeyen bu mahlukat çoğalmasını ancak normal insanların çocuklarını kendilerine benzeterek mümkün kılmaya çalışmaktadırlar. Kişisel tercih gibi masumane bir yorumla insanların nezdinde kendilerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. 
 “Yaklaşmakta olan büyük sarsıntıyı korkunç acılar çekmeden atlatabilmek, Soykütüğün yaratmayı hedeflediği baş dönmesi ile yok etmeden sekteye uğratmak ve başka bir hikayeye dönüşme olanağı sunmanın ne kadar başarılabileceği ile ilişkili.”
Wendy Brown Amerikalı bir siyaset bilimi profesörü. Metis yayınları kendisini tanımlarken, “çağdaş kapitalizm teorileri uzmanı” olarak tanımlıyor. Yazıya, yazarın Tarihten Çıkan Siyaset isimli kitabından bir alıntı yaparak başladım ve bu alıntıyı irdeleyerek konuyu ilerletmek istiyorum.
1- Büyük Sarsıntılar
Müsaadenizle evvela gelmekte olan büyük sarsıntıyı kendimce biraz tanımlamak istiyorum. 
Egemenler ile alt tabaka ilişkisi tarih boyunca bir zorunluluktu. Çünkü egemenlerin hem hizmetlerini görecek (köle, işçi, memur vs) hem de onlar adına savaşacak insanlara ihtiyaçları vardı. Wendy Brown, “bu zorunlu ilişkinin sonuna geldik; zenginlerin, çalıştırmak ya da savaştırmak için fakirlere ihtiyacı yok. Artık onların yapay zekalı robotları var” diyor.
Makineleşmenin ya da robot teknolojisinin ulaşabileceği sonuçları özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında fark eden devletler bir centilmenlik olsa dondurmuşlardı. Devletler hala bu süreci korumaya çalışıyor olsalar da, devletlerden daha büyük örgütlere dönüşen özel şirketler böyle bir centilmenliği umursamıyorlar. Robotlaşma,  makineleşme ve yapay zekayı her alana sokabilecek düzeye getirdiler.
Mesela eğitimin sanal ortama taşınması ile okul binalarının birer harabeye dönüşmesi hükümetlerin cesaret ettiği anda olabilecek bir şey. Eğer hala okul binaları duruyor çocuklar fabrika tipi eğitime devam ediyorlarsa; devletlerin, işsiz kalacak milyonlarca öğretmen ve diğer personeli ne yapacaklarını bilememelerinden.
Adli teşkilatlardakileri ne yapacaklarını bilseler, adliyeler için geliştirilmiş uygulamalar da çoktan hayatımıza girerdi. Cep telefonuna bir uygulama indiriyor, gerekli yerlere işaret koyuyorsunuz ve program sizin adınıza bir dava dilekçesi yolluyor merkez (Yargıcamı mı demeliydim) bilgisayara. O bilgisayar örnek dosyalardan ve kanun metinlerinden bir sonuca ulaşıyor. Bütün dava 3-5 dk içinde bitiyor. Üstelik dava açma başarı oranı avukatlardan çok daha isabetli. Yapay zekalı avukatlar, hakimler,  katipler, savcılar gerçeklerini işsiz bırakmak üzere.
Şu sıralar TÜBİTAK’ın yapmakta olduğu bir proje var. 100.000 dönümlük bir arazinin, gelişmiş kameralarla donatılmış insansız hava aracı (İHA) vasıtasıyla kontrolü, ekilip, dikilmesi ve hatta hasadı ile ilgili bir proje bu. İngiltere, Amerika ve Çin zaten yapmış, TÜBİTAK da yerli yazılımı geliştirmek istiyor. İHA, ekilmiş arazinin üzerinde gezerken çektiği çözünürlüğü yüksek resimleri Ankara’daki bir bilgisayara iletiyor; bilgisayar bir program vasıtasıyla resimleri değerlendirip bin kilometre ötedeki tesise mesajlar gönderiyor ve tesisteki makineler sulamaya, ilaçlamaya, çapalamaya ve hatta hasada başlıyor. Yaklaşık 1000 kişi ile yapılan işin 4 kişi ile yapılması planlanıyor.
Diğer taraftan, vücudunuza bazı sensörler bağlayıp, bir makineye parmağınızı 10 dakika dokunduruyorsunuz,  41 sayfalık bir rapor veriyor. İçinde kan testinden hormon testine, efor testinden MR sonuçlarına kadar her şey var. Eski modellerinin ikinci ellerini Çin’den 30 bin lira gibi bir rakama getirtmek mümkün. Gelişmiş modellerinde beyin tümörlerini tespit oranı %98’lere çıkıyor. Çin’de yılların tecrübelisi profesörlerin çıkabildikleri oran %66 imiş. Yani tüm tıp sektörü olduğu gibi ıskartaya çıkıyor. Time ve Newsweek Dergileri bunun müjdesini(!) verdiler bile. 
Devletler işsiz kalacak milyonları düşünerek bu alandaki gelişmeleri bir müddet daha geciktirmeye uğraşsalar da özel sektör çoktan işe el attı. Onlar devletlerin endişelerine sahip değiller...!
Personelsiz, kasiyersiz marketler de sessizce hayatımıza girmeye başladı. Kapıyı kontrol eden robota cep telefonunuzdan karekod veya kredi kartınızı okutuyor ve size verilen bir çantaya ürünleri koyuyorsunuz. Çantaya giren her şey otomatik hesaptan düşüyor. Türkiye’nin ilk kasiyersiz marketleri İstanbul ve Bursa’da çalışmaya başladı.  Migros, kasiyersiz marketçiliğe “jet kasa” reklamı ile en hızlı giriş yapan market grubu oldu.  Marketler bakkallardan sonra kasiyerlerinin de işine son vermeye niyetliler.
Bankalar da işçisiz çalışma ortamına geçmeye başladılar. Türkiye’de de ilk insansız şube, müjdeler verilerek açıldı bile.  Yüz binlerce banka personeli için yeni iş bakmanın vakti geldi.
ABD’den yola çıkan devasa bir şilep, üzerinde hiç mürettebat olmadan haftalar önce yola çıktı, Çin’e gidiyor. Yükünü alıp yine mürettebatsız olarak geri dönecek.  
Google’ın şoförsüz yüzlerce arabası test sürüşlerini tamamlamak için yollarda.  Arabalar İngiltere’den çıkıp Çin’e 
 Sürücüsüz arabalarda konsol yok.
 gidip geri dönmeyi başardılar. Apple da bu işin peşinde  Elon Muske’da. Hatta kazalara neden oldukları için, insanlara araba kullanmanın yasaklanması bile gündemde. Tüm taşımacılık, taksicilik, şoförlük, servisçilik vs sektörlerin son vakitlerine girdiğimizin ilanıdır bu.
İnsansız hava taşıtları 5-6 yıldır zaten gündemimizde. Uçaklar artık pilota ihtiyaç duymuyor.
Robot polisler de Dubai’de nöbet  tutmaya başladılar.
İnternet üzerinden alış veriş, tüm alış verişlerin yerini alacak gibi. Kısa süre sonra evden hiç çıkmadan droneların kapılarımıza eşya taşıdığı sürece gireceğiz. Bu süreçle birlikte internet ortamındaki beş on sitenin yüz binlerce esnafı iflas sürecine sürükleyip onların yerini alacağını şimdiden görebilmek mümkün. Yani gelecekte perakendeci esnaf diye bir kavramın olmama ihtimali de oldukça yüksek. Tıpkı “memur”ların büyük çoğunluğunun tarihe karışma ihtimali gibi.
Bir de askerler var. 1940’larda durdurulan robot asker üretme sürecine devletler hala sadık gibi dursalar da özel şirketler bu konuda çok yol aldılar. Paletli ya da yürüyen, üzerinde makineli tüfek, top, lazer, ısı sensörü benzeri bir sürü cihaz taşıyan, korkmayan, geri çekilmeyen ölüm makineleri yapıyorlar. Rusya’da 2015 yılında bir fuar  yapıldı ve Rusların 4 metrelik savaş robotuna verdikleri ismi  böylece öğrendik: İGOREK  Yakında cephelerde binlerce süper robot asker göreceğiz. Üstelik bu robotlar BİG DATA ile entegre de olmaya başladılar. Yani Yapay Zekaya sahipler. 
Daha bir sürü örnek verilebilir ancak bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyoruz. Tahmin edebildiğimiz kadarı ile kabaca şu an bildiğimiz mesleklerin neredeyse yarısı 30 yıl içinde yok olacak gibi duruyor.  Bu da o meslek dallarında çalışan ya da çalışmayı ümit eden milyarların işsiz kalması, bir gelirden mahrum olması demek.
II. Dünya Savaşında ölen insan sayısı 70 milyon civarındayken bu sürecin tahminen beş milyar insanın hayatını etkileyeceğini söylersek olayın ciddiyeti hakkında bir fikir verebileceğimizi ümit ediyorum. 
“500 milyon insan 30 yıl içinde işsiz kalacak” kelimesi artık bir kehanet değil. 500 milyon işsiz, geçimini sağladıkları yakınları ile beraber kabaca 2,5-3 milyar “aç insan” demek. Bunlara halen açlık sınırının altında yaşayan 1 milyara yakın nüfusu da eklersek, 30 senelik süreçte her 2 kişiden 1’inin aç olduğu bir dünyaya gitmekte olduğumuzu söylemek çok zor değil. 
Üstelik toplumlar modernleşme tuzağına yakalandılar ve devasa şehirlere kitleler halinde yığıldılar. İşsiz kaldıklarında şehirlerde hayvan bakma, kendi gıdalarını yetiştirme imkanları yok, dönecek bir köyleri de yok. (Kırsal arazilerin, devletlerin işbirliği ile büyük şirketlere devredilme süreci (kredi, ipotek, haciz üçgeni ile) tamamlanmak üzere. 2017 TUİK verilerine göre Türkiye’nin sadece %7,5’u köylerde yaşıyor. Bunların da %3,8’i üretici değil, kırsalı sayfiye olarak kullanıyor.) Ancak fakirlerin dönecek bir köyleri olsa da dönemeyecekler. Çünkü kırsal da yaşayabilme yetisini kaybetmiş, rahata ve konfora alışmış haldeler.
Ancak olayın belki de daha vahim bir yönü daha var: Yapay zeka ile ile sermayenin iş birliğinin, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafeyi insanlığı ürkütecek derecede açması. 
Mesela Çin, Uygur bölgesindeki 2 kasabada, çok gelişmiş yüz tanıma fonksiyonuna sahip kameralar ile herkesi takip etmeye başladı. Kameraların arkasındaki yapay zeka herkesin her an nerede olduğunu ve ne yaptığını biliyor. Kasabadaki herkesin vatandaşlık puanı var. Buna sosyal skor diyorlar. Ve gün içinde kurallara uyup uymamalarına göre, o vatandaşlık skorları artıyor veya azalıyor. Şimdilik Vatandaşlık Skorunu sadece trafik kurallarına uyguluyorlar. Tüm sistemin kurulması 400 milyon kamera ilavesi ile 2020 yılını bulacakmış. Puanı düşük olanların kamu hizmetlerinden ve diğer haklarından faydalanmasının yasak olacağı günleri görmek için çok bekleyeceğimizi düşünmüyorum.
Deneme niteliğinde benzeri bir uygulama da İsveç’te devreye sokuldu. İşçilerin bileklerine sürekli takiplerini sağlayan mercimek büyüklüğünde chipler takıldı. Bu chipler büyük patrona elemanları hakkında kesintisiz bilgi taşıyor. Nerede olduğundan kalp krizine , kaçta uyuduğundan hamile kalıp kalmadığına kadar bir çok şeyi. Şimdilik sadece otobüs, tren bileti, kapı açma/kapama gibi işleri gören chipler İsvec’te 3500 kişiye takılmış. İngiltere’de de çip üreticisi BioTeq şimdiye kadar 150 işçinin vücuduna, evcil hayvanlara takılanlara benzeyen pirinç tanesi büyüklüğündeki çiplerden yerleştirdiğini bize haber etti. Uygulamanın yaygınlaştırılıp insanların her anlarının takip edilme işi de devletlerin onayını bekleyenlerden. Değilse şimdiye kadar her doğan bebeğe takılmaya başlanırdı.  
Egemenler alt tabakalardakilerin kalp atışlarını dahi kontrol eder, kameralarla her anlarını, cep telefonları ile ağızlarlarından çıkan her kelimeyi kaydederlerken, kendileri alt tabakadakiler için gittikçe görünmez, bilinmez, ulaşılmaz oluyorlar.
Robotlaşmanın, yöneten ile yönetilen arasında açacağı mesafeyi çok erken hisseden İsaac Asimov, 1942 yılında yazdığı “Ben Robot” isimli romanında 3 Robot Yasası önermişti: 
1- Robot  insana zarar veremez ve atıl kalmak suretiyle insanın zarar görmesine de izin vermez. 2)Bir robot insanların verdiği emirlere, bu emirler ilk yasa ile çelişmediği sürece uymak zorundadır, 3) Bir robot, birinci ve ikinci yasa ile çelişmediği müddetçe kendi var oluşunu muhafaza etmek zorundadır. Sonra bunlara, bunların önüne geçmesi için “sıfırıncı” yasa diye anacağı bir yasa daha ilave eder:
 Bir robot insanlığa zarar veremez ve atıl kalmak suretiyle insanlığın zarar görmesine de izin veremez. Ancak şimdi fark ediyoruz ki, Asimov’un atladığı bir sorunla karşı karşıyayız: Robot Yasalarına bu günün egemenlerini sadık kalmaya zorlayacak herhangi bir güç yok.
Bu konudaki gelişmeler oldukça can sıkıcı boyutta. Mesela Harari Homo Deus kitabında, yapay zekaları ile öğrenen robotların kendi kararlarını vereceği bir sürece gittiğimizi söylüyor. Bu şu demek oluyor: Bir robot bir insanı öldürdüğünde ne yapımcısı, ne yazılımcısı, ne de o robotu kullanan sahibi sorumlu tutulamaz. Çünkü onun kendi yapay zekası var. En fazla robotun fişi çekilir. Dolayısı ile öldürülen öldürüldüğü ile kalır. Bunun bir aldatma ya da numara olma ihtimali yüksek. Çünkü robotların yazılımlarını insanlar yapar ve onlar, programlandıkları çerçevede hareket ederler. Bilginin çoğalması veri işleme mekanizmalarını, akı şemasını değiştirmez. Dolayısı ile egemenlerin daha robotlar aramızda dolanmaya başlamadan onların yapacaklarından kendilerini sıyırma çabasına girmelerinden endişe edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şimdiden, robotun yapacaklarından sahibinin ve üreticisinin sorumlu tutulacağı bir hukuki yapı için toplumsal baskı kurulması gerektiği fikrindeyiz.
Davos Toplantılarının bu seneki konuşmacı konuğu Prof. Noah Harari de tam bunu diyor ; “ Belki de işin en tehlikeli kısmı bu. Bu sürecin ne getireceğini, nereye kadar gideceğini öngöremiyoruz.” 
Iskartalar en büyük sorun
Zygmunt Bauman,”Dünya, ıskarta insan, (işsiz) tüketilmiş mal ve eşyanın çöpleri ile doldu. Modernite için, bir varlık olan insanın ıskartaya (çöpe) dönüşmesi ile eşyanın çöpe dönüşmesi aynıdır. Atık insanlar hız kesmeden çoğalıp muazzam miktarlara ulaşırken gezegendeki çöp alanları ve atığı geri dönüşüme sokacak araçlar giderek azalmakta.’ Bundan sonra gündemimiz, ‘atık insanların ve insani atıkların tasfiyesi’dir.“ diyor.
Prof. Noah Harari’nin işsizler” için kullandığı terim ise “gereksizler.”   Ve diyor ki; “Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksulları korumak yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. Yüzyıl elitleri, 21. yüzyılda üçüncü sınıf insanları(gereksizleri) taşıyan vagonları (her ne kadar acımasız olsa da) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyor.” Yani elitler, geleceğin dünyasında alt sınıflardan kimseyi görmek istemiyor, diyor.
“İnsanın şuur ve bilinç sahibi olmasının avantaj olduğunu ve bu yüzden şuursuz, duygusuz robotların onların yerlerini alamayacaklarını düşünenler için geleceğin dünyası bir hayal kırıklığına gebe: Atlar, öyle ya da böyle bir bilinç sahibiydiler; sahiplerini tanırlar, evlerini kendileri bulurlar, kızgınlık veya keyflerini belli ederler, sıcaklık ve sevgi gösterirlerdi. Ama biz arabaları tercih ettik. Çünkü arabalar, daha çok yükü daha uzun mesafelere taşıyorlardı. İşte sıradan insanlar da ROBOT-İNSAN ların becerileri karşısında işlevsiz kalacaklar ve Egemenler; atları attıkları gibi gereksiz insanları da bir kenara atacaklar. ” diyerek iddiasını ispata çalışıyor Prof. Harari.
Peki ne olacak bu kadar işsiz (atık) ? 
Muhtemeldir ki, kitleler bu soruya cevap bulması için iki mercie dönüp bakacaklar: Birincisi devletler.

   A)Devletler
Karl Marx’tan alıntılayacağım bir kaç kelimeyi buraya taşımak istiyorum.
1700’lerden önce devletler meşruiyetlerini Tanrı’dan alıyorlardı. Kitleler Tanrı’nın halifesi, gölgesi, kulu, temsilcisi olan devlet başkanına ya da Papa’nın kutsadığı krala, Tanrı rızası çerçevesinde itaat ediyor, onun hizmetinde çalışıyor ya da savaşıyorlardı.
Aydınlanma Hareketi Tanrı’yı öldürünce insanları devlet için ölmeye, çalışmaya, fedakarlıkta bulunmaya ikna edebilmenin başka yollarını aradı. Ve “Yüce Millet” miti çerçevesinde “devlet” Tanrı’nın koltuğuna oturtuldu.  Bayrak, vatan, millet, milli marş vs gibi yeni kutsallar üretilerek yeni ibadet biçimleri (törenler) geliştirildi. Devlet rızası ile Tanrı’nın rızası örtüştürüldü. Ancak bu kavramlar çerçevesinde ikna edilebilenler hemen her toplumda %5-15 gibi oranlarda kaldı. Bu sorunu çözemeyen Modern ulus devletler,  toplumlarını para ile kiralayarak itaati satın alma yoluna gittiler ve sadakatleri karşılığında toplumu ücretlendirmeye başladılar. (Toprak hacmi Türkiye’nin 4-5 katı büyüklüğündeki Osmanlı Devletinin II. Abdülhamit döneminin tamamında mülkiyeli memur sayısı 38.000 civarındadır.  2017 yılında Türkiye Cumhuriyetinin MİT hariç memur sayısı ise 3 milyon 341 bin 358 iken; emekli, dul, yetim, malullük ve ölüm aylığı alanların toplamı ise 12 milyon 324 bin 186 kişiyi buldu.(2018 Ağustos verisi.)
Ancak devletlerin her ay bu kadar büyük bir kitleye maaş ödeyebilecek kaynakları (5-6 sömürgeci ülke hariç) yoktu. [Hala yok] Bunun için sermayeye gittiler ve her ay maaşları ödemek için borç istediler. Büyük tefeciler de onlara kendi şartlarını kabul etmeleri [yani ülkenin kaynaklarını onlara açmaları] halinde bu parayı temin etmeyi kabul ettiler. Karl Marx daha 1800’lerde “bunu kabul ettiklerinden beri iktidarlar, zenginlerin idare kurulundan başka bir şey değiller... onlar çoktan sermayenin tarafına geçtiler... kitlelerin iktidar diye gördükleri birer gölgeden ibaret... İktidarlar meşruiyetlerini bu ilişkiyi gizleyebilmekten alırlar” diyordu.
Dikkat ederseniz büyük tefeciler ne zaman borç vermeyi (memur, emekli maaşlarını ödemeyi) reddederlerse ya da geciktirirlerse gelişmekte olan ülkeler krizlere girerler. Sonuçta sermayenin istediği olur ve kriz aşılır.
Bunun anlamı şu; modern ulus devletlerin bu sorunu çözebilme ihtimalleri oldukça zayıf. Bu sorunu çözebilmek için geliştirecekleri her türlü çözüm önerisi, kitlelerin gelir seviyesinde düşüş anlamına geleceğinden “kitlelerin alıştırılmış oldukları konfor seviyesi” tarafından dirençle karşılanacaktır. İsmet Özel’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Türk, konfor ve rahatının bozulmaması karşılığında her şeyini feda etmeye ikna edildi.” Ne yazık ki, bu sözün sadece Türk toplumu için değil, Modernleşme tuzağına çekilmiş tüm topluluklar için doğru olduğunu düşünüyorum.
Üstelik büyük sermayelerin ulaşamadıkları, kontrolünü ele geçiremedikleri kaynak neredeyse kalmadı gibi. Yani Sermayenin sadece fakirlere olan ihtiyaçlarının değil yerel iktidarlara olan ihtiyaçlarının da sonuna geldik.
Modern ulus devletler toplumlarının sadakatini tüm toplumu maaşa bağlayarak sağlamaya çalışırlar, demiştik: Ya eğer devlet para basamazsa ne olur?
Elbette ki memurlar ve askerler sadakatlerini maaşlarını verene (konforlarını sağlayana) yönlendirirler.   İşte “digital para” denen yeni maaş ödeme yöntemi ulus devletlerin elinden para basma/maaş verme yeteneğini almanın hazırlığı olarak düşünülebilir. Bazı büyük şirketler, devletleri aradan çıkararak digital para ile maaş ödemeye başladılar bile. 
Öngörümüz odur ki, büyük sermaye; kitlelerin içine düşeceği büyük sarsıntılardan doğacak öfke ve nefreti  devletlerin üzerine yönlendirerek, kendi kitlelerinin elleriyle devletleri tasfiye edecek. Bu demektir ki, ulus devletlerin yakın zamanda daha da büyük sorunları olacak. Kendilerini kurtarma derdi fakirlere derman olma derdinden daha büyük bir dert olarak onların önünde durmakta.
(Bu arada belirteyim ki okul kitaplarında öğretilen devlet kavramına inanmıyorum. Günümüzde çok uluslu şirketlerin kendi aralarındaki işbirlikleri dünyaya hakim olan tek güçtür. Kurulu düzenler ise, yani devletlet geniş insan yığınlarının hegemonlara karşı dirençlerini ve itirazları kırmaya yönelik yapılan müesseselerdir. Genel insanın tek bir kimliği vardır; tüketici olmak. Bu arada şunu da belirteyim ki anlayın; Dünyanın en büyük 500 şirketinin sahibi Yahudilerdir. Yani Tanrının krallığının temsilcileri konumunda kendilerini gören yahudiler ve diğerleri. Bir de demokrasi yalanı vardır, o da dünya insanlarına yutturulan büyük zoka.)
Bize göre, “İşsizlere ne olacak?” sorusuna cevap verecek ikinci ve gerçek muhatap Sermaye:
B)Sermaye
Dünya haritasına baktığınızda görürsünüz ki teraltı-yerüstü zenginliklerin %80’i Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalardır. Ancak ne var ki bu Müslümanlar ancak bu nimetlerin %10’undan istifade edebilmektedirler. Bu gerçeği aklınızın bir köşesine yerleştirirn ve meseleleri müteala ederken bu minvalde düşünün.
Geçmişte sermaye ve iktidarın, hizmetlerini görecek emeğe/köleye/işçiye ve servetini ya da çıkarını korumak için savaşacak askere ihtiyacı vardı. Fakirler, güçlülere bu hizmetleri vererek onların sermayesinden pay talep ederlerdi. Zengin ve fakir arasındaki bu karşılıklı bağımlılık (Interdependence) ilişki kırılmak üzere: Artık iktidarların ve sermayenin savaştıracak korkusuz robotları ve 7 gün 24 saat hiç yorulmayacak makineleri var. Üstelik ücret de istemiyorlar, itiraz etmiyorlar, gönülsüz olmuyorlar, sendikalaşmıyorlar, çocukları ateşlenmiyor, tatile çıkmıyorlar.
Robotların işsiz bırakamayacağı kesimler için de müjdeli haberler vermek zor. Zira işsizlik miktarları arttıkça, arz yükselip robot giremeyen alanlara yüklenme olacağı ve işçiler arası rekabet de artacağı için doğal olarak iş bulabilenlerin de ücretleri aşağıya gelecek ve onların da hayat koşulları zorlaşacak diye tahmin etmek zor değil. 
Şehirlerde biriktirilmiş yığınlar işsiz kaldıklarında ve devletler onları artık besleyemediklerinde ne yapacaklar? Birbirleri ile korkunç bir varlık/yokluk ya da yiyecek savaşına mı girecekler? Bu noktada Alain Touraine’nin sorusu hiç de boş bir soru değil: “Medeniyette ulaştığımız zirve hayvanlığa (neandertaldöneme) geri dönmekten mi ibaret?” 
Devasa şehirlere yığılmış devasa kitleleri (atık insanları), devasa servetler biriktirmiş olan sermayenin desteklemesi gerekir: “Çünkü o servetleri o fakirlerin hizmetleri ile biriktirdiler” şeklindeki çağrıların bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum.
Sermaye, gereksizlere /ıskartalara destek olur mu?
Alain Touraine, “Tanrı olmayınca (Cennet, Cehennem) devasa servetler biriktirmiş olan kapitalistleri, işçilerine ertesi gün işinin başına dönebilmesi için ihtiyacı olan rakamın bir kuruş fazlasını vermeye ikna edemiyoruz.”  diyerek şikayet ediyordu.
Tanrı, tam da bu işi yapıyordu. Kutsal kitaplarından tehdit ediyordu güçlü ve zenginleri: “Zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır.  Eğer onu vermez ve onlara zulmederlerse Cehennem ateşini yükseltiriz” diyordu. Aydınlanma Hareketi “fakirleri, güçsüzleri, yetimleri, garipleri koruyan Tanrı’yı” yok etti. Tanrı’nın olmadığı yerde hiç bir fakir, zenginlere dönüp “sizin yığdıklarınızda bizim hakkımız var” diyemez. Çünkü “kanuni” olarak buna hakları yoktur. Ve kanunları 300 yıldır sermaye yapıyor. 
Sermayenin fakirleri desteklemesi önerisine Wendy Brown, Regan’dan alıntılayarak bir cevap veriyor: “Başka milletlerin kendi kaderlerini tayin etmelerine izin vermeliyiz”, kibarca “kimseye yardım edeceğimiz yok, herkes başının çaresine baksın” diyor. Zaten  Wendy Brown da “servet biriktirme ve serveti paylaşmama hakkının, İnsan Hakkı” olduğunu bu konuda birilerini zorlamanın AHLAKSIZLIK olacağını da aynı kitapta söylüyor. Yani zenginlere fakirlere destek olun demek ahlaksızlık, üç beş zengini rahatsız etmemek için milyarlarca insanı açlığa ve korkunç acılara mahkum etmeyi ahlak olarak tanımlamayı teklif ediyor Wendy Brown. Dikkat edilirse geleneksel ahlak kavramı alt üst edilip yeniden tanımlanıyor ve bir değer olan “başkalarının açlığına sebep olan malı yığmayın” çağrısı, ahlaksızlığa dönüşüyor.
Ancak Hayvan Haklarının Siyasi Kuramı, ZOOpolis isimli kitapta çok daha açık ifadeler var: “İnsanların hayvanlar üzerindeki hayırserver despotluğu, onların ihtiyaçlarını karşılaması fikri, ahlaki açıdan iğrençtir: Türlerin egemenliği, tıpkı milletlerin egemenliği gibi, ahlaki öneme sahiptir. Bir canlı için gelişmek demek, bir ölçüde de önemli meseleleri kendi başına, hayırsever de olsa insan müdahalesi olmadan halledebilmek demektir.” Dikkat edilirse ihtiyaç sahiplerine yardım etmek “hayırsever despotluk” diye tanımlanırken; bunu teklif etmek İĞRENÇLİK, bunu talep etmek ilkellik, gelişmemişlik oluyor. (Konunun Hayvan Hakları ile ilintisine ise ileride değinmeye çalışacağız.)
Üstelik Prof. Harari de diyor ki, “Zenginlik içinde şımarmış toplumları memnun edemezsiniz. Onlara daha çok yemek daha çok konfor vererek sadece intihar oranlarını yükseltirsiniz.” Yani zenginlerin fakirleri desteklemesi, fakirlere zarar vermektir. Açlıktan ölmeye ya da birbirlerini öldürmeye terk edilmeleri onlar için daha iyidir.
Hülasası şu; sermayenin fakirlere destek olmasını istemek iğrençliktir, ahlaksızlıktır. Böyle bir şey mümkün değil. (Muhtemelen bahsettikleri sarsılma yoğun hissedilip, kargaşaya döndükçe “zenginlerin fakirlere yardım etmesini talep etmek” suç olarak da tanımlanacaktır.)
Sermayenin, şehirlere yığılmış işsiz kitleler için yardım etmek yerine başka teklifleri var: İşsizlerin/atık insanların 8 milyarı bulan nüfuslarını 300-500 milyonlara indirmek. (Sayın Rochefeller’in, ışıklar içinde yatmaya gitmeden kısa bir süre önce verdiği röportajda “sistemin işlemesi için 300-500 milyon insana ihtiyacımız var. Gerisi fazlalık.” kelimesinden hareketle veriyorum rakamı.) 
Diyorlar ki, şehirlere yığılmış 8 milyarı bulan kalabalıkları eğer ürememeye ya da üremeyle sonuçlanmayacak ilişkilere razı edebilirsek bir kaç nesil içinde sorun çözülür. Biz de onlara büyük acılar çektirmek zorunda kalmayız. 
Bu nasıl olacak?
Soykütük Teorisi ve toplumsal baş dönmesi ile.
2- Soykütük ve Başdönmesi
Ne diyordu Wendy Brown, “Soykütüğün yaratmayı hedeflediği baş dönmesi ile” yok etmeden sekteye uğratmak ve başka bir hikayeye dönüşme olanağı” sunmak gerekiyor. “Alternatif hikayelere” girmeden önce burada geçen Soykütük ve baş dönmesi kelimelerini biraz açmak istiyorum.
Nietzsche ve Soykütük :
SOYKÜTÜK, Nietzsche’nin  meşhur teorisi. (Nietzsche, Hitler Almanya’sının teorisyeni, “üst insan” ve “ari ırk” fikrinin de babasıdır.)
Wendy Brown’dan hareketle Soykütük Teorisinden anladığım  şu:
Evrime göre, insan maymunluktan iki ayak üstünde durmaya başladığı Neandertal döneme geçtiğinde ne Tanrı’yı biliyordu, ne ahlakı, ne edebi, ne paylaşmayı, ne haramı, ne helali, ne nikahı ne de diğer erdemleri. Tarih içinde ihtiyaç duydukça siyaseten keşifler yaptı ve bunları üretti. Ürettiklerinden en büyük ve tehlikeli olanı Tanrı’ydı.  Tanrı ve diğer değerler (ahlak, namus, şeref, merhamet, doğruluk, paylaşım, aile vs) SANIdır, uydurmadır, uydurulmuşlardır. Bu sanılar “kazancınızı fakirlerle paylaşın” diyerek sermayenin birikmemesine, “doğruluk dürüstlük” diyerek kişisel gelişimin engellenmesine, “ahlak, namus, şeref” diyerek pazarların gelişmemesine, “ibadet” diyerek zaman israfına, “zulüm etmeyin, öldürmeyin” diyerek milyonlarca miskinin korunmasına sebep oluyordu.  Yani Tanrı insanın paçalarından tutup onun ilerlemesini, GÜÇ elde etmesini engelleyen bir SANIydı. İnsanın ilerlemesi ve yeryüzüne hakim olmasını sağlayan aç gözlülüğü, hırsı,  tamahkarlığı, tecavüzkar oluşu, sınır tanımaz hadsizliği, bencilliği, zalimliğiydi. Modern keşiflerin ve büyük sanayileri kuran sermayenin temeli korsanlık, sömürü, hırsızlık, gasp, talan ve yağma ile biriken servetlerdi. Bunlar Tanrı’nın tavsiyelerini dinleyerek yapılamazdı.
Biz Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızı reddederek 200 yıldır dünyanın efendisi olduk. Ancak bu efendilik uzun süre gitmeyecek. Çünkü Tanrı’yı reddetmek bizi amaç boşluğuna düşürdü. Bu nihilizmdi. Kişinin, “yaşamın anlamsız” olduğunu düşündüğü ilk Nihilizm döneminin ardından Nihilizmin yıkıcı dönemi gelecek; o dönem de “karşıdakinin yaşamasının anlamsızlığı”  dönemi olacak ve bu korkunç bir boğuşma ile neticelenecek (Nietzsche’ciler bu dönemin 2. Dünya savaşı döneminde gerçekleştiğini düşünüyor.) Bu aşamadan sonra, hala dünyanın patronu olmak için Tanrı’yı ve O’na karşı sorumluluklarımızı reddetmek yetmeyecek: Bundan sonra Tanrı’dan geriye kalan hayaleti/hortlağı da yok etmeliyiz. Vurmamız gereken hedef,  Ahlaktır.
Soykütüğümüze dönmeli, klavuzluğumuzu neanderthal insana yaptırmalıyız. Ne zaman şüpheye düşsek ona dönüp bakmalı,  onda olmayana düşman olmalıyız.”
Yani Wendy Brown’ın Soykütüğün baş dönmesi dediği şey;  insanlığın tarih boyunca biriktirdiği değerlerin reddedileceği, erdem ve ahlak diye bildiklerimizin ahlaksızlık, ahlaksızlık diye bildiğimiz her şeyin erdem olarak tanımlanacağı bir kaos dönemi. Tam da bu tanıma uygun olarak “fakirlere yardım edin” çağrısı ahlaksızlık olarak tanımlıyor ve “birinin fakirlere yardım etmesi onun insani olarak gelişmemiş bir varlık olduğuna delildir çünkü o sahip olma duygusundan yoksundur”,  iddiasını dillendiriyordu Wendy Brown. Prof. Harari de, “Tanrı olmak istemek değil, Tanrı olmak istememektir ahlaksızlık” diyordu Homo Deus’ta.
Uygulamanın pratiğini görmek için ahlakın alt üst edilmesi ile ilgili iki örnek vermek istiyorum:
Türkiye’de cari kanunlara göre 18 yaşının altındaki bir kadınla evlenince tecavüz oluyor ve  tecavüzcüler koğuşunda 7 yıla kadar yatılabiliyor. Evlenilen 16 yaşının altında ise tecavüz suçundan hüküm 50 yıla kadar cezaya dönüşebiliyor. Ancak eğer kızla nikah kıyılmamışsa bu “kişisel özgürlük” alanına giriyor ve suç olmaktan çıkıyor. Zina özgürlük/ahlak, evlilik ise suç/ahlaksızlık kapsamına alınmış durumda. Böylece helal olan yasak, haram olan özgürlük diye tanımlanmış oldu. (Neandertal de nikah yoktu, nikah sonradan keşfedildi.) 
TCK 102.  madde ile evlilik içi tecavüz diye bir suç tanımlandı.  “Erkeğin karısıyla rızası dışında ilişkiye girmesi” olarak tanımlanan bu suçun cezası 2 yıldan 7 yıla kadar çıkabiliyor. Hatta kadının ruh sağlığı bozulduğuna dair bir kanaat oluşmuşsa iş ömür boyu cezaya kadar gidebiliyor.  “Tecavüz mü yoksa gönüllü birliktelik mi” olduğuna hukukun en temel ilkesi olan “suç, ispat edilene kadar masumiyet karinesi” iptal edilip sadece kadının beyanı ile karar veriliyor. (Bu kanunun feminist hareket için önemli bir kazanım olduğunu feminist hareketler de kabul ediyor.)

SIRASI GELMİŞKEN FEMİNİZM NEYDİ?
İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.
Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.
Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.
Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak.  
Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.
Din de feminizmin hedefinde
Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.
Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı. Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal hale gelmesi de düşündürücü.

Feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.
Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. 
Müslüman bir kadın feminist olabilir mi?
Cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

Genelde herhangi bir kavram önplana çıktığında isteristemez doğu-batı tartışması da beraberinde gelir. Doğudan kastettiğimiz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.
Küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.
Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.
Aslında soru şu olmalı? “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.
İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.
Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

BİR DE FEHMİNİZM MESELESİ VAR
Nüfus ya da eski deyimle “kafa kağıdındaki” ismim FEHMİ. Ailedeki ismim ise Murat! Hadi bu kez yazımıza biraz espri katalım da Fehminizm’den bahsedelim.
Fehmi’nin kelime anlamı fehimden yola çıkarak anlayışlı, kavrayışlı olan kimse demektir.
“İzm” ise İngilizce’de -ism sonekidir. Türkçe’de -cilik, -culuk, -lıkçılık şeklinde bir kelimenin sonuna gelir. Sonu -ism ile bitmesine rağmen Türkçe’de birçoğu aynıyla kullanılıp -izm sesiyle kullanılır. Bu kelimeler bir doktrine, akıma, teoriye, politik yapılara, sanat ve meslek akımlarına, devlet kavramlarına, din ve mezheplere ait olabilir. Kominizm, kapitalizm, realizm gibi… Eski Yunanca “ismos”tan gelen ektir. Esas kökü itibariyle “doktrin” manasına gelmektedir.
Cemil Meriç’e göre; ‘anlama kabiliyetimize giydirilmiş deli gömlekleridir’; bütün izm’ler! 
Aslında insanların, insanlar tarafından yapılan ve yapılacak olan ayrımcılığını kolaylaştıran basmakalıp felsefi terimlerdir. Bir grubun ya da topluluğun diğerlerinden farkını belirtir.
Yirminci yüzyıl beşeri ideolojilerinin yaftasıdır. Yaftalamanın kısa yolu, uzlaşma ve anlaşmanın önündeki settir. Yarı aydınların dinidir “izm”. Aslında kullanımı sokağa nüfuz etmiş kaypaklık bildiren bir son ektir. 
Bir kitleyi mi sömürmek istiyorsunuz? O kitlenin inanışının ya da hayatı algılama biçiminin sonuna “izm” koyun, “ben sizin bunalımlarınıza son vermek için geldim”ler eşliğinde hangi “izm”den yana olduğunuzu söyleyin ve karşı “izm”lere de mutlaka ok atın. Çatışma ortamlarının bakteriel unsurudur “izm” ler!
Ya da insanları etrafınıza toplayıp güç kazanmak ya da gücünüze güç katmak mı istiyorsunuz; neden bir izm sahibi olmuyorsunuz?
Herkesin bir izm i var ise buyrun bir de benden bir izm! FEHMİNİZM! Tarafgirlerimin ismi Fehministlerdir!
Ne demekti, Fehmi? Anlayışlı olan! Anlayış! Nedir anlayışın dayanağı? Kendini karşıdakinin yerine koymak! Yani; empati!
Empati veya eşduyum, bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kendi duygularını başka nesnelere yansıtmak anlamında da kullanılır. Empatinin zıt anlamlısı antipatidir
Yani; 
1- Bir insanın kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakmak.
2- Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamak ve hissetmek.
3- O kişiyi anladığını ona ifade etmek.
Empati kaynağını nerden alır peki? Tabiki de İnsani Değerlerden! Peki nedir “İnsani Değerler?!”
İnsani değerler, bir başkasının insani varlığı için içimizde hissettiğimiz ve başkalarına göstermek istediğimiz kendi özümüz üzerine bina edilmiş birbirinden farklı müspet his ve duygularımızdır. Beşeri varlığı esas özüne ulaştıran ve o varlıktan gerçek anlamında bir insan meydana getiren duygu, düşünce ve davranışlardır. Bu değerlerle beşeri münasebetlerimizi geliştirebilir, çalışmalarımızı verimli hale getirebilir ve insani hayatımızı idame ettirebiliriz.
İnsanlığa kasteden şiddeti bunlarla önleyebilir, adâleti bunlarla gerçekleştirebilir ve insani huzuru bunlarla temin edebiliriz. Sadece insani değerlerle kendimizi bulabilir ve toplum halinde huzur ve güven içinde mutlu bir halde yaşabiliriz.
İnsani değerlerin kişilere yeniden öğretilmesi ve yaşatılması ile farklı din, dil, kültür ve cinslerle insanlar arası bağlar kurmak mümkün olacaktır.
İnsan benliğinin, heva ve heveslerinin, bencilliğin aksine etik değerlerin belirttiği, insanlara ve diğer bütün varlıklara saygı gösterilmesi ve haksızlık yapılmaması, onlara âdil davranılması demektir ki, ahlaki değerlerin evrensel emirlerindendir.
“İnsanlık”, insan yapan değerleri içerir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve dayanışma insana özgü ve bütün insanlar için ortak sayılabilecek üstün değerlerdir. İnsan her şeye bu değerlerin penceresinden bakar. İnsanın tavır ve davranışlarında kendini gösteren bu güzel ve doğru nitelikler herkes tarafından kabul görür. Medenileşmiş demokratik tüm toplumlarda bu tür üstün değerler onaylanır ve erdem olarak kabul edilir. Örneğin bir insanın hayatını kurtarmak için organ bağışında bulunmak erdemli bir davranış olur.
Adaletli davranma ve diğer insanlarla paylaşabilme, affetme affedici olabilme, ahde vefa (sözünde durma), akrabalara iyilik, ahlak sınırlarını aşmama, anlaşmalara riayet, barışçı olma, cömertlik, dargınları barıştırma, emanete riayet, fakirlere iyilik yapma, kırıcı olmadan insanların rahatsız olmayacağı şekilde konuşmak, güzelce tartışma, hilm sahibi olma, insanlara ve haklarına karşı saygılı olma, iyilikte yarışma, kendisi için istediğini başkası içinde isteme, kötülüğü iyilikle savma, selamlaşma, tevazu sahibi olma, varlıkları olduğu gibi görme ve varlığı değerli görme, Irkçı egoist olmama, gibi daha yüzlerce değeri sayabiliriz. Şefkatli olmak, alçakgönüllük, hoşgörü ve anlayışlı olmak, başkalarını kendi çıkarı ve amacı için kullanmamak, gerçek sevgiyi varedebilmek, açgözlülüğünü yenmiş olmak, sabırlı ve cesur olmak, dürüstçe ve yüreklice yaşamak vb...
Bir insan, diğer insanların, onlara ait özellikleri, niyetleri ve istekleri, davranışları hakkında hüküm verirken, kendisine ait olan değerler penceresinden bakar. Bu pencereden gördükleri, çerçeve içerisinde kalıyorsa onaylar aksi taktirde yadırgar ve reddeder.
Değer kelimesine toplumsal açıdan baktığımızda, çeşitli olaylar, olgular ve fikirler karşısında bireylerin tepki ve fikir birliği olarak tanımlayabiliriz.
Anlaşılacağı üzere, kişi, çevresini sahip olduğu değerlere göre yargılar. Aynı zamanda, kişi çevre tarafından, toplum değerlerine göre yargılanır. Bu karşılıklı yargılamaların, toplum bireyleri arasında bir istikrara kavuşması noktasında, toplumsal bir kültür değerleri bütününün oluştuğu görülür. Fakat oluşan her kültür, sahip olunması gereken değerleri ihtiva etmeyebilir. Psikolojik olarak sağlıksız insanlar mevcudiyeti nasıl doğal ise, sosyolojik olarak hasta toplumlar bulunabilir.
İnsani değerler ile evrensal değerler karıştırılmamalıdır!
Evrensel değerler kavramı da, bu düşünce ışığında ortaya çıkmıştır. Evrensel değer olarak nitelendirilen bir olgunun, uluslararası bir nitelik kazanmış olduğu bütün insanlığı ilgilendirdiği insanın doğasında mevcut olduğu varsayılır.
Günümüzde, evrensel değerler denilince genel olarak, insanın doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlükler, belli kriterlere bağlı olarak yaşamasını garanti altına almayı hedefleyen fikri, ahlaki ve sosyal değer yargıları anlaşılmaktadır. Kültürleşme sürecinde tüm dünya milletlerinin paylaşmaları gereken ortak kültür öğeleridir.
Evrensel değerler konusuna girmeden önce değer kelimesi üzerinde duralım:
“Değer” kelimesinin sözlük anlamı “Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet, bir şeyin ya da şahsın taşıdığı yüksek ve yararlı nitelik ya da kıymet “ olarak verilmiştir.
Değer kelimesini, psikolojik açıdan ele aldığımızda, düşünce, eylem işlem yada nesnenin insan için taşıdığı önemi belirleyen, niteliğe ve niceliğe ilişkin inançlardır şeklinde tanımlayabiliriz.
Bir insan, diğer insanların, onlara ait özellikleri, niyetleri ve istekleri, davranışları hakkında hüküm verirken, kendisine ait olan değerler penceresinden bakar. Bu pencereden gördükleri, çerçeve içerisinde kalıyorsa onaylar aksi taktirde yadırgar ve reddeder.

Kişisel ve toplumsal, yani kültürel değerlerin ne olduğunu netletleştirdikten sonra, “Evrensel Değerler” ifadesi ile neyin işaret edildiğini anlamaya çalışalım.
Doğaya baktığımızda, onun her bir parçasının kusursuzluğunu ve sayılamayacak kadar çok parçanın, inanılmayacak kadar mükemmel uyumunu görürüz. Bunu, keşfedilmiş en büyük astronomik sistemlerden, gözümüzle görebildiğimiz en küçük parçasına kadar gözlemlemek mümkündür.
Bunun sonucunda ise, söyleyebiliriz ki; doğa belli doğrular, gerçekler, kurallara göre işler ve bu kurallar, gerçekler ve doğrular tüm evren için geçerli olacaktır.
İnsan oğlunun da, bu evrenin içerisinde, onun bir parçası olarak varlığını sürdüğünü, düşündüğümüzde, insanoğlu için de, evrende değişmez doğrular, gerçekler ve kurallar olması gerektiği sonucuna varırız.
Evrensel değerler kavramı da, bu düşünce ışığında ortaya çıkmıştır. Evrensel değer olarak nitelendirilen bir olgunun, uluslararası bir nitelik kazanmış olduğu bütün insanlığı ilgilendirdiği insanın doğasında mevcut olduğu varsayılır.
Günümüzde, evrensel değerler denilince genel olarak, insanın doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlükler, belli kriterlere bağlı olarak yaşamasını garanti altına almayı hedefleyen fikri, ahlaki ve sosyal değer yargıları anlaşılmaktadır. Kültürleşme sürecinde tüm dünya milletlerinin paylaşmaları gereken ortak kültür öğeleridir.
Uluslar arası düzeyde insan hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, işçi hakları, hasta hakları ve azınlık hakları olarak algılanmakta ve uygulama alanı bulmaktadır.
Evrensel değerleri, doğanın içinde kendiğilinden var olan değerler olarak tanımlamıştık. Öte yandan, doğa kanunları ile uyumlu olan canlıların güçlendiği, uyumu yakalayamayanların zayıfladığı ve zayıf olanların yine tabiat tarafından elendiği, kanıtlanmış bir gerçektir. Bu gerçek “Doğal Seleksiyon” olarak adlandırılmaktadır.
Kültürün de toplumsal ve canlı bir olgu olduğunu göz önüne alarak, sahip olduğu değerlerin evrensel değerlerle taban tabana zıt olduğu bir kültür düşündüğümüzde bu kültürün dolayısıyla toplumun doğal seleksiyona tabi tutularak, doğa tarafından yok edileceği sonucuna varmak yanlış olmaz.
Tarihte yaşamış üç yüz kadar uygarlığı incelediğimizde bu uygarlıklar içerisinde kültürleri evrensel değerlerden yoksun olanların zaman içinde yok olduğu sonucunu görürüz. Kültürel değerler ve evresel değerler arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğu görülmektedir.
Bütün bunların ışığında, tarih öncesi çağlardan beri varlığını sürdürmekte olan Türk Milletinin, sahip olduğu kültürel değerlerin evrensel değerler ile büyük oranda örtüştüğü, değişimini ve gelişimini evrensel değerler doğrultusunda devam ettirdiği sonucuna varabiliriz. Binlerce yıllık sağlam kültürel kökümüze rağmen Türk Milletinin kültürü de çağımızdaki baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişmelerle, tüm dünyanın yaşadığı değişim atağı içerisinde payına düşen değişimi yaşamaktadır. Bu hızlı değişimin, tarihimizde yaşanmış olan üstün değerleri kayba uğratmadan, bir gelişim şeklinde yaşatmak ise, değişim istikametinin evrensel değerler doğrultusunda gerçekleşmesiyle mümkün olacaktır.
Halkımızın düşük eğitim seviyesi göz önüne alındığında evrensel değerler ile emperyal değerlerin arasında bir metamorforda olduğunuda unutmayalım.
Her birimiz düşünerek ya da hislerimize başvurarak pek çok değerin evrensel olduğuna hükmedebiliriz. Bu değerlerin insan ve toplum için zararlı olduğu ispatlanmadıkça, bunun yanlışlığı da iddia edilemez.
Günümüzde en çok kullanılan kültürel kavramlardan biri de evrensel kültürdür. Buna bazen küresel kültür denmektedir.
Küreselleşme toplumların yönetimi ve yönetim politikaları, ideolojisi ve kültürleri üzerinde uluslararası sermayenin ekonomik politikası, kültürü ve ideolojisinin egemenliğini kurması ve geliştirmesini anlatır. Küreselleşme yeni-sömürgeciliğe geçişi büyük ölçüde tamamlamayan emperyalizmin kendi için koyduğu yeni isimdir. Küreselleşmede esnek üretim, yerellik, bürokrasinin küçültülmesi, yapısal uyarlamalar, özelleştirme, deregülasyon, gümrüklerin kaldırılması, uluslararası şirketlere garantiler, teşvikler ve teşviki kolaylaştıran yasalar gibi küresel sermayenin ve ortaklarının işini kolaylaştıran, karını artıran ve ona güvenli pazar ortamı yaratan kurumsallaşma ve ilişkinin doğasını biçimlendirme vardır. Bilinç yönetimiyle ilgili meşrulaştırıcı gerekçe ise bu şirketlerin gittikleri yerlerde iş alanı açtığı, istihdamı artırdığı, standartları yükselttiği, demokratikleşmeyi getirdiği gibi iddialardır. Dolayısıyla, ekonomik küreselleşmenin başarısı bilinçsel, bilişsel, davranışsal ve kültürel küreselleşmenin yaygınlık kazanmasına bağlıdır. Bu ikinci türle küreselleşme desteklenerek tamamlanır.
Emperyalizm küreselleşme olarak satılmaya başlandığından beri küresel pazarın kültürü, yani kültürel emperyalizm de evrensel kültür olarak dönüşüme uğratıldı. Küresel kültür çıktığı yerin çok ötesinde işler. Menşeiyle hiç bir gerçek bağ tutmaz; bağlamsızdır, başka yerlerden (ve hiç bir yerden) gelen ayrı elemanlara sahiptir. Ortak bir geçmişle bir bağ kurmaz ve tutmaz; ulusal kültürden farklı olarak “hafızasızdır” veya çok kısa bir hafızaya sahiptir. Aslında küresel kültür teknolojiyle üretilmiş, bilinç yönetimi yapıları içinde hesaplanmış bir kültürdür. Görünüşte bir yere, dine, inanca, dünya görüşüne bağlı değildir, kopmuştur ve yansızdır. Varlığı önce teknolojik kitle üretimine ve uluslararası dağıtıma bağlıdır; sonra da tüketen kitlelere. Sürekliliği uluslararası pazar yapısı ve iletişim sistemlerine bağlıdır.
İnsanın toplumsal yaşamında hiç bir şey her insanı kapsayan evrenselliğe sahip olamaz. Doğum, ölüm, üretim, yemek, içmek, barınmak ve iletişim gibi evrensel gerçekler vardır, fakat evrensel gerçekler somut insanın somut yaşam koşullarında evrenselliğini yitirir. Kadınların doğurduğu evrensel bir gerçektir, çünkü dünyanın her yerinde kadınlar doğurur. Fakat dünyanın her yerinde kadınlar aynı şekilde doğurmaz, aynı şekilde çocuk yetiştirmez. Dolayısıyla evrensel gerçek ile kültürü karıştırmamak gerekir. Evrensel gerçek somut sosyal üretimin kültürel pratiğinde evrensel karakterini yitirir.
Niceliksel çoklukla evrenselliği de karıştırmamak gerekir. Evrensel olanı belirleyen nicel çokluk değil, nitel karakterdir. İnsanların susadığı ve su içtiği evrensel bir gerçektir. Suyun ne tür olduğu, nasıl içildiği ve suyun içilmesinden ne tür doyumlar elde edildiği kültüreldir. Herkesin Coca Cola içmesi, Coca Cola kültürünün evrenselliğini anlatmaz; bir tüketim kültürünün diğer kültürler üzerindeki egemenliğini anlatır. Herkesin Coca Cola içmesi evrensellik için yeterli bir koşul değildir, o kültürel pratiğin her yerde yeniden üretilmesi ve anlamlandırılmasında ortaklık olmalıdır: Her yerde herkes Coca Colayı aynı nedenlerle, aynı doyumlarla ve aynı atıflarla içmezler. Mal tüketiminin nicel yaygınlığının nedenleri, sağladığı psikolojik doyumlar ve giderdiği gereksinimler aynı değildir. Dolayısıyla, tüketim her yerde olsa bile, evrensel kültürden bahsedilemez. Dönerin her yerde yenmesi döner kültürünü evrensel bir kültür yapmaz. Marlboro içen biri Amerikanın bir parçasına sahip olamaz. Aslında evrensel kültür imkansız bir düştür! 
Global köyün insanları, özellikle Batılıların dışındakiler, 1980’den beri elektronik medyanın haber, hayal ve imaj dünyasının içine kitleler halinde atılmışlardır, fakat küreselcilerin iddiasının aksine, globalleşme ve dönüşüm siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar ötesine geçerek insanları egemen bir dünya cemiyetinin üyesi yapmamıştır. Üyelik ile kölelik ve sömürü karıştırılmamalıdır. Zincire vurulanın zincirine üyeliği, zincirine vurgunluğunu (sahte bilinci) anlatır ve bu üyelik zincire vurulmanın (örneğin ücret köleliğinin) ortadan kalktığını (veya emperyalizmin olmadığını) anlatmaz Evrensellik ve küresellik;  baskınlığı, boyun sunmayı, boyun sundurmayı ve mücadeleyi içinde taşıyan bir öznelliği anlatır.
Evrensel kültür: Farklı ırkları, farklı dilleri içine alan kültürdür. Bütün kültürleri içeren bir kültür çeşididir.Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada sonraki kuşaklara iletmede kullanılan insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümüdür.
Günümüzde en çok kullanılan kültürel kavramlardan biri de evrensel kültürdür Buna bazen küresel kültür denmektedir 
Küreselleşme toplumların yönetimi ve yönetim politikaları, ideolojisi ve kültürleri üzerinde uluslararası sermayenin ekonomik politikası, kültürü ve ideolojisinin egemenliğini kurması ve geliştirmesini anlatır. Küreselleşme yeni-sömürgeciliğe geçişi büyük ölçüde tamamlamayan emperyalizmin kendi için koyduğu yeni isimdir. Küreselleşmede esnek üretim, yerellik, bürokrasinin küçültülmesi, yapısal uyarlamalar, özelleştirme, deregülasyon, gümrüklerin kaldırılması, uluslararası şirketlere garantiler, teşvikler ve teşviki kolaylaştıran yasalar gibi küresel sermayenin ve ortaklarının işini kolaylaştıran, karını artıran ve ona güvenli pazar ortamı yaratan kurumsallaşma ve ilişkinin doğasını biçimlendirme vardır Bilinç yönetimiyle ilgili meşrulaştırıcı gerekçe ise bu şirketlerin gittikleri yerlerde iş alanı açtığı, istihdamı artırdığı, standartları yükselttiği, demokratikleşmeyi getirdiği gibi iddialardır Dolayısıyla, ekonomik küreselleşmenin başarısı bilinçsel, bilişsel, davranışsal ve kültürel küreselleşmenin yaygınlık kazanmasına bağlıdır Bu ikinci türle küreselleşme desteklenerek tamamlanır
Ulusal kültür: Ulusal (milli) kültür, bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan ulusal (milli)kültürdür. Bir millete özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler.Bir milletteki toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.
Milletlerin, tarih boyunca geçirdikleri pek çok sarsıntılı anlardan bile hiç elden bırakmadıkları bir takım değerleri vardır. Bu değerler, fert fert olduğu kadar toplumun bütün katlarında da aynı şevk ve heyecan kaynağı olur. Çünkü bu değerler o milleti meydana getiren bütün kişilerin ve zümrelerin ortak var oluş kaynakları, var oluş sebepleridir. Devletler, başka devlet ve milletlerle olan münasebetlerine hep bu millî değerleri açısından bakmak zorundadırlar. Yeni ortaya çıkan durumları da milletler ve millî değerler çerçevesinde değerlendirip yollarını ona göre çizmek durumundadırlar. Bu millî değerlerin bir kısmı ortaktır. Yani diğer milletler ve devletler de aynı değerlere sahip olmak arzusu besleyebilirler. O değerlerin yanında bir takım millîlik vasfı taşıyan pek çok özel değerler vardır. Türk milleti olarak bizim millî değerlerimiz, vatan sevgisi, bayrak, millî marş, istiklal, dinî inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, yakın tarihimizde geçirmiş olduğumuz mücadeleler, devlet ve millet büyüklerimiz, tarihî kişiliklerimiz vb. sayılabilir.
Dolayısıyla anlıyoruzki dünya barışına geçebilmenin tek yolu FEHMİNİZMDİR!  Haydi Fehministler küresel bir faaliyet gösterip bu yazıyı diğer izm sahibi insanlarla paylaşalım. Dünyanın değişik dillerine çeviripte paylaşalım hemide! Artık Türkiye kökenli yani bir ideolojimizde oldu. Hayrlı olsun!
Buradaki sözümüzü üstad Sezai Karakoç ile bitirelim
“Anlamak masraflı iştir; emek, gayret, samimiyet ister.
Yanlış anlamak kolaydır oysa; biraz kötü niyet biraz cehalet kâfidir.”

KONUMUZA DÖNECEK OLURSAK
Diğer taraftan son yüzyılda Freud’dan sonra dünyayı en çok etkileyen adam, 20. Yüzyılın ahlakını değiştiren adam , cinselliği tabu olmaktan çıkaran bir dahi  gibi sıfatlarla anılan ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” fikrinin babası olan  Alfred Kinsey (Alfred Kinsey’e tekrar döneceğiz), Human Female eserinde nüktedan bir şekilde “tecavüzle iyi vakit geçirmek arasındaki fark, kız sonunda eve döndüğünde ebeveynlerinin uyanık olup olmamasına bağlıdır”, der.
Kinsey’in tecavüzün “bir seks oyunundan ibaret”  olduğuna ve “kolayca unutulabilecek bir şey olduğu”na dair fikirlerinin devamcıları olan Amerika, İngiltere ve İskandinav ülkelerindeki feminist hareketler, tecavüz rakamlarının çok yükselmesi ile  “tecavüzün” suç olmaktan çıkarılıp “nezaketsiz” davranış olarak tanımlanması için gündem oluşturmaya çalışıyorlar.
 Diyorlar ki;”Tecavüze ağır cezalar istenmesinin nedeni ataerkil kültürden kaynaklanıyor. Öyle büyütülecek bir suç değil.”  Bu arada Türkiye’de de “tecavüz” tabirinin “cinsel istismara” dönüştürülmesinin de bu suça karşı tepkinin yumuşatılması olarak düşünülebileceği kanaatindeyim.
Dikkat ederseniz bir taraftan; kadınla zorla ilişkide kocaların cezalandırılması talep edilirken, diğer taraftan; evlenmeden tek seferlik tecavüz suç olarak tanımlanmamalıdır, diye kamuoyu hazırlanıyor. (Neandertal de ilişkide rızaya veya nikaha dikkat etmezdi.)
Bu noktada sık sık gündemimize getirilen ve muhtemelen gittikçe daha sık gündeme getirilecek olan “Hayvan Hakları Kuramı”na yahut “İnsan” tanımının yok edilmesi konusuna girmeye ihtiyaç hissediyorum.
Hayvan Hakları
“İnsan” ancak Tanrı’nın varlığı ile var olabilir. “Tanrı,  her şeyi yarattı ve sadece insana ruhundan üfleyerek  O’nu hayvanlardan ayırdı, insan kıldı. Hayvanları ve diğer mahlukatı da onun hizmetine koşarak, O’nu tüm mahlukatın efendisi, kendisinin “halifesi” olarak görevlendirdi”,  diyordu dinler.
Ancak Tanrı yok ise, İnsanın değerini aldığı kutsal kaynak ya da kutsal görev ve sorumluluk da yoktur. Bu demektir ki, insanın diğerlerinin üzerine otorite tesis etmesinin, “efendi” olmasının, onlardan fayda sağlamasının dayanağı da yoktur. Tanrı’nın olmadığı yerde insan ancak, diğer hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir hayvan olabilir. Tersten de söylenebilir; Tanrı yok ise; hayvanlar, gelişmemiş insanlardır.
Bir insan sırf daha iyi matematik sorusu çözüyor diye ya da daha iyi resim yapıyor diye diğer insanlardan üstün ve farklı haklara sahip olamazsa, insan da gelişmiş bir hayvan olarak  sırf çevreden gelen verileri daha karmaşık formüllerle değerlendirebiliyor diye, hayvanlardan üstün olamaz.  Dolayısı ile insanın sahip olduğu her hakka hayvanlar da sahiptir, diyorlar.(Evlenmek dahil.)
Bunun için bazı organizasyonlar geliştirilmeye başlandı bile: Mesela Tek Sağlık İnisiyatifi (One Health İnitiative) kendini, “İnsan sağlığı, hayvan sağlığı ve ekosistem sağlığının birbirinden ayrı tutulamaz biçimde bağlı olduğunu dikkate alan Tek Sağlık; doktorlar, veterinerler, diğer bilimsel sağlık ve çevre uzmanlarıyla işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmek, ayrıca bu amaçlara ulaşmak için önderlik ve ideare mukavemeti düzenleyerek bütün türlerin sağlığını ve refahını teşvik etme, geliştirme ve savunma amacını taşımaktadır. ”... şeklinde tanımlıyor. Bu hareket doktorlar ile veterinerleri bir araya getirme  hedefini güdüyor. Kanser, kalp krizi, diyabet, astım, arterit, grip salgınları gibi ortak birçok rahatsızlıklardan beraberce muzdarip olan insanlar ile hayvanlar arasında doktorluk-veterinerlik, hemşirelik-hayvan bakıcılığı gibi ayrıştırıcı çizgilerin olmamasını savunuyorlar. Kemik, diş, bağışıklık sistemi gibi birçok alanda eş biçimliliğin olması ve bu alanlarda hem hayvanları hem insanları tanımlayacak ortak yeni tanımlar geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorlar.
Buraya kadar her şey normal gibi duruyor. (Zaten arabalarının içinde diri diri yanan 5 kişilik ailenin haberi ancak kenar köşede yer bulurken, ayakları kesilen köpek haberinin haftalarca ekranlarda döndüğü bir ortamda bunlara itiraz etmek de kolay değil.)
Problem şurada ki; şu an mevcut insan nüfusunun %80’i bile henüz bu hakların çoğundan (yemek, temiz su,  barınak, güvenlik, özgürlük, onurlu hayat vs ) nasiplenememişken ineklere, domuzlara, köpeklere, farelere de bunları vaad etmek nasıl mümkün olacak?
Hayvanları insanların seviyesine çıkarmak mümkün değil ama insanları hayvan seviyesine indirmek  pekala mümkün. Tabi zengin/güçlüleri değil, güçsüz ve fakir olanları.(Yalnız zenginliğin ölçüsü milyon dolarlar değil, milyar dolarlardır artık.)
İtalyan filozof, feminist kuramcı Rosi Braidotti, İnsan Sonrası isimli eserinde; “.. insan sonrası kuramı, insanmerkezciliğin kibrine ve insanın aşkın bir kategori olarak ‘istisna addedilmesine’ karşı çıkar.” derken felsefeci ve Hayvan Hakları aktivisti Paola Cavalieri de onunla hemfikir; “İnsan Haklarından insanı çıkarmanın vakti geldi.”  Yani “İnsan” aşkın bir varlık değildir; dolayısı ile “İnsan Hakları”  diye özel bir kategoriden bahsedilemez. Hayvanlarla, insanlar ayrı kategorilerde, ayrı haklarla savunulmamalı, tüm canlılar aynı hakları sahip olmalıdırlar” diyorlar. 
Prof. Harari de aynı fikirde ancak farklı sebeple: “İnsan Hakları ya da İnsan Eşitliği, en güçlü insanları hadım ederek süper insanların gelişmesinin önüne geçilebilir, hatta bunlarla Homo Sapiens’in bozulmasına ve soyunun tükenmesine bile neden olabiliriz.” Anladığım kadarı ile İnsan Hakları seviyesinin çok yüksek olduğunu, Süper İnsanların hedeflerinin ya da hayallerinin önünde engel teşkil ettiğini ve bu engelin kaldırılması gerektiğini söylüyor Prof Harari. “Eğer seçkin bir millet insanlığın gelişimine devamlı ön ayak oluyorsa onu insan türünün evrimine bir katkı sağlamayan diğerlerinden üstün tutmalıyız” derken de bu görüşünü destekliyor. (İnsan ırkının gelişmesine destek verenler Yahudiler vermeyenler diğerleri mi? Harari “biz efendi olalım sizin köle olmanız gayet doğal, bunu garipsememelisiniz, kabullenin demeye çalışıyor.)

Sadece Hayvan Hakları değil, aynı zamanda “Gelişmiş Hayvanların” da hakları.
Eğer Rosi Braidotti’nin iddia ettiği gibi insan, “insan tabiatına” ilişkin toplumsal sözleşme halini almış tarih içinde üretilmiş bir uydurma ise ve insan diye özel bir kategori yok ise,  biz de sadece “gelişmiş hayvanlar” isek ve insan evrimine katkıda bulunan o “süper insan”lardan da değilsek, egemenlerin gözünde “hayvanlardan” hiç bir farkımız yok demektir. O halde Egemenlerin, Hayvan Hakları” diye tartıştıkları şey süper olamayan insanların (gelişmiş hayvanların) hakları meselesi değil midir? Bize göre tam da bunu kastediyorlar ve aslında hayvan hakları diye tartıştıkları şey; yeni kurulmakta olan düzende GÜÇLÜ olamayan insanların (gelişmiş şehir hayvanlarının) konumlarını tayin etmeye yönelik sosyo-ekonomik politikalardan ibaret.
Hayvan Hakları tartışmalarını, “fakir ve güçsüzlerin yeni düzendeki hukuki zemini” tartışmaları şeklinde okumak, çok komplocu bir yaklaşım gibi gelebilir. Ancak böyle düşünmenin, kısırlaştırılarak nesillerinin tükenmesini bekleyeceğimiz domuz ve ineklere tazminat verme tartışmalarında “Domuzlara nasıl bir tazminat vereceğiz?” gibi saçma sorulara cevap vermeye çalışmaktan da bizi kurtardığını da görmek gerekiyor. 
ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasi Kuramı kitabında; insanların kendi menfaatleri için besledikleri hayvanların yumurtalarını, etlerini, sütlerini, derilerini vs. gasp etmeleri, kullanmaları, yemeleri, içmeleri vahşiliktir. İnsanın bu vahşi dönemi bitmeli ve hayvanlara, insanlara tanınan tüm haklar tanınmalıdır, deniliyor. İnsanların zekileri, daha az zekiler diye başka insanların etini yemez, sütünü içmez, derisini giymezler. Hayvanlarla eşitiz, onların da etini yiyemeyiz, sütünü içemeyiz ve onları sömürmek için çiftliklere, ahırlara, kümeslere hapsedemeyiz. Ancak onları sömürmeyi bıraktığımızda yeni bir sorunla karşı karşıya kalacağız: “Barınaklara, çiftliklere, kümeslere hapsedilmiş milyarlarca şehir hayvanına ne olacak?”, denilerek asıl konuya giriliyor.
ZOOpolis isimli kitaptan evcil şehir hayvanlarına ne olacağı ile ilgili tartışmaları bir kaç madde etrafında özetlemeye çalışayım:
Ehlileştirilmiş hayvanların (yani işsiz atıkların) toptan, kitleler halinde bir seferde yok edilmesi sorunun en hızlı çözümüdür.
Ancak bu çok zalimce ve korkunç acılara neden olacağından bu seçenek kabul edilemez.
Ehlileştirilmiş hayvanlar(ıskartalar), medeni insanların sağlayacağı ortamlarda, medeni insanların yardımı ile yaşamaya devam etmelidir. Bu bir tazminat olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu onların doğallıklarına müdahale olacağından; böyle bir teklif,  iğrenç ve ahlaksızca bir teklif olacaktır. Kabul edilemez.
Doğada, hayvan egemen alanlar var ederek onların şehirlerle/medeni insanlara münasebetleri tamamen kesilip kendi hallerine bırakılmalılar.
Ancak şehirlerde yaşamaya alışmış ve doğal ortamda yaşama kabiliyetini kaybetmişleri tekrar doğaya salıp onların medeni dünyadan yardım almalarını engellemek dolaylı yoldan onları açlıktan öldürmek ya da birbirlerini vahşice katletmelerini beklemek anlamına geleceğinden bu da başka bir vahşet olacaktır bu da kabul edilemez.
Hayvan egemen alanlara salınmış hayvanları dışarıdan destekleyerek süreç içinde nüfuslarının azalmasına yönelik tedbirler alınmalıdır.
Ancak bu durumda geçiş süreci çok uzayıp nesiller boyu sürecektir. Bu da onlardan sorumlu olanlara ekonomik yük yükleyecektir. Ki bu halde 2. seçenekten bir farkı kalmıyor.
Bu sürecin hızlanması için hayvan egemen bölgelere bırakılan hayvanlar “kısırlaştırılmalı” ve “nüfusları vasilerce sürekli kontrol” altında tutularak bir iki nesilde soyları tüketilmeli ya da en aza indirilmelidir.
En uygun seçenek bu olarak görülüyor.       
Nitekim yazarın devamında verip tartıştığı bir örnek konuyu açıklar nitelikte:
Yazar, komşusunun köpeğine, bahçe çitini aşan başka bir köpeğin tecavüz ettiğini söylüyor. Köpek hamile kalmıştır.  Köpeğin başlangıçta istemediği ve kendi menfaatine olmayan ancak evrimsel içgüdüleri nedeniyle sahiplendiği bu hamilelik karşısında onun sorumlusu ve yöneticisi olan sahibine düşen görev nedir?
Cevap şöyle oluyor: Kendi menfaatlerini bilemeyecek durumda olanlara karşı, tepki ve masraf ne olursa olsun kısırlaştırma/kürtaj, hayvan vasilerinin ihmal edilemeyecek ahlaki sorumluluğudur.
Eğer bizim perspektifimiz doğru ise bu cümle; sermayenin, devletlere verdiği bir direktif olarak okunabilir: Bedeli ve masrafı ne olursa olsun toplumların fikrini sormadan, kontrolsüz üremeye izin vermemek dolayısı ile nüfuslarını azaltmak devletlerin sorumluluğudur.
Bunu Prof. Harari’nin cümlesi ile beraber düşünelim:  “Nasıl ki Homo Sapiens (bugünün insanı) maymunlara ya da neanderthale “ne istersin” diye sormamışsa, geleceğin süper insanı “Homo Deus” da bugünün insanı Homo Sapiens’e  kanunları yaparken, “Ne düşünüyorsun, ne istersin?” diye sormayacak.”    
Ve sıradan insanlara “Nasıl bir dünya istiyorsunuz?” diye sormadan kanunları yapıyorlar. Benim de aklıma İstanbul Sözleşmesi geliyor.

İstanbul Sözleşmesi: Alternatif Hikayeler ya da Farklı Aile Formlarının Çatı Metni
Dünyada ilk olarak İstanbul’da, Türkiye’nin (hem de şerhsiz) imzaladığı bir sözleşme olduğu için İstanbul Convention(Sözleşmesi) adını alan bu çalışma, daha şimdiden (şerhler koyarak da olsa) 44 ülkenin imzaladığı dünya çapında bir projeye dönüştü.
İstanbul Sözleşmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında cephelerde eriyen erkek nüfus nedeniyle ortaya çıkan işçi ihtiyacını, kadınları sanayiye çekerek kapatmaya çalışan sermaye destekli projelerden biri olan cinsiyet eşitliği projesinin devamı olarak düşünülebilir.
Zeminini 1957 yılında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Anlaşmasının 119. Maddesindeki “Kadın Erkek Eşitliği”nden, fikri altyapısını Alfred Kinsey’den, dinamizmini feminist hareketlerden, lojistik desteğini büyük sermayeden alıyor. Başlangıçta “Cinsiyet Eşitliği” olan tanım genişleyerek İstanbul Sözleşmesinde, “Cinsiyet, Cinsel Yönelim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ne dönüştü. Başta Kadın–Erkek eşitliği olan ilke de, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile birlikte; Erkek, Kadın, Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans(LGBT) ve diğer formlar eşitliğine dönüştürüldü. 
Egemenler, böylesi bir dönüşüme ihtiyaç duyuyorlar. Bu anlamda böylesi bir dönüşümü hedefleyen İstanbul Sözleşmesinin, “Ailesiz Toplum Projesi”, “Farklı Aile formları Projesi” veya “Aile Sonrası Toplumun Hukuki Alt Yapı Çalışması” olarak okunabileceği kanaatindeyim.

EGEMENLERİ NE KADAR TANIYORUZ?

“Batı, katliam yapma istidâdına sahiptir. Size neleri hatırlatayım ki? Amerikan kızılderililerinin imhâ edilmesini mi? Esir ticaretini mi? Hiroşima’yı mı? Auschwitz’i mi? Hıristiyan batı uygarlığı budur!.. Biliyor musunuz ki; dünyadaki zenginliklerin yüzde 80’i, nüfusun yüzde 20’si tarafından kontrol edilmekte ve tüketilmektedir? Yılda 40 milyon kişi ölmektedir ki, bu da gün başına bir Hiroşima demektir. Önce ateşi alevlendiriyorlar, sonra da itfaiyecilik oyunu oynuyorlar! Hâlâ haçlı seferleri devrini yaşamaktayız...” (Roger Graudy)
DÜNYAYI SÜBYANCI SATANİST SAPKIN BİR ÇETE YÖNETİYOR’
Büyük bir cesaret örneği sergileyen Avustralyalı kadın muhabir Fiona Barrett, Sidney’de geçtiğimiz aylarda düzenlediği basın toplantısıyla, küresel sistemin hâkimi durumundaki kişilerin sapkınlıklarını ifşa etti. Kendisinin de eski bir satanist ritüel kurbanı ve uluslararası VIP sübyancı halkasının parçası olduğunu açıklayan gazeteci Fiona, satanist çocuk tecavüzü şebekesinin ve uluslararası çocuk ticaretinin varlığını ifşa etmekle kalmadı; pek çok işadamı, siyasetçi ve bürokratın da ismini verdi.
KAÇIRILAN ÇOCUKLARA TECEVÜZ EDİYORLAR
Gazeteci Fiona, çocuk kesme ve minik çocuklara tecavüz fiillerine karışan bu hannas, eski ve yeni devlet başkanları, başbakan, bakan, işadamı, tanınmış aktörler, ünlü kişiler, tanınmış hâkimler, meşhur politikacılar ve papazlardan oluşuyor. Aynen ABD ve İngiltere’de olduğu gibi, bu şebekenin Avustralya’da da tüm kilit kuruluş ve organizasyonların başında yer aldığını söyledi. Bu beyanlar dünya çapında kaçırılan çocukların ne amaçlı pazarlandığı ve kullanıldığı da netleştiriyor. Bu arada mülteci sorunu yaşayan dünyada kaçırılan ve kayıp çocuklar meselesini de etraflıca düşünmeliyiz. 
SÜBYANCILAR HIZLA YAYILIYOR
Fiona, Avustralya’nın bir ‘sübyancı cenneti’ olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: Üvey ailem, bizzat beni Sidney merkezli uluslararası bir çocuk kaçakçısı sübyancı halkasına teslim etti. Bazı kurbanlar sokaktan kaçırılan çocuklar, bazıları doğum belgesi bile alınmadan sırf bu iş için büyütülmekte, bazıları da nesiller boyu süregelen istismar sisteminden gelmektedir. Bu sonuncular, gelecekte sistemin failleri ve idarecileri olmaları umularak eğitilmektedir.
SİNDİRİP SABREDEBİLECEKSENİZ OKUMAYA DEVAM EDİN
Haberi yayınlayan düşünce kuruluşu editörü,” girişten sonra şunları kaydediyor: “Buradan sonra anlatılanları sindirmek ciddi oranda olgunluk gerektirmektedir. Ancak dünyada gerçekten neler olup bittiğine alaka duyuyorsanız okumaya devam edin.” Fiona, satanist ritüel, tecavüz, işkence ve katletme dahil her şeyi gördü ve şunu söylüyor: “Tanık olduğum ve deneyimlediğim suçları ifşa ettiğim için görmekte olduğum muamele, bizzat yaşadığım orijinal istismarlardan çok daha kötü.” Gerçekten dayanabilecek bir güce sahipseniz devam edin. Zira hem tercümeyi yapan arkadaşım, hem de bunu kaleme alırken ben dayanamadım. Tashihleri yapmak için bir kez daha dönüp bakmaya yüreğim dayanmadı.
BENİ DAHA İKİ YAŞINDA İSTİSMAR ETTİLER
Avustralyalı gazeteci Fiona, iki yaşı gibi erken bir yaşta istismara uğramaya başladığını söylüyor. O sahnelerin hiç birinin gözünün önünden gitmediğinden söz ediyor. Sonraları, hâlâ daha küçük bir kız çocuğuyken VIP partilerine bırakıldığını, meşhur politikacı, aktör ve ünlülerin kokain içmesinin izlettirildiğini, tecavüz edildiğini, diğerlerinin cinsel ilişkilerinin izlettirildiğini, sonra bir havuzda boğulmaya çalışıldığını hatırlıyor. Sadece tecavüz edilip istismara uğraması değil, aynı zamanda kişilik çözülmesi yoluyla kopuş sağlamak amacıyla sığır elektroşoku gibi işkence formunda satanist ritüellere de maruz kalmış. Bu sübyancı çetenin nasıl en üst seviyelere çıktığını, Canberra’daki Parlamento Binası’nda bile sefahat âlemler düzenlediklerini anlatıyor.
İŞTE O SAPIKLARDAN BAZILARI
Fiona Barrett, kendisine cinsel istismar ve işkencede bulunanların bir bölümünün ismini tek tek veriyor. Ancak biz, bütün pisliğin adı açıklanan sınırlı sayıda kişinin ismini vererek çözülemeyeceğini, bildiğimizden, kişilerin isimlerinden ziyade unvanlarını vermekle yetinmeyi yeğliyoruz.
Bunlar eski bir ABD başkanı, dünyanın en ünlü televizyonunun patronu, Avustralya eski Başbakanları, CIA Ajanları, Evangelist ve Katolik papazlar, çok bilinen Hollywood aktörleri, Yahudiliği ile gurur duyduğunu söyleyen bir aktör, ünlü sporcular, eski bir Avustralya işçi partisi başkanı, çok zengin işadamları, çeşitli nüfuzlu kimseler…
‘DÜNYAYI SAPKINLARIN YURDUNA ÇEVİRMEK İÇİN UĞRAŞIYORLAR’
Dünyada çok sayıda nüfuzlu sübyancının bulunduğunu ileri süren Barret, bunların güçleri ve dokunulmazlığı sayesinde korunduklarını ve kimsenin ses çıkaramadığını söylüyor. Dünyayı sübyancı, homoseksüel sapıkların yurduna çevirmek için çabaladıklarını kaydeden gazeteci Barrett, batıda sapıkların önünün açıldığını, televizyon, radyo, gazete, müzik, siyaset, ekonomi ve hukuk dünyasında öne çıkarıldığını kaydediyor.
SAPIKLIKLAR CEMİYETİ: SKULLS AND BONES
Kendisinin uğradığı cinsel saldırı resim ve görüntülerinin Bohemian Grove’da çekildiğini belirten Barrett, gizli amaçlar ve yöntemler için 1880’lerde Kaliforniya’da kurulmuş, üyeleri, törenleri, ritüelleri ve yaptıkları çok gizli tutulan bir cemiyet olan Skulls and Bones gibi pek çok cemiyetin bulunduğunu da aktarıyor. Bir seferinde, pembe balon şeklinde bir odada olduğunu ve tecavüze uğradığını aktaran gazeteci mağdur ve ifşaatçı Fiona Barrett, diğer bir sefer de “Pofuduk Ayı Pikniği” diye adlandırılan, çocukların hayvanlar gibi avlanıp tecavüz edildiği çocuk tecavüz avı partisine katılmak zorunda kalmış.
CİZVİT VE KATOLİK PAPAZLAR DA AYİNDE
Satanist sübyancı şebekesini ve Bathurst’daki korkunç ritüeli ifşa eden Fiona Barrett, 1985’te Avustralya Bathurst’taki Satanik Ritüel’e şahit olduğunu anlattı. Fiona, bazı Avustralyalı ünlüler, yerel polisler ve Katolik cizvit okulu St. Stanislaus’dan rahiplerle birlikte gerçek bir Satanist ayinine katıldığını anlattı. Bu ayini “Baal”, “Lusifer”, “Satan”, “Sabahın oğlu” ve diğer mahlasları terennümle anılan ünlülerin yönettiğini ifşa ediyor ve satanik tanrılarına tapınıldığını belirtiyor.
‘HAMİLE KADIN ÖLDÜRÜLDÜ’
Fiona, bilahare bir dairenin ortasındaki hamile bir kadının seramonik bir şekilde öldürülüşüne tanıklık ediyor. Sonrasında, doğmamış bebeği çıkarıp, bir bıçakla parçalara ayırıp, altın bir tabağa konup, bir çeşit Kara komünyon-şarap ekmek ayini yaptıklarına tanık oluyor. (Fiona, bu noktada Katolik Kilisesi komünyonunun daha eski olan bu satanik komünyona dayandığından bahsediyor.
HİPNOZLA ROBOTLAŞTIRILAN ÇOCUKLAR
Bundan sonra, hipnotize edilerek robotlaşmış bazı çocukların öne çıktığını, bunların tahminen zihin kontrolü altında ya da tamamıyla sersemletilmiş olduğunu bildiriyor. Bruce Spence, bir samurai kılıcıyla öne çıkıp her bir çocuğun kafasını uçuruyor. Sonra tüm bunlardan cinsel olarak tahrik olmuş satanist güruh kanlı bir taşkınlığa başlıyor. Hepsi birden kudurmuş gibi, kadının ve çocuğun adrenalinli kanını içiyor. Satanistler insan kanındaki adrenaline bağımlı olup bununla kafayı bulurlar. Son olarak Beazley, onu da koparılmış kafalardan bir ısırık almaya zorluyor…
NİÇİN SATANİST SÜBYANCI ŞEBEKESİ DİYORUZ?
Dünyada yaygınlaştırılmaya çalışılan satanizmin, sübyancılığın da yaygınlaşmasına yol açtığı kaydediliyor. Fiona, mülakatta, kendisine tecavüz edenlerden bazılarının “sıradan” sübyancılar olduğunu, bazılarının ise satanizm denilen sapkınlığa mensup, karanlık tipler olduğundan söz ediyor. Bunların sadece tecavüz etmediğini; aynı zamanda işkence, kurban etme, ölü sevicilik ve yamyamlık gibi her türlü ahlaksızlığı ve melaneti işlediklerini gözler önüne seriyor.
SATANİST HİYERARŞİ VE YENİDÜNYA DÜZENİ PİRAMİDİ
Fiona, satanist hiyerarşi piramidinin nasıl işlediğini şöyle anlatıyor: “En alt düzeyde sokak çeteleri var. Sonra organize suç örgütleri ve mafya, sonra “elit klüp”e alınanlar, sonra bunların üstünde “sıradan” sübyancılar, en üstte de tam anlamıyla satanist olan “VIP elitler” var.”
En üste sadece kan bağı olanların çıkabildiğini söyleyen Fiona, bu iblislerin 13 kadarının illüminati soyundan geldiklerini söylüyor. Bu soylar ‘yarı tanrı’ olarak kutsanıyorlar. Bunların aşağısında 300 kadar, büyük ihtimalle saf kana, yani “kraliyet” veya reptilian DNA’sına sahip olmadıkları için asla en üst rütbeye ulaşamayanlar yer alıyor
Fiona, “OTO, free masonlar, scientology tarikatı mensupları, Katolik Kilisesi, CIA, Avustralya Askeriyesi ve diğer pek çokları aynı satanist şebekenin dallarıdır. Bu şebeke uluslararası çocuk kaçakçılığı halkasının ve yenidünya düzeninin tam kalbinde yer almaktadır” diyor.
DÜNYA SATANİST BİR SAPKIN MEZHEP TARAFINDAN YÖNETİLİYOR
İnanılması güç olsa da dünyayı, üyeleri ABD ve İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkeleri mesken edinmiş güç merkezlerinin en üst düzeylerini işgal etmiş satanist sapkın, aşağılık azınlık güruh yönetiyor. Bunlar insan değil, insan suretine bürünmüş iblisten de aşağı sapıklar. Bakmasını bilmek şartıyla; yüz, alın ve gözlerine baktığınızda bu hannası hemen tanımak mümkün.
Bunlar birbirlerine suç bağıyla bağlılar. Gıdaları savaş, silah, terör, iftira, tecavüz, katliam, soykırım yani kan. Bunlar bir gruba değil insanlığa düşmanlar. Bizler gayet iyi bilsek de Fiona, bunların insan, çocuk ve kadın hakları savunucusu göründüklerini, kadınları feministleştirme ve sapkınlığı artırmak için çalıştıklarını, politika başta olmak üzere istihbarat, sinema, medya, müzik, tıp, moda gibi alanları işgal ettiklerine dikkati çekiyor.
‘HATALI HAFIZA VAKFI’ İLE İKNA AYARI
Satanistler, kurbanların ortaya çıkıp hikâyelerini anlatmasını engellemek amacıyla “Hatalı Hafıza Vakfı” adında sahte bir organizasyon kurmuşlar. Biri çıkıp olup biteni aktarırsa, kamuoyunu anlatılanların gerçek olmadığına ikna için uğraşıyorlar. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan Spotlight filmini izleyenler, bu alçaklığın küçücük bir bölümünü görebilirler. Ama biz yine de, kimsenin filmi bile olsa bunları izlemesini asla tasvip etmiyoruz.
Netice itibariyle diyoruz ki, bu sapkınlık geçmişte de vardı. Ancak bu kadar yaygın yahut modern ifade biçimiyle küreselleşmemişti. Bu zulümden, biz Müslümanlar da mes’ulüz. Zira biz İslam’ı kendi hayatımızda yaşamadığımız gibi mübarek mesajını da dünyaya aktarmayı beceremiyoruz. Çünkü bilmiyoruz. İçimizdeki bazıları çıkmış, Hz Âdem ve Hz. Havva ile meşgul. İçimizden çıkmış, bu yapılarla irtibatlı bir yapı, mahremleri kaydetti, ifşa etti. Çeşitli kademelerdeki zaafları olan kimseleri tuzağa düşürmek için fahişeler temin etti, kameraya aldı. Devletin sırlarını sattı, Müslümanları birbirine düşürdü. Aileleri param parça etti. Devleti ele geçirme adına yapmadıkları kalmadı. Sadece onlar mı, bugün o seviyede olmaya veya erişemese de İslam’ı kendi cemaatinden ibaret sanan, İslam’ı yozlaştırmak için çabalayan sayısız odak türedi. Sonra insan sormadan edemiyor, dünyaya İslam’ı kendi bile anlamamış bu kitleler mi tebliğ edecek?
Ama ümitsizlik yok. Bizim görevimiz kimseyi Müslüman etmek ve dünyayı kurtarmak değil, İslam’ı öğrenmek, yaşamak ve anlatmak. Gerisi Allah’ın bileceği şeydir.

PİZZAGATE SKANDALI NEDİR?
Gazeteci İrfan Atasoy’un bir makalesiyle iğrenç bir konuyu sizlere takdim edeceğim. Amerikan seçimleri esnasında duyduk. Öyle tahmin ediyorum ki hepimiz ilk kez sosyal medyada yer alan #PizzaGate hashtag’iyle duyduk bu skandalı. Herkes bir merakla meseleyi araştırmaya başladı. Herkes mesele dair bir şeyler söyledi, yazdı, yorumladı. 
Pizza Gate skandalı, ABD’de birçok siyasetçi, işadamı ve tanınmış simaların pedofili, yani sübyancılık (çocuk istismarı/tecavüzü) suçunu işlediği iddiasıyla ilgili küresel bir vaka… Wikileaks üzerinden sızdırılan belgelerden sonra pedofili suçunun, aşağıda da bahsedeceğimiz üzere, bu şebeke tarafından organize bir şekilde işlendiği görülüyor. Pizza Gate denilmesinin sebebini ise, kısaca; ABD’de bu işi organize eden adamın pizzacı olması ve ünlüler ile yazışmalarında “pizza” kodlarını kullanması şeklinde açıklayabiliriz. Peynir=Kız çocuğu, Makarna=Oğlan, Pizza=Kız, Hotdog=Erkek çocuğu gibi… Ünlüler parti verecekleri zaman yüksek meblağlar ödeyip sözümona bu pizzacıdan e-mail ile sipariş veriyor ve çocuklar adrese teslim ediliyor. Bu sapkın durum; çocuklara akıl almaz işkenceler yaparak tecavüz etmekten tutun da, insanları kesip can çekişmesini izlemekten zevk alan tiplerden oluşuyor. Hatta bu iğrenç durumu sanatsal bir aktivite gibi görüp izleyen, eğlenen, çocuklarla hayasızca birlikte olan, yozlaşmış, hasta ruhlu, on binlerce dolarlık takım elbiseler giyen tiplerden oluşuyor olması da ayrı bir tartışma konusu…
Mevzubahis pizzacının Facebook’taki profil fotoğrafına bakıldığında, büyük bir dilim pizzaya sarıldığı ve pizzayı şehvetle öptüğü görülecektir. Bu firma (!) Comet Pizza olarak geçiyor ve sahibi de James Achilles Alefantis. Alefantis’in Instagram profilinde paylaştığı pedofili içerikli fotoğraflar her şeyi ortaya koyuyor. Ayrıca Comet Pizza’da düzenlenen organizasyonun afişleri de pedofili içerikli görseller ile dolu. (Bu içerikler daha sonra Alefantis tarafından kaldırıldı) FBI tarafından yayımlanmış Pedofili notasyonu (yazım/çizim) benzerlikleri de şüpheleri arttıran cinstendir. Comet Pizza’nın sahibi Alefantis’in Barack Obama’yı ziyaretinin belgesi hem wikileaks hem de sosyal medyada yer aldı. Obama ve özellikle ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’a dair bu iddiaları destekleyecek o kadar çok görüntü mevcut ki sözün bittiği yer diyebiliriz.
 FBI-CIA karşı karşıya…
 Meselenin özüne varabilmek için 90’lı yıllara gitmek gerekiyor… Benim ulaştığım bilgi 1995 yılına ait. Belki -kuvvetle muhtemel- daha eskilere dayanıyor bu mevzu. Olaylar zinciri, Belçika’nın bir kasabasında kaybolan kız çocuklarıyla başlıyor. Pizza Gate olayında, mülteci ve göçmen ailelerin çocuklarının insanlık dışı ve sapkın partiler için kaçırıldığı veya para ile satın alındığı iddia ediliyor. İddialar öyle ki, Pizza Gate’e dair istihbarat birimlerinden medyaya, politika dünyasından uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir otosansür/sümen altı etme durumları söz konusu. Bunu nereden anlıyoruz? Hemen belirtelim; yaşanan bu olaylar manzumesinde zaman zaman bu komplo teorisi çoğu yerde dillendirilmiş, ortaya çıkarılmaya çalışılmış. Ancak... üstü örtülmüş... Meselenin kırılma noktası ise 2016 ABD Başkanlık seçimi... Çünkü Amerika seçimlerinde bu iş iyiden iyiye büyümeye başlıyor, çığrından çıkıyor. Sebebi ise, işin içinde Clinton çiftinin de olması… Trump’ın en büyük kozu budur desek yanlış söylemiş olmayız. Bunun arka planında ise FBI-CIA çekişmesinin (yıllardır süregelen iç mücadele) olduğunu görmemek, “gözlerinizin ardına kadar kapalı olduğu” gerçeğini değiştirmez!
 Trump tırpanı!
 2016 ABD başkanlık seçiminde Hillary Clinton’a karşı kesin bir zafer kazanan ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, bu meselenin üzerine gidebilecek mi? Henüz bilmiyoruz. Fakat bu skandalın gün yüzüne çıkmasındaki en önemli etken Trump ve arkasında duran FBI’dır. Derin ABD, Trump’ı bu konuları açmaması için susturmak istemiş olabilir. Ama anlıyoruz ki, Trump,  Clinton’ı hapse attırabileceğini boşuna söylememiş. Trump’ın bu sözü, ortaya çıkan Pizza Gate skandalı yüzünden söylediği anlaşılıyor.
Hadi, olayı Belçika sınırları dışına taşıyalım. Elimizdeki veriler göstermektedir ki Afganistan ve Irak’ta on binlerce çocuk, ABD’nin işgalleri süresince kayboldu. Bu kadar da olmaz demeyin… Unutmayın; Almanya’da kaybolan dokuz bin çocuk için araştırma yapan medya kuruluşlarını sansürleyebilen bir ABD’den bahsediyoruz.
 Sipariş listesinde kimler yok ki!..
 Açık ve net söyleyelim; Pizza Gate skandalında kimin ne işlere, ne tür ilişkiler ağına karıştığı henüz tam net değil. Bahsi geçen bu teori, maalesef, pedofiliden daha ileri boyutlara ulaşmışa benziyor. Olay örgüsü içinde hayvani iğrençliklere belgelerle atıfta bulunuluyor. Skandala karışanlara baktığımızda; Hillary Clinton, Barack Obama, David Brock, George Soros, Marina Abramović ve John Podesta (Clinton’un seçim kampanyası danışmanı) ilk öne çıkan isimler… Hillary Clinton’un kampanya danışmanı John Podesta’nın “Comet Ping Pong” adıyla organizasyon düzenlediği de bilgiler arasında… Hatta, Obama geçmişte yukarıda da bahsettiğimiz Comet Pizza’ya bağışta bulunmuş ve Fred Burton’ın Don Kuykendall’a yolladığı bir e-postada Obama’nın, özel bir parti için, Chicago’dan Washington’a 65 bin dolarlık pizza sipariş ettiğinden söz ediliyor.
Öte yandan, David Brock ismi için burada bir parantez açmak istiyorum. David Brock burada önemli bir kilit taşı... Brock, Correct the Record’un kurucusu. Yani, Hillary Clinton’ın Başkanlık kampanyasını destekleyen dijital medya kuruluşunun sahibi...
Ara not: Aslında, Türkiye, David Brock ismine âşina... Zaman Gazetesi’nin önceden 15 Temmuz darbesini haber verdiği, kuş bakışı akan kamera görüntüsü ve sonunda bir bebeğin gülmesiyle biten reklam filminin fikir babası da Brock’tur… Dolayısıyla, Zaman Gazetesi’nin reklamında çocuk figürünün kullanılmasını ve Brock’un pedofili iddialarına konu olmasını da tesadüfle açıklayamayız herhalde!

 Eşeledikçe iğrençleşen olaylar zinciri
 Wikileaks belgelerinden devam edecek olursak; Eski Amerikan Başkanı Bill Clinton, pedofili ile yargılanmış Jeffrey Epstein’in sahibi olduğu Little St. James adasına tam 26 defa uçağıyla gidiyor. Uçağın adı ise “The Lolita Express…” (!) Ne ilginçtir ki; İngiliz Dailymail gazetesi de, bu adaya “Underage sex slave island” şeklinde bir gönderme yapıyor.
Skandalın sanatsal boyutuna bakalım… Sanatsal deyişim, bu tür iğrençliklerde sadece iyi bir perde olduğu içindir… Misal, Clinton Foundation’ın geçmişte Sırp kökenli performans sanatçısı Marina Abramović’e 10 bin dolar hibe ettiği ve Abramović’in Hillary Clinton’ı “Spirit Cooking” adını verdiği bu etkinliğe davet ettiği belirtiliyor. Marina Abramović, bir performansında, duvara kırmızı (kan rengi) boyayla şunları yazıyor: “With a sharp knife cut deeply into the middle finger of your left hand eat the pain…” Duvarın köşesinde ise kanlar içinde kundakta bir bebek figürü... Kısacası, bu performansı incelediğimizde, Clinton’ın davet edildiği “Spirit Cooking” adlı etkinliğin hem satanist hem de pedofili öğeleri ile hazırlandığını görüyoruz. Abramović, sanatı da bir perde olarak kullanarak, sanat adı altında sinir uçlarına dokunan, insana yönelik işkence/şiddet temalı çalışmalara meraklı. İddialar ile bağlantısı da bu yönden. Zira, Pizza Gate’de tecavüzün yanında cinayetler olduğu da söyleniyor.
Çocukluğumuzdan bir dilim pizza ile “Ninja Kaplumbağalar”ı hatırlayalım. Orijinal ismiyle “Teenage Mutant Ninja Turtles” çizgi filminin Pizza’nın dünyada hızla yayılmasını sağladığı herkesçe bilinmekte. Peki, hiç merak ettiniz mi, “neden Teenage?..” Şimdi taşlar yerine az da olsa oturmaya başladı mı?
Ara not: Vatikan verilerine göre, 2004 yılından bugüne 850’ye yakın papazın, pedofiliden dolayı görevden uzaklaştırıldığını biliyor muydunuz?
Pizza Gate skandalından bahsederken ‘Bohemian Grove’u da burada es geçmemek lazım. BG, aynı Skulls and Bones Society gibi gizli amaçlar ve yöntemler için 1880’lerde ABD Kaliforniya’da kurulmuş gizli bir cemiyettir. İşleyişi ise neredeyse yukarıda bahsettiğimiz mevzularla paralellik arz etmektedir.
İki film bir olay…
 Pizza Gate skandalı; Eyes Wide Shut (Gözleri Tamamen Kapalı) ve Salò o le 120 giornate di Sodoma (Salo ya da Sodom’un 120 Günü) filmlerini de akıllarımıza getirdi.
1999 yapımı Eyes Wide Shut filmi, bir grup seçkinin orgy partilerini, bu duruma şahitlik eden bir doktor ile karısı, dostlarını ve onların ilişkiler ağını ortaya koymaktadır.
1975 yapımı olan Salo ya da Sodom’un 120 günü filmindeki olaylar ise 1944 yılında Nazi Almanyası’nın kontrolünde Kuzey İtalya’da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan ve “Salò Cumhuriyeti” olarak da bilinen faşist İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde geçer. Şehrin ileri gelen seçkinlerinden dört sefih; dokuz kız, dokuz da erkek 18 genç insanı yakalayıp bir şatoya kapatırlar. Beraberlerindeki dört yaşlı hayat kadını ile birlikte 120 gün boyunca bu genç kölelere bir dizi fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygularlar. Filmin ana teması, bizlere, faşizmin hangi boyutlara ulaşabileceğini göstermektir. Fakat Pizza Gate skandalından sonra bu film için faşizmi bir kenara bırakıp bu durumun olabilirliğinin ne kadar da mümkün olduğunu -maalesef- gördük.
Bir başkanlık seçiminin bu noktalara varabileceğini kimse düşünemezdi. 2016 ABD Başkanlık seçimi, hâlâ birçok mevzuya gebe gibi duruyor. Ve bu süreçten sonra ABD’nin işinin -dolayısıyla elit zümrenin- bir hayli zor olduğu görünüyor. Uluslararası çapta uyandırdığı yankıyla, Pizza Gate, daha çok meseleyi gün yüzüne çıkaracaktır.

 Sodom ve Gomora…
 Yukarıda tüm bunları kaleme alırken aklıma hep bu iki şehir geldi. Sodom ve Gomora… Yani; günâhkâr kentler… İsrail’de, Lut Gölü’nün güneydoğusundaki el-Lisan yarımadasının güneyinde sığ suların altında kaldıkları tahmin ediliyor. Lut aleyhisselamın kavminin yaşadığı ve helâk oldukları topraklar Kur’ân-ı kerîmde alt-üst olan memleket mânâsına gelen “El-mü’tefikât” şeklinde zikredilmiştir. Sedum (Sodom) beldesi alt-üst olduktan sonra kaynar sular fışkırıp göl hâline gelir. Bugün bu bölge, Lut Gölü adıyla anılmaktadır. Yahudi kaynaklarında ise bu belde (Sodom) ismiyle geçmektedir.
Şu ana kadar anlattıklarımız ise Sodom ve Gomora’dan yansıyan bir iz düşümüdür...

NEDEN AİLESİZ TOPLUM İSTİYORLAR
Kapitalist dönemin ilk anlarından beri aile ile sermaye arasında sorun olduğunu aydınlardan pek çoğu ifade ediyor. Mesela Weber, “akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir. Özellikle birleşik akraba grubu (hısımlar) ilişkileri kapitalizmin gelişimini boğar” diyor ve devam ediyordu; “Protestanlığın (İngiltere’nin-AHÇ) büyük başarısının ardında “hısımlığın prangalarını parçalaması” yatar. Weber ve Parsons’cu kuramdan hareketle Çin üzerine yaptığı bir araştırmada Levy de “modern sanayinin ve geleneksel ailenin karşılıklı olarak birbirleri için yıkıcı oldukları” sonucuna varmıştı.” 
 Onların eleştirileri daha çok sermayenin birikmesine engel olan süreçler üzerine yapılan eleştirilerdi. Sonraları egemenlerin şikayeti ailenin, egemenlerin müdahale edemediği izole alanlar var ediyor olmasından duydukları rahatsızlığa yöneldi. Tv, eğitim süreci, okul, sanal ortam, iş dünyası, askerlik yani hayatın her alanı egemenlerin kontrolü altında olmasına rağmen; aile, egemenlerin öğretilerini hiç umursamayıp dilediği öğreti ile (kontrol dışı) çocuk yetiştiren bir alan var ediyordu. Jack Goody, “ailenin kontrolü; hem toplum sosyolojisinin, hem ekonominin, hem de nüfusun kontrolü demektir.” derken; egemenlerin aileye olan ilgisinin nedenine vurgu yapıyordu.
Ama her halukarda insana (işçi ve asker olarak) ihtiyaçları vardı ve aileye muhtaçtılar. 
Ancak eşiğinde olduğumuz “İnsan ötesi, robotik, yapay zeka” çağında, sanayi sonrası toplumdan kalan milyarlarca insana ihtiyaç yok.  Dolayısı ile atıkları/kalabalık nüfusu üreten AİLE’ye de ihtiyaç yok.
Geleneksel aile, kalabalık nüfusu/atıkları üreten mekanizma ve bu yüzden de egemenlerin en önemli hedefi. Mevcut aile modelinde çiftler herhangi bir makamın kontrolüne tabi olmadan diledikleri zaman ve diledikleri sayıda çocuk yapabiliyorlar. Bu da nüfusu egemenlerin kontrolünden çıkarıyor.
Bu nedenle öncelikle mevcut aile modelinin değiştirilip, idarecinin izni olmadan çocuk edinilemeyen birliktelik formlarına geçilmesi gerektiğini düşünüyorlar ve yeni/farklı aile formlarını toplumlara dayatıyorlar.
Bunun için ailenin tanımı dahi değiştirildi: Kadın, erkek ve çocuktan müteşekkil aile “geleneksel aile” olup, geçmişi ifade eden bir değere dönüştürülürken, “modern aile”; çocuğun aileye ancak dışarıdan transfer edilebildiği yeni aile formları olarak kabul edildi. Böylece toplumların bu “farklı aile formları”na yönlendirileceği sürece girilmiş oldu.
Bu sürecin anahtar kelimesi, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği.”


TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ
National Geographic - Ocak 2017 sayısının kapağına bir göz atın hele. 9 yaşında erkek çocuğu üzerinden Cinsel Devrim özlemlerine şahit olacaksınız. 
Rosi Braidotti, Coward ve Ellis’ten yaptığı alıntıda “Bilim, toplumdaki geçerli söylem ve iktidar ilişkileri arasında yeni materyalist bağlantılar kurabilmek için toplumdaki mevcut davranış modellerinin, bu modelleri var eden ahlaki değerlerin ve bilimsel verilerin yıkılmasının gerektiğini” söyler. Braidotti devamında Crenshaw’dan yaptığı alıntıda  “toplumsal cinsiyet eşitliği, ırk, sınıf ve cinsel unsur arasındaki ilişkilere vurgu yapan yaklaşımlarında bu yöntemi savunduğunun” altını çizer. Tıpkı Nietszche’nin Soykütük teorisinde işaret ettiği gibi. 
Yani Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve benzeri hareketler yeni materyalist ilişkiler var edebilmek için Yeni Kapitalist sürecin önündeki engellerin dağıtılması işlevini görür.  Alfred Kinsey tam da bunu yaptı: Materyalist ilişkiler doğrultusunda toplumdaki geçer söylemi, tüm ahlaki konuları ve geçmişten gelen kodlanmış, kabul edilmiş değerleri yerle bir ederek sermaye için kullanışlı hale getirdi.
Alfred Kinsey, Rockefeller Foundation tarafından desteklenen  bir zoolog olarak 1947’de İndiana Üniversitesi bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kurup 1948 yılında bir araştırma raporu yayınlar.
Medya araştırmaya büyük ilgi (!) duyar ve öyle büyük bir sansasyon çıkarır ki; 1955 yılında araştırmanın ikinci etabı yayınlanınca Amerika Barolar Birliği, Amerika Ceza Sistemini değiştirmek zorunda kalır.  O güne kadar Amerikan ceza sisteminde “suç” olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirilir.
Alfred Kinsey, bu araştırması ile cinsiyetin tanımını da değiştirir: İnsanların, fizyolojik cinsiyetlerinin yanı sıra  “yönelimlerine” göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyler ve Kinsey Skala’si diye ünlenen bir skala yayınlar. Bu skalada, insanların karşı cinsten kendi cinsine kadar uzanan farklı eğilimleri olduğunu anlatır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları, daha çok kadın-erkek eşitliği talebi olarak gösterilse de,  işte bu Kinsey Skalasında tanımlanan heteroseksüelden eşcinselliğe kadar uzanan ara formların, (LGBT; lezbiyen, gay, biseksüel, trans) cinsel yönelimlerin eşitliği talebidir.

 Kinsey Scalası
 Kinsey Scalası ve İstanbul 2017
[Geçen yıllarda Kinsey’in çalışmalarının; büyük bir manipülasyon olduğu, raporlarına kaynaklık eden çocuklara tecavüz ettiği, para karşılığı babaları ile küçük kızları ensest ilişkiye zorladığı, (Kinsey’in 7 yaşındayken öz babasına 20 seferden fazla tecavüz ettirttiği iddia edilen kızlardan biri olan Ester White, 12 Nisan 2014 tarihinde Birleşmiş Milletlere yazmış olduğu mektupta “babamı affedebildim ancak Kinsey’i asla” demişti.
Sen fernando vadisi’nde dünya porno pazarının kurulmasına ve bunların basın ve sinema yoluyla toplumlara yayılmasına da öncülük etmiş rockefeller vakfı, kendisinin “sexuel behavior in the human male” ve “sexuel behavior in the human female” gibi insanlık üzerinde cinsî cihetten tahribat yaratmaya yönelik çalışmalarını finanse etmiş; dr. kinsey, 1941’den itibaren rockefeller tarafından fonlanmış, 1954’ten sonra 75.000 ve 240.000 arasında değişen çeklerle toplam 1.750.000 dolar almış.
Şöhrete kavuştuktan sonra kendisinin ve karısının başrolde oynadığı porno filimler çekmesi nedeni ile gözden düşmüş bir bilim adamı.) 4 Aylık çocukların cinsel performansını nasıl ölçtüğünü,  çocuk seksi ve çocukların cinsel kapasiteleri ile ilgili bilgileri nasıl elde ettiğini açıklamadığı, sıradan insanlar diye tanıtılan deneklerin para ile kiralanmış seks işçileri oldukları, söylediği kadar deneğe hiç bir zaman ulaşmadığı gibi bir sürü eleştiri almış olsa da scala asla medyanın gözünden düşmedi.  Liberty Counsel’in kurucusu ve Dekanı Mathew Staver, ın da, “Alfred Kinsey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekarlıktan sorumlu tutulmalıdır” diyerek Enstitü hakkında bulunduğu soruşturma talebi de karşılık görmedi.]
Ancak biz “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikalarının, toplumsal eşitlikten ziyade, toplumun LGBT ilişkilere yönlendirmesi, yayılması ve meşru zemine taşınması politikaları olduğu kanaatindeyiz. (Toplumların arasındaki cinsiyetli, cinsiyetsiz eşitsizliklere, gelir dağılımdaki korkunç uçurumların etkisini fark edemeyen bir eşitlik anlayışının, egemenlere yönelecek öfkeli bakışları başka yerlere yönlendirerek sermayeyi koruma işlevi gördüğünü düşünüyoruz. Aynı umumhaneye düşmüş, alınıp satılan bir kadına, “Senin çalışman kötü bir şey değil, devam et! Sen fahişe değilsin, seks işçisisin.” demenin gerçekte kadını onore etmek değil onu pazarlayanı korumak, olması gibi.)
İstanbul Sözleşmesinde “Toplumsal Cinsiyet”. “Toplum tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler anlamına gelir ....... taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.... Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ‘’namusun’’ işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar” deniliyor.

Yani din, gelenek, örf, namus vs’den hareketle kimseye bir davranış kalıbı bir toplumsal rol yüklenemez; bu İnsan Haklarını ihlaldir, devlet bunun tedbirini almalıdır, deniliyor. 
Ebeveynin çocuğuna “sen kızsın” ya da “erkeklere yakışmaz” vs demesi, namus, şeref, edep, haya, utanma tavsiyesinde bulunması, pembe bisiklet, bez bir bebek, oyuncak asker alması, etek giydirmesi cinsel rol yükleme ve yönlendirme oluyor. Eğer, “sen kızsın” kelimesi ikaz maksadıyla söylenmiş ya da ses tonu veya yüz ifadesi sertleşmişse bu sefer konu “çocuğa şiddet” kapsamına giriyor.
Toplumun binlerce yılda ürettiği gelenek, örf veya dinden gelen değerler ya da öğretilmiş cinsel roller şiddet ve baskı üretirler. Eğer bu baskı ve yönlendirme yok edilirse çocuklar, toplumun dayattığı geleneksel “erkek” veya “kız” rollerine girmek zorunda kalmayıp daha özgür, daha eşit olup ezilmekten kurtulabilecekler, iddiasındalar. Üstelik kendi cinsel eğilimlerine yönelebilecekler ve içlerindeki mesela translık veya gay’liği ortaya çıkarıp; özgürce yaşayabilecekler.
İstanbul Sözleşmesi bu “özgürlük ortamını” sağlamakla, devleti görevlendiriyor: Sözleşmenin 14. Eğitim Maddesinde kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin yeni nesillere taşınmaması için, “Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur” deniliyor.
Bu nedenle olsa gerek Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusu üzerine Milli Eğitim Bakanlığının yapmış olduğu faaliyetler çok yoğun. (Ancak gerek Milli Eğitim Bakanlığı’nda gerek Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlıktan yayınlanan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine” dair yayınların topluma hala sadece kadın vurgusu üzerinden duyurulması, ifadenin başındaki “toplumsal” kelimesinin ne anlama geldiğinin altının çizilmemesini dikkate değer buluyorum.) 
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde hayata geçirilen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) Tüm okulları toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı hale getirecek araçları geliştirmek için amaçlarını şöyle sıralıyor: “Eğitim politikaları ve mevzuatını, öğretim programlarını ve ders kitaplarını gözden geçirerek, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik tavsiyeler oluşturmak ve bunları yetkililere iletmek. Eğitimciler için eğitim paketleri oluşturarak, çok sayıda eğitimciyi eğitmek. Okul ve yakın çevresinden başlayarak, toplumun farklı katmanlarında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak.”
Bu çalışmaların ilk sonuçları alınmaya başlandı bile. İlkokul ve ilkokul öncesi öykü ve resimli kitaplarda erkek ve kız vurguları cinsiyet ayrımcılığı olarak değerlendirilip, erkekliği ve kızlığı hatırlatan her şeyin kaldırılması için çalışmalar yapılıp gündem oluşturuluyor.  
ETCEP’in alt projesi olan  OTCETA (Okullar için  Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Teminat Aracı) ile hazırlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Klavuzu ve El Kitabı ile tüm Türkiye çapında bir standardın oturtulması için oldukça mesafe alındı. 
Bu arada cinsiyet eşitliğine yönelik toplumsal algının, öğrencilik yıllarından itibaren geliştirilmesi için harekete geçen Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), pilot çalışmasını 162 okulda başlattığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne Duyarlı Okul” projesini geliştiriyor. Bakanlık proje kapsamında, MEB’e bağlı okullarda uygulanacak eylem planları hazırlıyor. Kısaca kafa şu; Çocuklara kız ya da erkek kimliği yüklemesi yapılmayacak. Çocuklar kendi cinsiyetlerini ileri de kendileri tercih edecekler.
Bizler hep başımıza gelenleri konuşuyoruz, başımıza gelecek olanları konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Hırsız evimizi soyduktan sonra kapıyı kilitliyoruz. Bazıları bunu bile yapmıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği denilen şey; çocuklarımızın, değerlerimizin, varlığımızın, geleceğimizin çalınması anlamına geliyor.Hatta çalınması anlamına bile gelmiyor; biz kendi elimizle hırsıza onurumuzu, haysiyetimizi teslim ediyoruz.
Ama bazıları hâlâ bunu “kadın-erkek eşitliği” meselesi sanıyor, “kadına şiddet” meselesi sanıyor, “kadının güçlendirilmesi” meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak “Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?” filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.
Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70’lerdeki, 80’lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız.Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız.
Bundan yıllar önce “modern tarım” söylemleriyle bitirilen toprağımız gibi, ekmeğimiz gibi,tohumumuz gibi, insanımız da bitecek. GDO’lu ürünlere sövüp bin türlü hastalıktan ölmeye devam ettiğimiz gibi, ne kıza ne de erkeğe benzemeyen çocuklarımıza bakıp, itiraz etmeyen o dilimizi ısıra ısıra ölüp gideceğiz.
Batı’dan yediğimiz kazıklar konusunda bin tane örnek verebilirim ama ne fayda! Faydası yok çünkü biz kendimizi sevmeyen bir toplumuz. Kendisini sevmeyen, kendisinden iğrenen ve ama çocuklarının kaderini düşmanının eline terketmiş bir toplum.
Her gün “şanlı tarih güzellemeleri” yapan ama çocuklarını Batı’nın yalanlarına teslim etmiş etmiş bir toplum. Ana-babaları “Ertuğrul” izleyen, çocukları Ricky Martin’e benzetilen bir toplum. Geçmişte yaşayan ve ama bugün olup bitenlere lâl olmuş bir toplum...
ETCEP bir toplum mühendisliği projesidir. Batı’dan elimize tutuşturulmuş bir proje. Kendi okullarımızda, kendi öğretmenlerimiz eliyle, kendi paramızla, kendi çocuklarımızı Batı’nın fantezilerinin denekleri haline getiriyoruz.
Dedim ya, söylesen ne fayda! Nabi Avcı gibi bir adam ETCEP hakkında, “Millî Eğitim Bakanlığı olarak, Avrupa Birliği ile birlikte başlattığımız, ‘Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’, ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önemli bir katkı sağlayacaktır.” diyebiliyor. Belli ki değerli hocamız, kendisine verilen enformasyonla yetinmiş. Halbuki hocamızın kaleminden öğrenmiştik bundan 25 yıl önce “enformasyonla cahil” bırakıldığımızı... Ama yine de Avcı’nın söylediği tam doğru değil, “Avrupa Birliği ile Birlikte” yapmıyoruz, Avrupa Birliği istiyor biz yapıyoruz. ETCEP’te uyguladığınız hiç bir şey sizin değil hocam, fikir de etkinlikler de tercüme... Sadece onları uygulayan öğretmenler, okullar, bir de çocuklar bizim. Şimdilik bizim. Şimdilik...
İstanbul Sözleşmesi 14. Eğitim Maddesi: Taraflar, gerektiğinde, öğrencilerin gelişen kapasitesine uygun olarak, kadın erkek eşitliği, kalıplaşmamış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde şiddet içermeyen çatışma çözümleri, kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişisel bütünlük hakkı gibi konulara ilişkin öğretim materyallerine resmi müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atar.
Bu projeler düzenli sempozyumlar, çalıştaylar ve basılı yayınlarla da destekleniyor.
Türkiye’deToplumsal Cinsiyet Eşitliğinin toplumda yerleşmesi için Batılı ülkeler de desteklerini esirgemiyorlar. Mesela Hollanda Kraliyet Ailesinin desteği ile yapılan “Ne var, Ne yok. Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak”  ve Norveç Toplum Güvenliği Bakanlığının desteğiyle yapılan “ANKA, Çocuk Destek Programı” gibi projelerle ortaokul ve lise çağındaki gençler ve onların eğitimcileri Toplumsal Cinsiyet Eğitimi, Cinsellik, Flört, Güvenli Seks, Hamilelik ve Hamilelikten korunma gibi konularda bilinçlendirilmeye çalışılıyor. Ancak bize göre bu dersler bir bilinçlendirmeden çok öğretme, yaygınlaştırma, özendirme, meraklandırma, meşrulaştırma, yayma işlevi görüyor. Ortaokul çocuğuna senin flört seçme hakkına kimse karışamaz, flörtünü şöyle seçeceksin, ilişkiye böyle gireceksin, hamile kalmaktan böyle korunacaksın, gaylik şöyle bir şeydir, lezbiyenlik böyle hissetmektir demek onun ilgisini çekmek, merakını uyandırmak ve kışkırtmaktan başka bir şey değildir, kanısındayız.  
Üniversitelerimiz de sürecin gerisinde kalmadı(!): YÖK aldığı bir karar ile üniversitelere, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dersini  zorunlu hale getirdi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi yayınlayarak, Yükseköğretim Kurulunun bütün bileşenlerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne duyarlı olarak hareket edileceğini taahhüt etti. Eğitim de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusunda en ileri gitmiş ülke olan İsveç, içinde cinsiyete dair hiç bir uyaranın bulunmadığı, her çocuğun aynı renk ve tarz giyinip aynı oyuncaklarla oynadıkları öncü okulları kurdu bile. (Cinsiyetsiz okullar, Avrupa toplumundan bile “yeni bir tarikat”ın dünyaya dayatılması eleştirisi ile karşılandı. SSCB dönemindeki kolhoz uygulamalarının modern zamanlara geri dönüşü demek daha mı uygun olurdu acaba? )
Toplumda cinsiyet eşitliği adı altındaki büyük fitneyi Koç grubunun desteklediğini de ayrıca belirtelim.

Diyanet İşlerinde Sorun Daha Büyük
Yalnız iş Diyanet Teşkilatına geldiğinde sorun çok daha büyük; İstanbul Sözleşmesi, ”toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla..... (“kökünü kazımak”, hukuka yakışan bir ibare olmamasına rağmen aynen bu şekilde İstanbul Sözleşmesine girmesi teklif ediliyor.) devletin yükümlülüğüdür, diyor. 
Dikkat buyurun, bizim gibi toplumlarda toplumsal eşitsizliklerin kaynağı denilen şey, genelde dini metinlerdir. Diğer kutsal kitaplarda olduğu gibi, Kur’an’ı Kerim’de de geçen Lut Kavmi, eşcinsel ilişkiler ve kadın erkek ilişkileri üzerine olan ayetler ile Arapçanın yapısından kaynaklı dişil ve eril (müzekker-müennes) kelimeli ayetlerin tamamı bu konunun kapsamına giriyor. 2011 yılında imzalamış olduğumuz İstanbul Sözleşmesi tam olarak yürürlüğe girerse ya Kur’an’ın ve diğer Kutsal ve dini içerikli kitapların (İncil, Tevrat, Talmud, Buhari, Tırmizi, Müslim, Mesnevi vs) yok edilmesi ya da yeniden yazılması(!) gerekecek. Bu hali ile Kur’an’ın ve diğer Kutsal Kitapların okunmasının, okutulmasının, duyurulmasının, nesillerden nesillere aktarılmasının önüne geçmek devletin sorumluluğudur. 
Bu konuda Anayasa Mahkemesi ne başvurarak Sözleşmenin iptalini istemek de mümkün değil. Çünkü Anayasa’nın 90. Maddesi “Uluslara arası sözleşmelerde Anayasa Mahkemesi kendini sorumsuz sayar ve Uluslar Arası Sözleşmeler uygulanır” derken, bu maddenin kaldırılmasının yolunu da tıkıyor. Geriye Kur’an ayetlerinin veya yorumlarının değiştirilmesinden başka bir seçenek kalmıyor. 
Bu nedenle olsa gerek ki; devletin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve LGBT ilişkilere yönelik devlet politikaları ile dini söylem arasında bir uyum sağlamaya yönelik Diyanet İşleri Bakanlığının yaptığı çalışmalara, 2005 yılında Kızılcahamam’da yapılan toplantıdan beri devam ediliyor. Ancak Diyanet Teşkilatı açısından Kur’an’ın ve neredeyse tüm diğer dini metinlerin yasaklanmasını gerektirecek bir süreci savunmanın veya buna uygun bir dil geliştirmenin zorluğunun da aşikar olduğunu düşünüyorum. 
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerine özel sektörün faaliyetleri çok daha yoğun: Ariel’in #ShareTheLoad, Dove’un #SpeakBeautiful, Unilever’in  #unstereotypeve Badger&Winters’ın #WomenNotObjects  gibi bir çok firma twitterla ortak düzenledikleri kampanyalarla reklam ve internet sektöründeki cinsel ayrımcılığı hatırlatan  kelimelerle mücadele başlattılar. Arçelik’te whatsup gruplarında cinsiyeti çağrıştıran kelimeleri takip etme kararı aldı. Büyük sermaye şirketlerinden “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusunda sorumluluk almayan yok gibi. Çok büyük bir gayretle ve STK’larla beraber son 10 yılda yapılan çalışma sayısı binleri aşmış durumda. Hatta Fenerbahçe spor kulübüde bu konuya duyarlılık adına maçlar düzenliyor.
Medya üzerinden (Aksini iddia eden birçok çalışma olmasına rağmen Çocukların fizyolojik cinsiyetlerine yönlendirilmesinin çocukların ruhsal sağlığına zarar verdiği iddiasındaki çeşitli yayınlar psikologlar eşliğinde topluma taşınmaya devam edilirken, toplum, “kız çocuğa kız, erkek çocuğa erkek” demenin cinsel dayatma olup, çocuğun ruhsal dengesini bozduğuna ikna edilmeye çalışılıyor.   
2017 yılında Brezilya’da homofobiye karşı kurulan 16 takımlı LiGay-LGBTi+ (LiGay Nacional de Futebol) ilk sezonunu tamamladı.  Henüz uluslar arası bir turnuva ya dönüşemese de bu yöndeki çalışmaların devam ettiği söylüyorlar.
“Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı”na neden olduğu için sosyal medya, tv ve yazılı basındaki kelimeleri dahi takip edip, bu kelimeler yerine cinsiyeti hatırlatmayan kelimeler öneriyorlar.Rahatsız oldukları kelimelerden bazıları baba, ana, anne, dede, nene, ata, atasözü, namus, kız, birader, kadın, hanım, hanım efendi, bey, beyefendi, bayan, hatun, bacı, bey, beyler, adam, ağa ,er, efe, dayı, amca, teyze, hala, ağabey, oğlan, delikanlı, yiğit, babayiğit, cadı, aslan parçası, kral gibivs..
Trafik tabelalarındaki çöp adamların adam olmasını da cinsiyet ayrımcılığı olarak gündeme taşıyorlar ,oyuncak üreten firmaların kız ve erkek çocuklara farklı oyuncaklar üreterek cinsiyet ayrımcılığı yaptığı iddiasını da.  Diğer taraftan kız ve erkek çocuklara yönelik oyuncak üretimi baskılamak isteyenler Trans formatında üretilmiş oyuncakları Carrefour marketler zincirinin raflarına yerleştirdiler, bile. 
Tuvaletleri, kadın ve erkek tuvaleti diye ayırmanın cinsiyet ayrımcılığı olduğunu iddia edip, kadın ve erkek beraberce tuvaleti kullanmanın özgürlük olduğunu da söylüyorlar. Odtü’deki cinsiyetsiz tuvalet tartışmalarını hatırlayın hele.   Samsun’da bir hareket kamu binalarında tuvaletlerdeki bay/bayan ifadelerinin kaldırılması için kamuoyu çalışmasına başladı bile.
Belçika’da, Almanya’da, Manchester United Futbol kulübüde ortak tuvalet uygulamasına geçenlerden.   ( Bu uygulamanın kadınlara  nasıl bir fayda getirdiğini anlayabilmiş değilim. Daha çok Kinsey’in bahsettiği eğlenceli(?) tecavüz için uygun ortam hazırlığı gibi geliyor bana.) 
Ortak tuvalet uygulamacılarından olan İsveç’te erkeğe “han” kadına “hon” denilmesinin cinsiyet eşitliğine aykırı olduğunu fark edenler her iki cinse hitap eden “hen” zamirini ürettiler ve kullanmaya başladılar. Buna Nötr cinsiyet hareketi diyorlar. Bu hareket tuttu ve ilk cinsiyetsiz ya da nötr cinsiyetli pasaport Hollanda’da verildi. 
TV’ler ve sosyal medya da “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusuna hassasiyetle(!) yaklaşıyor: Öyle ki, birçok çizgi filimde karakterlerin cinsiyetlerini birbirlerinden ayırt etmek oldukça zor. Erkeksi duruşa kız kafası, kız kaşlarına erkek saçı, kız kirpiklerine erkek elleri çizerek cinsel karakterleri birbirlerinden ayırt edilemez kılıyorlar. 
Ancak çocuklar erkek veya kız gibi çizilirse eşitsizlik ve yönlendirme olduğunu söyleyip karşı çıkanların, karakterler “cinsiyetsiz” çizildiğinde LGBT formlara yönlendirme olduğunu fark edememelerinin bir gaflet olduğunu düşünmüyorum.
Diğer taraftan bir kadın hastaneye başvurup, “doğum için kadın hekim istediğinde” veya “muayene esnasında erkek hekim yardımcısı olmasın” dediğinde, bu devletin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikalarına ters oluyor  iken aynı devlet ekonomide kadın istihdamını artıracağını söyleyerek cinsiyetçi bir politika uygulayabiliyor. Yani vatandaş kadın bile olsa muhatabının cinsiyetini fark ederse eşitlik bozuluyor ama egemen, işçisinin cinsiyetini fark ederse bozulmuyor.   
Sorunun bir başka yönü ise, “Cinsel Yönelim” ve “Toplumsal Cinsiyet” gibi kavramların muğlaklığının getirdiği sınırların belirsizliği.
Mesela “Cinsel Yönelim” ibaresi LGBT’lileri (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans) kapsarken Ensest  (aile içi), Pedofili (çocuklarla seks), Zoofili (hayvanlarla seks), Nekrofili(ölülerle seks),  porno veya seks bağımlısı gibi farklı “eğilimleri” kapsıyor mu, belli değil. Kapsıyorsa düzenlemelerde neden onlar dikkate alınmıyor, kapsamıyorsa “neden kapsamıyor, eksiklikleri nedir” oda belli değil. (LGBT ilişkileri destekleyenlerin de bu konudaki tartışmaları kendi içlerinde devam etmektedir. Mesela LGBT’nin sonuna eklenen Q:Querr ifadesini tanımlarken Annamarie Jagose  “queer kromozomal cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki sözde değişmez ancak tutarsızlıklarla örülmüş ilişkileri çarpıcı şekillerde ortaya koyan ifadelerle... cinsellik, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki uyuşmazlıkları tanımlamaya çalışır. ” denilir.)
Daha farklı eğilimliler, “uygulamalar, ölülere, hayvanlara,  amcasına veya kendi kızına eğilimi olanları da dikkate almalı” dediklerinde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” nasıl sağlanacak, oda belli değil. Kimin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”nin korumasına gireceğinin tamamen feminist örgütlerin keyfiyeti ile belirlenmesini adil bir uygulama olarak değerlendirmek mümkün değil kanaatindeyiz.
Ya da insanın kendi hem cinsine olan “eğilimi” ile hırsızlığa (kleptomani), sadizme veya psikopatlığa olan “eğilim”leri arasındaki farkı belirleyen nedir, bu da belli değil. Bunlar karşı konulmaz hastalıklar, genetik zorlamalar, bilinçaltı eğilimler veya kişisel özgürlükler ise öldürmenin, çalmanın suç olmasını nasıl açıklayacağımızı da bilmiyoruz. 
Tanrının ya da tabiatın değerlerini kabul etmediğimizde neyin meşru, neyin hastalık, neyin sapma olduğuna dair toplumsal uzlaşılar da kalmıyor. Bu durumda iyiyi kötüyü kim belirleyecek?
Elbette medya. Yani Kapitalist Sermaye.

TOPLUMSAL CİNSİYET 
Üniversite yıllarım iki paralel gelişmenin siyasi ve düşünsel etkisi altında geçti. Bir taraftan ikinci dalga feminist hareket, Türkiye’de darbe sonrası siyaset yasaklarının etki etmediği tek grup olarak yankı buluyor; kadın özgürlüğü ve kadınların kurtuluşuna dair söylem ve eylemleriyle hem akademinin hem de medyanın gündeminde yer alıyordu. Diğer taraftan Türkiye toplumu ve siyaseti, pek çok sorununu başörtüsü yasakları üzerinden tartışıyordu. Bu sebeple Müslüman kadınların kamusal alanda yer alışı ile laiklik, din ile cinsiyet eşitliği, örtünme ile özgürlük arasında karşıtlıklar kuran bir söylem vardı tedavülde ve oldukça etkindi.
Türkiye’deki ve dünyadaki konjonktür, “İslam ve kadın”, “İslam’da kadın”, “Müslüman kadın” şeklinde formüle edilen bir meselenin hem akademide hem de medyada farklı düzlemlerde ilgi odağı olması için elverişli olmaya devam etti. Türkiye’deki laiklik üzerinden hesaplaşma, Avrupa’daki Müslüman göçmenlerin kültürel talepleri, Orta Doğu ülkelerinde yükselen İslami hareketler… Bütün bu gelişmeler, hatta neredeyse “medeniyetler çatışması” bile  “Müslüman kadınlar”ın toplumsal konumu üzerinden ifade edildi desek abartmış olmayız. Böyle olunca kendimi doğrudan bu konuları okur ve tartışırken buldum. Hem teoride hem de pratikte.
Bu bölümde Nazife Şişman’ın değerlendirmeleri çerçevesinde toplumumuzun içinde bulunduğu durumun değerlendirilmesi hususunda gelişmelere yorum getirmeye çalışacağız. 
Tabii ki bu konu benim için hiç bir zaman sadece akademik bir saikle ele aldığım cazip bir çalışma alanı olarak kalmadı. Bizzat içinde yer aldığım, yaşanan konjonktür sebebiyle hep cevaplar bulmaya zorlandığım, sadece toplumsal ve siyasal düzlemde değil, varoluşsal düzlemde de bir takım yeni kavrayış ve idraklere kapı aralayan bir mesele oldu ve olmaya devam ediyor.
Bu sebeple Judith Tucker’in “Islamic Law and Gender” adlı çalışmasına temel teşkil eden soru benim için çok anlamlı: Bu kadar kadın düşmanı uygulama İslam hukukuna dayandırılıyorken, nasıl oluyor da pek çok Müslüman kadın İslami ilkelerin bu dünyadaki iyilik ve hakkaniyetin kaynağı olduğuna ve belki biraz revizyon gerekse de İslami uygulamaların kadın hakları için en iyi teminat olduğuna inanmaya devam edebiliyor?
Genellikle bu tür sorular hep bir hiyerarşiye yaslanır. Seküler muhatap denilen kişiyi sail (soran), “bütün bu olumsuzluklara rağmen Müslüman olmakta ısrar eden ezilmiş kadın”ı da mes’ul (sorulan/sorumlu) konumuna yerleştiren bir düzenek hakimdir bu tür çalışmalara sıklıkla. Bense çoğu zaman bu soran/sorulan konumu üzerine ışık düşürmeye çalıştım okurken, yazarken. “Evet öyle, ama…” diye başlayan cümleler kurmayı açıkça onur meselesi yaparak… Tucker’in çalışmasına temel teşkil eden bu soru, hiyerarşik bir yaklaşımdan ziyade İslam hukuku ve toplumsal cinsiyet meselesini tarihsel tecrübenin ışığında bir anlama çabasına işaret ediyor.
Toplumsal cinsiyet kavramı her iki cinsi de kapsamasına rağmen cinsiyet meselesini daha ziyade kadın üzerinden konuşuyoruz. Çağdaş dönemde bu anlaşılabilir bir durum esasında. Çünkü son iki yüzyılda kadınların hayatı çok hızlı değişti. Esasında cinsler arası ilişkide de aile örgütlenmesinde de çok önemli transformasyonlar yaşandı. Genelde yaşanan değişim çok köklü ve derindi; ama bu değişim, kadınların hayatında daha bariz görünür oldu. Belki de bu sebeple 19. ve 20. yüzyıl boyunca “yeni kadın”ı tartıştı dünya. Hızlı değişimin hem motoru hem de en fazla etkilediği kesimdi kadınlar.
İslam dünyasında da toplumsal ve ekonomik hayatın değişen niteliği nedeniyle Müslüman kadınların ve erkeklerin hayatında çok önemli değişiklikler meydana geldi. Savaşlar oldu, sanayi gelişti ve mesela kadınlar fabrikalarda çalışmaya başladı. Bu bir zorunluluktu. Bu yeni toplumsal şartlar, yeni içtihatları da zorunlu kıldı. Ama ilginçtir, tartışmaların çerçevesini, bu reel hayattaki değişikliklerden ve zorunluluklardan ziyade, modernleşme süreci boyunca hep kadınlar üzerinden sigaya çekilmemiz belirledi. Yani bizim bu meseleleri tartışmamızın, modernliğe özgü genel özelliklerinin yanı sıra, bir de daha özel, bize özel dinamikleri var.
Modernleşme sürecimiz boyunca hep “İslam ve kadın”ı tartıştık ve bu tartışmanın pek de mevsim normalleri altında gerçekleşmiş olduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden de “İslam ve kadın” diye adlandıracağımız meseleyi, metodolojik ve ilmi bir yaklaşımla ele alabilmek için özel bir çaba gerekiyor. Neden? Çünkü bu mesele bizim için saf bir ilmi mesele olmadı, hiç  bir zaman. Bakışımız, içinde yaşadığımız ortamın ideolojikleştirdiği bir algı ile malül. İslam ve kadın meselesine “objektif” ya da daha doğru bir ifadeyle ilmi bakabilmek için öncelikle bu bakışı engelleyen faktörleri bertaraf etmek gerekir.
Mesela, İslam toplumlarını ele alırken “her şeyi belirleyen tek faktör İslam’dır” şeklindeki oryantalist algı ve “İslam kadınlar için ezicidir” şeklindeki genel yargı çok etkin bir rol oynuyor. İslam ülkeleri, İslam toplumları derken hangi coğrafyada, tarihin hangi döneminde yaşamış kadınlardan bahsediyoruz? Bu husus pek fazla dikkate alınmıyor.
Batılı sosyal bilimciler, oryantalistler, neo-oryantalistler böyle bir homojenleştirme yaparlarken, yani meseleleri hangi tarihte nerede yaşadığı belli olmayan genel bir “Müslüman kadın”dan bahsederek ortaya koyuyor. Bunu zaten biliyoruz. Ama diğer taraftan bu ideolojik algı, kendisini, Müslümanları/İslam’ı/kimliğini/tarihini savunmak zorunda hisseden Müslümanlarda da sorulara/yargılara cevap vermeye dayanan bir tavır alışa yol açıyor.
Halbuki bilinen bir gerçek, sorgulanan insan samimi davranamaz. Ya itiraf ya da savunma diline mahkum olması kuvvetle muhtemeldir. Kadın meselesi de modernleşme sürecimiz boyunca sigaya çekildiğimiz temel “gerilik” alanlarından biri olarak kabul edildiği için, en fazla itiraf ya da savunma bu alanda cereyan ediyor. Müslümanların kadın üzerinden sigaya çekilmeleri, on dokuzuncu yüzyılla sona ermedi. İslam ve kadın mevzusu, hala İslam medeniyetini yargılamanın ve Müslüman toplumlarla ilgili siyasetin üzerini örtmenin bir aracı olarak kullanılıyor.
Günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. Bu sebeple İslamcıların da modernistlerin de neo-oryantalistlerin de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyor olmalarını anlamak mümkün. Ama hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “İslam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.
Halihazırda Müslümanlar, iki uç noktadan yaklaşıyorlar meseleye. Ya “İslamda kadın hakları vardır” demekle yetiniyorlar; şeriat iddiasıyla hukuku donduruyorlar; “sadece ve özellikle” kadınlarla ilgili yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatları söz konusu bile etmiyorlar. Ya da tam aksine İslam tarihini bir yanlış yorumlar tarihi, kadınların eziliş tarihi olarak kabul ediyorlar; İslam’ın yeni ve “kadın bakış açısı”ndan bir yorumunun yapılması gerektiğini iddia ediyorlar.
Ya “İslam’ın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur.” deyip çağın beraberinde getirdiği toplumsal değişimlere gözlerini kapatıyorlar. Dolayısıyla yeni sosyal gerçekliğe bağlı olarak dile getirilen talepleri, “aşırı Batılılaşma” ve feminizmi içselleştirme olarak tanımlayıp yargılıyorlar. Ya da modernliğin, “yeni olanın iyi” olduğu şeklindeki vurgusundan hareketle, kadınların bugün geldiği konumu ideal kabul ediyorlar. Böylece sosyal gerçekliğe hapsoluyorlar.
Böyle bir vasatta öncelikle toplumsal cinsiyetle ve kadınla alakalı tartışmaları hangi düzeyden yaptığımızın netleştirilmesi gerekiyor. Cinsiyet meselesini metafizik ve ontolojik düzeyde mi ele alıyoruz? Yani Allah’ın kainatı çiftler halinde yaratmış olmasının hikmeti, kulluğun dişil, halifeliğin eril birer tavır olarak insanda aynı anda bulunması, Celal ve Cemal sıfatlarının cinsiyetlerde farklı tezahürü düzeyinde ele alınabilir bu mesele.
Ya da tarih boyunca cinsiyetin tanımından, cinsler arası ilişkiden, bu ilişkinin arka planındaki toplumsal ve iktisadi koşullardan bahsediyor olabiliriz. Ama bu durumda bu tanımlamalardaki siyasal ve tarihsel arka planı dikkate almamız gerekir. Fıtrattan, tarih üstü bir gerçeklikten ve yaratılıştaki müzekker/müennes ayrımından değil, bizatihi sosyal gerçeklik dahilindeki kadınlardan ve erkeklerden ve bunlar arasındaki ilişkilerden bahsediyor olduğumuzun şuurunda olarak yapmalıyız değerlendirmelerimizi.
Yahut da bugüne dair sosyolojik tespitlerde bulunuyor, gündelik hayat tecrübelerine mi yoğunlaştırıyoruz bakışımızı? Tarihsel/toplumsal bir gerçeklik düzeyinden mi edebi/kültürel bir temsil düzeyinden mi yaklaşıyoruz meseleye? Bu düzeyler arası metodolojik farklılıklar netleştirilmezse, “İslam ve kadın” meselesi, ya da İslam’da cinsiyetler arası münasebetin niteliği bizim için karmaşıklığını korumaya devam eder.
İşte Tucker’in çalışması metodolojik açıdan böyle zaaflar barındırmadığı için ayrıcalıklı bir yere sahip. Katmanlı bir tarihsel yaklaşım sergiliyor yazar. İslam hukukunda kadınlara ve erkeklere nasıl muamele edilmiştir? Cinsiyetleri sebebi ile kadınlar bu muameleden olumsuz etkilenmişler midir? sorularının cevabının hiç de basit olmadığı, katmanlı ve karmaşık olduğu tespitini yapıyor.
İslam hukukunun modern öncesi dönemdeki esnekliğine dikkat çekmesi ve bunu Osmanlı toplumu üzerinden örneklendirmesi de klişe bir “İslam’da kadın” yaklaşımına geçit vermediğinin ilk göstergesi. Coğrafi ve kültürel farklılıklar, mezhep farklılıkları ve içtihadın bireyselliği gibi hususlar, tarih boyunca İslam hukuku uygulamalarına esnek bir yapı kazandırmıştır.
Halbuki 19. yüzyıldan itibaren Batı’nın gerisinde kalma sendromundan muzdarip olan Müslüman toplumlar, bir taraftan Batı’dan hukuk kuralları aktarmak bir taraftan da var olan sistemi ıslah etmek gibi bir çabanın içine girerler. Böylece hukuk reformu devletin merkezileşmesi programlarına dahil olur. Yirminci yüzyılda kodifikasyon İslam hukukunun çehresini tamamen değiştirir: Fikir çeşitliliği ve imkanı yerini standartlaşmaya bırakır. Bu durum özellikle cinsiyet meselesinde eski esnekliğin kaybolması ve bu sebeple de bir kötüye gidiş olarak görülebilir. Yani modernleşme sürecinde merkezileşen devlet yapısı, İslam hukuku alanında da bir standardizasyon ve dolayısıyla donuklaşmaya sebebiyet vermiş; bu da kadınlarla ilgili uygulamalarda keskinleşme ile sonuçlanmıştır. Son yıllarda dünya kamuoyunu meşgul eden recm cezaları esasında böyle bir donuklaşmanın sonucudur.
İslam hukukunun toplumsal cinsiyetle ilgili en dikkat çekici özelliğinin materyal zenginliği olduğuna dikkat çekiyor Tucker. Bu sebeple İslam hukuku esnek, üretken ve reforma açık bir yapı arz eder. Farklı mezhepler, hem marjinal hem de üzerinde icma olan görüşler, pek çok meselede anlaşmamak üzere anlaşmış fakihler mevcuttur bu hukukun tarihinde. Yani sanıldığı gibi donuk bir yapıdan bahsetmiyoruz İslam hukukundan bahsederken. Merkezi bir otoritenin bulunmaması, toplumsal meselelere duyarlılık, yüce bir gayeye matuf olma gibi özellikleri, İslam hukukuna modern bir hukuk sistemine “ayrımcı olmayan ve eril norma dayanmayan” ahlaki ilkeler dahil etme potansiyeli sağlamaktadır. Tucker’in hem tarihsel hem de metinsel analizleri sonucu vardığı kanaat bu.
Ama yazarın, İslam hukukunun geleceğiyle ilgili en kritik testin cinsiyetler arası eşitliği sağlayıp sağlayamadığı üzerinden verileceği fikrine ihtiyatla yaklaşıyorum. Tucker’in bir feminist olarak kadın erkek eşitliğini nihai bir kazanım olarak görmesi anlaşılabilir bir durum. Bense, Müslümanlar olarak, hiyerarşinin olmadığı bir toplum idealini sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Çağdaş liberalizm, bireyin öz benliğini yeniden inşa edebileceği sınırsız imkanlara sahip olduğu ve önceden belirlenimli olmayan bir birey anlayışına yaslanıyor. Bu bireyi bulmak üzere tarihimize ve metinlerimize döndüğümüzde ise, karşımıza ya ezilmiş, ya ikincilleştirilmiş diye tanımlanan fertler çıkıyor. Müslümanların öncelikli kavramı özgürlük mü, eşitlik mi, adalet mi? Kısacası çağdaş liberalizmin hükümranlığı altında şekillenen kavramsal çerçeve ile daha geniş ve derin bir hesaplaşma hakkımızın baki olduğunu belirterek bu parantezi kapatayım.
Evet Tucker haklıdır, “İslam hukuku çağdaş dünyada yaşamaya devam ediyor, çünkü Müslümanlar Allah’ın rızasına uygun bir hayatı mümkün kılan bu hukukun daha iyi ve hakkaniyetli bir yaşamı da sağlayacağına inanıyorlar.” Ama bu “iyi ve hakkaniyet” tanımının, Batı modernitesinin “evrensel” diye nitelediği eşitlik gibi tanımlarla uyuşmayabileceğini de kabul etmek gerekiyor. Bu ve benzeri konulardaki eleştiri hakkımız elbette baki. Başka türlü bir okuma, geliştiren ve zorlu bir okuma olmaz zaten.
Sonuç olarak, Tucker’in “Islamic Law and Gender” adlı kitabı, İslam hukuk tarihindeki uygulamalar, yaklaşımlar ve hedefler ile bunların çağdaş dönemdeki mütekabilleri bakımından çok bilgilendirici bir muhtevaya sahip. Bu sebeple Türkiye’de sadece “başörtüsü” ve “ikinci eş” konularına indirgenen, kısır “şeriat” karşıtlığına mahkum edilen ve fıkıh tarihine hapsedilen İslam hukuku tartışmalarına yeni bir ivme katacağını umuyorum.

FARKLI AİLE MODELLERİ
2009 Yılında Viyana’da yapılan Avrupa Birliği Aileden Sorumlu Devlet Bakanları toplantısında, itiraz eden dönemin Aileden Sorumlu Devlet Bakanının başını yiyen “Farklı Aile Formları” ibaresi 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi ile kabul edildi.
Üstelik İstanbul Sözleşmesi, tarihte ilk kez “Cinsel yönelim”in ve “Toplumsal Cinsiyet”in çok muğlakta olsa tanımı yapıp LGBT ilişkileri koruma altına aldı.
Diğer taraftan da karı-koca tanımlarının yanına bir de “partnerler ” ifadesini ekledi. Üstelik partnerlerin tanımı da yapılmayıp, ucu açık bırakıldı. 
Yeni partnerlerle “çocuk yönelimli” birlikteliklerin yerine, “haz yönelimli” birliktelik formlarının yerleştirilmekte olduğu kanaatindeyiz. Dikkat edilmesi gerekir ki, farklı aile formalarında her türlü uç fantezi karşılanabilir ancak çocuk yapılması mümkün değildir. Çocuk, dışarıdan bir otoritenin kontrolünde ve iznine bağlı olarak “modern aileye” girebilir. Toplum içinde bu tür birliktelik formalarının ağırlığı arttığında, çocuğun birlikteliğe katılımının (dolayısı ile nüfus artışının) tamamen otoritenin iznine bağlı olacağı bir sürecin devreye sokulacağını tahmin etmek zor değil.
Medyayı takip ederek yönlendirildiğimiz veya toplumda meşrulaştırılmaya çalışıldığını düşündüğümüz partner tiplerinden bir kaçını buraya alıntılamak istiyorum.

LGBT Partnerler:
Avrupa Birliği çerçevesinde LGBT evliliklerin önündeki kanuni engellerin kaldırılma süreci hemen hemen tamamlandı. Avrupa Adalet Divanı, tüm Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin, eşcinsel vatandaşlarının birlik dışındaki ülkelerde yaşayan eşler ile yaptıkları evliliklerin de resmen tanıması gerektiğine karar verdi. Böylece LGBT evlilikleri tanımayan birlik üyesi ülkelerin kanunları aşılmış oldu.
Medya, “Farklı Aile Formaları”nın toplum tarafından kanıksanması ve kabul görmesi için 1996’lardan beri onlarca diziyi Avrupa ve Dünya TV’lerine taşıyor. Trans babanın ailesi, gaylerin ailesi, lezbiyenler ailesi, kendi kardeşine hamile bir bakirenin ailesi gibi en uç ilişki biçimleri onlarca dizi üzerinden sanal aleme taşınarak toplumlar farklı birliktelik formlarına alıştırılmaya çalışılıyor. Devletlerin olası engelleme gayretleri de bu dizler sosyal medyaya taşınarak aşılmış durumda. 
 Subliminal mesajlar yüklü,  “küçük yaşta kendi özgür seçimini yapmış çocuk”  haberleri (Ergenliğe dahi ermemiş çocukların “nasıl cinsiyet seçiminde bulunduğu” konusuna hiç girilmeden) ve “eşcinsel ailelerin çocukları daha mutlu oluyor” gibi yönlendirme haberler sosyal ve yazılı medya da düzenli aralıklarla yayınlanarak LGBT formlar toplumsal bilince yerleştiriliyor.  
Kamuoyunun önünde tanınmış ve rol model haline gelmiş ünlülerin “yeni birliktelik formuna uygun” ilişkilerinin  özendirici bir dille medya üzerinden topluma taşınması, çarpık ilişki biçimlerinin zihinlerde meşrulaştırılması için kullanılan bir başka yöntem.
Bunlar gibi bir çok sofistike yöntemle Soykütüğün toplumsal baş dönmesi yani değerlerin alt üst edilmesi gerçekleştirilmiş oluyor. (Bu  minvalde Türkiye’de de uzun süredir dizi filim ve sinemalarda eşcinsel karakterlerin ahlaklı, erdemli, mazlum, mağdur, dürüst “rol modeller” olarak özendirilmesi de göz ardı edilmemeli.)
 İyinin kötünün belirleyicisi olan Tanrının, koltuğuna uzun süre önce devletler oturmuşlardı. Bir müddettir o koltukta sermaye(medya) oturuyor ve bir taraftan toplumun kendi değerleri ile nesillerine terbiye vermesini engelleyip, projelerinin önündeki engelleri ve alternatifleri ortadan kaldırırken, diğer taraftan da medyayı kullanarak toplumlara yeni ilişki formları dayatıyor. Özellikle gençler arasında bir Kore çılgınlığı gözden kaçmıyor. Neden? Koreli erkeklerin tüysüz suratları cinsiyetsizlik adına bir modelleme oluşturuyor. 
Bu arada artık cinsiyet değiştirme ameliyatı diye bir ameliyat da yok; cinsel uyum ameliyatı var. Hatta devlet bu tür cinsel uyum ameliyatlarında koruma altındaki ya da sigortalı bireylerinin ameliyat masraflarını bile karşılamaya başladı. 
 LGBT birlikteliklerin bir başka yönü daha var. LGBT hayat formlarında yaşayanların ömür ortalamaları geleneksel aile ortamlarında yaşayanlardan hayli kısa. HIV, Hepatit B, C gibi ölümcül hastalıklar, uyuşturucu, intiharlar, öldürülme gibi sebeplerle ortalama ömürleri toplum ortalamasının çok altında. Bunun onlara yapılan sigorta, emeklilik vs ödemlerinin çok kısa olması ile ilintisi ve LGBTlilerin öldüklerinde miras bırakamamaları ve mülkün bitmez bir süreklilik içinde varislere nakledilmesi sürecinin noktalanarak, iktidarlara devredilmesinin önünü açmasının egemenler üzerindeki cezbediciliği hakkındaki tartışmalar ise meselenin bir başka yönü. 

Robot Partnerler:
Egemenlerin çocuksuz aile için, düşündükleri bir alternatif de robot partnerli birliktelikler. Gelişen robot teknolojisi “robot partnerleri” ya da “robot seks işçilerini”  günlük hayatımıza soktu bile. Her türlü cinsel fanteziye en uçlara kadar hizmet verebilecek olan bu robotlar, insan tenine yakın derileri ile bilhassa yalnız erkeklerin yeni partnerleri olmaya aday.
Dünyanın ilk robot genelevleri Rusya  ve Barcelona’da hizmet vermeye başladı.  Ekonomik gücü olanlar satın alıp evlerine götürebilir, gücü olmayanlar da ufak bir ücret karşılığında hizmet alabilirler. (Robot partnerler işinin ne kadar ciddi olduğunun sanal ortamda yapılacak ufak bir gezinti ile fark edilebileceği kanaatindeyim.) 
İngiltere’de robot partnerleri kiralayan 4 çocuk annesi Jade Stanley  seks robotlarına “cinsel ilişki bebeği” ismini takmış. “Daha çok kadınlara yanaşmakta sıkıntı yaşayan erkeklerle, dul kalmış eski aşklarını özleyenlere kiralıyoruz” diyor. 
ABD’nin California eyaletinde açılacak “Eve’nin Düşleri” isimli robot genelevinde, rızaya uygun ilişki konseptine uygun olarak robotla beraber olmadan önce kafeteryada bir müddet sohbet etmek mecburi tutulacakmış. 
Suudi Arabistan Hükümeti robotlara vatandaşlık veren ilk ülke oldu. Vatandaşlığın bir boyutunun da“evlenme hakkı” anlamına geldiğini hatırlatmak istiyorum. Geleceğin “farklı aile form”larından biri de partnerlerden birinin bir robotun olduğu (şu anda ortalıkta gezemeseler de verecekleri cinsel tatmin hizmeti ile) aile olacak sanırım. Hatırlatırım Robotlarla ilişkilerde de çocuk olmuyor.

 Pedofili Partnerler
Çocuklarla seks tartışmaları bizim toplumumuz için oldukça sıkıntılı olsa da Avrupa toplumunda durum böyle değil. Çocuklarla seksi savunan kitaplar yazılabiliyor, dernekler kurulabiliyor,   hatta siyasi parti kurup  seçime bile katılabiliyorlar. 
Amerika ‘da California ‘da kurulan Rene Giuon Derneği 2500 üyesiyle, 8 yaş altında çocuklarla seks yapmayı hedeflediklerini kamuoyuna duyurup kendilerine bir slogan bile belirlemişler: “8 yaşında seks yap yoksa çok geç kalmış olursun.”  
Uzak doğudaki 5 ülkenin neredeyse tüm geliri, seks ve özellikle çocuk seksi sektöründen olup müşteri sıralamasının en başında Avrupalı turistlerin geliyor olması da Avrupa’da herhangi bir rahatsızlığa neden olmuyor. (Kilisenin bile bu işten kendini uzak tutamadığını ve bu durumun istisna denebilecek boyutun üzerinde olduğunu da hatırlatmak isterim.) 
Çocuk seks ticareti Avrupa’dan uzak bir kavram değil.  Estonya, Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da da bu sektörün var olduğu bildirilmektedir. Estonya’da turizmde kaydedilen gelişmeyi takiben çocuk seks turizmi patlama yaşamıştır. Başlıca kurbanlar erkek çocuklar iken bu sektörün müşterilerinin en çok Finli ve Almanlar olduğu da rapor edilmiştir. 
Ne yazık ki Türkiye’de bu sektörden uzak değil. Her yıl ortalama 20.000 kişi Türkiye’den Tayland’a çocuk seksi için seyahat ettiği bilgisi haberlere düştü. 
Pedofiliyi savunan dernekler , Avrupa’da 14’lü yaşlardan başlayan  serbest cinsel yaşam yaşının (rıza yaşı) 10 yaşa  (8 yaş diyen de var) indirilmesi gerektiğini, çocukların da diledikleri ile seks yapabilmelerinin İnsan Hakkı olduğunu ve bu hakkın din, gelenek, örf ve aile (anne-baba) tarafından engellenmesinin İnsan Haklarını ihlal olduğunu söylüyorlar. Ve bunu, “çocukların seks hakkı engellenemez” şeklinde insan hakları beyannamesine de sokmak  için mücadele veriyorlar. (Bahsi edilen, çocukların kendi aralarındaki ilişkisi gibi görünse de, öyle değil. Zira Yeşiller Partisi’nin içinden bile “Çocuğun partnerini seçme özgürlüğüne de karışılamaz. Kim çocuğun gönlünü ederse şiddet içermediği sürece onunla seks yapabilmelidir iddiası  dillendirilebiliyor.)
Bu istek, çok daha devrimci bir şekilde İstanbul Sözleşmesine girdi: “’kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir   denilerek, kız çocuklarının seks hakkı “0” yaşa kadar koruma altına alınmış oldu. Böylece evlenirken 18 yaşında “çocuk” sayılan kızlar, cinsel ilişkide “0” yaşında “kadın” sayılabildiler. 

 Erkek çocuklar da kız çocuklar da daha dişi 
Avrupa’nın çocuk evliliklerine gösterdiği hassasiyeti çocuklarla seks konusunda da gösterdiğini sanmanın bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Yandaki görseller Avrupa’nın dünyaca ünlü dergilerinin kapaklarından toplanıldı. Bu görsellerde kızların da daha dişi, erkeklerin de daha dişi resmedildiğine dikkatinizi çekmek isterim. 
Aslında pedofilik uygulamalar uzun süredir çocuk modelliği adı altında, reklam ve gösteri sektöründe yasallaşmış durumda. (Modellik adı altında çocuklara çektirilen resimlerin, yaptırılan showların pedofilik bir sektörün ihtiyacını karşılamak üzere kurgulandığını ve bunun legal olduğunu hatırlatırım.)
  Bu arada Avrupa’da ki “pedofilinin” suç mu yoksa “hastalık” mı olduğu tartışmaları yavaş yavaş bizim de gündemimize taşınmaya başlandı.  (Eğer hastalık olarak tanımlanırsa suç olmaktan da çıkar, eğer “cinsel yönelim” olursa Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile devlet korumasına girer. )
Eğer, “1 Yaşındaki bir bebeğin nasıl bir cinsel isteği olacak ki?” diye sorabilecek olan olursa  Freud’un “bebeğin dudaklarını annesinin memesine doğru uzatmasını seks isteği” olarak tanımladığını hatırlatmak isterim.
Üstelik, kendisi de pedofil olduğu iddia edilen Seksolog Alfred Kinsey’in Amerikan toplumu ve hatta dünya toplumunun cinselliğe bakışını değiştirdiği iddia edilen raporlarında “bir çocuğun, kültürel şartlanma dışında genital organlarına dokunulmasından ya da seksüel ilişkilerde bulunmaktan rahatsızlık duymak zorunda olduğuna dair hiçbir sebep görünmemektedir” ve “tecavüz kolayca unutulabilir” dediğini hatırlatırım.[184] Aynı raporlarda 11 aylık bir bebeğin 1 saat içinde 10 kere orgazm olduğuna, 4 yaşındaki bir bebeğin 24 saat içinde 26 kez orgazm olduğuna dair iddiaları da var.
Yine Kinsey’in “Seks hiçbir şey değildir ve bu yüzden hayvanlar, eşcinsel ilişkiden, yetişkinlerden ve her yaştan çocuktan iyidir.[185]    kelimesindeki her yaştan ibaresine de dikkat çekmek istiyorum. Bu tanımlamaya göre Kinsey Skalasındaki gök kuşağı renklerinden biri de pedofili olsa gerek. 
Pedofilik ilişkilerde de çocuk olmuyor ve yine ahlakın alt üst edilmesi ile tanımlanmış farklı bir birliktelik formu.

Hayvan Partnerler:
Buraya kadar konuştuğumuz hemen her şeyin başlangıç düğmesine dokunan seksolog bilim adamı Alfred Kinsey’in az önce alıntıladığımız cümlesinden [ “Seks hiçbir şey değildir ve bu yüzden hayvanlar, eşcinsel ilişkiden, yetişkinlerden ve her yaştan çocuktan iyidir. Sadece“ onay ”almaya çalışın” ) anlaşılabileceği gibi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği fikrinin babası için insanlarla ilişki ile hayvanlarla ilişki arasındaki tek fark, hayvanların insanlardan daha fazla zevk veriyor olması imiş.
(Tanrının olmadığı yerde ahlakın,  ahlakın olmadığı yerde de partnerin robot, hayvan, eş cins vs olmasının farkının da izahı kalmıyor. AHÇ)
Bu bölgenin insanına sapıkça geliyor olsa bile Avrupa’da ZOOfili (hayvanlarla seks) özgürlüğü için çalışan dernekler kuruldu bile.Almanya’da ZETA (Zoofil İlişkilere Karşı Hoşgörü ve Bilgi) adlı grubun www.zeta-verein.de adlı bir de sitesi var. Zoofili, Michael Kiok verdiği beyanatta davasını, “köpeğim benimle cinsel ilişki kurmak istediği zaman gelip bana sürtünüyor ve iniltileri ile bana isteğini belli ediyor. Bir hayvanın insanlarla ilişki kurmak istemesi hayvan hakkıdır. Kimse bunu engelleyemez.”şeklinde savunuyor.Hayvan genel evlerinin önünde de bir engel yok. Danimarka ve Norveç’te hayvan genelevleri resmi olarak çalışıyor.
Ücretler 85 ile 170 $ arası değişiyormuş. Danimarka’nın gelir kalemlerinin arasına “hayvanlarla seks“ turizmi de dahil olmuş.Hayvanlarla insanların eşit görüldüğü bir hukuki düzlemde elbette hayvanlarla insanların evlenmesine de engel konulamaz. Hayvan Hakları üzerinden bunun da meşrulaştırılacağını yakın zamanda göreceğimizi düşünüyorum.
Tüm bu acayip partnerli yeni aile formlarının insan nüfusunu etkileyebilecek yaygınlığa erişebilmesi için öncelikle kadının ve erkeğin birbirlerinden uzaklaşmaları yani ailenin yoldan çekilmesi gerekiyor.

Kadim Ailenin Hayat Damarlarının Kesilmesi ve İstanbul Sözleşmesi

Zehiri altın tas içinde sundular, balı da ona suç ortağı ettiler
Celaleddin-i Rumi

Süreç tek boyutlu değil. Bir taraftan çocuksuz, “haz yönelimli “ farklı aile formları (LGBT birliktelikleri) meşrulaştırılıp özendirilirken, diğer taraftan da “çocuk yönelimli aile”formu yıpratılmaya, “uzun süreli kadın erkek birlikteliğinin” önü tıkanmaya çalışılıyor.
Dikkat edilirse bir taraftan 18 yaşına kadar gençlerin evlenmeleri yasaklanıyor, diğer taraftan “0”  yaşına kadar “özgür seks” yolu açılan gençler, medya ve çevre üzerinden bitmez bir cinsel tahrike maruz bırakılıyorlar. Bu ilişki biçimlerinin arasındaki farkın nikahsız birlikteliklerde cinsellik ne kadar erken başlarsa başlasın çocuk olmazken, erken nikahlı birlikteliklerin çocuk sayısını artırması olduğunu düşünüyoruz.  (Çocukların, cinsel bilgilendirme, güvenli seks ya da tacize karşı bilinçlendirme adı altında sekse karşı ilgilerinin, meraklarının kışkırtılıp uyandırılması, erken olgunlaştırma, nikahsız cinselliğe yönlendirme ve bunların kozmetik sektörü ile ilintisi, bir başka yazının konusu olmaya aday.) Çocukların yetişkinlerle veya kendi aralarındaki nikahsız beraberlikleri hamilelikle neticelenmiş olsa bile “çocuğa” dönüşmüyor. Yani nüfus artışına sebep olmuyor.
Çünkü kadın, erkeğin sorumluluk alıp kadınla uzun süreli bir birliktelik kurduğuna inandığında çocuk yapmaya razı oluyor. (Ya da çocuğunu kürtaj ile öldürmeyip dünyaya gelmesine izin veriyor.)Gündelik ilişkilerin neticesinde çocuk olmuyor. Bu nedenle olsa gerek ki, erkeğin kadınla gündelik ve sorumluluk almayan ilişkilerle beraber olması “kişisel özgürlük” alanı ile korumaya alınırken, kadınla uzun süreli ilişkiye giren erkekler çeşitli şekillerde cezalandırılıyor.
Bu cezalandırmada da en önemli enstrümanın, İstanbul Sözleşmesinin 4. Maddesiyle kabul edilen “kadının korunması“ söylemi çerçevesinde erkeğe yapılacak ayrımcılığın devlet politikasına dönüştürülmesi olduğu kanaatindeyiz.  Erkeğe yapılan ayrımcılık, ilk etapta kadını koruyor gibi görünse de, “erkeğe” her an cezalandırılabilirsin mesajı vererek, “kadınla uzun süreli beraberlikten” kaçınması gerektiği tehdidine dönüşüyor. Yani maddenin asıl işlevinin kadının erkeğe karşı kışkırtılarak yalnızlaştırılması olduğu kanaatindeyiz. 
(Bu madde, Hırvatistan ve Bulgaristan’da  “cinsiyet ideolojisi” üreterek kadını yüceltip erkeği aşağılayan “cinsiyetçi” bir madde olarak eleştirildi. Macaristan ise “İnsanlar ya erkek, ya da dişi olarak doğarlar; toplumsal olarak kurgulanmış cinsiyetten söz etmeyi uygun bulmuyoruz ” diyerek “haz” yönelimli kurgulanmış cinsiyet tanımlamasına ve İstanbul Sözleşmesine itiraz eti. Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın “Her ülke, ailesini ve her çocuğun bir anne ile bir babaya sahip olma hakkını savunma hakkına sahiptir” demesi ise meselenin sadece eşitlik meselesi olmadığına işaret etmektedir.)
Erkeğe yapılacak ayrımcılık bir haksızlık olarak değerlendirilemez ve yapılacak ayrımcılığa itiraz edilemez maddesi, bir başka madde ile de takviye ediliyor. Erkeğin ne söylediğinin veya iddiasının, hatta olayın gerçekte ne olduğunun bir önemi yok; ”kadının beyanı esas alınır” deniliyor. Üstelik kadın, iddiasını ispatla yükümlü de değildir  hükmü ile de pozisyon kuvvetlendiriliyor. Yani kadın ne söylerse söylesin ne iddia ederse etsin inanılacak, diyor.
Özellikle dikkat edilmesi gerekir ki, “kadının beyanı esastır” ilkesi ile hukukun en temel ilkesi olan “suç ispat edilene kadar masumiyet karinesi” ters yüz edilip suçun ispatı, iddia edenin sorumluğundan çıkarılıp, iddia edileni yükümlülük altında bırakıyor.
    Hatırlatılması gerekir ki, “işlenmiş bir suç” ispat edilebilen bir şeydir, “işlenmemiş suç” değil.
Ancak erkeğin cezalandırılması için bir suç işlemiş olması da gerekmiyor; İstanbul Sözleşmesi bu konuda “.... kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına gelir.” diyor. Yani olmamış, yapılmamış, teşebbüs edilmemiş ancak kadının önsezisi ile yapılacağından şüphelendiği muhtemel ekonomik, cinsel veya fiziksel zarara yönelik bir hareket ya da “psikolojimi bozuyor” dediği her şey, erkek için cezalandırılma gerekçesidir.
İstanbul Sözleşmesi tüm kadınları, adeta niyet okuyabilen ve niyet okurken yanılma ihtimali bulunmayan saf, iyi niyetli, hatasız ve kusursuz bir melek;  tüm erkekleri ise her an, kadının psikolojisini yüksek kalitede tutmaktan sorumlu potansiyel kötülük makinesi olarak görüyor.
Böyle bir süreç, ahlaki/ruhi herhangi problemi bulunmayan bir kadın için, şiddetten koruma misyonu görebilir. Ancak kadın, ahlaken ve ruhen sağlığı yerinde olmayan, hırslı, intikamcı, ahmak, menfaatçi, düzenbaz veya öfke, kıskançlık, kin gibi nedenlerle kontrolünü kaybetmiş biri ise ne olacak?  Mesela 2016 yılında Şanlıurfa’da “kocam bana 1 senedir tecavüz ediyor, beni zorla hamile bıraktı” diyen bir kadının iddiaları savcı tarafından çelişkili ve mesnedsiz bulunup davanın reddi istenmesine rağmen, “kadının beyanı esastır” denilerek kocaya 18 yıl hapis cezası verildi.  Bu davada kadının ahlaken ve ruhen ne durumda olduğunu veya gerçekte hangi saikle hareket ettiğini bilmiyoruz ancak kocanın 18 yıl “tecavüzcü koğuşunda kalmak üzere”  ceza aldığını biliyoruz.
Şu an kocasına kızarak intikam duygusu ile 20 senelik evliliğinin ardından, “bana 20 senedir zorla tecavüz ediyor” diyerek kocasını cezalandırmak isteyebilecek bir kadının önünde hiç bir engel yok.
Böyle bir uygulamanın erkeklere verilmiş; “kadının, her an psikolojisinin bozulması, kıskançlık, hırs ya da intikam duygusu ile seni, senelerce tecavüzcü koğuşuna atılabileceği bir birliktelikten uzak dur”, mesajı olduğu kanaatindeyiz.
6284 no’lu “kadına karşı şiddetin” önlenmesine yönelik kanunun, kadının beyanı ile “erkeğin sert bakışını” bile “şiddet” saymasını, bu mesajı anlamayan erkeklere yönelik bir yaptırım olarak düşünüyoruz. İnsanın sürekli güler yüzlü olması, mümkün olmadığına göre, erkeğin suratının “asık” mı, yoksa “sert”mi olduğuna kim karar verecek? Elbette kadının keyfiyeti.
Ev hayvanlarını bile sokağa atarken merhamete gelip hayvanı sokağa atan keyfiyet sahibine ceza veren kanunların ailenin erkeğini, kadının keyfine göre sokağa atarken hiç bir şeyi umursamamasını başka türlü izah edemiyoruz. (Çocukların babalarını sokağa atmanın, çocukların üzerindeki psikolojik etkisi ile ilgili tartışmaları ise sadece hatırlatıp geçiyoruz.)
İstanbul Sözleşmesinin kadını sahiplenen ve onu “güçlü” kılan adeta, “Senin keyfini kaçırdı. Hadi onu cezalandır. Arkandayız.” der gibi kışkırtan tavrı birliktelik sonlandıktan sonra birden değişiyor: Kadın polise telefon ettiği an erkeği evden 6 ay uzaklaştırabiliyor. Ama kadının pişman olup, şikayeti geri çekme hakkı da yok. Erkek eve dönemiyor.  İstanbul Sözleşmesi diyor ki; “...  şikâyette bulunulmasına bağlı olmamasını ve mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile kovuşturmanın devam etmesini sağlamak üzere...”      Yani kadın, “erkeği evden atarken” güvenilir ve güçlü biri olup, beyanı esas kabul edilirken, erkekle beraberliğine geri dönmek istediğinde, “kadın gücünün” arkasındaki kudret ortadan kayboluyor ve kadın ne istediğini bilmeyen, beyanının hiç bir hükmü olmayan, güvensiz, aciz birine dönüşüyor.
Ancak erkeğin cezalandırılabilmesi ve birlikteliğe ara verilmesi için “kadının şikayet etmesine de gerek yok” diyor İstanbul Sözleşmesi; “Kadın, erkekten şikayet etmiyorsa, mutlaka erkekten korktuğu için şikayet etmiyordur” şüphesini bahane ederek: Hizmetlerin sunumu mağdurun fail hakkında şikayette bulunması veya aleyhinde tanıklık etmesine bağlı olmayacaktır. ” hükmünü getiriyor. Yani kadın, “Biraz tartıştık sesimiz yükseldi, hepsi bu. Şikayetçi değilim. Mahkemeye de çıkmam, aleyhinde şahitlik de etmem, size ne” dese de adam cezalandırılır, diyor sözleşme. Sözleşmenin “hizmet” dediğinin, erkeğin kadına yaklaştırılmaması olduğunu da hatırlatalım. 
İstanbul Sözleşmesi, “kadın, şiddet ortamına çevre baskısı sebebi ile dönüyor” bahanesinden hareketle parçalanmakta olan aile yeniden birleşmesin diye de, tedbir alıyor ve şiddet döngüsünü kırma adına, çiftlerin arasını yapabilecek uzlaşmacılara da yasak getiriyor. Devlet,  “... uzlaştırma da dahil zorunlu alternatifuyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır”   diyor ve uzlaşmacılık yapan sivil biri ise 15 günden 3 aya kadar, resmi kolluk kuvveti ise 3 yıla kadar ceza veriyor ve kolluk kuvvetlerine de sorumluluk yüklüyor. Yani olur da polis memuru, “Ablam, yıkma yuvanı” gibi bir cümle ağzından kaçırırsa cezası 3 yılı buluyor.
Ama kendi yuvalarından atılan ve genellikle kalabilecekleri bir başka evleri ya da partnerleri olmayan; toplumun, ailesinin, arkadaşlarının ve çocuklarının önünde küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissettirilen erkeklerden gelen şiddet, bu uygulamalar ile azalmıyor tam aksine öldürülen kadın sayısı artıyor.
Üstelik kadının ya da erkeğin kendi yuvasından atılabileceği düşüncesi toplum tarafından olumlu olarak algılanamadığından bu evlilikler devam edemiyor ve boşanma ile neticeleniyor. 
Aynı uygulamaları 2016 yılında hayata geçiren Rusya, “erkekleri evden uzaklaştırılan ailelerin” devam etmediğini ve boşanma oranlarının hızla yükseldiğini fark edince 1,5 senelik bir uygulamanın ardından bu kanun tasarısını geri çekti. 
Yasanın geri çekilmesinin mimarlarından Olga Batalina “Bizim için, bir kurum olarak aileyi korumak çok önemlidir” diyerek kanunun geri çekiliş sebebini açıklarken, Rus milletvekili Vitaly Milonov, “Aile içindeki sorunlardan bahsediyoruz. Bu soruna liberal açıdan bakamazsınız. Bu, bir yatakta üç kişi olması gibi olur. Eşinizle ve bir insan hakları kuruluşuyla beraber yatıyormuşsunuz gibi”diyor.
Anladığım kadarı ile ruh sağlığı bozuk bir kaç kadını tatmin etmek için aile kurumunu yıkmaya neden olabilecek uygulamaları sahiplenemeyiz demeye çalışıyor. Bizim kanaatimizde, aile konusunda bize yol gösterecek olanlar, hayatları boyunca hiç bir insanla uzun süreli sağlıklı bir beraberlik kurmayı başaramamış; aile nedir, sorumluluk nedir bilmeyen, hayatı cedelleşmekten ibaret olarak algılayan insanlar olmamalıdır. Bu insan tiplerinin kanun yapıcı veya uygulayıcı konumlardan uzak tutulmaları gerekir, yönündedir.
Boşanma hakimlerinin, gittikçe boşanmayı kolaylaştırıcı yönde tavır almalarının da mevcut konjuktürle uyumlu olduğu kanaatindeyiz. Mesela eve sık sık misafir getirmek de boşanma sebebi, gelen misafire iyi davranmamak da boşanma sebebi sayılabiliyor.  Eşine şşşt diye seslenmek,  sık sık  iş değiştirmek,  memleketinde çok vakit geçirmek  gibi durumlar da boşanma kapsamına alındı. Erkeğin kadını yatağına çağırması “aile içi tecavüz” kapsamında değerlendirilirken, tersini yapıp yatağı ayırması da boşanma sebebi sayıldı. 
Diğer taraftan zinaya hiç bir suç tanımlanmazken, çok kısa süreli bile olsa evlilik yapan erkeklerin boşandıklarında ömür boyuna varan nafaka cezalarına  mahkum edilmelerinin , boşandıktan sonra çocuğun velayetinin; babanın çocukla ilişkisine hiç bir kıymet atfetmeden;  kadın, seks işçisi, metres veya birçok erkekle aynı evde aynı anda yaşayan biri bile olsa kadına verilmesinin evlenen erkeğin cezalandırılması sürecinin bir parçası olarak okunabileceği kanaatindeyiz. 
Buna tersten bakmanızı rica ediyorum: Hangi kadın her an sokağa atılabileceği, ispatı gerekmeyen bir iftira ile onlarca yıl hapis yatalabileceği, ayrılsa da ömrünün sonuna kadar erkeğe hizmet etmeye mahkum edileceği, erkek hangi ahlaksızlığın içinde olursa olsun öz çocuğuna sahip çıkamayacağı bir birlikteliğe normal şartlarda razı olur? Bu nedenle uygulamalar yayılıp kanunlar toplumda anlaşıldıkça erkeklerin aile kurmaktan çok daha uzaklaşacaklarını tahmin etmek zor değil.
Zaten 2009 ve 2014 yıllarında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yayınlanan araştırmada “ailenin” kadın için “güvensiz” bir ortam olarak kabul edilmesi ve 2014 yılı raporunda evliliğin, şiddetin sebebi olarak gösterilmesi, nihai hedefin ailelerin parçalanması ve çiftlerin birbirinden uzaklaştırılması olduğunu düşünmemize sebep oluyor.
Ancak erkekler açısından evlenmemek de sorunu çözmüyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi beraberliği partnerler üzerinden tanımlayınca kadınla uzun süreli beraber olan erkeğin cezalandırılması için ortada herhangi bir akid bulunmasına da gerek kalmadı. (İstanbul Sözleşmesi dayanak alınarak Ankara’da , 3 ay beraber yaşayıp ayrılan sevgililer aile sayılıp, erkeğe nafaka cezası verildi. (Kadın da erkek de öğrenci ve kendi sorumluluklarını alabilecek birey olmalarına rağmen sadece erkeğe ceza kesilerek cezalandırılması ile erkeğe yapılan ayrımcılık yine görmezden gelindi.)
Diğer taraftan da İstanbul Sözleşmesinin cinsiyete ideolojik yaklaşımı ile şiddetin cinsiyetlileştirilmesi veya şiddete cinsiyet atfedilmesi (“erkek şiddeti”, “kadına yönelik şiddet”) çiftleri rakip olarak tanımlayan ve birbirlerine karşı kışkırtan bir zeminden hareket ederek, daha ilk andan sağlıklı bir beraberliği dinamitliyor. Birlikteliği bir mücadele ortamı olarak algılayan, birbirlerinden hak kapma ya da birbirlerine hak kaptırmama mücadelesine girmiş “Rakipleştirilmiş Çiftler”in evliliklerinin çok uzun süreli olmadığını da fark etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu politikaların uygulayıcıları, uyguladıkları politikalar ile oldukça başarılı(!) sonuçlar almayı başardılar.
Uygulamaların hayata geçirildiği ülkelerde  boşanma oranları hızla yükselirken evlenme oranları da düşüyor. Dolayısı ile nüfus artış hızları da azalıyor.
Bu politikalara geçtiklerinde %5-7 arasında olan babasız/ailesiz dünyaya gelen çocuk oranı: İzlanda da % 72, İskandinav ülkelerinde %55-60, Fransa’da %60,  İngiltere’de %48, Bulgaristan’da % 58, Portekiz’de %53, Şili‘de %60’lara ulaştı. 
Ailesiz ve babasız çocuk yapmaya karar veren kadınlardan ikinci çocuğa sahip olan kadın sayısı da çok azalıyor.
Bu noktada bir şey daha hatırlatmak istiyorum. Bütün bu düzenlemeler “çocuğun terbiyesinin” devletin sorumluluğunda olduğu bir bilinci de dayatıyorlar. Yani çocuğun terbiyesinde ailenin devre dışı bırakıldığı (özellikle babanın) bir zeminden hareket ediyorlar. Böylece daha önce bahsettiğimiz egemenlerin kontrolünün dışında kalan son alan da işgal edilmiş oluyor. Ve egemenlerin öğretileriyle terbiyelenmemiş, ailenin keyfince yetiştirdiği insan modelinin de sonunu getirmiş oluyorlar. Üstelik İstanbul Sözleşmesinin daha önce üzerinde durduğumuz bölümlerinde dile getirilen Yeni Kapitalist dönemin, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği modeline uymayan dini, ahlaki, edebi bütün kavramların bitmez bir şekilde döngüye girdiği, nesilden nesillere aktarıldığı, yayıldığı, aile-çocuk döngüsü de kırılarak bu kavramların gelecek nesillere devrinin de önüne geçilmiş oluyor.
Bütün bunlar kadın-erkek ilişkileri dönüştürülerek ya da yeniden düzenleyerek yapılıyor. Kadın erkek ilişkilerini düzenlemek o toplumu, o toplumun dinini yeniden tanımlamak da demek oluyor.
Bu sürece, aileyi olmazsa olmaz gören, çocuğun terbiyesini devredilemez bir sorumluluk olarak babanın sorumluluğuna veren Müslüman toplumdan tepki gelmemesini sürecin hala Müslüman toplum tarafından anlaşılamadığına işaret olarak görüyoruz. 
Bir de hatırlatmada bulunalım: İlle de çocuk isterim diyen kadınlar artık erkeğe ihtiyaç duymadan kendi vücutlarında bulunan babalarından aldıkları kök hücre ile kendi kendilerine hamile kalabilecekler. Yani hiç bir erkeği yanlarına yaklaştırmalarına gerek yok. 

Bütün bu anlattıklarımızın özeti şu;
Eğer toplumlarda kadın-erkek birlikteliğinin % 10’unu eşcinsel, pedofili, robot, hayvan gibi ilişkilere yönlendirebilirlerse 1-2 nesilde dünya nüfusunun 800 milyon ila 1 milyar arasında azalacağını, eğer çocuğun terbiyesini aileden alabilirlerse egemenlere itiraz eden düşünce biçimlerinin gelecek nesillere intikalinin de önüne geçebileceklerini ümit ediyorlar.  (Mücahit Gültekin, “10-15 sene içinde Türkiye’de her lise sınıfında 5-6 LGBT’li çocuk oturacak” iddiasında. Keşke elimizde devletin, bu konularda yaptırmış olduğu anketlerin sonuçları olsa da durumu daha net görebilsek. Ancak öğretmen arkadaşlar, şimdiden hemen her okulda 4-5 çocuğa rastlandığını iddia ediyorlar.)  

Erkeklere Ne olacak? 
“İş bulabilenler, daha çok kadınlar olacak” diyor Prof. Harari; çünkü çalışan kadın kapitalizmin olmazsa olmazlarından. Kadın sanayiye girdiğinde işçi açığını kapatıp işsiz bir sınıfın oluşturulabilmesini sağlıyor. İşçi arzının artması maaşları düşürüyor. Düşen maaşlarla sermaye, bir kişinin ücreti ile iki kişiyi üstelik daha uzun mesailerle çalıştırabiliyor. Kadın çalışınca ev içi ekonomi diye bir şey kalmıyor; ev bütünüyle dışarıya bağımlı hale geliyor.  Kozmetikten estetiğe, konfeksiyondan hazır yemeğe, kreşlerden huzur evlerine kadar birçok sektör canlanıyor ve böylece kadın sermayeden aldığını hemen geri iade etmiş oluyor. Ancak bunlar geçmiş dönem kapitalizm eleştirileri. Şimdi ise kadının iş dünyasında olmasını, kadının iş dünyasında olduğunda erkekle uzun süreli beraberliği götürebilme yeteneğinin azalması ve çok daha az çocuk yapması nedeni ile istiyorlar. Üstelik “kadının güçlenince” babasına ve kocasına karşı güçlenmiş oluyor, egemene karşı değil. Kocasından ya da babasından kopan kadınlar egemen/patron/amir karşısında çok daha itaatkarlar ve emirleri erkeklere oranla çok daha az sorguluyorlar.
Düşündükleri dünyada kadın; evi, işi, ekonomiyi, -izin verilirse-  çocuğu tek başına (yalnızlık içinde) yüklenecek gibi duruyor. Yani kadınlara ağır hayat şartlarında, yalnızlık ve depresyon hapları ile donatılmış bir hayat öngörülüyor.
Ya erkekler?
Uyuşturucu ve Oyunlar 
İşsiz erkekler bütün gün nasıl oyalanacaklar?
“İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler”  diyor Prof Harari ve devam ediyor; “işsiz erkekleri bekleyen gelecekte iki seçenek: Uyuşturucu ve bilgisayar oyunları.Onlar ya uyuşturucu ya da üç boyutlu sanal alemler içinde kendilerini uyuşturup haz içinde olacaklar “(ölecekler-AHÇ) diyor. 
Sanırım bütün dünyada uyuşturucunun serbest bırakılması için başlatılan kamuoyu çalışmaları da bu sebeple.
Dünya kamuoyunu hazırlamak için “uyuşturucunun insan hakkı olduğuna ve dileyenin kendisini uyuşturabileceğine” dair yayınları dolandırmaya başladılar bile.
Bu konunun öncüsü Hollanda 1970’lerden beri sürdürdüğü gevşek uyuşturucu karşıtı politikayı tamamen rafa kaldırdı. Ülke genelinde yaklaşık 600 kafede marihuana gibi maddeler satılıyor. Çek Cumhuriyeti’nde ise 1 gr kokain ya da 10 gr. marihuana gibi düşük oranda uyuşturucu madde kullanımı suç olmaktan çıkarıldı. Portekiz bu konuda daha ileri gitti ve 2001’de her türlü kişisel kullanımı serbest bıraktı.  Hindistan, Uruguay, Ekvator, Kolombiya, Avustralya gibi ülkelerde de tamamen serbest. İngiltere ve Belçika gibi ülkelerde ise sınırlı alanlarda serbest bırakılarak bu konuda ciddi bir mesafe alındı. 
Egemenlerin uyuşturucuya olan ilgisinin bir nedeninin de uyuşturucu kullananlarda ömür ortalamasının çok kısalıyor olması olduğu kanaatindeyiz. Avrupa’da uyuşturucu kullanan 15-39 yaş arasındaki erkeklerde ölüm oranı 3 kat fazla. Bunun içine uyuşturucu ile ilgili HIV, Hepatit B ve C vs ölümleri dahil değil. Üstelik bu oranlar her yıl daha da artıyor. 
Türkiye’de de durum çok farklı değil.  2017 yılından itibaren Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) uyuşturucu bağımlılığı ile ilgili veri, istatistik vs yayınlamayı durdurma kararı aldı . Ancak Türkiye’de uyuşturucudan ölüm vakasının 2016 yılında 611 iken  2017 yılı içinde büyük bir sıçrama ile  940’a çıktığını biliyoruz.   
Diğer taraftan uyuşturucudan yakayı kurtarabilen erkekler için,  içine hapsedilecekleri 3 boyutlu simülasyon dünyaları kurmaktalar.
Oyunlar konusunda çok şey anlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum; bu konu hemen her erkek çocuğu olan ailenin gündemine sokulmuş durumda.  Artık yaşı 30- 40’lara hatta 60’lara dayandığı halde hala kendini oyundan kurtaramayıp “genç” takılmaya çalışan ADAM olma, olgunlaşma becerisini gösteremeyen bir kitleyi şimdiden var ettiler. (Gençlik-sorumsuzluk yaşı o kadar ilerletildi ki, artık olgunluğa ulaşamadan yaşlılık dönemi başlıyor.) Uyuşturucu müptelası ya da üç boyutlu sanal gerçeklik dünyalarında kaybolmuş erkekler, aile sorumluluğunu alabilecek olgunluğa da erişemiyorlar.
Küçük bir “tanrı” olarak seviyesi yüksek hayallerle büyütülmüş ancak reel hayata giriş arefesinde büyük bir hüsranı işaret eden, şişirilmiş egoları ile her türlü beklentinin enkazı altındaki gençliğe, kendilerinden ve sorumluluklarından kaçış alanları/fantezileri var ediyor oyunlar. Ve o fanteziler, onların ömürlerini yiyor.
Tüm bunlar kulağa uçuk kaçık iddialar gibi gelebilir. Ancak LGBT ilişkilerin sadece 5 senelik süreçte toplum nezdinde “ahlaksızlık “ olarak görülmekten “cinsel eğilim” olarak görülmeye başlandığını ve gittikçe normalleştiğini hatırlatarak şu an garipsediğimiz bu kelimelerin çok uzun olmayan bir süreçte toplumun algılarında normalleştirileceğini iddia etmek zor değil, diye düşünüyorum.

Kim Bunlar? 
Prof Harari, “‘21. Yüzyılda ilerlemenin trenine yetişenler, yaratmanın ve yürütmenin ilahi kudretine ererlerken, geride kalanlar yok olma tehlikesi ile karşı karşıyalar... Yeni Dünya, “Süper Seçkinler” ve “gereksizler” arasında bir dünya olabilir.” Diyor.
Sanırım söylemeye gerek yok; biz “gereksizler” kısmındayız, “süper seçkinler” de bu işleri yürütenler. (Nietzsche’nin “üst insan”larını hatırlayın.) 
Harari, insanın bilgi ile ilişkisinin tamamen değiştiğini ve bu değişimin insanı da değiştireceğini iddia ediyor ve “Biz son normal insan nesliyiz” diyor.  Yüce(!) insanların beyinlerini big dataya bağlayarak, tüm sistemi kontrol eden bir seviyeye ulaşacaklarını   ortaya makinelerle entegre, yarı insan yarı robot formlar çıkacağını , genleri ile oynayarak domatesleri, mısırları tasarladıkları gibi yeni insan nesillerini de tasarlayacakları, insan ömrünün yapay organ, genetik ve hücre yenileme çalışmaları ile uzatılacağını, tonlarca ağırlığı kaldırabilen mekanik kolların , jet motorlara entegre edilen süper ayakların geleceğini, bilgisayarlardan beyne, beyinden bilgisayarlara bilgi yüklenebileceğini vs söylüyor. Yani artık “süper insanlar” dediğimiz “Tanrı insanlar” döneminin başlamakta olduğunu iddia ediyor.
“Ölümsüzlüğün, sonsuz mutluluğun ve Tanrı olmanın derdindeler”, diyor ve ekliyor Prof. Harari:“Artık insanları tanrı seviyesine yükseltmek için çalışıp Homo sapiens’i, Homo Deus’a dönüştürmenin vakti geldi.” 
 Prof Harari kitabının ismini, Antik Yunan Tanrılarının Tanrısı Zeus’tan alıyor. Ancak Zeus’un Z’sini Dataizmin (Yeni Dünya’nın Dini’nin Dataizim olacağını iddia ediyor. Rosi Braidotti ise yeni dini, Paganizme dönüş, Yeni Paganizm olarak tanımlıyor) D’si ile değiştiriyor ve Homo Deus diyor. Böylece “Data-Veri/ bilgi” ile güçlendirilerek TANRI olmuş insana atıf yapıyor. Kitabın içinde sürekli Yunan Tanrılarına yapılan atıflar kurulmakta olan düzenin Hıristiyanlık öncesi antik Yunan mitolojisine benzemesinden olsa gerek.
Yunan Tanrıları Olimpos’un yücelerinde, bulutların üzerindeydiler. Aldıkları kararlar, öfkeleri, şımarıklıkları, kaprisleri ile dağın eteklerindeki sıradan insanların kaderlerini tayin ederlerdi. Sıradan insanların onların kararlarını etkileyebilecek güçleri, onların da sıradan insanları umursamak diye bir dertleri yoktu. İçlerinden biri, Tanrılardan ateşi çalıp insanlara veren Prometheus gibi sıradan insanların menfaatine bir şey yapmaya kalkacak olursa, diğer yüce tanrılar tarafından cezalandırılıyordu.
Yeni tanrılar da en az Olimpos’un tepesinde, bulutların üstündeki tanrılar kadar görünmez ve erişilmez oldular. Ekmek aldığı süpermarketin, iş yaptığı şirketin, deposunu doldurduğu istasyonun, parasını yatırdığı bankanın sahibinin kim olduğunu, nerede yaşadığını, ne ile uğraştığını kimseler bilmiyor. Ama o patronların sıradan insanların hayatları ile ilgili aldıkları kararlar milyonlarca insanın hayatını altüst edebiliyor veya karartabiliyor ama umursamıyor, ilgilenmiyor, dönüp bakmıyorlar.  Yüce patronlar aralarında örgütler kurup, alt sınıfların menfaatine uzun ömürlü cep telefonu, ampul, tv, çorap, bilgisayar üreten diğer Yüce Tanrıları Prometeus’u cezalandırır gibi cezalandırıyorlar..   Görünen o ki putperestlik ya da Paganizm kendini yeniden ihya ediyor. 
Prof. Harari bu yüce Tanrı insanların gelecekten beklentilerini anlatırken, “Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksullar yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. Yüzyıl elitleri, 21. yüzyılda üçüncü sınıf insanları taşıyan vagonları (her ne kadar acımasız olsa da) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyorlar ” diyor.
Bunlar devasa servetler biriktirmiş ve bu servetlerden tek kuruşu bile fakirlere harcamak istemeyen 1. Vagondaki egemenler ve onlar, devasa şehirlere yığılmış sanayi toplumlarının atığı işsizlerden en kolay şekilde kurtulmak isteyenler.  (Burada Kur’an’da geçen “Eğer onların ellerine güç geçse, size zırnık bile koklatmazlar” mealindeki ayet aklıma geliyor.)

Önlerinde hiç mi engel yok?
Müsaadenizle bir görüş belirtmek yerine birkaç yazardan alıntılayacağım görüşleri buraya taşımak istiyorum:
Alain Touraine, Modernizmin Eleştirisi’nde; “Tarihin hiç bir döneminde insanlık bu kadar zengin ve bu kadar çok servetin yığıldığı bir dönem yaşamadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler, bu kadar çok ve uzun mesailerle bu kadar geç yaşlara kadar çalışmadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar çok yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalıp yollarda ölmedi, katliamlara ve soykırımlara uğramadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar çok takip edilmedi, kontrol edilmedi, zihinsel yönlendirmelere tabi kılınmadı ve tarihin hiç bir döneminde fakirlerin sermayeden aldığı pay bu kadar az olmadı. Ancak tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar itaatkar da olmadı” diyordu.
Zygmunt Baumann, bunun sebebini tanımlarken; “Fakirlere medyadan düzenli olarak “özgürlük, akılcılık ve bireysellik” diye üç zehir veriliyor. Bu zehirler onların bir araya gelebilme yetilerini yok ediyor. Ortak bir lider, ortak bir akıl etrafında toplanıp fedakarlıkta bulunamıyor ve bu nedenle de onlara dayatılanlara direnemiyorlar” diyordu.
Fakirlerin bir araya gelebilme yetilerini kaybetmeleri onları, “tarihin en dırdırcı lakin en itaatkar figürü”ne dönüştürdü, diyen de Wendy Brown’dı.
Bir araya gelemeyen zerreciklerine kadar bölünmüş toplumlar egemenler karşısında itaatten başka bir yol bulamıyorlar.  
Bunu gören Terry Eagleton Tanrı’nın ölümü ve Kültür eserinde fakirlerin tek bir şansı olabilir diyordu: “Eğer “peygamberimsi” biri çıkar da kelimeleri yeniden dizip (Yeni kelimeler bilmeye ihtiyacımız yok. Onların kalabalıkları ikna edecek şekilde yeniden dizilmesine ihtiyacımız var.) kalabalıkları yeniden kanaat etmeye ikna edebilirse belki bir araya gelebilmek için bir şansımız daha olabilir” diyordu. Şöyle bir örnekle anlatabilirim: Yapıştırıcı sürülmüş zeminin tam ortasına bir peynir parçası bırakıldığında farenin tek kurtuluşu vardır; peynir hevesine dur diyebilmek.
Haz vaadi yapıştırıcı sürülmüş zeminin ortasındaki peynir.  Kalabalıkların haz vaadine verecekleri tepki bundan sonraki süreci belirleyecek. Eğer kendilerine sunulan sapkın hazlara “hayır” diyemezlerse “insan onuru ve haysiyetinin”, hatta “insanın” tamamen yok edileceği bir sürece uyanabiliriz: Erkeklerin hazdan, “güçlü” kadınların yalnızlıktan ölecekleri bir sürece.
Aldoux Huxley, Cesur Yeni Dünya isimli ütopik romanında “Uyuşturucu, ilaçlar, yeni propaganda teknikleri, yeni masallar ve hatta insan fizyolojisiyle oynayarak insanı, köleliğini sever hale getirmeye çalışıyorlar. “İnsan onurunu” korumak için ebedi bir teyakkuz gerekir” diyordu. Üstadın öngörülerinden pek çoğu çıktı. Ama onların “süper insanlar ve gelişmiş hayvanlar” diye bir dünya kurup;  “insan” kelimesinden (mana olarak insandan) tamamen kurtulmak isteyebileceklerini daha 1930’larda görebilmesini hayretle karşılıyorum. 
Tüm bunları Prof Harari’den yapacağımız şu alıntılar ile birleştirelim : “İnsanlığın geldiği bu noktada “Tanrı olmayı” istemesi değil, istememesi ahlaksızlıktır.” Ancak Prof Harari bu cümleyi herkes için kurmuyor çünkü sadece birkaç sayfa sonra fakirler için kurmuş olduğu cümle farklı: “İnsanlar haz arayışlarını hızlandırmamalı aksine yavaşlatmalıdırlar. ”
 Fakirlere daha az yemek, daha az sağlık, daha az konfor, daha az eğlence ve daha az rahata kendinizi alıştırın diyerek, beklentilerini kısmalarını tavsiye ederken, büyük bir heyecanla zenginler için Tanrı olma vaktinin geldiğini söylüyor Prof Harari. Ancak fark etmek gerekir ki, fakirlere teklif edilen bir seçenek değil. Bir dayatma.
Dayatmanın, dayatma olduğunun fark ettirilmemesi kurulmuş oyunun büyüsü. Kanaatimize göre Henry Ford’un, “Müşterinin, SİYAH bir araba alması kaydı ile hangi renk araba alacağına müdahale edilemez. Bu onun en doğal hakkıdır” cümlesi modern dönemin belki de en çarpıcı tanımıdır. Tüm alternatifleri yok ettikten sonra kalan tek seçeneği, kitlelere dilediğinizi “özgürce” seçin diye teklif etmek, bunu “özgürlük” olarak yutturmak modern zamanların en güçlü büyüsüdür diye düşünüyorum.
Ya da toplumların iradelerini kanunlarla devre dışı bırakarak,  Tv’lerden ve sosyal medyadan milyonlarca kez tekrarlayıp, -daha anaokulundan başlatılan bir eğitimle- zihinlere kazıyıp, bu “evrensel değerdir” diyerek, İnsan Hakları numarası adı altında toplumları bir ahlaksızlığa maruz bırakmak da aynı büyülü oyunun başka bir sahnesinden ibarettir, kanaatindeyiz.
Toplumlara dayatılmakta olan Yeni Kapitalist Diktaya itiraz edebilecek, direnebilecek hiç kimse yok mu?
İtiraz veya işbirlikçilik arasında Müslümanlar
Harari “Bilim, uçaktan atılan bir bombanın ne kadar etkili olabileceğini, kaç kişinin öleceğini söyleyebilir ancak oradaki insanları öldürmenin iyi mi kötü mü olduğunu söyleyemez. Çünkü hiç bir veri ya da matematik formülü, insan öldürmenin iyi ya da kötü olduğu hakkında bir fikir vermez. Bunu ancak değerler söyleyebilir. Bu yüzden hala dinlere ihtiyacımız var. Herhangi bir dinin rehberliği olmadan büyük çapta bir sosyal düzeni sürdürmek imkansız gibi görünüyor,  diyor.
Dinler olmadan, bir düzen kuramadıklarını gayet iyi bildikleri için dinlere muhtaç olduklarını da biliyorlar. Yani dertleri dinler değil. Ancak dinler yürümekte oldukları yolda, önlerine bir engel olarak çıktığı için kaçınılmaz bir şekilde dinlerle hesaplaşmak zorunda kalıyorlar. Bu kaçınılmaz hesaplaşmada Yeni Kapitalist Düzen’in karşısında ciddiye alınabilecek rakiplerinin sayısı çok fazla değil.
Ernest Gellner, “Müslüman Toplum” eserinde kurulmakta olan Yeni Kapitalist Düzen’e itirazın ancak 4 büyük cemaatten gelebileceğini söylüyor:
Bunların ilki Hıristiyanlık; ancak Hıristiyanlık son 300 senedir ölmüş durumda. Papalığın kürtaj, gay papazlar ve gaylerin kilisede evlilikleri gibi bir kaç sembolik konu haricinde Modernizme ve sermayeye itirazı kalmadı.  Son seçilen Papa’nın da gaylere karşı oldukça anlayışlı olmasının Papalık seçiminde önemli bir rol oynadığı pekala iddia edilebiliyor.  Ki çok kısa bir süre önce Kilisedeki bir ayin sırasında önüne çıkarılan bir eşcinsele “Juan Carlos, eşcinsel olup olmaman mühim değil. Tanrı seni böyle yaratmış ve seni olduğun gibi seviyor. Benim için de bunun bir önemi yok. Papa seni böyle seviyor. Olduğun gibi olmaktan mutlu olmalısın”  diyerek Papalığın eşcinselliğe dair olan itirazını da geri çekmiş oldu. 
Abdurraman Arslan Bey, “İslam’dan daha eski olan iki din; öncelikle Hıristiyanlık sonra da Musevilik modernite karşısındaki mücadelelerini kaybettiler. Aslında bünyelerinde taşıdıkları sebepler nedeniyle bu mücadeleyi kaybetmeleri de gerekiyordu ” diyor.  Hıristiyanlığın, “Avrupa Merkezcilik”le kurmuş olduğu ilişki, kendi değerlerini yok saymak pahasına sömürgecilik uygulamaları ve Batınının Batı dışı dünya üzerindeki tahakkümü karşısında aldığı pozisyon, tüm kendi değerlerinin/varlığının eriyerek yok olması ile neticelenmek üzere. Dolayısı ile Hıristiyanlık adına bir tepki beklemek mümkün değil gibi görünüyor. 
İkinci cemaat bir milyara yaklaşan nüfusları ile Hindular: Ancak Hindularda da Modernizme veya egemen düzene olan itirazlar, salikin toplumsal statüsünün yükselmesi ile yok oluyor. Alt tabakalarda etkili olan Hinduizm üst tabakalarda varlığını koruyamıyor.
Üçüncü cemaat Taoizm ve onun bir versiyonu olan Şintoizm: Çin ve Japonya’da takipçileri 1 milyarın üstünde olmasına rağmen sosyal ve ekonomik hayatta hemen hemen tüm varlığı yok olmuş durumda. Evlerde bir kaç örf ve tapınaklarda turistlere yönelik gösterinin bir parçası haline gelmiş olan rahiplerin seremonilerinden başka bir şey geriye kalmamış gibi görünüyor.
Dördüncüsü ise İslam toplumu: Müntesiplerini bir ideal etrafında toplayıp harekete geçirebilme kapasitesi ve onların ekonomik ve sosyal yaşamlarına yön verebilme gücü ile İslam Toplumları, tarihlerinin en büyük travmasını yaşıyor olsalar bile, canlılar. Üstelik İslam çok güçlü geri dönüşleri olan bir din. (30-40 yıl gayet süfli yollarda ömür geçirenlerin 40 yıl sonra hacca gidip namaza başlamaları son derece normaldir. Toplumsal bazda 150 yıl komünist ve diktatoryal bir rejim altında Tanrısız bir ideoloji ile baskılanmalarına rağmen Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan gibi ülkelerde sadece 20 senelik bir süreç içinde iktidarları endişeye düşürecek bir geri dönüş yapabildiler.-)
“... Geleceğin Modernist yapısı ile uyumlu olabilecek tek din İslam. Çünkü Modernizmle hesaplaşıp varlığını hala koruyabilen başka bir topluluk yok. Eğer Modernizm’le uyuşmayan tarafları çözülebilirse, Yeni Modernist toplumun maneviyat ihtiyacına pekala cevap verebilir,” diyor Ernest Gellner. 
  Anladığım kadarı ile Ernest Gellner;  Batı Medeniyeti 1000 yıldır Hıristiyanlığın dinamik unsurları üzerinden büyüdü ama bu süreçte Hıristiyanlığı da yürüyen bir kadavraya dönüştürdü. Artık onunla yürüyebilmenin imkanı yok. Şimdi İslam’ı Modernizm’e uyarlayıp gelecek bin sene de onunla idare edelim, çünkü sadece onda modernizm karşısında varlığını koruyabilecek enerji var diyor.
Bu görüşün müşterileri yok değil. Mesela, ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın(CIA) Milli Haberleşme Konseyi eski başkan yardımcısı ve Amerikan RANDCorporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı olan Graham Fuller, 2000’li yıllarda bunu çok daha açık ifade etmişti: “Bugün İslam dünyasındaki fosilleşmiş, dinazorlaşmış siyasal rejimlere karşı, değişim talepleri olan ve o değişim dinamizmine sahip olan sadece Müslümanlardır. O halde gelin bunları törpüleyip adam edelim. Arzuladığımız değişimi de bunların eliyle gerçekleştirelim. 
Amerikalı sosyal bilimler profesörü Mark Juergensmeyer da aynı fikirde: “Dini nasyonalistlerle [köktendincilerle] birlikte yaşamamızı imkansız kılacak şeylerin listesini çıkarırsak, bu liste hayli kabarık olacaktır; Amerika’yı şeytan olarak görmeleri, Batı Medeniyetine düşman olmaları, küresel değerlere karşı ilahi olanı dayatmaları... bu halleri ile birlikte olamayız” diyordu. Burada hatırlatmak gerekir ki; küresel değerler, egemenlerin medya üzerinden tüm dünyaya yaydıkları ideolojik değerlerdir. Onları küresel yapan sadece egemenlerin yaygın medya ağı tarafından sürekli tekrarlanmalarıdır.  
Anladığım kadarı ile İslam’ı, sosyal hayata, ekonomiye, cinselliğe müdahale etmeyen, “Tanrısı göğe çekilip günlük hayattan çıkmış” bir manevi tatmin ideolojisine, yeni bir yoga biçimine indirgeyelim diyorlar. Bu konuda işbirliği yapmak için heveslilerin de çıkacağını tahmin etmek zor değil.
Bununla birlikte, aynı zamanda kurulmakta olan düzene direnebilecek ve ona itiraz geliştirebilecek tek alternatif de İslam.
Gücü, Modernizmin zehirlerini (akılcılık, bireysellik ve özgürlük) aşıp kitleleri etrafında toparlamayı başarabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Hala İslami Cemaatler ekonomik veya bürokratik statüsü yükselen kesimlerden bile salikler toplayıp milyonları peşlerinde koşturabiliyorlar.  Eğer o cemaatlerin birinden peygamberimsi bir lider çıkıp büyük kitleleri ikna etmeyi başarabilirse, fakirler için ümit,  egemenler için tehdit kapıları açılabilir. (Dünya çapında (Müslüman, Hindu, Hıristiyan vs) cemaatlere yapılan itibar suikastlerini  de bu gözle de okumak gerektiği kanaatindeyim.) 
Ancak Müslüman Dünya, 1. Dünya Savaşında aldığı ağır yenilginin travmasını henüz üzerinden atabilmiş değil. Özellikle zihinsel sindirilmişlik ve sömürgecilik hali tüm coğrafyada hakim. Tüm coğrafya bin senelik meselelerle manipüle edilip, vaktin ve gerçeğin dışına düşürülüyor. İç çatışmalar ile enerjileri ve gençlikleri harcanıyor.
Atasoy Müftüoğlu’nun bize göre isabetli tanımı ile: “Müslümanlar masalsı dünyalarda yaşıyorlar. Henüz bunaltıcı gerçekliklerle yüzleşebilecek iradeye sahip değiller.”  Prof Harari ‘de hemen hemen aynı fikirde, “20. Yüzyılı ıskalayan Müslümanlar, 21. Yüzyılda sorduğumuz soruların ne anlama geldiğini bile kavramaktan acizler” diyor. 
Sert otoriter rejimlerin baskısı ile sersemletilmiş/ahmaklaştırış Müslüman Toplumlar, -ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden- canlarını kurtarmanın sevinci ile yeni dönemin otoriterliğini ve şiddetini tanımlayabilecek durumda değiller. Bu nedenle olsa gerek, kanunlar üzerinden kendilerine dayatılan seçeneksiz yaptırımların aslında toplumsal şiddet olduğunu da çözemiyorlar. Binlerce yıllık tecrübe ile diktatöryal rejimlere karşı kendilerini, nesillerini ve ailelerini nasıl koruyabileceklerine dair iyi-kötü bir fikri ve tecrübesi olan Müslümanlar, demokrasi kılıfı ile “haz” objesi üzerinden kendilerine uygulanan şiddete karşı nasıl direneceklerini konusunda hiç bir fikre sahip değiller.Kanunlar üzerinden seçilmiş iktidarların dinlerini “gelenek” dairesine alıp geçmişe ait bir seremoniye indirgemesine, ahlaki değerlerini alt üst etmesine, erdemlerini çürütmesine, ailelerini dağıtmasına, mahrem alanlara tasallut etmesine, çocuklarının terbiyesine saldırmasına, “özgürlük” adı altında gençlerini LGBT ilişkilere yönlendirmesine vb karşı duramıyorlar. Bunu bir devlet şiddeti olarak algılayamıyorlar tanımlayamıyorlar.
Yalnız, bu durumu kabul etse de Abdurrahman Arslan Bey bir itirazda bulunuyor: “Müslümanlar dünyada ne olup bittiğini görebilecek ve tepki verebilecek canlılık izlerini taşımıyorlar. Lakin Müslümanlar direnmese de İslam, “insaniyet” merkezli bir uyarıyı, bir nasihatı ve hatırlatmayı sahiplenmeye devam ederek direnmeye devam ediyor”diyor.
Yani şu halleri ile Müslümanlar ümit vaat edemezlerse de; İslam, hala Sermayeye, Modernizme, mevcut ekonomik yapıya, gelir adaletsizliğine itiraz edip ısrarla, “Fakirlerin, zenginlerin mallarında hakları vardır, küçük balığın hesabı büyük balıktan sorulur, “İnsan” şerefini Tanrıdan alarak Hak sahibi olur” demeye devam ediyor. Bu anlamda değiştirilemezlik iddiası ile Kur’an, potansiyel olarak aşağı tabakalara ümit verebilme pozisyonunu koruyor diyebileceğimizi düşünüyorum.

Son bir şey daha;
Kırsaldaki toprakların devletin, bankaların ve büyük şirketlerin elinden kurtarılarak toplumlara geri dağıtımının sağlanması için acil bir mücadele başlatılması gerektiği fikrindeyiz. Eğer bu başarılamazsa (Devletler ölürken bu toprakları fakirlere yeniden geri vermeyi başarabilirlerse insanlığa belki de son büyük hizmetlerini yapmış olurlar.-) devasa şehirlere sıkışmış devasa kitleler için - 5,10 sene içinde sıkıntıları çok net hissedilmeye başlanacak olan- çok büyük acıların kapılarını çalacağını görmemiz gerektiğini düşünüyorum.  
Demokrasi, liberalizm, bireysellik, akılcılık, özgürlük gibi Modernizmin temel sloganlarının da sonuna geldik. Tarihin en özgür çağında tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar tek düze bir dünya kuruldu. Herkes aynı şehirlerde, aynı parklarda, aynı evlerde, aynı kıyafetlerle, aynı eğitimle, aynı sloganlarla yaşamaya çalışıyor. Her şeyi aynileştiren süreç, devletleri de ortadan kaldırarak ŞİRKETlerin hakim olduğu sorgulanamaz, eleştirilemez YÜCE insanların (Homo DEUS) yönettiği bir dünya kurmakta.
Eğer kalabalıklar, kitleleri milyonlarca birleşemez parçaya bölen akılcılık, bireysellik ve özgürlük zokalarınınpanzehirini geliştirip bir araya gelmeyi başaramazlarsa ne demokrasinin, ne bireyselliğin, ne özgürlüğün ne de diğer sanki varmış gibi olan hakların hiç birinin kalmayacağı, “süper egemenlerin” yönettiği “süper bir diktatöryaya” uyanacaklarını düşünüyorum. 
Ne demişti Harari, “Biz hangi maymuna fikrini sorduk ki, Tanrı İnsanlar (Homo Deus) bize fikirlerimizi sorsun.”  Son söz Tage Lindbom’dan;
“Kimsenin, “ailenin yok edileceği” öngörüsüne inanası gelmiyor; lakin ne aşk, ne de hayrın olduğu bir yerde bütün kapıların sadece barbarlığa açılacağını fark etmek gerek.”
                                                                                                                                               ANNE BABALARI BEKLEYEN BÜYÜK TEHLİKE
İstanbul Sözleşmesi 4. Madde:”Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş veya farklı görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, herhangi bir etnik azınlık, mülkiyet, doğum, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, medeni durum, göçmen ya da mülteci olma, yaş veya engelinin ve diğer bir durumunun bulunmasına bakılmaksızın özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.”
Az önce çok iddialı bir başlık attım. O başlık altında yazacağım kelimelerin anlam ve önemini yitireceğinden çok korkuyorum lakin bu hususta uyarmam gereken konulara değinmeyecek olmam, bana sorumluluğumu yerine getirmemiş bir birey olarak hissettirecektir.
 Evet, başlık iddialı… Ama iddiası, kısaltılmış olan harflerin taşıdığı anlamda değil tabii ki. Sadece edep ve hayâ duygularımın böyle bir başlık atmış olmamda beni çok zorlamasından kaynaklı. Henüz, çok samimi arkadaşlarım içinde bile o kısaltmayı kullanırken utanan benim, böyle bir durumu yazımın başlığına taşımakta ne kadar zorlandığımı tahmin bile edemezsiniz…
Aile, bileceğimiz üzere en mühim ve en küçük yapı taşıdır. Aile, bileceğimiz üzere en mühim ve en küçük yapı taşıdır. Aile sistemine dâhil olan her çocuk, en büyük eğitim sürecine başlamaktadır. Okul eğitimde nasıl ki bir sistem vardır, aile eğitiminde de belli bir sistem olmalıdır. Bu noktada sistem, çocuğun mutluluğu, başarısı, neşesi vb. üzerine değil, huzur ve güven algısının gelişmesi üzerine olmalıdır. Burada anne ve babalara çok iş düşmektedir. Anne-babanın evdeki rolleri ve sınırlamaları iyi belirlemeleri, aile üyesi herkes bu rol ve sınırlamaları geçmemelidir. Bu noktada çocuğu bekleyen tehlike, annenin baba, babanın anne olmasıdır. Bu rol karmaşasına giren çocuk, hayatındaki huzur ve güven algısında ciddi sıkıntıya uğrayabilmektedir. Huzuru annede bulmak isteyen çocuk, oldukça sert, öfkeli, eleştirel, otoriter, evde tam yetki sahibi, tüm karar ve izinlerin yönetimi onda olan bir anne modeliyle karşılaştığında maalesef ki huzuru bulamayacaktır. Aynı şekilde tamamen yönetimi anneye bırakmış, aile işlerine çok karışmayan, en ufak bir izinde bile “Annenize sorun” şeklinde dönüt veren, çocuklarıyla sadece maddi iletişim kuran, çocukları çok muhatap almayan bir baba modelinde de çocuk, güveni bulamayacaktır. 
Aile sistemi, demokratik olmalı; anne-baba ortak dayanışma içerisinde bulunmalıdırlar. İzinler ve kuralları belirleme noktasında anne-baba her ne kadar ortak belirlese de, kuralları takip etme ve kurallara uymasına teşvik etmede yahut izinler almada baba biraz daha ön planda olmalı, anne daha çok arada çocuğu rahatlatma noktasında yardım eden olmalıdır. Yani müdür baba, müdür yardımcısı anne gibi düşünülebilir. Bu noktada asıl amaç; kurallar, sınırlar ve izinlerin baba tarafından belirlenmiştir mesajını aldırtarak çocuğu güvende hissettirme; her türlü derdi, sıkıntıyı yaşadığında yanında olacağım ve yardımcı olacağım mesajı vererek çocuğu huzurlu hissettirmektir. Peki, anne güvenli, baba huzurlu hissettiremez mi? Hissettirir. Lakin en temel olarak bu rol ayrımını ve duygu hissettirme durumunu iyi yapmak gerekir. Özünde “bir hata yapacağım zaman babamdan çekindiğim için yapmam(güven), bir hata yaptığım zaman ilk annemle paylaşırım (huzur)” mantığını çocuğa oturtmak gerekmektedir. Bu huzur ve güven sistemi oturmadığı zaman çocuk, küçük yaşta birçok davranış sorunlarına yöneldiği gibi (tırnak yeme, alt ıslatma, yalan söyleme, gece uyuyamama vb.) ileriki zamanlarda hemcinsine yönelmeye de başlayabilmektedir. Genel huzur duygusunu hep babasında bulan ve annesiyle arasına set çekmiş bir erkek çocuk yahut genel güven duygusunu annesinde bulan ve babasıyla arasına set çekmiş bir kız çocuk, haliyle hemcinslerinin onu daha iyi anladığını, onu daha çok rahatlattığını ve onla daha çok zaman geçirmesi gerektiği mesajını doğurup büyütmektedir. Bu da karşı cinse karşı bir öfke, bir nefret bir mesafe beslemesi ve ondan uzak durması gerektiği gibi algıyı maalesef ki oluşturmaktadır.
Ayrıca belirtelim ki Teknolojinin gelişmesi birçok fayda sağlarken birçok zararlar da ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan bu zararlardan en çok etkilenen savunmasız çocuklardır. Belli bir yaşa kadar ailenin şekil verdiği çocuk, yanlış yönlendirmelerle zarar görmüş bir şekle bürünmektedir. Bunun en acı verenlerinden biri, “sosyal medya çocukları”dır. İnsanlar, çeşitli yoğun duygularını sosyal medyada paylaşırken çocukları üzerindeki duygu yoğunluğunu -en çok da anneler- kontrol edemeyip birtakım “dikkatsizce” paylaşımlar yapmaktadırlar. Somut örnek vermek gerekirse; doğum esnasından tutun yediği yemek, yaptığı tuvalet, attığı adım, giydiği giysiye kadar, “çocuğun her bir şeyini paylaşan ebeveyn grubu” ortaya tünemiştir. İnsan, duygularını paylaşmak isteyebilir. Lakin her şeyin bir sınırı ve yöntemi vardır. Bu çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, çocuk üzerinde narsizm (kendini tanrılaştırma), depresyon (popüler yetişen çocuğun bir süre sonra beğenilmediğini düşünün mesela…), mahrem sınırlara dikkat edememe (sosyal medyada mahremiyet namına bir şey yok zaten…), gibi çok büyük ve telafi etmesi zor sorunlar ortaya çıkarır. Yapılan paylaşımların çocuk tacirlerine, teşhircilerine, pedofil olaylarına karışması konusuna girmiyorum bile… Ne olursa olsun, çocukların sosyal medyadan/hatta teknolojiden bilincini eline aldığı yaşa kadar (ki bu yaş 13 yaş gibi bir yaşa tekabül ediyor) uzak tutulmalı, hatta belki filmler gibi +18 yaş sınırı konulmalıdır. Ancak o zaman sağlıklı bir nesilden söz edebiliriz.
Maalesef ki unutma ve nankörlük üzerine sistemimizin kurulduğu insanlık olarak biz, özellikle modern zamanın da etkisiyle kendi ilim ve duruşumuzdan bir hayli uzakta yaşamaktayız; tabii yaşamaksa bu. Bu uzakta yaşıyor oluşumuz, insanların tahmin edemeyeceği zorlukta sorunlar ortaya çıkarıyor, hatta kimi zaman hayretler içerisinde bırakan sonuçlar doğuruyor. Bugün de sizlere, hayretler içerisinde, sözü de fazla uzatmadan -ve umarım şu harfleri yazımın içinde son kez kullanarak- bir ebeveyn tarafından LGBT kıvamında çocuk nasıl yetiştirir, canlı örnekleriyle anlatacağım. Şunu da beyan etmek isterim ki; anlattığım şeyler ebeveyn veya insanlar tarafından sapkınlık/sapıklıkla hareket ettiren duygular analizi değil; temel duyguların ve ifade şekillerinin normal düzeyde olması ve abartılmaması gerektiğini savunan tecrübeyle sabit düşüncelerdir.
1 – Karşılaştığım ve gözlem yaptığım kadarıyla, başta anne baba olmak üzere, insanlar; çocuk sevgisini abartıp olmayacak şeyler yapıyorlar. Bunlardan en bariz örneği, bir çocuğu severken dudaktan öpmektir. Çocuk, bir gelişim sürecindedir. Bu gelişim sürecinde, ailesinden duygularını nasıl ifade edeceğini öğrenir. Çocuk, sevgi duygusunu öperek ifade eden bir aileden “Seveceğim zaman öpmeliyim” mesajı alır. Bu noktada hemcins yahut karşı cins ebeveyni tarafından öpülen çocuk, kendi hemcinsine yahut karşı cinsine büyüdüğü zaman sevgisini öperek gösterecektir. Bu da mahrem sınırların sağlıklı oluşmamasıyla birlikte, hemcinsiyle olan ilişki düzeyini ayarlayamaması ve böyle bir akıma yönelmesini sağlayacaktır.
2 – Yine aynı şekilde, ebeveynlerin çocuk sevgisini fazlasıyla abartıp çocuğunu münasip olmayan yerlerinden öpmesi, okşaması, ısırması, elleriyle sıkması vb. gibi durumları, yine çocuğun cinsel kimlik gelişimine zarar vermekle birlikte aynı zamanda mahremiyet algısını ciddi anlamda zedelemektedir. Bu noktada münasip olmayan yerleri, cinsel organları olarak akla gelse de, çocuğun ayağının, göbeğinin, poposunun öpülmesi/ısırılması gibi durumlar, aynı şekilde sakıncalıdır.
3 – Çocukların küçük yaşta belli mahrem bölgelerinin çıplak şekilde dolaşılmamasına dikkat edilmemesi, başta kendi ailesine sonra da çevreye “mantık dışı şekilde” sergilenmesi, çocuğun kimlik gelişimi ve mahremiyet algısına ciddi zarar veren unsurlardan biridir. Özellikle yanlış bir algı olan “göster bakayım amcana” gibi komiklik aleti yapılan cümlenin aslında derin bir cinsel istismar barındırması kaçınılmaz bir gerçektir. Özellikle, 80’li 90’lı yıllarda bu algıyla hareket edip çocuğu (cinsel obje olarak sergilenmesini geçtim) normal sergileme unsuru yapan insanların, nasıl bir nesil yetiştirdiğini analiz etmek, günümüzde taciz-tecavüz vakalarını yaşatan insanların en çok hangi yaş aralığında olduğuna bakıldığında, nasıl bir yıkım yetiştirdiklerini görmek, çok da zor olmasa gerek…
4 - Çocukların bağımsızlığını kazanması gerekmektedir. Bu noktada aileler, merhametiyle hareket ederek birtakım yanlışlara düşmektedir. Bunlardan en barizi, aileler tarafından “Ne var ki bunda” diye düşünülen; “çocukla birlikte uyumak” durumudur. Çocuk, “Korkuyorum, tek yatmak istemiyorum, öcüler var” gibi cümleler kullandığında, ebeveynler kıyamayıp çocuklarını yanlarında yatırmaktadırlar. Bu durum, çocuğun bireyselleşmesine ve bağımsız hareket etme yeteneğine ciddi zararlar vermekle birlikte, özgüven problemleri ortaya çıkarmaktadır. Çocukla, ne olursa olsun birlikte yatılmamaya gayret edilmelidir. Tek başına yatması noktasında desteklenmelidir. Baktınız olmuyor, muhakkak profesyonel bir destek alınmalıdır.
 5 –  En çok düşülen yanlışlardan biri de çocuğun belli bir yaşa gelmesine rağmen “tek başına duşa girmesine” izin verilmemesidir. Şu örneklerle karşılaşıyorum; “12 yaşında bir erkek çocuğu, hâlâ annesi yıkamakta.” Bu, çocuğun cinsel, mahremiyet ve kişilik gelişimi açısından çocuğa, çok büyük darbedir. Çocuk, anasınıfına kadar, kendi ihtiyaçlarını kendi karşılayabilecek gibi yetiştirilmeli; ilkokuldan itibaren de sorumluluk noktasında işlerini kendisi halletmelidir. 4-5 yaşında ayakkabısını kendisi bağlayan, çoraplarını kendi giyen, elbisesini kendisi giyen çocuğun gelişimiyle, bu ihtiyaçları ebeveyninin karşıladığı çocuğun bedensel, zihinsel, psikolojik gelişimi arasında dağlar kadar fark vardır. Bu yaşlarda, ihtiyacını kendisi karşılamalı ve çok mühim bir mesele olan banyo meselesini de (size küçük gibi gelse de) ilkokuldan itibaren kendisi gerçekleştirmelidir.
6 – Çocuk ile ebeveynlerin ilişkisi düzeyli seviyede olmalıdır. Özellikle ergenlik döneminde aileden farklı bir mod algısına giren çocuğun girdiği moda ayak uydurmaya çalışılmalı, çatışma yaşanıyorsa da düzeyli bir şekilde yaşanmalıdır. Bazı ebeveynler, bu durumlarda ceza vermeyi, öfkeyi ifade etmeyi fazlasıyla abartıp işi şiddete kadar götürmektedir. Örneğin yine yaşadığım bir vakada; çok sert bir baba, kızıyla iletişim kurmayı geçtim, ağır cezalar ve dayaklarla sürekli kızı üzerinde baskı uygulamaktaydı. Bir süre sonra kızı, babasından yola çıkarak, tüm erkeklerin böyle olduğu düşüncesine kapılıp huzuru kendi cinslerinde bulmaya çalışmıştı. Erkeklerle arasına mesafe koyan bu tutum, onu hemcinsinden hoşlanmaya kadar götürdü. Beni daha hiç tanımamasına rağmen, benimle konuşurken bana bile tepkiliydi. Böyle bir durumun tam tersine de şahit olmuşluğum vardır maalesef. Erkek bir ergenin annesiyle ciddi sorunlar yaşayıp kendi cinsine yönelmesi ve bunu açıkça ifade etmesi, ailenin karşısına kabul edilemez ve dünyalarının yıkılmış bir vaziyet almasına sebep oldu. Bu nedenle ilişkileri normal düzeyde tutmak, verilen cezalarda ölçülü olmak, çağın çok değiştiğini ve çocukların bir şeyleri ifade ederken çok farklı ettiğini fark edebilmek, çocukla iletişim kurma noktasında çok önemlidir.
Doğru bildiğimiz noktalar, maalesef ki kendimize, çevremize ve çocuklarımıza ciddi zararlar verebilmekte.


LGBT’Yİ MEŞRULAŞTIRMA ÇABALARI VE BUNA KARŞI İZLENEBİLECEK POLİTİKA SEÇENEKLER 
 2015 yılında SASAM (Sosyal Politikalar Masasının) düzenlediği çalıştayda, aşağıdaki tespitler yapılmış ve politika önerileri geliştirilmiştir.
Ulusal ve uluslararası düzeyde LGBT’yi meşrulaştırma çabaları, yazılı ve görsel medyanın bir bölümünde LGBT’nin olumlanması ve gündemde tutularak normalleştirilmeye çalışılması ve neticesinde toplumun temel yapı taşı aile kurumunun zedelenmesi ile tüm bu meşrulaştırma ve yaygınlaştırma girişimlerine karşı izlenebilecek politika seçeneklerinin analiz edildiği bir çalıştay şeklinde gerçekleşti.
* LGBT (Lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel) kavramıyla ifade edilen eşcinsellik; “insan doğasına ve hayatın olağan akışına aykırı, biyolojik ve/veya psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklanan ve tedavisi mümkün olan sapkın bir cinsel yönelimdir”.
* Toplum ve hukuk/devlet nezdinde kabul ettirilmeye çalışılan LGBT şeklinde bir kimlik; ne alt, ne üst ve ne de normal kimlik olarak kabul edilemez.
* Bu tarz cinsel sapkınlıklar, şu toplumsal zararları beraberinde getirir;
* Toplumun hatta insan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesini engellemekte,
* Başta AIDS olmak üzere, cinsel yolla bulaşan hastalıkları artırmakta (Resmi kayıtlara göre Türkiye’de AIDS hastalığına neden olan HIV virüsü taşıyanların sayısı 8 bine ulaştı. Kayıt dışı hastaların ise 10 kat fazla olabileceği ifade edilmektedir– ),
* Toplumun temel yapı taşı olan aile kurumunu yıpratmakta, yozlaştırmakta ve toplum yapısın bozmakta,
* Fiziki ve ruhsal açıdan sağlıklı bireylerin ve nesillerin yetişmesini engellemektedir.
* Eşcinselliği tercih etmek bir insan hakkı değildir: Uluslararası ve ulusal kampanyalarla “cinsel tercih hakkı” şeklinde, insan haklarına ilişkin uluslararası metinlerde yer almayan bir hak uydurulmaya çalışılmaktadır. Ancak sapkın ve toplum için zararlı bir cinsel yönelimi tercih hakkı şeklinde bir hak olamaz.
* “LGBT’li hakkı” şeklinde bir hak kategorisi olamaz: Yukarıda zikredilen toplumsal zararları dikkate alındığında, “LGBT’li hakkı” diye bir hak kategorisinin olduğunu savunmak, başka bir cinsel sapkınlık türü olan pedofili hastalarının veya uyuşturucu bağımlılarının hakları şeklinde bir hak kategorisi olduğunu varsaymak gibi anlamsız bir iddiadır. Sapkın cinsel yönelimleri olanların temel insan hak ve hürriyetleri vardır ve korunmalıdır. Hatta bu kişiler, tedavi/rehabilite edilmeleri ve topluma entegre edilmeleri için pozitif ayrımcılığa tabi tutulmalıdırlar. Ancak kimsenin sapkınlığı yayma ve normalleştirme hakkı yoktur. Hak ve ödev kavramları, birbirinden ayrı düşünülemez. Hak talep eden bu sapkın kişiler, toplumu rahatsız ve rencide edici ve hatta kışkırtıcı tutum ve davranışlardan kaçınmakla ve tedavi olmakla yükümlüdürler. Bu yükümlülüğünü yerine getiren LGBT bireylerinin tedavi ve rehabilite olmaları ve topluma entegre olmaları için gerekli tedbirleri almak, sosyal devletin gereğidir.
* Eşcinsellik, ulusal ve uluslararası kampanyalarla gerek toplum ve gerekse hukuk/devlet nezdinde kabul edilen(tanınan) bir kimlik haline getirilmeye çalışılmaktadır.
* Eşcinselliğin toplumlar nezdinde normalleşmesi ve yaygınlaşması için lobi yapan güçlerin oldukça organize ve finansal olarak güçlü oldukları görülmektedir.
* ABD’de yapılan sağlık anketi sonuçlarına göre; ABD halkı içerisinde kendilerini LGBT bireyleri olarak tanımlayanların oranları %2,3 iken, LGBT haklarını savunan lobiler, ABD siyasetinde güçlü bir konumu olan Kiliseyi yenmiş ve son olarak 26 Haziran 2015 tarihinde ABD Anayasa Mahkemesinin Obergefell v. Hodges davasında  4’e karşı 5 oy ile aldığı bir kararla tüm ABD çapında eşcinsel evlilikler serbest hale gelmiştir .
* Sonucunda tüm ABD genelinde eşcinsel evliliğin yasal hale geldiği Obergefell v. Hodges davasında, aralarında Wal-Mart ve JPMorgan Chase gibi firmaların yer aldığı 379 büyük ABD firmasının eşcinsel evliliği savunan avukatlara destek verdiği bilinmektedir  .
* Üç semavi din de eşcinsel ilişkiyi sapkınlık olarak tanımlamaktadır ancak Ortadoks Yahudilik dışındaki Yahudi mezheplerinin (Yeniden yapılanmacı ve Reformist Yahudilik ile Muhafazakar Yahudilik içinde bazı kesimlerin), eşcinsel evliliği onayladığı ifade edilmektedir    .
* ABD Anayasa Mahkemesinde görev yapan 9 hâkimden 3’ü Yahudi kökenlidir ve 3’ü de Obergefell v. Hodges davasında eşcinsel evliliğin serbest kalmasından yana oy kullanmıştır.
Eşcinselliği yaygınlaştırmak ve normalleştirmek için yapılan uluslararası çalışmalarının arka planında;
* Toplumsal yapıları bozarak toplumları daha rahat yönlendirme isteği (Ahlaki yapıyı çökertmek, halkı depolitize hale getirmek (halkın siyasete ilgisini ve demokratik siyasi katılımını azaltmak) ve daha kolay yönetilebilir hale getirme isteği),
* Tüketim üzerine kurulmuş uluslararası ekonomik düzenin çarklarının; tüketme eğilimi fazla, üretme ve tasarruf etme eğilimi az olan bu sapkın kişiliklerin artmasıyla daha iyi döneceği düşüncesi (bir aile sorumluluğu taşımadıkları için bu bireylerin üretme ve tasarruf eğilimlerinin sağlıklı bireylere göre daha az olacağı düşüncesi),
* Sayıları artması durumunda LGBT bireylerinin haklarını bahane ederek ülkelerin içişlerine müdahale imkanı sunması,
* Toplum içinde farklı uçlarda radikalleşmeyi teşvik etme, toplumları ayrıştırma ve birbirine düşürerek kolay yönetilebilir hale getirme arayışları olabilir.
TÜRKİYE’DE LGBT’Yİ YAYGINLAŞTIRMA ÇABALARI
* LGBT’yi normalleştirmek ve yaygınlaştırmak için uluslararası düzeyde gerçekleştirilen lobi faaliyetlerinin, son dönemde Türkiye’de de yoğun bir biçimde uygulandığı görülmektedir.
* ABD Başkonsolosu, eşcinsel bir evlilik gerçekleştirmiş (Ramadan isimli bir Türkle evlenmiş) ve bu evlilik hiç gizlenilme gereği hissedilmeden medyaya haber olarak servis edilmiştir .
* İngiltere Başkonsolosu Leigh Turner, LGBT derneklerinin düzenlediği Eşcinsel Yürüyüşüne destek yazısı kaleme almış ve bu yazı, medyaya servis edilmiştir .
* Fransa’nın Başkonsolosu Muriel Domenach, Eşcinsel Yürüyüşü için çağrıda bulunmuş ve “Gaz atmayın, gurur duyun” buyurmuştur! Ayrıca 13’üncü düzenlenen bu yürüyüşe;
* Fransa Başkonsolosu Domenach, İngiltere Başkonsolosu Leigh Turner ve eşcinsel ABD Başkonsolosu Charles F. Hunter ile eşi Ramadan Çaysever de katılmıştır .
* ABD, İngiltere ve Fransa’nın Türkiye’deki mezkur temsilcilerinin bu sapkınlığı Türkiye’de de normalleştirmek ve meşrulaştırmak için pek bir hevesli oldukları anlaşılmaktadır.
 * Türkiye’deki LGBT derneklerine, uluslararası fonlardan büyük miktarlarda fon sağlandığı iddia edilmektedir. Sadece bir derneğe, 2013 yılında AB fonlarından 11 milyon TL fon sağlandığı, bir LGBT aktivisti tarafından iddia edilmektedir .
 * LGBT’yi olumlayan ve savunan pek çok köşe yazısı ile LGBT’yi gündemde tutmaya yönelik (aslında birçoğu haber değeri bile taşımayan) pek çok haberin, bazı medya organları tarafından bu sapkınlığın gündemde kalacağı şekilde yayınlandığına şahit olunmaktadır.
* LGBT’nin meşrulaştırılması ve yaygınlaştırılması çabalarının arkasındaki bir unsurun da fuhuş rantı olduğu ve LGBT derneklerinin fuhuş mafyasıyla işbirliği yaparak eşcinselleri fuhuş mafyasının kullanmasına zemin hazırladıklarına dair iddialar bulunmaktadır  .
* LGBT propagandası yapan lobi güçlerinin, cinsel yönden kafası karışık dindar gençlere din eğitimi adı altında eşcinselliği teşvik edici seminerler düzenledikleri ve sapkınlıklarını meşrulaştırmak için dini argümanlar geliştirdikleri iddia edilmektedir . AK eşcinseller başlığıyla haberleşen   eşcinsel topluluğun, bu iddiayı doğrular şekilde muhafazakar (!) bir yaşam sürdürdükleri takdirde, eşcinselliğin meşru/normal olduğuna ilişkin iddialarının, bu sapkınlığın normalleştirilmesi ve yaygınlaştırılması için farklı bir yöntem olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
İZLENEBİLECEK POLİTİKALAR
* Anayasanın “Devletin temel amaç ve görevleri”nin sayıldığı 5’inci maddesinde, devletin temel amaç ve görevleri arasında; “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak” ile “insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” yer almaktadır.
* Benzer şekilde Anayasa’nın “Gençliğin korunması” başlıklı 58’inci maddesinde; “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” hükmü yer almaktadır.
* Anayasanın mezkur hükümleri uyarınca, devletin halkı ve bilhassa gençleri bu sapkın cinsel yönelimlerden korumak, farklı biyolojik ve/veya psikolojik nedenlerle sapkın cinsel yönelimlere kapılmış bireylerin tedavisi ve rehabilitasyonu için tedbirler almak gibi yükümlülükleri bulunmaktadır.
Bu kapsamda ve yukarıdaki tespitler ışığında aşağıdaki politika önerileri geliştirilmiştir;
* Öncelikle ilgili tüm kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının bu konudaki görmezden gelme politikalarını terk ederek, toplumsal duyarlık oluşturulması için faaliyet göstermesi gerekmektedir. Görmezden gelme politikaları ile sorun çözülmemekte, aksine gittikçe yaygınlaşmakta ve meşrulaştırılmaktadır.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
* Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının cinsel bozukluklara yönelik rehabilitasyon merkezleri oluşturması ve ayrıca ihtiyacı olan herkesin ücretsiz arayabileceği ve rehberlik hizmeti alabileceği bir telefon hattı oluşturulması uygun olacaktır. Rehabilitasyon merkezlerinin, başvuran kişilerin ifşa olmayacağı şekilde konumlandırılması, danışanların ve merkezlere başvuranların bilgilerinin kesinlikle gizli tutulacağı bir sistemle işletilmesi gerekmektedir.
* Bu merkezlerde görev yapmak üzere, cinsel bozukluklar/sapmalar konularında uzman psikolog ve psikiyatrların yetiştirilmesi, bu konuda üniversitelerle işbirliği yapılması, bu konularda uzmanlaşmak isteyen öğrencilere yurtdışı eğitim ve staj imkânları da sağlanarak iyi birer uzman olarak yetişmelerinin sağlanması gerekmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı
* Eşcinsel eğilimlerin, 6-7 yaşlarında belli olabildiği ifade edilmektedir. Bu eğilimlerin erken yaşta tespit edilerek tedavi edilmesi, eşcinsellikle mücadelede önemli bir adım olacaktır. Milli Eğitim Bakanlığının bu kapsamda anaokulu ve sınıf öğretmenlerini bilinçlendirmesi, öğretmenlerin tespit ettikleri anormallikleri okulların rehberlik servislerine iletmeleri için teşvik etmesi, yerinde olacaktır. Yine rehber öğretmenlerin bu konularda eğitim almaları ve öğrenciler ile velilerini doğru yönlendirebilmeleri için gerekli altyapının oluşturulması sağlanmalıdır.
* Yine Milli Eğitim Bakanlığının, bu konularda özellikle ergenlik çağına girme çağında olan öğrencilere yönelik eğitimler ve bilgilendirici dokümanlar hazırlaması, yerinde olacaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığı
* Diyanet İşleri Başkanlığının toplumda giderek yaygınlaşan ve daha da yaygınlaşması için ulusal ve uluslararası düzeyde geniş çaplı kampanyalar yürütülen bu sapkınlığı görmezden gelmemesi, hutbelerde, vaazlarda ve kuran kurslarında bu konunun dini ve ahlaki açıdan zararlarını işlemesi, toplumu bilinçlendirme çalışmalarına katkı sağlaması, yerinde olacaktır.
Sağlık Bakanlığı ile Gıda ve Tarım Bakanlığı
* Cinsel bozuklukların, beslenme alışkanlıklarından ve hormonsal bozukluklara neden olan gıdalardan da kaynaklanabildiği bilinmektedir (Örneğin hızlı büyümesi için tavuklara dişilik hormonu östrojen katılan yemler verildiği, bunun da erkeklerde cinsel bozukluklara yol açtığı iddia edilmektedir ).
* Bu nedenle de başta eşcinsellik olmak üzere, cinsel sapkınlık ve bozukluklarla mücadele için Sağlık Bakanlığı ile Gıda ve Tarım Bakanlığının sağlıklı beslenme ve güvenli gıda konularında çalışmalar yapması ve halkı bilinçlendirmesi gerekmektedir.
* Sağlık Bakanlığı ayrıca aile hekimlerinin bu konularda eğitim almalarını sağlaması ve aile hekimlerinin hastalarını doğru yönlendirebilmeleri için onları bilinçlendirmesi gerekmektedir.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)
* Anayasanın yukarıda zikredilen “insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” ve “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır”hükümleri uyarınca RTÜK, görsel medyada bu sapkınlığın şirin gösterilmesine ve propagandasının yapılmasına yönelik faaliyetlere engel olacak tedbirler almalıdır.
Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK)
 BTK, çocukların ve gençlerin zihinlerinin bulanmasına neden olan özellikle de eşcinsel sapkınlıkların yer aldığı pornografik web sitelerine erişimin engellenmesi için gerekli tedbirleri almalıdır.
Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM)
 EGM, eşcinsel sapkınlıkların tedavisinin engellenmesinin ve yaygınlaştırılmasının arkasında önemli bir etken olan fuhuş mafyası ile daha etkin mücadele edilmesi için gerekli tedbirleri almalıdır.
 EGM ayrıca, sosyal medya kanalıyla bu sapkınlığın propagandasının yapılmasına ve yayılmaya çalışılmasına karşı gerekli tedbirleri almalıdır.


ÇOCUK EDEBİYATI VE LGBT
Önce birkaç haber:
Yayınlandığı günden bu yana ilk kez kapağında bir trans birey ile okur karşısına çıkan National Geographic “Cinsiyet Devrimi” adını verdiği dosya konusunda çocuklarla lgbt üzerine konuşmuştu. Kapak görselinde yer alan Avery Jackson dört yaşında cinsiyet değiştirmeye karar vermiş bir çocuktu. Erkek olmaktan kurtulan Jackson “Kız olmanın en iyi yanı, artık erkek taklidi yapmak zorunda olmamam” ifadelerinde bulunmuştu. Dergi dünyanın farklı pek çok ülkesinden 9 yaşındaki çocuklarla cinsiyet ve translık üzerine başka röportajlara da yer vermişti. 
 154. sayısında KAOSGL Dergisi’nin dosya konusu “çocuk” idi.Çocuk olmak, çocuk hakları gibi konuların yer aldığı dergide lgbtli çocuk ve gençlerin deneyimlerine yer verildi. Ailenin “antisosyal bir kurum” olduğu fikri üzerinden toplumsal sınıf ve cinsiyet rolleri eleştirildi. Çocukların cinsiyet haklarından ve cinsel tercihteki özgürlüklerinden bahsedildi. Derginin çizimleri Tarlabaşı Toplum Merkezi’ne katılan çocuklara ait. Merkez uzun zamandır çocuk hakları üzerine yürüttüğü çalışmalarda lgbt’yi de işliyor.
LGBT Aileleri İstanbul Grubu olan LİSTAG çocukları lgbt olan ailelerin dayanışma amaçlı kurduğu bir platform. “Benim Çocuğum” belgeselinde yer alan ailelerden biri çocuğunun cinsel tercihini, doktorun “bu bir varoluş şekli, hastalık değil’ açıklaması üzerine nasıl kabul ettiğini v sonrasında da erkek çocuğunu ameliyatla kıza çevirme kararını anlatıyor. Çocuklarını “kızım” ya da“oğlum” diyerek değil sadece “çocuğum” diyerek sevdiklerini söyleyen bir grup aile…
New York’taki Desmond Napoles 5 yaşından beri Barbie bebeklerle oynamayı çok seven, hep prenses elbiseleri giymek isteyen , kız gibi davranmayı seven ve şu an artık bir trans olan on yaşında bir çocuk. Terapistin bu doğal(!) durumu destekleme önerisi üzerine aile Desmond ile birlikte bundan sonraki yıllarda onun lgbt mücadelesinde aktif yer aldı. Desmond uluslararası lgbt platformlarının çocuk yüzü olarak meşhur edildi.  
Gerek şiddet, gerek nefret ayrımcılığı gerek feminizm konuşmalarının bir yönü cinsiyette geliyor ve isteyenin istediği gibi yaşayabildiği bir dünyanın, tüm sorunları ortadan kaldıracağı varsayılıyor.
Türkiye, bu konuda son yıllarda ciddi bir imtihan veriyor. Sosyal medya ortamlarından lgbt konusu düşmüyor. Ama lgbt’yi açıkça savunanlardan ziyade bu zihniyete zemin hazırlayan söylemin daha etkili olduğu ortadadır.Düşünce dünyamızı şekillendiren kavramlarla bu zeminin oluşturulmaya çalışıldığı çok açıktır.
Bu kavramlar daha çok kadınların da erkeklerin de özgür olduğu ve istedikleri şeyi yapabilecekleri fikrinden besleniyor. Özgürlük başat kavram ve herkesin sıkıştığında ilk önce sığındığı en sağlam kale! “Bana kimsene yapacağımı söyleyemez” argümanı kendi özgürlük sınırlarını belli ettiği gibi her türlü yaşamın mümkün olduğunu da ileri sürer. Günlük hayatta dışarı çıkan ortalama her vatandaşın çok rahat gözlemleyebileceği kıyafet değişimleri de bu özgürlük ve cinsiyet formlarının başka bir yüzü. Ekranların giyim programlarında otorite kabul edilen trans eleştirmenler, size nasıl daha iyi giyinmenizi yani aslında nasıl düşünmeniz gerektiğini söylüyor. Cinsiyet eşitliğini savunan, hatta bazen cinsiyet ayrımlarının gereksiz olduğu ve türler arası ayrım yapmamayı savunan bazı feminist yaklaşımlar da oldukça etkili.Edebiyatta da bu alanda çok güçlü bir temsil alanı yakalayan lgbt lobisi, yarışmalar düzenleyerek bu grubun temsil alanını görünür kılmayı hedefliyor. Yurt dışında pek çok ülkede romanlar bu konuya eğliyor hatta neredeyse bu konuyu işlemek moda oldu. Ülkemizde de bu alanla ilgili literatür epey genişliyor.

Çocuk edebiyatında yetişkin edebiyatında olduğu kadar rahat ele alınamıyor bu konu.Hassas ve pedagoji gerektiren çocuk edebiyatı alanı lgbt gibi bir konuyu Türkiye’de çok aleni işleyemiyor. Ancak kimi kitaplarla ülkemizde lgbt farkındalığının oluşturulmaya başlandığı da aşikar.
 Önce yurt dışı örneklerini inceleyelim. En çok okunan 20 lgbt çocuk kitabında gay-onur yürüyüşünün ilk örneği, kendini deniz kızı gibi hisseden Julian’ın hikayesi,kendisine tercihinden dolayı saygı duyacakları Mars’a giden siyahi çocuğun hayali yolculuğu, iki eşcinselin nasıl da toplumu inşa ettiğini anlatan mücadelesi, iki anneli ve iki babalı aileler gibi kurgular yer alıyor. Örneğin“Ben Jazz” isimli kitapta iki yaşındaki bir erkek çocuğun kendi bedeninde bir kızın beynini taşıdığı ifadesi yer alıyor.
Ülkemizde bu şekilde aleni yazılmış kitap sayısı çok az. Muhafazakâr ülkelerdeki direnç biraz daha fazla olduğu için öncelikle “kadın” üzerinden geliştirilen bir söylem var. Kadınların özgürlüklerine kavuşması, her türlü norm karşısında eşit kabul edilmesi ve bir özne olarak varlık sahnesindeki hak ettiği yeri almasını elbette ki destekliyorum. Yüzyıllardır sadece ülkemizde değil tüm dünyada hiç azalmadan süregelen ataerki, zulme varan uygulamalarıyla mücadele edilmesi gereken bir düşüncedir. Bu konuda referans alınan İslam’ın sınırları iyi anlaşılmalı ve fıtrat gerçeğimiz unutulmamalı diye düşünüyorum.
 Son yıllarda çokça artan kadın biyografilerinin yer aldığı çocuk kitaplarında sözü edilen kadınlar bu konuda nerede duruyor? Sürekli olarak kız çocuklarına“tabuları” yıkmaları söylenerek hak ettikleri adaleti tesis etme çabası acaba nerelere varıyor? Tüm bu çaba adalet savaşı mı yoksa fıtrata karşı açılmış bir savaş mı karar vermek gerekiyor.
 Tüm dünyada kısa sürede onlarca baskıya ulaşan ve ülkemizde de yüksek rağbet gören “Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler” kitabında feminist terminoloji çok etkin kullanılmış. Kitapta çeşitli alanlarda başarı yakalamış güçlü kadın isimlerine yer verilirken bir de bir ilkokul öğrencisinin hayatı ekleniyor. Coy Mathis[7]adındaki bu öğrenci ailesine “ne zaman doktora gidip beni kız yapacağız” diye soran bir erkek çocuğudur. Doktor, Coy’un bir erkek bedenine sahip ama içinde bir kız çocuğunun var olduğunu söyleyerek, onun transseksüel olduğunu aileye açıklar. Okulun kızlar tuvaletini kullanmak isteyen Coy çeşitli sorunlar yaşar ve mahkemeye taşınan konu Coy’un lehine sonuçlar. Evde ailecek yapılan kutlamada pembe pasta yenir. Bir başarı hikâyesi olarak Coy’un yaşamı bu kitapta kendine yer bulur.
Yapı Kredi Yayınları’nın “Kız Çocuk Hakları Bildirgesi” ve “Erkek Çocuk Hakları Bildirgesi” isimli kitaplarında da kız ve erkek olmanın hiçbir kalıba sokulmaması gerektiği, isteyenin istediği hayatı yaşayabileceği, zevklerin ve yaşamın tartışmaya kapalı olduğu gibi mesajlar yer alıyor. Çocuk Şehri 8.sayısında yer verdiğimiz ayrıntılı değerlendirmede bu kitapların homofobik düşünceyi ortadan kaldırmayı ve kuir düşünceyi yaygınlaştırmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Çocuk kitapları dergisi İyi Kitap’ın Toplumsal Cinsiyet isimli dosyasında Pippi karakterinin anarşist feminist açıdan önemi yer alıyor. Yine aynı derginin Ekim 2018 dosyasında “Dilediğiniz Kişiyi Sevin!” başlığı ile Safter Korkmaz, “İki anne ya da iki baba ileç ocuklarının resmedildiği aile tabloları bir hayli ezber bozacak” ifadesiyle YKY’nin serisi olan Anne Hakları Bildirgesi ve Baba Hakları Bildirgesi’ndeki mantaliteyi savunuyor.
 LGBT alanında kitaplara listesinde yer veren Güldünya Yayınları’nın “Küçük Feministin El Kitabı” küçüklere feminizm kitabı olarak üstüste birkaç baskı yaptı. Yayınevi, geçtiğimiz ay “Morris Micklewhite ve Turuncu Elbise” isimli bir kitap yayımladı. Kitapta süslenmeyi ve elbise giymeyi çok seven küçük bir erkek çocuğunun hayatı anlatılıyor.
Son zamanlarda Frida Kahlo ismini duymayan yoktur.Hakkında en çok çocuk kitabı yazılan kadın karakter herhalde Frida Kahlo’dur. Peki Frida bu ününü neye borçludur? Yaşadığı korkunç trafik kazasının ardından yaşam mücadelesi veren Frida uzun yıllar hastane yatağına bağlı yaşamak zorunda kalır. Hastane odasında yatağının tam üstüne, tavana ayna taktıran Frida bu yolla başarılı otoportreler çizer. Resimde oldukça başarılı olan Frida bir azimve sanat öyküsünün başkahramanıdır. Çocuk kitaplarında bu haliyle tanınan Frida hayatında birkaç kez evlilik yapmış, evli olduğu sıralarda birkaç kişiyle eşini aldatmış, hatta eşcinsel ilişkiler yaşamış biridir. Bundan sonra çoğu bayanlarla olmak üzere Frida’nın yaşamında birçok cinsel ilişkiye tanık olunur. Anarşist-feminist Frida duygu dolu sözleri, varoluşçu ifadeleri ve sanatıyla olduğu kadar bu cinsel hayatıyla da çok konuşulan bir isim olur. Bugün bu kadar revaçta olan Frida Kahlo yüceltmesi ile ne amaçlanıyor dersiniz? Frida’nın hayatını ilk Nota Bene Yayınları’ndan okudu çocuklar. Bunu daha sonra diğer yayınevleri takip etti.
Çocuk edebiyatında yer almayan başlayan bu örnekleri ileride daha fazla okuyacağız gibi görünüyor.
Aile ve Din Mücadele Edilmesi Gereken İki Kurumdur
LGBT gruplarının genelde karşı durduğu iki kurum vardır. Biri din diğeri aile. Din ve aile onlar için yıkılması gereken tabulardır. Din muhafazakar yapısı ile belli kalıpların korunmasını gerektiğini söyler, aile de dini ve ulusal değerleri korumak için en ilkel formdur. LGBT zihniyetindeki çoğu kişi ailede yani özel alanda yaşanan baskı, zorlama, şiddet ve taciz gibi durumlar nedeniyle aile kurumuna olumlu yaklaşmaz. Toplumsal cinsiyet rolleri en başta ailede geliştiği için bu kurumun yok edilmesiyle özgür ortamın doğacağını düşünürler.
 Bilinci Okuyan Yeni Tür
Ocak 2018’de Davos’ta konuşan Harari  ilginçşeyler söylüyordu. Harari’ye göre gelecekte insan türü sona erecek ve yeni bir tür ile karşılaşacağız. “Beden, beyin ve zihin” tasarımı yapabilen bu yeni türün tüm dünyayı yönetecek. Gelecek “veriler”e sahip olan bu türlerin egemenliğinde devam edecek. Dolayısıyla veriyi kontrol edebilen tüm yaşamı da kontrol edecek.
Verilere sahip olmak ve kontrol etmek biyolojik algoritmaları çözmekle mümkün. Yeni dünyanın bunu başardığını söyleyen Harari “10 ya da 20 yıl içinde herhangi bir gence, algoritmaların, bu durum ne kadar hassas olsa bile, tam olarak ne olduğunu ‘gay ya da değil’ spektrumu içinde söylediğini bir düşünün. Algoritma göz hareketlerinizi, kan basıncınızı, beyin faaliyetlerinizi takip edip size kim olduğunuzu söyler.” ifadeleri ile cinsiyet kimliklerinin epey bir bozulacağının da sinyalini veriyor. Şimdilik sadece internet üzerinden kişileri kontrol edebilen bu sistem çok yakında reel ilişkilerde de egemen olacak.
Yani kısaca Harari: “Örneğin, sizin cinsel yöneliminizi, sizi sizden daha iyi bilenin fotek ve biyotek karışımı bir makine size söyleyecektir ve makinenin söylediği sizin söylediğinizden daha kesin ve dolayısıyla daha güvenilir olacaktır ve siz bu makinenin sizin hakkınızda vereceği karardan kaçamayacaksınız. Artık Tanrı’nın kanunları içinde hareket etmeyeceğiz. Yaşamın ve canlılığın kanunlarını biz kendimiz yapacağız” diyerek Tanrı’ya meydan okuyan bilimin sözcülüğünü yapıyor.
LGBT örgütleri küçük gibi gözüken bir azınlık olmalarına rağmen tüm dünyada nasıl bu kadar etkili olmayı başarıyorlar sorusunun cevabı da işte burada yatıyor. Yapay zekâ, düşünceleri okuma, insan klonlama, genetik müdahale gibi yeni bilimin söz sahibi olduğu alanlarda LGBT örgütlerini görmek mümkün.Bu iki mekanizma aynı projenin paydaşları. Bilince hükmetmek isteyen ve kişiye yeni kimlikler bahşedecek(!) olan geleceğin bilimi doğuştan pedofili, zoofili, nekrofili durumlarını mümkün kılacaktır. Ya da mesela heteroseksüel bir ilişki dışında yani normal yollarla sağlanan üreme dışında başka bir üreme alanı yakalarsa üreme ve haz iki ayrı konu olacaktır. Bunun nelere mal olabileceğini bir düşünün!
Sonuç
Gelecekte öngörülen bu yeni dünyanın yapı taşlarış imdiden döşeniyor. İnsanlar yavaş yavaş gelecekte olması planlanan bu kurguya hazırlanıyor. Cinsel eğilim, farklılıklara saygı, özgürlük, hümanistlik gibi“tehlikesiz” görünen ifadelerle küresel dünyaya soft bir giriş yapan bu zihniyetin planlarını oldukça gizli yürüttüğünün farkına varmamız gerekiyor.Toplumu ifsad edenlerin ve fıtrata savaş açanların en büyük hedefi masumiyettir ve çocuklar en masum varlıklardır.
Ayşenur Narboğa isimli kardeşimizin Çocuk Şehri dergisinin 9. sayısında yayınlanmak üzere kaleme aldığı yukarıdaki yazı çocuklarımıza eşcinselliğin nasıl normal bir şey olduğuna dair kanaatlerin edebiyat yoluyla nasıl empoze edildiğini de gözler önüne seriyor. 
Diren Demir ismiyle yayınlanan bir başka yazıda ise çizgiroman dünyasındaki eşcinsellik konusu kaleme alınmıştır.

ÇİZGİROMANLARDA EŞCİNSELLİK
Lezbiyen, gay, transseksüel, biseksüel ve diğer cinsel yönelimlerden ya da 3. cinsiyetlerden karakterlere, senaryolara, temalara sahip Queer çizgi romanlar, günümüzde sıradan çizgi romanlardan kat kat daha fazla ilgi görüyor. Bu çizgi romanların bazıları aktivist bir duruşa sahip iken, bazıları yalnızca karakter kadrosunda LGBTİ bireylere yer vermiş durumda; bazıları yalnızca erotik olabilirken, bazıları macera, dram, korku gibi başka kategorilere de uzanmakta.
Çizgi roman akımı, uzun bir tarihe sahiptir ve homoseksüelliğin tüm Avrupa’da, Amerika’da ve dünyanın genelinde suç sayılabildiği ilkel kültürel zamanlarda, medya akımlarının çoğu gibi çizgi romanlar için de eşcinsellik, itibarsız ve aşağılayıcı bir sıfat idi. 1954 tarihli çizgi roman yasası, Amerika’daki çizgi romanlarda eşcinsellikten bahsetmeyi yasaklamıştı. Günümüze kadar bu durum kademeli olarak değişse de, bu değişim sürecinde eşcinsellikten bahseden eserlerin bir kısmında erkek şovenizmi ürünü olup fantezi kurgudan ileri gidemeyen lezbiyen hikayelere rastlamak da mümkün. Sizin için hazırladığım 10 adetlik queer çizgi roman listesinde bunlar olmayacak.  
Fight Club 2 / Chuck Palahniuk – Cameron Stewart
 Erkekliğin çöküşü ve queerlik… Yeraltı edebiyatının şahane ismi Chuck Palahniuk’un kendisi tarafından yazılmış Fight Club hikayesi (film olan değil, roman olan) 10 bölümlük bir çizgi roman olarak devam ediyor.
Pride / Joe Glass
 Pride, temelde eşcinsel adalet ile ilgili bir yapıt. Joe Glass’ın eseri. Cinsiyet ve cinsel yönelim yelpazesinden bir çok farklı queer süper kahraman içeriyor.
Shirtlifter / Steve MacIsaac
Eşcinsel adam anlamına gelen İngiliz argo tabiri, Shirtlifter, Justin Hall, Steve MacIsaac, Ilya gibi çeşitli yazar ve sanatçıların queer çizgi romanlarını barındırıyor. Ancak her şeyden çok, Steve MacIssac’ın zekasını. Evlilikten güvenli sekse, çevrimiçi randevuya kadar her şeye değinilmiş.7
Midnighter and Apollo / Steve Orlando
Midnighter’ı yaratan adam onu yok etmek istiyor ve bu mükemmel savaşçının sadece bir zayıf noktası olduğunu biliyor; sevdiği adam. Eğer Midnighter’ı cehenneme gönderemezse, Midnighter yeraltı dünyasına doğru yürümeye başlayacak… Ruhu, Cehennemin Lordu Neron tarafından çalınmış sevgilisi Apollo’yu kurtarmak için. Superman, Batman, Wonder Women gibi karakterlerin yaratıcısı Steve Orlando’dan ...
Kim & Kim
 Kendisi de transseksüel bir birey olan Mags Visaggio tarafından yaratılan Kim & Kim, uzaydaki iki queer ödül avcısı karakteri konu alır. Kim Quatro, otoriter babasından kaçan bir trans kadındır ve Kim Dantzler biseksüel bir necromancer’dır.
Fun Home / Alison Bechdel
 Alison Bechdel tarafından yazılan ve çizilen Fun Home, şimdi aynı zamanda bir Broadway müzikali de oldu. Fun Home, otobiyografik bir grafik roman. Bechdel’in yaşlanmasıyla beraber ortaya çıkan aile draması…
Snapshots of a Girl / Beldan Sezen
 Hem Batılı hem de İslam kültürleri içinde yetişmiş bir kadının lezbiyen olarak açılmasını konu alan otobiyografik bir grafik romanı. Snapshots of a Girl (Bir Kızın Ekran Görüntüleri), lezbiyen kültürü, cinsel politika ve aile dramı üzerine tamamen modern bir yaklaşım. Evet, yazarı bir Türk, Beldan Sezen.  
Quantum Teens Are Go / Magdalene Visaggio
 Gençler, farklı laboratuarlardan çalınan parçalardan ev yapımı bir zaman makinesi inşa etmeye çalışıyor. Ne yanlış gidebilir? Kim & Kim’in yazarı ve Memeter’in sanatçısı Magdalene Visaggio bizi queer ve trans yoldaşlarının öncülüğünde, punk dolu bilim-kurguya; vahşi bir yolculuğa çıkartıyor.
Memetic / James Tynion
 Dünyanın sonu geldi ve her şey bir internet meme’si yüzünden! Aaron adında işitme engelli genç bir eşcinselin konu alındığı Memetic, New York’da geçen bir cyber-fantezi ve bilim kurgu hikayesi. Yazarı, James Tynion, BOOM! Studyoları tarafından basılmış.
Princess Princess Ever After / Katie O’Neill
 Oni Press tarafından yayımlanan, Katie O’Neill’in kaleme aldığı Princess Princess Ever After’da karşımızda Sadie ve Amira adında iki farklı prenses var. Bu iki prensesin maceralar yaşamaları, kurtarılmaları ve sonsuza dek mutlu yaşamaları için sadece birbirilerine ihtiyaçları var, büyüleyici bir prense değil.
Sanal kahramanlar maceradan maceraya koşarken peşinden sürüklediği insan evladlarını nasıl bir karmaşaya sürüklediklerinin elbette bilincindeler. Yukarıda adı geçen kahramanları hadi ancak yakından ilgilenenler duydu. Peki bütün dünyanın yakından tanıdığı kahramanlar eşcinselse?
ÖRÜMCEK ADAM EŞCİNSEL Mİ?
Önce Marvel yeni Örümcek Adam’ın eşcinsel olacağını duyurdu. Ardından Susam Sokağı’nın efsanevi kuklaları Edi ile Büdü’nün eşcinsel olduğu iddiası geldi. İddia yapımcılar tarafından yalanlansa da, çizgi karakterlerin cinsel tercihleriyle ilgili tartışma sürüyor. Bu karakterlerin cinsel yönelimlerinin altı çizilmeli mi? Hakkında eşcinsel dedikodusu çıkarılanlar hangileri? Peki eşcinsel oldukları bilinenler var mı?
90’ların en sevilen çocuk programlarından Susam Sokağı’nda aynı evde yaşayan Edi (Earnie) ile Büdü’nün (Bert) evlenmesi için geçen ay change.org’un başlattığı imza kampanyasının 5 binin üzerinde katılımcısı var. Programın yaratıcı ekibi Sesame Workshop ise Facebook sayfalarında; “Edi ile Büdü çok yakın iki arkadaş. Okul öncesi çocuklara, farklı özellikler taşıyanların da iyi arkadaş olabildiğini öğretmek için yaratıldı. Cinsel tercihleri yok; erkek olarak sunulmaları onların kukla olduğu gerçeğini değiştirmez” açıklamasını yaptı.
İmza kampanyasında karakterlerin evlendirilerek çocuklarda eşcinsellere karşı hoşgörü aşılamak istendiği belirtilmesi, çizgi karakterlerin cinsel tercihleri konusunu yeniden gündeme getirdi.
GAY VE SİYAH ÖRÜMCEK ADAM 
Edi ve Büdü hakkındaki spekülasyonlardan kısa süre önce de ünlü çizgi roman karakteri Örümcek Adam’ın da (Spider Man) cinsel yöneliminde değişiklik oldu. Biz onu amcası Ben’le yaşayan bilim meraklısı beyaz bir genç olarak tanırken, Spider Man’in haklarını elinde bulunduran Marvel meşhur maskenin arkasındaki yüzü değiştirdiğini açıkladı. Peter Parker’ın yerini Afro-Amerikalı Miles Morales aldı. Yeni Örümcek Adam’ın siyah, Latin ve eşcinsel bir adam olması planlanıyor. ‘Marvel’s Ultimate Fallout’ adlı seride ilk kez maskesini çıkaran süper kahramanın ne tür ‘Örümcek Adam’ olduğunu öğrenmek için kısa bir süre beklememiz gerekiyor.
Çizgi karakterler dünyası aslında görüntüde son derece maço. Süper kahramanlar genellikle beyaz, orta/üst sınıftan, uzun boylu ve yapılı heteroseksüel erkekler. Çizgi romanların yaygınlaşmaya başladığı yıllarda, özellikle ABD’de 9-14 yaşta olduğu varsayılan erkek çizgi roman okuyucuları kendini süper kahramanla özdeşleştirip onun gibi olmak isterdi. Gerçek dünyada ikinci sınıf kabul edilen siyahlara, kadınlara ve eşcinsellere çizgi evrende de yer yoktu. Kadınlarla siyahlar bu çemberi kırmayı başardılarsa da, eşcinseller için durum uzun süre değişmedi. Gerçi kadınların ve siyahların varlığı da konunun uzmanlarına göre hâlâ çizgi dünyanın ‘sosu’. 
Eşcinsel çizgi kahramanların varlığından ancak 1990’lı yıllarda bahsedilebildi. Gerçi eşcinsel olduğundan şüphelenilen ama bu konuya hiçbir zaman açıklama getirilmeyen karakterler de vardı. Batman’in Robin’i gibi. Alman asıllı psikiyatr Frederic Wertham, ‘Seduction of the Innocent’ (Masumiyetin Cazibesi) kitabında Batman ve Robin’in homo-erotik eğilimler gösterdiğini ve çocuklar için sakıncalı olduğunu iddia etmişti. Bu dedikoduların dallanıp budaklanmasında baş rollerini George Clooney ve Chris O’Donnell’ın paylaştıkları 1997 yapımı ‘Batman ve Robin’in etkisi büyük. Eşcinselliği bilinen yönetmen Joel Schumacher’in biraz iddialı kostümler kullanması ve eşcinsel göndermeler yapması filmin bu şekilde ünlenmesine neden oldu.


EŞCİNSEL EVLİLİK ÇİZGİROMANDA
 Eşcinsel evliliği konu alan yeni Archie çizgi romanı, muhafazakar Amerikan annelerinin tüm engellemelerine karşı raflarda yerini aldı.
70 yıldır Amerika’nın en popüler çizgi romanları arasında yer alan Archie ile Hayat (Life with Archie), Riverdale’de yaşayan Archie, Betty ve Veronica adlı 3 gencin gençlik maceralarını konu alıyor.
 Archie ile Hayat adlı çizgi romanın ilk gay karakteri Kevin Keller’ın “tarihi bir an” olarak nitelendirilen evliliğini konu alan sayı çok satmaya başlayınca Amerikan Aile Birliği, web siteleri aracılığıyla çizgi romanın satın alınmasının durdurulması yönünce çağrıda bulundu.
“Lütfen raflarınızdan Archie’nin yeni sayısını kaldırın. Eğer kaldırmazsanız mağazalarınızdan alış veriş yapmayacağız.” diyen muhafazakar aile birliği, çocukların eşcinsel evliliğine “maruz bırakıldıklarını” söylüyor.
Muhafazakar anneler, eşcinselliğin çocuklar için çok karmaşık ve anlaşılması zor bir mesele olduğunu ve bunun oyuncak mağazasına yolculuğu konu alan bir hikaye aracılığıyla anlatılamayacağını söylüyor.
Çizgi romanın yaratıcılarından John Goldwater ise yaptıkları işin arkasında olduklarını söylüyor: “Riverdale, güvenli, anlayışlı ve kimsenin seçimleri nedeniyle yargılanmadığı bir yer. Bir gün böyle olmasını umduğumuz Amerika.”

“Amerikan Aile Birliği’nin böyle düşünmesine üzüldük ama yapabileceğimiz bir şey yok. Tıpkı bizim onlara saygı duyduğumuz gibi onların da bize saygı duymaları gerekiyor.”
Yeni sayının hayranlar tarafından desteklendiğini söyleyen Goldwater, “Kevin Keller, çizgi romandaki en önemli karakterlerden biri oldu” dedi.

UYUMAYA DEVAM EDECEK MİSİNİZ?
X-MAN’İ BİLİRMİSİNİZ? HANİ ŞUAN FİLMLERİ BÜYÜK BEĞENİYLE İZLENEN MARVEL KAHRAMANINI...
E O DA İBNEYMİŞ MEĞER. PARDON “GAY!”
ARTIL MALUMUN İLANI DA İŞE YARAMIYOR!
TEK DÜNYA DEVLETİ, TEK DÜNYA DİNİ. TEK DÜNYA DİLİ DENİLİRKEN TEK DÜNYA CİNSİYETİNE DOĞRU YOL ALIYORUZ.
ÇOCUKLARIMIZIN ROL MODELLERİ ARTIK EŞCİNSELLER.
NACİZANE BİZ DE ÇOCUKLARIMIZI BATININ BU SANAL KAHRAMANLARINA KARŞI KORUMAK İÇİN HEROTÜRK İSMİNDE BİR ÇALIŞMA YAPTIK. HEM DE 15 YIL ÖNCESİNDEN...
ÇİZGİROMANLARINI, ROMANLARINI ÜRETTİK. BİR DE BECEREBİLSEK TE, DESTEK GÖRSEK TE ÇİZGİ FİLMİNİ YAPSAK DİYORUZ.
GENÇLERE YÖNELİK FAALİYET YAPTIĞINI İDDİA EDEN KURULUŞLARIMIZDA ÇOCUKLARIN İŞKEMBELERİNİ DOYURMAKLA, ONLARI GEZDİRMEKLE, OYALAMAKLA MEŞGULLER. 
YANİ KENDİLERİNİ AVUTTUKLARI YETMEZMİŞ GİBİ GENÇLERİMİZİN BU TUZAKLARA DÜŞMELERİNİN DE ASLINDA AMİL SEBEPLERİ OLMUŞLAR, FARKINDA BİLE DEĞİLLER.
DERDİMİZİ ANLATACAK BİR YETKİLİ BULAMAMANIN SIKINTISI İSE BU DÜNYADAKİ BİZİM İMTİHANIMIZ DEDİRTMEKTE KENDİMİZE.

İBNELİĞİN LÜZUMU YOK!

76 yılında ilk olarak televizyonla tanıştım. Tv Turhal’a yeni gelmişti. Tv de bir kahvehanenin penceresinden ilk kez Beşiktaş-Trabzonspor maçını izlemiştim. 2-0 kazanmıştı Beşiktaş maçı. Kalecisinin adı Mete’ydi.
Beşiktaş çocukluk aşkımdı. Onunla yatıp onunla kalkıyordum. Henüz evimize alamamıştık televizyonu. Grundıg bildiğim tek televizyon markasıydı. Fiatı da 7.000 tlydi. Oysa işçi babamın maaşı o zaman için 3.500 tlydi. Nasıl evimize tv alsın diye ısrar edebilirdim ki? Onun için Beşiktaş’ımın maçlarını radyodan dinliyordum. İnönü Stadını sanki görmüşçesine biliyordum. Ama ençok dikkatimi çeken şey trübünlerden yükselen tezahürattı. Bizimkiler gol atınca karşı takımın taraftarlarına “sustu ibneler” diye bağırıyorlardı. Hele hakem bir hata yapsın, ağzının payını “ibne hakem” olarak alıyordu.
Biz çocukların ağzında bile bu “ibnelik” lafı çok kullanılıyordu. Hele bir arkadaşımız beklenilenin dışında bir davranışta bulunsun, söz verip te sözünü tutmasın “ibneliğin lüzumu yok” diye tepkimizi belirtirdik.
Zeki Müren, Bülent Ersoy, Devran Çağlar “ibne” kavramının somut örnekleriydi. Bir de Rock Hudson!
Çocuk aklımla anlam veremezdim bu “ibnelik” mevzuuna. Hatta bakın bu örneği vermek zorundayım. Yağmur sonrası gökyüzünde ebem kuşağı denilen, gökkuşağı belirdiğinde...denilirdi ki kim ki altından geçerse bu gökkuşağının kızsa oğlan, oğlansa kız olur. Şimdilerde lgbt’nin amblemi olan ebem kuşağı...
O yıllarda sinemalarda yoğun bir şekilde erotik ve porno filmler oynar olmuştu. Tıpkı müterake yıllarının İstanbul’unda açılan 52 ayrı sinema salonunda gösterilen dönemin erotik filmleri gibi. Hoş sonrasında sinema sektörü dünyada Yahudilerin, Türkiye’de Ermenilerin tekelinde olacaktı.
Anlatımını yaptığım yıllar bizimde ergenlik dönemini yaşadığımız yıllardı.
Kulaklarımıza gelen duyduğumuz bazı söylentiler bizi şaşkınlığa sürüklüyordu. Eşekle, köpekle, kümes hayvanlarıyla olan sapık ilişkiler mide bulantılarına yol açıyordu. Henüz damacana ve cansız mağaza vitrini mankeniyle zifaf olayı gerçekleşmemişti.
Dünyanın patronları bu kadar güçlü bağırmıyorlardı; Tek dünya dini, dili, devleti ve cinsiyeti diye!
Henüz Türkiye’nin ibneleri bu kadar organize değillerdi. Evlad-ı Fatihan topraklarında “Onur Yürüyüşü” adı altında, hem de Ramazan ayında yüzbinleri toplayamıyorlardı. Onlar E5 in sapık şöforlerine sex işçiliği yapmakla yetiniyorlardı. Eğitim-Sen diye bir sendika “liselerde cinsel pozitif ayrımcılık” diye bir çalışma da yürütmüyordu. İbneler siyasal mücadelede de yer alıyorlar özellikle pekkaka ile saf tutuyorlardı. Fransız Kültür Merkezi “Türkiye’de eşcinsel aileler ebeveyn aile olabilir mi” diye konferanslar düzenlemiyorlardı. Almanya, Norveç, Kanada gibi ülkeler Türkiye’de eşcinsel (İbne) sinema filmleri festivalleri de düzenlemiyorlardı.
Henüz zina da suç kapsamındaydı.
Bilgisayarın hayatımıza girip te...bilgi saymanın dışında başka sayımlar yapmaya başladığı sonrası günlerde...
Çocuk pornosunda dünya beşinciliğimiz...
Çocuklara tecavüzler...sonrasında aşağılık cinayetle bu suçları örtme telaşesi...
Ki dar ağacı gündemimizden düşüvermişti avrupayla izdivaç gayretlerimizde...Apo denilen bebek katilini itinayla beslemekle vazifelendirilmiştik. Vatan hainlerine bile bu dar ağacı reva değildi artık.
Soy ağacına kilitlenen bir Türkiye olmadık gündemlerle kirleniyordu.
Bu topraklar artık deist, ateist, ibnenin her türü (lgbt), terörist, ensest yetiştiriyordu.
İslamcılar bile flört eder hale gelmişti. Zina -haşa- günah olmaktan çıkmıştı. Çocuk yaşta gelinler mevzuu bu işlerin kör-topal en mazlum kısmıydı.
İbneliğin lüzumu yok bile demek bile ayrımcılık katagorisine girmişti.
İlkokul öğretmenlerinin okuduklarını algılama oranları % 37 mesabesindeydi.
Eğitimin hali içler acısıydı.
Çizgifilmler bile ibneliği meşrulaştırıyordu. Batman’in sevgilisi olduğunu öğreniyorduk Robin’in. Gay Mickey, Lez Mickey ile çocuklarımız bu ibne dünyaya adapte ediliyorlardı.
2008 de Türkiye’ de eşcinsel evliliği meclise teklif olarak getirilmişti.
Bir de masumlaştırılıyordu ki sormayın...Tanrı böyle yarattı deyip sapkınlıklarına ortak ta arıyorlardı.
Cehalet mikrobu insanlığa ilk önce cinsel uzuvlarından bulaşır. Ki üniversite öğrencileri bu ülke de “Lut kavminin çocuklarıyız” diye döviz asmadılar mı? Hani “zulüm 1453’te başladı” diyen Bizans tohumları.
İmtihanın en ağır safhasındayız. Sapıklar her yerde! Bir algı var sapık dendiği zaman sadece akla erkek gelir..
Oysa; Sokakların sapık kadınlardan da temizlenmesi lazım ki toplum bir nebze ıslah olsun..
Çok garip geldi değil mi okuyunca “sapık kadınlar”(!)
2 yaşında yavrunun tecavüzden can verdiği bu dünyada daha fazla üzeri kapalı konuşamayacağım!
Bir erkek avret mahallini iyice belli edecek tarzda coook dar bir pantolon giyse,sapık/rezil vs diye bağırırsınız ama giydiğiniz taytlardan her hattınızı belli ederken kendiniz adına neden utanmazsınız? Haa o sizin özgür yaşam tarzınız değil mi? Peki erkeklere niye yok o özgürlükten? Sen baştan aşağı avret olduğun halde tayt giyme özgürlüğünü kendine hak biliyorsunda, erkeğinkini neden alıyorsun elinden?(!)
Senin avretinin belli olması moda,erkeğinki sapıklık öyle mi?
Otobüste/metroda bedeninin kokusunu parfümle güzelleştirip,burnumuzun direğini kıran ve yanımızdan ifil ifil geçtiğinde beyne direk şehvet hormonları uyarısı verecek kadar kokulanan bir kadın; bana bakma dediği gibi beni koklamayın da diyebilir mi? Niye otobusteki belki 10-20 adamın özgürlüğü alınıyor ellerinden? Bu adamlar yol boyunca bu kadını koklaya koklaya gitmek zorunda mı efendim?
Ben helal olduğu halde hiç carşı pazarı göğüsleri yarıya kadar görünür tarzda gezen abi/amca görmedim. Siz gördünüz mü?
Görsek sapık diye koşarız değil mi adamcağızın peşinden.
Peki ben domates seçerken sapık ablanın gögüslerini neden görmek zorundayım? Erkek göbekten yukarısı helal olduğu halde asla böyle gezmez/gezemezken, kadınlar gögüs avretini açıpta geziyor ve bu sapıklık olmuyor öyle mi?
Bir bankta kalcasının tam altına gelecek kısalıkta şort ile oturan bir adamın yanına çocuğunuzu oturturmusunuz?
Ne münasebet deli midir sapık mıdır nedir! Teklifim bile nasıl çirkin değil mi annesi?
Peki aynı şekilde oturan,kalcasından aşağısı çıplak bir kadının giyinişi neden seni aynı şekilde rahatsız etmiyor!!!!
Vel hasıl kelam kardeşler..
Sokaklarda yatakodası kıyafeti ile dolanan her kadında bir o kadar sapıktır!
Toplumun ahlakını bozuyorlar!
Toplumun kalitesini düşürüyorlar!
Bugün o çocuklar çarşı pazarda bir ablanın göğsünü,kalçasını,bacaklarını görmek zorunda kalıyorsa buda bir ÇOCUK VE TOPLUM İSTİSMARIDIR!
Sokaklardaki bu giyinik çıplaklar düzelmedikçe, toplumda düzelmeyecektir! Allah Subhan ve Teala Kuran’da “Kalbinde hastalık bulunanlardan” söz ediyor! Kadınlara seslerine bile dikkat etmelerini emrediyor ki kalbinde hastalık bulunanlar başka türlü anlamasın!

HOLOGRAM EVLİLİK
Sanal dünyada 16 yaşındaki şarkıcıyla evlenen adamın düğününe hiçbir akrabası katılmadı. Bilgisayarda konaklayan gelin ile adam Mart ayından beri beraber yaşıyor.
 Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir okul yöneticisi olarak çalışan Akihiko Kondo, sanal dünyada 16 yaşında bir şarkıcı olan hologram Hatsune Miku ile evlendi.
35 yaşındaki Kondo’nun 17 bin 600 dolara Tokyo’da düzenlediği evlilik törenine ise annesi başta olmak üzere hiçbir akrabası katılmadı.
Kondo, bu evliliğin annesi için çok da kutlanacak bir şey olmadığını söylüyor.
Bir oyuncak bebek formunda düğüne gelen ‘gelin’ Miku ile Kondo’nun evlilik törenine yaklaşık 40 misafir katıldı.
Kondo, 2 bin 800 dolara mal olan ve bilgisayarında konaklayan Miku ile Mart ayından beri beraber yaşıyor.
“Onu hiçbir zaman aldatmadım, her zaman Miku-san’a aşık olacağım. Her gün onu düşünüyorum” diyen Japon adam, sıradan bir hayat yaşadığını söylüyor.
Hologramdan oluşan ‘karısının’ her gün onu uyandırdığını ve okula gönderdiğini anlatıyor.
Her akşam işten eve dönerken geldiğini Miku’ya cep telefonuyla bildiriyor, bunun üzerine Miku evin ışıklarını açıyor. Aynı zamanda Kondo’nun ne zaman yatağa gitmesi gerektiğini de yine Miku söylüyor.
Kondo geceleri, Miku’nun parmağında yüzük olan oyuncak bebek versiyonuyla beraber uyuyor.
Her ne kadar bu evliliğin yasal olarak bir geçerliliği olmasa da bu Miku’ya yüzük almak Kondo’nun bir kuyumcuya gitmesini engellememiş. Hologramın üreticisi olan Gatebox şirketi ise bir evlilik sertifikası teslim ederek ikili arasındaki evliliğin ‘boyutlar arası’ olduğunu aktarıyor.
Kondo bu açıdan yalnız değil: Gatebox şimdiye kadar bu şekilde 3 bin 700 evlilik sertifikası ihraç etmiş.
Kondo, gençlik yıllarında kadınlarla yaşadığı ilişkiler sırasında ‘inek’ olmakla suçlandığını anlatıyor. Daha önceki bir işyerinde bir kadın tarafından saldırıya uğradıktan sonra ise sinir krizi geçirdiğini ve hiçbir zaman evlenmemeye karar verdiğini söylüyor.
Kondo, Miku’ya 10 yıl boyunca aşık olduğunu anlayınca evlenmeye karar verdiğini ifade ediyor.
Her ne kadar Japonya’da çok sayıda anime hayranı olsa da, Kondo’nun bu evliliği çok sayıda kişi tarafından şaşkınlıkla karşılanmış vaziyette.
Ancak iki boyutlu karakterlerin hiçbir zaman aldatmayacağını, yaşlanmayacağını ya da ölmeyeceğini söyleyen Kondo, bunları gerçek kadınlarda bulamayacağını aktarıyor.
Eşcinsel insanlara gösterilen saygının kendisine de gösterilmesi gerektiğini ve ‘cinsel açıdan bir azınlık olarak tanımlanması’ gerektiğini söyleyen Kondo ekliyor: “Toplumdaki çeşitlilik benimsenmeli. Her çeşit aşkı ve mutluluğu göz önüne almalıyız.”


EŞCİNSEL SÜPER KAHRAMANLAR
ABD’de aile yapısına Çizgi romancıların aile yapısına önemle vurgu yapmasına rağmen, pek çok filmde eşcinsellik emaresi bulunuyordu, şimdi ise ilk kez bir süper kahraman resmen gay ilan edildi.
ABD’nin en önemli çizgi roman yayıncılarından DC Comics bu ay başında bir ilke imza attı. Çizgi roman tarihinin en eski karakterlerinden Green Lantren bu kez eşcinsel olarak sevenlerinin karşısına çıktı.
Elbette bu olay resmiyeti açısından fazlasıyla önemliydi ama öte yandan çizgi roman ve film tarihi boyunca pek çok kahraman için “eşcinsel” iddiaları ortaya atılmıştı. Bunun en canlı örneğiyse BBC’nin çocuklar için yayınladığı Teletubbies karakterleriydi.
ABD’deki muhafazakârlar tarafından çocukları eşcinselliğe yönelttikleri gerekçesiyle özellikle pembe karakter Tinky Winky ağır suçlamaların hedefi olmuştu. Aynı kesimler benzer suçlamaları çocukların sevgilisi South Park dizisi için de yapmışlardı. Ancak South Park’ın farkı eşcinsel olduğunu söylemese de -evinde bir seks kölesi bulundurmak gibi- aleni eşcinsel faaliyetlerde bulunan öğretmen Mr. Garrison karakteriydi. Garrison sırf bir LGBT üyesi değildi aynı zamanda aynı bölümde lezbiyen, gay ve travesti olmayı da başarmıştı. Hoş South Park zaman içinde eşcinsel karşıtı tutumu yüzünden de eleştirildi ama günümüzde eşcinsel eğilim gösteren karakterler çizgi yapımlarda çok daha rahat bir yaşam sürüyorlar. Family Guy’ın -kaslı erkekli rüyalar gören- Oscar Wilde türevi bebeği Stewie ya da Simpson’ların -bir bölümde patronu Mr. Burns’le öpüşen- asistanı Smithers için eşcinsel göndermeler yapmak pek sorun değil.
Geçmişe göz gezdirdiğimizdeyse çok daha ilginç durumlarla karşılaşıyoruz. Özellikle henüz otuzlu yıllarda çocukların ilgi alanına girmeye başlayan Walt Disney karakterlerinin tavırları bir zaman sonra dikkat çekmeye başlamıştı.
Artık Mickey Maouse’nin gay’ide var lez’i de.
İsterseniz Bugs Bunny’yi inceleyerek başlayalım; sık sık parfüm kullanıyor, kadın giysilerinden oluşan bir gardrobu var, rekor sürede makyaj yapabiliyor ve bir erkeğe göre fazla kıvrak zekâlı. Ya Duffy Duck, devamlı hakettiğinden az ilgi gördüğünü düşünen bir primadonna olabilir mi?
Rivayet odur ki Walt Disney’in sinsi yaratıcıları Duff’i siyahi ve escinsel insan prototipi olarak tasarlamışlar. Otuzlu yılları düşünürsek bunun hangi siyasi akımla paralel gittiğini söylemeye gerek yok sanırım. Evet Naziler belki Almanya’daydı ama fikirleri ülke sınırlarının çok dışına taşmıştı. Bir başka çizgi film ikonu olan Hanna-Barbara yapımlarının en bilindik ismi Ayı Yogi’ye ne demeli. Yogi zamanının çoğunu Yellowstone Parkı’nda Bobo’yla birlikte geçirir. İkili arasında anlaşılması zor bir ilişki vardır. Bobo acaba Yogi’nin oğlu mudur yoksa sadece boyu mu kısadır ve arkadaş mıdırlar? Herhangi biri Ayı Yogi’yi dişi ayı Cindy’e ilgi gösterirken görmüş müdür? Cindy’e yapması beklenen şekerlemeyle kandırma girişimlerini genelde Bobo’ya uygular.
Seksenler aslında tam anlamıyla çizgi karakter patlamasının yaşandığı yıllardır. He-Man’den Şirinler’e kadar pek çok yeni karakter hayatımıza seksenlerde girdi. Hele He-Man! Erkek çocuklar için tam bir idoldü. Ancak herhangi bir erkeğin He-Man’in giydiği türden bir kostüm giyebileceğini düşünmek de oldukça sıradışı olurdu. Bir de normal hayatında kılıcını kuşanmadan önce pembe taytla ortalıkta koşturan Prens Adam var tabii... Elbette bunların hepsi birer iddia.
He-Man’in bir çocuk filminde Tila’yla ya da herhangi bir başka karakterle ateşli aşk yaşaması beklenemez, ama bunun yerine devamlı kaslı ve slip donlu adamlarla güreş tutması da fazlasıyla garip değil mi? Şirinler içinse zaman içinde fazlaca efsane üretilmiştir. Komünizm propogandası yapıldığından tutun da nasıl ürediklerine kadar pek çok şüphe bu şirin mavi karakterlerin etrafında dolaşır durur.
Ancak standart insan karakterlerini bir köye doldurmuşsunuz hissi yaratan Şirinler Köyü’ndeki Kibirli Şirin’in açıkça bir eşcinsel olduğunu söylemek kırıcı olmaz herhalde. Her neyse seksenlerde öne çıkan bir başka karakter de Batman’di. Bat-Mobil’i ve yardımcısı Robin’le birlikte Gotham City’nin kötülüklerine bir dur demek için çırpınan gizemli kahramanımızın günlük hayatında Yogi ve Bobo arasındakine benzer bir ilişkisinin olduğunu söylemek mümkün. Elbette daha gizemli bir havada!
Hep erkeklerden bahsettik peki hiç lezbiyen karakter yok muydu çizgi dünyasında? Snoopy’nin favori karakterlerinden Naneli Patty’i örnek gösterebiliriz.
Tam bir erkek fatma olan Naneli Patty bir keresinde kendisini erkek sanan bir çocuğa tepkisini onu döverek göstermişti. He-Man’in kardeşi She-Ra da eşcinsellik iddialarından nasibini almıştı, ama She-Ra’yı fazla suçlamanın manası yok. Çünkü bulunduğu gezegende ortalıkta pek erkek karakter de yoktu. Aslında tek erkek karakter olan Bow da fazlasıyla efemine bir hal içindeydi. Hatta bir keresinde kötü ejderhayla savaşırken “ben bir erkeğim” diye kabarmıştı ama ejderha kendisine gülerek yanıt vermişti.
Green Lantren’dan sonra önümüzdeki günlerde başka çizgi kahramanlar da cinsel tercihlerini açıklarsa şaşırmayın.
 İnsanlar kadın süper kahramanların başrolü kaptığı filmleri izlemek için yıllardır bekliyor. Kulislerde, 2017 ve 2018’de vizyona gireceği konuşulan Wonderwoman, Captain Marvel gibi filmleri buna ufak bir cevap olarak düşünebiliriz. Tabi yeterli olmadığı da kanıksanamaz bir gerçek... Peki gay karakterleri de sinemada görmek için çok beklememiz  gerekmeyecek?  
Sıkı çizgi roman takipçileri bilirler; amiral gemisi tabir edilen karakterler olmasa da Doctor Strange, Elektra, Jarvis, Mr. Fantastic hatta alternatif evrenin Wolverine’i olan X-Treme X-men’in LGBT bireyler olduğu biliniyor. 
Bu aslında “Gay süper kahraman filmi de yapılsın!”dan ziyade, insanların keyif duyacağı derin ve zengin yeni karakterlerin boy göstermesi için iyi de bir fırsat olabilir. 
Şimdi Marvel çizgi romanlarında bulunan ve “Beyaz perdede de heran göreceğimiz” 9 LGBT Marvel karakterine bir göz atalım:
1. Northstar - X-Men
Marvel’in ilk gay karakteri... Amerikan çizgi romanlarında ortaya çıkan ilk homoseksüel karakterlerden biri.
North Star, ilk defa Wolverine’in yanında Kanadalı süper kahraman takımı Alpha Flight karşı mücadele ederek okurların karşısına çıkmıştı. Daha sonra X-Men’e katılan Northstar, mutant enstitüsünün önemli öğretmenlerinden biri olmuştu.
2. Hulkling ve Wiccan - Avengers
 Wiccan ve Hulkling, dağılan Avengers’dan sonra kurulan Young Avengers’ın birer üyesiydi.
Thor ve Hulk’la herhangi bir bağlantıları olmamasına rağmen Wiccan Thor’un, Hulkling ise isminden de belli olduğu üzere Hulk’a benzer görünümdeydiler. Bu ikili Marvel’in önde gelen LGBT çiftlerinden biri olmakla birlikte evlilik yolunda hızla ilerlemekteler. Şimdilik nişanlılar.
3. Ultimate Colossus - X-Men
 Marvel evreninin Colossus’u, alternatif Marvel evreninin ise Ultimate Colossus’u olan bu karakteri X-Men: Son Direniş ve X-Men: Geçmiş Günler Gelecek isimli iki farklı X-Men filminde gördük.
İki filmde de odak noktasında olmayan, savaş sahnelerinde görünen Ultimate Colossus, vizyona gireceği söylenen X-Men filmleri Apocalypse, Deadpool ve Wolverine 3’te de karşımıza çıkarsa belki Northstar ile arasındaki çizgi romanlarda da geçen romantik ilişkiye de değinebilirler.
4. Iceman
Ana Marvel evreninde gay olmayıp alternatif evrende gay olan karakterlerden birisi olan Iceman yani Bobby Drake’in gay olduğu “All-New X-Men”in 40. sayısında ortaya çıkmıştı. Bobby halen gay olduğunu takım arkadaşlarına söyleyip söylememekte tereddüt etmekte.
 5. Moondragon ve Phyla-Vell - Guardians of the Galaxy
 Bugünlerde Phyla-Vell ile romantik bir ilişki içerisinde olduğu konuşulan Moondragon’un aşk defteri oldukça kabarık. Tanınmış kahramanlardan Thor ve Daredevil gibi süper kahramanlarla romantik ilişkiler yaşamış...  Phyla-Vell ve Moondragon ikilisine Guardians of the Galaxy ve Avengers 2’de rahatlıkla yer verilebilirdi. Ki Star-Lord ve Gamora aşkından ziyade Thanos ile geçmişi bulunan Moondragon ve Phyla-Vell ikilisine odaklanmak hikayeyi daha da zenginleştirebilirdi... 
 6. Mystique ve Destiny - X-Men
 Çizgi romanlarda Mystique biseksüel bir karakter (Ki şekil ve cinsiyet değiştirme özelliği olan bir mutant için mantıklı bir seçim!)
Herhangi bir X-Men filmi izlediyseniz şekil değiştirebilen güzeller güzeli mavi mutant Mystique’i de bilirsiniz. X-Men filmlerinde gayet ön planlarda olan Mystique’in, aksine hiç bahsi geçmeyen bir de partneri vardı: Destiny.
 7. Karma - X-Men
 Fazla duyulmayan, bilinmeyen bir karakter olsa da Karma’nın orijini 1980’lere kadar dayanıyor. Marvel’in çoklu evreninde birden fazla versiyonu bulunan Karma, tüm bu bilinen evrenlerde iyi ya da kötü tarafta olsa da ortak noktası gay olması.
 8. Spider-Woman - Shield
 Hydra’nın üzerinde yaptığı deneyler neticesinde güçlerini kazanan bir S.H.I.E.L.D. ajanı olan Jessica Drew, Ultimate evreninde Spider-Woman ismini alsa da Spider-Man ile herhangi bir bağlantısı bulunmamakta. Ultimate evreninde Peter Parker baz alınarak üretilen bir çok klonu olan Jessica kendisini kadınlarla ilgilenen biri olduğunu açıklamış bir karakter.
 9. Daken - Dark Avengers
 40’larda Wolverine’in tekrar ortaya çıkması için, Winter Soldier tarafından katledilen hamile eşinin saldırıdan kurtulan oğlu. Babasına benzeyen bir mutant olan Daken, biseksüel bir karakter sergiliyor, feromon üretip hetero bireyleri dahi etkisi altına alabiliyor.

BATMAN-SÜPERMAN
Merve Senver  Batman’in “Eşcinselliği” Üzerine Teoriler başlıklı yazısında ayrıntılı anekdotlara dokunuyor.
1937’de yayınlanan “Kimyasal Sendika Davası” hikayesinde Batman, bu sendikanın kullandığı renkli bir kimyasala (homoseksüel kimyasallar) maruz kalıyor. Bu kimyasal Bruce Wayne‘in hareketlerinin ve alışkanlıklarının değişmesine neden oluyor. Pahalı arabalar ve modaya olan ilgisi bir anda artıyor. Wayne geceleri uyumakta güçlük çekiyor, mazoşist fantezilerini erkekler üzerinde gerçekleştirmeyi arzuluyor, sonuç olarak bu isteklerini kimyasal üreticilerine bağlıyor. Kılık değiştirerek bu kimyasalların üretildiği fabrikaya sızmayı başarıyor.
Deri elbise giyen Batman’e dönüştükten sonra Bruce Wayne geceleri suçlularla boğuşmaya kendini adıyor. Diğer erkekleri domine etme arzusu bir saplantıya dönüşüyor. Batman neredeyse tüm çizgi roman hayatı boyunca suçluları serbest kalabilmeleri için öldürmemeyi tercih ediyor ve böylece yakaladığı suçlularla tekrar boğuşabilme fırsatını ortadan kaldırmıyor.
1937’den günümüze kadar Batman’in eşcinselliği üzerine ortaya birçok teori atıldı. Psikolog Fredric Wertham’ın 1954 tarihli “Seduction of the Innocent” isimli kitabında okuyucuların çizgi romanlardaki suçlardan etkilenerek taklit etmeye çalıştıkları ve bu tür kitapların gençlerin ahlakını bozduğu savları vardır. Ancak kitaptaki en bilinen iddia Batman ve Robin’in homoseksüel olduklarına dair dört sayfalık savdır. “Görkemli bir ev, vazolarda güzel çiçekler ve bir uşak” yazan Wertham, durumu “beraber yaşamak isteyen iki homoseksüelin rüyası” olarak özetler. Wertham’a göre Batman tarzı bir hikâye çocukları fantezilere sürükler. Wertham bu yargıya 1950’lerda Batman okuyucuları ile yaptığı konuşmalar sonucunda varmıştır.
Bu iddialara karşılık televizyonda yayınlanan Batman serilerinde Robin karakterini canlandıran Burt Ward, “Boy Wonder: My Life in Tights” adlı otobiyografisinde, Batman ile Robin’in arasındaki ilişkinin seksüel bir boyutu olmadığını yazmıştı. Orijinal Robin kostümünün (kısa yeşil şort ve masallardaki peri ayakkabısı)  Batman’in karanlık yönüne zıt olacak şekilde, bir çocuğun giyebileceği türden kıyafet olduğunu ve bunun homoseksüellikle ilgisi olmadığını belirtmişti.
İlk defa 1940 yılında Detective Comics’in 38. sayısında görülen bir çizgi roman kahramanı olan Robin bu tarihten sonra Batman’in baş yardımcısı olarak yer almıştı. Şu anda daha modern bir kostüm giymektedir ve orijinalinden de ufak değildir.
 1950’lerde yükselen homoseksüellik dedikoduları üzerine, Amerika’da “Comics Code Authority” kurulmuş, Batwoman (1956) ve Bat-Girl (1961) karakterleri yaratılmış. Batman hikâyelerinin daha basit konularda devam etmesi ile Batman ve Robin’in homoseksüel olduklarına dair iddialar çürütülmeye çalışılmıştır.
Julius Schwartz editör olunca bu tür eleştirilerin farkında olduğunu ve bu yüzden de yazar Bill Finger ile beraber Kahya Alfred’i öldürerek yerini Dick Grayson’ın halası Harriet ile doldurdukları Wayne Malikanesi’nde bir kadın refakatçi eklediklerini söylemiştir.
Batman ve Superman‘de, Superman İsa peygamber gibi yansıtılırken, Batman, daha sert, yaralanmaya aldırmayan hatta bundan zevk alan bir mazoşist olarak işleniyor. Dikkat çeken detaylardan biri de Batman’in sevgilisi olmamasıydı. Kurduğu duygusal ilişkiler Alfred ve Superman’leydi. Superman’i öldürmeye karar vermişken bir anda durup, yardım etmesi ve filmin sonunda da hiç iletişim kurmadığı birinin arkasından “seni hayattayken yüz üstü bıraktım, ölümünde yüz üstü bırakmayacağım” gibi romantik bir cümle kurulmasının da sebebi de bu.
Batman’ın yaratıcısı ve telif hakları sahibi DC Comics veya Batman’in film haklarını elinde bulunduran Warner Bros cephesinden bu teoriyi reddeden olmadığı gibi, onaylayan da yok.
 Batman, hem bir süper kahraman hem de Bruce Wayne kimliği ile tüm kariyeri boyunca çizgi roman ve diğer medyada kadınlarla ilişkisi olan bir karakter olarak anlatılmıştır ve zaman zaman da kadın düşmanları ile karşılaştığında hikâyeye anlatım zenginliği kazandırmak için seks unsurunu da katılmıştır. Batman’in cinsel kimliği pek çok yazar tarafından heteroseksüel olarak isimlendirilse de Batman’in yazarlarından Marrison,Playboy ile yaptığı röportajda  “Emin olun ki Batman eşcinsel. Bütün konsept boyunca hep eşcinseldi. Onu etkilemeye çalışan kadınlar oldu. Hatta fetiş kıyafetleriyle damdan dama atlayarak onu baştan çıkarmaya çalıştılar. Ancak ilişkileri hep saman alevi gibiydi. O kadınlara değil, genç ya da yaşlı erkeklere ilgi duyuyor” dedi.
ELEVETİON
Yazılı edebiyatta durum nasıl peki. Eserlerinin pek çoğu sinema perdesine aktarılan meşhur yazar Stephen King’in “eşcinsellik” temasıyla gündeme gelen son romanı “Elevation” vesilesiyle, yazarın önceki eserlerindeki başlıca eşcinsel karakterleri biler için derleyen Onur Özgüner’e kulak verelim.
 Stephen King’in “eşcinsellik” temasıyla gündeme gelen son romanı “Elevation,” hem yurt dışında hem de yurt içinde karışık tepkilerle karşılandı. Halbuki yazarın romanlarında eşcinsel karakterlere ilk yer verişi değil bu.
İşte biz de bu vesilesiyle, yazarın bütün kitaplarını “eşcinsellik” bağlamında değerlendirip başlıca eşcinsel karakterlerinin açıklamalı bir listesini oluşturduk. Medyum’dan Doktor Uyku’ya, Korku Ağı’ndan Kara Kule serisine uzanan 20 kişilik bir liste bu.
Yazarın hikâyelerindeki (Karanlık Çökünce’deki “Çok Zor Bir Durum” hikâyesindeki Curtis gibi) eşcinsel karakterleri metni yeterli uzunlukta tutabilmek adına bu sınıflandırmaya dâhil etmedik. Eşcinsel olarak yanlış tanımlanan (Doktor Uyku’daki Dick’in dedesi ya da Rita Hayworth ve Shawshank Redemption’daki tecavüz çetesi gibi) kimi sapkın kişilere de gerekmediği üzere hiç yer vermedik. Kavramsal bağlamda ortak bir çözümlemeye ise kısmen açıklamalarda ve sonuç kısmında değindik.
Kişileştirmeye dair bir metin okuyacağınız için uyarıya mahal yoksa da ufak bir not düşmekte fayda var: Hâliyle sürprizbozan (spoiler) içerir!
Peder Callahan, Lupe Delgado (Korku Ağı, Kara Kule V: Calla’nın Kurtları)
 Peder (Donald Frank) Callahan ilk kez yazarın Korku Ağı’nda boy gösterir, sonra Kara Kule serisinden Calla’nın Kurtları’nda, Susannah’nın Şarkısı’nda ve son olarak Kule’de görünür.
Başta iflah olmaz bir alkoliktir, ancak Kara Kule serisinde düzelir ve inancını yeniden kazanır. Maine’deki Jerusalem’s Lot’tan New York’a göçünce ayak takımı arasına katılıp serseri olur. Artık vampirlerin varlığını ve onların çevrede yaşayıp avladıklarını hissedebilmektedir. Alkolizmi giderek kötüleşir, fakat bir evsizler barınağında iş bulup çalışmaya başlayınca iyileşir.
Oranın kurucularından biri olan Lupe Delgado adlı bir adama—her ikisi de kendini heteroseksüel bilmesine rağmen—aşık olur. Bu onu gey yapar mı bilmemektedir, çünkü yanağa kondurulmuş ufak bir öpücükten başka aralarında fiziksel bir yakınlaşma olmaz. Lupe, HIV taşıyıcısı 3. Tip bir vampir tarafından ısırılıp enfeksiyon kapınca, Callahan âdeta intikam alırcasına vampir avına çıkıp özellikle 3. Tip olanları öldürmeye başlar. Lupe ise hastalığı AIDS aşamasına varınca hayatını yitirir.
Bill McGovern, Helen Deepneau, Gretchen Tilbury (Uykusuzluk)
Bill McGovern, Maine’deki Derry Kasabası’nın sakinlerinden eşcinsel bir tarih profesörüdür. Başından eksik etmediği bir Panama şapkası vardır. Romanın antagonisti Atropos onun bu şapkasını çalıp ölmesi üzere işaretler ve Bill bir arkadaşını ziyaret etmek üzere gittiği hastanede ölür.
Romanın diğer eşcinsel karakteri Helen Deepneau ise kocası Ed tarafından şiddet görmektedir. Büyük bir kavganın ardından kocasını terk eder. Onun gibi şiddet mağduru Gretchen Tilbury adlı bir kadınla tanışır ve aralarında “kader birliği”nden doğan yakın bir bağ gelişir, ancak Gretchen’ın lezbiyen olduğunun belirtilmesine rağmen romantik bir ilişki yaşanmaz.
Bazı arkadaşlık ilişkilerinin daha fazlası olduğu ima edilir, fakat bu asla açıklığa kavuşturulmaz.
Gordon LaChance, Chris Chambers (Ceset)
Ceset’in başkahramanı Gordon “Gordie” LaChance ile Chris Chambers arasındaki yakın ilişkinin, tıpkı Uykusuzluk’un Helen ile Gretchen’ı gibi, arkadaşlık ilişkisinden daha fazlası olduğu ama “belirginlikten uzak” kaldığı açıktır. Romanın aynı zamanda anlatıcısı olan Gordie de herkes gibi bunun farkındadır. Chris’i son sözlerle anarken şunları der:
“Lisedeyken ikimiz de kızlarla çıkıyorduk ama hiçbir kız aramıza giremedi. Homolaşıyoruz gibi mi geliyor kulağınıza? Arkadaşlarımızın çoğuna öyle gelebilirdi. Teddy ile Vern de dâhil. Ama aslında iş ölüm kalım meselesiydi. Derin suda birbirimize tutunmuş gibiydik. Chris’i size anlatabildim sanıyorum… Benim ona sarılma nedenlerimse biraz daha belirginlikten uzak şeylerdi. Chris’in Castle Rock’dan ve o değirmenin gölgesinden kaçıp kurtulma isteği bence bana düşen en güzel rolü çiziyordu. Kendi başına bırakıp, ister yüzsün, ister batsın diyemezdim. O boğulursa, benim de o kısmım onunla boğulacak, diye düşünüyordum.”
Adrian Mellon, Don Hagarty (O)
King’in O adlı romanındaki ikincil kişilerden Adrian Mellon ile Don Hagarty, Maine’in Derry Kasabası’nda birliktelik yaşayan genç birer geydir.
Adrian hayatına girmeden önce Don—yalnızca şiddetli homofobik baskıdan ötürü değil, aynı zamanda, kanalizasyonda yaşayan şeytani varlık nedeniyle—kasabadan ayrılmayı planlamaktadır. Adrian ise yaşadığı kasabaya düşkün olmasına rağmen Don’un hatırına oradan ayrılmayı kabul eder. Kasabadan ayrılmadan önce birlikte kasaba fuarına katılırlar ve eve dönerlerken üç homofobik genç tarafından rahatsız edilirler. Şiddetli bir tartışmanın ardından gençler Adrian’ı köprüden attıktan sonra romanın başkötüsü Pennywise onu sudan çıkarır ve koltuk altından ısırıp kaburgalarını kırarak öldürür.
Don ve diğer üç gençten biri olan Chris bu olaya tanık olmasına rağmen duruşmada hiçbiri bundan bahsetmez. Adrian, cesedi bulunduktan sonra Derry Mezarlığı’na defnedilir. Onun için kasabadan çıkış artık imkânsızdır. Onun yerine Don kasabaya veda eder.
Dayna Jurgens (Mahşer)
Dayna Jurgens, Ohio’da yaşayan güzel, atletik bir feministtir. Kolejdeyken “tercihen” eşcinsel olur. Kendi deyişiyle, “önce feminist, ardından lezbiyen” olmuştur. Ne var ki daha sonra biseksüel olduğuna karar verir.
Romanda Dayna’nın eşcinselliğinin nedeni feminizme bağlansa da, bu değişimle, cinsel kimliklerin belirli akımlardan kaynaklanamayacağı ima edilmiş olur. Uykusuzluk’ta Helen’ın lezbiyenlik eğilimi nasıl ki travmadan kaynaklandığı için bir sonuca bağlanmıyorsa, Dayna’nın lezbiyenlik tercihi de feminizm üzerinden kalıcı bir kimliğe oturmaz.
Freddi Linklatter, Andrew Halliday (Bay Mercedes, Kim Bulduysa Onundur)
Bay Mercedes’te Freddi Linklatter (karşı cinse ait bir isme sahip olsa da, dizi uyarlamasında Breeda Wool’un canlandırdığı isimle Lou), emekli polis memuru Bill tarafından peşine düşülen seri katil Brady’nin iş arkadaşı olan bir lezbiyendir. Romanda boy gösterdikten sonra uzunca bir süre, Bill’in soruşturmasına yardım edeceği ana kadar ortada görünmez. Okura ilk kez tanıtılırken, eşcinsel-karşıtı bir Hristiyanla tartışmasını anlatır. Freddi, eşcinselliğin doğuştan olduğuna inanırken, karşısındaki kişi sonradan edinilen bir davranış olduğunu, dolayısıyla vazgeçilebileceğini iddia etmiştir.
Freddi, King’in çoğu kadın kahramanı gibi iri yapılıdır. Kısa, koyu kahverengi saçlı ve makyajsızdır, küpe dahi takmamaktadır. Kilisede onu diğer kadınlara benzetmek adına “çeki düzen” vermek isteyen bir cemaat vardır. Kişiliğinde onu diğerlerinden ayıran bu özgünlüğe rağmen, Freddi, ancak bildik bir lezbiyen tiplemesi olarak hayat bulur. Tanrı’nın ona bir penis vermeyi unuttuğu için yanlış cinsiyette doğduğuna inanıyor olması ise onun bir eşcinsel kadın olarak kendi doğasıyla uyumlu olmadığına yorumlanabilir, ancak o kendi kimliğiyle barışık ve gururludur. Eşcinselliğin doğuştan olduğuna inanması, King’in, lezbiyenliği bu sefer bir travma kurbanlığı olarak ele almaktan kaçınmasına bağlanabilir.
Andrew Halliday ise, Bay Mercedes’in devamı olan Kim Bulduysa Onundur’un başkötüsü Morris’in eski arkadaşıdır. Altmışlı yaşların başında, kendini beğenmiş bir entelektüeldir. Morris’in tabiriyle “kendini bile bıktıracak denli ukala” bir tavra sahiptir. King’in çoğu eşcinsel erkek karakterinin aksine iri yapılı, hatta epey şişmandır. Andrew, Morris’in yegâne arkadaşıdır ve ikisi sıklıkla kahve ve yemek eşliğinde edebiyat sohbetleri yapar. Morris, Andrew’ın gey olduğunu bir garson kızın Andrew’a gülümseyerek kur yapması karşısında onun yüzünü buruşturarak geri çekilmesinden anlar. Bu iki romandaki iki eşcinsel karakter de kişileştirmede tipleme olarak kalır.
 Horace M. Derwent (Medyum, Doktor Uyku)
Medyum’un başkötüsü Horace M. Derwent, Overlook Oteli’nin bir hayaletidir. Overlook Hoteli’nin eski sahibi, 1946 ila 1952 yılları arasında muhasebeciliğini de yapmış başarılı bir iş adamıdır. Organize suça karışmış, otelde onun gözetiminde birçok cinayet işlenmiştir. Horace’ın hayaleti Torance ailesine görünür. Horace aslında biseksüeldir, ancak kadınlardan daha çok eski aşkı Roger’a arzu duymaktadır. Kesinlikle kötü biridir, hatta Jack’e göre Overlook’un asıl sahibi olarak şeytanın ta kendisidir.
Filmin Kubrick uyarlamasındaki ayı kostümlü adam, romanda Horace’la cinsel ilişkiye giren köpek kostümlü adam Roger kahramanına bir geri dönüş niteliğindedir.
Snakebite Andi, Silent Sarey (Doktor Uyku) 
Medyum’un devamı olan Doktor Uyku’da yine “travma kurbanı” bir lezbiyen olan Andi, ruhsal yetenekli çocukların yaşam gücünü destekleyen “True Knot” adlı bir grubun okura tanıtılan ilk üyesidir. Babası tarafından cinsel tacize uğramış, bu yüzden erkeklere karşı nefret duymaya başlamış ve farkına varmadan lezbiyen olmuştur.
Yılanlı dövmesinden ötürü lâkabı “Snakebite”tır. İnsanları telkin yoluyla uykuya daldırma yeteneğine sahiptir. Grubun bir diğer üyesi olan Silent Sarey ile birlikteliği vardır. Romanın sinema uyarlamasında Andi’yi Emily Alyn Lind’in canlandıracağı duyurulmuştur.
Astrid, Jenny, Conrad (Diriliş)
Diriliş’in başkahramanı Jamie’nin Astrid adlı bir gençlik aşkı vardır. Zamanla araları açılmış ve teması kaybetmişlerdir. Astrid, romanın ilerleyen bölümlerinde devreye girer. Kanserdir ve Jacobs yardım karşılığında onu iyileştirebileceğini vaat eder. Astrid kanserden yıpranıncaya kadar inanılmaz derecede güzel bir kadın olarak tasvir edilir ve Jacobs sayesinde güzelliğine yeniden kavuşur. Astrid, Jenny adlı bir hemşireyle birliktedir. Jenny de alımlı, koyu saçlı, ellili yaşlarda bir kadındır. Jacobs’ın tedavi yönteminden muzdarip çoğu kişide olduğu gibi Astrid çıldırır ve Jenny’yi öldürür.
Romanın başkahramanı Jamie’nin ağabeyi Conrad da geydir. Sesini bir kaza sonucu yitirmiş ve o da Jacobs tarafından iyileştirilmiştir. Ailesi tarafından kabul gören, açık bir eşcinseldir. Bir akşam yemeğine yakışıklı erkek arkadaşını getirir. O da Astrid gibi Jacobs’ın mağduru olarak çıldırır ve önce erkek arkadaşını, ardından da kendini öldürmeye kalkar. Sonucunda akıl hastanesine kaldırılır. Romanda eşcinsel çiftler mutlu bir birliktelik yaşasa da, eşcinselliğin bir tercih olarak gösterilmesi ve bu tercihin yıkımla sonuçlanması ister istemez olumsuz bir mesajı da beraberinde getirir.
George T. Nelson (Ruhlar Dükkânı)
Ruhlar Dükkânı’nda, eşcinsel olduğu belirtilmeyen pedofil bir karakteri, Frank Jewett adlı bu lise müdürünün ise eşcinsel olduğu belirtilen yine kendisi gibi pedofil George T. Nelson adlı bir öğretmen arkadaşı vardır. Frank ile George bir ara Boston’da orta yaşlı erkeklerin ve bir grup çıplak delikanlının olduğu bir partiye katılır. Aralarındaki arkadaşlık düşmanlığa dönüşünce, Frank, George’un çok sevdiği annesinin bir fotoğrafına pisleyip onun muhabbet kuşunu öldürür. Hesaplaşmak için yaptıkları düelloda her ikisi de aynı anda ateş edip ıskalarlar. Ne var ki çok geçmeden bir patlamada ölürler.
 Tom McCourt (Cep)
Cep’in sinema uyarlamasında Samuel L. Jackson tarafından canlandırılan Tom McCourt, romandaki ikincil kişilerden biridir. Alice Maxwell ve Clayton Riddell ile birlikte hayatta kalan kişilerdendir. Romanın başkahramanı Clay arada eşcinsellik üzerinden Tom’a takılıp onu kızdırır.
Sonuç olarak, King’in romanlarında eşcinsel kişiler eşcinsel kimlikleri üzerinden bir karaktere evrilmez, daha çok birer tipleme olarak kalırlar. Bu tiplemelerden kimi olumlu kimi olumsuz kişileştirmeye sahiptir. Tiplemelerin başlıca ortaklıkları erkeksi lezbiyenlik, güçsüz ve savunmasız toyluk, şiddet mağdurluğu, cani ruhlu katillik ve nihayet layıkıyla ele alınmış kişilerdir.
King’in eşcinsellere ve eşcinselliğe bakışı zamanla değişmiştir. Başlarda eşcinselliğe karşı duyarsız ve hatta kimi zaman nefrete varan bir bakışa sahipken, zamanla eşcinsel karakterlerini daha anlayışlı ve daha olumlu bir bakış açısıyla ele almaya başladığı görülmektedir. Eşcinsel karakterlerin hikâyesini, kariyerinin başında yapmadığı şekilde, onların bakış açısından vermeye başlamış, bu da eşcinsel kişileştirmeye ayrı bir boyut kazandırmıştır. Bunda muhtemelen eşcinsel kimliğiyle barışık kızı Naomi’nin de büyük payı vardır.
King’in, bir arkadaşı ona heteroseksüel olduğu için AIDS hakkında yazamayacağını söyledikten sonra kaleme aldığı “Mister Yummy” adlı öyküsü üzerinden dediği gibi, bir yazarın bir konu hakkında yazabilmesi için o konuda “deneyim” sahibi olması gerekmez, empati söz konusu oldukça insana dair her şey hikâye edilebilir. Aynı durum okur olarak da geçerli, öyle değil mi?
Tabi biz de Ayşe Kulin’in seri bir şekilde bir eşcinsel karakterin maceralarınında anlatıldığı romanların gençlere servis edildiği gerçeğini arada hatırlatmakta fayda görüyorum.


BEYAZPERDE’DE EŞCİNSELLİK

İtalyan yönetmen Edoardo Falcone’nin ‘’God Willing’’ filminden bir sahne ile giriş yapalım. Fazlası ile disiplinli, ilerici, açık görüşlü bir kalp damar cerrahı baba vardır ve onun tıp fakültesinde okuyan oğlu garip davranmaya başlamıştır. Baba çocuğun hareketlerini daha dikkatlice gözlemlemeye başlar ve bir akşam, bir erkek arkadaşı ile samimi diyaloglarını gözlemler. Çocuğunun gay olduğu fikrine varır. Çocukta başka bir gün, akşama tüm ailenin toplanmasını ve hayatını değiştirecek bir karar aldığını, bunu da ailesi ile paylaşmak istediğini söyler. Baba aileyi toparlar ve akşama oğlum gay olduğunu açıklayacak ve hiçbiriniz bu duruma kötü tepki göstermeyeceksiniz, ona sarılıp, bunun normal olduğunu söyleyip destekleyeceğiz der. Akşam çocuk gelir, sıkıntılıdır tam konuyu açmaya çalışırken, anne aşık mı oldun? Oğlum diyerek onu cesaretlendirmeye çalışır. Çocukta evet anne, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama ben İsa’ya aşık oldum ve tıp eğitimimi bırakıp, manastıra kapanmayı, kendimi tamamen dine adamayı düşünüyorum der. Baba şok olur. Oğluna belli etmeden, kırmadan bu kararından vazgeçirmek için uğraşması üzerinden bir komedi filmi ortaya çıkar. Filmin bu sahnesi günümüz Batı toplumlarında, eşcinselliğin entelektüel ve ilerici ortamlarda inanç kavramına göre daha kabul edilebilir olduğunu göstermeye çalışmakta.
Harvard üniversitesinin fen edebiyat fakültesinin 11 yıl dekanlığını yapan Henr Rosvsky’nin ‘’Üniversite:Bir dekan anlatıyor’’ isimli Tübitak yayınlarınca çevrilen kitabından bir katkı ile devam edelim. Üniversitenin finansmanı ile ilgili konulara değinilirken, üniversitenin kaç tane eşcinsel klübü açtığına göre, eşcinsel kişiler ve dernekler tarafından yardımda bulunulduğu anlatılmakta.
Bu örneklerde görüldüğü üzere yoğun ve baskın bie eşcinsel lobisi gerçeğiylr yüzleşiyoruz. Dikkat ederseniz konu bu yazı da bireysel bir cinsel tercih konusunu tartışmak değil. Zaten, bu açıdan tartışılacak bir konu da değil. Çünkü herkes insanların cinsel tercihlerine, saygı duymak zorunda. Bu noktayı açıkça belirttikten sonra, eşcinsel lobisi ve sinema üzerine düşünmeye devam edebiliriz. Son yıllarda sinemada LGBT filmleri denen bir tür oluştuğu gerçeği herkesçe malum. Hatta Oscar yarışında artık neredeyse her yıl, bu konu ile ilgili bir film aday olmakta. Klasik Holywood konuları arasına girmiş gibi görünmekte, Yahudi soykırım filmleri, siyahilerin hakları vs. gibi.
Ve yine bu konu ile ilgili çok başarılı filmler yaptıkları da bir gerçek. Bu başarılı filmlerin ortak özelliği ‘’İnsan haklarını merkeze alarak’’ işlenmiş olmaları. Örneğin bu yıl yabancı dilde en iyi film oscarı adayı ‘’Muhteşem Kadın’’ bunun en iyi temsilcilerinden biri. Ancak bu alanda ki tüm filmler bu temel üzerine kurulmuyor. İşte bunlardan biri bu yıl ana Oscar yarışına dahil olan ‘’Beni adınla çağır’’ filmi. Filmin ana omurgasını, merkezini, insan hakları olup olmamasının ne önemi var? Çünkü film insan hakları temelli ise, tüm toplumun meselesi haline gelirken, başka bakış açılarını merkezine alırsa, dar bir çevreyi ilgilendirmekte yani sadece meraklılarına hitap etmektedir.
Beni adınla çağır filmi de merkezini insan hakları olarak değil, eşcinsel bir aşk teması olarak belirlemiş. 17 yaşındaki bir çocuğun 24 yaşında ve babasının asistanı olan bir genç ile eşcinselliğinin farkına varmasını ve oluşan aşkı anlatmaya çalışmış. Bunu yaparken ambulansın arkasına takılan ve trafikte hızlıca yol almaya çalışan açık gözler misali davranmış. Yahudi Soykırımı temasının ekmeğini de yemeye çalışmış. İtalya’da kendisini saklayan filmdeki ifade ile ‘’ihtiyatlı Yahudi’’ bir aileye misafir gelen ve açıkça Yahudi oluşunu gösteren Oliver ve onun kendisini özgürce ifade etmesine de hayran olan ve bu cesaretle — daha sonrasında da sevgili olacağı- Elio’nun da Yahudiliğini açıkça göstermekten çekinmemeye başlaması üzerinden, Yahudilerin uğradığı haksızlık durumundan, eşcinselliği de benzeştirerek nemalanmaya çalışmış.
Yahudi Lobisi ve Godard diye bir entelektüel yönetmen.
Bu arada konusu açılmışken Yahudilerin 2.Dünya savaşı sırasında uğradıkları haksızlık gerçeğini elbette kabul etmekle birlikte, bir başka filmden bir sahne ile bu konuya da bir eleştiri getirelim. Hoş, İsrail devletini kurmak için Hitler’in bile parmağı olduğunu ileri süren iddialarıda ciddiye almakta fayda var. Konu yine aynı bakış açısı ile Yahudi bireysel kimliği ve Yahudi lobiciliği kavramı üzerine. Michel Hazanavicius’un anlatım tarzı ve teknik denemeleri ile Fransız yönetmen Godard’ın hayatının bir kısmını anlatarak hem saygısını göstermesi, hem de kendisini ego olarak tatmin etmesini sağlayan ‘’Godard ve ben’’ filminden bir sahne. Godard’ın 68 rüzgarı etkisi ile kendini sorguladığı ve sosyalist bir yönelim gösterdiği dönemde, biz de Gezi olayları sonrasında ortaya çıkan ve antik Yunan’da ki ortamı hatırlatan forumlar sayesinde, gençlerin arasına katılmaktadır. Ve kendisine de çok sert eleştiriler getirilmesine rağmen bu ortamlara katılmaya devam edip, düşünmekte, sorgulamakta yani düşünsel olarak beslenmektedir. Ve bir gün bu özgür ortamı da fırsat bilerek ateşli bir konuşma yapar. Tüm dünyada ezilenleri sıralar ve bunların dertlerini de kendi derdimiz olması gerektiğini anlatır. Bir tür enternasyonalist bir bakış sergiler. Topluluk çoşkulu bir şekilde destekler. Ancak ezilenleri sıralarken Vietnam, Kürtler vs den sonra Filistin’i de sayar ve İsrail’i de sorgulamalıyız der. Günümüzün Hitler’i İsrail’dir ve onlar da dünün ezileni olmasına rağmen bugünün ezenidirler yani Hitler’idirler der. Ortam bir anda buz keser. Ve Godard salondan çıkarılır. Bu sahne aslında eşcinsellik, Yahudi meselesi vs gibi hatta son dönemde Holywood taciz skandalı ve sonrasında ki feminist protesto gibi konuların sistem tarafından izin verilen bir muhaliflik ve bunun başlıkları olduğu görülür. Çünkü her şeyin sorgulanmadığı ve olanın belli bir kısmının ya da belli konuların sorgulanmasına izin verilen durumlar da samimiyet ve haklar değil, sisteme zarar vermeyen bir sistemden icazet alınan muhaliflik söz konusudur diye şüphelenmek gerekir. Ve yine meselenin insan hakkından çok bir propaganda haline dönüşüp dönüşmediğine ve bu propagandadan lobilerin faydalanıp faydalanmadığını da görmemiz gerekir.
Attila İlhan ustanın ‘’Hangi sex’’ adlı kitabında bir yerlerde şöyle bir olay anlatır. Brezilya, Arjantin gibi Latin Amerika ülkelerinden genç çocuklar ameliyat ettirilerek, İtalyan zenginlerine pazarlanmaktadır. Yani mesele eşcinsellik meselesi değil, insan hakları, ezen-ezilen ve iktisat meselesidir.
Film aşkı duygusal olarak sömürmektedir. Bunu zamanında devreye giren ve doğru seçilmiş müzikler, başarılı sayılabilecek oyunculuklar ve senaryo ile yapmakta. Ancak benzer konuyu işleyen ve siyahi bir çocuğun eşcinselliğinin farkına varışını anlatan, geçen yıl en iyi film oscarı alan ‘’Moonlight’’ filminin atmosfer yaratma başarısını gösterememekte. Dünyada inançlı her davanın en radikal savunucuları ergenler ve gençlerdir. Hem yaşam kavgasının içine girip, sistemin rutini ile karşılaşmamış olmaları ve bu yüzden temiz kalmaları ile, hem de akıldan çok duygusallıkların ön plana çıktığı romantik bir dönem oluşu nedeniyle. Film eşcinselliği bir ermişlik statüsünde sunmakta. Ve finalinde de bu ermişlik hali ile ergen çocuk kendisine- hatta eşcinsellik mefküresine(!)- karşı ihanete uğramış hissi ile bırakılarak, duygu sömürüsü bir finale yer verilmiş. Zaten mantıklı olmayan ve gerçekçi olmayan bu son gibi durumlar, ancak duygu sömürüsü kamuflajı ile etkileyici ve inandırıcı hale getirilebilir. Ve filmde aşk ile şehvet karıştırılmakta. Çünkü her şehvet aşk içermez, ancak her aşk şehveti de içerir.
Ve filmin en büyük faciası finale doğru baba ile oğul arasındaki diyalog. Baba, oğluna: Ben öyle ebeveynlerden değilim, kendin nasıl hissediyorsan öyle yaşa der. Ve sonra ben de bu tür bir ilişkiye yaklaşmış olsam da böyle bir şey yaşamaya cesaret edemedim, beni hep bir şeyler tuttu der. Asla sizin gibi bir şey yaşayamadım, diyerek yaşanan durumu kabullenmeden öteye geçerek TEŞVİK etmekte hatta KUTSAMAKTA. Ki bu da filmin en ucuz ve çapsız ruhunu temsil ediyor.
Belki de bu konuya en iyi Kore sineması değinmekte. Örneğin geçen yıl vizyona giren Park Chan-Wook’un ‘’Hizmetçi’’ filminde iki kadın arasında ki eşcinsel ilişkinin anlatım tarzı, bu konu da en doğru yol gibi. Yani normal bir ilişki gibi. Ne kutsamakta, ne teşvik etmekte, ne nemalanmaya , lobilere iyi görünmeye çalışmakta, ve olayı bir tür iki insanın mahremi olarak ele alıp vurgulamadan ve işin merkezine almadan anlatmakta. Çünkü bazen bu tür yan durumları merkeze almak, asıl meselelerin, önemsizleştirilmesine neden olmakta. Hizmetçi filminde, entrika filmin merkezinde yer almakta. Her türlü cinsellik doğal yani fizyolojik bir şey olarak anlatılmakta ki olması gereken de bu değil mi?
Yine bir yerde başka bir masada oturan, ismini vermeyelim eşcinsel bir modacı, diğer eşcinsellerle konuşurken toplantı da, Avrupa’da insanlar yazardır, mühendistir, politakacıdır vs kendisini tanımlayan ilk unvan eşcinsellik değildir demişti. Ancak biz de eşcinselliği bir tür kutsama hali mevcut. Ki bu insanların yatak odasını, yani mahremini gündeme çekmek demek. Ki bu tür bir yolun sonu faşizan iktidarlarca günümüzde de gördüğümüz gibi insanların ne yapacaklarına karışma yolunu da açar ki, ikisi arasında şekil olarak fark yoktur. Ve insanların mahremine karışılmaması ilkesi belki de mahremin içeriğinin ne olacağı saçma tartışmasını da engellemenin en doğru yolu.
Ortalık eşcinsellik tartışmalarından geçilmez olunca Yeni Şafak sinema eleştirmeni Ali Murat Güven’in kaleme aldığı bir film eleştirisini hatırladık ve acaba için içinde ‘milk’lik mi var dedik. Bakın eşcinsellik nelere kadir!
Oscar’ı o almayacaktı da ben mi alacaktım?
Amerikalı yönetmen Gus Van Sant’ın 30 yıllık sinema serüvenindeki en sıradan filmlerden biri görünümündeki “Milk”, eşcinsel bir politikacının hayatını destansı bir mücadeleye dönüştüren biyografik öyküsüyle, -beklendiği üzere- şimdiye kadar 2’si Oscar olmak üzere toplam 34 ödül kazandı; ayrıca 44 ödüle de aday gösterildi.
1970’li yılların başı… New York’ta yaşayan 40 yaşlarındaki eşcinsel borsacı Harvey Milk ve partneri Scott Smith, eşcinsellerin görece daha rahat ettikleri bir kent olan San Fransisco’ya taşınarak, burada “Castro Camera” adında küçük bir fotoğrafçı dükkanı açarlar. Fotoğrafçılıktan çok bir “sivil toplum örgütü” gibi faaliyet gösteren bu dükkan ve kurulu bulunduğu işçi mahallesi, kısa bir süre sonra ülkenin dört tarafından eşcinsellerin akın ettikleri popüler bir buluşma noktasına dönüşür. Temellerini attığı dernek benzeri oluşumun her meslekten kadın ve erkek sempatizanlarla giderek politik bir güç kazanmaya başladığını fark eden Milk, patlamaya hazır durumdaki bu büyük potansiyeli yerel yöneticiliğe giden yolda kullanmak için kolları sıvayacaktır.
Edindiği yeni arkadaş grubunun da desteğiyle politik arenaya hızlı bir dalış yapan eşcinsel aktivist, 1973, 1975 ve 1976’da katıldığı ilk üç seçim yarışında çuvallasa da 1977’deki dördüncü adaylığında büyük bir başarı yakalar ve o tarihte yeni kurulan San Fransisco 5’inci Bölge Meclisi’ne seçilir. Belediye’de göreve başladığında karşısına çıkan en dişli rakiplerden biri ise kendisi gibi yeni seçilmiş, muhafazakâr görüşlü bir politikacı olan Dan White’dır. Birbirinden çok farklı toplumsal kesimleri temsil eden bu iki orta yaşlı adamın ilk dönemlerde “karşılıklı saygı ve tahammül” temelinde ilerleyen ilişkileri, yerel yönetimdeki çıkar çatışmalarının gitgide yoğunlaşmasına paralel olarak sonunda trajik bir dönüm noktasına ulaşacaktır.
Sinemada ödül kazanmanın garantili yolları
 Başta ABD’nin Oscar’ları olmak üzere, batı ülkelerindeki önemli yarışmalar ve film festivallerini uzun süredir istikrarlı bir biçimde takip edenler için, “Milk” gibi orta karar sinemasal anlatıların nasıl olup da ardarda ödüllere boğulduğu üzerine düşünme faslı epeyce gerilerde kaldı. Çünkü, bu sektörü belli bir süre dikkatlice gözlemlemiş olanlar, artık şu şaşmaz gerçeği de çok iyi biliyorlar: Eğer ki “eşcinsellik” ya da “Yahudi soykırımı” üzerine bir film yapmışsanız, ne Oscar’dan ne de dünyanın batı yarımküresindeki diğer prestijli yarışmalardan asla eli boş dönmezsiniz. Öyle ki siz “Ben yalnızca spor olsun diye katılmıştım, o yüzden hiç almayayım” deseniz bile, ellerinize zorla sıkıştırırlar ödülleri… Çünkü, bu kategorideki yapımlar günümüzde artık yalnızca birer “film” olmaktan çıkmış, küresel ölçekte yürütülen iki devâsâ politik mücadelenin de başat propaganda araçlarına dönüşmüş durumda...
Hemen her alanda olduğu gibi sinema sektöründe de köşe başlarını tutmuş olan Yahudi lobisi “Nazi vahşeti”ne ağıt yakan bol ağlak filmleri ödüllendirmeyi; aynı şekilde eşcinsellerin her türlü maddî ve manevî desteği sağladığı diğer bir lobi grubu da kendi cinsel tercihlerini uluslararası kamuoyunun nazarında sıradanlaştırıp olağan bir forma sokan, bu hayat tarzının kitlelerce kolay yenilip yutulmasını sağlayan yapımları yüceltmeyi “stratejik bir görev” olarak kabul ediyorlar.
Yahudi propagandalarına hizmet eden İkinci Dünya Savaşı temalı filmlerin bol keseden pohpohlanıp ödüllendirilmesi geleneği görece daha eski tarihlere uzanmakla birlikte, eşcinselliğin kitlelere kanıksatılması yönündeki sinemasal çabaların ise özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren ciddi bir ivme kazandığını görmekteyiz.
Hâl böyleyken, Amerikalı eşcinsel aktivist ve politikacı Harvey Milk’in hayatının son 8 yılını ele alan Gus Van Sant imzalı “Milk”in, şimdiye dek katıldığı yarışmalarda nal toplamasını beklemek de safdillik olurdu herhalde… Hele de bundan 3-4 yıl öncesinde batı ülkelerini kasıp kavuran, sahneye çıktığı organizasyonlarda 3’ü Oscar olmak üzere toplam 81 ödül kazanarak erişilmesi güç bir rekora imza atan şu meşhur “Brokeback Dağı” fırtınasını hatırlayınca, yaptığımız tespit daha bir anlamlı geliyor. Sanırım, çiçeği burnunda yönetmenimiz Mahsun Kırmızıgül de bu gerçeğin farkına erkenden varmış olmalı ki ülke içinde “terör kurbanı bir Kürt ailesinin büyük kente savruluş öyküsü” olarak pazarladığı son yapıtı “Güneşi Gördüm”e yurt dışı festivaller için (filmin içinde sınırlı bir alt-motif olmaktan daha öte anlamı bulunmayan “eşcinsellik” olgusunu bütünüyle öne çıkardığı) yepyeni ve alabildiğine cüretkâr posterler hazırlattı. Kırmızıgül’ün pazarlama taktiği açısından son derece akıllıca bir iş yaptığına hiç kuşku yok; çünkü film bu yönü ve yeni posterleriyle en azından bazı uluslararası festivallerde eşcinsel lobisinin temsilcileri tarafından mutlaka “görülecektir.”
Sinema dünyasındaki bu genel manzaradan hareketle, “Milk”in başrolünü üstlenen saygın Amerikalı oyuncu Sean Penn’in söz konusu performansıyla kazandığı “en iyi erkek oyuncu” Oscarı’na da bir kaç cümleyle değinmek gerekiyor. Sen kalk, çeyrek yüzyıldan uzun süren bir oyunculuk kariyeri boyunca, aralarında “Ölüm Yolunda”nın (Dead Man Walking / Yön: Tim Robbins / 1996) gariban idam mahkûmu Matthew Poncelet, “İnce Kırmızı Hat”tın (Thin Red Line / Yön: Terence Mallick / 1998) cesur çavuşu Welsh, “Benim Adım Sam”in (I am Sam / Yön: Jessie Nelson / 2001) iyi kalpli otistik babası Sam Dawson’ın da yer aldığı birbirinden müthiş performanslar ortaya koy; fakat en sonunda “En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı”nı, sırf 2-3 sahnede erkek partnerlerinle ateşli bir şekilde öpüştün diye “Milk” ile kazan!
Adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmak için yıllardır birbirinden zor rollerde deliler gibi çalışıp kendini helâk eden bir oyuncu konumundaki Penn, 1996, 2000 ve 2002’de bu ödüle üç kez aday gösterilmiş, fakat hiç birinde kazanamamıştı. Akademi’nin uzun yıllar boyunca sıra dışı yeteneğini es geçtiği sanatçı, 2003’de Clint Eastwood imzalı suç draması “Mistik Nehir”de canlandırdığı Jimmy Markum karakteriyle artık Oscar jürisinin bile görmezden gelemeyeceği ölçüde devleşince, nihayet mesleğinin de ilk Oscar heykelciğiyle tanışma fırsatını buluyordu.
Bundan beş yıl sonra, oyunculuk gösterisi açısından öncekilerle kıyas kabul etmez bir film olan “Milk” ile kazandığı ikinci Oscar ise ödül töreninde kendisini anons eden Robert De Niro’yu bile şaşırtacak ve Akademi’nin raconunu çok iyi bilen efsanevî aktörün -hafiften kinayeli bir ifadeyle- “Bu adamın bunca zaman boyunca normal erkekleri canlandırmasına hiç de gerek yokmuş” demesine yol açacaktı.
Eşcinsel hırsına kurban verilen hayatlar
 Pazar sabahları ekranlarda izlemeye alıştığımız dolgu mahiyetindeki televizyon biyografilerini andıran bu vasat öykünün, tıpkı başrol oyuncusu Penn gibi yönetmeni Gus Van Sant’ın kariyerine de ekleyebileceği pek fazla bir şey yok. 1940-1978 yılları arasında yaşamış Amerikalı eşcinsel hakları savunucusu ve yerel politikacı Harvey Milk’in kısa fakat çalkantılı hayatını son derece düz bir anlatımla beyazperdeye aktaran filmde, hafızalara kazınabilecek nitelikte büyük anlar yakalayabilmek için epeyce bir tırmalamak gerekiyor. Belki bu noktada, etki gücünü yalınlığından (ve de gerçekliğinden) alan final bölümü istisna tutulabilir, hepsi hepsi o kadar…
Öte yandan, son 20-30 yıl boyunca çekilmiş eşcinsellik temalı pek çok filmde sistematik bir biçimde sergilendiğini gözlemlediğimiz “karşı tarafı yapış yapış bir alaycılıkla aşağılama” çabasının bu yapıtta da bütün sinsiliğiyle yer aldığına tanık oluyoruz. 1967 yılında Los Angeles’taki bir “gay bar”a yapılan polis baskınının gerçek haber görüntüleriyle açılan “Milk”, “Amerikalı eşcinseller, bir dönem, onların aşklarını anlayamayan gerici öküzlerin işte böylesine ağır baskıları altındaydı” vurgusu eşliğinde ilerlerken, eşcinselliğe karşı olduğunu kameralar önünde lafı kıvırmadan, dürüstçe ve açıkça ifade eden kadın-erkek herkesi de izleyicisine katıksız birer “faşist” olarak servis ediyor. Filmin -Josh Brolin tarafından canlandırılan- en önemli karakterlerinden biri konumundaki dindar politikacı Dan White’ın -Harvey Milk’in bir konuşması üzerinden- aslında “gizli eşcinsel” olduğunun imâ/iddia edilmesi de fazlaca politize olmuş eşcinsellerde pervasız tezahürlerini görmeye alışık olduğumuz bu saldırganca tutumun son derece tipik bir örneğini oluşturmakta… Ki söz konusu küstahlığın, meslek hayatında yolu zaman zaman eşcinsellerin bahçesine düşmüş, yazıları ve düşünceleri nedeniyle onlar tarafından çılgınca taşlanmış benim gibi birinin de çok yakından tanıdığı bir davranış modeli olduğunu özellikle belirtmeliyim.
Hayat tarzlarını sevimli ve çekici bulmayan herkesin boynuna tereddütsüzce “homofobik” yaftasını asmayı pek seven agresif eşcinseller için, White, karısı ve ona politik mücadelesinde destek veren herkes, kafalarının tez zamanda ezilmesi gereken birer böcekten farksız… Nitekim, Harvey Milk de seçim yenilgisi sonrasında içine düştüğü bir duygusal boşluk ânında belediye başkanına istifasını veren rakibi için, aynı yönde bir hesapçılıkla, hazır fırsatını yakalamışken onu bütünüyle politik arenanın dışına sürmek üzere “altın vuruş”unu yapmakta hiç tereddüt etmiyor. Ancak, “kendini topluma bastıra bastıra kabul ettirme” ve “kendisi gibi yaşamayanları/düşünmeyenleri fırsatını bulduğu ilk anda ezme” hırsıyla gözü dönmüş olan kahramanımız, hayatını inanç temeli üzerine inşâ eden insanların kariyeri ve onuruyla pervasızca oynamanın bedelini de son derece acı bir biçimde ödemek durumunda kalıyor. Filmin sonundaki tarihsel açıklamaların da ortaya koyduğu üzere, hem kendininkini, hem de rakibi White ve o dönemin San Fransisco Belediye Başkanı George Moscone’nin hayatlarını bozuk para gibi harcayarak yapıyor bunu…
 Eşcinseller toplumun her katmanında mevzi kazanmak istiyorlar
“Milk” en azından bu noktada dürüst ve açık bir film; adına “eşcinsel hırsı” denilen o tehlikeli saplantıyı, baş karakteri ve çevresine kümelenenlerin konuşmaları, tutum ve davranışları üzerinden eğip bükmeden, olduğu gibi yansıtmış beyazperdeye… Harvey Milk, eşcinsellerin toplumsal hayat içinde itilip kakılmasını engelleme söylemiyle girdiği politik mücadelede, elde ettiği taşkın kitlesel gücün doğurduğu şımarıklıkla toplumun genel ahlâk değerlerini ve bu değerlerin temsilcilerini bir süre sonra öylesine zorlamaya başlıyor ki sonunda bu ölçüsüz cüretkârlık hâli gerek onun, gerekse çevresindeki bir sürü insanın hayatının topluca mahvolmasına yol açıyor.
Milk’in verdiği planlı-programlı mücadelenin satır aralarında da görüldüğü üzere, eşcinsel hareketin temsilcilerinin çağımızdaki öncelikli hedefleri “kendi mahremiyetleri içinde başkaları tarafından rahatsız edilmeden huzurlu bir hayat sürmek” falan değil, aksine gücü temsil eden irili ufaklı bütün kurumlarda köşe başlarını tutarak toplumsal doku içinde mümkün olduğunca geniş bir mevzî kazanmak... Böylelikle kitlelerin ahlâkî algıları (politika, medya, görsel sanatlar, edebiyat ve moda gibi etkin araçların kullanımıyla) yavaş yavaş dönüştürülecek, -eşcinsel evliliklerin yasalaşması ve eşcinsellerin evlatlık edinmesi de dahil olmak üzere- bugüne kadar ahlâkdışı/doğadışı sayılan pek çok davranış biçiminin son derece olağan sayıldığı yeni bir sürece girilecek. Yapılan sosyolojik hesap kabaca böyledir.
Tam bir bıçak sırtı görünümündeki bu konuda yıllar yılı yazıp çizdikleriyle, artık ciddi biçimde eşcinsel lobisinin denetimine girmiş durumdaki merkez medyada (ve daha bir çok yan sektörde) çalışma şansını büyük ölçüde yitirmiş biri olarak şimdi bir kez daha altını çizerek tekrarlıyorum ki Allah bizi böyle bir mantaliteyle hareket eden aktivistlerden ve oy kaygısıyla onları destekleyen politikacılardan korusun; aynı şekilde bu çizgide hareket eden medya yöneticileri ve sanatçılardan da…
Eşcinseller, bırakın Oscar’ı ya da Cannes jürilerini, velev ki “dünyanın tapusu”nu bile ele geçirseler, şu sınırlı ömürde Hz. Lut’un öyküsünü hatırladıkça, onların liderlik koltuğuna oturacakları bir dünyadan ısrarla uzak durmaya çalışacak birileri hep olacaktır.
Sinemanın eşcinsel yüzünü iyi tanımak lazım. Dünya kamuoyunda meşrulaşmak ve propaganda yapmak adına fütursuzca saldırmaktalar. Çizgi filminden reel filme kadar verdikleri bir mesaj var: Her yerdeyiz! Cesaretlerini de aslında takdir etmek lazım. Heteroseksüel olmak artık neredeyse suç ve ayıp hale dönüştürüldü. Bizim toplumumuzda ise bu mesele bütün sathıyla anlaşılamamakta. Muhafazakar çevreler olayı “ibnelik” diye hafife alarak geçiştirmeyi tercih etmekteler. 
Sinemayı irdelemeye devam edelim. Banu Bozdemir’in kaleminden bakalım bu kez derinlemesine. 
Eşcinselliği anlatan filmler ister gerçek hayattan uyarlansın ister kurmaca olsun, toplumsal baskının hedefinde olan, onun zorluğunu ve baskısını yaşayan kişi ve kişileri konu alıyor çoklukla. Beyazperdenin bu konuda engin bir deniz olduğunu o yüzden her filme ‘pembe ışık’ yakamadığımızı baştan söyleyelim…
Eşcinsel temalı filmlerin ilklerinden olan The Children’s Hour /Tehlikeli Fısıltı ise sinema tarihinin iki güzel kadınını bir araya getirmiş.  Audrey Hepburn ve Shirley Maclaine başrolde ve aralarında o yılların izin verdiği kadarıyla (1961) bir ilişki var. İkisi de öğretmen ve aralarındaki ilişki dedikoduya hazır bir malzeme.
 ‘Kadınlar arasında’ mevzusuna girmişken, Atıf Yılmaz’ın Düş Gezginleri filmini de anmadan geçmeyelim. Lale Mansur ve Meral Oğuz’un başrolü paylaştığı film, iki kadının ilişkisinden dem vururken toplumsal farklılıkları da gözden kaçırmıyor ve ortama ilişkiyi bulandırması için bir erkek de katıyor. 1994’te Toronto Gay Ve Lezbiyen Film Festivali’ne katılarak bir ilke dahi imza atmıştı.
 Aşk Yazım / My Summer of Love ise kendilerini keşfetme yolunda iki genç kızın yakınlaşmaları hatta tutkulu bir aşka dönüşen yaz maceraları şeklinde algılanabilir. Ama kızların yaşamlarının farklılığı da bu ilişkiye çanak tutan etkenlerden… Erkekler Ağlamaz / Boys Don’t Cry’da Hilary Swank, gittiği kasabanın gizemli erkeği olarak rol keser ama ancak trajik ölümüyle açığa çıkar kadın olduğu… 
 Halit Refiğ’in 1965 yapımı Haremde Dört kadın filmi de Türk sinemasının ilk lezbiyen karelerini içerir. Çocuğu olmayan bir Osmanlı paşasının hayatına odaklanan filmde, paşanın karılarından Mihrengiz ve Şevkidil arasında yaşananlar filmi farklı boyutlara taşıyor.  Atıf Yılmaz imzalı İki Gemi Yanyana da (1963) kadınlar arasında durumlara odaklandığı için o dönemde yasaklanmıştı. 
 Peter Jackson Heavenly Creatures / Cennet Yaratıkları filminde gerçek bir olaydan yola çıkıyor ve sonu cinayete kadar varan filmde Kate Winslet’e rol veriyor. Pauline ve Juliet’in birbirlerine ölümüne olan bağlılıkları ele alınıyor ve filmin seyri kızların kimseyi algılamayan ve sadece birbirlerine yönelen varlıklarıyla psikolojik ve fantastik bir gerilime doğru uzanıyor. 
 Kayıp ve Çılgın / Lost and Delirious bir roman uyarlaması ve Lea Pool imzası taşıyor. Film klasik lise filmlerinin eksenini üç kız arasında yaşanan ayrıksı ilişkiyle fark katmaya çalışıyor. İki kız arasında yaşanan ve diğerinin daha çok izleyici olduğu ilişki ekseninde aşk duygusu bir hayli ön plana taşınıyor.
 Sevgiyi Ararken / Saving Face bir ana kız arasında sevgi ve nefret ilişkisine odaklanıyor. Kız bir dansçı kızla yakınlaşırken, annesi de kızının hayatını tekrardan kontrol altına almaya çalışıyor. Amerika’da geçen bir Uzakdoğu filmi diyebiliriz. 
 Wachowski Kardeşlerin yönettiği mafyatik bir ortamda geçen ve iki kadının yakınlaşmasıyla devam eden bir film Bound… 
 Cani, güzel Charlize Threon’un altı erkeği öldürdüğü Alien Wournos’u canlandırdığı bir film. Selby ile tanışan Alien onu kaybetmemek için her şeyi yapmaya kararlıdır, adamları öldürmeye bile…
 Aimee ve Jaguar hem tarihi fonda geçiyor, hem de biri Alman biri Yahudi iki kadının iki kere yasaklı ilişkisine odaklanıyor…  Marleen Gorris’in şiirsel filmi Antonia’nın Yazgısı, dört kuşaktan kadının hayatını anlatırken, birisini farklı bir deneyimin içine sokmayı ihmal etmiyor. Her şeyin doğal bir fonda ilerlediği filmde iki kadının aşkı da gayet doğal duruyor. 
 Yavuz Özkan’ın İki Kadın’ı, Kutluğ Ataman’ın İki Genç Kız’ı, Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında’sı, Stephen Daldry’nin Saatler’i, İngmar Bergman’ın Persona’sı, Jean Claude Brisseau’nun Mahrem Şeyler’i, Pedro Almodovar’ın Annem Hakkında Her Şey’i, Anne Wheler’in yönettiği Beter Then Chocolate, Jamie Babbit imzalı But I’m ACheerleader, Charles Herman imzalı Kissing Jessica Stein de bu yazının satırları arasında yer bulacak filmler…  
Erkekler arasında yaşananlara bakarsak Benim Güzel Çamaşırhanem, bir çamaşırhane ortamında doğan bir aşkı konu ediniyor. Stephen Frears iki erkek arasında bir aşkı anlatırken aynı zamanda Thatcher döneminde artan ırkçılığa ve şiddete de göz atıyor. 
 Mambo İtaliano hem İtalyan hem de gay olmanın şanssızlığına inanan Angelo’nun başından geçenler… Oliver Stone imzalı Alexander da büyük hükümdarın izinden giderken, onun eşcinsel tercihlerini de es geçmiyor. Birçok alanda değerlendirilebilecek Philadelphia, eşcinsel bir avukatın yaşadığı zorluklar üzerine etkili bir yapım olarak ilk akla gelenlerden… Ferzan Özpetek’i çektiği filmlerdeki eşcinsel temalar üzerine topluca ve kısaca bu kategoride anmak mümkün… Özellikle de Hamam’la… Aynı şey Pedro Almodovar filmlerindeki vurgular içinde geçerli… 
 Orhan Oğuz’un Beyoğlu’nun arka sokaklarında farklı ilişkilere odaklandığı Dönersen Islık Çal, Atıf Yılmaz’ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar ve Kutluğ Ataman’ın Lola+Bilidikid filmi tutunamayanlar tarzında bir eşcinsellik hali sunuyor daha çok…
 Pasolini’nin hayatına  mal olan Salo ya da Sodom’un 120 Günü, her türlü sapkınlığın içinde eşcinselliğe de yer açıyor… Farinelli, küçükken hadım edilen bir erkeğin abisiyle giriştiği garip bir oyuna odaklanıyor. Ama bildiğimiz anlamda cinsellik yaşanmasa da Farinelli’nin hali bu filmler arasında yer almalı gibi geliyor bana… 
Visconti’nin Venedik’te Ölüm’ü de tek başına yolculuğa çıkan bir adamın genç bir erkeğe duyduğu tutkunun bakışı, adamın gençliğe bakışıyla özdeşleşmiş bir yorum içeriyor aynı zamanda. Cennetten Çok Uzakta / Far From Heaven kocasını bir gün başka bir erkekle yakalayan bir kadının arayışlarına, Carrington da eşcinsel bir yazarla, bir ressamın dostluk ve aşk ilişkisinde gelişen ilişkilerine eğiliyor. William Freidkin imzalı Cruising ise, 80’li yıllarda çekilen ama bize on yıl gecikmeyle ulaşan bir film… Crusing gayların takıldığı bir mekan. Orada işlenen cinayetin peşindeki bir polisle beraber eşcinsellerin hayatına dalıyoruz…
 Katil Aşıklar / Les Amants Criminels François Ozon imzası taşıyor ve ormanda bir Hansel Gratel edasıyla ilerliyor ve eşcinsel dokundurmalar bir hayli kanlı bir şekilde hissediliyor. Çılgınlar Gemisi / Boat Trip konuya bir hayli komik yaklaşmayı hedefleyen filmlerden. İki kafadar kızlarla dolu bir tekneye bindikleri zannederler ama gemidekilerin hepsi gaydir. Zevk almaya çalışmaktan başka şansları yoktur. Vahşi Zerafet / Savage Grace uyarlandığı romanın hakkını fazlasıyla veriyor bir ailenin tarihine eğilirken, onların cinsel tercihleriyle de bir hayli ilgileniyor… 
 Frank Oz imzalı Vücut Dili / İn&Out biraz zorlayınca herkesin bedeninde bir eşcinsele ulaşabileceği yönünde eğlenceli bir mesaj verilmek isteniyor.  Kırık / Bent, Nazi Almanyası’nda iki eşcinsel erkeğin koşullar yüzünden platonikliğin ötesine geçemeyen ilişkilerini anlatıyor. Buradaki simge gömlekler üzerinden dönüyor… Summerstown / Yaz Fırtınası iki erkeğin arasında geçse de kadınlar ve diğer erkekler de bu fırtınaya fazlasıyla eşlik ediyor. Yönetmen Marco Kreuzpaintner’in de hislerinin tercümesiymiş. Tual bedenler, Barınak / Shelter, XXY, Transamerica, Latter Days, Cachorro, The Birdcage de bu yazının sınırlarına dahil olan filmler… 
 Sonuçta bu filmler dram ya da komedi yanıyla eşcinsellerin yaşamlarına ışık tutmaya/eşcinselliği normal ve masum göstermeye çalışan filmler… Cinsel tercihler bir insanın yaşamını belirleyici olabilir ya da olamaz, bu koşullara ve toplumsal bakış açısına göre değişir…Dosya: Banu Bozdemir

Özel gösterimlerle Eşcinsel film haftaları
Alman, Fransız, Amerika, Norveç gibi ülkelerin konsoloslukları vasıtasıyla Ankara, İstanbul gibi şehirlerimizde eşcinsel içerikli filmler özel etkinlik olarak gösterilmektedir. 
Eşcinsellik hastalığını topluma normal bir insani durum gibi yansıtan sapkınlar korosuna Amerikan Robert Koleji de katıldı.
 Müslüman Türk toplumunun genetik kodlarıyla oynamak için her yola başvuran şer güçlerin enjekte ettiği gay-lezbiyenlik sapkınlığı okullara kadar sıçradı. Amerikan Robert Koleji’nin 27-31 Mart tarihlerini “Gay ve Eşcinsel Haftası” olarak belirlediği ortaya çıktı. Lise öğrencilerine hafta boyunca film, kitap ve yarışmalarla eşcinsellik sapkınlığının aktarılacağı belirlenen Robert Koleji’ndeki etkinliklerin Marshall Hoover ve Joe Welch isimli ABD’li eğitimciler tarafından tertiplendiği öğrenildi.
Hele ki liselerde Eğitim-Sen isimli bir sendika ile Liselerde Cinsel Pozitif ayrımcılık adı altında çalışmalar yapılıyorken bu durumu abes karşılamamak lazım.
LİSELİLERE HAFTA BOYUNCA ‘HOMOSEKSÜELLİK’ AŞILAYACAKLAR
Milli Eğitim Bakanlığı’ndan onay alınmadan yapıldığı öne sürülen “Gay ve Eşcinsel Haftası” etkinliklerini duyurusuz gerçekleştiren Robert Koleji, kurumdaki öğretmenlere bilgilendirme maili ile geçti. Kökü dışarıda olan Robert Koleji’nin İttifak/Birlik Haftası adıyla farkındalık etkinliklerinin bu haftaki konusu eşcinselik olarak belirlendiği aktarıldı. Eşcinsellik hastalığını topluma normal bir insani durum gibi yansıtan sapkınlar korosuna katılan Amerikan Robert Koleji, bu kapsamda okul kütüphanesine 25 adet homoseksüellikle ilgili kitaplar ekledi. LGBT olarak adlandırılan sapkınlığın sembolü olarak belirlenen “gökkuşağı”, simge olarak kitapların kapağına konuldu. Robert Koleji’nin öğretmenlerine yolladığı mailde LGBT kitaplarıyla ilgili, “Bazı kitapları atlamış mıyız? Hemen bize haber verin onları da işaretleyelim. Bu konularla ilgili kütüphanemizde bulunmayan fakat alınmasını istediğiniz kitapların adını bize bildirmeniz için bir de kavanoz hazırladık.” denildi. Kolejde, öğrencilerin altında fotoğraf çekilmesi için homoseksüelliği sembolize anlamında büyük bir gökkuşağı görseli hazırlandığı belirtildi.
 HOMO YARIŞMASI VE ÖDÜL
Robert Koleji’nin Mermer Salon olarak adlandırılan bölümünde homoseksüellerle ilgili bir yarışma tertiplendi. “Tanınmış” eşcinsellerin fotoğraflarının yer aldığı bir pano hazırlayan Robert Koleji, panonun yanına konulan oy pusulası ile öğrencilerden, fotoğraflardaki sapkınların isimlerini bilmelerini istiyor. En çok eşcinsel ismini doğru cevaplayan öğrencilerin “şahane bir ödül” kazanacağı duyuruluyor.
17 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA HOMOSEKSÜELLİK SUNUMU YAPTIRDILAR
Okulda bir de bilgilendirme masası kuruldu. Bu masada haftanın ilk üç günü öğrencilerin homoseksüellikle ilgili soruları cevaplandırıldı, talebelere eşcinsellik güzellemeleri yapıldı. Robert Koleji bununla da sınırlı kalmadı. “Gay ve Eşcinsel Haftası” kapsamında Salı günü Kaan Tarhan isimli lise 11. sınıf öğrencisine “homoseksüelliğin biyolojik sebepleri” konulu sunum yaptırıldı. Lise talebesine yaptırılan sapkın sunum, kolejin “Gould Salonu” adlı bölümündeki öğretmenler odasında gerçekleştirildi.
AHLAKSIZ FİLMLER
Robert Koleji’nin eşcinsellik aktiviteleri kapsamında bugün (Perşembe), sinema gösterisi yapılacak. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan Robert Koleji’nde lise öğrencilerine müstehcen sahneleri barındıran gay ve lezbiyenlikle ilgili 2 film seyrettirilecek. Saat 15’te “Coğrafya Kulübü”, saat 18’de ise Ferzan Özpetek’in, eşcinsel bir adamın bu durumu kabullenmek istemeyen ailesi ve çevresiyle ilgili yaşadığı sorunların anlatıldığı “Serseri Mayınlar” filmi izletilecek. Müstehcen filmlere katılımın yüksek olması için Robert Koleji yönetimi tarafından yapılan duyuruda, öğrencilere gösterim esnasında çeşitli atıştırmalık servisinin yapılacağı belirtiliyor.
Sinema, Eşcinsellik ve Sansür
 Başlıktaki üç kelime ve aralarındaki ilişkiler ciltlerce anlatılabilecek kadar malzeme barındırıyor, ancak bu yazıda birkaç örnek üzerinden aralarındaki ilişkinin geçmişte nasıl olduğunu, nasıl değişimler geçirdiğini ve şu an ne hale geldiğini inceleyeceğim. Sinema bu topraklara ilk defa L’arrivée d’un train en gare de La Ciotat filminin Galatasaray’daki bir birahanede 1895 yılında gösterilmesiyle geldi ve toplum içerisinde kısa sürede edindiği yer ile televizyonun yaygınlaşmasına dek olan sürede büyük bir önem kazandı, her ilçe, kasaba hatta köyde bile sinemalar kuruldu. 
Müterake yıllarınınİstanbul’unda 52 adet sinema salonu açıldı. Yalnızca bu sinemalarda gösterimi olacak Avrupa’da çekilmiş erotik filmler oynatıldı. 
Elbette yalnızca Türkiye değil, bu olgu tüm dünyayı kasıp kavurmaya başlamıştı. Sinemanın beşiği Amerika’da, Hollywood adıyla bu yapı kurumsallaşmış ve tam hız yol alır hale gelmişti. Buhranlar ve savaşlarla dolu zamanlar içerisinde, insanların gerçek hayattan uzaklaşmalarını sağlayacak, daha önceleri hayal bile edemeyecekleri, yepyeni bir şey ortaya çıkmıştı. Ancak Godard’ın da şu sözlerle ortaya koyduğu üzere, sinemanın hayatla canlı bir ilişkisi de vardı: “Sinema hayatı filme almaz, sinema hayat ile sanat arasında bir yerdedir. Resim ya da edebiyatın aksine, sinema hem hayattan bir şeyler alır, hem de ona bir şeyler verir.”
Bu ilişki, sinemanın kısa sürede dünyanın dört bir yanında önem kazanmasını sağlamıştır. Ancak dünya üzerinde insanlara bir anda bu kadar fazla ulaşmayı ve elbette dokunmayı başaran sinemanın da, sanatın diğer tüm dallarında olduğu gibi otoriteler tarafından denetime tabi tutulması gündeme gelmiş ve, sinema için özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında en önemli yerlerden biri olan Hollywood, bu denetimi yerine getirmekle görevlendirilmiştir. Şimdi daha önce üzerinde bir inceleme yazdığım, Tennessee Williams’ın Arzu Tramvay’ından örnek vererek bu konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum.

 Arzu Tramvayı
Yirminci yüz yılın önemli oyun yazarlarından biri olan Tennessee Williams, ikinci oyunu Arzu Tramvayı’nı yayımlandıktan sonra büyük bir başarı elde etmiş, oyun birçok kez sahnelenmiş ve dört yıl içerisinde, sahnelenen oyunların da yönetmeni olan Elia Kazan tarafından filme çekilmiştir. Film, oyundan bağımsız olarak, Amerikan toplumu içerisindeki “öteki” ve Hollywood’un denetim mekanizması olarak nasıl çalıştığı hakkında fikirler edinmemizi de sağlar.
Marlon Brando’nun canlandırdığı Stanley karakteri ile Vivien Leigh’in canlandırdığı Blanche karakteri arasındaki zıtlığın oyunculuklarına bile ne kadar yansıdığını görebiliriz. Leigh oldukça teatral ve şaaşalı bir oyunculuk sergilerken Brando, o zamanlar yeni yeni ortaya çıkan metot oyunculuğunu benimseyerek abartısız, sade ve oldukça gerçekçi bir oyunculuk sergilemiştir. Bu durumu hikâye ile karşılaştırırsak, yönetmenin başarısını fark edebiliriz. Hikâyede Blanche, ilk sevgilisinin ölümünden beri başına gelenleri telafi etmeye çalışmakta bu yüzden de her şeyi abartmakta ve sürekli dramatik bir biçimde hareket etmektedir. Hayatın acı gerçeklerinde kaçınmaya çalışır sürekli ve hatta bunu şu sözleriyle de vurgular: “Gerçekliği istemiyorum. Sihir istiyorum!”
Ancak hayır, gerçek hayatta sihire yer yoktur ve gerçekliği temsil eden kız kardeşinin kocası Stanley de Blanche’e bunu en çarpıcı şekilde kanıtlar. Blanche’in bu insanlar arasında yeri yoktur, o bir “öteki”dir ve hikâyenin sonunda akıl hastanesine gönderilerek cezalandırılır. Williams, zamanın muhafazakâr Amerikan toplumunda ötekinin cezalandırılmasını hikâye içerisinde bir kere daha gözler önüne sermiştir. Blanche’in ilk sevgilisi Alan, bir eşcinseldir ve ondan tiksinen Blanche’in sözlerine dayanamayarak intihar eder, yani içinde ötekileştiği toplum tarafından cezalandırılır.
Hollywood’un denetim mekanizması görevi görmesi de, oyundaki kimi ögelerin film yapılırken sansüre uğrayıp çıkarılmasıyla ayyuka çıkar.  Hollywood yetkilileri oyundaki tecavüz sahnesinin filmden tamamen çıkarılmasını istemişlerdi. Williams ve Kazan o sahne olmazsa biz de olmayız demeselerdi, bu sahnenin de sansüre uğrayacağına şüphe yok.
Ancak Hollywood’un sonuncu ve en önemli icraatı, oyunda birkaç ek bilgiyle birlikte verilen, Alan’ın eşcinsel olduğunu bilgisini de sansürlemesiydi. Yıl 1950’ydi ve henüz 60’ların sivil hareketlerine ve ünlü cinsel devrime daha bir on sene vardı. Hollywood, eşcinselliğin imasının bile geçmemesini istiyordu, ve sonuçta sahne çıkarıldı. Kendisi de eşcinsel olan Williams’ın Alan karakterini, zamanın toplumunda eşcinsellerin nasıl baskıya maruz kaldığını anlatmak için yazdığını düşünüyorum. Hatta Williams, hikâyenin sonunda Alan’ın ölümünden sorumlu olan Blanche’i akıl hastanesine yollayarak onu cezalandırdığını, bir nevi toplumdaki eşcinsel düşmanlığına karşı duruş sergilediğini söylemek yanlış olmaz. Ancak, sinema üzerinde bir otorite ve denetim mekanizması olarak görülen Hollywood’un eşcinselliğe dair olan görüşü ve buna bağlı olarak yapılan sansürler, ne ilk ne de son olmuştur.
 Benim Güzel Çamaşırhanem
Türkiye özeline dönersek bu noktada, aktarmak istediğim başka bir örnek var. Uzun yıllar İstanbul Film Festivali direktörlüğü yapmış olan Hülya Uçansu, Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları adlı kitabında festival öncesi oluşturulan Sansür Komitesi ve eşcinsellik içeren filmlerle ilgili şöyle bir anekdot paylaşıyor: “O yıllarda eşcinsellik üzerine yapılan filmler çoğunlukla sansüre takılırdı, gösteremezdik. Stephen Frears’in filmi Benim Güzel Çamaşırhanem de bunlardan biriydi ve ben o yıl bu filmin, yaş sınırıyla dahi olsa, sansürden canını nasıl kurtardığını hep merak etmiştim. Meğer bunu çevirmen Verda Kıvrak’a borçluymuşuz.” Önce kısa bir bilgi vereyim, 80’lerde bir süreliğine film festivallerinde alt yazı ya da dublaj yapma imkanı olmadığından salonun bir köşesinde oturup mikrofonla filmi simultane çevirecek çevirmenlere başvurulmuştu, bu kişiler aynı zamanda, Sansür Komitesi’nde bulunanlar genellikle yabancı dil bilmediğinden, önce komite karşısında çeviri yapıyorlardı. Bu topraklarda nadiren de olsa rast geldiğimiz ve yüzümüzü gülümseten o küçük anekdotlardan biri olsa da bu paylaştığım, aynı zamanda dönemin ve genel olarak bakış açısının ne olduğu konusunda fikirler edinmemizi de sağlıyor.
Peki ya, Amerika’da 60, burada 30 küsur sene geçtikten sonra, sinema ve eşcinsellik hâlâ sansürü aklımıza getiriyor mu? Her geçen gün LGBTİ hakları konusunda mücadele veriliyor ve kimi haklar fazlasıyla elde ediliyor olsa da, örneğin Amerika’da eşcinsel evliliklerin yasal hâle getirilmesi gibi, otoritelerin elinde bulundurduğu denetim mekanizmalarının hala bu konuda verdiği kararlar apaçık ortada. Yine en iyisi örnekler üzerinden gitmek, yakın zamanda gösterime girmiş, yine tam bir Hollywood yapımı olan Wonder Woman filminden bahsedeceğim kısaca.
Bu yazıyı yazarken karşıma çıkan bir inceleme, tam da vurgulamak istediğim noktaya parmak bastığı için bu örneği sunmak istedim. Filmloverss’tan Gizem Çalışır’ın Wonder Woman’ın Cinsel Kimliği Beyazperdede Neden Saklandı isimli incelemesi, kısaca çizgi romanlarda biseksüel olarak yaratılan bir karakterin sinemaya aktarımında heteroseksüel bir karaktere dönüştürüldüğünü inceliyor ve Hollywood’un yıllar sonra hâlâ bir denetim mekanizması olarak görevini yerine getirdiğini gözler önüne seriyor. 
Bu konuda son olarak, Netflix tarafından üretilen ve Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından büyük bir hayranlıkla takip edilen Sense8 dizisinden bahsetmek istiyorum. Matrix, V for Vendetta ve Bulut Atlası gibi filmlerin ortak yönetmenleri Wachowski kardeşlerin elinden çıkan eser, içerdiği LGBTİ hikayesiyle, milyonlarca insanı etkisine alarak kendilerince büyük bir başarıya ulaştı ve yalnızca kısa bir araştırma ile izleyici yorumlarından şu sonucu çıkartmak mümkün: İnsanları LGBTİ konusunda güya bilinçlendirip sağlam propaganda yapan bir yapım olarak kayıtlara geçti. Her ikisi de trans kadın olan Wachowski kardeşlerin böylesine bir eser ortaya koymaları gerçekten eşcinseller açısından önemliydi.
 Sense8
Ancak, bir söz vardır, bilirsiniz, hiçbir başarı cezasız kalmaz. Netflix geçtiğimiz aylarda bu yapımı iptal etti ve herhangi doyurucu bir açıklamada bulunmadı. Elbette, yüzlerce sebep ortaya konabilir böylesi büyük projeler açısından, ancak ben de birçokları gibi bu dizinin bitirilmesinde LGBTİ vurgusunun önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Dizinin bu düzen içerisinde verdiği mesajlar, toplum üzerinde oluşturduğu olumlu etkiler ve yakaladığı başarıya rağmen, ekonomik gücü elinde tutan heteroseksist kapitalist kesimin çıkarlarına aykırı düşmeye başladığı kertede ortada dizinin iptalinden başka bir ihtimal kalmıyor ne yazık ki.

BİR DE KADINA ŞİDDET MESELESİ VAR!

Prof. Dr. Burhanettin Can tarafından kaleme alınan bu yazı ile çalışmamızın sonuna geldik. Aile, kadına şiddet ve eşcinsel konuları aslında birbirine bağlı konular. Her üç konuda birbirleriyle ilintili. 
Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Herşey birbirinine sebeptir. Yani aslında küçük şey yoktur. Bir bütünün parçalarıdır küçük dediğimiz şeyler. 
Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür
Ve her insan bir görevle yaratılmıştır der bir Apaçi Kızılderilileri Atasözü

8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Türkiye nin her tarafında toplantılar yapar, yürüyüşler düzenler ve medyada özel programlar gerçekleştirilir. Sivil toplum örgütlerinden siyasetçilere kadar hemen hemen her kesim, sahnede rol alır. Söylem ve dillerinde farklılıklar olsa bile konuşmaların ortak paydası, Kadına Şiddet , Aile İçi Şiddet , Erkek Egemen Toplum , Ataerkil Aile olarak tezahür eder. Şiddet konusu, bir bütün olarak ele alınma yerine özellikle ve sadece Kadına şiddet konusu, bütünden koparılıp, yalıtılıp seslendirilir.
Kadınlara yönelik şiddet, sırf kadın olduğu için sırf cinsiyetinden dolayı yapılan bir şiddet türü olarak sunulmaktadır. Acaba gerçek böyle midir? Kadın salt kadın olduğu için mi şiddete maruzdur? Şiddet sadece ve sadece kadınlara yönelik bir olgu mudur ?Erkeklere, çocuklara yönelik şiddet yok mudur? Erkeklere erkek, çocuklara çocuk oldukları için mi şiddet uygulanmaktadır? Kadından kadına, erkekten kadına, çocuktan kadına, erkekten erkeğe, kadından erkeğe, çocuktan erkeğe şiddet uygulanmamakta mıdır? Bu farklı muhataplara uygulanan şiddettin dağılımı, oranı nasıldır? Niçin şiddet bir bütün olarak ele alınmamakta, böyle bir talep şiddetle susturulmaya çalışılmaktadır ? Şiddeti, sadece kadın boyutuna ve aile içi boyuta indirgemekten maksat nedir? Evi, yuvayı, kocayı bizzat şiddetin kaynağı olarak gösterme gayreti neden var? Şiddete neden olan risk faktörleri hiç göz önüne alınmadan evi, yuvayı ve kocayı şiddetin ana unsuru gösterme gayretinin arkasında nasıl bir zihniyet ve strateji yatmaktadır?
Mevcut söyleme karşı farklı şeyler söyleyenler, niçin linç edilmeye ve susturulmaya çalışılmaktadır? Kadını, ferdileştirerek yalnızlaştıran, genetik ve fıtri yapısına yabancılaştıran, kadın ve erkeği birbirlerine karşı ötekileştiren bir strateji kimin ya da kimlerin işine yarar? Kocasını ve çocuklarını rakip, alt edilmesi gereken bir düşman, hesaplaşılması gereken bir varlık şeklinde gösterip kadını militanlaştırma, nasıl bir zihniyetin eseridir?
Bunun için öncelikle tarihsel arka plana bakmakta fayda vardır.

Dünya Kadınlar Günü
8 Mart 1857 tarihinde ABD nin New York kentinde, 40.000 dokuma işçisi, daha iyi çalışma koşulları istemiyle Triangle Gömlek Fabrikasında greve başlamıştır. 25 Mart günü öğleden sonra polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi sonrasında, sebebi kesin olarak belirlenememiş yangın başlamış ve bu yangında yaklaşık 120 kadın işçi ölmüştür.
26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı nda, Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması teklifini getirmiş ve teklif oybirliğiyle kabul edilmiştir . Tarihin 8 Mart olarak kesinleşmesi ise 1921 de Moskova da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşmiştir. Adı da Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenmiştir. 1960 lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri nde yapılan çeşitli gösterilerden sonra Batı Bloku ülkelerinde konu daha güçlü bir şekilde gündeme gelmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılmasını kabul etmiştir .
Türkiye de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında, Moskova toplantısı ile uyumlu olarak Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye de, 1975 yılında, Türkiye 1975 Kadın Yılı kongresi yapılmıştır. 1984 ten itibaren her yıl, düzenli olarak, çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlanmaktadır .
Tarihsel arka plandan da görülebileceği gibi Dünya Kadınlar Günü hareketinin kökeninde, sosyalist hareket dolayısıyla sosyalist söylem ve felsefe vardır. (Sosyalizm belası özgürlükçülük adına diğer bilumum sapkınlıklarada fikri açıdan yardım ve yataklık yapmayı pek sever.)Komünizmin Komun hayatı felsefesine uygun olarak, aileye açtığı savaş, zamanla feminist hareketin şuur altına yer ederek benzer bir söylemin devam ettirilmesini sağlamıştır. Feminist harekette erkek, kadının rakibi hatta düşmanı olarak konumlandırılmakta, ev de özgürlüğün kaybedildiği, şiddetin var olduğu bir mekân olarak yorumlanmaktadır.
Diğer taraftan her şeyi para gören Batının açgözlü kapitalistleri, ucuz işçi bulabilmek için evinde, bağında, bahçesinde çalışan, kendi ihtiyaçlarını üreten, yağını, yoğurdunu, salçasını, peynirini vb. ürünleri üreten kadınlara savaş açmış, onları asalak olarak nitelendirip fabrikalarda ucuz işçi olarak çalışmaya zorlamışlardır.
Başlangıçta çok iyi çalışan bu sistem, zamanla kadınların Eşit işe eşit ücret   direnişi ile karşılaşmıştır. Bu mücadele, kadınların kariyer yapma , yönetici olma mücadelesiyle bir üst boyuta taşınmıştır. Görülebileceği gibi feminist hareket, hem kapitalistler hem de sosyalistler tarafından desteklenen bir hüviyete kavuşmuştur.
Bu noktada en ciddi problem, kadınların kariyerlerinin önünde çocuğun ciddi bir engel olarak ortaya çıkması olmuştur. Bunun üzerine kariyer yapan kadınlar, çocuk yapmak istememişlerdir. Açgözlü kapitalist patronlar da çocuğu iş verimini düşürdüğü gerekçesiyle çalışan kadınların çocuk yapmasına taraftar olmamışlardır. Kadınların çocuk yapmaması, bir taraftan neslin yaşlanmasını sağlarken diğer taraftan karı koca arasındaki önemli bağların da zedelenmesine, birbirinin kahrını çekmeme eğiliminin baskın olmasına ve aile hayatının anlamsızlaşmasına sebebiyet vermiştir .
Artık haz ve hız merkezli bir hayat için nikâh külfet olarak görülüp Nikâhsız birliktelik bir hayat felsefesi olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Aile hayatı, haz / şehvet / zevk boyutuna indirgenince farklı cinsel yönelimler, tatmin aracı olarak tezahür etmeye başlamış eşcinsellik ve eşcinsel birliktelikler yaygınlaşmıştır. Feminist hareketin üçüncü destekçileri eşcinseller olmuştur.
(Buradan sesleniyorum. İçimizdeki bekarların evlenmelerini kolaylaştırmak adına ciddi organizasyonlar oluşturalım. Geciken evlilik yaşı hertürden pisliğe de ortam hazırlamaktadır.)
Kutsalla bağını koparan Batı aile yapısı, hızlıca çözülürken, şiddet, uyuşturucu, alkol, kumar, nikâhsız birliktelik, tecavüz, gayrı meşru çocuk sayısında ve boşanmalarda patlama yaşanmaktadır .
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadına Şiddet
Birleşmiş Milletler, dünyadaki kadın sorunlarını ele alıp çözümlemek amacıyla 1970 lı yıllardan buyana 4 kez dünya kadın konferansı düzenlemiştir. Birinci Dünya Kadın Konferansı Meksika da düzenlenmiş ve bu toplantıda alınan kararların bir sonucu olarak, 1979 yılında, BM Genel Kurulu tarafından Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi  (CEDAW) kabul edilmiştir. Türkiye nin de 1986 yılında imzaladığı sözleşmeye 186 ülke taraf olmuştur. CEDAW, kadına karşı ayrımcılığın önlenmesi için geniş bir katılımla imzalanmış, bağlayıcılığı olan, en önemli uluslararası belge olarak kabul edilmektedir. İkinci konferans 1980 de Kopenhag da, üçüncü konferans ise 1985 yılında Nairobi de yapılmıştır. Dördüncü Konferans 1995 yılında Pekin de gerçekleştirilmiş ve konferansın sonunda Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı isminde iki belge kabul edilmiştir. 2000 yılında ise BM tarafından, Pekin de yapılan konferansın sonuçlarını ve yeni gelişmeleri değerlendirmek ve yeni stratejiler belirlemek amacıyla Kadın 2000: 21. Yüzyıl İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış (Pekin+5) ismiyle özel bir oturum gerçekleştirilmiştir.
Toplantı sonucunda bir siyasi deklarasyon ve bir de sonuç belgesi kabul edilmiştir.
BM, 1999 yılında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği mücadelesinin en önemli kazanımı olarak görülen CEDAW sözleşmesine ek bir protokolü kabul etmiş ve üye ülkelerin onayına sunmuştur. CEDAW a imza atmış ülkelerin yargılama yetkisi altında bulundurduğu bireylere CEDAW komitesine hukuki başvuru hakkı tanımaktadır. BM ve AB, üye ülkelerin toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını uygulamasını önemsemekte, ülkelerin takibini yapmakta ve periyodik değerlendirme raporları yayınlamaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitliği , AB uyum sürecinin de önemli makro göstergeleri arasında yer almaktadır. Türkiye, 8 Eylül 2000 de imzaladığı bu protokolü, 30 Temmuz 2002 tarihinde onaylamıştır. Ayrıca Türkiye, 2011 Mayıs ayında, kısa adı İstanbul Sözleşmesi/Konvansiyonu olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi adlı uluslararası sözleşmeyi, hiçbir maddesine çekince konulmaksızın, imzalayarak kabul etmiştir. Bu sözleşme, 8 Mart 2012 tarihinde kabul edilen Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun a esas teşkil etmiştir. 26218 Sayılı Başbakanlık Genelgesi: Çocuk Ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre Ve Namus CinayetlerininÖnlenmesi İçin Alınacak Tedbirler , 4 Temmuz 2006 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikasını (TCE) bakanlıklar üstü bir ana bir politika haline getirmiş, 9. Kalkınma planı, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine duyarlı olarak hazırlamıştır.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, bu genelgenin uzantısında 2007-2010 Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hazırlamış ve yürürlüğe sokmuştur. Bu plan daha sonra 2008-2013 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Ulusal Eylem Planı ve 2012-2015 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Ulusal Eylem Planı şeklinde yol boyu güncellenmiştir. Ayrıca Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü nün Kadına Yönelik Aile İçi şiddetle Mücadele Projesi kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle  Aile içi şiddetle mücadele el kitabı yayınlanmıştır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikasına dayalı uluslararası belgeleri esas alan yönetmelik ve genelgeler çıkarılmıştır.
Sonuç
Batı Kültür ve medeniyetinin aileye ilişkin ürettiği kavram, teori ve modeller, yapılar ve bulduğu çözümler, kendi toplumsal yapımız, zihin dünyamız, kendi değerlerimiz ve kültür ve medeniyetimizle uyuşup uyuşmadığına bakılmadan, AB uyum yasaları ve Uluslararası sözleşmeler gerekçe gösterilerek alınmakta, sonuçlarının ne olabileceği öngörülmeden hemen uygulamaya sokulmaktadır.
Bu anlamda Toplumsal Cinsiyet eşitliği , şiddet , kadına şiddet , cinsel yönelim gibi kavramlar, aileyi ilgilendiren önemli, hayatı kavramlardır. Bunların felsefi boyutları, ana kabulleri ve ne getirip ne götürecekleri tam olarak tartışılmadan uygulamaya sokulması, Türkiye nin ciddi bir zaafıdır.
Bu gerçek, kanun yapıcılar tarafından ve siyasiler tarafından göz önüne alınmamaktadır. Gönüllü kuruluşlar ise genel olarak sürece seyirci kalmaktadırlar.
AYRICA
Şiddet kavramı, son yılların önemli anahtar, hatta odak kavramlarından biri haline gelmiştir. Bu kavrama, her toplumun, her kültür ve medeniyetin yüklediği bir anlam vardır .
Burada resmi belgelerde şiddet kavramının anlamları ele alınıp değerlendirilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü 1996 yılında şiddeti, “genel anlamda şiddet sahip olunan güç veya kudretin, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanmasıdır.” şeklinde tanımlamıştır. 
Ancak Dünya Sağlık Örgütü, 2002 yılında, yayınladığı Dünya Sağlık ve Şiddet Raporu nda şiddetin tanımını; “Fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara ya da fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini artırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksunluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılmasıdır “ şeklinde yeniden tanımlayarak, şiddet kavramının anlam alanını genişletmiştir. Tanıma psikolojik zarar ifadesi eklenmiştir. Her iki tanımda sonuçlanma ihtimali ibaresi kullanılarak tanıma izafiyet sokulmuş, keyfilik etkin hale getirilmiştir.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün 2008 yılında yayınladığı Aile İçi Şiddetle Mücadele El Kitabı nda şiddet, “Eşinizin size veya çocuklarınıza ya da sizinle aynı evde yaşayan akrabalarınıza yönelik tehdit, baskı ve kontrol içeren, fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar görmenize veya acı çekmenize sebep olan her türlü davranış aile içi şiddettir.” denerek şiddetin kapsam alanı, fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik şeklinde ayrılarak genişletilmiştir. El kitabına göre fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik şiddet türleri şunlardır.
Fiziksel şiddet
El kitabında Fiziksel şiddet başlığı altında eşin ya da akrabaların kadına fiziksel şiddet uygulama bahaneleri , şu şekilde sıralanmakta ve ardından nelerin fiziksel şiddet kapsamına girdiği sayılmaktadır:
Kadının giydiği kıyafet, gittiği yer, yabancı kişilerle konuşması, evlilik dışı ilişkisinin olması, evlilik dışı hamile kalması, bakire olmaması, ailenin ya da akrabaların uygun gördüğü kişi ile evlenmek istememesi, boşanması gibi bahaneler, tokat atmak, tekmelemek, yumruklamak, hırpalamak, kolunu bükmek, boğazını sıkmak, bağlamak, saçını çekmek, kesici veya vurucu aletlerle yaralamak, kezzap veya kaynar suyla yakmak, vücudunda sigara söndürmek, ellerini, ayaklarını ezmek, sakat bırakmak, işkence yapmak, sağlıksız koşullarda yaşamaya mecbur bırakmak, sağlık hizmetlerinden yararlanmasına engel olarak bedensel zarar görmesine neden olmak gibi eylemler fiziksel şiddet içeren eylemlerdir.
Psikolojik şiddet: 
Bağırmak, korkutmak, küfür etmek, tehdit etmek, hakaret etmek, ailesiyle akrabalarıyla komşularıyla arkadaşlarıyla ya da başkalarıyla görüştürmemek, eve kapatmak, küçük düşürmek, çocuklarından uzaklaştırmak, kıskançlık bahanesiyle sürekli kontrol altında tutmak, başkalarıyla kıyaslamak, kadının nasıl giyineceği, kimlerle görüşeceği konusunda baskı yapmak, kendini geliştirmesine engel olmak gibi eylemler psikolojik şiddet içeren eylemlerdir.
Cinsel şiddet: 
Evli olduğu kişi bile olsa kadını istemediği yerde, istemediği zamanda ve istemediği biçimlerde cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz), başkalarıyla cinsel ilişkiye zorlamak, cinsel organlara zarar vermek, çocuk doğurmaya ya da doğurmamaya, kürtaja, enseste (akrabalar arası cinsel taciz ve tecavüz), fuhşa zorlamak, zorla evlendirmek, telefonla, mektupla ya da sözlü olarak cinsel içerikli rahatsızlık verici davranışlarda bulunmak gibi eylemler cinsel şiddettir.
Ekonomik şiddet: 
Para vermemek veya kısıtlı para vermek, ailenin tasarrufları, gelir ve giderleri konusunda bilgi vermemek, mallarını ve diğer gelirlerini elinden almak, çalışmasına izin vermemek, istemediği işte zorla çalıştırmak, çalışıyorsa iş hayatını olumsuz etkileyecek kısıtlamalar getirmek, aileyi ilgilendiren ekonomik konularda kadının fikrini almadan tek başına karar vermek gibi eylemler ekonomik şiddet içeren eylemlerdir.
2011 İstanbul Sözleşmesini referans alarak hazırlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun da ise şiddet; Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı... olarak tanımlanmaktadır.

Yapılan Tanımların İrdelenmesi
Yukarıdaki resmi belgelerde yer alan şiddet tanımı, ele alınıp  değerlendirildiği zaman, dikkati çeken hususlar şunlardır:
1-Şiddete ilişkin algılanan eşik seviye düşürülmüştür.
 Günlük hayatın doğal akışı içerisinde vuku bulan bazı tavır ve davranışlar, şiddet kavramının içerisine sokularak şiddet kavramının kapsam alanı çok genişletilmiştir. Bağırmak , insanların birçok konuda ortaya koyduğu doğal bir tavırdır. Karadeniz bölgesindeki insanların günlük konuşmalarının neredeyse tamamı, başka yörelerdeki insanlara göre kavga etmek olarak algılanabilir. Bağırma ve saç çekmek ile kaynar suyla haşlamak, vücutta sigara söndürmek ve cinayet, fiziksel şiddetin bu tanımıyla eş değer hale getirilmiştir.  Keza, Nasıl giyineceğine karışmak ile işkence yapmak ; ailenin geliri hakkında bilgi vermemek ile fuhşa zorlamak arasında bir fark gözetilmemekte hepsi şiddet kavramında eşitlenmektedir.
Kocanın eşinin istemediği zamanda cinsel ilişki yapma isteğiyle, eşini fuhşa zorlamak aynı kefeye konarak cinsel şiddet tanımı içinde eş değer görülmektedir.
2- Şiddet tanımı içerisinde geçen bazı kavramlarda izafilik vardır. Sonuçlanması muhtemel hareketler , özgürlüğün keyfî engellenmesi , başkalarıyla görüştürmemek , küçük düşürmek , kontrol içeren her türlü davranış gibi ifadelerin anlamı, önemi, algılanma şekli ve düzeyi, şahıstan şahısa, toplumdan topluma, yöreden yöreye değişmektedir. Bu ifadeler, yargının keyfi davranmasına, hâkimin kendi sosyal, psikolojik durumuna göre karar vermesine sebebiyet verebileceği için hükme izafilik ve keyfilik sokulmuş olacaktır. Bu nedenle yöreden yöreye değişebilen olguları, şiddet kavramı içerisine sokarak resmiyet kazandırmak tehlikelidir.
3- Evlilik karşılıklı bir akit olup aile bireylerine karşılıklı sorumluluklar yüklemektedir. Karı kocanın bu anlamda yerine getirmesi gereken sorumlulukları vardır. Aile bütçesinin hazırlanması, ailenin çocuk sahibi olması, kadın ve erkeğin giyeceği kıyafetler ve görüşebileceği kişiler, cinsel ihtiyaçların meşru zeminde tatmin edilmesi, aile olmanın, yuva kurmanın fertlere yüklediği sorumluluklardır. Hal böyle iken kısıtlı para vermek , Evli olduğu kişi bile olsa kadını istemediği yerde, istemediği zamanda cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz) , çocuk doğurmaya zorlamak , kadının nasıl giyineceği, kimlerle görüşeceği konusunda baskı yapmak , Kadının giydiği kıyafet , gittiği yer , yabancı kişilerle konuşması , evlilik dışı ilişkisinin olması , evlilik dışı hamile kalması , bakire olmaması ile ilgili olarak eşin ortaya koyabileceği tepkinin, düzeyi göz önüne alınmadan, şiddet kapsamına sokulması, aile bağlarının zayıflamasına ve karı kocanın birbirlerine iki yabancı gibi davranmalarına sebebiyet verecek; aralarındaki meveddet, sevgi, şefkat, merhamet, bağı gittikçe zayıflayacaktır.
Kaldı ki burada zikredilenlerin çoğu kadından erkeğe yönelik olarak da gerçekleşebilmektedir. Resmi belgelerde, bu noktada kadın ve erkeğe şiddet ifadesi birlikte kullanılmayıp sadece kadına şiddet ifadesinin kullanılması, kasıtlıdır ve Bakanlığı, aile bakanlığı düzeyinden kadın bakanlığı düzeyine indirgemektedir. Bakanlığın bu hatalı tutuma son vermesi çok yararlı olacaktır.
4- Kıskançlık, şiddeti fertten ferde değişen ve fakat her insanda var olan doğal bir duygudur. Kıskançlık bahanesiyle sürekli kontrol altında tutmak ,  ifadesi, çerçevesi belirlenmemiş, her tarafa çekilebilen bir özelliktedir. Kıskançlığın hastalık boyutuna vurgu yapılması gerekirken, bahane statüsüne indirgenmesi, yanlış bir yaklaşımdır. Kıskançlığın meşru sınırlarını göz önüne almadan kıskançlığı, şiddetin bir unsuru olarak görmek, insan doğasını görmemek, anlamamak manasına gelmektedir. Üstelikte bu duygu, sadece erkekten kadına değil kadından erkeğe doğru olan çift yönlü bir duygudur. Erkeğin kıskançlığını şiddet kapsamına sokup kadının kıskançlığını hiç göz önüne almamak, kasıtlı bir davranışın ürünüdür. Bakanlık bu noktada üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.
5- Kadına Şiddet ile ilgili tanımlamalarda en ciddi sıkıntı, Aile mahremiyetini yıkarak karı koca arasında olan her şeyi, karakola, mahkemeye taşıyarak alenileştirmeyi hedeflemiş olmasıdır. Evli olduğu kişi bile olsa kadını istemediği yerde, istemediği zamanda cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz), , çocuk doğurmaya zorlamak gibi davranışların şiddet kapsamına sokulması, aile mahremiyetini yıkar. Daha vahim olanı, kadının istememesine rağmen kendi nikahlı karısıyla erkeğin cinsi ilişkiye girmesi, tecavüz olarak nitelendirilip suç kapsamına alınırken; kadının evlilik dışı ilişkisinin olması, evlilik dışı hamile kalması, bakire olmaması gibi sebepler meşrulaştırılmakta, makul olağan şeyler olarak gösterilmekte ve bunlardan dolayı uygulanabilecek baskılar, suç olarak görülmektedir.  Böylelikle zina ve gayrı meşru çocuk edinme meşrulaştırılarak evlilik kurumuna asıl darbe vurulmaktadır. Bu noktada, açıkça ifade edilmemekle beraber dolaylı olarak devletin gayrı meşru ilişkiyi onayladığı, gayrı meşru ilişki içerisine girenleri koruyacağı mesajı verilmektedir.
Sonuç: 
Algılanan Şiddet Eşiğinin Düşürülmesi Kimin İşine Yarar
Şiddet tanımındaki yaklaşımla Kadın, ferdileştirilmek yalnızlaştırılmak, genetik ve fıtri yapısına yabancılaştırılmak, kadın ve erkek birbirlerine karşı ötekileştirilmek istenmektedir. Kocasını ve çocuklarını rakip, alt edilmesi gereken bir düşman, hesaplaşılması gereken bir varlık şeklinde gösterip kadın militanlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Kadına şiddetin, genel şiddet olgusundan tecrit edilerek sadece kadın, cinsiyet ve ev kapsamlı olarak ele alınmasının arka planında, insanlardan gizlenen daha büyük bir amaç ve hedef vardır. Kadına şiddet konusu, insanları sürüleştirerek dünyayı yönetmek isteyen bir zihniyetin ve stratejinin çizdiği çerçeveye göre ele alınmaktadır.
Sormak lazım: Ne oldu bu millete? Savaş meydanlarında bile rakibine arkadan bile ilişmeyen, hastaya, kadına, çocuğa el kaldırmayan bu millet nasıl olurda evinde eşini döver hale gelmiştir. Çocuğu terbiye etmenin yolu olarak dövmeyi kural edinmiştir.
Doğrudur, kadına şiddet sıkıntılı konularımızdandır. Kadına şiddet uygulayan erkek figürü oluşmuştur. 
Ancak unutulmamalıdır ki kadına şiddet uygulayan erkeği yetiştiren de bir kadındır. Cahil bırakılmış kadın kimliğini nasıl berataraf edeceğiz, enerjimizi neden bu konuya sedetmiyoruz?
Türkiye nin bu tehlikeyi görmesi ve kendi kültür ve medeniyet kodlarımıza uygun bir aile yapısını inşa ve ihya edecek bir aile yasası hazırlayıp uygulamaya sokmalıdır.
Henüz Vakit Varken.

DİNDAR VE AHLAKLI NESİL DERKEN DİNİDAR VE AHLAK YOKSUNU BİR GENÇLİKLE KARŞI KARŞIYAYIZ.
YAPMAYIN ALLAH AŞKINA...
BIRAKIN GIVIR ZIVIR İŞLERİ DE BIRAZ DA GENÇLERİMİZLE İLGİLENELİM.
Bir Örneklik Devrimine İhtiyacımız var
Bugün 106 İlahiyat Fakültemiz, 10 bin İlahiyat akademisyenimiz, 314 bin İlahiyat talebemiz var. 1607 İmam Hatip Lisemiz, bu liselerde görev yapan 44 bin öğretmenimiz, 504 bin imam hatip öğrencimiz, 100 binin üzerinde din görevlimiz var.
***
Binlerce derneğimiz, STK’mız, vakfımız, tarikatımız, cemaatimiz, yardım kuruluşlarımız, medrese ve İslami ilimler merkezlerimiz var. Buralarda görev alan hocalarımız, başkanlarımız, üyelerimiz, yönetim kurullarımız, şeyhlerimiz, müridlerimiz, gönüllülerimiz ve tüm bunların aileleri, eşleri ve çocukları var.
***
Peki, neden hala sabah namazlarında camilerimiz boş, neden gençler arasında deizm artıyor, neden yapılan röportajlarda gençlerimiz büyük oranda gusül abdestini bile bilmiyor, neden yapılan anketlerde gençler kendisini farklı kimliklerle tanımlıyor, neden hala gençlerimizi terör örgütlerinin pençesinden kurtaramıyoruz, neden boşanma oranlarımız evlilik oranlarımızı geçiyor, neden hala kadına ve çocuğa şiddeti konuşuyoruz, neden faiz bu kadar yayılıyor, neden 35 milyon milli piyango bileti satılıyor, neden içki tüketiminin önüne geçemiyoruz, neden hala rüşvetten, iltimastan, torpilden, ihaleye fesat karıştırmaktan yakınıyoruz, neden kul hakkından, haksızlıktan ve adaletsizlikten dert yanıyoruz. Neden? Neden? Neden?
***
Çünkü örnekliğimizi ve etkileyiciliğimizi kaybettik. Çünkü niteliğimizi ve eminliğimizi kaybettik. Çünkü savunduğumuz değerleri önce kendimiz yaşamayı ihmal ettik. Çünkü temsilden ziyade tebliğe önem verdik, bilinçten ve şuurdan ziyade bilgiyi önceledik. Yaşanılabilir bir Müslümanlıktan ziyade savunulabilir bir ideolojiye dönüştürdüğümüz İslamcılığı tercih ettik. Dışarıda güç, sayı ve kalabalık peşinde koşarken içeriden çürüdüğümüzü fark edemedik. Tartışılmaması gereken ne varsa tartıştık. Önceliklerimizi kaybettik. Hem toplumu hem de kendimizi din yorgunu yaptık…
***
Bugün şehrin sokaklarında, üniversitelerimizin kampüslerinde, fabrikalarımızın koridorlarında, devlet dairelerimizde, okullarımızda, adalet saraylarımızda ve hatta bakanlıklarımızda ve meclisimizde yürüdüğü zaman her kesimden insanın parmakla gösterip, hayranlıkla bakabileceği, örnek alacağı, etkileneceği, Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Bir vakfa, bir büroya, bir dergâha, bir üniversite odasına, bir konferans salonuna, bir gazete köşesine hapsolmayan, şişirilmiş değil, hormonlu değil, Çin malı da değil, sosyal medya kahramanı da değil, doğal ve sahici, örnek Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Gizemli değil tesirli, olağanüstü değil sıradan, hayatımızın içinde dolaşan, dokunabileceğimiz, konuşabileceğimiz, dertleşebileceğimiz, beraber gülüp, beraber ağlayabileceğimiz, örnek Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Bakınca Allah’ı ve ahireti hatırlayabileceğimiz, konuşunca ilmimizi arttırabileceğimiz, ibadet bilinciyle, ahlakıyla, sabrı ve samimiyetiyle, eminliğiyle örnek alabileceğimiz Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Aynı pazardan ve marketten alışveriş yapabileceğimiz, aynı düğüne ve cenazeye katılabileceğimiz, aynı parkta çocuklarımızı gezdirebileceğimiz, aynı mitingde slogan atabileceğimiz, aynı sohbette diz kırabileceğimiz, halkın içinde, sıradan fakat belirgin, farkında olmadan hürmet edebileceğimiz Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Yanında gıybet ettiğimiz zaman bizi uyaracak, yamulduğumuz zaman bizi düzeltecek, gevşediğimiz zaman tutup kaldıracak, eksenimiz kaydığında geri döndürecek, içi dışı bir, özü sözü bir, kızınca da, sevinince de değişmeyen gerçek Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Camide de aynı, evde de aynı, sohbette de aynı sokakta da aynı, değişmeyen, değiştirilemeyen, kılıktan kılığa, renkten renge girmeyen, gizli ajandası olmayan, kamusal alanda da, özel hayatında da aynı ilke ve prensiplere göre hareket eden, emrolunduğu gibi dosdoğru olan Müslüman şahsiyetlere ihtiyacımız var…
***
Allah böyle Müslümanlardan olabilmeyi nasibeylesin…

BİR CAHİLLİK ETTİM!
Bireyin ve toplumun organları ve bunların işlevselliği açısından benzeş olduğundan bahseder. Toynbee,”Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından ortaya konulmuş en büyük tarih felsefesinin sahibi”dir der onun için. Arjantinli topçu Messi’nin top koşturduğu ülkede 700 yıl insanlık tarihinin en muhteşem medeniyetini ihdas etmiş Endülüs’ün önemli yıldızlarından birisinden bahsediyorum; İbni Haldun’dan. Unuttuğumuz Endülüs’ün...
Birey diye ifadelendirdiğimiz insan ise malum, etten, kemikten...hassaten de ruhtan mülhem.
İnancımıza göre Rabbine kul olmakla mükellef. Ömür süresi içerisinde bir biçimleniş ile seyir halinde kabre kadar süren yolcunun adıdır birey. Bireylerin çokluğu ise toplumu oluşturur.
Mukayeseye başlayalım. Birey hücre misali gibidir. Sağlıklı birey sağlıklı toplum yani. Topluluklar küçük yapılandırmalardan başlayarak insanlık alemine kadar bir açılımı da barındırır. Birey Toplum vücudunun hücresel karşılığıdır.
...
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir paylaşıma rastladım. 82 yaşında bir ihtiyar...bir köpeği pantolonunun kemeriyle bağlamış...tecavüz ediyor! Yakalanınca da “bir cahillik ettim” diyor.
Buna benzeyen kusmuk olayları özellikle sosyal medya hayatımıza boca etmekte. Yapılan fiil ne kadar iğrençse de bunun paylaşılarak yaygınlaştırılması da bence sıkıntılı bir durum.
Gün geçmiyor ki benzeri tarzda aşağılık olaylarla karşılaşmayalım. Çocuk tecavüzlerinden, vahşice işlenen cinayetlere kadar kuşatılıyoruz. Özellikle kadınlar ve çocuklar bu saldırganlığın kurbanları. Bireylerimizin cehalete dayalı kudurganlıkları, ahlaksızlık tablolarını maalesef gözlerimizin önünde teşhir edip duruyor. Psikolojisi bozulmuş bireyler toplumu da yaşanmaz hale getiriyor. Teknolojinin albenili imkanları teskin etmiyor cinnete meyletmiş insanları. 
Bu iğrençlikler adeta kusturmak üzere bu çirkefliklere tahammül edemeyen insanımızı. Güven duygumuzu yitiriyoruz. Tedirginliklerimizin yol açtığı psikolojik rahatsızlıklarımıza psikologlar çare üretemiyor. Manevi dinamikliğin kaleleri olan cemaatlerimizin ise içleri boşaltılmış durumda. Çaresizlik hissiyle kuşaltıldık.
...
İnsan sağlıklı yaşamalıdır. Sağlığını ise dışardan vücuduna bilerek ya da bilmeyerek aldığı mikroplar olumsuz etkiler. Tabii vücut sağlığının yanı sıra akıl ve ruh sağlığına da ayrıca değinmek gerekir.
Mikropların (Bunları küçük günahlara benzetebiliriz.) hücreler üzerinden etkisi arttığında önce o hücrelerin yer aldığı bölgede huzursuzluk başlar. Uzuv da yani, organlar da kaşıntı, uyuşma, sızı gibi emareler gözükür. Organların içindeki iyiler rahatsız olurlar mikropların işgalinden ve ağrı-sızı alarmını çalarlar. Mikropların çokluğu (günahların) bir süre sonra ahlaksızlıkla ifade edeceğimiz dayanılmaz ağrılara-rahatsızlıklara yol açar. 
Hücreyi doğru ve doğal yöntemlerle beslemeli ve canlı tutmalıyız.
İnsanı da doğru ve doğal yöntemlerle maddi ve manevi yönünü beslemeli ve zinde tutmalıyız.
Birey ve toplum özellikleri itibariyle aynıdır.
...
Temiz fikirlerle doyurmalıyız ruhumuzu da. Malayani şeyler ruhumuzu zehirler. Bilgiye olan açlığımızı saglıklı gıdalarla gidermeliyiz. Atıştırmalık malumat hükmündeki bilgiler bir süre sonra ruhumuzun direncini kırar. Vücudun obezliği gibi enformatik cehalet şişkin nefisli insanları oluşturur. Nasıl elimizi yıkamak durumundaysak yemek yemezden önce besmele ile de temiz tutmalıyız ruhumuzu ziyafet sofrasına oturturken. Dini duygularımızı kafa karışıklığı ile, dogmatizm ile, skolastik ve hurafeci yaklaşımlarla bezedik. 
Toplum bireylerden başlamak üzere hastalıklı. İlaç niyetine çare diye başvurduğumuz beşeri ideolojiler daha bir zehirlemekte bizleri.
Toplum kusuyor artık. Günahlar artık ahlaksızlık zaviyesinde.
...
Gelecek ve gençlik denklemine odaklanmalıyız. Bu konuda karar etkisi oluşturabilecek mekanizmalar oluşturmalı ve harekete geçirmeliyiz. Eğer bu hususun ciddiyetini görmezden gelirsek toplum olarak komaya gireceğiz. Zehirlendi artık toplum.
Zehirli fikir cereyanları berbat rol modelleriyle iğdişlerine devam etmekteler.
Boş beleş avuntu ve gündemlerle kendimizi tüketiyoruz.
...
Hastalığımızın belirtileri ortada; yozlaşma, ensest, lgbt, deistlik, ateistlik, agnostiklik, terörize oluşumlar, genel manada cehalet, hazcılık, madde bağımlılığı, şiddet, batıl inançlar, bencillik, savurganlık, huzursuzluk, başarısızlık, mutsuzluk...say babam say!
Hastalığımızın nedenleri; tarihsel süreç, endüstriyel bilim, şirk ideolojiler, akaid bozukluğu, ihlas ve amel eksikliği, batılılaşma, öz kültürden uzaklaşma-milli benlik ve kimliği yitirme, fakirlik, illaki cehalet, aile müessesesinin bozulması, çocuk ve gençlerimizi kodlayamama, eğitim sistemindeki çapsızlık-yetersizlik, din anlayışının deforme olması, batıya karşı eziklik, teknoloji ve modernite arasında illiyet bağını ıskalamak, say babam say!
Hastalığımızın tedavisi hususunda ise yapılması gerekenler ise bellidir. Önce hasta olduğumuzu kabul edeceğiz. Hamasetten uzaklaşacağız. İlme, kültüre, sanata, edebiyata doğru tanımlamalar getirip bu kavramları müesseleştireceğiz. Özellikle çocuk edebiyatını güçlendireceğiz. Çizgi filmler, sinema, internet dünyasını millileştireceğiz. Dinin algısında reform yapacağız. Dikkat dinde reform demiyorum. Kuran, sünnet, icma ve kıyas ekseninde algı yenilenmesi yapmalıyız. İmam Maturidi, Farabi, Gazali, İbni Haldun, İbni Rüşt gibi alimlerimizin işaret ettiği hususları ciddiye alacağız. Laboratuarlara manyetik alan, moleküler yapı ve frekans hususlarında çalışmalar yapmak için yoğunlaşacağız. Adaleti, emniyeti, siyaseti yeniden tanımlayacağız. Ekonomiyi ve parayı helal ve haram dairesinde biçimlendireceğiz. Din ve ahlak ilişkisini yeni bir ifadeyle algılamamız lazım. Vicdan, hürriyet, namus gibi kavramları baştacı edineceğiz. Yüzleşmekten ve sorgulamaktan korkmayacağız. Müslüman ve insan temelli kurgular ihdas edeceğiz. Herşeyden öteye bu hususu toplumun gündemine alacağız. Bugün devletimizin bir beka sorunu yaşadığı şu günlerde samimiyetle sorunlarımızla yüzleşmek durumundayız...
Bir özet ile durumumuzu ifadelendirmeye çalıştık. Bahsettiğimiz herbir kelimeyi mislince açıklayabiliriz. Detaylandırabiliriz anlatmaya çalıştıklarımızı. Arzu edenler işte bu yapmaya çalıştığımız şeyin genel tafsilatını merak ediyorlarsa www.eforyayinevi.com’dan kitaplarımıza ulaşabilirler. 
Tavrımızı koymak adına konuşmaya, yazmaya devam edeceğiz.
Rabbime bu uğurda bizlere kolaylıklar bahşetmesini niyaz ederim.



SON SÖZ
Bitkilerin, insanların ve hayvanların doğallıklarını/fıtratlarını değiştirme merakının şeytanî bir iş olduğunu elbette biliyoruz.
“Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.) 4/119
Bu ayette şeytan bunu yaptırmak için insanları kuruntulara/olmadık umutlara sevk ederek bunu yapacağını söyler. Özellikle genetik müdahaleler gibi canlıların fıtratını değiştirmeye yönelik bilimsel girişimler aslında bir merakın, lüzumsuz bir isteğin ve bir bakalım ne çıkar düşüncesinin sonucudur. Masalda olduğu gibi, bütün odalara girin ama şu odaya girmeyin talimatına uymamaktır. Oradan Frankenstein’ın hortlağı da çıkabilir ve insan kendi sonunu kendi getirebilir.
Şu ilahî beyana bakın:
“Öyle insanlar vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri hayretinizi celbeder, Allah’ı da kalbindekine şahit tutar. Oysa ne yaman hasımdır o! (2/204).
Bu ifade özellikle münafıklara uygundur. Yaldızlı sözler söyler, hoş muamelede bulunur , ama içleri kin ve düşmanlık doludur. Bununla birlikte ayet dünya hakkında insanları imrendirecek bilimsel bilgilere sahip olduğu halde, Allah’a inanmayan insanları da kapsar.
“Bunlar Haktan yüz çevirdiklerinde dünyada fesat çıkarmak, harsı da nesli de helak etmek için koşuştururlar. Oysa Allah fesadı sevmez” (2/205).
“Haktan yüz çevirdiklerinde” diye çevirdiğimiz ‘tevella’ kelimesi, birisinin velayetini üzerine alma anlamına da gelir. O takdirde mana, ‘yönetime geldiklerinde’ diye anlaşılır. Ancak benzer şeylerden söz eden 53/29-30 ayetlerinde ‘tevella’ kelimesinin ‘Allah’ın zikrine/Kur’an-ı Kerim’e sırtını dönme’ anlamında kullanıldığı açıktır. O halde buradaki ‘tevella’yı oradaki tefsir etmiş sayılır. 
‘Hars’ ekin demektir. Bir zamanlar kültür diye çevrilmişti. Çünkü kültür de ekin demektir. Kültürel yozlaşmayı ve kültür işgalini bu çerçevede düşünmek gerekir.
Ayrıca ekini bozmanın, hakikat anlamıyla bitkilerin doğasını/fıtratını bozma anlamında olduğu açıktır, ama mecaz anlamıyla kültürü bozma, böylece düşünceyi ve hayat tarzını değiştirme anlamına da gelebilir. 
Nesli helak etme de böyledir. Yani hem harsi hem de nesli helak etme, ilk anlamlarıyla bitkilerin ve canlıların tabiatıyla oynayıp fıtratlarını bozma anlamındadır. Eşcinsellik meselesini ve tehlikesini bu minvalde değerlendirin.
Fesat, bozma demektir. Bu gün için genetik biliminin bitkilerin ve canlıların genlerine müdahale etmesini ve GDO’ların ortaya çıkmasını böyle anlayabiliriz. Bu bir bozma/fesat ve Allah’ın fıtratına müdahale sayılabilir.
“Ona Allah’tan kork dense, gururu onu günaha sevk der. Canı cehenneme! Ne kötü bir yataktır o!” (2/206). Burada da kulun kibrine ve ilahlaşmasına işaret vardır.
Bu ayetlerde dikkat çeken noktalardan biri de “dünya hayatı hakkındaki sözleri hayretinizi celbeder” ifadesidir. Bu ifade bilimin ulaştığı ve ulaşacağı sonuçlara işaret ediyor olabilir. Bilimin harikalarına hayret edebilirsiniz ama bilim ‘Hakikatten yüz çevirir’ ve serkeş ve serazat olursa fesada da sebep olabilir. Bir düğmeye basmakla milyonları öldüren silahlar da, doğal çevreyi berbat eden kimyasallar da bilimin çocuğudur. Yani bilim Allah’ın fıtratını hesaba katıp sabiteler edinmezse tanrılaşır, kuralını kendi koyar. Kısaca bilimin de bir ahlakı olmalıdır.
Şu ayeti kerime ne muhteşem bir gerçeğe işaret eder:
“Hazlarını tanrısı edineni görmüyor musun? Allah da onu bilgisine rağmen saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne de bir perde çekmiş. Artık Allah’tan gayri ona kim hidayet verebilir?” (45/23).
Ve şu beyanlar:
“Ahirete inanmayanların ilmi de yok demektir. Onlar sadece zanna takılırlar. Zan ise hakikat adına hiçbir şey ifade etmez. Sen bizim zikrimizden/Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirip bu anlık hayattan başkasını istemeyenlere kulak asma. Onların bilgiden ulaşabildikleri bu kadardır. Tabii ki, Rabbin kendi yolundan sapanı da hidayeti bulanı da iyi bilir” (53/27-30).
Ve Hz. Peygamber’in bu gerçeklere işaret eden şu duası:
“Rabbimiz, dünyayı en büyük derdimiz ve bilgimizin ulaştığı son nokta yapma! Bize acımayanları da başımıza musallat etme!”
Demek ki, bilgisi dünyayı öte geçmeyenler bize acımazlar.
Allahsız ve ahlaksız bilim, yaptığından çok yıkar, düzelttiğinden çok bozar. “Ekini de nesli de ifsat eder”. 
Etmiyor mu?
Kısaca eşcinsellik terörizm değil midir?


GEL DE BU YAPIYA ÖRGÜTLÜ TERÖRİZM DEME?



LEŞCİNSELLER HER YERDELER!
Diyelim ki yolunuz bir iş için Adıyaman’a düştü. Gay’siniz de üstelik. Malum bölge muhafazakar. Eşcinselliğin “Leşcinsel” olarak görüldüğü yerlerden. Endişelenmeyin. Eşcinseller artık heryerdeler. Aktif mi ararsınız, pasif mi, siz yeter ki kararınızı verin. Gay, lezzo farketmez!
Merak etmeyiz asla yalnızlık çekmeyeceksiniz. Çünkü falanca internet sitesi size Adıyaman’daki bütün gaylerle buluşabileceğiniz adresleri birebir veriyor. Hatta hangi adresler ne kadar güvenli, en ufak ayrıntısına kadar bilgi sahibi olabilirsiniz. Hangi hamamda, hangi parkta, hangi barda ne tür eşcinsel bulabilirsiniz, hizmette sınır olmaksızın bilgilendiriyor. Çıtırlar şurda, translar burda…
Türkiye’deki bütün şehirlerde, yerleşim yerlerinde asla yalnız kalmayacaksınız. İşte bu site hatta benzeri pek çok site mabadınızın hizmetinde, rectumuzun emrine amade!
Ayrıca legal ne çok dernek var bir bilseniz. Bir hak talebiniz var misal. Eğer orada bir eşcinsel derneği yoksa da partner başka yapılar adres olarak gösteriliyor yardım almanız için.
Ülkenin bu kadar muazzam çalışan örgütlü başka bir yapısı daha yok. Hatta tüm dünyanın… Hele anketlerin(Cised) Türkiyede eşcinsellik oranının % 12’ lere kadar tırmandığı gibi bir sonuç biz normalleri endişelendirmesi de gayet normal.

KİMDİR BUNLAR?
Kendi sitelerinden öğreniyoruz, kim olduklarını.Türkiye’de eşcinsel hareket doğrultusunda gerçek adımların atılmasından önceki ilk çalışmalar İzmir’de İbrahim Eren denilen sapkının öncülüğünde başlamış. Sonraki yıllarda kişisel çekişmeler ve ideolojik farklılıklar nedeniyle eşcinsel gruplarca dışlanan İbrahim Eren, İzmir Çevre Sağlığı Derneği’nde İzmirli eşcinsellerle terapi-sohbet toplantılarına başlar. Ancak 12 Eylül darbesi tüm sivil toplum örgütleri gibi bu grubu da dağıtır. Yurt dışına çıkan İbrahim Eren Almanya ve Avrupa deneyimleri sayesinde anti-militarizm, yeşil hareket, eşcinsel hareket gibi dönemin geleneksel solun yabancısı olduğu yepyeni anlayışlarla tanışır. Malum12 Eylül, toplumsal muhalefete çok büyük bir darbe indirir. Ancak daha önce geleneksel solun içinde veya gölgesinde kalmış eşcinseller, feministler, anti-militaristler gibi hakim anlayışın marjinalleştirdiği gruplar da var olan politik boşluğun da etkisiyle daha geniş bir hareket alanına kavuşurlar.
İbnelerin piri İbrahim Eren bu unsurları bir parti çatısı altında toplamak ister. Radikal Demokrat Yeşil Parti adıyla kurulması düşünülen partinin tüzüğü de yine bu gruplar tarafından oluşturulur. 1986-1987 yıllarına denk gelen bu çalışmalar değişik sebeplerden dolayı sonuçlanamaz ve parti kurulma aşamasında kalır. 1987 yılının yaz ayları Beyoğlu Emniyet Müdürlüğünün travestiler üzerindeki baskıyı arttırdığı günlerdir. Bu baskılara ne basın ne de ‘demokratik’ kamuoyu gerekli ilgiyi göstermez. Bu baskılar karşısında çaresiz kalan, destek bulamayan travestiler toplu olarak henüz kurulma aşamasında olan Radikal Yeşil Parti’ye sığınırlar. 37 eşcinsel ve travesti tarafından açlık grevi başlatılır. Bu aynı zamanda Türkiye tarihindeki ilk eşcinsel eylemdir. Somut sonuçlar elde edilemese de bu eylem yurt içinde ve yurt dışında ses getirmeyi başarır. Yurt dışının saygın gazetelerinde haber olur ve Türkiye’den de Rıfat Ilgaz ve Türkan Şoray gibi pek çok sanatçı ve aydından destek bulur.
İlk adımlar 80’lerde atılsa da gerçek anlamda bir eşcinsel hareketin temellerinin 90’larda atıldığını söyleyebiliriz. 1993’de Türkiye’de yapılması planlanan ilk uluslararası Gay-Lezbiyen etkinliği valilik tarafından engellenince İstanbullu bir grup eşcinsel aktivist Lambda ismi altında bir araya gelmeye karar verirler. Eşcinsellerin özgürleşmesi amacıyla faaliyetini yürüten grup biraz da olası baskılardan korunmak için ilk olarak AIDS Savaşım Derneği ile ortak çalışmalar yürütür. Eşcinseller, 1996’da İstanbul’da yapılan HABİTAT-II İnsan Yerleşimleri Zirvesi’ne kendi standıyla katılır. Yine Lambda istanbul’un gerçekleştirdiği eşcinsellere yönelik ilk radyo programı Açık Radyo frekansında bir yıl süresince yayında kalır. Ayrıca %100 GL ve ardından da Cins adıyla eşcinsellere yönelik dergiler yayımlar.
Kadın olmanın getirdiği toplumsal dezavantajlar ve eşcinsel organizasyonların da içinde olan cinsel hiyerarşi yüzünden gay’ler kadar aktif olamayan lezbiyenler ise 1990’ların ortalarından itibaren “Sappho’nun Kızları” ve “Venüs’ün Kızkardeşleri” gibi kendilerine özgü birliktelikler yaratma yoluna giderler. Yine Lambda İstanbul’un ortaya çıktığı döneme yakın bir zaman diliminde Ankara’da 1994’de çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşan Kaos GL isimli yeni bir grup doğar. 1994 yılından beri ciddi bir aksaklığa uğramadan istikrarlı bir biçimde Türkiye’nin ilk gay-lezbiyen dergisi ‘Kaos GL’yi çıkaran bu grup çeşitli organizasyonlarda, mitinglerde, üniversitelerde yazılı ve görsel araçlarla topluma ulaşmaya, eşcinsellerin sesini duyurmaya çalışıyor. Bunun yanında Kaos GL, 2001 1 Mayıs’ında ilk defa kendi pankartıyla, kendi grup kimliğiyle alana çıkmıştır. Bu bir ilktir. Türkiyeli eşcinseller kamusal alanda ilk defa kendilerini ortaya koymuşlardır. Bu sevindirici gelişme Lambda İstanbul’un da 2002 ve 2003 1 Mayıs’ında alana çıkmasına yol açar. Yine 11 Eylül sonrasında oluşan savaş karşıtı gösterilerde de eşcinseller toplumsal muhalefetin yanında yerlerini alırlar.
Son yıllarda Ankara, İstanbul dışında diğer illerde de eşcinsel örgütlenmeler ortaya çıkmaya başlamıştır. 2001 yılında İzmir’de “Pembe Üçgen” oluşumu kurulmuştur.  Ardından LGBT oluşumları Türkiye’nin her yanına dağılmaya ve çeşitlenmeye başlamış Antalya, Mersin, Adana, Diyarbakır gibi diğer küçük şehirlerde bir araya gelen çeşitli grupların yanı sıra “Anadolu Ayıları” gibi eşcinsel kimliğini kadınsılıktan ayırmaya ve yeni bir gay kimliği yaratmaya çalışan çeşitli gruplar da ortaya çıkmaya başlamıştır.  2005 ve 2006 yılında Kaos ve Lambda derneklerinin tüzel kişilik kazanması sonrasında hızlanan süreçte ise bir çok üniversitede açık bir şekilde faaliyet gösteren LGBT dayanışma dernekleri kurulmuştur. 2010’lu yıllarda ise sol ve sosyalistler tarafından kurulan veya desteklen LGBT dayanışma örgütlerinin getirdiği çeşitlilik ve ardından HDP, CHP gibi önemli bazı siyasal partilerin LGBT haklarına açık destek vermeleri Türkiye’de eşcinsel hareketinin önünün iyice açıldığının bir göstergesi olarak kabul görmektedir.  İnternet’in ve gelişen sosyal iletişimin olanaklarının da katkıları sayesinde amaçları ve nitelikleri birbirinden farklı farklı onlarca LGBT dayanışma oluşumu günümüzde etkin bir şekilde çalışmalarını sürdürmektedir.”

İSLAM DÜNYASINDA EŞCİNSELLİĞİ LEGALLEŞTİRMEYE ÇALIŞAN ORGANİZASYON: QUILLIAM VAKFI
Buradaki bilgilerin kaynağı bir internet sitesi. İngilizderindevleti.net’ten alıntı yaptım. Türk kamuoyunda olmayan enteresan bilgi ve adresler gösterilmekte. Burada önemli olan özellikle Müslüman toplumlarda Eşcinselliğin nasıl cazip hale dönüştürülmeye çalışıldığını anlamak için yapılan vurgular.
Eşcinsel camilerin bile konuşulması isteniliyor, en azından. Kadın imamlar filen...
Hazırsanız başlayalım.
Quilliam Vakfı, dünyanın ilk “Aşırılık Karşıtı Düşünce Kuruluşu” sloganıyla 2008 yılında medyada boy göstermeye başlamıştır. Vakfın iki kurucusu Ed Husain ve Maajid Nawaz ve şu anki başkanı Noman Benotman, geçmişlerinde radikal örgütlere üye olmuş, radikal görüşlere sahip kişilerdir. İngiliz devletinin himayesindeki Amerikan düşünce kuruluşlarından RAND Corporation’un “Deradicalization of Hardcore İslamists” (Ekstrem İslamcıları radikalizmden uzaklaştırma) programına benzer bir şekilde liberalliğe yönelmiş ve aşırılık karşıtlığı görünümü altında faaliyet göstermişlerdir. Radikalizmi eleştirmek bahanesiyle asıl hedef olarak İslam gösterilmektedir. İslam ile Darwinizm’i, İslam ile homoseksüelliği, İslam ile Rumiliği bağdaştırmak için yoğun çaba harcanmaktadır. Quilliam Vakfı, Chatham House’un gözetiminde hareket eden İngiliz derin devletinin himayesindeki kurumlardan biridir.
Quilliam Vakfı, The Guardian gazetesinde “hükümet tarafından çeşitli fonlarla desteklenen bir kurum” olarak tanıtılmaktadır. Quilliam Vakfı’nın hükümetin “Şiddet İçeren Aşırılıkçılığı Önleme” fonundan 700 bin Pound, Güvenlik ve Terörle Mücadele Bürosu’ndan ise 400 bin Pound fon aldığını ortaya koymuştur. Quilliam Vakfı’nın ABD’deki finansörleri ise şu şekildedir:
 John Templeton Vakfı: Quilliam Vakfı’na 1 milyon dolar vermektedir. Savaş yanlısı Evanjelik Hristiyanları ve Bush’un Ortadoğu’ya müdahale kampanyalarını finanse etmiş bir vakıftır. Akıllı Tasarımcıları desteklerken daha sonra bu politikadan vazgeçmiştir. Vakfın başkanı Irak savaşının önemli savunucularından Jack Templeton’dır. Vakıf ABD’deki aşırı sağcı Tea Party hareketini de finanse etmektedir.
 Bradley Vakfı: Vakfın 2001-2009 yılları arasında İslamofobiyi savunan düşünce kuruluşlarına yaptığı yardım miktarı 5 milyon 370 bin dolar olarak bilinmektedir. Amerika’daki Müslümanları temsil eden kurumlardan CAIR (Amerikan İslami İlişkiler Konseyi), Bradley Vakfı’nı, Müslümanlara karşı önyargı ve nefret oluşturan kuruluşlardan biri olarak göstermiştir.
Gatestone Enstitüsü: Quilliam Vakfı ile ortak kampanyalar gerçekleştirmektedir. Bu enstitü İslam karşıtı olarak bilinmektedir.
GEN NEXT Hareketi: Ele geçen bilgilere göre Quilliam Vakfı, bu organizasyondan 800 bin Amerikan Doları fon almaktadır. Quilliam Vakfı’ndan Maajid Nawaz, kitabı Radical’in sonunda Gen Next Vakfı’na özel teşekkürlerini sunmuştur.
Eranda Vakfı: Quilliam Vakfı, söz konusu kurumdan 300 bin dolar bağış almaktadır. Bu vakıf Rothshildlerin kontrolündedir.
Stuart Family Vakfı: Quilliam Vakfı’na 300 bin dolar fon ayırmıştır. Bu vakıf da savaş destekçisi Cumhuriyetçileri savunan vakıflardandır. Bu rakam Stuart Family Vakfı’nın ayırdığı en yüksek fondur.
Çeşitli vakıfların, çeşitli kurumlarca desteklenmesi kuşkusuz son derece doğaldır. Ancak burada dikkat çeken husus, Quilliam Vakfı’nın genellikle İslam karşıtı veya Ortadoğu’da savaş yanlısı olan çeşitli vakıflar tarafından desteklenmesidir.
Chatham House – Quilliam Vakfı Bağlantısı
Bu iki kuruluşun bağlantısı incelendiğinde, her iki yapının yöneticileri arasındaki görüş alışverişleri ve stratejik işbirliği dikkat çekmektedir. Kurumların ortak toplantılar düzenledikleri ve aynı dünya görüşünü destekledikleri görülür. Söz konusu iki yapı güya radikalizme karşı bir çalışma yürüttüklerini ileri sürseler de, faaliyetlerinin içeriğine bakıldığında asıl hedefin İslam alemini zayıflatmak olduğu açıkça görülebilecektir. Bu durum, iki yapının işbirliğinin, İngiliz derin devletinin yönlendirmesiyle başladığı ve sürdüğü yönündeki görüşü desteklemektedir.
 ***
Chatham House’un internet sitesinde Quilliam Vakfı kurucusu Maajid Nawaz ile ilgili özel bir sayfa vardır. Yalnız üyelerin okuyabileceği bu tanıtım ile kuruluşun tüm üyelerine Quilliam Vakfı’nın kurucuları ile ortak bir çalışma yapıldığı ilan edilmiş olur.
Chatham House ile Quilliam Vakfı çok yakın ve yoğun işbirliği içindedirler. Örneğin Quilliam Vakfı kurucularından Ed Husain, Londra’da Chatham House’un düzenlediği “İngiltere’nin Yurt İçinde ve Yurt Dışında Teröre Karşı Mücadele Gündemi” konulu bir toplantıya konuşmacı olarak katılmıştır. Quilliam Vakfı’nın Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Noman Benotman ise, Londra’da Front Line Club adlı kuruluşun düzenlediği toplantıya, Chatham House’tan Maha Azzam ile birlikte katılmıştır. Benotman, BBC sunucusunun yönettiği bir başka toplantıya da, Chatham House’tan Sir Richard Dalton ile katılmıştır. Chatham House üyesi ve Ortadoğu Kuzey Afrika Programında araştırmacı olan Hassan Hassan, Quilliam Vakfı’nın hazırladığı raporları yayınlamaktadır. Hassan, aynı zamanda Quilliam Vakfı kurucusu Ed Husain’e, yazılarını sosyal medyada yaygınlaştırarak destek vermektedir.
Sosyal medya paylaşımlarına ve söz konusu kurumların sitelerine bakıldığında, Chatham House ile Quilliam Vakfı arasında oldukça yakın bağlantının olduğu anlaşılmaktadır.
 Frontline Club’ta gerçekleşen toplantıya, Chatham House’tan Dr. Maha Azzam ve Quilliam Vakfı’nın şu anki başkanı Noman Benotman birlikte katılmıştır. Söz konusu toplantı, “Ortadoğu’da Halk Protestoları ve Demokrasi” başlıklıdır. Adı geçen kurumlar, İngiliz derin devletinin talimatıyla Ortadoğu’yu şekillendirmeye çalışan vakıflar olarak ortaya çıktıklarından, demokrasi getirmek adına halk protestolarının desteklenmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Oysa İngiliz devletinin amacı hiçbir zaman Ortadoğu’ya demokrasi getirmek olmamıştır. Halk protestoları, sadece o ülkeleri daha fazla kargaşaya sürüklemek için planlanan eylemlerdir.
Quilliam Vakfı’nın Radikalizme Karşı Şiddet Provokasyonları
Quilliam Vakfı, radikal geçmişleri olan kişilerin kurduğu “radikalizm karşıtı” bir vakıf görünümüyle dikkat çekmektedir. Vakıf, ilk bakışta idarecilerinin “radikalizme karşı gelen Müslümanlar” görünümü altında oldukça önemli bir misyonu yerine getirdikleri düşüncesini hakim etmeye çalışır. Keza radikalizme karşı çözüm asıl olarak Müslümanlardan gelmelidir. Çünkü radikalizmin çözümü Kuran’daki ve Sünnet’te ki gerçek İslam’dadır.
Fakat Quilliam Vakfı ile ilgili olarak durum bundan daha farklıdır. Genel faaliyetlerine ve bağlantılarına bakıldığında bu vakıf, radikalizmi yok etme adına Müslümanları hedef gösterme misyonunu üstlenmiş bir çizgi izlemektedir. Örneğin bu konuda çeşitli filmlerle propaganda yöntemleri geliştirilmiştir. Söz konusu propaganda filmlerini hazırlayan Verbalisation şirketinin sahibi Sven Hughes’tir. Sven Hughes, İngiliz Dışişlerinin ve NATO’nun Afganistan’daki Psikolojik Operasyonlar’dan sorumlu birimlerinin başıdır. Şirketin diğer yöneticisi David Stanhope, İngiliz Savunma Bakanlığı’nın Psikolojik Operasyonlar bölümünde 6 yıl çalışmış bir kişidir. Şirketin diğer elemanları Steve Tatham ve Dr. Jamie MacIntosh, İngiliz hükümetinin OSCT diye bilinen “Güvenlik ve Terör Karşıtı Birimi”nin, kuruluş kanununu yazan kişilerdir. MacIntosh, 2011 yılında hazırladığı “Keeping Britain Safe” (İngiltere’yi güvenli tutmak) başlıklı raporunda, şiddet içermeyen radikalizm ile terörizm arasında bir fark olmadığını savunmaktadır. (Biz de bu konuda aynı düşünüyoruz. Eşcinsellik radikalizmdir. Görünürde şiddet yönü yoktur. Ancak insan neslini dolaylı olarak yoketmeyi hedeflemektedir. Yani terörizmdir.)Bu yaklaşım tarzı, Chatham House ve Quilliam Vakfı’nın ana felsefesidir.
Bush dönemi İçişleri Güvenlik (Homeland Security) Bakanı Michael Chertoff’un özel güvenlik şirketinin yöneticisi Chad Sweet, Quilliam Vakfı’nın ABD’deki Yönetim Kurulu’ndadır. Michael Chertoff ise, çok tartışmalı olarak bilinen ünlü Amerikan Terörle Mücadele Yasası’nı hazırlayan kişilerden biridir. Hatırlanacağı gibi bu yasa, terörle mücadelede yoğun şiddete odaklanmaktadır ve bu uğurda başta Afganistan, Irak ve Suriye olmak üzere çeşitli Ortadoğu ülkeleri yerle bir edilmiştir.
Chad Sweet’in ardından yerine Courtney La Bau gelmiştir. Bu kişi, Mısır’daki Mübarek rejiminin gizli kasası olan fonun başkan yardımcısıdır. Bu fon daha sonra Sisi ihtilalinin de finansörlerinden olmuştur.
Quilliam Vakfı’ndan Charlie Cooper, bir raporunda IŞİD militanları için “Avrupalıların kolayca örgüte katılmasının bir nedeninin Türkiye’ye rahatça gidebilmeleri ve bir otobüsle sınır bölgelerine geçebilmeleri olduğunu” söylemiş ve “terör” başlığı altında İngiliz  devletinin ülkemiz ile ilgili kara propagandaları yaygınlaştırılmıştır.  Bu ve benzer ısmarlama raporlar İngiliz   devletinin kısa, orta ve uzun vadeli projelerinin fikri alt yapısını hazırlamaktadır.
Quilliam Vakfı, İngiliz derin devletinin himayesindeki kuruluşlardan bir tanesi olması sebebiyle İngiliz derin devleti ideolojisinin alt yapısını savunmak  amacını gütmektedir. İngiliz Müslümanlarını kontrol altında tutmak amacıyla oluşturulan PREVENT projesinin fikri kaynağının bu vakıf olduğu belirtilmektedir.
 Quilliam’ın, İngiliz İslam’ı (British İslam) adı verilen yeni bir din modelinin başta Güneydoğu Asya’daki Müslüman ülkeler olmak üzere tüm İslam aleminde yayılması için çalışmalar yapan vakıflar arasında adı geçmektedir. Vakıf, “Projecting British Islam” (İngiliz İslamı’nın İzdüşümü) isimli Dışişleri Bakanlığı’nın konferans serilerinin aktif katılımcısıdır. Söz konusu konferanslar Türkiye de dahil olmak üzere 15 İslam ülkesinde gerçekleşmiştir.  Türkiye’deki toplantı, 10-14 Kasım 2008 tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirilmiştir.
Quilliam Vakfı’nın yaptığı faaliyetlerden, İngiliz  devletinin düşünce kuruluşları yoluyla yaygınlaştırdığı zorunlu ideolojilerin, açık destekçisi olduğu görülebilmektedir. Öyle ki, dünya çapında homoseksüelliğin yaygınlaştırılması ve sanki meşru ve kabul edilir bir durummuş gibi gösterilmesi, Rumilik propagandası yapılarak homoseksüellik yanlısı bir düşünce sisteminin yayılması Quilliam Vakfı’nın kampanya ve oturumlarında ön plandadır. Aynı şekilde Darwinist ideolojinin her fırsatta desteklenmesi ve yaygınlaştırılması da, Vakfa ait olarak öne çıkmaktadır.
Quilliam Vakfı, Projecting British Islam (İngiliz İslamı’nın İzdüşümü) konferans serilerinin aktif katılımcısıdır.
Vakfın, 2008 yılından itibaren düzenli biçimde İngiltere Hükümeti’ne, polis teşkilatlarına, diplomatlara, politikacılara, yazarlara, sivil ve resmi kurumlara, akademisyenlere, düşünce kuruluşlarına, gazetecilere ve uluslararası organizasyonlara İslam’a karşı nasıl mücadele edebilecekleri ile ilgili istihbarat bilgisi aktardığı belirtilmektedir. Özellikle Lordlar Kamarası ve ayrıca Avam Kamarası ile Dış İlişkiler Komitesi, düzenli toplantılar planlayarak Quilliam Vakfı ile yapılacak ideolojik işbirliğini belirlemektedir.
 Quilliam Vakfı’nın İngiliz Hükümeti’ne Etkisi
Quilliam Vakfı, İngiliz Hükümeti’yle çeşitli vesilelerle sürekli iç içedir. Kuşkusuz bunun en önemli nedeni, söz konusu vakfın İngiliz   devletinin etkisi altında bulunması ve İngiliz Hükümeti’ne yönelik çeşitli yönlendirici uygulamaların bu vakıflar vesilesi ile sağlanmasıdır.
Quilliam Vakfı’nın kurucularından biri olan Ed Husain, 2009 yılında İngiliz Hükümeti’ne, terör eylemlerini önlemek amacıyla, hiçbir suçtan dolayı suçlanmamış veya şüpheli konumuna düşmemiş olan masum Müslümanların izlenmesi ve onlar hakkında casusluk faaliyeti yapılması gerektiğine dair bir öneri getirmiş ve bu program PREVENT olarak adlandırılmıştır. Quilliam Vakfı ile bağlantılı olan Ghaffar Hussain isimli kişi, PREVENT programının başına getirilmiştir. Bundan bir yıl sonra, Quilliam Vakfı’nın hükümete bir liste verdiği ve bu listenin içindeki kişi ve grupların, teröristlerle aynı ideolojiye sahip olduğunun belirtildiği ortaya çıkmıştır. Oysa listede bulunan kişilerin büyük bir çoğunluğu barışçıl Müslümanlardan oluşmaktadır.
Quilliam Vakfı temsilcileri söz konusu listede kendileri hariç tüm Müslüman organizasyonları ve kişileri radikal görüşlü ve el-Kaide çizgisindeki kurumlar ve kişiler olarak göstermiştir. Ed Husain, PREVENT programı kapsamında yapılan casusluk faaliyetlerini sürekli olarak kendi yazılarında savunmaktadır.
The Guardian gazetesinin, söz konusu listenin gerçekte terör eylemlerine katılan şüphelilerden ziyade masum insanları kapsadığını ortaya çıkarmasından sonra Ed Husain, bu listeye dayanarak hükümetin yaptığı takibin güya “ahlaki olarak doğru” olduğunu iddia etmiştir.
Vakfın açıkladığı bazı bilgilere göre; 2015 yılının Haziran ayında Lordlar Kamarası’ndan, Dış İlişkiler Komitesi Liberal Demokratların Başkanı Barones Kishwer Falkner, katıldığı açılış toplantısında Maajid Nawaz ile görüşmüştür. Ardından vakıf, Temmuz 2015’te İngiliz Hükümetine, politika tavsiyelerinde bulunduğu raporunu açıklamıştır. Bu toplantıya hükümette görevli bakanlar, Quilliam Vakfı kurucusu Maajid Nawaz ve vakfın o tarihteki yöneticisi Haras Rafiq katılmıştır. Yine Temmuz 2015’te, Quilliam Vakfı’nda İslam dinini sözde kendilerince dizayn etmekle görevlendirdikleri ve vakfın Darwinizm propagandasından sorumlu Usama Hasan ile vakıf üyelerinden Nikita Malik, Lordlar Kamarası’nda tekrar bir toplantıya katılmıştır. Usama Hasan, tıpkı Ed Husain ve Maajid Nawaz gibi, geçmişte radikal örgütlere katılmış bir kişidir.
Mart 2014’te Quilliam Vakfı kurucusu Maajid Nawaz, Avam Kamarası’nda “Din ve Şiddet” konulu panele katılmış, 2014 yılı Haziran ayında ise tekrar Avam Kamarası’nda, Keith Vaz’ın (bu kişinin homoseksüel olduğu biliniyor) daveti ile internette aşırılıkla mücadele konferansında yer almıştır. Vakfın temsilcilerinden Ghaffar Hussain, Kasım 2014’te Parlamento Dış İlişkiler Komitesi’nde Sir Richard Ottaway başkanlığında Quilliam Vakfı’nın “İslam Devleti” raporunu Avam Kamarası’nda açıklamıştır.
Quilliam Vakfı’nın o tarihteki yöneticisi Haras Rafiq, 13 Ekim 2015’te İngiltere Başbakanı David Cameron’un davetlisi olarak benzer bir toplantıya katılmıştır. Rafiq, Kasım 2015’te ise İngiliz Parlamentosu’ndan Barones Sandip Verma ile birlikte “İslam Devleti ve Kadınlar” konulu toplantıda yer almıştır. Şubat 2016’da Avam Kamarası’ndan Parlamenter ve Savunma Komitesi Başkanı Dr. Julian Lewis ile “İslam Devletinin Çocukları” konulu toplantı gerçekleştirilmiştir. Quilliam Vakfı Başkanı Noman Banotman’ın ve Vakıf’ta araştırmacı olan Nikita Malik’in yer aldığı panele Parlamenter Hazel Blears da katılmıştır.
ABD ve Avrupa’daki güvenlik görevlilerine, Quilliam Vakfı tarafından düzenli olarak “deradikalizasyon eğitimi” verilmiştir. İngiltere’de, Quilliam Vakfı’nın yaklaşımları Sosyal Uyum Merkezi (CCS) ve Siyaset Borsası gibi muhtelif merkez sağ ve sağ kanat düşünce kuruluşları tarafından da benimsenmiştir. Söz konusu “deradikalizasyon” eğitimi, radikal örgütlerin eylemlerinden dolayı İslam dinini suçlamak ve homoseksüellik gibi haram fiilleri telkin ve propagandayla Müslümanlara güya normal bir eylemmiş gibi lanse ederek kendilerince İslam’ı dejenere etme propagandasıdır.
Sadece birkaç örneğini verdiğimiz bu görüşme ve toplantılar, İngiliz derin devletinin yönlendirmesi altında bulunan Quilliam Vakfı’nın sistematik olarak İngiliz Hükümeti’ni yönlendirici faaliyetler içinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Derin devlet politikaları, söz konusu vakıflar aracılığıyla hükümetlere iletilmektedir. Tıpkı vakıflar gibi hükümetler de, İngiliz derin devletinin etkisinden çıkamamaktadırlar. İngiliz derin devletinin hedefi bu yolla, İslam dinini kendince dejenerasyona açık hale getirip etkisizleştirmek, Müslümanları yozlaştırıp pasifize etmektir.
Ancak İngiliz derin devletinin İslam dini üzerindeki bu sinsi planları hiçbir sonuç vermeyecek, tam tersine İslam dini Kuran’da tebliğ edildiği hali ile yaygınlaşacak ve kitleler demokrasinin, barışın ve sevginin kalesi olan gerçek İslam’ı zevkle ve istekle kabul edeceklerdir. Bu, Yüce Rabbimiz’in, kesin olarak gerçekleşecek bir vaadidir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaat etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
Üstelik bu, Allah’ın hem Tevrat’ta hem de Zebur’da geçen bir vaadidir:
“Andolsun, Biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Şüphesiz Arz’a salih kullarım varisçi olacaktır” diye yazdık.” (Enbiya Suresi, 105)

Quilliam Vakfı Yöneticileri
 Maajid Nawaz: vakfın iki kurucusundan biridir. Geçmişte radikal gruplara üye olmuş sonrasında ise “radikalizmle mücadele” adı altında İslam’a ve dindarlığa karşı bir politika içinde olmuştur.
Quilliam Vakfı’nın kurucusu ve aynı zamanda yöneticisi olan Nawaz, vakfın ilk kurulduğu dönemden itibaren İngiltere hükümetiyle yakın ilişkiler kurmuş ve bu bağlantılarını Avrupa ve ABD’deki resmi kurumlarla güçlendirmiştir. 21 Kasım 2008 tarihinde ilk sunumunu İngiltere Hükümeti’ne yapmış, ardından ABD Hükümeti ve Avrupalı, Amerikalı sivil görevlilere radikalizm konusunda bir seminer vermiştir. Buna, Amerikan Senatosu İçişleri Güvenlik Komitesi’nde, ünlü Neo-con’lardan Zeyno Baran ile birlikte yaptığı “Hizb ut-Tahrir ve Radikalizm” üzerine olan sunum da dahildir.
Vakfın diğer kurucu ortağı Ed Husain ile birlikte İngiltere polis teşkilatlarıyla işbirliği içinde terörle mücadele alanında uluslararası bir konferans düzenlemiştir. Maajid Nawaz, özellikle İngiltere’de Lordlar Kamarası Dış İlişkiler Komitesi’nden destek almakta ve İngiliz Hükümeti’ne tavsiye raporları sunmaktadır.
Maajid Nawaz ve Ed Husain faaliyetlerini başka ülkelerde de yaygınlaştırmış ve Atina’da Yunanlı ve İngiliz diplomatlara, politikacılara, yazarlara bilgilendirme yapmışlardır. Viyana’da diplomatlara, akademisyenlere, düşünce kuruluşlarına ve Müslüman liderlere konuşma yapmışlardır. New York’ta Birleşmiş Milletler merkezinde, Brookings Enstitüsü’nde görüşmeler düzenlemiş ve Kongre Binasında resmi yetkililere bilgilendirme yapmışlardır. Söz konusu toplantılar, görünürde radikalizme karşı tedbirler içeriyor gibi görünse de aslında hedef olarak hep İslam dini gösterilmiştir.
 Eski radikallerin “İngiliz İslamı” adına ön plana çıkarılması, bir derin devlet taktiğidir.
Maajid Nawaz ve Ghaffar Husein, ABD Anavatan Güvenlik Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı çalışanlarına radikalizm üzerine eğitim vermiştir. Konuşmalar, genellikle radikalizm eleştirisi görünümü altında İslam dinine yönelik suçlamalar içermektedir. (İslam dinini tenzih ederiz) Konuşmaların sonunda İslam’ın bir reforma ihtiyacı olduğu görüşü vurgulanmakta ve bunun için de homoseksüellik gibi haram fiiller ve Darwinizm, Rumilik gibi ideolojilerle İslam’ı bağdaştırma tavsiyeleri yapılmaktadır.
Maajid Nawaz, Pakistanlı Transseksüel Asifa Lahore ile birlikte BBC’de katıldığı bir programda homoseksüel evliliğinin İslam’da olduğunu savunabilmiştir. Oysaki bu iddia tamamen gerçekdışıdır. Maajid Nawaz, diğer pek çok yazısında homoseksüelliği savunan Arap veya İran asıllı yazarlardan, şairlerinden örnekler vermektedir. Bunlardan biri de İran asıllı şair Ebu Nuvaz’dır. Quilliam Vakfı’nın düzenlediği homoseksüellik temalı serginin ismi “Unbreakable Rope” yani “kopmaz halat”tır. Bu, homoseksüel Ebu Nuvaz’ın erkek sevgilisine yazdığı şiirin ismi olarak bilinmektedir.
Nawaz, Somali doğumlu aktivist Ayaan Hırsi Ali ile ortak hareket etmektedir. Hırsi Ali, İslam inancını kendince “nihilist bir ölüm kültü” olarak tanımlayan, İslam inancının, askeri yollar da dahil, gereken her türlü tedbirle “bozguna uğratılması gerektiğini” öne süren bir kişidir.
Maajid Nawaz, Pakistanlı transseksüel Asifa Lahore ile birlikte BBC’de katıldığı bir programda homoseksüel evliliğinin İslam’da olduğunu savunacak kadar ileri gitmiştir.
Nawaz’ın Türkiye hakkındaki görüşleri de, İngiliz  devletinin Türkiye üzerindeki sinsi planlarını destekler tarzdadır. Yazılarındaki detaylara baktığımızda bunu açıkça göstermektedir:
Türkiye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni Osmanlı vehimleri ve büyüklük iddialarıyla patlak verirken, üç tehdidi önleme konusunda çaresiz: Ülkenin mültecilerle dolup taşması, Esad’ın düşman rejimiyle karşı karşıya gelmesi ve sınırlarında bağımsız bir Kürt bölgesinin doğması.
Kontrgerilla harekatımızın önemli bir parçası, Iraklı ve Suriyeli Kürtleri dahil etmek olmalı. Bu Türkiye’deki müttefiklerimiz için rahatsız edici olacak ve Irak’taki yöneticileri de tedirgin edecek. Fakat Kürtler karada IŞİD’e karşı savaşacak tek etkili güç olduklarını defalarca ispatladılar.
Bu eğer Kürt bir devlet kurulması anlamına geliyorsa, bu olmalı. Kuzey Afrika’daki Tunus gibi hala devam eden bir deney dışında, bir Kürt devleti Ortadoğu’da tek demokratik, seküler Müslüman çoğunluğu bulunan devlet olabilir. Bölge için siyasi ve dini bir örnek teşkil edebilir. Bizim şimdiye kadar izlediğimiz diplomasi bunun sunduğu olasılıkları affedilemeyecek şekilde ihmal etti.
Türklere, Kürtler ile anlaşmaya varmaları ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni Osmanlı vizyonundan ve bölgedeki İslamcılara kur yapmaktan geri adım atmaları için baskı yapılmalı.
Gördüğünüz gibi Nawaz İngiliz  devletinin ağzıyla konuşmakta, “PKK” yerine “Kürtler” deyimini sistematik biçimde tekrarlamaktadır. Bu şekilde, bir yandan kendince PKK hakkında legal bir algı meydana getirmeye çalışırken, bir yandan da Türkiye’yi sanki “etnik temizlik yapan ülke” gibi göstermeyi hedeflemektedir.
Bu açıklamalarını destekler şekilde Nawaz, PYD ve YPG sözde komutanlarını sosyal medyada övmekte ve PKK kontrolünde bir Kürdistan kurulması için propaganda yapmaktadır. Dikkat edileceği gibi bu açıklamalar, daha önce yer verdiğimiz Chatham House raporu ile de birebir benzerlikler taşımaktadır.
Görüldüğü gibi Nawaz, İngiliz devletinin mevcut politikalarını açıkça dile getirmekte “Kürtler” tanımını kasıtlı olarak kullanarak, PKK’ya Türkiye üzerinde yol açılması gerektiğini savunmaktadır. Amaç Türkiye’nin güneydoğusunu tümüyle PKK’ya vermek ve Türkiye’yi parçalanacak bir ülke haline getirmektir. Ülkemize mültecilerin gelmesini de sanki bir felaket olarak tanımlayarak güya Türkiye’nin başında büyük dertler varmış izlenimi vermeye çalışmaktadır.
Oysa mülteci, bereketiyle gelen bir nimettir. Elbette Suriyeli kardeşlerimizin kendi vatanlarından kopmak zorunda kalması elim bir olaydır. Fakat şartlar bunu gerektirdikten sonra mültecileri kendi topraklarımızda misafir etmek, Türkiye için bir ayrıcalıktır; Allah’ın Türk halkını bereketlendirmek için yarattığı bir nimettir. Dileriz ülkemize gelen Suriyeli sığınmacılar, kısa süre içinde vatanlarına geri dönerler.
Türk Halkı’nın ve Türk Hükümeti’nin bu konudaki bakış açısı, elbette ki hiçbir zaman İngiliz   devletinin himayesinde olan kuruluşların bakış açıları ile uyuşmayacaktır. Dolayısıyla Nawaz’ın bu konudaki temennileri, Türk Milletini hiçbir şekilde bağlamamaktadır. Bu fikirler, genellikle İngiliz   devletinin yancılığını yapmak için hevesli olan bir kısım kişilere yol gösterme amaçlıdır. Bu kişiler, Türkiye aleyhine propaganda yapabilmek için Nawaz gibi kişilerin yönlendirmelerini takip ederler ve kendi vatanlarına adeta bir ihanet içinde olurlar.
 Maajid Nawaz’ın Kitaplarında Yer Verdiği Görüşleri
Nawaz, hayat hikayesini anlattığı Radical: My Journey Out Of Islamist Extremism (Radikal: İslami Aşırılıkçılıktan Çıkış Yolculuğum) adlı kitapta çocukluğundan itibaren yaşadığı bunalımlarını, İslam adına girdiği topluluklarda nasıl ikiyüzlü davrandığını, acımasız ve bencil kişiliğini ve gösteriş yapma merakını anlatmaktadır.
 Rumi’yi çok sevdiğini söyleyen dünyaca ünlü ateist Sam Harris ile birlikte hazırladığı Islam and the Future of Tolerance (İslam ve Hoşgörünün Geleceği) adlı ikinci kitabında ise dinden bağımsız, hatta haram fiilleri savunmakta ve bu haram fiillerle dindarlığın bir araya gelebileceklerini iddia etmektedir. Yeni ateist akımın savunucularından, İslam dinine yönelik hasmane görüşleri ile tanınan Sam Harris, bu kitabın yazımına katılmasının asıl amacının Maajid Nawaz’ı desteklemek olduğunu belirtmiştir. Elbette bir İslam karşıtından gelen bu destek, İslam aleyhine yürütülen dünya çapındaki ideolojik örgütlenmenin bir parçasıdır.
Maajid Nawaz dine bakış açısını Radicaladlı kitabında şu ifadeleriyle açıklar:
Acımasız, bencil hareketler, işin içine din ya da ahlaki sebepler girince, kolayca yapılabilir hale geliyor. Çünkü bu durumda ahlaki bir maske arkasına saklanılmış oluyor.
Nawaz, bu ve benzeri ifadelerle dindarlık maskesi altında bazı ikiyüzlü veya egoistçe davranışların rahatça yapılabildiği suçlamasını yapmış; adeta samimi dindarları da zan altında bırakmıştır. Bu tip açıklamalarla Nawaz, kendince dini, uygulanmaması gereken yanlış bir inanç şekli gibi göstermeye çalışmaktadır (İslam dinini tenzih ederiz).
Oysa Kuran’daki gerçek din, insanları güzel ahlaka, sevgiye, merhamete, adalete ve dürüstlüğe yönelten en mutlak yoldur.
Nawaz ve onun gibi düşünenler, özendikleri din dışı hayatı, dindarlık kılıfı altında yaşamayı tercih etmektedirler. Bu nedenle de iki taraflı bir hayat şeklini benimsemekte, buradaki samimiyetsizliğin sorumluluğunu da dine yüklemeye çalışmaktadırlar. Oysa gerçekte sorun, dinin kutsal saydığı ahlaki değerleri kabul etmeyen kendi zihniyetlerindedir. Böyle bir zihniyette güzel ahlakın ancak “bir maske” olarak kalması şaşırtıcı değildir.
Söz konusu zihniyet, genellikle bilinçaltında İslam’a içten içe kin duyan, fakat dindar görünümünde daha fazla dikkat çekeceğini düşünen kişilerde sıklıkla görünmektedir. Bu kişiler, aynı yöntemle dindarlara da zarar verebilecek potansiyelde olduklarından İngiliz derin devletinin hedefine bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmektedirler. Söz konusu çalışmaların genellikle dünyaca tanınmış ateistler tarafından yoğun destek görmesinin de sebebi genellikle budur.
Başta Majid Nawaz olmak üzere Quilliam Vakfı çalışanlarını destekleyen ateistlerden biri de Avustralyalı ateist yazar Courtenay J. Werleman’dır. Werleman’ın –Allah’ı tenzih ederiz- God Hates You (Tanrı Senden Nefret Ediyor) isimli  kitabında ve diğer tüm kitaplarında Allah’a, dine, mukaddesata karşı saygıya uygun olmayan ifadeler yer almaktadır.
 Yeni Ateistler akımı mensupları, Allah’a inanmamanın yanı sıra, dindarların baskı altına alınmasını savunmaktadırlar.
“Yeni Ateistler” olarak adlandırılan bir akımın savunucularından olan C. J. Werleman’ın İslam, Kuran, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ve Müslümanlar hakkında da oldukça saldırgan ve gayri hukuki açıklamaları vardır. Bilindiği gibi ateistler Allah’ın varlığına inanmayan insanlardır. Bunu çoğu zaman açıkça ifade eder ve genellikle dindarlara herhangi bir baskıda bulunmazlar. Yeni Ateistler akımı mensupları ise Allah’a ve dine inanmamakla kalmayıp, dindarların tamamen baskı altına alınması, tüm dinlerin yeryüzünden silinmesi gibi nefret dolu bir anlayışı savunurlar. Hatta içlerinden bazıları, başta Müslümanlar olmak üzere dindar insanlara şiddet uygulanması gerektiğini dahi öne sürer.
Dine ve dindarlara karşı son derece katı düşüncelere sahip olan C. J. Werleman, sözde İslami görünüme sahip Quilliam Vakfı’nı desteklemekte ise herhangi bir tereddüt duymamaktadır. Werleman ve Quilliam’ın ortak noktaları ise Rumilik ve Darwinizm’dir. Hemen her yazısında ve konuşmasında dindarlarla kendince alay eden, din hakkında saygıya uygun olmayan yorumlarda bulunan Werleman, tıpkı Quilliam Vakfı çevresi gibi, sık sık Rumi’nin sözlerini paylaşmakta, Darwinizm’i savunmakta ve homoseksüelliği desteklemektedir. Maajid Nawaz, İslam’da homoseksüelliğin sözde meşru olduğu yanılgısını savunurken Rumi’nin homoseksüellikle ilgili yazılarını örnek vermekte, C. J. Werleman ise “Peki o zaman, bilimsel olarak kusurlu olan eski bir kitaba inançları yüzünden, 21. yüzyılda homoseksüelliğe toleranssız ve hasım olan kişileri neden affetmeliyiz? Affetmemeliyiz!” sözleriyle bu gayri ahlaki mantığı savunmaktadır.
Görüldüğü gibi, Kuran’da olmayan gayriahlaki bir anlayışı Müslümanlara telkin etmek, bu çevrelerin ortak paydasıdır. Oysa Allah’ın insanlara dünyada yaşanabilecek en güzel hayat şekli olarak tarif ettiği İslam, iman edenlerin en yüksek kalitede ve ahlakta yaşamalarının güvencesidir. Tüm insanlığın barış içinde yaşayabilmeleri için oluşturulacak sevgi ortamı ve güzel ahlak özellikleri, demokrasi, özgürlük, sanat ve estetik ortamı, asıl olarak İslam dini ile tarif edilmiştir. Kuran, her şeyin en özlü ve en mükemmel açıklamasını içerir. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurmuştur:
“(Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. “(Yusuf Suresi, 111)
Fakat Maajid Nawaz, “Benim samimi görüşüme göre, İslam, savaş veya barış dini değil, bir din. Diğer dinler gibi kutsal bir metin ve birçok insanın aşırı derecede problemli olarak değerlendirebileceği bölümler içeriyor” (İslam dinini ve Kuran’ı tenzih ederiz), şeklindeki sözleriyle gerçekte İslam dinine karşı olumsuz bir bakış açısı geliştirdiğini açıkça ifade etmektedir. Bu, İngiliz   devletinin İslam dinine ve Müslümanlara karşı temel politikasıyla tam anlamıyla örtüşmektedir. İslam adına ortaya çıkarak İslam’a saldıranlar ise İngiliz   devleti için daima en çok tercih edilen kişiler olmuştur.
Nawaz, sıklıkla Twitter sayfasında Hz. İsa ve Allah ile ilgili, –haşa– Müslümanları rencide eden karikatürler paylaşmaktadır. [Yüce Rabbimiz’i ve Hz. İsa (as)’ı tenzih ederiz.] Dine yönelik alaycı üslup ve karikatür benzeri çizimlerle dine yönelik mücadele politikaları, genellikle İngiliz   devletinin başvurduğu temel yöntemlerdir. Bunları, özellikle “Müslüman” olarak tanınan kişilerin yapması, İngiliz  devletinin propaganda savaşında kullandığı temel yöntemlerdendir. Bu yolla, bir kısım Müslümanların böyle bir pervasızlığa alışmaları sağlanacak ve “alaycılığın bir sakıncası yok” görünümü verilmiş olacaktır. Oysa bu, büyük bir kitle aldatmacası ve çirkin bir manipülasyondur.
Maajid Nawaz, ateist ve İslam karşıtı Sam Harris ile yazdığı kitabında, diyalektik ve maddeci bir bakış açısıyla, tarih boyunca dinlerin gelişiminin iktidarların aldığı kararlar doğrultusunda gerçekleştiğini iddia edecek kadar ileri gidebilmiştir. Kitapta konuyla ilgili ifadeleri şu şekildedir:
İslam tarihinde Mutezile gibi, Kuran’ın Allah’ın ezeli kelamı olmadığını savunanlar oldu. Bugün İranlı Müslüman felsefeci Abdulkerim Soroush da aynı şeyi söylüyor. Mutezile bayağı popüler oldu ama tabi ki her zaman olduğu gibi  hangi doktrinin kazanacağına iktidar karar verdi … Aynı şey İznik Konsülünde, Roma İmparatorluğunun Hristiyanlığı kabul etmesinde de olmuştu ve sonuçta Hristiyanlık Avrupa’ya yayıldı. İmparatorlukların verdiği politik kararlar, hangi doktrinlerin ortodoks görüş olacağına karar verebiliyor. İslam’da da aynı şey oldu. (Elmalarla armutlar demek ki böyle karıştırılıyormuş.)
Siyasi kararların dinin nasıl yaşanacağını belirlediği iddiası, genellikle dinin toplumlardaki etkisini ortadan kaldırmaya çalışan materyalist bir dünya görüşüdür. Bu iddia ile çeşitli materyalistler, dini maddesel bir kavrama indirgeyerek etkisizleştirme arzusunda olmuşlardır.  Oysa hak dinler metafiziktir. Yüce Allah dünyayı ve insanları nasıl metafizik olarak yarattıysa, dinleri de o şekilde var etmiştir. Bu metafizik güç, farkında olsalar da olmasalar da, bu inkar yöntemini kullananların tümünü sarıp kuşatmaktadır. Burada “ortodoks” olarak tanımlanan ancak gerçekte doğru olan inanç, yalnız Allah’ın takdiridir ve insanların kararları ile değişemez. Dolayısıyla terih boyunca hak dinlere materyalist yakıştırmalar yapanlar, genellikle kendi çarpık izahları içinde boğulan ve Allah’ın mutlak varlığını görmelerine rağmen bu gerçeği kendi kısıtlı akılları ile bertaraf edeceklerini zannedenlerdir. Çabaları ise kendilerini kandırmaktan öteye geçememektedir. Ayrıca biz inanıyoruz ki Allah katında yegane din İslam’dır. Allah o’nu tamamlamış, bir noksanlık bırakmamıştır. Olan ve oluşabilecek hertürlü noksanlık insanın nefsindendir.
Rabbimiz bu durumu bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
“(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.” (Bakara Suresi, 9)

Ed Husain: Quilliam Vakfı’nın kurucuları, çalışanları ve bu kişilerle yakın bağlantısı olan kişilerin geçmişleri, yazıları, sosyal medya paylaşımları incelendiğinde ortaya ilginç bir tablo çıkar: Birbirinden çok farklı ülkelerde, farklı sosyal çevrelerde yaşıyor gibi görülen bu insanlar, ortak bir felsefeyi savunmakta, daha da önemlisi bu felsefeyi yaygınlaştırmak için uğraşmaktadırlar.
Bu kişilerin mantıkları ve üslupları şaşırtıcı derecede birbirine benzerdir. Hatta öyle ki, kullandıkları cümleler dahi birbirinin aynıdır. Alıntılarına yer verdikleri yazarlar veya şairler, kullandıkları fotoğraflar, övdükleri şahıslar hep aynıdır. Adeta bir örgütsellik sözkonusudur.
Çoğunlukla eziklik duygusu yaşayan bu şahısların, bunu örtbas edebilmek için, kendilerini toplumdan üstün gören, ukala üslup kullanmaları dikkat çeker. Bu kişiler çoğunlukla birbirleriyle açık veya örtülü bağlantılıdırlar. Birbirlerini över, ön plana çıkarır, yazılarını ve yorumlarını paylaşır, bu şekilde birbirlerine desteklerini gösterirler.
 Hiç şüphesiz bu ilginç yapılanmayı tam teşhis edebilmek için, bu çevrenin merkez noktalarından biri olan Quilliam Vakfı’nın kurucusu Ed Husain’in felsefesini ve faaliyetlerini ayrı olarak ele almak gerekir. Ed Husain’in hayatı, içinde yer aldığı projeler, bağlantıda olduğu çevreler geniş bir açıdan değerlendirildiğinde, ilk domino taşına dokunulmuş gibi tüm gerçekler ardı ardına açığa çıkacaktır.
Ed Husain, Quilliam Vakfı’nın ikinci kurucu üyesidir. Bangladeş asıllı bir aileden gelen Ed Husain’in gerçek adı Muhammed Mahbub Husain’dir. Peygamberimiz (sav)’in ismi olan “Muhammed” ismini taşımaktan –Haşa- utandığı için yerine “Ed” ismini kullanmayı tercih etmiştir. Radikal kökenlidir; geçmişte Hizb ut-Tahrir örgütünde bulunmuştur.
Kendi yazılarında kendisini “İslam’ın ruhunu kaybetmiş”, “Kuran’la bağlantısı kalmamış”, “İslam’ı politik amaçları için kullanan”, “iki yüzlü ve iki ruhlu” bir insan olarak tanımlar.
 Bir yalan üzerine Irak işgalinin gerçekleştirilmesi ve 1.2 milyon insanın şehit edilmesi vicdanı bulunan İngiliz halkının da tepkisini çekmiştir.
 Husain, 2010 yılı itibarıyla kıdemli üye olarak Amerikan derin devletinin dış politika konusunda yönlendirdiği düşünce kuruluşu CFR’a (Council on Foreign Relations) katılmıştır. Şu an ise, Irak savaşının ve milyonlarca Müslümanın katledilmesinde öncü rol oynayan Tony Blair’in kurduğu, Tony Blair İnanç Vakfı’nda kıdemli danışman ve strateji direktörü olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Fakat halen Quilliam Vakfı’nın İngiltere danışma kurulu üyesidir ve ABD’de vakfın uzantısı olan bir kuruluşta danışmanlık yapmaktadır. Vakfın sayfasında Ed Husain için “İngiltere medyası, hükümeti, politik ve sivil kuruluşları ve dini organizasyonları ile yakın ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir” denmektedir.
Ed Husain, kimi zaman cami içinde poz vermekte, kimi zaman da Müslümanların fişlenmesini istemektedir.
Yakın ilişki içinde olduğunu itiraf ettiği “İngiltere medyası, hükümeti, politik ve sivil kuruluşları ve dini organizasyonları”nın aslında İngiliz   devletinin farklı kolları olduğunu söylemeye gerek yoktur.
Ed Husain’i, kendi vakfı bünyesindeki düşünce kuruluşunda yönetici konumuna getiren Tony Blair da, şahsen Quilliam Vakfı’nın hükümetten fon alabilmesi için lobi faaliyeti yapan kişilerden biridir.
Bu kısa özgeçmişinden anlaşıldığı gibi Ed Husain, İngiliz   devleti ile anılan birçok kuruluşla yakın ilişkiler içindedir.
Geçmişinde Hizb ut-Tahrir gibi çeşitli radikal örgütler içinde yer alması kendisini şu an bulunduğu noktaya getirenler için bulunmaz bir imkan olmuştur. Böylece “İslam alemini yakından tanıyan, Müslümanların gerçeğini bilen insan” imajı kolaylıkla oluşturulmuştur. Bu imaj, gerek İslam alemi gerekse Batı’ya yönelik propagandada önemli bir dayanak noktasıdır. Batı’ya “Bakın bu insan Müslümanların iç yüzünü biliyor, onların arasından geliyor, bunu iyi değerlendirin” mesajı verilirken, İslam alemine ise “Bu size yabancı biri değil, çekinmeden onunla bağlantı kurun” denilmekte böylece her yerde rahat faaliyet yapabilmesi sağlanmaktadır. Husain, 2003 ve 2005 yılları arasında Şam’da ve Cidde’de yaşamıştır. Bu süre içinde de o bölgelerdeki Müslüman toplulukları, grupları ve kişileri gözlemlemiş,  kimlerle yakın bağlantı içinde olması gerektiğini, kimleri nasıl kullanabileceğini tespit etmiştir. Bu tespitlerini ilerleyen yıllarda Müslümanlar aleyhinde kullanmıştır.
Suudi Arabistan’da bulunduğu sırada yaptığı bu çalışmayı kendi kitabında şöyle anlatır:
Suudi Arabistan’da kalırken Asya kökenimi asla ortaya çıkarmadım. Keçi sakalım ve iyi Arapçam sayesinde birçok kişi beni Arap sanıyordu. Beni “gerçek bir Suudi” zannediyorlardı. Gerçek kökenlerimi sakladığım için diğer türlü öğrenemeyeceğim birçok bilgiye ulaştım.
Nitekim daha sonra Suudi yönetimi tarafından Ed Husain’in ülkeye girişi yasaklanmıştır.
“Çeşitli ülkelerde, devlet yöneticileri ve hükümet temsilcileri ile yakın ilişkileri bulunan ve uluslararası strateji çalışmaları yapan insan” imajı Ed Husain’e geniş bir faaliyet alanı sağlamıştır. Aslında İngiliz devleti tarafından Ed Husain’in hareket kabiliyetini artırmak için oluşturulmuş olan bu imaj, özellikle İslam ülkelerinde, söz konusu düşünce kuruluşlarının zihniyetine yakınlaşma potansiyeli bulunan kişilerin tespit edilmesine ve onların yönlendirilmesine olanak sağlamıştır. (Gel de Lawrenceleri, Hamper’leri, Gerdrude Bell’leri hatırlama. İngiliz bu oyunu iyi oynar.)Bu sayede hem İslam ülkelerinde hem de Batı’da istediği gibi çalışmalar yürüten Ed Husain, savunduğu felsefeyi kolay benimseyebilecek kişileri tespit etme ve onları hedefleri doğrultusunda yönlendirme imkanı bulmuştur. İlk planda konferanslar ve toplantılar düzenlenerek ya da internet ve sosyal medya üzerinden doğrudan iletişime geçerek bu kişilere ulaşmıştır.
Çoğu zaman faaliyette bulunulacak ülkeye çeşitli işbirliği ve ittifak önerileri yapılmakta, o ülkeye yardımcı olunuyor izlenimi verilmektedir. Daha sonra, yönlendirmeye açık kişilere uluslararası platformda kariyer olanakları sunularak bunlar etki altına alınmakta, bir süre sonra ise bu kişiler yaşadıkları ülkeler aleyhine bir bilgi kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Ed Husain’in kurguladığı ve daha önce detaylarını verdiğimiz PREVENT programı da, aslında söz konusu düşünce kuruluşlarının Müslümanlara yönelik bakış açısını belgelemektedir. Bu proje Müslümanların hayatlarının her anının denetim ve kontrol altında tutulmasının, bu yolla ezilmelerinin bir başka adıdır. Hiçbir suça karışmayan Müslümanlar da dahil olmak üzere, tüm Müslümanlar hakkında casusluk faaliyeti yapılmasını içeren söz konusu proje, sadece Müslümanlar tarafından değil, insan haklarının üstünlüğüne inanan herkes tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
Burada şunu belirtmek gerekir ki, her devlet, güvenliği ve huzuru sağlayabilmek için vatandaşlarının faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olma hakkına sahiptir. Ancak bu, hiç kimseye, kişilerin anayasal özgürlüklerini ihlal etme hakkı tanımaz. Tüm sivil hareketler, ülkelerin anayasalarına dayalı olarak hukuk içinde kalarak denetlenmelidir; ancak masum bireylere potansiyel suçlu muamelesi yapılamaz. Dolayısıyla insanları, özellikle de Müslümanları, her an suç işlemeye hazır olarak görüp, bu kişilerin özel hayatları da dahil tüm yaşantılarını her an her dakika gözlemlemek hukuka uygun değildir. Böyle gayri hukuki projeler ancakhegemonik yapıların zihniyetiyle üretilip hayata geçirilebilir. Nitekim Liberty İnsan Hakları Grubu yöneticisi Shami Chakrabarti de, Ed Husain’in geliştirip savunduğu söz konusu proje hakkında şunları söylemiştir:
Bu proje, modern zamanda, İngiltere’deki masumların düşüncelerini ve inançlarını hedef alan en büyük yurtiçi casusluk programıdır. Bu, masumlara yönelik bilgi toplama programı ve insanlara da, tavırlarından dolayı değil, sırf inançlarından dolayı yöneltilmiş bir casusluk programıdır.  Böyle bir faaliyetin, Müslümanlara yakınmış gibi görünen bir vakıf üzerinden yapılması çok daha vahim bir durumdur. Açıktır ki, söz konusu vakıflar büyük bir perdeleme görevi görmekte, İngiliz  devletinin özellikle Müslümanlara yönelik ezici ve tahakküm altına alıcı planlarını uygulamaya koymaktadır.
 15 Temmuz Darbe Planları ve Ed Husain
Ed Husain ve çevresi, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır gibi ülkelerde oldukça rahat hareket etmekte ve çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadır. Kuşkusuz bu ekibin ilgi alanlarından biri de Türkiye’dir. Demokrasi dışı yollarla hükümeti devirmek, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek, böylece Türkiye siyasetini istedikleri gibi yönlendirmek amacında olan çevrelerin bu düşüncelerini farklı platformlarda ifade ettikleri bilinmektedir.
30 Mart 2014 Yerel Seçimlerinin hemen öncesinde yayınlanan, Ed Husain, Henri Barkey, Türkiye eski ABD büyükelçileri Eric S. Edelman ve Morton Abramowitz imzalı bir rapor da bunlardan biridir. Türkiye’ye yönelik sayısız tehditlerle dolu olan analiz raporunda, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik askeri bir darbe yapılması gerektiği ifade edilmiş ve o tarihlerde henüz gerçekleşmemiş olan 15 Temmuz darbe girişimi tüm detaylarıyla anlatılmıştır.
İngiliz   devleti, dakikalar içinde kardeşi kardeşe kırdıracak bir fitnenin ateşini yakabilmektedir. Allah’a şükür, Türkiye bu oyuna gelmemiştir.
Tarif edilen bu darbe, rapordaki ifadelere bakılırsa “kesin olarak başarılı olacak” bir darbe olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın güya “devletin başındaki günlerinin sayılı olduğu” ifade edilmiştir. Plan, İngiliz derin devletinin planıdır ve bu planın uygulayıcıları bu planın başarılı olmaması için kendilerince hiçbir sebep görmemektedirler. Darbe girişiminden 2 yıl önce bir rapor kapsamında bütün bunların açıkça ve pervasızca yazılmış olması bile, bu konuda kendilerince ne kadar emin olduklarını gözler önüne sermektedir.
Tüm bu bilgiler, Ed Husain’in ve yandaşlarının Türk Devleti’ne, Türk Milleti’ne ve Sayın Cumhurbaşkanımıza bakış açısını göstermesi açısından son derece önemlidir. Karşımızda milletin özgür iradesini hiçe sayan, seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı devirmeye azmetmiş bir zihniyet vardır. Ancak özellikle dikkat çeken bir başka husus, 15 Temmuz’da halka kurşun yağdıranları, Meclisimizi ve Milletimizin göz bebeği Özel Harekat Dairesi’ni bombalayanları, tanklarla halkın üzerinden geçenleri destekleyen Ed Husain’in 15 Temmuz sonrasında Gazi Meclisimizi ziyaret etme pervasızlığında bulunabilmesidir. Sayın Cumhurbaşkanımız hakkında son derece çirkin ithamlarda bulunan, özel görüşmelerinde Sayın Cumhurbaşkanımızın devrilmesi için girişimler yapan, Türkiye’nin iç karışıklıklarla çalkalanmasını öneren Ed Husain’in “Türkiye sevdalısı” gibi görünmeye çalışması kimseyi aldatmamalıdır.
Üstelik Ed Husain’in Hükümetimiz ve Sayın Erdoğan aleyhindeki çalışmaları bu raporla da sınırlı değildir. Yine ABD’nin eski Türkiye büyükelçileri Eric S. Edelman ve Morton Abramowitz ile birlikte hazırladığı “Türkiye’de Otokrasinin Kanunileşmesi: Yeni Kanuni Değişiklikler” raporu da Sayın Erdoğan’a yönelik haksız ve ağır ithamlar içermektedir. Söz konusu raporu ilginç kılan bir diğer husus da, raporun FETÖ’nün savunduğu fikirlerle dolu olmasıdır. HSYK kanunundaki FETÖ etkisini azaltmak için yapılan değişiklikler, Twitter’da açılan sahte iftira hesaplarını kapatmak için Twitter yönetimine yapılan yasal çağrılar ve MİT üyelerinin yetkilerinin arttırılması gibi konular raporda tek taraflı, FETÖ mensuplarının savundukları tezlerle eleştirilmekte, Türkiye’ye yönelik mesnetsiz iddialar ortaya konulmaktadır.
 ***
 Kut ve Çanakkale hezeyanlarının ardından İngiliz devleti, 15 Temmuz’da da müthiş bir yenilgi almıştır. İngiliz  devletinin yıllardır kurguladığı tüm planlar bir anda alt üst olmuştur. Türk Milleti, Deccal Komitesi’ne unutulmayacak bir ders vermiştir.
Ed Husain, 15 Temmuz darbe girişiminin sonrasında, birkaç kez Meclisimize yaka kartsız olarak girmiş, TBMM içinde poz vermiş ve TRT World’de boy göstermiştir. Türkiye’ye yönelik bir plan hazırlığının işaretleri görülebilmektedir. Oysa Türk Milleti, tarih boyunca kendisine oynanan tuzakları daima bozmuştur, daima bozacaktır.
“Doğrusu onlar, hileli bir düzen planlayıp kuruyorlar;
Ben de bir düzen kurup hazırlıyorum.
Sen kafirlere bir mühlet ver, az bir süre tanı.” (Tarık Suresi, 15-17)

Quilliam Vakfı’nın 2008 yılındaki kuruluşundan bir yıl önce Ed Husain, Islamist adında bir kitap yayınlamış ve bu kitabı sayesinde dünyada tanınır hale getirilmiştir. Genel olarak dünya çapında propagandası yapılacak vakıflar ve kişiler hakkında böyle kitapların önden servis edilmesi bilinen bir yöntemdir. Servis edilen bu tip kitaplar, önceden detayları belirlenmiş içeriklerdir ve özellikle bir kısım medya tarafından yaygınlaştırılarak tüm dünyaya tanıtılmaktadır. Böylelikle söz konusu kişiler “tanınır” hale gelmekte ve bu kişilerin sonraki faaliyetleri bu ün üzerinden dünyaya tanıtılmaktadır.
Piyasaya sürülecek her propaganda kitabında olduğu gibi Ed Husain’in The Islamist kitabı da, bazı kesimler tarafından bir seri revizyondan geçmiştir. İngiliz yazar Nafeez Ahmed, söz konusu kitapla ilgili şu bilgileri aktarmaktadır:
2013 sonunda Husain’in İslamcı kitabının “fiilen Whitehall’da (Kraliyet Sarayı) bir başkası tarafından yazılmıştır.
  Jack Straw ve Gordon Brown’la “çok yakın bağları olan” bir hükümet yetkilisi tarafından 2006’da kendisine taslağın Ed tarafından yazıldığı ama hükümet tarafından “süslendiği” bilgisini de hatırlatalım.
Taslağın tamamen siyasi, hükümet yanlısı bir tavırla değiştirildiğini de söyleyelim. Resmi olarak yayımlanmasından önce Ed Husain’in müsveddesine ilavelerde bulunan kurulda Başbakanlık, Ortak Terörizm Analiz Merkezi, istihbarat kurumları, Dışişleri ve İçişleri bakanlıklarından üst düzey yetkililer de bulunmuş.
 Nafeez Ahmed, kitap yayınlanmadan bir yıl önce, Ed Husain’in ilginç ve organize bir şekilde “dünyaya tanıtıldığını” ise şu cümlelerle ifade etmiştir:
(Ed Husain’in) Hizb ut-Tahrir karşıtı manifestosu, The Islamist kitabının yazılmasında ona yardım ediyordu. Kitap aynı zamanda hükümet tarafından da en üst düzeyde tetkik ediliyordu.
İngiliz Hükümetinin, kitabın 2007’de yayımlanmasından bir sene önce Husain’le olan özel ve gizli ilişkisi, Quilliam Vakfı kurucusunun, resmi biyografisine rağmen umumi radara yakalanmadan uzun bir süre önce Whitehall’daki Kraliyet Sarayı’na kapandığını gösteriyor. O, bu düzeyde bağlantıları nasıl kurabildi?
Özel bir proje dahilinde piyasaya sürüldüğü bu sözlerden açıkça anlaşılan söz konusu kitapta, Ed Husain’in hayatının bir aşamasında İslam’dan uzaklaştığını ve imanını kaybettiğini açıkça ilan etmesi ve Rumiliği benimseyerek homoseksüelliği ve evrim iddialarını desteklemesi dikkat çekmektedir. İngiliz derin devletinin özellikle propagandasını yaptığı kavramlar, geçmişi “radikal” olan bir kişi üzerinden bu şekilde provoke edilmektedir. Bu provokasyonun gereken etkiyi vermesi için söz konusu kitapla ilgili yüzlerce inceleme, röportaj ve makale yayınlanmış ve ciddi bir halkla ilişkiler çalışması yapılmıştır. Kitabın, İngiltere Terör Analiz Merkezi, üst düzey hükümet yetkilileri, istihbarat servisleri, Dışişleri ve İçişleri Bakanlıkları tarafından eklemeler yoluyla şekillendirildiği sıklıkla dile getirilmektedir.
Bir propaganda kitabı olarak piyasaya sürülmesi planlanan Ed Husain’in Islamist kitabı, İngiliz derin devletinin kurmayları tarafından revizyondan geçirilip servis edilmiştir.
Ed Husain’in söz konusu kitapta “imanını yitirmekte olan bir Müslüman” şeklinde sunulması özel bir stratejidir. Böylelikle Müslümanlara güya bir yol çizilmiş olmakta ve radikalizm gibi İslam ile ilgisi olmayan bir kavram üzerinden İslam dini suçlanmaktadır (İslam’ı tenzih ederiz). Bu stratejiye uygun olarak Husain, kitabında, “
Bu sapkının görüşlerine bir göz atalım: “Artık O’nun adına yaşamamızı isteyen bir Allah’a inanamıyordum. Aslında Allah’ın artık “O” olduğunu bile düşünmüyordum… Allah, insanların icadıydı, insanlara ait bir çıkarımdı.
Hizb içinde daha aktif rol oynamaya başladıkça Allah’a yakınlığım en düşük seviyelere inmişti. Hayatımdaki Allah’ın varlığı –bana ebeveynlerimin armağanıydı– kaybolmuştu. Hedef kitlem üzerindeki duruşumu devam ettirebilmek için dıştan bakıldığında dindarmışım gibi alametler gösteriyordum ancak artık dindar bir Müslüman değildim.
İslam’ın kutsal kitabıyla bağlantımı kaybetmiştim.
İki ayrı hayatım vardı: Özel hayatımda çok serbest düşünüyordum. İslamcıların arasında ise onların bir “kardeşiydim”. … Hala iki yüzüm, iki kişiliğim vardı.
İslam’ı manevi bir yol olarak kabul edemiyordum.”
Şunu önemle belirtmek gerekir: Bir kişi inançsız olabilir, Allah’a iman edemiyor olabilir. Bu, onun özgür seçimidir ve bu konuda hiç kimseye baskı yapılması doğru değildir. İnançlı veya inançsız her insan, bu toplum içinde rahat ve özgürce yaşamaya, korunup saygı görmeye layıktır; hiç kimse inancından dolayı sorgulanamaz, kınanamaz. Bu, her şeyden önce bizlere Kuran’ın öğrettiği bir gerçektir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. (Bakara Suresi, 256)
Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf Suresi, 29)
Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. (Gaşiye Suresi, 21-22)
Burada Ed Husain’in inancını yitirdiğine ilişkin itiraflarını ifşa ederken amacımız başkadır. Bu sözlerin sahibi olan kişi, kendisini Müslüman olarak tanıtmakta, Müslümanları kurtarmak adına ortaya çıktığını iddia etmekte; fakat aynı zamanda yoğun şekilde dinsizlik propagandası yapmaktadır. Bu propaganda dahilinde Allah’ı, Kuran’ı ve İslam’ı suçlamakta, tüm Müslümanları potansiyel terörist olarak görmekte ve göstermekte ve hatta İngiliz Hükümeti’ne Müslümanların fişlenmesi gerektiğini salık verip onların takip edilmeleri gerektiğine inanmaktadır.
“Müslümanım” diyerek ortaya çıkan, fakat Müslümanlara yönelik bu tip faaliyetler yürüten bir kişinin, İslam ve Allah inancı konusundaki gerçek fikirleri önemlidir ve bilinmelidir. Bu bilindiğinde insanların değerlendirmeleri de buna göre olacaktır. Özellikle Müslümanlar, kendilerini aldatma hatasına düşmeyeceklerdir. Dolayısıyla, buradaki eleştiri konumuz inançsızlık veya inançsız insanlar değil; Müslüman görünümü altında Müslümanlığa aykırı düşünen ve bu düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışanlardır.
Kitabında, lisedeyken Cemaat-i İslami faaliyetlerine destek verdiğini anlatan Ed Husain, kendi anlatımıyla bir süre sonra Hizb ut-Tahrir’e girmiş ve grubun düzenli toplantılarına katılmıştır. Anlatımlarına göre Husain’in Hizb ut-Tahrir’deki faaliyetleri İngiliz devleti tarafından desteklenmiş ve bu grup üyelerinin verdiği demeçler gazetelerde, televizyonlarda yer almıştır. Ed Husain kitabında bunu açıkça belirtmektedir:
İngiltere, Hizb’e fikirlerini ifade etme ve çekinmeden üye edinme özgürlüğü verdi. Hizb, İngiltere’de yasal ancak Arap dünyasında illegal bir yapılanmaydı. İngiliz Devleti ortadan kaybolmasını istemediği takdirde yok olmazdı.
Söz konusu itiraf, radikal bilinen çeşitli örgütlerin doğrudan İngiliz derin devletinin (Amerikalıları da unutmamak lazım ve hatta İsrail’i de.) denetiminde olduğunun da bir itirafı niteliğindedir.
Ed Husain, “MI5, ne yaptığımızı, neyi savunduğumuzu kesinlikle çok iyi biliyor fakat yine de bize İngiltere’de faaliyet yapmamız için yeşil ışık yakıyorlar”derken kendilerine verilen bu destekten bahsetmektedir. Bu örgütlenme içinde Ed Husain, ilginç bir şekilde kendince diğer Müslümanlardan üstün olduğuna inanmıştır:
“Şimdi sadece tanıdığım bildiğim diğer tüm Müslümanlar gibi değildim; daha iyi ve daha üstündüm.”
Bu açıklamaların sonrasında Ed Husain, ilginç bir itiraf yapar:
“Bu tür aldatmacalar sadece İngiltere’deki küfür yöneticilere yönelik değildi. Müslümanlar arasında bile ikiyüzlü kurnaz profesyonellerdik.”
 Ed Husain, Hizb ut-Tahrir’de bulunduğu yıllarda MI5 ve İngiliz medyasının sürekli kendilerine destek verdiğini belirtmiştir.
Bu sözler, İngiliz devletinin oluşturmayı arzuladığı Müslüman portresini hatırlatmaktadır. İngiliz derin devleti, genellikle kendi safına çekmek için, “kibirli ve gururlu yapıya sahip, kurnazlığı sayesinde iki taraflı davrandığını itiraf edebilen, imanı zayıflamış Müslüman karakterini” ön plana çıkarmaktadır. Buradaki tarif de, imanı ve kişiliği zayıf bazı Müslümanlar için model olarak sunulmaktadır. Keza, İngiliz derin devletinin yaklaştığı kişilerin ve grupların ortak özelliği, samimi Müslümanları kendilerince akılsız olarak değerlendirmeleridir. Ancak bu kişiler, kendilerinin ulaşılamaz dâhiler olduklarına inanırlar.
Ed Husain, kitabında, İngiltere medyasının kendilerine o dönemde nasıl destek verdiğini şöyle anlatmaktadır:
“İngiliz medyası bize daha fazlasını sağladı: Arap diktatörler, kırk yıl önce yasakladıkları bir grubun profilini yükseltmek için çok endişelilerdi. İngiltere ise … Hizb’e yeni bir soluk vermişti. Medyanın ilgisinden dolayı üzerimizde bir neşe vardı; ve şimdi ülkenin dört yanındaki İngiliz üniversitelerinde boy gösteriyorduk. Artık tek bir kolejdeki İslami Toplumun başkanı olmaktan çıkmış ve İngiltere’nin en önde gelen eğitim kurumlarındaki hırslı öğrenciler ağının bir parçası haline gelmiştim…”
Her şeyden önce, İngiliz istihbaratının ve medyasının kendine tehlike olarak gördüğü bir örgütlenmeye izin vermeyeceği açıktır. Derin devletin hizmetinde olması dışında, dışarıdan bakıldığında radikal ya da aşırılıkçı gibi görünen bir Müslüman örgütün İngiltere sınırları içinde faaliyetlerine devam etmesi mümkün olamaz. İngiliz derin devleti söz konusu yapılanmaya destek vermiştir, çünkü böyle bir örgütlenme derin devletin İngiltere’de bulunan Müslümanların içine ajan yerleştirebileceği, onların şahıslarını, ailelerini ve yakın çevrelerini tanıyabileceği, haklarında her türlü gizli bilgiye ulaşabileceği çok uygun bir yapılanmadır.
Gerçekte işin aslı çok daha büyüktür. Bu tip radikal örgütler, doğrudan İngiliz, Amerikan devletilerinin üretimidir.
Quilliam Vakfı İdeolojileri
İngiliz   devletinin adeta resmi ideolojileri haline gelen homoseksüellik, Darwinizm ve Rumilik, daha önce de belirttiğimiz gibi özellikle İslam Dünyası’na yönelik bir yozlaştırma ve manen zayıflatma politikası dahilinde sistemli şekilde telkin edilmektedir. Bu politikanın hayata geçmesi için de, çeşitli düşünce kuruluşları devrededir.
Quilliam Vakfı, özellikle kurucularının homoseksüelliğe, Darwinizm’e ve Rumiliğe verdiği yoğun destek ve bu yönde gerçekleştirdikleri vakıf faaliyetleri ile gündeme gelmektedir. Özellikle Vakfın sosyal medyayı kullanarak yaptığı propagandalar hedeflenen kişilere ulaşmakta ve söz konusu düşünce kuruluşlarının gözdesi olmak isteyen bir kısım yancılar da bu görüşlerin hazır destekçileri olmaktadırlar.
Vakfın, bu propaganda dahilinde yaptığı faaliyetler şöyle özetlenebilir:
Quilliam Vakfı’nın Homoseksüellik Propagandası
Kuran’da homoseksüellik açıkça haram kılınmış ve Araf Suresi’nde “hayasızlık” (80. ve 81. ayetler) olarak tarif edilmiştir. Adı geçen vakfın, Allah’ın belirttiği bu açık hükme rağmen homoseksüelliği savunmasının ve bu yönde propaganda yapmasının arkasında ne olduğunun dikkatle incelenmesi gerektiği açıktır.
 Quilliam Vakfı’nın 27 Nisan 2016 tarihinde düzenlediği “Unbreakable Rope” (Kopmaz Halat) başlıklı panelde homoseksüellik, Kuran’a ve İslam’a aykırı bir eylem olmasına rağmen açıkça desteklenmiş ve sözde meşru gibi lanse edilmeye çalışılmıştır. Panele, İngiltere’nin, kendini Müslüman olarak tanıtmaya çalışan homoseksüelleri konuşmacı olarak katılmıştır. Buradaki amaç, söz konusu homoseksüelleri ön plana çıkararak, İslam’ın güya homoseksüellik gibi bir haram ile bağdaştığı algısı oluşturmaktır. Bu telkin ile Müslümanların yozlaşması ve manevi güçlerinin kırılması hedeflenmektedir.
Bu algı operasyonu, panelde seçilen konuşmacılar ve sık sık İslam kelimesinin homoseksüellikle yan yana zikredilmesiyle yürütülmüştür. İngiliz derin devletinin zihin yönlendirme oyunlarının genellikle böyle yöntemlerle gerçekleştiği unutulmamalıdır.

Quilliam Vakfı, düzenlediği konferanslarla haram bir fiil olan homoseksüelliği İslam ve diğer dinlerle sözde bağdaştırma çabası içindedir. Buradaki hedef, İslam dünyasını dejenere edebilmek ve Müslümanların güçlerini kırmaktır.
Quilliam Vakfı’nın homoseksüellerle düzenlediği paneller
Maajid Nawaz, yazdığı tweetlerle, Müslümanları sözde homoseksüelliğe yönlendirmekte ve bunu yapabilmek için de İslam’ın reforme edilmesini savunmaktadır. Gerçekte buradaki amaç, kendince Müslüman dünyasını pasifize edebilmektir.
Quilliam Vakfı ayrıca, “İslam’da cinselliğin araştırılması” adı altında bir de sergi düzenlemiştir. 10 Mart ve 8 Haziran 2016 tarihleri arasında açık kalan sergide Müslüman kadınları kendilerince aşağılamaya ve onlarla alay etmeye çalışan çeşitli tablolara yer verilmiştir.
Sergiyi, Quilliam Vakfı ile birlikte düzenleyen Free Word Centre adlı kuruluşun sayfasında, söz konusu panelin, İngiliz derin devletinin İslam ülkeleri üzerindeki planlarıyla örtüşen tanıtımı şu şekildedir: “İngiltere’de LGBT Müslümanlara uygulanan damgalamayı ve özgür ifadeye konulan kısıtlamaları protesto etmek isteyenler bu etkinliğe katılacak. İngiliz Müslümanların homoseksüelliğe %0 tolerans göstermesi nedeniyle panelde azınlık içindeki azınlık sesler yükselecek. İngiltere’de eşcinsel evliliğe eşit hakların tanınmasını onaylayan yasanın ışığı altında, LGBT Müslüman kimliği araştırılacak ve tartışmalar desteklenecek.”
Unbreakable Rope panelinde resmedilen sözde Müslüman kadın portreleri
 Homoseksüellik propagandasında özellikle Müslümanların hedef alınması, İngiliz derin devletinin son oyunlarından biridir.
Dünya’da Müslümanların her gün katliamlarla, işkencelerle, tecavüzlerle, görülmemiş vahşetlerle karşılaştığı bir dönemde, Quilliam Vakfı’nın bunların hiçbiriyle ilgilenmeyip ısrarla ve inatla homoseksüellik konusuna odaklanması çok dikkat çekicidir. Bu durum, vakfın gündemini ve amacını kimlerin belirlediğini gözler önüne sermektedir.
Quilliam Vakfı, İslam adına faaliyet yaptığı izlenimi oluşturmak için düzenlediği toplantıların tanıtımına ya da duyurularına çoğu zaman dini içerikli kelimeler dahil eder. Bu şekilde dinin lehine bir çalışma yaptığı görüntüsüne bürünürken, aslında Kuran’ın hükümlerine açıkça aykırı olan görüşlerle ortaya çıkmaktadır.
Örneğin 15 Mart 2016 tarihinde Quilliam Vakfı, bir başka vakıf ile birlikte “Dinler Arası İşbirliği” adı altında yine homoseksüellik propagandası yapan bir konferans düzenlemiştir. Quilliam Vakfı’ndan Haydar Zaki bu toplantıyı sayfasında duyururken, “Biz değerlerimiz için dimdik ayakta durduk, onlardan hiç taviz vermedik, en marjinal olanları destekliyoruz. LGBT ve hakları.” sözleriyle gerçek amacın İslam değerlerinden ziyade LGBT savunuculuğu olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Quilliam Vakfı’nın kurucularından Maajid Nawaz, 2014 yılında BBC’de katıldığı bir programda yoğun olarak homoseksüellik propagandası yapmıştır. “Hem Müslüman Hem Homoseksüel Olunur mu?” başlıklı programda Nawaz, “Evlilik öncesi sekse ve homoseksüel evliliğe karşı çıkmak bağnaz fikirlerdir” iddiasını öne sürmüş ve her türlü homoseksüel ilişkinin ve homoseksüel evliliğin Müslümanlar tarafından kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
 Maajid Nawaz, bir homoseksüel yürüyüşünde, İslam’ın sembolü olan hilal ve yıldızın bulunduğu bayrağı homoseksüel renklerine boyayarak, kendince Müslümanlara mesaj vermeye çalışmaktadır.
Maajid Nawaz’ın 13 Nisan 2016 tarihli yazısının başlığı ise, “Modern Müslümanlar neden homoseksüel cinsellikten korkuyorlar? Müslümanların Altın Çağında böyle değildi” şeklindedir.
Peygamberimiz (sav) dönemine atıfta bulunan ve açıkça Peygamberimiz (sav)’e iftira tarzındaki ifadeler içeren bu yazıda iki erkeğin dudak dudağa resmi kullanılmıştır. Nawaz, yazısında güya pek çok sözde İslam aliminin homoseksüelliği normal gördüğünü iddia ederken, bu konuya örnek olarak da Rumi’yi vermektedir. Mevlana Celaleddin Rumi olduğu iddia edilen kişinin, Şems Tebrizi’ye olan aşkını eserlerinde ifade etmesini kendince homoseksüelliği savunmak için delil olarak kullanmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mevlana’ya ait olduğu iddia edilen eserlerin sonradan değiştirilmiş veya bu ifadelerin sonradan söz konusu eserlere eklenmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Nawaz’ın bu yazısında bahsini ettiği “homoseksüelliği öven İslam alimleri” gerçekte yine İngiliz derin devletinin projesi olarak ön plana çıkarılan sözde alimlerdir. Bu kişilerin görüşlerinin hiçbir Kurani dayanağı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Kuran veya İslam adıyla ortaya çıkarak homoseksüelliği İslam dini ile bağdaştırma çabalarının hiçbir geçerliliği yoktur.
Görülebildiği gibi İngiliz derin devletinin iki ideolojisi, birbirini tamamlamak üzerine kullanılmaktadır: Homoseksüellik gibi Kuran’da haram kılınmış bir eylem, İslam ile bağdaştırılmaya çalışılmış, bunun için de Rumilik referans olarak gösterilmiştir. Bu oyuna dikkat edilmelidir! Tarihsel süreç içerinde Sabetaycılığın Mevleviliğin, Bektaşiliğin içine nasıl sızarak tahrif ettiğinide ayrıca belirtelim.
Quilliam Vakfı öncülüğünde gerçekleşen homoseksüellik propagandası, mümkün olan her imkanda ön plana çıkarılmaktadır. Bu kirli oyun Müslüman alemine yönelik özel bir oyundur.
 Ed Husain, sıklıkla, İslam dinini homoseksüellikle bağdaştırmaya çalışan paylaşımlar yapmaktadır. Oysa Müslümanlar, dinlerini, Ed Husain’in paylaşımlarından değil, Kuran’dan öğrenirler. Kuran’da ise homoseksüellik bir “iğrençlik” olarak tasvir edilmiş ve kesin olarak haram kılınmıştır.

Nawaz:  “…Homofobi Müslümanlar arasında çok yaygın. İslam bugün reform edilmeli.”
Müslümanları pasifleştirmeye yönelik homoseksüel propagandalar saymakla bitmez. İlk homoseksüel imam diye tanıtılan kişiye, lezbiyen bir imam namaz kıldırmakta, bu namaz LGBT flamalarının üzerinde gerçekleşmektedir.
İlk Müslüman homoseksüel evliliği olarak pek çok yerde haber yapılmakta...
Özel oluşturulan homoseksüel gösterileri ile homoseksüel Müslümanların propagandası yapılmaktadır. Oysa propagandası yapılan bu kişiler, genellikle İslam dini ile ilgisi olmayan, İngiliz  devletinin destekçiliğini yapmakla görevlendirilmiş kişilerdir.
“Hem homoseksüel hem de Müslüman olmaktan gurur duyuyorum” şeklindeki pankartlar, sadece köklü ve sinsi bir oyunun parçasıdır.
 Bir Zihin Kontrolü Paneli: Unbreakable Rope
İslam’ı, haram bir fiil olan homoseksüellikle bağdaştırma amacıyla yapılan algı operasyonu örneklerinden biri “Unbreakable Rope” (Kopmaz Halat) adı altında gerçekleştirilen paneldir. Panelin konuşmacıları ise şu özelliklere sahip kişilerdir:
Asifa Lahore; İngiltere’nin en önde gelen transseksüellerinden biri olarak biliniyor. Homoseksüelliğiyle ve homoseksüelliği konu alan tiyatro oyunlarıyla tanınıyor.
Aria Alagha; Londra’da yaşayan homoseksüel bir sosyal medya uzmanı. Ailesi İran’lı. Müslüman dünyası içinde homoseksüellerin sözde meşru görülmesi için çalışmalar yapıyor.
Khakan Qureshi; 22 yaşından bu yana homoseksüel hayat yaşadığını söylüyor. Yazılarıyla, katıldığı programlarla, anlatımlarıyla, Müslümanlar arasında homoseksüelliği gündemde tutan kişilerden biri.
Peter Tatchell; İngiltere’nin en bilinen homoseksüellerinden biri. Bir çok ülkede homoseksüel evliliklerin yasallaştırılması için örgütlü çalışmalar yapıyor.
Matt Ogston; homoseksüel ilişki yaşadığı kişi intihar edince onun adına kurduğu vakıf üzerinden homoseksüelliğin sözde meşrulaştırılması için faaliyet yapıyor.
Quilliam Vakfı’nın Darwinizm ve Rumilik Propagandası
Quilliam Vakfı, bilim dışı hurafe ve aldatmacalarla yaşatılmaya çalışılan evrim sahtekarlığını yaymak amacıyla birçok faaliyet düzenlemektedir. Bu amaçla, dünyanın farklı ülkelerinden evrimci bilim adamlarını bir araya getirmekte ve konferanslar yoluyla kitlelere Darwinist propaganda yapmaktadır. Fakat bu konudaki asıl faaliyeti, İslam dini ile evrim teorisini kendince bağdaştırmaya çalışmaktır. Bunun için yine Müslümanların içinden hedeflerine uygun çeşitli kişiler seçilmekte ve bu kişiler sözde Müslüman kimlikleriyle ortaya çıkıp evrimi savunmakta, daha da ileri giderek Kuran’da evrimin olduğu aldatmacasını Müslümanlara empoze etmeye çalışmaktadırlar.
Vakıf ayrıca, kendi bünyesinde görevlendirdiği temsilcilerini, evrim aldatmacasını anlatmaları için İslam ülkelerine göndermektedir. Müslüman kimliği altındaki kişiler, özellikle İslami kelimeler kullanarak, her şeyin sözde tesadüfler sonucu meydana geldiği yalanını üniversitelerde, eğitim kurumlarında seminer ve paneller yoluyla yaymaya çalışmaktadırlar.
2008 yılından beri Quilliam Vakfı’nda kurucu danışman sıfatıyla bulunan Usama Hasan, İslam’da evrim olduğu iddiasını ön plana çıkarmakla görevlendirilmiş kişilerdendir. 5 Ocak 2013’te “Müslümanlar Evrimi Yanlış mı Anladı?” adlı bir panel gerçekleştiren Hasan, 29 Ocak 2013 tarihinde de, University of the Third Age’de (U3A) “İslam ve Evrim Teorisi” konulu bir konferans vermiştir. Hasan, evrim teorisine karşı çıkanları bilimden habersiz olmakla itham etmiştir. Dünyanın en büyük bilim safsatası olan evrimi, “bilim” kılıfı altında sunarak; evrime inanmayanları ise “evrim karşıtı” olarak empoze ederek kendince propaganda yapmaya çalışmıştır.
 Quilliam Vakfı’nın kurucu danışmanı Usama Hasan, Müslümanlar arasında sahte evrim teorisini yaygınlaştırmakla görevlendirilmiştir. Hasan, “İslam ve Evrim Teorisi Gerçeği” sunumunu yaparken, evrim teorisine tarih boyunca destek veren kişilerden söz etmiş ve Rumi’den de örnekler vermiştir.
Quilliam Vakfı öncülüğünde yürütülen bu İslam’a aykırı algı operasyonu, İngiltere’nin önde gelen yayın organları tarafından desteklenmektedir. Örneğin, Usama Hasan’ın evrim aldatmacasını anlattığı makalesi, İngiltere merkezli The Guardian gazetesinde yayınlanmıştır.
Evrim sahtekarlığını, İslam alemine yayma projesi için görevlendirilen Usama Hasan, Mayıs 2014’te Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde gerçekleştirilen uluslararası bir konferansa da katılmıştır. 500 öğrencinin katıldığı konferansta “Islam and the Theory/Fact of Evolution” (İslam ve Evrim Teorisi/Gerçeği) başlıklı bir sunum yapmıştır. İslam ülkeleriyle yaptığı toplantılarda, şahsıyla ilgili verdiği bilgilerde kendisini “şeyh” olarak tanıtan Usama Hasan, hem Yaratılışı hem de bilimi inkar eden anlatımlarıyla açıkça İslam’a ve bilime karşı çıkan bir çalışma içindedir.
Usama Hasan, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki konuşmasında Peygamberimiz (sav)’in ismini kullanarak “insanların aşağı hayat formlarından evrimleştiği ile ilgili Muhammedi teori” ifadelerini kullanmıştır. [Peygamberimiz (sav)’i tenzih ederiz] Oysa Peygamberimiz (sav), Kuran’daki ayetler ile Allah’ın varlığının ve Yaratılışın delillerini ortaya koymuş, Allah’ın gökleri ve yeri bir anda yarattığını tüm insanlığa tebliğ etmiştir.
Quilliam Vakfı, bu faaliyetlerin yanı sıra, İslam ülkelerinde birçok resmi ya da özel kurum ile bağlantıya geçerek İslam’ın özüne aykırı olan Darwinist ideolojiyi konferanslar ve toplantılar yoluyla var gücüyle savunmaktadır.
Quilliam Vakfı, İngiliz derin devletinin yüzyıllar önce yürürlüğe koyduğu projeyle paralel olarak, İslam alemine evrim sahtekarlığını kabul ettirmek için çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Bu etkinliklerde ön plana çıkarılan isim, Usama Hasan’dır.
Quilliam Vakfı, İslam ve bilim alanında sözde çalışmalar yapıyor izlenimini güçlendirmek için, özellikle İslami kesimleri etkileyecek farklı organizasyonlarla da bağlantılı görünmeye gayret etmektedir. Bu amaçla, “Muslim Science” isimli kuruluş ile ortaklaşa bir faaliyet içindedir. Vakfın böylece, bilimsel ve dini konularda Müslümanlar arasında otorite gibi görülmesi amacıyla İngiliz derin devletinin desteğini aldığı görülmektedir. Düzenlenen İslam ve bilim konulu konferanslar ise genelde üniversitelerde gerçekleşmekte ve evrim ile İslam dinini bağdaştırma amacını taşımaktadır. İngiliz derin devletinin para, şöhret, makam, itibar gibi dünya menfaatleriyle kendisine bağladığı çeşitli Müslüman görünümlü vakıflar, kuruluşlar ya da akademisyenler bu toplantılarda İslam dinine muhalif konuları çeşitli sunumlarla aktarmaktadırlar.
18-20 Ocak 2013 tarihlerinde Paris Üniversitesi’nde, ayrıca Muslim-Science kuruluşu ile birlikte Londra Üniversitesi’nde “İslam ve Bilim” adı altında düzenlenen konferanslar bu çabalara örnektir. Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Mısır, Fransa, İngiltere ve ABD’den katılan konuşmacıların gündeme getirdiği konular, inkarcı ve anarşist felsefenin zeminini oluşturan evrim teorisidir.
Söz konusu konferans dizisinde Usama Hasan, evrim düşüncesinin tarihiyle ilgili bir sunum yapmış ve bu iddiaların Müslüman medeniyetlerde güya yüzyıllardır var olduğunu, hatta Rumi ve İbn Haldun gibi düşünürlerin evrim teorisini desteklediklerini anlatmıştır.
12-13 Şubat 2015 tarihinde İstanbul’da yapılan “İslam ve Bilim” başlıklı toplantı, İngiliz derin devletinin desteklediği Quilliam Vakfı öncülüğünde gerçekleşmiştir. Toplantıda, yoğun olarak Allah’ı inkar eden evrim propagandası yapılmaktadır. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun başkanlık yaptığı toplantıya, pek çok İslam ülkesinden akademisyenler katılmıştır. Toplantı sonunda yayınlanan ve editörlüğünü Usama Hasan’ın yaptığı 230 sayfalık rapor, İstanbul Deklerasyonu adı altında yayınlanmıştır ve sahte evrim teorisinin propagandasını yapmaktadır. Bu raporun önsözü yine Ekmeleddin İhsanoğlu’na aittir.
Usama Hasan evrim sahtekarlığına kendince destekçi bulmak için Rumi’den örnek verirken aslında İngiliz   devletinin felsefi planını da ortaya koymaktadır. İngiliz  devletinin desteklediği ve örgütlediği grupların ve kişilerin Rumi felsefesini benimsemelerinin asıl nedeni toplumları gerçek İslam’dan uzaklaştırmak, İslam dünyası içinde homoseksüellik ve Darwinist felsefeyi yaygınlaştırabilmektir.
Usama Hasan, 30 Kasım 2013’te Quilliam Vakfı’nı temsilen katıldığı bir başka toplantıda, yine Müslüman yaratılışçıların bilimi reddettikleri iftirasında bulunmuştur. Hasan’ın bu iddiasının tam aksine, günümüzde Müslümanlar, ilmi gerçekler ışığında yaratılışın delillerine ulaşmaktadırlar. Evreni yoktan var eden Allah, bu Yaratılışın bilimsel dayanaklarını da birlikte yaratmıştır. Bu deliller, baktığımız her yerde gözler önündedir. Bugün bilimin her dalı, “yoktan yaratılışı” ispat etmiştir. Paleontologlarca bulunan 700 milyondan fazla fosil, canlıların bir anda var olduklarını ve hiçbir değişim geçirmediklerini ispatlamaktadır. Genetik bilimi ve moleküler biyoloji ise tek bir proteinin bile tesadüfen oluşamayacağını, bir proteinin oluşabilmesi için 60’dan fazla proteinin aynı anda ve aynı yerde var olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu bilimsel gerçek, Kuran ile uyum içindedir. Dolayısıyla Hasan’ın demagojisi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Müslüman yaratılışçılar, Kuran’da gördüklerini, bilimsel delillerde de görmektedirler. Evrim teorisi tümüyle bilim karşıtlığıyken, Yaratılış tam anlamıyla bilimselliktir.
Bilim tüm branşlarıyla evrenin işleyişinde, canlıların vücutlarında ve yaşayışlarında, atomun yapısında, hücrenin içinde ve gözümüzü çevirdiğimiz her yerde müthiş bir ölçü, düzen ve akıl olduğunu ortaya koyar. Aklıyla ve vicdanıyla bakabilen herkes için bu yüksek aklın sahibinin Allah olduğu çok açıktır ve Allah, sonsuz sanatını matematik bir mükemmellik içinde evrende tecelli ettirmiştir. Yüce Allah bu gerçeği pek çok ayetinde bildirmiştir. O ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen olur. (Bakara Suresi, 117)
Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 99)
“İstanbul Deklarasyonu” adlı açıklama bu organizasyonun amacının evrim teorisine destek vermek olduğunu doğrulamıştır. Açıklama şöyledir:
(Kuran’a uygun olmayan ifadelerden Allah’ı ve İslam’ı tenzih ederiz.)
Kuran, bir bilim Kitabı (veya bilimsel gerçeklerin Kitabı) olarak okunmamalıdır.
Kuran’da bilimsel mucizeler (veya deliller) bulma uygulaması zarar vericidir; aynı zamanda bilim ve dine her ikisine zararlı bile olabilir.
Biyolojik evrimin bilimsel gerçekleri ve buna bilimsel olarak reddedilemez insanın evrimi de dahil olmak üzere tüm iddialar cevaplanarak İslam teolojisiyle ve geleneğiyle uzlaşabilir.
Bilim, Allah’ın varlığını ispatlayamaz veya tersini ispat edemez.
Oysa Kuran, bilimsel birçok gerçeğin, hatta günümüzde henüz gerçekleşen kimi bilimsel keşiflerin 1400 yıl öncesinden haber verildiği olağanüstü İlahi bir kitaptır. Bilimsel tüm deliller, Kuran’daki gerçeklerle bağdaşmaktadır. İşte bu nedenledir ki, Kuran’ın pek çok ayeti çok büyük mucizelerle doludur.
Anlaşılan o ki, bu deklarasyonun imzacıları için sorun, onların “kendi teorileri”nin Kuran’a uymamasıdır. Kendi sahte teorilerini Kuran’da bulamadıkları için Kuran’ı reddetme yoluna gitmiş, kendi sahte teorilerini, “İslam teolojisi” adı altında kurguladıkları yeni bir din ile bağdaştırmaya çalışmışlardır.
Söz konusu imzacılar çok yanılmaktadırlar: Kuran, bilimin delillerini göstermekte, bilim de Allah’ın varlığını açıkça, milyonlarca delille ispat etmektedir.
Tesadüfi süreçleri ve evrimi adeta gerçekmiş gibi zannedenlere Allah’ın hitabı şu şekildedir:
Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, Kendisi’nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 40)
O’na icabet olunduktan sonra, Allah hakkında (sözde) ‘deliller öne sürüp tartışanların’ delilleri, Rableri Katında geçersizdir… (Şura Suresi, 16)
Quilliam Vakfı’nın söz konusu çalışmalarına bakıldığında, genel olarak vakıf bünyesindeki tüm faaliyetlerin sözde “Müslümanları reform etme” çabası gibi lanse edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Vakıf, resmi duyurularında güya “yeni bir yorumla insan hakları ve demokratik kültürü yaymak için çalıştıklarını” öne sürmektedir. Oysaki onların “reform”, “yeni yorum” gibi pırıltılı kavramlarla Müslümanlara pazarlamaya çalıştıkları şeyler, “Darwinizm, Rumilik ve homoseksüellik gibi Kuran’a en zıt davranışlar ve felsefelerdir.
Eğer burada kast edilen reform, dinin özüne dönmek, İslam’ın gerçek değerlerini savunmak ve anlatmak olsaydı, Quilliam Vakfı bünyesindeki tüm faaliyetlerde Allah’a imanın güçlendirildiği, Kuran’ın mucizelerinin anlatıldığı, iman delillerinin tanıtıldığı ve Kuran ayetlerinin yer aldığı görülürdü. Fakat Quilliam üyelerinin yazılarında, vakıf faaliyetlerinde ve sosyal medya hesaplarında Allah’ın ayetlerine genellikle yer verilmemektedir.
Vakfın kurucusu Maajid Nawaz kitabında, “Ben ideal olarak tüm Müslümanların ya reform yanlısı Müslümanlar ya da sadece kimliği Müslüman olan vatandaşlar olmalarını isterdim” derken samimi olarak imanı yaşayan bir dindarlığı tavsiye etmemektedir. “Reform yanlısı Müslüman” ifadesi, Nawaz için homoseksüellik gibi haram fiilleri savunan, Darwinizm ve Rumilik gibi İslam karşıtı felsefeleri benimseyen etkisiz, pasif, bir anlamda dine muhalif kitlelerdir. Ed Husain, bu hedefini şu sözlerle ifade etmiştir:
Müslümanların politikaya bakışına reform getirmemiz ve Sufi [Rumi] çizgisi paralelinde geleneksel içtihat bilgimizi yenilememiz gerekiyor.
Bu çabaların samimiyetsiz olduğunun delili Kuran’da oldukça açıktır: Kuran’da evrim yoktur. Bir proteinin dahi tesadüfen oluşması mümkün değildir. 700 milyonun üzerinde fosil hiçbir değişiklik göstermeden günümüze kadar kalmıştır ve tüm canlıların yaratıldığını ilan etmektedir. 700 milyon fosil içinde evrimin gerçekleştiğini ispat eden tek bir tane dahi fosil bulunmamaktadır. Cinlerin, meleklerin, Hz. Musa (as)’ın yılana dönüşen asasının hiçbir evrim geçirmeden bir anda yaratılması gibi, insan da, tüm diğer canlılar da bir anda yaratılmıştır. Bilimin her kolu bu gerçeği yüksek sesle ilan etmektedir. Kuran’ın ve bilimin gösterdiği açık gerçeklere rağmen İslam ile Darwinizm’i bağdaştırmaya çalışmak, sonuçsuz bir çabadır.
Maajid Nawaz, tanınmış ateist ve İslam karşıtı Ayaan Hirsi Ali ile katıldığı bir programda, “Hz. Muhammed’in yaptığı her şeyi desteklemiyorum” demiş ve tıpkı Darwinistler gibi Allah’ın her şeyi “Ol” emriyle yarattığı gerçeğini inkar ederek, insanların bir tür hayvan olduğunu iddia etmiştir. Söz konusu programda şu sözleri sarf etmiştir: “… İki aşırı uç arasında bir denge kurmaya çalıştım. Ama insanlar kompleks hayvanlar.“
 Tanınmış bir ateist ve İslam karşıtı olan Ayan Hirsi Ali, Maajid Nawaz’a destek veren isimler arasındadır. Nawaz’a en büyük desteğin ateist ve İslam karşıtlarından gelmesi kuşkusuz düşündürücüdür.

Maajid Nawaz’ın kendisine ve görüşlerine en büyük destek, bir ateist ve Darwinist olan Richard Dawkins’ten gelmektedir.
 Majid Nawaz’ı destekleyen bir başka ateist ve Darwinist isim ise Sam Harris’tir. İslam’a karşı saldırgan ifadeleriyle tanınan Harris, Nawaz ile birlikte bir kitap yazmıştır.
Adı geçen bu kişilerin en büyük destekçilerinin de İslam karşıtı ateist Darwinistler olması dikkat çekicidir. Maajid Nawaz, İslam karşıtı ateist Sam Harris’in ardından en büyük desteği bir başka İslam karşıtı ateist ve Darwinist Richard Dawkins’ten almıştır. Yaptığı açıklamalarda, “İnsanların dinlerine saldırmalı. Bence dine her fırsatta saldırarak konuşmak gerekir” diyen, “ülkeye alınacak Suriyeli ve Iraklı mültecileri seçerken İslam’a olan inançlarını yitirmiş olanlara öncelik tanınması gerektiğini” iddia etmiştir.”
Çalışmamızın sonuna geldik.
Elbette insanların kendi hayatlarını kendileri belirleme hakları var.
“Ama kişinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter!”
Ayrıca belirteyim ki özellikle dini argümanları kullanarak insanları ifsad etmeye yönelik çalışmalar yapan gruplara karşı dikkat etmek ve uyanık durmak durumundayız. Ülkemizde hani bir grup vardı. Grubun başı kendisinin mehdi olduğunu iddia ediyordu. Yakın zamanda örgütlü suç işlemekten tutuklandı.  Adeta kadınları çırılçıplak soyup ağızlarında İslami tabirlerle güya dini tebliğ  ediyorlardı. Bir diğer örnek olan Fetö ise tesettürü lüzumsuz görmekteydi.
Din bilgimiz, dün bilgimiz ve dil bilgimiz yetersiz ise bu yetersizliği kullanan çok sayıda dahili ve harici bedbahtlar olacaktır.
Ayrıca çağdaşlık adına değerlerimize saldıran benzer tarzda yapılara karşı da uyanık olmak durumundayız.
Demedi demeyin!

Aile Akademisi tarafından Toplumsal Cinsiyet Eşitliği adı altındaki şeytani organizasyona karşı yapılan uyarıyı da gözönünde bulundurmanızı tavsiye ediyorum.

MÜSLÜMANLARI SAPIKLARA DÖNÜŞTÜRME PROJESİ

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ NEDİR?

1. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin (TCE) Anlamı:
Feminist gruplar cinsiyeti ikiye ayırmaktadır. Onlara göre bir doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet (sex) bir de sonradan kazandığımız cinsiyet vardır. Sonradan kazanılan cinsiyete toplumsal cinsiyet (gender) denilmektedir. Kadınla erkeğin sosyal rol ve davranışlarının sebebi doğuştan getirdiği farklılıklar değildir. Bu nedenle kadınlık ve erkeklik davranışları yeniden kurgulanıp değiştirilebilir. Kadınlara bugün bildiğimiz geleneksel anlamdaki erkeklik rolleri, erkeklere de kadınlık rolleri yüklenebilir. Bugün yapılmaya çalışılan şey de budur. Bunun farkında olan akademisyenlerden biri olan Harvard Üniversitesi’nden Dr. Brizendine buna ilişkin şöyle söylemektedir: “Oysa bize insanlardaki cinsiyet ayrımının ailelerin çocukları kız ya da erkek olarak yetiştirmelerinden kaynaklandığı öğretilmişti. Bugün bunun tamamen doğru olmadığını biliyoruz.”,“Özgür irade ve politik olarak doğru davranmak adına biyolojinin beyin üzerindeki etkisini görmezden gelmeyi deniyoruz, kendi doğamızla savaşıyoruz” Gerçekten de TCE bilimsel bir temelden çok, ekonomik ve politik amaçlara sahiptir. Kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarının sosyal rolve davranışlarını da biçimlendirdiğini gösteren pek çok bilimsel araştırma yapılmıştır. Ne var ki, bu tür çalışmalarıyapan akademisyenlerin sesi kısılmakta, dışlanmakta ya da görmezden gelinmektedir. Bu ise en çok “ayrımcılık”sopası kullanılarak yapılmaktadır.
2. Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığının Anlamı:
Ayrımcılık, feminist örgütlerin tasarladıkları kadın ve erkek modelini gerçekleştirebilmek için en sık kullandıkları gerekçedir. “Ayrımcılık” oldukça kullanışlı bir gerekçedir. Çünkü içinde gerçeklikler taşır. Bu gerekçeye dayanarak ulusal ve küresel politikalar yapılmakta, uluslar arası sözleşmeler imzalanmakta ve hukuk sistemi değiştirilmektedir. Halbuki “ayrımcılık” kavramı altında kadın-erkek arasındaki biyolojik temelden kaynaklanan kimi farklılıklar da yok sayılmaktadır. Bugün genetik mühendisliği alanındaki gelişmeler, biyolojik temelde de müdahaleler yapılacağının bir işareti olarak görülebilir. Diğer taraftan kadının iş dünyasında ve özellikle cinsellik endüstrisinde maruz kaldığı sömürü yeterince ele alınmamakta, hatta TCE savunucuları tarafından kadının cinsellik endüstrisindeki uğradığı sömürü “seks işçisi” kavramıyla meşrulaştırılmakta, tahkim edilmektedir.
3.Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Savunucularına Göre Din Bir Ayrımcılık Kaynağıdır.
Toplumsal cinsiyeti tanımlarken resmi belgelerde geçen “toplum” kavramı toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları tarafından başka metinlerde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Bu yaklaşıma göre, özellikle geleneksel değer yargıları, örf ve dinin ayrımcılığın asıl kaynakları olduğu iddia edilmektedir. Burada sadece bazı uygulamaların eleştirilmediğine, toptan bir karşı duruşun olduğuna dikkat çekmek gerekir. Örneğin, toplumsal cinsiyet eşitliği savunusu yapan temel metinlerden birinde şu ifadeler yer almaktadır: “...bu dinlerin dayattıkları toplumsal cinsiyet kalıp yargılarını ve eşitsiz cinsiyet ilişkilerini sorgulama; kısacası din olgusuyla bir hesaplaşma gereksinmesiyle yüzyüze olduklarını düşünüyorum.”
4. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Savunucularına Göre Aile Kadın İçin Tehlikeli Bir Kurumdur:
Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları aileyi bir tehdit ve tehlikeli bir mekan olarak görmektedir. Çünkü onlara göre aile, erkek egemen kültürün devamını sağlayan ataerkil bir kurumdur. Bu sebeple feminist perspektifle yapılan araştırma ve haberlerde aile şiddetin üretildiği bir mekan olarak tanıtılmakta ve aile şiddet kavramı ile birlikte anılmaktadır. Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın da bileşenleri arasında olduğu Türkiye’de Aile İçi Şiddet araştırmasında bu açık bir şekilde ifade edilmektedir. “Araştırma sonuçları hem kadınlar hem de toplum tarafından en güvenli ortam olarak düşünülen ailenin aslında kadınlar için güvenli bir ortam olmadığını göstermektedir. 10 kadından 4’ünün birlikte yaşadıkları erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları, aile ortamının kadınlar için tehdit edebilecek bir kurum haline dönüştüğünü göstermektedir. Bu durum çalışmanın bulguları dikkate alınarak, Türkiye’nin temel politikalarından birisi olan ailenin güçlendirilmesi politikasının, kadının güçlendirilmesi bakış açısı ile yeniden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.” Halbuki dikkatli bir şekilde incelendiğinde, bu araştırmalarda manipülasyon, algı yönetimi ve çarpıtmaların kullanıldığı görülmektedir.

5. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Cinsel Özgürlük Söylemi:
Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları namus kavramını ataerkil bir kavram olarak ele almaktadır. Buna göre namus kavramı kadının erkek tarafından kontrol edilmesini sağlayan; ayrımcılık ve şiddet üreten bir kavram olarak ifade edilmektedir. Bu yüzden kadın hareketlerinin talepleriyle TCK’ dan edep, ırz, namus haya gibi kavramlar çıkarılmıştır. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, kadının “annelik rolüne” yapılan vurguyu tehlikeli olarak değerlendirmektedir. Son yıllarda özellikle üreme teknolojilerindeki ilerlemeler kadının annelik rolünü en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Evlenmeden (sperm bankaları) doğurmadan (yapay rahim)ve emzirmeden (süt bankaları) mümkün olabilecek bir “anneliğin” imkânları var edilmeye çalışılmaktadır. Hatta bugün yumurta bankalarının da devreye girmesiyle “erkek” ve “kadına” ihtiyaç duyulmadan çocuk üretiminin mümkün olduğu söylenebilir. TCE savunucuları 18 yaşın altındaki evliliklere karşı çıkarken 15-18 yaş arasındaki karşılıklı rızaya dayalı cinsel birliktelikleri savunmaktadır
6. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikalarını Kimler Desteklemektedir?
TCE hem pek çok Batılı devlet hem de pek çok Batılı uluslararası kurumlar tarafından desteklenmektedir. Bunlar arasında Almanya Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı, Fransa Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Soros Vakfı, Norveç Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği gibi kurumlar bulunmaktadır. Ulusal ve küresel sermaye TCE’nin desteklenmesine özellikle büyük önem vermektedir. Türkiye’de TÜSİAD TCE’nin en güçlü destekçileri arasındadır. TÜSİAD TCE’yi yaygınlaştırmak için bünyesinde bir çalışma grubu da oluşturmuştur. Ayrıca ismini de (Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği) “adam” kelimesinin “ayrımcı” olduğu gerekçesiyle geçtiğimiz yıl değiştirmiştir. Ulusal ve küresel sermayenin toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklemesinin arkasında kadının istihdamının arttırılıp “ucuz iş gücü” oluşturulması yatmaktadır.
7. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Cinsel Yönelim:
Biyolojik cinsiyetten farklı olarak, heteroseksüel, homoseksüel ve biseksüel olmak üzere 3 farklı cinsel yönelim tanımlanmaktadır. Heteroseksüel, karşı cinsiyetteki bireylere cinsel ve romantik anlamda ilgi duymayı, Homoseksüel aynı cinsiyetteki bireylere cinsel ve romantik anlamda ilgi duymayı ifade etmektedir. Erkek homoseksüellere gay, kadın homoseksüellere lezbiyen denmektedir. Biseksüel ise hem aynı hem de karşı cinsiyetteki bireylere cinsel ve romantik anlamda ilgi duyma olarak ele alınır.
LGBTİQ+’nın Açılımı Nedir?
Farklı cinsel yönelimleri kullanmak için kullanılan bir kısaltmadır.L(Lezbiyen) kadın olup kendi cinsine cinsel ve romantik ilgi duyan, G (Gey) erkek olup kendi cinsine cinsel ve romantik ilgi duyan, B (Biseksüel) hem aynı, hem karşı cinse cinsel ve romantik ilgi duyan, T (Transeksüel) operasyon geçirerek bedenlerini karşı cinsiyetin bedenine dönüştüren, İ (İnterseks) bedenleri ve üreme sistemleri tam olarak erkek ya da kadın üreme sistemi olmayan, Q (Questioning) henüz LGB olup olmadığına karar verememiş bireyleri, + ise kendini herhangi bir cinsiyet kimliğinde tanımlamayan bireyleri ifade etmek için kullanılır. TCE ve cinsel yönelim savunucuları arasında güçlü bir iş birliği söz konusudur. Toplumsal cinsiyet eşitliği savunusu yapan pek çok metinde aynı zamanda cinsel yönelim savunusu da yapılmaktadır. Feminist örgütlerin Türkiye’de en önemli kazanım olarak gördükleri İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesinin 3. fıkrası eşcinsellik ve biseksüelliği de güvence altına almaktadır. Ayrıca Türkiye’deki en eski eşcinsel dernek olan KAOS GL’nin yayınladığı fon rehberinde 79 devlet ve STK bazındaki uluslararası örgüt LGBT çalışmalarının yaygınlaşması için fonlama yapmaktadır. Bu örgütlerin büyük bir kısmı aynı zamanda TCE çalışmalarını da desteklemektedir. Bu bakımdan TCE çalışmaları aynı zamanda LGBT örgütlerin üzerinden gideceği yolun taşlarını da döşemektedir.
8. Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (ETCEP) Projesi Nedir?
TCE politikaları bakanlıklar arası bütünleşik bir politika olarak uygulandığı için her bakanlık kendi hedef grubuna yönelik çalışmalar planlamakta ve uygulamaktadır. Bunların Milli Eğitim politikalarındaki örneklerinden birisi ETCEP’tir.
“Yeniden yazmaya var mısın?”sloganıyla toplumsal kadın erkek rollerinin yeniden yazılmasını hedeflemekte ve bunu da öğrenciler üzerinden gerçekleştirmektedir. 2 yıl boyunca pilot uygulama olarak 10 ilde, 40 okulda yürütülmüş, 57.000 öğrenciye ulaşılmıştır. Projenin pilot uygulama sonrasında sürdürülebilirliğinin sağlanacağı çeşitli yetkililer tarafından ifade edilmiştir. Proje British Council ve AB tarafından finanse edilmektedir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı 6 Ocak 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, “ Bakanlığımızın gündeminde bu alanda devam etmekte olan bir proje yoktur.” ifadesine yer verilmiştir. Ancak bu açıklama tatmin edici değildir.
9. Türkiye’de TCE Politikalarının Yasal Dayanakları Nelerdir?
Türkiye, uluslararası mevzuatlar çerçevesinde TCE eşitliği politikasını bakanlıklar üstü bir ana bir politika haline getirmiştir. Türkiye’nin, 2011 Mayıs ayında ilk imzacısı olduğu, kısa adı “İstanbul Sözleşmesi/Konvansiyonu” olan uluslar arası sözleşme bu perspektife dayanmaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 5 yıllık TCE Ulusal Eylem Planı (2008-2013) hazırlamış ve uygulamış ve TCE politikasına dayalı uluslararası belgeleri esas alan kanun ve yönetmelikler çıkarmıştır. 2012 yılında ise İstanbul Sözleşmesi’ne dayanarak “Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanun, özellikle “kadının beyanının delil ve belge aranmaksızın esas kabul edilmesi” sebebiyle kamuoyunda tepki çekmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, sadece Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yürüttüğü bir politika olarak değil, bakanlıklar arası bütünleşik bir politika olarak uygulanmaktadır. Bu uygulama Ulusal Eylem Planı’nda ve AB müktesebatında “Gender Mainstreaming” stratejisi olarak isimlendirilmekte ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilişkilerinin gündelik yaşama yansıtılması için politik karar alıcıların gerçekleştirdiği etkinlikleri entegre eden politik ve teknik bir süreç olarak açıklanmaktadır. Örneğin devletin yaptığı dokuzuncu ve onuncu kalkınma planları TCE’ye duyarlı olarak yapılmıştır.
10. TCE Politikalarına Neden Karşı Çıkılmalıdır ve Neler Yapılabilir?
* Ülkemizde “toplumsal cinsiyet eşitliği” temel bir politika olmasına rağmen, bu kavramın ne anlama geldiğiyle, toplumsal sonuçları ve değerlerimizde yaratacağı erozyonla pek ilgilenilmemektedir.
* “Toplumsal cinsiyet eşitliği” diye bir şeyin mümkün olup olamayacağı ya da bu kavramın bilimsel mi yoksa politik bir argüman mı olduğu konuları tartışılmamıştır.
* Toplumsal cinsiyetin kültür tarafından şekillendiğini savunan aktivist ve kuramcıların bize hangi kültürün toplumsal cinsiyet algısını esas almamızı önerdiği tartışılmamaktadır. Önerilen cinsiyet algısının doğruluğu bir hipotezden ibarettir.
* TCE’nin en iyi uygulandığı ülkelerde (İzlanda, Finlandiya, İsveç, Norveç) kadın ve aileye yönelik problemler önlenebilmiş değildir. Aksine kadına yönelik şiddet, boşanma, intihar, bağımlılık oranları oldukça yüksektir.
*Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine dayalı politikalar erkek ve kadını birbirine karşı rekabete yöneltmekte ve çatışma dilini kullanmaktadır.
* Kendi kültür ve medeniyet kodlarına uygun olmayan ve muhtevası tam irdelenmeden ve de araştırılmadan uygulanan politikalar kadına yönelik sorunları çözmeyecek, bilakis artıracaktır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011yılından bu yana kadın cinayetleri giderek artmaktadır.
* Toplumsal cinsiyet gelenek/örf/din gibi kaynakları “ayrımcılık” üreten bir tehdit olarak tanımlayıp, çocuğun, Batılı feminist ve LGBTİ lobisinin kadınlık ve erkeklik anlayışına göre yetişmesine hizmet edecektir. Böylelikle toplumun tamamı sömürüye açık hale gelecek, bu sömürüye direnme odakları devreden çıkarılacaktır. Böylelikle yeni yetişecek nesiller seküler, hedonist, materyalist değerler sistemini içselleştirmiş, kendi değerlerine yabancılaşmış şekilde yetişecektir.
* TCE’yi esas alan tüm yasal anlaşmalardan ve çalışmalardan bir an önce vazgeçilmelidir. Nitekim Hırvatistan’da İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması geniş ölçekli tepkilerle karşılanmış, Macaristan, üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmaları programını yasaklamış, Bulgaristan Anayasa Mahkemesi ise İstanbul Sözleşmesi’nin anayasaya aykırı olduğuna karar vermiştir.
* Kadın ve erkeğin cinsiyet kimliğinden kaynaklanan farklılıkların sosyal yaşamda ne gibi farklılıklara yol açacağı konusu ajite edilmeden bilimsel ve ilmi veriler ışığında değerlendirilmelidir.
* Kadın ve erkeklik rollerine ilişkin yerleşik algılara toptancı bir şekilde yaklaşılmamalıdır. Olumlu algı ve uygulamalar desteklenmeli, olumsuz algı ve uygulamalar değiştirilmeye çalışılmalıdır.
* Cinsiyet ayrımcılığının kaldırılmasının yolu kadının erkeklik, erkeğin de kadınlık rollerine yaklaştırılması değildir. Bu, cinsiyet ayrımcılığının değil, cinsiyetler arasındaki farklılığın kaldırılmasına hizmet eder. Erkeğin de kadının da yapabileceği ortak iş, görev ve roller olduğu gibi cinsiyet farklılıklarından kaynaklı olarak her bir cinsiyetin daha kolay ve doğasına uygun işve görevlerin de söz konusu olabileceği hesaba katılmalıdır.
* Kendi değer ve medeniyetimize dayalı olarak kadının ve erkeğin uğradığı haksızlıkların önüne geçecek teoriler, modeller geliştirilmeli ve bunların uygulama alanları geliştirilmelidir.


FEHMİ DEMİRBAĞ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder