30 Aralık 2013 Pazartesi

tarihten bir yaprak!




BU UNUTULUR MU?
 
Lütfen sonuna kadar okuyun ve okutturun. 
 Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere,150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na Hapsedildi. Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48.
Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri Tutuluyordu.12 Haziran 1920'ye kadar Iki yıl boyunca Her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi… 
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların Yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle,kampların İngiliz komutanları,azılı Türk Düşmanı haline gelmişlerdi. Savaş bitmişti.Ancak,Kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri Teslim etmek,İngilizlerin işine Gelmiyordu.Çünkü,olası yeni bir savaşta,Bu askerlerin Yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından,İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. 
Çözüm Toplu katliamdı…Askerlerimiz,Mikrop kırma bahanesiyle,süngü zoruyla Dezenfekte havuzlarına sokuldu.Ancak;Suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı..
 Mehmetçik,Suya daha ayağını soktuğunda,aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu. Ancak,İngiliz Askerleri,dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.Mehmetçikler,Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak,Bu kez İngilizler havaya(başlarının üzerine) ateş etmeye başladı.Askerlerimiz, ölmemek için,çömelerek başlarını suya soktular.Ancak,başını Sudan kaldıran artık göremiyordu.Çünkü gözleri yanmıştı… 
 Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi Ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu.Bu vahşet,25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM.' de görüşüldü.Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler Bir önerge vererek,Mısır'da esirlerin Krizol banyosuna sokularak,15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini,Bunun faili olan İngiliz doktor,Garnizon Komutanı ve Askerlerin cezalandırılması için,TBMM' nin teşebbüse geçmesini istediler.
 Ancak,Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı.Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de Bu hesap sorma işi Unutuldu gitti.Ama onlar Unutmuyorlar…Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp,dünya kamuoyuna Sunuyorlar.
En üzücü olanı da Malum birilerinin,Bu karalama kampanyalarına çanak tutması… ERMELİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR. BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.!!!


29 Aralık 2013 Pazar

BEN Kİ;



KELİMELERİN EFENDİSİ!

günlerden pazar,
çıkmadım dışarı...
canımda sıkkın,
madem dedim,
bütün gün evdeyim,
birikmiş kelimelerim var,
onları istifleyeyim.
ben ki kelimelerin efendisi,
onları ihmal etmeyeyim.
önce gruplara ayırdım onları,
hüzün kokanlar buraya,
bir bebeğin ağlamasına,
pazardan atık toplayan anneye,
belki bir maden işçisine,
acı çekenlere...
ta ötelere ve hatta...
misal, arakana!
gözyaşı olarak,
en çokta dua!
yerleştirdim bütün dünyaya!
newyorkun evsizlerine,
kimsesizlerine!
ihanet kokan kelimelerimi,
korkarak tasnifledim
sevdayı anlatanlar azalmışlar,
gülünç kelimelerim,
tükenmiş!
acı ve ızdırap yüklenmişler...
ben ki, kelimelerin efendisi,
tutsağıyım onların...
şiirlik olanlar başka görevde,
siyasilerin dillerinde,
...
günlerden pazar,
kelimeler mezar...
...
kelimeler münafık,
herkes kadar ikiyüzlü,
hangisine sarılayım,
hangisiyle neyi anlatayım,
ifadeler pürüzlü!
...
karışık, herşey,
her şey hep şer!
...
ben ki kelimelerin efendisi,
dillendiremezsem onları,
onlar bana sahip,
ben onların kölesi...
...
bugün pazar,
çıkmadım evden dışarı,
istedim ki,
birikmiş kelimelerim var,
onları,
akıl çekmecelerine koyayım,
gönüllere de...
...
yaşlanmış olmalıyım,
artık onlarla,
yalnız baş edemiyorum,
...
bir ihtimal,
işim kolaylaşır diye,
umut kelimesini aradım,
...
gün bitti...
bulamadım...
...
yığınlarca kelime intizamsız,
herbiri gevezeye sakız...
...
ihtimal, gün gelir,
lazım olur diye,
hiç olmaz ise harfleri,
bir bebeğin,
ilk nefesinde sakladım!
...
bugün günlerden pazar,
belki de nazar...
yemeden azar...
kötü sözden saklandım!
...
şairiz ya; kelime ustası,
uslandım!









28 Aralık 2013 Cumartesi




ONİKİ EYLÜL


mazbut,
kaygıları olan bir adam,
hayattan başka,
kimseyle kavgası olmayan...
bir lokma kopardı,
elindeki simitten,
bir lokmada martılar için...
aklında türlü düşünceler,
hemen sahilde,
çıkılmaz hesapların içinde...
gözler, batmakta olan güneşte,
içi ateş dolu,
öfke!
henüz çıkmış cezaevinden...
...
tam otuz yıl önce,
daha dün gibi hatırında,
onsekizinden,
onsekiz gün almadan...
girmesi kodese!
öldürmüştü kendi yaşlarındaki,
bir vatan hainini,
unutmuştu sebebini,
sanırım siyasiydi!
hafifletici sebepler derken,
kırılmadı kalemi,
tam otuz yıl hapis yedi!
öldürdüğü sağcı mıydı,
solcu mu?
kendi neydi,
onu da bilmiyordu...
hatırlamıyordu!
o kendisini cezaevinde unutmuştu!
...
otuz yıla,
fax girdi...fotokopi!
renkli televizyon,
bilgisayar,
cep telefonu!
iletişim çağı girmişti,
onun bağlantısı,
ömrüyle kesilmişti?
...
vurmasaydım, dedi!
içindeki maktülüyle yaşadı,
birlikte yaşlandı!
...
o içerdeyken,
dünya yaşlandı,
gözü yaşlı anası, babası,
kalmamıştı akrabası...
onsekizinde yaşlı bir adam,
çıkmıştı cezaevinden!
...
yıl bin dokuzyüz seksen,
zaman yerde iki seksen...
...
ihtilal dedi büyükler,
oysa o daha çocuktu!
bir başka çocuğun katili,
hep sordu da içerde,
ya benim katilim nerde?
...
duvarlara yazdığı yazılar,
ve ona yazılan kader!
yaşasın diyordu,
yada kahrediyordu!
bilmiyordu ki,
başkalarının oyunu,
o daha çocuktu,
sanki oyun oynuyordu!
...
aşkı bilmedi,
hayal kurmak belki,
şairlerden öğrenmişti,
çıkınca mahpustan,
bir simidi paylaşmak,
özgürlüğün kuşlarıyla...
tek hevesi!
...
bedeni girince cezaevine,
o içine hapsetti ruhunu,
otuz yıl hep sustu...
...
hayal meyal,
o günler...
yok yok yok!
ekmek, gazyağı, sanayağı!
bir umut vardı;
ölmeliydi bütün vatan hainleri!
öyle diyordu siyasiler,
devletin büyükleri!
herkes kin ekip,
nefret biçiyordu?
eylüle çeyrek kala,
konuştu elindeki silahı!
kurşun konuştu,
namlunun ucundaki sustu!
türkiyem sustu!
yaşanılan, aslında kabustu!
...
o şimdi,
mazbut...
bedeni ona tabut!
bir adam,
özgür...
sahilde ve hayatta!
...
Türkiyem aynı,
değişmemiş,
duvarlara yazılmıyor yazılar,
şimdinin duvarları değişmiş ya da,
facelerde, twitlerde aynı öfke,
yaşasın ya da kahrol!
...
ekmek var, şükreden yok!
gazyağı yok, doğalgaz var!
sanayağı obezite!
türkiyem aynı,
cümbüş derdinde!
...
artık ölmüyor,
onsekizinde delikanlılar,
onlar sokaklarda zombiler,
ruhsuz cesetler,
türkiyem sanki,
birbaşka cezaevinde!
...
zaman aynı,
figürler değişik,
zindan aynı,
gardiyan başka!
...
şimdi, şu an,
tutsa kalabalıktan birini,
dese yapman yazıktır,
gelmen oyuna...
sizi de sokacaklar ya mapusa,
ya tabuta...
yeni ünvanımı olur, yoksa;
deli!
...
şu satırlardan,
anlayan varsa...
işte o da...
onlardan biri;
bel ki zırdeli!
...
simit bitmiş,
güneş batmıştı...
adam...
çoktan kalabalığa,
karışmıştı...
ondan geriye,
bu karalamalar kaldı;
o adam;
babamdı!

fehmi demirbağ

çekmiş olduğumuz bir reklam filmi...

27 Aralık 2013 Cuma

ŞİMDİ REKLAMLAR!





DOKTOR ÖLECEK MİYİM?

ben ne anlarım sistemden,
rejimden, devletten, hükümetten...
sen bi de, ölecekmiyim derdimden!
fakirlik zor zenaat!
poliste can korkusu,
ben de açlıktan ağız kokusu!
askerde yediğim dayaklar,
unutturdu anamdan yediklerimi...
öğretmenim de az dövmediydi...
sevdamda olmadı ki benim,
al dedi anam bu gızı,
bağladı başımızı...
gördük ya atamızdan,
bizde dövdük elgızını!
dohtor;
altı boğaz bakar elimize,
nasıl yanak derdimize!
tam 3 aydır gan gelir genzimize...
zahar, geçen yıl gaptım,
gurbette gış boyu çıplak yattım.
ne gazandım gönderdim evime,
gönderdiğim yetmez ki, nafile...
bana bi haller olursa...
kim bakar yetimlerime?
...
ben halleşeyim dohtorla,
bir telefon gelir,
çıkar doktor dışarı...
odada televizyon,
televizyonda haberler...
haberci garı anlatır vır vır!
söyler ki memleket garışır!
hocayla başvekil gapışır!
bir öksürük daha tutar beni,
sanki ciğerim yapışır...
dershaneler gapanacakmış...
vışşşş!
benim veletlere ne?
hiçbiri bilmez ki okul?
sanki benimkiler değil, kul!
bakanların paraları,
ayakkabı kutusunda...
benimkilerin akılları ayakkabıda!
...
muhalefet çıktı ardından,
farklıymış gibi onlardan...
...
bir o, ona diyor,
beriki farksız ondan!
...
dohtor gelmeyecek sankim,
çokta oldu gideli!
...aha! haberler bitti,
ekranda bir yorumcu,
fularlı gazeteci;
bağrınıp duruyor,
sanki beni okuyor!
"fakire ekmek yok,
zenginin mezarı mermerden,
hak hukuk ekmek arası,
ekmek; kimine yokluğu çile,
kimine varlığı obezite!
garibin bebesi aç,
kiminin itine mama paristen!
saunada terleyenler,
alınterini hakir görenler!
memleket yedi bölge,
taksimi az bulanlar taksimde,
sokağa çıkasım var,
dağlara da...
bağırasım,
avaz avaz!
tepkiliyim ya...
öfkeliyim...
hakkım yendi,
haklarımız,
en çok ta...
hayallerimiz!
kavgalara karışasım,
yumruklar sallamak,
saymadan hemi de...
karışasım var,
karıştırasım!
devrimler yapasım,
tarihler yazasım,
yıkasım,
dökesim geliyor!
ağız dolusu,
küfürler edesim!
bugün böyleyim işte,
yarın belki pişman!"
...
dohtor henüz dönmedi,
ben odada yalınız!
tv de bitmez programlar!
aha da şimdi;
reklamlar!

24 Aralık 2013 Salı

ben varım,



RECEP TAYYİP ERDOĞAN


kasımpaşada,
fatihin,
gemileri indirdiği yamaçta,
hayaller kurardık...
bakıpta haliçin,
katran sularına,
nefesimizi tutar...
pis kokusunda,
cenneti arzulardık...
oyunlar oynardık,
sen fatih olurdun,
akşemsettin, hocamız,
bense ulubatlı...
dayanırdık şehrin surlarına,
bizansın istanbuluna!
ayasofyayı açardık önce,
ferman buyururdun,
kırardık zincirlerini...
tekbirler getirirdik,
sevinçten...
sense,
çaktırmazdın,
bakışlarını saklar,
gizlice ağlardın!
bacılarımız derdin,
örtünmeli!
yetimlerse sevinmeli...
adil düzen,
gömleğimizin rengi!
oysa yamalı giyinen,
mahallenin garip,
fakir çocuklarıydık!
başkalarından farkımız,
zengin hayallerimizdi...
sen ki mahallemizin abisi,
teşkilatın reisi...
biz kırk kişi iken,
içimizden biri,
şimdi asrın lideri!
oysa mahallede,
kimse ciddiye almazdı bizi,
dürüst çocuklardık,
o kadar!
bir sen,
içimizdeki büyümüş çocuk,
kocaman laflar ederdin,
belki biz bile oyun derdik,
sana gülerdik!
öyle ya hak gelecek,
batıl zail olacak!
hayali cihan değer!
kasımpaşa yamaçlarında,
hayatın yamaçlarında,
yürütülmesi gereken onca gemi!
haliçin sularına döşeli,
tarihten ve cehaletten mamul,
kocaman bir zincir...
kırılması gereken onca da put!
uzanan eller ibrahim,
sabır içimizdeki ateş!
bizse oyun peşinde,
39 sergüzeşt!
surda açılan gedik!
hep peşindeydik!
zamanla,
oyundan dönenler oldu...
yar göğsüne baş komadan,
ölenlerde...
savrulup sönenlerde!
derken,
one minute!
...
biz,
oyun oynadığımızı sanırken,
sen...
oyunu ciddiye almışsın,
bir bakmışız,
cidden fatih olmuşsun!
şimdinin bizansıysa,
hepten ciddi!
...
pensilvanyadan çandarlı;
telavivden ayarlı,
obama oyunbozan!
hocamın deyişiyle,
bremen mızıkacıları!
...
şimdi anladım seni abi,
"oynanan oyunu,"
o zamanlar oynadığımız oyun,
sen şimdi cidden fatih olmuşsun,
bense asıl şimdi,
cidden ulubatlı!...
...
rüzgar tenimizi savurdu,
şimdi biz ihtiyar çocuklar,
çocukken oynadığımız oyunu,
yeniden oynayacak!
yeni nesil,
asımın eskimeyen nesli!
...
istanbul yeniden feth olunacaktır!
onu feth eden komutan,
ne büyük komutan!
feth eden asker,
ne büyük asker!
tarih bu,
yeniden...
tekerrür eder!
...
kasımpaşa yamaçlarında,
yeniden tekbir sesleri!
....
artık 40 çocuk değiliz lakin,
milyonlar çoktan...
kudüs hayalinde...
bir kısmı; endülüs!
...
abi;
selahaddin eyyubi de,
olur musun?
..
tarık bin ziyad?
yakarız değil mi,
gemileri?

....
demek isterdim!
...
alkışlar, iltifatlar, övgüler!
ya da lanetler, sövgüler!
arasında bırakıldın ya!
ne desem!
...
ya devlet başa!
ya kuzgun leşe!
...
yezid gibi yaşayıpta,
hüseyin gibi anılmak isteyenler,
anlamaz ki beni!
...
en çokta;
17 yaşındaki,
masum kızın şehadeti,
mısır meydanından...
seni bize geri getirdi!
...
abi,
haddime değil belki,
bu kez büyük oyuna,
oyun bozanları alma,
alma aramıza mızıkçıları,
adı soyadında olsa,
misal!
...
hocamız derdi ya,
önce ahlak ve maneviyat,
işte öyle yani,
ikinci yarı başlıyorken,
elzem;
itikat ve fikriyat!
...
kimse aldanmasın,
kravatlı halimize,
üniforma kefen,
rütbe şehadet!
...
sen bize işaret et!
...
dilimiz öfkeliyse,
uğradığımız haksızlıklara,
ümmetin perişanlığına...
rabbim!
sen yine de zikrimize,
beddua değil,
dualar nasb et!
...
kardeşlerimize de,
bize de,
tevbeler kapısı;
cümle kapısı!
...
bakanların değil,
görenlerin ordusu;
ak neferler,
hakkın yolcusu!
...




23 Aralık 2013 Pazartesi

OKUMA ZAMANI!

CEMAATÇİLER VE AKPARTİLİLER!



 BU YAZI ÇOOK ÖNCE YAZILDI! 

ŞİMDİ OKUMA VE PAYLAŞMA ZAMANI!




Düne kadar, birazda iğdiş etme maksatlı olarak biz İslamcılar(!) Mustafa Kemal lafzı geçince “Beton Kemal” deyip istihzai bir tavır sergilerdik. 
Rejime alternatif olduğumuzu iddia ederdik!
Şeriat gelecek, adil düzen insanları adaletle idare edecekti.
Bunu savunan insanların inançlarından başkada sermayeleri yoktu.
Derken…
Bir rüzgar esiverdi…
İslamcılar iktidar sahibi oluverdiler bir şekilde…
Paraları oldu!
Makamları!
İktidar sahibi de oluverdiler nihayetinde…
Onları o mevkilere getiren düzen eleştiriciliği yerini “ıslahatçılığa” ve maslahatçılığa” bırakıverdi.
Herşeyi betondan ibaret bildi.
Devrim, ya da hasreti çekilen İslami düzen “çimento” eşdeğerli oldu.
Şehirlere doluştular ülke nüfusunun %75’i.
Köyler boşaldı.
Şeherliydi artık onlarda!
Türkün ateşle imtihanı bitmiş, yerini farkına varamadıkları Kapitalizm ile olan müthiş mücadelesi başlamıştı.
Önce belediyeler iktidar olma şansını verdi, İslamcılara!
Belediyeler ise rant denilen geçimin gümrük kapısıydı.

SORU: Hep merak ederim; zabıta kontrolu dışında imar yapılamıyorsa memlekette: Şehirlerimizin çarpık yapılaşmasına imza atanlar bu memleketin okumuş çocukları değil midir? Hani okumuşluk cehaletin engeline elzem sebep idi?

Nüfus sair sebeplerden yığılınca şehir merkezlerine, 50’li yılların apartman hayatı komün tarzda sitelere dönüşerek mahalle kavramını çekip kopardı hayatımızdan. Mahallenin yerini alan siteler bukez mahallenin esnafı denilen yapıyıda AVM lere bezediler.
Hadi vahşi kapitalizmin modernite ile işbirliği mekanik insan yaratmaya çalışırken Müslümanca bir ayrıntı ne zaman aklımıza gelecek ki?

SORU: Yapılan sitelerde çağdaşlık gereği havuzlu filan olmakta. Yani komşular yıl boyu birbirlerinin mahremleriyle görsel halvet içinde olmaktalar. Yoksa bu hal toplumun ar duygusunu yok etmeye yönelik sinsi bir icraat mıdır? Ya da bu yorum benim yobazlığıma mı verilmelidir?

Bu inşaat sektörü denilen mekanızma neden sadece şehirler için sözkonusudur? Hala şu yüzyılda ahırındaki hayvanlarıyla iç içe yaşayan köylerimizin modern açıdan yapılanması rant olmadığı için mi göz ardı edilmekte?

Modern köyler ile şehirden köylere tersi göç mümkün değil midir?

TOKİ nin Köysel hali olmaz mı?

Boşta gezen ziraat mühendisleri her bir köye atanamaz mı? İlim köylere tv ya da cep telefonu ile mi girecek? Ya da beyaz ekmekle? Tezek yakımı “doğal” mı karşılanmalı?
Bitkiyi, hayvanı şehirden yani insandan uzaklaştıran beton zihniyet yapılan parklarla kendini avutmakta! Egzos kokuları arasında hanımeli kokularının rüknu ne ki?

Hadi plağı başa alalım!

*********

Adem varlık alanına sorumlu bir şahsiyetve yaratılmışların şereflisi olarak olarak sürüldüğünde, yanı başında ‘sükun bulması’ için yaratılan eşini buldu.

Meleklerin secdesi ile değerleri alemlere duyurulan bu aileye cennet mekanı ve tek istisna ile sınırsız nimetler sunuldu.

Adem ve eşi sonsuzluk/doymazlık histerilerine kapılıp ‘yasak ağaca’ yaklaşınca ‘inin oradan’ (ihbitu) uyarısı/cezası ile mekan değişikliğine uğratıldılar.

Yeryüzünde şaşkın birer sürgün olarak dolaşırlarken vahyin klavuzluğu ile ikinci kez yerleşikliği öğrendiler.

İnsanlığın ilk adresinde meskun hayatı başlattılar.

Dağların ve taşların yabaniliğinden, denizlerin ve çöllerin ilkelliğinden eşyanın isimlerini öğrenerek fıtrata paralel davranışlar geliştirdiler.

Ateş yakmayı, düğüm atmayı, sayı saymayı, toprağı eşmeyi öğrendiler.

Baharın, yazın, güzün, kışın sırrına erdiler. (S.Karakoç)

Cennetten yeryüzüne gölgeler düşürdüler.

Rablerinden aldıkları kelimeler ile eşyaya şekiller vermek ve eşyayı kullanmak gibi pratik ihtiyaçların ötesinde eşya ile bir, mana dili de geliştirdiler.

Eşyanın bir amaca mebni tasarrufundan kaynaklanan bu ontolojik dil ete ve kemiğe bürünüp zamana ve mekana yayılınca da ‘şehir’ oldu.

İnsan şehir adlı beşiğin kaldırımlarında emekleyen bir bebek; şehir ise insanın kucağında ninniler ile büyüyen bir insan oldu.

İnsanın kadim yürüyüşü devam ettikçe şehirler isimsiz okullar gibi insanlar yetiştirdi, gökten yere yıldızlar buyur etti, medeniyetler biriktirdi.

İnsan kendisine okul olacak şehirler kurdu; şehirler kendisine mimar olacak insanlar yetiştirdi.

Şehirde farklı tarzı, davranışı, algısı ve aklı ile örnekler çoğaldıkça çoğaldı.

Şehirler toplumsallaşmanın araçları olarak bir çağdan bir çağa nesiller yaratırken insan teki de hem cinslerinin arasında duyguyu, düşünceyi, eylemi öğrendi.
Şehir akademiler, mektepler, medreseler ile insana bağrını açtı; insan ise bir gözü ile şehrin mürekkebini yudumlarken diğer gözü ile şehrin ana arterlerinden kılcallarına mürekkep taşıdı.
İnsan şehir üzerinden mensubiyet şuuruna ait güven dalgaları ile aklını ve kalbini olgunlaştırdı.

Şehir üzerinden şubeleşen, farklılaşan, rengarenkleşen insan, şehrin yollarından başka şehirlere yollar tüketti.

Bazen şehirlerden şehrine, heybesinde hayat yüklü kelimeler ile bazen de kılıcında kan lekeleri, yüzünde yabancı çizgiler, ağzında elfaz-ı küfr döndü.

Şehir onu besliyor o şehri besliyordu.

İnsan yasak ağacı yoklayıp ayıp yerleri ile ulu orta yerde dolandıkça şehir yapraklarını bedenine doluyor; ona bir biçem, bir içerik kazandırıyordu.

Şehir insana takva elbiseleri giydiriyor, süs kazandırıyor ya da şehir insanın elbiselerini sıyırıp çirkin yerlerini göstererek cennetten uzaklaştıran belalar veriyordu.

İnsan kah İbrahim ve İsmail oluyor, Kabe’nin duvarlarını yükseltiyor, ziraatsiz ölü bir vadiye şehir tadında can suyu akıtıyordu; kah fil ordularının sahibi oluyor, ya da Haccac oluyor Kabe’yi, kutsal şehri yağmalıyor, bombalıyordu.

An oldu şehre uzak kaldı insan ya da şehirden uzaklaştırıldı. Sanki irfan ve hikmet yüklü bulutlar çekiliyor da üzerinden kupkuru dudakları kalbinden ve ruhundan akıp yüzünde birikiyordu.

İlahi ruh dokununca çarşısına, mabedlerine ve sokaklarına, barış ve esenlik yurduna dönüşüyor, aziz bir belde oluyordu şehir.

İblis ve karanlığı kollayan fesad şebekesi dolduğunda ise bulvarlarına şehrin, kan kokuyordu buhur yerine geceler, dikenli fısıltılar akıyordu çatılarından çok katlı evlerin.

Şehir insanın yeteneklerini sunduğu bir platformdur, sahnedir. Mağaradan gölgeler yansır bazen şehrin perdelerine. Bazen sicim suretinde gözyaşları ıslatır şehrin elbiselerini, dekorunu. Bazen de onurlu okuyucular doluşur orta yerine zamanın ve ‘Ve La Ğalibe İlla Allah’ derler.

Bir köşesinde şehrin günah çukurları ve arkaik zebunlar; diğer köşesinde şehrin gülden terazi tutan ve gülü gülle tartan gül adamlar vardır.

Camilerinde şehadetleri dinin temeli ezanlar, gökdelenlerinde ise kibrin ve tuğyanın silüetleri.

Şehirler de insanlar gibi doğar, büyür ve ölürler. Göğsünde arzın derin nefesler ile vücut bulurlar. Yekinir yer tutarlar; tezler geliştirir, fırtınalar koparırlar; bağrından cemiyetin adam suretinde adanmışlar büyütür sonra da her canlı gibi ölürler.

Şehirler yaşlanırlar; amansız beden sancılarına yenik düşerler; felaketler ile yerle bir olur ve ölürler. Ama en acısı, şehre gözyaşları döktüren, şehrin iniltilerini yedi kat semaya kavuşturan ihanet sonrası ölümlerdir…

Şehrin naçizane kayıtları, evrakları, salnameleri vardır. Gözleri üzerindedir insanın, kulakları keskindir; makinalı gibi tararlar zamanı. Zerre kadar iyiliğe ve zerre kadar kötülüğe duyarlı gelişmiş aygıtları olmasa da bir hafızası, kalemleri, aziz yazıcıları ve arşivi vardır şehirlerin.

Hakikate körleşen ve sağırlaşan insanın hallerini yazıp durmaktadırlar.

Hakikatin kitabını terk edilmiş bırakanları ve hakikatin onurlu okuyucularını kıytırık beyaz yakalılara, teknokrat kırmalarına değişenleri satır satır yazmaktadırlar.

Gözlerini din gününe çevirmiş, insanı adl-i ilahiye şikayete kilitlenmişlerdir.

Gözlerine mil çekilmiş hüzünlerden ahirete uzanan inanç tadında bir bekleyiştir bu.

Hakkı ve sabrı tavsiyeleşmekten uzaklaşan insanın yaşattığı bir kahır yüküdür bu.

Şehrin bereketini bodrum katlarında, eğlence salonlarında, gece kulüplerinde tüketerek yıpranan, dahası, tüketerek adamlaşacağını zanneden insanın tereddi hallerine bir şikayettir bu.

Yakın geçmiş ve kirlenmiş günümüz

Bazı kelimeleri zikrederken insanın içini ince bir sızı yoklar. Yan yana dizilen birkaç harften meydana gelen bu kelimeler yaşanmışlıklardan mütevellit hasreti, kederi, buruk bir sevinci ifade ederler.
Modern yaşamın değirmeninde öğüttüğü mahalle hayatı ve kültürünü de ne yazık ki “eskiden” kelimesinin öncülük ettiği cümleler tarif eder.

Eskiden İstanbul’da muhabbeti dışarı sızdıran ahşap evleri, sevgiliye el sallayan neşeli cumbaları, anahtar delikleri paslanmış tahta kapıları, billur sular akıtan cömert sebilleri, bir ok işareti gibi semayı gösteren haşmetli minareleri ile sabah-ı şerifleri tatlı bir telaşla karşılayan mahalleler vardı.
Asude çınar ağaçlarının gölgelediği bu mahallelerde nikâh, ölüm gibi çeşitli sosyal halleri tanzim eden imamların yanı sıra veresiye tutmaktan erinmeyen emektar bakkallar, henüz ekmekleri bozulmayan hünerli fırınlar, kedisini ihmal etmeyen müşfik kasaplar, makasına altın bir bilezik gibi ehemmiyet veren mâcit berberler, tenhalardan perva etmeyen cesur bekçiler ve en nihayetinde “yârin yanağından gayrı ” emeği-ekmeği, neşeyi-kederi; hülasa koca bir hayatı paylaşan sadık komşular bulunurdu. Kendi söküğünü dikemeyen terzileri de unutmamak lazım. Terzisinden imamına kadar söz konusu mahalle sakinlerinin hayatları iç içeydi.
Birbirinin sosyal ihtiyaçlarını alçakgönüllülükle karşılayan bu insanların komşuluk münasebetleri akrabalık bağlarının bir adım önündeydi.

Mahalle hayatı ve kültürünün menbâsını oluşturan paylaşma, yardımlaşma, dayanışma gibi hasletlerden meydana gelen insani ilişkilere hayati bir zaruret atfedilirdi.

Mahallelerin sokak dokusunu, çoğu zaman hoşgörü esasına dayanan mahalle münasebetleri tayin ederdi. Başkasını rahatsız etmediği sürece sokağın ortasında hane inşa etmeyi bile makul gören bu hoşgörü mahremiyeti muhafaza eden çıkmaz sokakları vücuda getirirdi.

Herkese geçiş hakkı tanıyan kavisli sokakların aksine çıkmaz sokaklar sadece bir veya birkaç haneye penâh olurdu. Genellikle bir veya iki kattan oluşan bu hanelerin yükseklik- alçaklık bakımından birbirine paralel inşa edilmesi de tesadüf değildi. Bu paralellik hane içi hayatın ifşasını önleyecek bir tedbir niteliği taşırdı. Hanelerin dışarıya açılan kapılarının birbirine mukabil gelmemesi de bu mahremiyete gösterilen ehemmiyeti tezahür ederdi.

Günümüzde, kendine mahsus bir kültür meydana getiren eski mahalle hayatının izlerine ne yazık ki sadece fiziki yapılarda rastlamak mümkündür. Buram buram hanımeli kokan kavisli sokaklardan yükselen zerzevatçı nidalarını, kapı eşiğinde yapılan ikindi sohbetlerini, misafir yolunu gözleyen aralıklı kapıları, düdük öttüren telaşlı bekçileri, birbirine yardım etmekten imtina etmeyen kadirşinas sakinleri tahassür eden İstanbul, mahalle hayatı ve kültürünü ancak eski zamanlarda tahayyül ederek teselli bulmaktadır.


Mahalle sakinleri

Mahalle hayatını oluşturan en önemli unsurlardan biri de sakinler arasındaki komşuluk ilişkileriydi. Herhangi bir mahalle sakininin karşılaştığı müspet ya da menfi bir olayın ceremesi veya semeresini bütün mahalle paylaşırdı. Ölüm, doğum, evlilik, sünnet gibi sosyal hadiselerin üstesinden hep birlikte gelinirdi. Ölüm olayı karşısında acıya ortak olunur, yas evine cenazenin kaldırılmasından ölü yemeğine kadar her türlü destek verilirdi. Biri mi evlendi, çeyiz dizmekten düğün alayına kadar imece usulü herkes üzerine düşen vazifeyi içtenlikle yapardı. Herhangi bir uygunsuzluk, usulsüzlük karşısında ortak tavır alınır, mahallenin dirliği, düzeni el birliğiyle sağlanırdı.

İstanbul’da komşuluk ilişkilerinin en renkli motifini kadınlar oluştururdu. Zerzevatçı nidasını işittiklerinde merdivenleri telaşla inerek sokağa yönelirlerdi. Akşam sofraya oturtulacak sebzenin en iyisini seçmek için tablanın altını üstüne getirirlerdi. Sonra bir pazarlık alır başını giderdi. Mutabakata varıldığında zerzevatçı, yükü hafiflemiş bahtiyar bir şekilde sokaktan ayrılırdı.

Sıcak yaz günlerinde mahalle hanımları neredeyse her gün birbirlerine sabah kahvesine, beş çayına veya akşam sohbetine giderlerdi. Sabah namazından sonra kahvaltı saatine kadar ev işleri bitirilmiş olurdu. Hanımlar hayırlı işler dileyerek beylerini işe uğurladıktan sonra akşam yemeği için tencereyi ocağa koyarlardı. Zeynep, Ayşe, Fatma hanımlar varsa yanlarına genç kızlarını ve gergeflerini alarak onları bekleyen komşu haneye doğru yola koyulurlardı. Hane sahibesi tarafından kapı eşiğinde güler yüzle karşılanan komşular, kamelyanın gölgesinde dinlenen böreklerin başına buyur edilirlerdi. Böreklerden alınan lokmalar midelere bayram ettirirdi. Sonra desenli fincanlarda köpüklü kahveler ikram edilirdi. “Ayol duymadın mı!” diye başlardı lakırdılar. Anlatılan hadiseler, havadisler kahvenin de lezzetiyle keyiflere keyif katardı. Kahveler içildikten sonra da fincanlar “Neyse halin çıksın falin” ifadesiyle açılmak üzere çeşitli dileklerle kapatılırdı. Bahçenin başka bir köşesine öbeklenen genç kızların ise muhabbetlerini genellikle beyaz atlı prensleri süslerdi. Dantellere atılan her ilmik onları çeşitli hayallere sevk ederdi. Hanımların dillerinde yemek tarifleri, kızların ise “ bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya”.

Mesaisini tamamlayan beyler ise eve gitmeden önce kahveye uğrar, tavlaya otururlardı. Kahvede demli çaylar ardı sıra servis edilir, gazete sütunlarını meşgul eden memleket meseleleri konuşulurdu. Çoğu zaman ateşli tartışmalara dönüşen memleket meselelerini boşluğa bırakılan zarlar tatlıya bağlardı. “ Du şeşşşş! ” .
Sonra evli evine köylü köyüne…

Sıkıysa Avm’ den parasını sonra vereceğim diyerek bir ciklet isteyin!

Mahallenin yerleşik unsuru olmasa da esnaflar mahalle hayatının önemli unsurlarını teşkil ederlerdi. Bakkallar, fırınlar, berberler, kasaplar, terziler… Her mahallede bulunan bu esnaflar mahalle sakinlerinin çeşitli ihtiyaçlarına cevap verirlerdi.

Peynirinden sabununa kadar çeşitli ev gereklerini bulundurdukları için mahallenin en uğrak yerini bakkallar oluştururdu. Zeytinin etlisi, pirincin iyisi onlardan sorulurdu. Her geleni hoş karşılamaktan, gül güle uğurlamaktan hiç yorulmazlardı. Küçük çekmecelerinden veresiye defterlerini eksik etmeyen bakkallar, mahalle sakinleriyle aralarına maddi bir mesafe koymazlardı. İsteyen her mahalle sakinine bu defterlerde hesap açarlardı. Veresiye defterlerinin her bir nüshasını aybaşına kadar birer senet gibi muhafaza eder, aybaşı parası çıkışmayanları ise idare etmekten kaçınmazlardı.

Mahallenin ikinci uğrak yeri ise fırınlardı. Yemek öncesi kapısı çalınan fırınlardan gramını hiç şaşırmayan baklava dilimli sıcak ekmekler alınırdı. Temizliğine ehemmiyet verilen fırınların bilhassa ramazan aylarında bacası sahur vaktine kadar tüterdi.

İstanbul’da lezzetli yemeklerin yolu eli bıçaklı, beli peştamallı kasaplardan geçerdi. Sabahın erken saatlerinde dövülmüş, kıyılmış, kuşbaşı kesilmiş et sipariş eden mahalleliye kasaplar paket paket iyisinden sığır, keçi, kuzu yetiştirirlerdi. Aybaşlarında kasaplar pek çalışırdı. Zira mahalleli genellikle aybaşlarında maaş alırdı. Her kasabın bir de kedisi vardı. Diğer kedilerin imrendiği kasap kedileri önlerine atılan artık etlerle güzel bir ziyafet çeker, sağa sola yuvarlanıp keyif çatarlardı.
Kendi söküğünü dikmeye fırsat bulamayan terzilerin ise ellerinden iğne ve iplikleri düşmezdi. Kadın ve erkek terzisi olmak üzere birbirinden ayrılan terziler, mahalle sakinlerine müzeyyen kumaşlardan şahane elbiseler dikerlerdi. Bir elbise için bazen birkaç kez prova yapıldığı olurdu. Bu provalarda elbise diktiren kişiye henüz ana hatları dikilmiş kumaş giydirilir, elbisenin bir kusurunun olup olmadığına bakılırdı. Burun ucuna kaymış gözlükleriyle kumaşları inceleyen terziler bir kusur fark ettiklerinde iğnelerine sarılır, kumaşları iğnelerlerdi. Hasbıhalin ihmal edilmediği provalar bittiğinde ise iş başına geçilirdi. Dikiş makinesinin kolunu güçlü bir hamleyle çevirdikten sonra pedallara yüklenen terzilerin bedenleri yorgun düşünceye dek bir ileri bir geri sallanırdı.

Osmanlı döneminde perukâr ismiyle anılan berberler mahalle erkeklerinin saç sakal tıraşından sorumluydu. Düğün, bayram gibi günlerde berber dükkânı hıncahınç dolardı. Herkes sırasıyla alınır, özenle tıraş edilirdi. Kolları sıvalı, elleri usturalı berberlerden önce sakallar nasibini alırdı. Bilenmiş usturalar marifetiyle sakal tıraşı yapılan yüzlere avuç avuç kolonya çarpılırdı. Kolonyayla sızlayan yanaklara sinek konsa kayardı. Sonra saçlar… Hünerli parmakların arasında tutulan saçlar tez canlı makaslarla kesilir, talep edildiğince kısaltılırdı. Berberler gün boyu ustura ve makası ellerinden “Sıhhatler olsun”u dillerinden düşürmezlerdi.

Şehircilik bakanlığı şehrin yalnızca beton yapısıylamı ilgilenmeli, hasılı. Şehirlerimize insaniyet kimliği vermek hangi bakanlığın işdir, peki?

HEDİYE SANAL KİTAP


 SANAL KİTAP-3 

2071 TÜRKİYESİ
FEHMİ DEMİRBAĞ


RAPOR


 


GELECEĞİN TÜRKİYESİ


HEROTÜRK
-TÜRK DÜNYASI ÇOCUK ve GENÇLİK AÇILIMI-




GEREKÇE:
Bireyin temel güveni ve mutluluğu bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı olmasına bağlıdır. Toplumun sağlıklı, dengeli, düzenli olması da bedensel ve ruhsal bakımdan sağlıklı olan kişilerin çoğunluğu oluşturmasıyla doğru orantılı olarak artar. Bebeklikten yaşlılığa kadar , kişinin en çok etkisinde kaldığı çevre ailedir. Kişiliğin temelleri ilk beş altı yıl içinde atılır. Bu süre çocuğun öncelikle ailesiyle yoğun iletişim içinde olduğu süreye denk gelir.

Barınma ve korunma gibi temel ihtiyaçları anne tarafından karşılanan bebek bir taraftan güven duygusu geliştirirken diğer taraftan anneyle iletişim kurar. İhtiyaçları annesi ya da onun yerine geçebilecek biri tarafından zamanında ve şefkatle doyurulan bebek rahattır ve zamanla güven duygusunu geliştirmeye başlar. Çocuk bedensel gereksinimleri olan beslenme ve korunmayı sağladıktan sonra sevgi gereksinimine doyum aramaya başlar. Sevgi olmadıkça aileyle kurulan ilişki olumlu, sağlıklı ve sürekli olamaz. İnsanın bütün yaşam boyu duyduğu ilgi ve sevginin açılıp gelişmesi, renklenmesi, çocukluk çağında sevgi gereksinimine sağlanan doyuma bağlıdır. İnsanın bütün ilişkilerinde görülen olumlu ya da olumsuz tutum ve davranışlarında bu doyum önemli rol oynar.

Sevgi kişinin ve toplumun yaşamını etkileyen güçlü bir duygudur. Başkaları tarafından sevilen, beğenilen, ,ilgi gören insanlarda kendine güven duygusu gelişir. Kendine güvenen herkes, karşılaştığı engelleri kolayca aşabilir, sorunlara gerçekçi çözümler bulabilir. Bu güven duygusunun kaynağı çocukluk çağında ana babanın ve çevrenin çocuğa gösterdiği sevgidir. Yeri geldiğinde övülen, haklı başarılarından dolayı takdir edilen, gösterdiği çabaya saygı duyulan, yeni girişimleri ve öğrenme isteği desteklenen, cesaretlendirilen, kabul edildiğini, dinlendiğini , fikirlerinin önemli olduğunu hisseden çocuğun kendine güveni artar. Kendine güvenen, girişimci, zorluklardan yılmayan bireylerin çoğunlukta olduğu bireylerden oluşan toplum gelişmeye açık toplumdur.

Toplumdaki en küçük kurum olarak aileye görevleri yönünden üç değişik açıdan bakılabilir:
a) Aile her şeyden önce eşlerin duygusal ve cinsel gereksinimlerini karşılayan yasal bir birliktir.
b) Aile, ortak amacı, çıkarları, inançları, kuralları olan bir insan kümesidir.
c) Aile, çocukların beslenip bakıldığı ve eğitildiği bir ortamdır.

Yetişkinlerin duygusal ve sosyal gereksinimleri, aile dışında da bir ölçüde karşılanabilir. Ancak ailenin üçüncü görevi, çocukların yetiştirilmesi en iyi biçimde aile içinde gerçekleştirilebilir. Aile dışında hiçbir kurum ailenin sağladığı özenli bakımı, çocuğun gelişmesinde, eğitiminde cömertçe sunduğu özveriyi , sevgiyi veremez. Çocuk aile içinde; değerli olduğunu, bir yeri olduğunu, kendisine verilenlerin karşılığını ödemek zorunda olmadığını, güvende olduğunu, yeteneklerini geliştirebileceği, denemelere girişebileceği, özgürce oynayabileceği bir ortam sağlanacağını, güç durumlarda yanında olunacağını, destekleneceğini bilir. Çocuk ailede; doğru ile yanlışı ayırt etmeyi, öncelikle ailenin sonra toplumun kurallarına uymayı, sağlıklı iletişim kurmayı öğrenir. Aile, insan ilişkilerinin sergilendiği bir sahne gibi düşünülebilir. Çocuk bu sahnede, insan ilişkilerinin bütün karmaşık yönleriyle gözlemler ve yaşar. İnsan ilişkilerinin belirleyen anlaşma, uzlaşma, bağlılık, işbirliği gibi olumlu nitelikleri evde kazanır. Anlaşmazlık, çekişme ve çatışma gibi olumsuz durumlarda takınacağı tutumları da evde öğrenir. Sürekli olumsuz eleştirilen çocuk “ sen kötüsün , daha iyisini yapmalısın “ mesajını alır. Eleştirilen, suçlanan, cezalandırılan, baskı altında büyüyen çocuklar isyankar davranışlar gösterme yanında aşağılık duygusu geliştirebilir. Bunun yerine kurallar kesin konmalı, cezalandırmaya son çare olarak başvurulmalı, yapılan hata ile ceza orantılı olmalı, fiziksel cezanın hiçbir getirisi olmadığı unutulmayarak cezalar daha çok sevilen bir şeyden ya da etkinlikten mahrum bırakma şeklinde uygulanmalıdır. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen, kendi istekleri ve kurallarını toplumunkilerle uzlaştırabilen kişilerden oluşan bir toplumda başıboşluk ve düzensizlik azalır.

Aile içindeki ilişkilerin temelini, anne ve babanın birbirine karşı tutumu oluşturur. Onların sevgi ve anlayışla sürdürdükleri karı-koca ilişkisi, evin genel havasını belirler. Uyumlu ve sıcak ilişkiler ana babadan çocuklara doğru yayılır. Gergin ve sürtüşmeli bir karı koca ilişkisi, çocuklar için güvensiz ve tedirgin bir ortam yaratır. Çocuk, öfkeyi de, kızgınlığı da, sevgi ve hoşgörüyü de evde görerek, yaşayarak öğrenir. Sevgi, acıma, anlayışlı olma gibi duygular, öğütlerle aşılanabilir nitelikler değildir. Ancak, ana baba örnek alınarak, yavaş yavaş geliştirilir. Çocuğun çevresinde hep güler yüz, tatlı dil görmesi gerekir diye bir kural yoktur. İnsanca duygular olan, kızgınlık, öfke gibi olumsuz duyguları da tanımalıdır. Ancak çocuk bu olumsuz duyguların nasıl dizginlendiğini, nasıl uygarca dışa vurulduğunu, nasıl olumluya çevrildiğini de evinde öğrenir. Saldırganlığını sınırlayamayan bir baba ya da öfke saçan bir anne, çocuğuna ölçülü olmayı öğretemez. Önemli olan ; davranış tutum, duyguları dışa vuruş biçimleri, sorun çözme, aile içinde ve dışında insanlarla sağlıklı-sürekli-özveriye-samimiyete dayanan ilişkiler kurma gibi çocuğun ; gelişimi, uyumu ve mutluluğunu sağlayacak durumlarda davranış modelleriyle ona örnek olmaktır.

Çocuk yetiştirmeyi özellikle kendine güvenen, sorumluluk sahibi, saygın, kendi yetenek ve güçlerinin farkında olarak onlardan kendisinin ve toplumun gelişimi yönünde yararlanabilen, üretken insanlar yetiştirmeyi bir dizi kurallar ve yöntemler olarak düşünmek yanılmalara neden olur. Çocuğun kişiliği, kendisini örnek aldığı erişkinlerle kurduğu sürekli ilişkilerden çıkan bir sonuçtur. Bu nedenle sonucu, yöntem ve tutumlardan önce, örnek alınan erişkinlerin kişilikleri belirler. Söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutan, aynı zamanda birbirleriyle tutarlı ana-babanın yetiştirdiği çocuk da kararlı, kuralları bilen ve uygulamakta güçlük çekmeyen, kendi istekleriyle toplumun beklentilerinin bağdaştırabilen insanlar olarak yetişir. Tutarlı ve kararlı davranan; kuralları kesin koyan ve gerektiğinde esnek davranabilen;çocuğun davranışlarının sonuçlarına katlanmasına izin veren; ahlak dersleri vermek yerine çocuğu olayların içine katarak somut olarak yaşamasını sağlayan; çocuğun olumsuz davranışları karşısında duygularını dile getirebilen ,beklentilerini ifade eden; çocuğa seçme şansı tanıyan ve hatalarını nasıl telafi edebileceğini gösteren ailenin yetiştireceği çocuk disiplinli olacak, kendi kararlarını kendisi verebilecek güçte olacak, kendini değerli hissedecek, sorumluluklarını bilecek ve tüm bunların sonucu olarak gelişmeye ve toplumu geliştirmeye açık olacaktır.

Madalyonun öbür yüzünde sağlıklı sürdürülmeye çalışılan, sorunların birlikte ve aile yapısı içinde çözülmeye çalışıldığı, çocukların bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı bir şekilde yetiştirilmeye çalışıldığı evliliklerin karşısında; başlangıçta her şeyin normal olduğu fakat zamanla birbirlerini anlamakta zorluk çeken ya da birbirlerini kendi istekleri doğrultusunda değiştirmeye çalışan bireylerin evlilikleri vardır. Dışardan gelen baskıların da etkisiyle bitmek zorunda kalan evliliklerin acısını en çok çocuklar çeker. Boşanmanın en olumsuz etkisi çocuklarda görülür. Şiddetli geçimsizlik ve boşanmaların çoğunlukla, evliliğin ilk yıllarında görüldüğü ve çocukların henüz çok küçük olduğu hatırlanırsa boşanmadan önce ve sonra çıkan sorunların gelişme çağındaki çocukları olumsuz etkileyeceği açıktır. Çocukluk çağını sevgi, saygı ve güven duygusundan yoksun bir ortamda geçiren çocukların ruhsal gelişimi bozulur. Ana-baba arasındaki çatışma ve çekişmelerin çocuğa aktarılması onda devamlı kaygı, gerilim ve tedirginlik yaratır. Birbirlerine kızıp öfkelenen eşlerin olur olmaz nedenle çocuğa bağırıp çağırmaları çocukta suçluluk duygusu doğurur. Çocuğun böyle ortamlarda sağlıklı bir kişilik geliştirmesi olanaksızlaşır.

Çocukları kazanmaya çalışmanın, sağlıklı kişilikler olarak toplumda yer edinmelerini sağlamanın en kolay yolu; onlarla iyi bir iletişim kurmak, onları anlamak, dinlemek ve mantıklı isteklerini karşılamaktır.

GENÇ TÜRKİYE ve YAŞLANAN AVRUPA
Türkiye nüfusu azalan oranda artmaktadır. 2000 Yılı Genel Nüfus Sayımında 67,8 milyon
olan ve bugün 72 milyon civarında olduğu tahmin edilen Türkiye nüfusunun 2050 yılında
yaklaşık 97,2 milyon olacağı tahmin edilmektedir.
2000 Yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre, Türkiye toplam nüfusunun % 20,5’i 15 – 24
yaş aralığında yer almaktadır. Buna potansiyel genç nüfusu da ilave ettiğimizde; 24 yaş altı
nüfus, toplam nüfusun % 40,17’sini oluşturmaktadır .
Nüfus artışı (yılda % 1,6), demografik yapı (nüfusun üçte biri 15 yaşın altındadır) ve katılım
oranında tahmin edilen artış, gelecek yıllarda aktif genç nüfusun hızla artacağına işaret
etmektedir. Bu artışın, Türkiye ekonomisi için hem potansiyel bir avantaj hem de çetin bir
problem olacağı ifade edilebilir . Nüfus yapısı ile ilgili riskler sadece ekonomi ile sınırlı
olmayıp, eğitim, kültür, sosyal ve siyasal alanlarda da kendini hissettirecektir.
Avrupa Birliği ise, 2004 yılındaki genişlemesiyle beraber, 450 milyonu aşkın nüfusuyla Çin ve
Hindistan’dan sonra Dünyanın üçüncü büyük nüfus topluluğunu oluşturmaktadır. Ancak
Avrupa Birliği nüfus bakımından küçülen bir birlik görünümündedir. Örneğin Avrupa
Birliği’nin nüfus bakımından en büyük ülkeleri olan Fransa’da bugün yaklaşık 60 milyon olan
nüfusunun 2050 yılına kadar yavaş bir büyüme göstererek 64 milyona çıkacağı tahmin
edilirken; Almanya'nın nüfusunun ise 82 milyondan 70,8 milyona ve İtalya'nın nüfusunun ise
57 milyondan 43 milyona kadar ineceği öngörülmektedir. Yine Birliğin en büyük üyelerinden
biri olan İngiltere’nin, 2000 yılında 59,4 milyon olan nüfusunun 2005 yılında 58,9 milyona
düşmesi nüfus bakımından küçülmenin en önemli örneklerindendir .
Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde nüfusun en belirgin özelliği, doğum oranının azalması; buna
karşılık yaşlı nüfus oranının artmasıdır. Nitekim AB ülkelerinde nüfusun yaş gruplarına göre
dağılışında, 1960’dan 2004 yılına kadar olan dönemde genç nüfusun azalışı yaşlı nüfusun da
artışı şeklinde bir eğilim gözlemlenmektedir. AB üyesi 25 ülkeden dokuzunda (Almanya,
İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Belçika, Avusturya, Letonya ve Estonya) 65 ve daha
üzeri yaşlı nüfus oranı, 0 -14 yaş grubundaki potansiyel genç nüfus oranından fazladır.
Örneğin, Avrupa Birliği’nde en yaşlı nüfus oranına sahip İtalya’da potansiyel genç nüfus oranı
1960’da % 24,7 iken; 2004 yılında % 14’e gerilemiştir. Aynı dönemde yaşlı nüfus oranı 1960
yılında % 9,5 iken; 2004 yılında % 19,1’ yükselmiştir .
Gençlik sorunlarını çözmüş Türkiye’yi, yaşlılık sorunları ile mücadele eden Avrupa’da önemli
fırsatlar beklemektedir.

GELECEĞİMİZ AÇISINDAN İSTİHDAM
Bugün Ülkemizin istihdam ile ilgili en önemli sorunları, işsizlik, sosyal güvenceden yoksun
olma ve mesleksizliktir. İşsizlik ekonomik sonuçlarının yanı sıra aynı zamanda toplumsal bir
sorundur. İşsizlik gelir yoksunluğu nedeniyle bir yönüyle fakirliğe yol açarken diğer yönüyle
bireyler üzerindeki psiko-sosyal etkileriyle sosyal dışlanmaya da neden olur. Fakirlik, kötü
koşullarda yaşama, ümitsizlik ve gelecek korkusunun yol açtığı çeşitli ruhsal ve bedensel
rahatsızlıklar, kendine ya da diğerlerine karşı saldırganlık (intihar, gasp, yaralama, adam
öldürme vb) aile geçimsizliği, boşanma ve aile içi şiddet, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı ile
işsizlik arasında güçlü bir nedensellik ilişkisi söz konusudur. Bu nedenle, 1995 Dünya Sosyal
Kalkınma Zirvesinde, istihdamın, fakirlik ve sosyal dışlanma ile mücadelenin temelini
oluşturduğu kabul edilmiştir. İstihdam sadece üretim ve gelir yaratmaz, aynı zamanda sosyal
bütünleşmenin en önemli aracıdır .
Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre ülkemizde işsizlik oranı %9,5, işsiz sayısı 2 milyon
390 bindir. Ancak bu rakamlar ülkemizde işsizlik sorununu bize tam olarak
göstermemektedir. Örneğin ümidi kırık işsizlerle, eksik istihdamı ilave edersek işsizlik oranı %
17,5 işsiz sayısı ise 4,5 milyona yaklaşmaktadır. Ülkemizde istihdam oranı yüzde % 46’dır.
Yani ülkemizde çalışabilir yaştaki her yüz kişiden sadece 46’sı çalışma imkânı bulabilmektedir.
Bu oran AB’de % 64, ABD’de ise yüzde % 74 düzeyindedir.
İşsizlik her yaş grubu için önemli bir sorun olmasına rağmen; gençler işsizlikten daha fazla
etkilenmektedirler. Genç işsizlik oranının normal işsizlik oranından 2 kat daha fazla olduğu
tahmin edilmektedir. İşsizlerin yarısı 25 yaşın altında olup; son yıllarda eğitimli gençlerde
işsizlik oranı artmış ve % 30’a ulaşmıştır .
Türkiye’deki en büyük işveren konumunda olan devlet, yüksek oranda işsizlik yaşayan
gençlere istihdam kapısını neredeyse kapatmış durumdadır. Kamu istihdamını daraltmaya
yönelik politikalara rağmen memur sayısı daha çok siyasi tercihlerle artmaya devam eden
kamuda Emekli Sandığı’na tabi olarak çalışan gençlerin oranı yüzde 3,9’a kadar düşmüştür.
Sadece kamuda çalışanlarının iştirakçi olabildikleri Emekli Sandığı’nın verilerinden yapılan
belirlemeye göre 2001 yılında % 14 olan 18–23 yaş grubundaki memurların, toplam
memurlar içerisindeki payı 2005 yılı Mart ayı itibarıyla yüzde 3,9’a kadar düşmüştür. Buna
karşılık, hem yeni işe alınanlar hem de önceki kamu görevlilerinin yaşlanması nedeniyle 30 ve
üzerindeki yaş grubunun payı önemli ölçüde artmıştır .
Gençlerin önemli bir kısmı ücretsiz aile işçisi olarak sosyal güvenceden yoksun olarak tarım
işlerinde çalışmaktadır. Yanı sıra gençlerin büyük bir kısmı da turizm, küçük sanayi ve ticaret
işletmeleri vb. yerlerde sosyal güvenceden yoksun ve düşük ücretlerle çalışmaktadırlar.
İşsizlik gençler için önemli bir sorun olmakla birlikte, mesleksizlik de bu sorunu besleyen
faktörlerden birisi olarak ifade edilebilir. Özellikle yükseköğretime devam edemeyen
gençlerin büyük bir bölümünün aynı zamanda geçerli bir mesleği de bulunmamaktadır.

Jodge Luis Borges “İnsanın türlü araçları arasında en şaşırtıcı olanı,hiç kuşkusuz kitaptır.Mikroskop ile teleskop, görme yetimizin uzantısıdır.Telefon sesin uzantısıdır. Saban ile kılıç insan kolunun uzantısıdır. KİTAP İSE BAMBAŞKA BİR ŞEYDİR. İNSAN BELLEĞİ İLE DÜŞ GÜCÜNÜN UZANTISIDIR” 


ÇOCUKLARIMIZIN HAYALLERİ, BİZİM GÖREVİMİZDİR!

Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldık!

İdeal torun hayal etmenin yolu ideal evlat yetiştirmekten geçer!




HEROTÜRK TÜRK DÜNYASI ÇOCUK VE GENÇLİK (ÇOKGENÇ) PLATFORMU

MİSYONUMUZ:
2071 yılını hedef kılarak,  Anadoluyu bu millete yurt kılan Sultan Alparslan’ın İlay-ı Kelimetullah ruhunu, Emr-i bil Maruf, nehy-i anil münker terbiyesi ile harmanlayıp; başta ülkemiz çocuk ve gençleri olmak üzere, arkasından Avrasya isimli coğrafi bölge ile ve TÜRK DÜNYASI ile ilintelenerek; yeryüzünde yaşayan her insana, meşru olan her fikre, her inanca, her ideale aynı yakınlıkla duran, kendini toplumların parçaları ile değil, dayanağını başta bu
ülkenin geleneksel bağlarından alıp sonra da evrensel değerlerin bütünlüğü ile ifade eden, pozitif aklın, sağlam inancın, uzak ideallerin rehberliğinde, barış ve adalet politikaları izleyecek olan uluslar arası çocuk ve gençlik politikaları gerçekleştirip, uzlaşmacı bir kimlik haraketi oluşturmaktır.
Bölge devletleri ve halkları ile  milletimizin arasındaki tarihe dayalı bağlantıları modern bir algı ile yeniden sağlam bağlarla tesis edip bu uğurda gelecek nesillere örnek teşkil edecek değişim takviminin sayfalarını hazırlamaktır. Hedef meşgalemiz; adı geçen coğrafyada yaşayan her bir çocuk ve gence ulaşıp, onların üzerinden mevcut bireylere toplumumuzun ülkülerinin ve inancının temel dinamiklerini zinde bir ruh, sarsılmaz bir inanç,
sonsuz fedakarlık ile aktarmaktır.

VİZYONUMUZ:
Başta bütün çocuk ve gençleri, onların üzerinden de erişkinleri, dolayısıyla insanlığı ilgilendiren sosyal refleksler eğitim, çevre ve sağlık konularında olmak üzere özellikle ana faaliyet konusu olan çocuklar ve gençliğin bilgilendirilip eğitim ve öğrenimlerini bu
doğrultuda gerçekleştirerek, çocuk ve gencin hem kendiyle barışık hem de yaşadığı dünyanın sorumluluklarınıda üzerinde taşıyan  insani irtibat hususu ile toplumlararası diyalog vasıtaları oluşturmaktır.
Ortak paydalar temin etmek üzere oluşturulacak her bir organizasyonda
hareket şiarının temel prensibi; çocuğa ve gence yönelik faaliyetlerde bulunan ihtisas sahibi insanlardan oluşturulmuş olan istişare kurullarıyla belirlenmiş olan hedefler etkisi tüm insanlığı kapsayacak şekilde eyleme dönüştürülüp, genel manada faydacı gayeler
elde edilecektir.


ÇOKGENÇ:
İnsan varlığı itibariyle yaşam süresi boyunca değişik merhalelerden geçer. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık aşamaları insan hayatının dönemsel süreçleridir.
Özellikle ilk üç dönem yani; bebeklik, çocukluk ve gençlik dönemleri (0-18 yaş aralığı) insan denilen varlığın deneyimsizlik boyutunu ve yetişme dediğimiz kapsamı kuşatır. Toplumumuzda Genç kelimesi geniş manada kullanıldığından  biz bu zaman dilimini ifade etmesi açısından bu süreci ÇOKGENÇ olarak ifade edeceğiz. Çalışmamızın ana konusu olan çocukluk ve gençliği aynı potada ifade etmesi açısından ÇOKGENÇ kelimesi bizi bu hususta doğru  ifade edecektir kanaatindeyiz.

Biyolojik, psikolojik, kültürel ve toplumsal özellikleriyle çocuklukla yetişkinliği birbirine
bağlayan bir köprü olarak değerlendirilebilecek bir dönem olarak“gençlik” çok boyutlu bir
dönem olmanın güçlüklerini kapsamaktadır. Kültürümüz de “delikanlılık” olarak tanımlanan
bu dönem kimine göre “fırtına, stres” dönemi kimine göre “sessiz çalkantı” olarak
nitelendirilmektedir .  Tanımlamalardaki farklılıklar ve vurgulamalar her ne biçimde olursa
olsun gençlik, ikinci bir doğum süreci olarak yetişkinler arasında yerini ve konumunu
alabilmeyi, belli bilgi, beceri ve tecrübe kazanabilmeyi ifade eder. Gençlik dönemi anababaya
bağımlılıktan bağlılığa, topluma aktif, üretken sorumlu bir birey olarak katılımı ifade
eder, gencin içinde bulunduğu topluma sorumlu ve aktif bir birey olarak katılımı kolayca
gerçekleşebilecek bir süreç değildir. “Sosyal olgunluğa erişmek” olarak ele aldığımız bu
dönem içindeki gencin üç önemli boyutu olan bağımsızlık, kimlik ve cinsel kimliğe uygun olan
davranışları kazanarak topluma üretken bir birey olarak katılabilmeyi başarabilmesi oldukça
önemlidir .
Yukarıda ifade edilen tanımların aksine, ulusal ve uluslararası yasal düzenlemelerde gencin
tanımına ilişkin olarak kullanılan en önemli unsur yaştır. Buna göre, Birleşmiş Milletler 15 –
24 yaş; Avrupa Birliği ise 15 – 25 yaş aralığında bulunan insanları genç olarak
tanımlanmaktadır. Yerli mevzuatımızda da, gençlik tanımında kullanılmak üzere belirli bir yaş
aralığı ifade edilmemekle beraber; 15 – 25 yaş aralığındaki kimseler genç olarak kabul
edilmektedir.

GİRİŞ:

“Sağlıklı bir beden ve zihin, öğrenme isteği, hayalleri gerçekleştirmek için sahip olunan zaman,
heyecan, enerji, dinamizm ve umut, yeniliklere uyum kabiliyeti…”İnsanın  hayattaki ilk evresinin değer karşıtlıklarıdır; yani çokgençlilikte!

Çocuklarımız ve Gençlerimiz, yani ÇOKGENÇLERİMİZ milletimizin bekası adına  en değerli varlığımızdır. İnsan varlığımızın filiz halleridir. Belirlenecek insan şeklimizin ham halidir. ÇOKGENÇLERİMİZİN  taşıdığı değer; toplumla gelecek arasında bir bağ kurulması ve ulusumuzun varlığını sürdürebilmesi açısından tarihi varlığını geleceğe taşımasını sağlayacak en önemli unsur olmasından kaynaklanmaktadır.

Bugün ÇOKGENÇLERİMİZ çok ve çeşitli sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Çokgençlerin sorunlarını sadece bu yaş grubunun sorunu olarak ele almak yanlıştır. Zira ÇOKGENÇLER toplumun en büyük kesimini meydana getirmektedirler. 25 milyonluk bir rakam 12 yaş altı insanlarımızdan oluşmaktadır. Nüfusun %40 ını 18 yaş altı insanlarımız oluşturmaktadır. Ya da 34 yaş altı insanımız nüfusdumuzun %64 ünü oluşturmaktadır.
Bu nedenledir ki, kavramsal bir tanımlama yaparken “gençliğin sorunları” yerine “gençlik sorunları” demek daha doğrudur. Çünkü bu sorunlar, toplumumuzun tamamının sorunudur.

Gençlik sorunlarının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bu sorunların bir kısmı, gençlerin
kendisinden; yani yaşları gereği hayatı algılama biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak çok
büyük bir kısmı ise; eğitim sistemi, bölgeler arası gelişmişlik farkları, cinsiyet, gelenekler
(töreler), dini algılamalar, aile içi iletişim bozuklukları, demografik yapı ve istihdam
politikaları gibi çok ciddi gerekçelere dayanmaktadır. Ülkemizde meydana gelen toplumsal değişme, kentleşme, sanayileşme, iç göç hızının artması, gecekondulaşma ve aile kurumunun parçalanmasına paralel olarak sosyal sorunlarda önemli bir artış gözlemlenmektedir. Artan sosyal sorunlardan en çok etkilenen çocuk ve ergenlerdir. Çocuk korunmaya, ilgiye ve sevgiye muhtaç bir varlıktır. Ailenin uygun tutum ve davranışlarıyla çocuk kişilik, ruhsal ve davranışsal gelişimi sağlıklı yapılandırılır. Ancak ebeveynler çocuklarına yeterli düzeyde ilgi ve sevgi göstermez, kişilik gelişiminde uygun rol model olamaz ise çocuk uyum, davranış sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

Ülkemizde bütüncül bir gençlik politikasının olmaması çok genel bir eleştiri konusudur. Ancak
ifade edilmelidir ki, bütüncül olmak bir yana; parçalı da olsa etkili bir gençlik politikasından
söz etmek zordur. Politikaların temelini sorunlar oluşturmaktadır. Yani eğer sorun varsa ve
sorunlar tespit edilerek sınıflandırılmışsa; o zaman bunun üzerine bir politika bina edilebilir.
Ancak bütüncül gençlik politikalarına temel teşkil edecek, ayrıntılı ve bilimsel sorun tespiti ve
analizinin varlığından söz etmek zordur.

Bugün dünyada Sivil Toplum Kuruluşlarını esas alan ve toplumsal kesimleri güçlendirerek
kendi sorunlarına sahip çıkmalarını öngören bir eğilim yaşanmaktadır.
Bu nedenledir ki, Ülkemizin Avrupa Birliği ile müzakerelere hazırlandığı şu günlerde; gençlik
sorunlarının tespit edilmesi ve bu tespitler üzerine gençlik politikalarının oturtulması bu
alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Çünkü kamu kesimi, bu konuda bir
takım çalışmalar yapmak ve katılımcı bir şekilde politika oluşturmak gibi bir yapılanmadan
uzaktır. Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki; gençlik alanında çalışan Sivil Toplum
Kuruluşlarının büyük bir çoğunluğu da; gençlik sorunları ve çözüm önerileri konusunda klişe
ve sloganik yaklaşımlardan çok da öteye gidememektedir.
Gençlikle ilgili olarak uluslararası alanda önemli ilkeler ve sözleşmelerin benimsendiği
görülmektedir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin hazırladığı çeşitli uluslararası
sözleşmeler aracılığıyla; ulusal hükümetler gençlik sorunlarına çözüm bulmaya ve bu
konudaki duyarlılığın aktif hale getirilmesine çalışılmaktadır. Çünkü başta Avrupa ülkeleri
olmak üzere; gelişmiş ülkelerin birçoğunun genç nüfus sorunu bulunmakta ve bu ülkeler,
mevcut genç nüfuslarını da sosyal ve demokratik hayata katılma konusunda motive etmekte
zorlanmaktadırlar.
Çalışma, ülkemizdeki gençlik sorunlarını olabildiğince veriye dayanarak ve genel anlamda
tespit etmek amacına yönelmiştir. Tespit edilen sorunların, nasıl çözülebileceğine yönelik
politika önerileri çalışmada yer almamaktadır. Çünkü bu politikalar ancak, devlet, gençlik
temsilcileri ve bilim insanlarının, eşit paydaşlar olarak ortaya koyacakları önerilerle
oluşturulabilir. Bu nedenle çalışmada sadece, gençlik sorunlarının çözümüne yönelik olarak;
politika oluşturma yöntemlerine ilişkin bir takım önerilerle yetinilmiştir.
Gençlikle ilgili sorunların yukarıda sıraladığımız sorunlardan ibaret olduğunu ifade etmek
mümkün değildir. Ancak sayılan bu sorunlar, başlıca ve toplumsal etkileri bakımından önemli
sonuçlar doğuran sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bunun yanında sosyal, kültürel, psikolojik, ekonomik ve politik alanda ve daha birçok konuda
önemli gençlik sorunları bulunmaktadır. Bunların bir kısmı – örneğin gençlik katılımı- hemen
hemen tüm modern toplumların üstesinden gelmeye çalıştığı sorunlar iken; bir kısmı da –
örneğin eğitim sorunları- daha çok ülkemize özgüdür. Birtakım sorunlar ise –örneğin töre
cinayetleri- ülkemizin sadece belirli bir bölgesi için söz konusudur.
Ülkemizde bütüncül bir gençlik politikasının varlığından söz etmek mümkün olmadığı gibi;
gençlik politikalarının üzerine bina edileceği bilimsel bir sorun analizi de bulunmamaktadır.
Öyle ki, Türkiye’de gençlik ile ilgili olarak yapılan iki önemli araştırmanın ikisi de bir takım
yabancı kuruluşlar tarafından yapılmıştır. Çok önemli bulgulara ulaşılan bu çalışmalardan da
yeteri kadar yararlanıldığı tartışma konusudur.
Türkiye’de gençlik alanında çalışan STK’lar ve diğer gönüllü yapılanmalar arasında da ortak
hareket ve yaklaşım birlikteliğinin bulunmadığı görülmektedir. Ulusal Gençlik Konseyi’nin
kuruluşunun gecikmesinin en önemli nedenlerinden biri de, bu birlikteliğin sağlanamamış
olmasıdır.

Türkiye’nin genç bir nüfusa sahip olması görece bir avantaj olarak değerlendirilmektedir.
Ancak -azalan oranda da olsa- artan ve gençleşen nüfus, beraberinde eğitim, sağlık, konut,
istihdam gibi alanlarda bir takım yeni yatırım ihtiyaçlarını gündeme getirmektedir.
Devlet tarafından sunulan gençlikle ilgili hizmetler, oldukça merkezileşmiş ve sportif
hizmetlerin içerisinde kaybolmuş durumdadır. Hâlbuki gençler, sosyal, kültürel, sanatsal,
psikolojik vb. alanlarda da yoğun bir biçimde Devletin desteğine ihtiyaç duymaktadırlar.



NEDEN TÜRK DÜNYASI  ÇOKGENÇ PLATFORMU?
TÜRKİYE’NİN ÇOCUK GERÇEĞİ KARNESİ

Çocuk sorunlarında en büyük etken yoksulluk
Dört çocuktan biri yoksul
Beş çocuktan biri çalışıyor
Sokaktaki çocuklar konusunda en sorunlu iki il İstanbul ve Diyarbakır
Artma eğiliminde olan çocuk suçlarına karşı toplum aciz ve çaresiz
Çocuk ihmali ve istismarı yaygınlaştı
Çocuk hakları öğretiminde en sorunlu ülkelerden biri
Çocuklara yönelik hak ihlalleri yaygınlaştı
Çocuk hakları uyum yasaları hazırlanamadı
Çocuk Koruma Kanunu çocuk adalet sisteminin gerçekleştirilmesi için yeterli değil
Bebek ve 5 yaş altı ölümleri hâlâ yüksek
Anne Çocuk Sağlığı Acil Eylem Programı etkin biçimde uygulanamadı
0 – 18 yaş sağlık güvencesi sağlanamadı
Nitelikli eğitim başarılamadı
Üstün yetenekli çocukları eğitemeyen bir ülke
Okul Sağlığının İyileştirilmesi Projesi yaygınlaştırılamadı.
Korunmaya muhtaç çocuk sayısı artıyor
Özürlüler Kanunu’nun kuşatıcılığına karşın verilen hizmet sınırlı
TBMM Çocukları Sokağa Düşüren Nedenlerle Sokak Çocuklarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu Raporu askıda kaldı
Türkiye, çocuk pornografisi konusunda riskli ülkeler arasında
Medyanın olumsuz etkilerinden çocuğu koruma sistemi geliştirilemedi
Türkiye’nin çocuk göstergeleri dünya ortalamasının altında
Türkiye çocuk sorunlarını erteleyen bir ülke görünümünde

TÜRKİYE’NİN ÇOCUK GERÇEĞİ
NOTLAR
Aile ve Çocuk
·  Sosyal güvenceden yoksun ailenin sorunları acil çözüm bekliyor
·  Çocuğa ve gence ilişkin olumsuz göstergelerin temelinde aile sorunu var
·  15 milyon 70 bin ailenin 3 milyon 600 bini yoksulluk sınırında
·  Ülke ölçekli toplam hane halkının çoğunluğu sağlıklı olmayan fizikî ortamlarda yaşıyor
·  Yoksulluğun çözülemeyişinin öncelikli nedeni, iktidarların kök sorunları çözme iradesinin olmayışı
·  1990 sonrası boşanma sayısında artış var
·  Yoksulluğu şefkat siyasetiyle (yardım dağıtma) erteleme alışkanlığı sürüyor
·  Ekonomik kalkınmayla sosyal politikalar paralel sürdürülemedi
·  Ailedeki ekonomik, sosyal ve kültürel kriz, aile içi çatışma ve şiddeti artırdı
·  İşsizlik karşısında sosyal güvenliğin sağlanamaması sonucu, aile ve çocuk ve gençlik sorunları derinleşti
·  Türkiye’nin aile ve çocuk merkezli insanî gelişme ve refah göstergeleri dünya ortalamasının altında
·  Türkiye aile ve çocuk politikaları ile Avrupa Birliğine hazır değil

Aile ve Çocuk Sağlığı
·  Bebek ve 5 yaş altı çocuk ölümleriyle anne ölüm oranı hâlâ yüksek
·  Anne ve çocuk sağlığı geliştirme programı yaygınlaştırılamadı
·  Anne sütü muadillerinin mamayı özendirici reklâmları önlenemedi
·  Anne ve çocuk sağlığı hizmetlerinde bölgeler arası eğitim ve sağlık göstergelerindeki farklılık giderilemedi
·  Kadının toplum içindeki statüsünün iyileştirilmesi sınırlı düzeyde kaldı
·  Çocukların beslenme bozukluğunun neden olduğu hastalıklar yaygın
·  Çocuklarda ağız ve diş sağlığı bozukluk oranı yüksek
·  Beş yaş altı beslenme bozuklukları azaltılamadı
·  Okul sağlığı hizmetleri dünya ortalamasının altında
·  Adölesan (Adolesan dönemin en büyük özelliği fiziksel, cinsel, psikolojik gelişimin tamamlanmasıdır) sağlığı hizmetleri çok sınırlı düzeyde
·  Koruyucu sağlık ve çevre sağlığı açısından Türkiye riskli ülkeler arasında
·  Toplam hane halkının yüzde 20’si temiz su içemiyor
·  Özürlü çocuğu olan ailelere doğrudan destek hizmeti yaygınlaştırılamadı
·  Kız çocuklarına yönelik töre-namus saikli saldırıları önlemeyi amaçlayan ve yaşama hakkını merkeze alan program hazırlanamadı
·  Mayın, gösteri ve bombalama olaylarında çok sayıda çocuk hayatını kaybetti
·  Anne Çocuk Sağlığı Acil Eylem Programı etkin biçimde uygulanamadı

Çocuk Eğitiminde Durum
·  Türkiye’de okulöncesinde hâlâ köklü atılım yapılamadı (0-2yaş yüzde 1; 3-4 yaş yüzde3; 5 yaş yüzde 21)
·  Okulöncesi eğitim oranı en düşük grup köy çocukları
·  Okulöncesinde batı bölgelerinde oran daha yüksek
·  Erken çocukluk gelişimi programı yaygınlaşamadı
·  6-13 yaş grubu okullaşma oranı kızlarda daha az
·  Kızların okullaşma oranı her alanda erkek öğrencilerin altında
·  Türkiye, eğitimde yaş ve cinsiyet ayrımcılığını aşamadı ve durum eğitimin bütün aşamalarında kızların aleyhinde
·  Türkiye’de sınıf ortalaması 36 (Dünya ortalaması 26. En kalabalık sınıflar İstanbul’da)
·  Türkiye’nin dünya ortalamasına göre 125 bin sınıf açığı var
·  Örgün eğitim okuma alışkanlığı kazandıramıyor ve kitabı sevdiremiyor
·  Okul başarısı ve hayat başarısı arasında denge kurulamadı
·  Okul Sağlığının İyileştirilmesi Projesi yaygınlaştırılamadı
·  Eğitimin gerçekleştiği fiziki mekânlar niteliksiz mimari yapılardan oluşuyor
·  Eğitimden yoksun kalmış çocukların eğitime dahil edilmesi çalışmalarında yetersiz kalındı
·  Türkiye, nitelikli genel eğitimde başarılı olamadı
-Öğrenci merkezli müfredat değişikliklerine ihtiyaç duyulmaktadır
·  Ortaöğretimde brüt okullaşma oranı yüzde 69.9’da kaldı
·  Eğitim süresi uzadıkça kızların okullaşma oranı düşüyor
·  Türk eğitim sistemi felsefe öğretiminden uzaklaştı
·  İlk ve ortaöğretimde sanat ve kültür eğitimi çok alt düzeyde
·  Son 5 yılda okullarda şiddet yaygınlaşma eğilimi gösterdi
·  Eğitim sistemi, spor ve müzik yeteneğini geliştiren projeden yoksun
·  Yurt dışındaki ilk ve ortaöğretim çağı çocuklarının eğitimlerine ve yurda dönen çocukların uyum sorunlarına destek projesi geliştiremedi
·  Eğitim sistemi, medya ve bilişim teknolojileriyle uyumlu duruma getirilemedi
·  Türkiye, üstün yetenekli çocuklarını eğitemeyen bir ülke durumunda
·  Millî Eğitim Bakanlığı’nın üstün yetenekli çocuk eğitiminin okulöncesi, ilk ve ortaöğretim süreçlerini kapsayacak eğitim-öğretim modeli de yok
·  Türk Millî Eğitim Sistemi, son 10 yılda, politik ve ideolojik müdahalenin en yoğun yaşandığı alan oldu; eğitim yönetimi güven sorununu aşamadı ve başarılı olamadı
·  Türkiye, eğitim profili ve göstergeleri bakımından Avrupa Birliği standartlarına hazır duruma getirilemedi
ÖNCELİKLERİMİZ: 
Koruma Altındaki Çocuklar
·  Türkiye, korunmaya muhtaç ve kimsesiz çocuğa sosyal güvenlik sistemi kuramadı
·  Ülke ölçekli aile ve çocuk hizmetleri koordine edilemedi ve etkin biçimde yönetilemedi
·  Koruyucu aile modeli ve evlât edinme uygulanması yaygınlaştırılamadı
·  SHÇEK şemsiyesi altındaki çocuk yuvası ve yetiştirme yurtları yönetilemedi
·  Yuva ve yetiştirme yurtlarını yerel yönetimlere devretmeyi öngören düzenleme yapılamadı
·  Korunmaya muhtaç çocuklar için koruyucu, önleyici ve destekleyici projeler geliştirilemedi
·  Aile destek hizmetleri ve koruyucu aile modeli uygulanamadı

GÜÇ KOŞULLARDAKİ ÇOCUKLAR
Çocuk Yoksulluğu
·  Türkiye’de dört çocuktan biri yoksul
·  Yoksul çocukların çoğunluğu büyük şehirlerde ve köylerde
·  Yoksulluk sınırındaki aileler sosyal güvence altına alınamadı
·  Göç çocuklarının en çok yaşadığı iller Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi şehirleri
·  Çocuk yoksulluğunu önlemeyi sağlayacak sosyal güvenlikle ilgili yasa çalışmaları tamamlanamadı

Özürlü Çocuklar
Nüfusun yüzde 12.28 özürlü olan ülkemizde,  özürlülerin sağlık, eğitim ve sosyal göstergeleri kötü
·  Özürlüler daha fazla yoksullukla karşı karşıya
·  Özürlülere verilen özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri dünya ortalamasının altında
·  Çok Programlı Özel Eğitim Merkezi Projesi Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yaygınlaştırılamadı
·  Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından projelendirilen “Meslekî Rehabilitasyon Merkezi” modelinin 35 ildeki uygulama sorumlusu yerel yönetimler olduğu halde henüz etkin uygulama başlamadı
·  Türkiye, yasal çerçevede Avrupa Birliği sürecine hazır durumda; ancak koruyucu, önleyici, rehabilite edici ana sistem uygulaması hazır değil

Çalışan Çocuklar
·  Türkiye’de beş çocuktan biri çalışıyor
·  Çalışan çocukların yüzde 76.9’u tarım kesiminde
·  Çalışan çocuklara uygulanacak çocuk iş gücünden yararlanma standartlarında etkin olunamadı
·  Güvence altında çalışan çocukların izin, iş güvenliği, iş kazası, dayak ve azarlama sorunları aşılamadı
·  Sokakta çalışan çocukların sayısında artış oldu
·  Asgari çalışma yaşı uygulanamadı
·  Çalışan çocuklara ülke ölçekli izleme ve denetim sağlanamadı

Sokaktaki Çocuklar
·  Sokaktaki çocukların sayısı bilinmiyor (tahmini olarak 200.000 çocuktan bahsedilmekte)
·  “TBMM Çocukları Sokağa Düşüren Nedenlerle Sokak Çocuklarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu Raporu”nun, sorunlara yaklaşımı ve çözüm önerileri hayata geçirilemedi
·  Sokaktaki çocuklar için koruyucu, önleyici, tedavi ve rehabilite edici projeler yaygınlaştırılamadı
·  Sokaktaki çocuklar, diğer çocuk sorunlarının üzerini örten bir sarmal işlevi yerine getirmeyi sürdürüyor
·  Sokaktaki çocuklar konusunda yapılan çalışmalarda en başarısız ve en sorunlu iki il İstanbul ve Diyarbakır
·  Sosyal güvenlik çalışmalarının sonuçlanması durumunda sokaktaki çocuk sorunlarının azalacağı umudu var

ÇOCUK ADALETİ SİSTEMİ
Çocukların işlediği suçlar ile çocuklara karşı işlenilen suçların tanımı tasniflenemedi
Yargılamadaki Çocuklar
·  Türkiye’de suç işleyen ve kapkaççılık yap(tırıl)an çocuk sayısında artış oldu
·  Çocuk suçları konusu, çocuk adalet sistemi yerine, ceza yasaları içerisinde düzenlenmesi eğilimi sürdürüldü
·  Suç işlediği ispat edilen çocukların tek seçeneği hâlâ ceza
·  15 yaşın üzerindeki çocuklar hakkında ceza dışında bir seçenek yok
·  5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, çocuk adalet sistemi yerine ceza kontrol sistemine dayalı bir yaklaşımla hazırlandı
·  Çocukların, Çocuk Mahkemeleri dışında Ağır Ceza Mahkemeleri’nde yargılanması değiştirilemedi
·  Çocuk Mahkemelerinin yaygınlaştırılması sağlanamadı
·  Yargılamadaki çocuklara hizmet veren kurumların fizikî ve sosyal şartları iyileştirilemedi
·  Türk çocuk hukuku ve çocuk yargılama hukuku standartları geliştirilemedi

Çocuk İhmali ve İstismarı
·  Türkiye’de artan trend ile çocuk ihmali ve istismarı yaygınlaşma eğilimi gösterdi
·  En yaygın çocuk istismar türü ekonomik istismar
·  Çocuklara karşı işlenen fizikî istismar türlerinin oranlarında artış gözlendi
·  Çocuklara karşı cinsel istismar vak’alarında artış oldu
·  Çocuk pornografisi konusunda Türkiye riskli ülke
·  Son yıllarda akranlar arası şiddet ve çocukların kesici alet ve ateşli silah kullanımı yaygınlaştı

Çocuk Hakları
·  Türkiye, 27 Ocak 1995’ten bu yana Çocuk Haklarına Dair Sözleşme çerçevesine taahhüt ettiği hedeflere ulaşamadı
·  Çocuk hakları öğretimine öncelik verilmedi
·  Çocuklara hak ihlâlleri yaygınlaştı
·  Çocuk hakları uyum yasaları hazırlanamadı



TÜRK DÜNYASI  ÇOKGENÇ PLATFORMU UYGULAMA İŞLEYİŞİ

YÖNETİM:

DOĞAL ÜYELER:
Cumhurbaşkanı (Onursal Başkan)
Başbakan
Milli Eğitim Bakanı
Kültür ve Turizm Bakanı
Aile ve Sosyal Sorumluluk Bakanı
İçişleri Bakanı
Diyanet İşleri Başkanı
YÖK Başkanı
Türk Cumhuriyetlerini temsilen temsilciler

AKTİF YÖNETİM ÜYELERİ:
Cumhurbaşkanı makamını temsilen bir yetkili
Başbakanlık makamını temsilen bir yetkili
Milli Eğitim Bakanlığını temsilen bir yetkili
Kültür ve Turizm Bakanlığını temsilen bir yetkili
Aile ve Sosyal Sorumluluk Bakanlığını temsilen bir yetkili
İçişleri Bakanlığını temsilen bir yetkili
Diyanet İşleri Başkanlığını temsilen bir yetkili
YÖK Başkanlığını temsilen bir yetkili
TRT Genel Müdürü
Çocuk Meclisi Yönetim Kurulu Üyeleri
(Çocuk Meclisi üyeleri Herotürk’ün Türkiye genelinde bütün okullarda yapacağı yılın Herotürkleri yarışması neticesi belirlenecektir.)


STK temsilcileri: Çocukla ilgili faaliyet gösteren vakıf ve dernek yönetimlerinin belirleyeceği kişiler arasından yapılacak seçimle ilgili belirlenmiş 3 kişiden ibaret olacaktır.
Çocuk medya temsilciliği: Çocuğa yönelik faaliyetlerde bulunan; tv, radyo, gazete, dergi, yayın yapan kurum ve kuruluş temsilcilerinin kendi aralarında yapacakları seçim neticesinde 3 kişiden ibaret olacaktır.
Çocuk sektör temsilciliği: Çocuğa yönelik faaliyette bulunan; gıda, tekstil, oyuncak, kırtasiye gibi konularda ticaret yapan kurum ve kuruluşları temsilen kendi konularından birer kişi tarafından temsil edilecektir.
Dershaneler ve özel okullar temsilciliği: Anaokullarıda dahil olmak üzere bütün bu kurum ve kuruluş katılımcıları tarafından yapılacak seçimle toplamda 7 kişi ile temsil olunacaklardır.
Özel Üniversiteler temsilciliği; Çocuğa ve topluma ya da direk insana yönelik çalışmaları bulunan üniversitelerin kendi aralarında yapılacak seçimle belirleyecekleri 7 kişi temsil hakkına sahiptirler.
Çocuk ruhsal temsilciliği: Psikologlar, pedegoglar, psikiatrlar, eğitim danışmanlarınca kendi aralarında yapılacak seçimle belirlenmiş 3 kişi tarafından temsil olunacaklardır.
Çocuk sağlığı temsilciliği: Çocuğun biyolojik ve fizyolojik varlığı hususunda ihtisas sahibi hekimler arasında yapılacak seçimle belirlenmiş 3 kişi tarafından temsil olunacaklardır. 
Çocuk dinsel eğitim temsilciliği: Çocuk yetiştirilmesi ve gelişimi hususunda diyanet işleri ve ilahiyat fakülteleri nezdinde hurafesiz ve çağdaş metodlarla dinsel eğitim husunda belirlenecek 5 kişi tarafından temsili.

KOMİSYONLAR:
Genel hatlarıyla belirlenmiş konu başlıklarını etüd etmek ve değerlendirme sonuçlarına ulaşmak üzere her konunun uzmanlarından oluşur. Komisyon üyeleri kendi başkan ve yönetimlerini-görev dağılımlarını oy birliği ile kendileri belirler.


PLATFORM ÇALIŞMA KONULARI
1-ÇOKGENÇ ve AİLE,
a-ÇOKGENÇ ve çekirdek aile
b- ÇOKGENÇ ve akraba ilişkileri
c-ÇOKGENÇ ve bireysel ahlak


2-ÇOKGENÇ ve TOPLUM,
Her bir başlığın başka altbaşlıkları sözkonusudur.
a-EĞİTİM,
b- ÇEVRE,
c- SAĞLIK

3-ÖZEL ÇOKGENÇLER
a-ENGELLİLER
b-ÜSTÜN YETENEKLİLER
c-SOKAK ÇOCUKLARI
d-ÇALIŞAN ÇOKGENÇLER

NEDEN SEKTÖR TEMSİLCİLERİ 3 KİŞİ ya da TEKLİ RAKAM İLE TEMSİL OLUNURLAR?
Kendi komisyon kararlarında oybirliği hedef alınmıştır. İştişari karar neticesi hasılı hedeflenmiştir.
HEROTÜRK ÇOKGENÇ YETERLİLİK SERTİFİKASI
HEROTÜRK LİSANSLI MARKASI
HEROTÜRK ÇOKGENÇ KLUBLERİ


ÇOKGENÇ VE AİLE:
Aile en küçük toplumsal birim; aynı zamanda nesiller arası bir sistem. Ve her sistem gibi değişmekte olan, kendi iç dinamikleriyle veya toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal dinamiklerle dönüşen bir sistem.
Aileler, çocuklar ve ruh sağlığı konusu çok önemli ve önemli olduğu kadar zor ve çapraşık bir konudur. Günümüzde ailelerin ve çocukların nelerle karşılaştığı, ne sorunlar yaşadığı ile ilgili genelleme yapmak sakıncalı olabilir, her aile özeldir. Ancak bir ölçüde genelleme yapmadan da konuyu anlamaya çalışmak olanaksız görünüyor; dolayısıyla biraz genel bir çerçeve çizilmek durumundadır. Bu çerçeve içinde çeşitli öznelliklerin yer alabilir olması temel gaye olmalıdır. 
Sanayi toplumu sosyolojisi içinden bakınca tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilirken, aile yapısı da geniş aileden çekirdek aileye dönüşür. Yine bu şemanın sonuçlarına göre çekirdek aileye dönüşmüş, kentli olmuş ailenin önce tüketim ve davranış kalıpları değişir, sonrasında da değerleri“modern, kentli” değerlere doğru değişecektir. Elbette bu hayat tarzı bakımından modern nitelemesinin de kılık kıyafetten kadın erkek ilişkilerine kadar ima ettiği ve tanımladığı bir dizi tutum, davranış ve değerler manzumesi vardır. Ama en önemlisi bireyselleşmenin artacağı, aile içinde bile bağımsız bireylere dönüşüleceği varsayımıdır.
 Siyaset biliminden pazarlamaya, reklamcılıktan üretime kadar hemen her alan sanayi toplumu sosyolojisiyle tanımlanmış, doğru, normal ve kaçınılmaz olan bu çekirdek aileye ve bireyselleşmeye göre kurgulanmaktadır.
Buna karşılık Türkiye toplumunda hâlâ en önemli toplumsal kurum ailedir. Bireysellik- kolektiflik üzerinden bakıldığında öncelik ailede sonra da ülkede. Kısaca söylemek gerekirse henüz bu toplumda sanayi toplumu sosyolojisiyle tanımlanmış bireysellik son derece düşük. Hatta bu anlamda bireysel düşünenler yalnızca toplumun beşte biri.
Hâlâ bu toplumun gençlerinin çok büyük bir bölümü gelecek planını bile ailesi üzerinden yapıyor. Yalnızca kendi hayalleri, kendini gerçekleştirme arzusu gibi meseleler aileden sonra geliyor.
Her ne kadar aile yapısı göçle beraber değişiyor, çekirdek aileye dönüşüyor gibi görünse de “KONDA aile araştırması”nın temel bulgusu Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın “duygusal geniş aile” tezini doğruluyor. Hanedeki fert bakımından aileler küçülüyor fakat ilişki üzerinden bakıldığında daha yoğun bir ilişkinin ve karşılıklı etkileşimin olduğu görülüyor.
Bu bulgunun önemli göstergelerinden birisi yurtiçi hareketlilik. Her ne kadar medya “tatilci trafiği” gibi bir klişeyi sıkça kullanıyor olsa da o gördüğümüz tatilci trafiği değil, “ataya ve memlekete gidenler trafiği”. Tatillerde deniz kenarına, tatil yerlerine gidenler henüz toplumun dörtte biri. 
Toplumun üçte ikisinin bireysel hayatı için en büyük korkusu “oğlunun, kızının istediği eğitimi alamaması”. Yine üçte ikisinin ülke hayatı için en büyük korkusu “geleneklerden kopmak”.
Aileye verilen önem ile beraber bu korkuları anlamaya çabaladığımızda şu yorumu yapmak mümkün. Bu toplumda ailenin hayallerinin taşıyıcısı çocuklar.
Yüksek eğitimli oranının yüzde 11, lise eğitimli oranının yüzde 27 olduğu, ortalama eğitim süresinin 7,8 yıl olduğu, beşte dördünden fazlasının bir meslek sahibi olamadığı, kendine özgüveni düşük bireylerin gelecek hayalleri kendi emekleri üzerinden değil, çocukları üzerinden.
Denizli’nin Çal’ında, Kayseri’nin Develi’sinde ya da Diyarbakır’ın merkezinde yaşayan bir babanın, annenin daha iyi bir hayat arzusu nasıl gerçekleşebilir? Kendi emeğiyle kazandığı veya en fazla kazanabileceği ne? Tasarruf edebileceği ne? Nasıl daha konforlu bir hayata ve refaha ulaşabilecek?
Piyango vurmaz ise veya eğer bulunduğu mahal göç alan bir yerse ve tarlalar arsa olup spekülatif satışlarla olağanüstü kazanç ihtimali yoksa ne yapacak?
Tek şansı var: Çocukları iyi eğitim alırlar ve geleneklerine ve ailelerine bağlı insanlar olurlarsa, aileyi de daha iyi bir hayata doğru çekerler.
Nitekim toplumun çok büyük bir kısmının ailesiyle ilişkisi yalnızca sevgi ve saygı ilişkisini sürdürmek veya beraber gündelik hayat pratikleri üzerinden değil bunların çok ötesinde bir ilişki ve destek üzerinden.
Dolayısıyla Türkiye’deki aile yapısı ekonomik ilişkilere dayalı geniş aileden çekirdek aileye doğru geçişte orta bir durakta ilişkiye dayalı, geleneksel ve dinî değerler ağırlıklı üçüncü bir aile yapısı gösteriyor. Muhtemelen de bu durak büyük oranda kalıcılaşma eğilimi taşıyor.
İster siyasetçi ister iş yöneten olun eğer bu yapıyı dikkate almadan strateji geliştiriyorsanız ve eğer arzulanan başarı gelmiyorsa, bir de meseleye bu noktadan bakmak yararlı olabilir.
 Önce ülkemiz ailelerini kabaca da olsa inceleyebilmek için kuramsal bir çerçeve çizilmelidir. Bu çerçeve yardımıyla geleneksel ve değişmekte olan aile-çocuk ilişkisine ele alınmalı; bu ilişkinin ruh sağlığı ve eğitim çalışmaları için ne ifade ettiği vurgulanmalıdır.. İlgi odağı olarak özel sorunlar yaşayan çocuk ve aileler olduğu gibi günümüz koşullarıyla başetmekte olan genel geçer ailelerin yapısı tanımlanmalıdır.

ÇOKGENÇ ve çekirdek aile:

“Eğitim anne dizinde başlar; her söylenen sözcük, çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır.”

Ailenin önemli işlevlerinden biri de çocuğunu eğitme işlevidir. Her aile bu işlevini karşılamak zorundadır. Bu aynı zamanda herkes için toplumsal bir görevdir. Sağlıklı toplumların oluşmasının ilk basamağı ailede atılır.

Toplum olarak kalkınmak için; sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi gibi bir çok olumlu özelliklere sahip bireylerin yetişmesinin temeli ailede atılır. Aile çocuğa ilk eğitimin verildiği yerdir. Her şeyden önce aile, bir okul öncesi eğitim kurumu olarak kabul edilir. Çocuk okula başladıktan sonra, ailenin bu işlevinin bir kısmını eğitim kurumları üstlenmektedir. Ancak aile, hiçbir zaman çocuğun eğitiminden kendini bütünüyle soyutlamış olamaz

Aile toplumun temelini oluşturmaktadır. Tüm milletler aile kurumunu korumak ve
güçlendirmek amacıyla çeşitli tedbirler almaktadırlar. Yapılan araştırmalarda, gençlerin en
önemli sorunlarının, ailelerinin tutum ve davranışlarından kaynaklanan “iletişim bozukluğu”
olduğu görülmektedir . Genellikle, eğlence, dinlenme, arkadaş ilişkileri, saygı, şefkat, kıyafet
seçimi, meslek seçimi vb. konularda aileleriyle anlaşmazlığa düşen gençler ailelerinin
kendilerini anlamadığından yakınmaktadırlar.
Ebeveynler arasındaki geçimsizlik ve aile içi şiddet de gençleri olumsuz etkileyen ailevi
sorunlar arasındadır. Ayrıca, ebeveynlerin boşanması ve ayrı yaşamaları gençlerin psikososyal
gelişimlerini olumsuz etkilemektedir.

Aile içindeki iletişim bozukluğu hatta çoğu zaman iletişimdeki kopma, gençler için diğer
birçok sorunu da tetiklemektedir. Gençlerin zararları alışkanlıklar kazanması, toplumsal
ilişkilerindeki problemler, şiddet davranışları ve intihar gibi sorunların temelinde büyük
ölçüde ailevi sorunlar yatmaktadır .

Gençler kişiliklerini, şekillendiren bir takım değerleri ailelerinden almaktadırlar. Bunun bir
sonucu olarak da; aile kurumunu temelde bir güvence olarak görmekte; ancak, ciddi
sorunlarını aileleriyle konuşmaktan ve birlikte çözüm aramaktan kaçınmaktadırlar .
Ailevi sorunların en olumsuz sonucu, gençlerin intihar etmesidir. Yapılan araştırmalarda
intihar edenlerin yaklaşık % 33’ü 15 – 24 yaş aralığındaki gençlerden oluşmakta ve ailevi
sorunlar yaklaşık % 25 ile en önemli intihar nedenleri arasında yer almaktadır .

· Daha etkili anne baba olabilmek
· Çocukların gelişiminde büyükanne ve büyükbabaların yeri
· Hayvanların çocukların ruhsal gelişimine etkileri
· Oyun ve oyuncak
· Kardeş kıskançlığı
· Tatil dönemi ve ruh sağlığı
· Ergenlikte disiplin sorunları
· Madde kullanımı
· Cinsel kimlik sorunları
· Mastürbasyon
· Çekingen çocuklar
· Uzun süreli bedensel hastalık karşısında çocuk
· Parmak emme, tırnak yeme
· Oyun konsollarında ve kişisel bilgisayarda oynanan oyunların çocukların ruh dünyası üzerindeki etkileri
· Çocuk ve ergenlerin cep telefonu kullanması
· Sünnet ve çocuk ruh sağlığı
· Çocukların fiziksel ve cinsel istismarı
· Korkular
· Boşanma ve çocukların ruh sağlığına etkileri
· Çocuk ve ergenlikte aşk
RUHSAL BOZUKLUKLAR
· Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu
· Davranım bozukluğu
· Karşı olma karşı gelme bozukluğu
· Tikler
· Depresyon
· Kaygı bozuklukları
· Şizofreni
· Özgül öğrenme bozuklukları
· Zeka geriliği
· Bebek, çocuk ve ergenlerde iştah ve yeme sorunları
· İletişim bozuklukları

ÇOKGENÇ ve akraba ilişkileri
Kardeş, amca, dayı, teyze, amca, dede, nine, kuzen gibi yakın akraba ve hısımlarla olan ilişkiler husunda bir vevi sosyal hizmet alanıolan geniş aile aslında eski zamanlarda çok uygulanan bir kavramken şimdilerde modernitenin getirdiği “yalnızlaşan insan” herkesten uzaklaşmakta, herkesi uzaklaştırmakta. Kendi ailesindeki yaşlıyı,dulu ,yetimi tanımaz olmuş durumda olduğu görülüyor.Hatta sosyal desteğe ihtiyacı olmasına bile gerek olmayan insanların zamanla hiç kimsesizleştirmeye başladığı ise aşikar.
Aynı aileden kültürden geliyor olmak yaşanan her şeyde kabul ve rehabilite olmayı kolaylaştımaktadır süphesiz. Yaşlar acılar, düğünler törenler hep yakınlarla ile olur. Toplumsal yalnızlaşma ve depresyon oranı gün geçtikçe artıyor. Çünkü konuşacak bir amca, teyze, dertleşecek bir akraba bulmak gittikçe zorlaşıyor. Küçüldükçe küçülen aileler ebeveynleri bile kabul etmekte zorlanıyor.
İnsan tek başına yaşayamaz. İnsanlarla münasebet, hayata mânâ ve güzellik katar. Bunun için insan hayatının çok mühim yönlerinden biri, insanlarla kurulan yakınlıklar ve bunlara yüklenen mânâlardır. Yakınlık kurmak, insanî duygulardandır. Akrabalık milletlerarası münasebetlerde de aranan bir mefhumdur. Akrabalık, dilimizdeki akraba gibi olmak, akrabadan sayılmak, akrabadan öte deyimlerinde görüldüğü gibi, beşerî isteklerle ortaya çıkan ve arzu edilen bir durumdur.
Akrabalık, doğuştan veya sonradan kazanılmıştır. Akrabalar bir yönüyle kaderin yakın kıldıklarıdır. Zira kan akrabalarını kimse kendisi seçmez. Akrabalar genetik açıdan birbirine benzer. Bilinen kan akrabalığına hısımlık ve süt yoluyla eklenen akrabalıklar da katılır. Evlenme ile başlayan hısımlık, çocukların olması ile kan akrabalığına dönüşür. Çocuklar sebebiyle taraflar arasında kan bağı, başka bir deyişle genetik bağ oluşur. Şaşırtıcıdır ki, yapılan araştırmalarda, insanların evlenirken kendilerine benzer genetik özellikler taşıyan kişileri eş olarak seçtikleri anlaşılmıştır. Sanki görünmez bir el insanı bu yönde sevk etmektedir. Süt akrabalığı ve evlât edinme durumları da akrabalık sınıflandırmasında önemli bir yere sahiptir.

Hukukî ve genetik bakımdan değilse bile, sosyal münasebetler yönünden Anadolu kültüründeki musahiplik, kirvelik, ahretlik, ad babalığı, sağdıçlık gibi durumları da akrabalığa eklemek gerekir. Hayatın başından itibaren elde edilen her yakınlık, yeni kazançları ve mesuliyetleri de beraberinde getirir.
Akrabalar, insanın ilk tanıdığı, sevdiği, insanî münasebetlerini geliştirdiği, şirin ve sıcak bakışlardan oluşan çevresidir. Onların varlığı insana moral destek sağlar. Bu ilk münasebetler müsbet ve menfî yönleriyle neredeyse ömür boyu sürecek alışkanlıkların ve insanlarla münasebetlerin temel kriterini teşkil eder.

Öfkelenilen kişilerin çoğunlukla, akraba gibi yakın münasebet içinde bulunulan kişiler olduğu belirlenmiştir ki, bu da öfkenin sevgiyle irtibatlı olduğunu düşündürmektedir.
Bir gençten beklenilenler arasında, ailesine ve akrabasına faydalı olması vardır. Yapılan hayırlı işlerin yakınlara da faydası dokunur. Aksine serseri olan bir kişi, öncelikle akrabalarına zarar verir. Vatanına ve milletine faydalı olan biriyle önce akrabası iftihar eder. En çok görüşülmek istenenlerin başında akrabalar gelir. Tecritte, yalnızlıkta, hastalıkta yahut gurbette akrabanın yüzü, şefkati ve ilgisi aranır.
İnsanın iyilik yapması güzeldir, önce akrabaya iyilik yapılırsa daha güzeldir. İnsanın hürmetkâr ve merhametli olması güzeldir, önce akraba içindeki aceze, hastalara, ihtiyarlara hürmet ve merhamet edilmesi daha güzeldir. Hastanın halinin sorulup ziyaret edilmesi güzeldir, ziyaret edilen hasta akraba ise daha güzeldir. Akraba münasebetleri, aynı soydan gelenlerin âdeta yeniden birbirini keşfidir. Bu ilişkilerin sosyal, ekonomik, psikolojik, dinî ve beşerî yönleri vardır.

Akrabalık münasebetlerinin psiko-sosyal yönü

Çocuklar, aile ve akrabalık münasebetlerinden büyük ölçüde etkilenir. İnsanın sevinç ve üzüntülerinin kaynağı, çoğunlukla aile ve akrabalarıyla ilgilidir. İnsanın sosyal tecritten kurtulmasının en kolay ve tabii yollarından biri, akrabalarla irtibatın koparılmamasıdır.
Sosyal hayatın temeli, akrabalar arasındaki sıcak münasebetlerin varlığıdır. İçtimaî yönden akrabalık bağlarının gücü, millet olmanın ve sağlam karakterlerin geliştirilmesinin teminatıdır.
Yaşlılıkta akraba ve tanıdıklarla yakın münasebeti devam ettirme çok daha önemlidir. Hayatın bu döneminde yalnız kalan bir kişinin kendisini yönetmesi zor olabilir. Bu zorluk karşısında yaşlı kişi, günlük faaliyetlerini mümkün olduğunca devam ettirmek için akrabalarından yardım alabilir.

Kültürümüzde akrabalık

Evlenme ve akrabalık münasebetleri aynı zamanda kültürel davranışlardır, kültürden kültüre farklılık gösterir. Toplumun aile yapısı, akrabalık münasebetlerinin tarzını belirler. Ailenin ataerkil, anaerkil, kolektif, demokrat, geniş veya çekirdek olması, akrabalık münasebetlerine kültür boyutunda tesir eden önemli unsurlardır.
Kültürümüzde kan akrabaları (hala, dayı, teyze ve amca gibi) dışındaki akrabalara verilen adlar geniş bir yer tutar ki, bu Batı ülkelerinde oldukça sınırlıdır: Kayınpeder (kâim peder), kayınana (kâim ana), kayınbirader (kâim birader), (kâim; bir şeyin yerine geçen demektir, baba yerine geçen, anne yerine geçen mânâsına dilimizde kayın şeklini almıştır) yenge, gelin, elti, görümce, bacanak, enişte vs.
Geleneğimizde dinden beslenen akrabalık münasebetleri, derin mânâlar ve davranış modelleri ihtiva etmektedir. Bu münasebetler başlıklar halinde şöyle sıralanabilir:
Yardımlaşma,dayanışma, iş-gâye birliği,
Psikolojik, ekonomik, içtimaî hakların korunması,
Statü ve roller açısından hiyerarşik sıralanma,
Telkin ve tavsiye mekanizması,
Ferdî hataların akrabaya mal edilmesine karşı sosyal kontrol sistemi,
İyi ve kötü günleri paylaşmak,
Akraba grubuna ait önemli bilgi ve hatıraları gelecek nesillere aktarmak,
Üyeler arasında içtimaî emniyet mekanizmasının tesisi...

Sıla
-i rahim
Sıla-i rahim; akrabaya yaklaşmak, onları arayıp sormak ve ziyaret etmek, elinden geldiğince onlara yardımcı olmak mânâlarında kullanılmaktadır. Dinimizin üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri sılai rahimdir ki, akrabayla ilgiyi kesmemeyi, hürmetkâr olmayı, maddî-mânevî her çeşit yardımda bulunmayı, onlara şefkat ve merhamet göstermeyi, yakın uzak akrabanın her bir ferdine samimi sevgi beslemeyi ve güler yüz göstermeyi içine alır. Efendimiz (sas)in bu hususla ilgili hadisleri: Allaha ibadet edin, akrabaya iyi davranın., Allaha ve Ahiret gününe iman eden kimse akrabasını gözetsin., Hısım ve akraba ile ilgiyi kesenler cennete giremez., Karşılık olsun diye yakınlarını ziyaret eden kimse gerçekten görüp gözeten değildir; asıl ziyaretçi, kendisiyle temas kesildiği halde münasebetini kesmeyip sürdüren kimsedir  şeklinde sıralanabilir.
Peygamberimiz (sas) hakkı tebliğine karşılık, akrabasına meveddeti (sevgiyi) istemiştir. Nitekim kendisinin (sas) de uzak akrabalarına bile gösterdiği hürmet ve merhamet, bizim için önemli bir ölçüdür. Akrabalar arası münasebeti kesme, dinen fâsık sayılan kimselerin özelliklerinden biri olarak sayılmaktadır.

Şehirleşme ve akraba yardımlaşması

Şehirleşme ve şehre göç ile birlikte köylerde hayat tarzı değişimi meydana gelmekte, ayrıca aile yapısının, fonksiyonlarının ve akrabalık bağlarının çözülmesi gibi neticeler ortaya çıkmaktadır. Şehirleşme akrabalık bağlarını zayıflatıyor iddiası, bizim toplumumuz için değişik göstergeleride beraberinde getirir. Şehirleşme toplumumuzda hemşehrilik münasebetlerinin canlanmasına vesile olur. Şehre göç edenlerin genellikle akrabalarına yakın yerlere yerleşmeleri, şehir hayatında karşılaştıkları problemlerin çözümünde, geleneksel yardımlaşma ve dayanışma yoluyla birbirlerine destek sağlamaktadır. Böylece yabancılaşma, suçluluk, alkolizm gibi menfî durumlar kısmen engellenmektedir. Buna karşılık, bu iç dayanışma daha geniş çevrelerle karşılıklı münasebetleri azalttığından, hakiki mânâda şehirleşme gecikmektedir. Ayrıca şehirde ev sahibi olan köylüler, evlerini ve akrabalarını ziyaret için şehre gitmektedir. Bu bilgiler ışığında, aslında akrabalık bağlarındaki çözülmeden değil, akrabalık münasebetlerindeki farklılaşmadan söz etmek daha uygundur.
Bugün şehirlerde iş bulmak hemşehri ve akraba grubuna dahil olmakla daha kolaylaşmakta şehirlere taşınan kişilerin çoğunluğu (% 60) işlerini bu şekilde bulmaktadır. Bu sosyal dayanışma, şehirdeki ekonomik mekâna girebilme ve bu mekânda tutunabilme konusunda göç edenlere sahip çıkabilecek ve onları yönlendirecek içtimaî müesseselerin yokluğundan veya yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Bir araştırmaya göre, gençlerin üçte ikisinin üniversite giriş imtihanında ilk üç tercih arasında iş bulabilecekleri alanları yazdıkları dikkati çekmekte, bunların da büyük çoğunluğu bir meslek veya işte çalışmanın dost ve akraba ile mümkün olabileceğine inanmaktadır.
Şehirde çalışmak durumunda kalan annenin, çocuğuna bakma vazifesinin genellikle anneanne veya babaanne tarafından üslenilmesi, münasebetlere başka bir yön kazandırmıştır. Şehre göç, kendini yalnız hisseden ferdin, akrabalarını özlemesini sağlamakta, önceden farkına varmadığı sevgilerin ortaya çıkmasına vesile olmaktadır.

Akraba evlilikleri

Ülkemizde, küçük yerleşim birimlerinde, akraba evliliği yaygındır. Araştırmalar, akraba evliliklerinin kardeş çocukları ve özellikle erkek kardeşlerin çocukları arasında yaygın olduğunu ve Doğu Anadolu Bölgesinde, Batı Anadoluya göre daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Köylerde yaklaşık % 33 nispetinde akraba evliliği yapılmaktadır. Buna köylerdeki; Bildik biriyle evlilik daha iyi olur, inancı sebep gösterilmektedir. Akrabalar arası evliliklere, başlık parasının daha düşük olması da bir başka sebep olabilir.
Köylerde musahiplik, kirvelik gibi sonradan elde edilmiş akrabalar arasında (Alevî Bektaşî inancında olanlar arasında musahip edinen kişilerin gerek kendi aralarında, gerek çocukları arasında ve hattâ kirvelik bağına sahip aileler arasında) evlilik yapılmamaktadır. Sonradan elde edilen bu tip akrabalıklar, içten evlilik yasağına dahil edilmektedir. Bu tür evlenme yasağı dede ile talip arasında da bulunmaktadır. Yasaklanan bu tür münasebetler, her ne sebeple olursa olsun hoş görülmemekte ve bunları işleyenler, cemiyet dışına çıkarılma ile cezalandırılmaktadır.

Günümüzde akrabalık münasebetlerinden bir kesit

Toplumumuzun aile yapısı ve akrabalık münasebetleri hakkında birbirinden farklı görüşler vardır. Yaklaşık son elli yıldır aile yapısında görülen değişmeye paralel olarak akrabalık münasebetlerinin de değiştiği gözlenmektedir. Maalesef ülkemizde akrabalık münasebetleri konusunda çok az araştırma bulunmakta, bunların da çoğu hukuk ve antropoloji konularına dahildir.
Akrabalık münasebetlerinin göstergelerinden birisi sık görüşmektir. Acaba Anadolu medeniyetinin sahibi ve taşıyıcısı olan toplumumuzda, akrabalar arası görüşme sıklığı nedir?
Görüşmeler; eğitim ve iş imkânları, şehirleşme ve göç gibi faktörlerin tesiriyle ciddi şekilde zayıflamıştır. Araştırmalara göre her bin kişiden 4ü anne/babasıyla, 16sı da kardeşleriyle görüşmemektedir. Erkeklerin yakın akrabadan amca,dayı ile, kadınların ise teyze,hala ile daha sık görüştükleri anlaşılmıştır.

Toplu görüşmeler: Toplumun üçte birlik kesimi bayram,düğün,cenaze dışında da toplu görüşme yapabilmekte, % 20lik kesimi ise bayram,düğün,cenazede bile toplu görüşme yapamamaktadır. Bununla beraber erkeklerin bayramlarda daha düşük nispette toplu görüşmede bulunduğu tespit edilmiştir.

Dargınlık: Fertlerin % 17si akrabadan herhangi birisiyle dargınlık yaşamaktadır. Bu dargınlıkların % 60ının basit meseleler yüzünden meydana geldiği belirlenmiştir. Bu arada akrabalar arası ziyaretlerin ve toplu görüşmelerin dargınlık nispetini azaltıcı tesiri olduğu gözlenmiştir.

Maddî yardımlaşma: Gerektiğinde maddî yardım yapılan ve borç para alınıp verilen yakınların başında anne,baba ve kardeşler gelmektedir. Kadınların % 44ü, erkeklerin ise % 35,8i anne,baba,kardeş dışındaki akrabalara da yardım etmektedir. Bu akrabalar arasında dede,nine, kayınbaba,anne, amca,dayı,teyze,hala, bacanak,damat, kayınbirader, amca,dayı, teyze, hala çocukları ve diğerleri bulunmaktadır. Erkeklerin kadınlara nispetle kayın anne baba ve kayın kardeşe daha az yardım ettiği tespit edilmiştir.

Akıl danışma sıkıntıyı paylaşma: Toplumun yüzde doksanı, yarısı anne babayla olmak üzere sıkıntılarını akraba ile paylaşmakta, gerektiğinde akıl danışmaktadır. Erkekler, kadınlara göre kardeş ve kayın kardeşe daha az, kadınlar ise kayın anne,babaya erkeklerden daha çok danışmaktadır. Buna karşılık sıkıntılarını akrabadan saklama da söz konusudur. Kadınların önemli problemlerini akrabadan saklama nispeti daha yüksek bulunmuştur. Anne babadan problemlerini saklama nispeti kadınlarda; amca,dayı,hala,teyzeden sıkıntılarını saklama nispeti erkeklerde daha yüksektir.


ÜZÜCÜ BİR KONU; Ensest ilişkiler
Ensest ilişki özellikle taraflardan birinin rızasına rağmen, zorla ve baskıyla ya da ödül ve kandırmayla ortaya çıktığında bir istismar konusu olarak görülmektedir. Aile içi ya da akrabalar arası ilişkilerden yararlanılarak gerçekleştirilen, bir tarafın açık istismarına dayanan cinsel ilişki ensesti kendi bağlamının ötesinde de bir suç durumuna getirmektedir. Çünkü bu durumda ortaya çıkan cinsel istismar durumudur ve ensestin tabusal niteliği bu suçun/istismarın kolay ortaya çıkarılmasını, suçun cezalandırılmasını ve engellenmesini zorlaştırmaktadır.
Enseste ilişkin kesin rakamsal veriler yok denecek kadar sınırlıdır. Bunun temel sebebi ensestin toplumda utanç duyulan bir şey olmasıdır, ensest ilişki içinde olan bireyler, bunu her zaman gizleme eğilimindedirler. Bu durum, ensest ilişkideki istismar ve suç durumunu vahimleştirmekte, istismar edilenin bu sözkonusu utanç duygusuyla orantılı olarak istismar durumu sürgit devam edebilmektedir.
Ensest iliskiler genelde psikolojik bir sorun haline gelip yardım istendiğinde ya da yasal uygulamaların devreye girdiği durumlarda ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte, özellikle kadınların ve çocukların ensest ilişki durumlarında istismar edildiği söylenebilir. Kapalı toplumlarda, geniş, büyük ve içiçe yaşanan aile ortamlarında bir istismar olarak ensestin daha gizli ve fakat daha yaygın olduğu ileri sürülmektedir. Ensest istimarı gerçekleştirenin genelde daha büyük ve erkek birey olduğu da belirtilmektedir. Eldeki verilere göre baba-kız ensestinin daha yaygın bir durum olduğu söylenmektedir. Anne-oğul ensesti ise daha derin bir tabu olarak kabul edilmektedir, ortaya çıkması neredeyse yok gibidir.
Bir istismar olarak ensest, istismara uğrayan kişide ciddi psikolojik travmalara sebep olabilmektedir. Özellikle aile içinde çocukların istismar edilmesi bu çocuklarda büyük yıkımlara yol açabilme riski taşımaktadır.


ÇOCUK İSTİSMARI
Çocuk istismarı tipleri içerisinde saptanması en zor olanı cinsel istismardır. Bu olayın en önemli boyutu bildirilmemesi ve olayın gizlenmesidir. Cinsel istismar, özellikle kısa ve uzun dönemli etkileri açısından çok önemlidir.
Çocukların cinsel istismarı uzun yılar tartışılmamış, üzerinde çalışılmamış çeşitli nedenlerden dolayı profesyonel açıdan birçok güçlükler içeren, çok hassas bir konudur.
Çocukta cinsel istismar için literatürde pek çok terimin kullanıldığı görülmektedir. Ancak bunlar bazen birbirine karışmakta, yeterli ve açık bir tanımlama getirmemektedir. Çok sayıda tanımın olmasından dolayı karışıklığı ve tutarsızlığı önlemek amacıyla NCCAN (Amerikan Ulusal Çocuk İstismarı ve İhmali Merkezi)’nın 1991 yılında yayınladığı tanım benimsenmiştir.
“Çocuk ve erişkin arasındaki temas ve ilişki, o erişkinin veya başka birinin cinsel stimülasyonu (uyaran) için kullanılmışsa, çocuğun cinsel olarak istismarı olarak kabul edilir. Cinsel istismar, diğer bir çocuk tarafından eğer bu çocuğun diğeri üzerinde belirgin bir gücü ve kontrolü söz konusuysa veya bariz bir yaş farkı varsa da gerçekleştirilebilir.”
Çocukların cinsel istismarını Kempe şu şekilde tanımlamıştır.
“Bağımlı ve gelişimsel olarak olgunlaşmamış çocuk ve adolesanların bilinçli olarak onay vermeye muktedir olmadıkları, bütünüyle algılayamadıkları veya ailevi rollerle ilgili sosyal tabulara ters düşen cinsel aktivitelerde taraf olmaları cinsel istismardır.”
Başka bir tanım da çocuğun, bir erişkinin cinsel gereksinim ya da isteklerinin doyumu için cinsel nesne olarak kullanılması ya da kullanılmasına göz yumulmasıdır.
“Cinsel sömürü” cinsel istismar yerine sıklıkla ve özdeş olarak kullanılan başka bir terimdir. Bu terim son derece doğru kabul edilmektedir, çünkü bu çocuklar veya yetişkinler giderek gelişmekte olan kişilikleri hiçe sayılarak ve hiçbir seçim hakkı verilmeksizin ilişkiye zorlanmakta ve sömürülmektedir. Cinsellik yoluyla para kazanmayı da içerir. Çocuk ve adelosanlar sömürüye maruz kalırlar çünkü cinsel istismar onların gelişimsel olarak belirlenmiş, bedenleri üzerindeki kontrollerini, kendi tercih haklarını ellerinden alır ve kurbanı istismarcıyla aynı düzeyde bir cinsel partner haline getirir. Genelde bir yabancının gerçekleştirdiği şiddet içeren tek bir saldırıda zorlama olsun ya da olmasın çoğunlukla yıllar süren ensestiyöz ilişkilerde de sözü edilen sömürü bulunmaktadır.
Cinsel istismarda birçok kişinin kurban veya istismarcı rolünde yer alması mümkündür. Genellikle istismarcılar yetişkin, kurbanlar çocuktur. İstismarcının ergen, kurbanın daha küçük olması da mümkündür. Hatta aynı yaştaki iki çocuk arasında da istismar gelişebilir, çocuklardan biri zihinsel gerilikten dolayı daha alt bir gelişimsel aşamada olabilir.
Cinsel istismar genital bölgeleri elleme, teşhircilik, röntgencilik, pornografide kullanımdan tecavüze kadar çok geniş bir yelpazedeki tüm davranışları kapsamaktadır.
Cinsel istismarın tüm dünyada yaklaşık %50’si bildirilmektedir. Bildirilmeme nedeni çocuğu cinsel olarak istismar eden kişinin çocuğu tehdit etmesi ve korkutmasından kaynaklanmaktadır.
Briere cinsel istismarın çok hırpalayıcı ve şiddet içeren faaliyetlerden çocuğa zarar vermeyen bir ilişki formuna kadar uzandığını belirtmektedir. Kurban açısından en travmatik cinsel istismar türleri arasında ayinsel istismarı, aynı zamanda birden çok istismarcının aktif olduğu durumları ve çeşitli objelerin vücuda sokulduğu ilişkileri saymaktadır.
Shergold cinsel istismarın çocuğun üzerindeki etkisini “ruhun ölümü” olarak tanımlamıştır. İstismara uğramış bazı çocuklar sanki içlerinde –ta derinlerde bir şeylerin bozulduğunu, parçalandığını hissettiklerini dile getirmiştir.
Cinsel istismar, çocuk ve gencin hem yakın hem de uzak gelecekteki ruhsal ve sosyal uyumunu etkileyen çok önemli bir sorundur. İstismarın sıklığına, sürekliliğine, türüne ve istismarın yakınlık derecesine bağlı olarak etkisi değişmektedir.
Cinsel istismarın belirtileri duygusal, davranışsal ve sosyal sorunlar bağlamında ortaya çıkar ve bazı çocuklarda belirtiler görülmez. Bunun nedeni ise deneyim belirti çıkaracak düzeyde olmayabilir. Bu çocuklar istismara ilişkin güçlüklerle baş edebilecek güçte ve korunma düzeyi yüksek çocuklar olabilir.  Ya da klinisyenler ve araştırmacılar istismarın neden olabileceği sorunları nasıl ortaya çıkarabileceklerini tam olarak bilmiyor olabilirler. Veya çocuklar “kaçınma savunma düzeyini” kullanarak, istismara ilişkin çatışma ve sıkıntılarını başarılı bir şekilde bastırabilir ve bu yol kısa süreli de olsa işlevsel olmuş olabilir.
Araştırmalar, cinsel istismara uğramış bireylerin daha sonra yeniden istismara uğrama olasılıklarının yüksek olduğunu göstermektedir. Çünkü bireylerin yaşadıkları cinsel davranış o zaman diliminde, kendi davranış şekline uymayan bir davranıştır. Bu nedenle yeterlilik duygusu azalır ve kendilerini değersiz hissederler. Ve en önemlisi de çaresizliğin öğrenilmesidir. (Khahe ve ark. 1999)
Cinsel istismara maruz kalan çocukların yaşa göre dağılımı incelendiğinde %30 unun 2-5, %40 ının 6-10, %30 unun 11-17 yaş grubunda olduğu görülmektedir.  Bir başka deyişle olguların %70 ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır. İstismarcıların %96 sı erkek, %80 i de çocuğun tanıdığı birisidir.


İSTİSMARIN ETKİLERİ
“Bir zararı belirlemek soğan soymaya benzer, her birinin altından başka bir şey çıkar.”
Tacizin çocuklar üzerinde uzun veya kısa vadeli, psikolojik ve fiziksel birçok etkisi vardır. Genel olarak:
Korku: Saldırganın çocuğa baskı uygulayıp, olanları başkalarına söylememesi, sır kalması konusunda söz verdirmesi ve bunun sonucu olarak da çocuğun sonuçlardan korkarak olup bitenden bahsedememesi, başkaları tarafından inanılmayacağı düşüncesi ve yalnız kalacağı, terk edileceği düşüncesi,

Çaresizlik/Güçsüzlük: Çocuğun kendini çaresiz, seçeneksiz hissetmesi ve çoğunlukla kendi hayatı hatta kendi vücudu hakkında bile söz sahibi olmadığı düşüncesi,

Suçluluk ve Utanç: Çocuğun bir şeylerin yanlış gittiği düşüncesiyle başkalarını değil kendini suçlu hissetmesi. Saldırganın etkisiyle kendini kötü bir insan olarak görmesi,

Kendini Sorumlu Hissetmesi:  Saldırganın zorlama ve baskıları nedeniyle gerçekleri söylediğinde ailesinin darmadağın olacağı, her şeyin kötüye gideceği ve ne olursa olsun bunların olmasını engellemek için olanları saklı tutması gerektiği düşüncesi,

Soyutlama: Mağdur çocuklar diğer çocuklardan farklılaşır çünkü her zaman saklayacakları bir şeyler bulunur. Bunun sonucu olarak da çocuğun kendi ebeveynlerinden, kardeşlerinden ya da arkadaşlarından bir “sorunlu” damgası yememek için kaçması,

İhanet Hissi: Çocuklar anne babalarının kendilerini beslemesi, büyütmesi ve koruması gerektiğine inanırlar. Böyle bir olayın, çok sevdiği ve güvendiği ailesinin onu iyi koruyamadığı, yalnız bırakıp ihanet etmesinden dolayı gerçekleştiği hissine kapılması,

Mutsuzluk: Çocuğun –özellikle saldırgan çok sevdiği ve güvendiği biriyse- kendini yenik ve güvensiz hissetmesi,

Anımsamalar: Bu tür anımsamalar uyanıkken rüya görme şeklindedir. Bu anımsamaların bir koku, bir söz, bir yer ya da bu gibi hatırlatıcı her hangi bir şeyle dürtülmesiyle, çocuğun olay anını ve olanları hatırlayıp aynı şeyleri tekrar yaşıyormuş gibi hissetmesi psikolojik etkiler arasındadır.
Bunların yanında ayrıca kısa vadeli:
Hamilelik, cinsel yolla bulaşmış bir hastalık, yara gibi çeşitli fiziksel sorunların yanında; fobiler, sinirlilik, uyku ve yeme bozukluğu, okula gitmeme gibi sorunlarda bulunur.
Uzun vadede yetişkinliğe taşınacak etkiler de bulunabilir. Bunlar:
Sinirlilik, tedirginlik ve uyku sorunu,
Özgüven eksikliği,
Vücudunun zarar görmüş, kötü olduğu hissi,
Sömürülme ve kötüye kullanılma düşüncesine yönelik kırılganlık,
Toplumdan ayrışma,
Güven sorunu, kendisi hakkında bahsedememe ve bunların sonucu olarak sosyal ilişkilerde başarısızlık,
İştah bozuklukları,
Orgazm olamama, cinsel ilişkiye girme korkusu,
Ona bakıp, koruyamama ve iyi bir ebeveyn olmayacağı korkusundan dolayı çocuk sahibi olmak istememe,
Panik atak ve anımsamalar,
Bilinçaltından gelen suçluluk, öfke ve yeniklik hissi,
Travma sonrası stres bozukluğu gibi sorunlardır.
Bütün bu etkiler kişinin gelişimini ve değişimini doğal olarak etkiler.

Tacize uğramış çocuklarda “Cinsel Örselenme Sendromu” gözlenmektedir.
Başlangıçta cinsel istismar olayını gizleme söz konusudur. Bu durum, tacizi yapanın “bu bizim sırrımız, kimseye söyleme” tarzında yaklaşımı veya tehdidi, çocuğun çevrenin kendisine inanmayacağı endişesi, aile içi bir taciz ise ailenin dağılma endişesi gibi birçok nedenlerden kaynaklanmaktadır.
Bundan sonraki aşamada çocuk kendini çaresiz hisseder.
Sonrasında ise çocuk kendini hapsolmuş hisseder ve daha sonrasında duruma göreceli uyum sağlar. Zamanla veya ergenin gücünü toplayarak gecikmiş, çelişkili, içinde bizi ikna edemeyen itirafı gerçekleşir. Sonrasında tekrar geri çekilme, hiç bir şey olmamış gibi davranma sergilenir.
Ayrıca bu çocuklarda, aşırı veya açıktan mastürbasyon, cinsel organları ile aşırı oynama, yetişkinlere veya çocuklara uygunsuz sarılma ve öpme veya ergenlikte flörte erken başlama sık gözlenmektedir.
Tacize uğrayan kız ve erkek çocukların farklı belirtiler gösterdiği söylenmektedir.
Kız çocuğu genellikle içine kapanır. Kendini suçlu hissettiği için kendine acımasız davranır. “Eğer ben şöyle yapmasaydım, böyle yapmazdı…” gibi.
Daha çok “depresif” davranış sergiler. Yıkıcılığı içe doğrudur. Psikolojik olarak her an içinde bir deprem yaşar ancak dışarı vurmamak için var gücü ile direnir. Dışa dönük herhangi bir davranış bozukluğu sergilememeye gayret sarf ederler. Yaşamayı çok sevdiği ve etrafta çok sevildiği halde, intihar etmiş kız çocuklarında bu türden bulgulara rastlanılmıştır.
Yaşadığı bu olayı en yakın arkadaşı ile “paylaşmak” ister. Bu paylaşımın nedeni, içinde kendisini rahatsız eden sorulara cevap aramaktır ve kendisinin suçlu olmadığının onayını arar.
Güç kazanmak yerine “güçlüye” sığınmak ister. Grup arkadaşlıklarında en güçlü olanın ilgisini çekmek ve onun koruması altında olmak ister. Erkeklere güvenini yitirmiş olabilir ama güçlü bir erkek arkadaşın şemsiyesi altında olmak onu rahatlatır.
Kendi vicdan muhasebesinde “çaresizdim” diye teselli eder. Bu durumu çevresine ağır işlerden kaçma, verilen görevleri “gücüm yetmez ki” şeklinde cevap verme ile yansıtır.
Kız çocuklarında “kimliksizleşme” eğilimi görülür. Kimlik inkarı iki şekilde dışa yansıyabilir. Kıyafetlerini erkek kıyafetlerinden seçmeye çalışır. Anlamsız zamanda anlamsız cinsel konuşmalar yapar, aşırı argo kelimeler kullanır, cinselliğe vurgu yapan küfürler eder ve cinsel içerikli fıkralar anlatır. Kendisine “tıpkı erkek gibi” denilmesi hoşuna gider. Kendinden daha büyük yaşlara ait kıyafetler giyer. Aşırı dekolte kıyafetler seçer. Yaşına uygun olmayan yoğunlukta makyaj yapar. Tacize uğradığı yaşı, görüntüyü ve kimliği üzerinden atmaya çalışarak daha farklı bir kimliğe bürünmek ister.
Oyun oynarken erkeklerin arasında bulunmayı tercih eder. Bilinçaltında babasını, ağabeyini ve erkek akrabalarını temize çıkarmak için erkek çocuklarla özellikle oynamak ister.
Erkek çocuk ise dışa dönük bir davranışa bürünür. Genellikle “maço davranış” adı verilen davranış bozukluğu içerisine girer. Etraftaki en değerli olayları, duyguları ve kuralları hafife almak suretiyle içindeki acıyı önemsememeye çalışır. Tüm ahlaki davranış kalıplarını küçümser.
Genellikle “agresif” olur. Her şeye çabuk sinirlenir. İçindeki ruhi çalkantıyı dışarı atmak için yıkmaya, kırmaya, dökmeye, devirmeye yönelik dürtü hisseder. Düzen içinde giden şeylerin düzenini bozmak ister.
Yaşadığı olayı herkesten “gizler”. Yaşadığı olayın duyulması halinde arkadaşları tarafından alay konusu olacağı ve dışlanacağı endişesini taşır. Çevresinde artık erkek olarak değil bir “homoseksüel” olarak algılanacağı endişesine kapılır.
Erkek çocuk “güç kazanmak” ister. Silahlara, kesici, dürtücü aletlere özel ilgi duyar. Hızlı arabalar ve güç gösterileri onun için vazgeçilmez fırsatlardır. Uğradığı bu olayın “güçsüzlüğünden” kaynaklandığını düşünür.
Cinsel tacizin “nedeni” konusunda “kandırıldım” diye kendilerini teselli eder. Kendisinin kolay kandırılan biri olduğunu göstermek için “saf” rolü oynar.
Erkek çocuk “kimlik ispatı” telaşı yaşar. “Ben hala erkeğim” diyerek kendini motive etmeye çalışır. Anlamsız, gereksiz zamanlarda kendisine “erkek” vurgusu yapar. Vücutlarındaki “kıllanmayı” erkek olmanın ispatı olarak etrafa gösterir. Homoseksüel ve transseksüellere karşı aşırı reaksiyon ve öfke sergiler.
Erkek çocuk kızlarla beraber olmak ve görünmek istemez. Onların oynadığı oyunlara katılmamaya özen gösterir. Kendisinin de kız gibi algılanacağı korkusunu yaşar.


ÇOKGENÇ ve bireysel ahlak

Ahlak, kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (subjektif olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır.

Ahlak kelimesi hulk'un çoğulu olup huylar, seciyeler anlamına gelir. İngilizcede moral, morality bu anlamda kullanılır ve ahlak bilimine ethics, etik denir.
Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafında genelleştirilir ve kanunlaştırılır, buna göre de (kültür veya grubun) üyelerinin davranışları düzenlenmeye çalışılır. Bu tür bir kanunlaşmanın uygunluğu da ahlak olarak anılabilir, ve grup varlığının devamının bu ilke ve kanunların uygunluğu, uygulanması üzere olduğunu belirtebilir. Bu durumlarda, uygulamayı kabullenen bireyler ahlaklı olarak tanımlanırken, uygulamayı reddeden veya davranışlarında barındıramayan bireyler toplumsal anlamda dejenere olarak tanımlanabilir.
Bu nedenlerle ahlak, iyi bir yaşamın temelini teşkil eden inançlar bütünü olarak da görülebilir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, dinler ideal bir yaşama dair görüş ve düzenlemeler getirmiştir, bu nedenle ahlak, çoğunlukla dini emir ve prensipler ile karıştırılmıştır. Seküler ortam ve durumlarda, ahlak hayat tarzı seçimi gibi şeylerle ilgili olarak sunulabilir. Zira bu daha çok, bireysel anlamda iyi bir hayat fikrini temsil eder ki bireyler genellikle bulundukları toplumda benzer zihin yapısı ve görüşlere sahip olan insanların inanç ve değer sistemlerine uygun bir yol seçmektedirler.
Ahlakı sistematik biçimde inceleyen dal, felsefenin bir dalı olan etiktir. Etik, çeşitli soru ve sorunları sorar ve bunları inceler; birisinin belirli (spesifik) bir durumda nasıl davranması ("uygulamalı etik"), birisinin ahlaki bir durum veya görüşü nasıl kanıtlayacağı ("normatif etik") ve birisinin etik veya ahlakın kökten yapısını nasıl anlayacağı ("meta-etik") gibi.
Örneğin, bugün ABD'de kürtajın ahlaki açıdan izin verilebilir (caiz) olup olmadığı uygulamalı etikte tartışılan güncel sorulardandır. Normatif etikteki yaygın bir soru da, kişinin birisini korumak amacıyla yalan söylemesinin ahlaki olarak savunulup savunulamayacağıdır. Meta-etik ise, "iyi"nin varlığını nasıl doğruladığımızı yoksa her şeyin göreceli olduğunu ve ahlakın sadece birisinin tercihlerinin ifadesi olup olmadığı sorularını sorar ve inceler.
Tabii ki her toplumda nasıl davranmamız gerektiği ile gerçekte nasıl davrandığımız arasında bir ayrışma vardır; yani hipotetik bilgelik ile gerçek ahlak arasında bir fark mevcuttur.
Sosyal hayat ahlakı büyüme denen zorlu süreçte belirliyorsa bu ahlak ahlaki midir sorusunun cevabını her bireyin kendini oluşturmasında aramak gerekecektir. İnsan bireysel varlığını toplum içinde ve toplumun kabul gören anlayışları doğrultusunda şekillendirerek kendini "görünür" kılıyorsa doğal ve gerçek olmayan bir değerler sistemini temsil etmekten uzak duramayacaktır. Ahlak her şeyden önce kuantum fiziğinde olduğu gibi bir diğerine göre konumlanan ve bizzat mevcut olan durumu dolayısıyla mistizmin dışında evrensel, ilahi ve haktanır bir ahlaktan söz etmek pek mümkün olamayacaktır. Herkes aynı hayatın içinde bir ayna örneğindeki gibi bütünün bir parçasını oluşturuyorsa hangi tavır ahlak dışı adledilecektir. Mevlana'nın dediği "Ben ikiliği bir yana koydum, iki alemin bir olduğunu gördüm." sözü Ben'in hayatı oluşturan kaosta, herkesin dahil olduğu o toplumsal Ben'de benim ayak izim yok demekten öte nedir...


Çocuğun "insanî vasıflara" sahip olarak yetişmesinde, ahlâkî değerlerin önemli bir rolü vardır. Ahlâkî değerler, çocuğun olumlu davranışlar kazanmasına öncülük ettiği gibi, kişilik gelişimine de büyük bir katkı sağlamaktadır. 
Ebeveynler, kişilik yapısının oluşmaya başladığı 3/4 yaşından itibaren çocuğun davranış gelişimini yakından takip etmeli ve çocuğun ahlâkî kavramları anlamaya başladığı 7/8 yaşından itibaren de ahlâki değerleri ona kazandırmaya başlamalıdır. Ebeveynin çocuğuna zamanında vermediği veya eksik bıraktığı ahlâkî terbiyenin ne okulda ne de toplumda hakkıyla tamamlanamayacağı unutulmamalıdır.
Bu süreçte ebeveynler nelere dikkat etmelidir?

1. Ebeveyn çocuğa iyi bir örnek olmalı.
Sürekli yalan söyleyen, küfür eden, çocuklarının yanında insanların zaaflarını deşifre eden ebeveynlerin çocuklarının da bu davranışları sergilemeleri doğal bir durumdur.

2. Sevgiye dayalı bir eğitim metodunuz olmalı.
Çocuğunuza değer verip sevginizi hissettirmeniz onun size karşı "pencerelerini açmasını" sağlayacağı gibi, ahlâkî değerleri benimsemesini de kolaylaştıracaktır. Çocuğa karşı kırıcı davranmanız ise çocuğun size olan tepkisini ona kazandırmaya çalıştığınız ahlâki değerlere yöneltmesine sebep olabilir. Diğer bir ifade ile çocuk, ahlâki değerlere "sırtını dönerek" sizden intikam almaya çalışabilir.

3. Ahlâkî değerler "yasaklar zinciri" olarak sunulmamalı.
Çünkü bu tarz bir yaklaşım, çocuğun ahlâkî değerlere karşı tepki göstermesine sebep olacaktır. Ebeveynler, makul ve mantıklı izahlarla ahlâkî değerlerin gerekliliğini ve bu değerlerle donatılmış olmanın günlük hayattaki önemini çocuğa açıklamalıdır.

4. Anne ve baba birlikte hareket etmelidir.
Babanın hatalı gördüğü bir davranış, anne tarafından teşvik edilirse veya annenin çok önemsediği bir davranışı baba pek ciddiye almazsa çocuk neye görekime göre hareket edeceğini şaşıracaktır.

5.Çocukların iyi arkadaşlar edinmeleri sağlanmalıdır.
Kötü arkadaş grubu, çocuğun ahlâkî gelişiminin önündeki en büyük engellerden birisidir. Çünkü ailenin çocuğa kazandırmaya çalıştığı olumlu davranışlar kötü arkadaşlarının tesiriyle kalıcı olamamaktadır. Bu durum bir inşaat ustasının gün boyunca binbir zahmetle yaptığı duvarın aynı günün sonunda birileri tarafından yıkılmasına benzemektedir.

6. Çocuğu kendi haline bırakmamalısınız.
Çocukların uygunsuz davranışlarını büyütüp telaşlanmak ne kadar yanlışsa, yanlışlarını ciddiye almamak da o kadar yanlıştır. Çocuğun yaptığı yanlışlar düzeltilmez ve ikaz edilmezse çocuk bunun normal bir davranış olduğunu düşünebilir.

7. Çocuğunuzu kitle iletişim araçlarının bilhassa internetin zararlarına karşı korumalısınız.
Günümüzde bir hastalık haline gelen "internet bağımlılığının" yanı sıra "televizyon esareti" de gençleri ahlâkî bir çöküşe sürüklemektedir. Özellikle "okul dizilerinde" çocuklara model olarak sunulan kişilerin seviyesiz hal ve hareketleri, dağınık giyim ve kuşamları çocukların karakter gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

ANNE-BABA (AİLE)  SERTİFİKASI:
Ülkemizde aile olmak adına atılan ilk adım nikah denilen resmi işlem ile gerçekleştirilir. Bu işlem ise genelde belediyelerce gerçekleştirilir.
TEKLİF: Nikah memurluğu kapsamında belediyelerde bir masa oluşturulmalıdır. Bu masada belediyeyi temsilen bir aile uzmanı-psikolog, emniyet yetkilisi, müftü, doktor, eğitimci bir kurul tarafından evlenecek çiftler belirli bir süre içinde bir eğitim kursuna tabi tutulmalıdırlar. Evlilik müessesesi ile ilgili tavsiye ve öneriler ile çiftler evliliğe hazırlanılmalıdırlar.
Evlenecek çiftler adına nikah işlemleri esnasında yapacakları bağışlardan elde edilecek gelirle bölgede aile ormanları oluşturulmalıdır. Aynı şekilde boşanma durumunda yine eş başına 100 ağaç bedeli oranında para cezası alınarak  caydırıcı önlemlere başvurulabilir. 
Nasıl araçlarımızın peryodik muayeneleri yapılıyor ise heryıl bir günlük rehabilite kontrolüne tabi tutulmalıdır evli çiftler. Ayrıca evliliği teşvik edici düzenlemeler yapılmalıdır.
Örneğin, evlenen çiftlerden ilk yıl için belediyelerce çevre temizlik vergisi alınmamalıdır. Çocuk doğumlarında da aynı uygulama yapılabilir.
Evlilik sürelerini 5 ve katları noktasında tamamlayan çiftlerede bir kısım teşvik edici uygulamalar yapılabilir. Bankalardan bir defaya mahsus her döneme yönelik belirli miktarda 0 faizli kredi verilmesi gibi.



ÇOKGENÇ ve TOPLUM
EĞİTİM,
ÇEVRE,
SAĞLIK konularında meseleler ele alınmalıdır.

Toplum, çocuğu kendi yapısında ona verdiği değerle tanımlamaktadır. Kimi toplumlar için çocuk üretimin bir parçası, iş gücü olarak toplumun iş1evsel öğeler yüklediği birimlerinden biridir. Kimi toplumlar için ise, çocuk, dışlanan toplumsal ve bireysel olarak değer verilmeyen bir konumdadır. Örneğin, gerek toplun yapılarından gerekse iklimlerinden dolayı, tarihsel gelişim içinde ve günümüzde Arabistan'daki uygarlıkların çocuğu toplumda farklı bir bicimde konumlandırdığı bilgilerimiz arasındadır. Çocuğun doğar doğmaz, ya da çok kısa bir sure sonra sütanneye verilmesi, aile dışında, aileden uzakta büyütülmesi. Çocuğun kimliğini ve yaşam biçimini, dünyasını az çok biçimlendirdikten sonra. 7–12 yaşından sonra ailesi ile tanışıp onlarla birlikte ya da onlarsız bir yaşam sürmeye başlaması, kız çocuklar ile erkek çocuklara verilen önemin farklığı değişik toplum yapılarındaki çocuk kavramlarının ne denli farkçılaşabileceğini ortaya koymaktadır. Bunun gibi, örneğin Avustralya yerlilerinin, 7 yaşına gelen her erkek çocuğu, yanlarına hiçbir yardımcı ve yiyecek madde vermeksizin çölün ortasında bıraktıkları ve ancak yaşam savaşında başarılı olup çölÜ geçenleri topluma kabul ettikleri bilinmektedir. Benzer bir uygulama da Afrikalı avcı kabilelerinde, çocukların 7 yaşında ormana tek başlarına bırakılmaları ve ancak kabile tarafından onaylanacak bir avcı ile birlikte dönmeleri halinde toplumca benimsenmeleri ya da ormanda yalnızlığa terk edilmeleri biçiminde uygulanmaktadır. Mısır'da firavunların çocuklarını ancak belli bir yada ye olgunluğa geldiğinde görmeyi kabul ettikleri, kimi zaman ise hiç görmedikleri bilinmektedir
Osmanlılarda ise padişahın tüm çocukların sürekli ve sistemli bir biçimde görebileceği bir ortamın oluşmadığı, çocukların "baba" kavramından neredeyse tümüyle uzakta. Gelecekteki bir politik rol için hazırlandığı, özellikle erkek çocuklar açısından bunun kimi kez güçlü bir tutkuya ve şiddete varan boyutları tarihte bilinmektedir. Tüm bu farklı toplumlarda çocuk ile toplum iletişimi belli bir süre belli kişiler tarafından sınırlanmakta daha sonra parçalı olarak ya da tümüyle benimsenmektedir. Günümüzde çalışan anne babalar kimi kez çocuklarına yeteri kadar zaman ayırmamakla suçlanmakta iken yukarıda örneklenen toplum yapıları ve tarihsel örnekler göz önünde bulundurulduğunda bunlara kıyasla geleneksel aile yapısı içinde ve çocuk açısından uygun davranışlar içinde bulundukları söylenebilir. Diğer örneklerde de görüldüğü gibi çocuğun aileye en çok gereksinimi olduğu dönemde aile içi iletişimden uzak kalması kendisinin benimsendiğini onaylandığını ailenin bi parçası olduğunu hissedemediği bu dönemin onda ne tür iletişimsel stratejilerin doğmasına ya da yok olmasına neden olduğu belli bir yaşa kadar anne babasını görmeyen çocuğun kendisine nasıl bir dünya kurduğu yabancılarla iletişimini nasıl ilişkilendirdiğin biçimlendirdiğini yada sürekli kabul görülebilen bir birey olma sürecini geçirene dek toplumla iletişimi bu sınamalarla başarılı bulunmayan kişilerin toplumlarından nasıl uzaklaştırıldıkları ve tür iletişim biçimleri ile karşılaştıkları hep ayrı araştırma konusudur.
Günümüz çocuk gelişimi bilgileri ile ve ülkemizdeki ve modern batı ülkelerindeki uygulamaları göz önünde bulundurarak toplana bilgiler ne yazık ki kimi kez çocuğun küresel durumu ile pek fazla uyuşmayabilmektedir. Kaldı ki modern toplumlarda bile yetişkin gözü ile çocuğun sosyal gelişimi sırasında öğrenme öncesinde sırasında ve sonrasında ne derece karmaşık işlemler dizgesi kullandığını görmek anlamak ve bu dizgenin bütün özelliklerini saptamak çok güçtür.
Yaşamı aile içinde gözlemsel olarak öğrenmeye başlayan çocukların en duyarlı olmaya başladıkları yaş dönemi 3-8 yaş arasıdır. Bu yaşlardaki çocuklar gözlemsel etkiye daha duyarlı oldukları bilinmektedir. Çocuğun telkine en uygun olduğu dönemin 4-8 yaş arasında olduğu 8 yaşından sonra bu özelliğin yaşın artışı ile azalmaya başladığı da bulgular arasındadır.
Çağın gereklerine göre aile ve bireyleri değişik roller üstlendiklerinden sonuçta değişik çocuk tanımları ortaya çıkmıştır. Örneğin 1957 yılında yeni çıkmaya başlayan Brodcasting and television dergisi hedefledikleri milyonlarca kişilik kitleyi 3 grupta toplamaktaydı: Kadınlar, erkekler, çocuklar.
Hedef kitle büyük oranda kadınlar olarak görülmekteydi Yayının reklamında şöyle denmekteydi: "Onlar, annedirler, büyükannedirler,  genç kadınlar, eşler ya da evlenmemiş kızlardır. Onlar, ulusun alışveriş listelerini hazırlayanlardır. Bugünün ve yârinin evlerini yapanlardır Onlar, ev kadınlarıdır, daktilocu, garson banka işçisi, ya da balerindirler. Onlar, her meslekten, her işten, her yaştan kadınlardır. Ancak hepsinin ortak bir yönü vardır: Radyoda reklamı verilen ürünleri satın alırlar. Çalışan genç kızlar "Kadın" kategorisinde gösterilir derginin hedeflediği çalışan genç erkekler, "çocuk" kategorisi katılmıştır. Derginin tanımladığı çocuk sınıflamasına "ofis-boylar, haberciler kuryeler muhasebe yardımcıları, çıraklar" katıldığı gibi, lise ve kolejlerdeki gençlerde çocuklar sınıfına girmektedir. Bu belgeye göre, çocuklar kendi başlarına birer tüketici değildirler. Ancak ailenin satın almasını etkileyen öğelerdir ve yarının yetişkin tüketicileridir.
Yine Broadcasting and Television dergisinin aynı yıl, daha sonraki bir sayısında Gençlerin seçimleri konusunda yapılan bir araştırmanın sonuçları yayınlanmaktadır "Genç" kategorisi temel olarak da çalışan genç kız ye erkekler ile üniversite öğrencileri alınmaktadır Böylece "teenagers" gençler de toplumun bir bölümü olarak taninmiş olmaktadır. Çocukların ve gençlerin toplumdaki görünürlükleri kazanmaları da toplumsal ve bireysel kimliklerini kazanmaların, sağlamıştır. Çocuklar ve gençler böylece kendi isteklerini ve arzularını belirleyebilme olanağı bulmuşlardır Bu da günümüze dek gelen büyük değişimin başlangıcı sayılabilir. Yeni ortaya çıkan 've oldukça kalabalık olan  bu iki yeni grup seslerini duyurma ve toplum şartların kendi, istedikleri şekilde değiştirebilmek  için ilk kez harekete geçtiler, Böylece satın alma ve yönlendirme gücünü ele geçiren çocuklar ve gençler, 'İkinci  dünya savaşından Önce reklamların da hedefi haline geldiler. Stuart Ewen çocukları, 1920-1930'larda Amerikalı ailelerinin harcamalarında itici güç olarak Ortaya çıkmaya başladıklarını ileri sürmektedir.
Son Yıllarda, çocukluğun ve gençliğin Yeni Avrupa çalışmalarındaki gerekliliği Yüzünden çocuklar ve çocukluk dönemi daha bir Önem kazanmıştır, çocuklar yeniden tanımlanarak toplum içinde onlara daha farklı işlevler ve görevler verilmiştir.   Bu, ayrıca çocuklar ve gençlerle ilgili yeni beklentiler anlamına gelmektedir.  Özellikle 1992'den itibaren tek bir Bati Avrupa piyasası oluşturulması amaçlandığından daha fazla önem kazanan bu konu, hem Doğu-Bati ilişkileri daha farklı bir konuma doğru ilerlediği için hem de ekonomik piyasanın ve iletişimin boyutlarının küreselleşmeye doğru gitmesi nedeniyle de oldukça gündemdedir. Ayrıca uluslar arası ticaret ve tüketim piyasalarının genişlemesi, kitle iletişiminin hızlı gelişimi ve turizm, "çocukluk" devresinin ve "gençlik" devresinin uluslar arası boyutta ele alınmasına katkıda bulunmuştur.
Öncelikle gençlik ve daha sonra da çocukluk evresi yaşamın belli evresi olan bir bölümü olarak tanımlanmış ve ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu dönemde bireyin kültürel sosyal ve psikolojik durumu ve bunların yetişkin yaşamlarına etkisi çok daha sonra araştırılmaya başlanmıştır.
Çocuk üzerinde yoğunlaşan bu çabalar belli bir toplumsal yapının niteliği ve sağlığı hakkında da bir fikir edinebilecek boyutlara ulaşabilmektedir. Çocuk yapısının normal olup olmadığı normal olduğu koşullarda hangi düzeye işaret ettiği sorunu çocuğun çeşitli durumlar karşısında gösterdiği tepkilere bağlı olarak görülmektedir. Bu olguyu çeşitli alanlarda sınama olanağı vardır. Hareket halindeki görsel imgeler dizisi ile Çocukla arasındaki bağlantıların araştırılma gereksinimi de tepkilerin gözlenmesi yönünden önem taşımaktadır.
Çocukluk dönemi ve özellikleri çocuk ve sinema ilişkisi açısından son derece önemlidir. Çocukların farklı dönemlerde farklı tepkiler geliştirmeleri dünyayı farklı algılayıp kendi yaşamlarına daha doğrusu yaşamlarının o anına hemen uygulayacakları iletişim biçimlerini seçmeleri ile sonuçlanmaktadır. Örneğin okul öncesi çağda daha çok görsel iletişim araçlarına yönelen çocuk okullaşma ile kitap, dergi gibi iletişim araçlarını tanımaya ve daha sonrada seçip yapmaya başlamaktadır. Bunların farklı konularda olabileceklerinin çocuk tarafından anlaşılması üzerine ailesel yaşam biçimi ve bireysel ilgi ve yönelimlerle çocuk bunlar arasında seçimler yapmaya başlayacaktır.

Çocuğun aile içinde konumu çocuğun bu ortamda mutlu huzurlu ve sağlıklı oluşu ile huzursuz ve sorunlu oluşu çocuğu farklı seçimler yapmaya itebilir. Benzer şekilde çocukların bireysel gelişim dönemlerinde üzerinde durdukları konuları sıkça televizyon ekranlarında görmeleri ya da bunlarla sinema filmi biçiminde karşılaşmaları da içinde bulunulan dönemin özelliğine göre çocuğun isteği ile farklı seçimlerle sonuçlanabilmektedir. Çocukların bireysel gelişim aşamaları ve biçimleri ile ilgili olduğu kadar ailenin sosyoekonomik ve kültürel durumu ve toplumun dünyadaki iletişim biçimlerinin hangilerini benimsediği de önemli öğelerdir.
Sonuç olarak toplum, aile ve çocuk ayrılmaz ve birbiri ile iletişim ve etkiletişim içinde bulunan olgulardır. Varlıkları yoklukları birbirleri ile uzlaşmaları ve uzlaşımsızlıkları hep bir iletişim biçimine dönüşmektedir. Toplumların yapılarında meydana gelen düşünsel, ekonomik, yargısal, yönetsel, sanatsal, bilimsel, olgu layım sal vb. tüm değişiklikler, sonuçta yalnızca toplum yapısını belli bir dönem için etkilemekle kalmayıp aile yapısında ve aile çocuk ilişkisinde de kalıcı değişiklikler yaratabilmektedir. Bu değişiklikler sonucunda her toplum biçiminde çocuklar genel olarak yaşadıkları ortama ve aile biçimine bağlı olaraktan bireysel olarak her bir çocuk iletişim olgusunu farklı bir biçimde görmektedir. Bu görüş farklılıklarının da gerek bireysel gerekse toplumsal farkı uygulamalar dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Kısacası çocuk toplumdan aldığını yine bir biçimde topluma yansıtmaktadır. Hem de benzer iletişim özelliklerini koruyarak ve bunları kullanarak yapmaktadır.
Toplumsal ortam, gerek küresel eğilimlerin gerekse iç dinamiklerin etkisi altında hızla değişmektedir. Düşen doğum hızına karşın nüfus artmaya devam etmektedir ve ergenlerle genç yetişkinler giderek nüfusun en önemli kesimini oluşturmaktadır. Kırsaldan kente göç ileri aşamalarına ulaşmış olmakla birlikte henüz süreç tam olarak tamamlanmamıştır. 2002 ile 2007 yılları arasında önemli bir gelişim sergileyen ekonomi iş imkânları yaratmış, özel tüketimde ve kamu hizmetlerinde genel bir artışa olanak sağlamıştır. Buna karşın 2008-9 yıllarında küresel kriz ülke ekonomisini de etkilemiş, milli hasıla ve refah artışında bir kesintiye neden olmuş ve işsizlik sorununu ön plana çıkarmıştır.
Suç oranlarında artış görülmektedir. Bu genel değişim sürecinde kimi olumlu koşullar da
varlığını sürdürmektedir. Toplumsal istikrar, pozitif aile değerleri ve çocuklar için en iyisini
yapma isteği, bu olumluluklar arasındadır. Ancak gene de, gündemde olan kimi siyasal ve
toplumsal gerilimler, zararlı gelenekler ve büyük boyutlara varan sosyoekonomik eşitsizlikler
söz konusudur.


ÇOKGENÇ VE EĞİTİM
“Eğitim yürürlükteki değerlerin, bilgilerin ve hünerlerin yetişen kuşaklara iletilmesi ve kazandırılmasıdır”
Eğitim hakkı Anayasa ile güvence altına alınmış haklar arasındadır. Anayasamızda da “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” denilerek bu hak güvence altına alınmıştır . Ancak, Türkiye’de gençlerin eğitim haklarını kullanmaları önünde ekonomik, sosyal ve geleneksel birçok engel bulunmaktadır.

Türkiye’de gençler, ilköğretimden yüksek öğretime kadar eğitimin her kademesinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Ülkemiz, eğitim harcamalarının GSYİH’ye oranı bakımından oldukça gerilerde yer almaktadır. Devlet yatırım harcamaları içerisinde eğitim harcamaları önemli bir yer tutmasına karşın artan ihtiyaçlar karşısında bu yatırımlar yetersiz kalmaktadır .  Ancak son yıllarda birtakım kampanyalarla özel sektör desteğinin sağlanması ve eğitim yatırımlarının artırılması yoluna gidilmektedir.

Eğitime ilişkin önemli sorunlardan biri de, bölgesel ve geleneksel nedenlerden ötürü, özellikle genç kızlar olmak üzere birçok gencin okuma imkânına kavuşamamasıdır. Türkiye’de bugün, Milli Eğitim Bakanlığı'na göre 570 bin, resmi olmayan verilere göre ise bir milyon kız çocuğu
okula gönderilmemektedir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki 10 ilimizde yapılan araştırmada 250 bin dolayında kız çocuğunun okula çeşitli nedenlerden ötürü okula gidemediği belirlenmiştir . UNICEF'in "Dünya Çocuklarının Durumu 2004" raporuna göre, Türkiye ilk ve ortaöğretimde toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştiremeyen; Etiyopya, Fildişi Sahilleri, Burkina Faso, Moğolistan ve Irak ile birlikte 2015'e kadar gerçekleştirememe riski olan 12 ülke arasında yer almaktadır .

İlköğretimden ortaöğretime geçiş aşamasında ortaöğretime kayıt yaptırmayanların oranı bazı illerde çok yüksektir. Kayıt yaptırmayanlar içinde kimi illerde kızların bazı illerde ise erkeklerin çok olması, kızların evliliğe veya işçiliğe, erkeklerin ise doğrudan işçiliğe aileleri tarafından
yönlendirildiğini göstermektedir. Eğitimin daha pahalı ve paralı hale getirilmesinin de, ailelerin çocuklarını okula göndermemelerinde etkili olduğunu söylenebilir.
Her geçen gün daha da artan bu eşitsizlik en fazla yüksek öğrenimde kendisini hissettirmektedir. Yüksek programlarının azlığı ve kontenjanlardaki sınırlı artış, öğrenci sayısını karşılayamaz duruma gelmiştir. Örneğin 2004 yılında Öğrenci Seçme Sınavı’na giren toplam 1.728.076 öğrenciden sadece 192.632’si bir örgün öğretim lisans programına girebilmiştir .

Eğitimdeki niteliksel gerileme, merkezi standart sınav uygulanması nedeniyle ailelerin dershanelere ve özel okullara yönelmesine yol açmaktadır. Sınav başarısı sağlayan kaynak, okullar değil, merkezi, standart sınava hazırlayan dershanelerden hizmet satın alabilme gücü
haline gelmiştir. Bu durum özel / kamu ayrımı olmaksızın tüm okullardaki öğrenciler için geçerli olmuştur. Eğitimde ticarileşmenin sonuçları, eğitim hakkının kullanılmasında en büyük engeli oluşturmaktadır . Ülkemizdeki eğitim ve sınav sistemi uyarınca, dershaneye gitmeyen bir orta öğretim öğrencisinin, herhangi bir örgün öğretim programını kazanması neredeyse imkânsız hale gelmiş durumdadır.

Anayasamızda, “Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar” denilmekte ; ancak birçok başarılı ve zeki genç, ortaöğretimle yükseköğretim arasında bir ara kademe haline gelen ve paralı olan özel dershanelere gidemediği için yükseköğretim kurumlarına erişme imkânından yoksun kalmaktadır.
Yükseköğretime gidebilen öğrencilerin önemli bir kısmı ise; barınma, burs, ulaşım, öğretim elemanı, bilimsel ve teknik imkânlar, demokrasi ve özgürlükler gibi; ekonomik, eğitim ve öğretim, sosyo-kültürel ve psikolojik olarak sınıflandırılabilecek problemlerle karşı karşıya bulunmaktadır .

ERGENLİK,
Bir çocuk ergenlik dönemindeyse, duyguları inişli çıkışlıdır, duygu durumunda çok sık değişiklikler olur. Bazen öfkelenir bazen de içine kapanır. Karamsar, gelecek kaygısı içinde olabilir. Hayatta sorumluluklar almaya başlar. Fiziksel değişiklikler, genç kız - genç erkek için gerilim ve stres faktörüdür aynı zamanda. Genç, bu dönemde anne babasından ayrı bir varlık, farklı kişi olduğunu hisseder. Bir başkasına benzemeye çalışabilir, rol modelleri vardır. Sosyal varlık olarak, aile dışına çıkarak toplumsal ilişkilerini geliştirmeye başlar, arkadaş grubuyla etkileşime girer. Cinsel kimlik gelişmeye başlar. Çocukluktan gençliğe geçiş kademesidir. Özellikle kişilik, kimlik, sosyal gelişimi oluşur. Kimlik, kişilik gelişimi erkek ve kadın olarak cinsel bir kimlik kazanıyor, ya da değerleri oluşmaya başlıyor.
Türkiye’nin önündeki önemli bir başka görev de ergenlerin ve gençlerin ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağının belirlenmesidir. Bu grup nüfusun giderek büyüyen bir bölümünü oluşturmaktadır ve halen Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü öncülüğünde bir ulusal gençlik politikası geliştirme hazırlıkları gündemdedir. On yıl önce ortaöğretime katılmaoranı yüzde 50 iken bugün çocukların yüzde 60’tan fazlası ortaöğretime katılmaktadır.
 Bununla birlikte, okula gidiyor olmak kendi başına bu çocukların tatmin edici bir genel bilgi düzeyine
ulaşmalarını, yaşam ve geçim becerileri edinmelerini, toplumsal, kültürel, sportif ve boş
zaman etkinliklerine katılım için yeterli fırsatlar bulmalarını her zaman sağlamamaktadır. Ana
babaların gelir ve eğitim düzeyleri, okul başarısını belirlemektedir. Birçok çocuk, hayli
sıkıntılı bir süreç olan üniversite giriş sınavlarına hazırlanmak için ücretli dershanelere devam
etmektedir (boş zamanlarını kullanamama pahasına). Okullarından ayrılanlar ve üniversite
öğrencileri için ilerde işsiz kalma ciddi bir kaygı kaynağıdır: Gençler arasında işsizlik 2009
yılında yüzde 25’in üzerindedir. Bu arada, ortaöğretim çağındaki yaklaşık 2 milyon çocuk da
okul dışındadır. Ortaöğretimde net okullaşma oranları en talihli sayılabilecek illerde yüzde 80
ile kırsal ağırlıklı doğu illerinde yüzde 20-25 arasında değişmektedir. Kız çocukların
okullaşma oranı yüzde 62 ile erkeklerin (yüzde 68) gerisindedir ve bu fark kimi illerde daha
da artmaktadır. Ortaöğretime devam etmeyen kızlar büyük olasılıklahiçbir iş yapmıyor ya da
ev işleri ile meşguldür. Ayrıca, gençlerin üreme sağlığı konusundaki bilgi kıtlığı kaygı
vericidir ve sigara kullanımı özellikle erkekler arasında yaygındır. Alkol ve uyuşturucu
kullanımı da görülmektedir. Gençler karar süreçlerine katılıma teşvik edilmemektedir ve karşı karşıya kaldıkları sorunların çözümüne katkıda bulunma fırsatları da sınırlıdır.


KÜLTÜR ve SANAT
Çocuk ve genç penceresinden bakılınca günümüz dünyası alabildiğine zengin, eğlenceli, karmaşık ve korkutucu bir öğrenme ortamıdır. Bir yanda ,bin bir çeşit yiyecek, giyecek,bin bir çeşit oyuncak, bin bir çeşit olay, bin bir çeşit kitap, bin bir çeşit müzik, bin bir çeşit eğlence,diğer yanda savaşlar, ölümler, doğal afetler, açlıklar, yoksulluklar, umutsuzluklar, korkular, korkular, korkular…

Bir yanda doğruluk dürüstlük, çalışkanlık, gibi erdemler, diğer yanda paranın, silahın ve kasın gücüne olan tapınma.

Çocuk ve genç intiharlarının, depresyonlarının,çocuk bombacılar ve genç katillerin katlanarak arttığı dünyamızda bu karmaşanın payı büyüktür.

Günümüzde çocuk ve gençlik edebiyatı hiçbir zaman olmadığı kadar önemli ve değerli bir eğitim aracına dönüşmüştür. Sorumluluğu ve görevi her zamankinden büyüktür. Çünkü “Edebiyat ,okurda, yaşamın bir bütün ve anlamlı olduğu duygusunu yaratır.”

Çocuklarımıza ve gençlerimize yaşamın bütünlüğünü ,anlamını ve güzelliğini öğretebilmek, onları yaşama sağlıklı bir gelişimle hazırlayabilmek için, edebiyat hiç vazgeçemeyeceğimiz ve çok özenli bakmamız gereken bir sanat ve bilim dalıdır.

Ancak bu çok değerli sanat ve bilim alanı, bir dizi sorunu da içinde barındırmaktadır. Ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatı yıllardır inanılmaz bir aldırmazlıkla başı boş bırakılmış, adeta yok sayılmıştır. Yerini ise yabancı hayranlığına sebep olan batılı kültüt materyalleri doldurmuştur.

Eğitimbilimciler, sosyologlar, psikologlar, sanatçılar hasılı çocukluk ve gençlik kültürüyle doğrudan ilişkili yetişkinler bilimin ve sanatın işbirliği ve güç birliği yapmasını ülke çapında sağlayamamışlardır.

Ne, zaman ki tüketim kültürünün doğal sonucu olarak çocuk kitaplarının kolay satılan bir ürün olduğu fark edilmiş, ne zaman ki çocukluk ve gençlik çağlarında kullanılan eğitim araçlarının geleceği yarattığı fark edilmiş, işte o zaman çocuk ve gençlik edebiyatında yayın anlamında bir patlama ile karşılaşılmıştır. Bu patlama zaten mevcut olan sorunları, bir sorunlar yumağına dönüştürmekte gecikmemiştir.

Yetişkin dünyasının, vahşi kapitalizmin çıkarlarına göre koşullanmış her türlü ideolojisi çocuk ve gençlik kitaplarına yansımaya, sorunlara, sorunlar eklemeye başlamıştır. Küresel sermayenin güdümünde değişen toplumsal ve bireysel değerler en önce dili bozarak, yasaklayarak, yozlaştırarak gelişmekte olan zihinlere adeta çakılmaktadır.

Yeni yetişmekte olan çocuklarımızın ve gençlerimizin edebiyatın sihirli gücünden yoksun, düşsüz, geleceksiz, tüketime yönelik değerlerle kaplanmış yürekleri ve zihinleri onları gelecekte ya topçu, ya da popçu olmaya,mafya içinde yer alarak aidiyet duygularını tatmin etmeye özendirmekte gecikmemiştir.

Ezberci eğitim sisteminin beyinleri yarışlara koşullu ,medya kültürünün yürekleri tüketime koşullu olarak büyüttüğü çocuklar, yıllardır ülkemizde yönetenler veya yönetilenler olarak yaşamlarını sürdürmektedirler.Edebiyatın sihirli gücünden uzak kalmış zihinlerin ve yüreklerin yetişkinlere dönüştüğü günümüzde doğal sonuç olarak şiddet, iletişimsizlik ve sorun çözememe her geçen gün daha fazla artmaktadır.

Çocukluk ve gençlik nasıl süreçlerdir? Çocuk gelişimi nedir? Nasıl oluşur? Hangi süreçlerden geçer? Genç nasıl bir varlıktır? Çocuklukta ve gençlikte alınan travmalar, yetişkin olunca nelere dönüşür? Çocuklukta kazanılan doğru davranışlar nasıl yetişkinler oluşturur? v.b.bir dizi soru ve yanıtları... önemsenmemektedir.

Yetişkin dünyasındaki çocuk ve gençlik edebiyatını önemsememe,çocukları ve gençleri birer tüketim metaı ve yetişkinlerin beynindeki ideolojileri bir sonraki kuşağa aktaracak hamurlar olarak algılama tavrı, çocuk ve gençlik edebiyatındaki sorunların temel nedenidir.

Günümüzde bu temel nedenin doğurduğu sorunların bir çok yan nedenleri kendiliğinden oluşmuş ve adeta kemikleşmiş, yeniden yapılandırılması çok zor bir oluşum yaratmıştır.. Her neden bir sorunu yaratırken beraberinde diğer sorunlarında oluşmasına katkı koymakta ve sorunlar karmaşık bir yumak haline gelmektedir.Sebepler sonuçları, sonuçlar sebepleri beslemeye devam etmekte ve yumak her geçen gün biraz daha büyümektedir.Çocuk ve gençlik edebiyatındaki sorunlar yumağına şöyle bir baktığımızda, ilk akla gelenler eğitim sistemimizin kendisi, aile yapıları, toplumsal ortam ,yayınevleri, yazarlar, ressamlar, kitap evleri, edebiyat dergileri, gibi başlıklar altında sıralanabilir.

Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında pedagojik formasyon sahibi, çocuk kültüründen haberdar eleştirmen yokluğu ,edebiyat dergilerinin kendi bindikleri dalı kesmek pahasına çocuk ve gençlik edebiyatının sorunlarına sayfalarını ayırmaması, eğitimcilerin edebiyatın sihirli gücünden bihaberliği,sorunların yok sayılmasını sağlamaktadır.
Bu gün çocuk yazınında karşımıza çıkan fiyat, pazar, görsellik, konu, sözcük seçimi ve tümceler,düzeye uygunluk, anlatım, ileti ve dil sorunları çocuklarımızın gelişiminde bir kısır döngü yaratarak kendini tekrar etmekte, kuşakların kimlik oluşumunda adeta bir çığ etkisi yaratmaktadır.

Türü ne olursa olsun biz yetişkinler tarafından yazılan, basılan, resimlenen, dağıtılan, her çeşit çocuk ve gençlik edebiyatı ürünü, çocuklarımızın düşlerini yok etmemek, tersine beslemek durumundadır. Yetişkinlerin belleği ile çocukların düşlerini birleştirebilen çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerinin ölümsüzlüğü bundandır.Çünkü insanın diğer canlılardan en büyük farkı düş kurabilme özelliğidir.

Tüketim kültürü bütün silahlarıyla çocuk kültürünü yok etmekte; dolayısıyla insanlığın düşlerini çalarak,dilini bozarak, sermayenin düşlerini silahla, şiddetle, kanla gerçekleştirecek bireyler yaratmak için edebiyat gibi, sinema gibi en etkin sanatları kullanmaktan sakınmamaktadır.

Bize düşen sorunlarımızı tek tek ele alıp,nedenleri ve çözüm önerilerimizle birlikte önce tartışmak, sonra şimdimiz ve yarınlarımız için çözme koşullarını yaratmaktır. Biliyoruz ki sorun nerede ve nasıl olursa olsun çözüme giden yol, sorunun varlığını kabul etmekle başlar.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin barış için, çevre için, aşk için, sevgi için, dayanışma için,bağımsızlık için düş kurabilmesinin yolu çocuk edebiyatının değerini fark etmekten geçer. Unutulmaması gereken “Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti”nin de genç Mustafa Kemal'in ve yandaşlarının düşü olarak kurulmuş olmasıdır.Şimdi artık mesele kurulmuş olan Cumhuriyeti koruyup koruyamayacağımız da,geliştirip geliştirmeyeceğimiz de,emperyal güçlere teslim edip etmeyeceğimizde…

Eğer teslim etmeyeceksek; dönüp çocuklara ve gençlere sunduklarımıza bir bakmakta ve sorunları birer birer ama tüm disiplinlerle bir arada çözebilmekte düğümlenmektedir.



FORMAL ve İNFORMAL EĞİTİM,
Eğitim bir davranış değiştirme sürecidir. Bireyin kendi yaşantısı yoluyla gerçekleşir (yaşantı üründür.). Bir süreçtir. Bireylere toplumsal normları kazandırır.
Önceki yaşamış insanların bizlere bıraktığı maddi manevi bir miras olan Kültür, bir toplumun sahip olduğu emsalsiz birikimidir.. Eğitim bir noktada bireyi kasıtlı kültürleme sürecidir. Kültürleme; kültürel değerlerin bireylere aktarılma sürecidir. Kültürleme üç türlüdür: Zoraki kültürleme, gelişigüzel kültürleme ve kasıtlı kültürleme.

Zoraki Kültürleme: Bireye hür iradesi dışında kültürel değerlerin zoraki olarak kabul ettirilmesidir. Mesela; propaganda, beyin yıkama.

Gelişigüzel kültürleme: Bireylere plansız, sistemsiz ve gelişigüzel bir biçimde kültürel değerlerin benimsettirilmesi. Mesela; aile içinde örf, adet, gelenek ve göreneklerin çocuklarına öğretilmesi.

Kasıtlı kültürleme: Kültürel değerlerin belli amaçlar dâhilinde ve belirli bir plan çerçevesinde bireylere aktarılmasıdır. Mesela; formal eğitim (okullarda verilen eğitim gibi) kasıtlı kültürlemedir.
Kültürlenme: Bireylerin, içinde bulundukları kültürel unsurları benimseyerek o kültüre katılmasına denir.
Kültürleşme: Farklı kültürlerin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşen serbest kültür alış-verişidir. Başka bir ifadeyle farklı toplumlardaki bireylerin karşılıklı olarak kültürel etkileşimde bulunmasıdır.
Eğitim, kültürün aktarılmasında önemli bir araçtır. Eğitim, toplumun kültürünü etkileyen ve kültürden etkilenen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle eğitim, kültürel değerlerin izlerini taşır. Eğitim, kültüre göre gelişmeye karşı daha az direnç gösterir. Eğitimin ana amacı kültürü aktararak kültürün devamını sağlamaktır. Bu aktarma işi kasıtlı (planlı, programlı) kültürleme ile gerçekleştirilir.
Eğitim kontrollü veya kontrolsüz olarak meydana gelir. Kontrollü eğitim planlı, programlıdır. Kontrolsüz eğitim ise plansız, programsızdır ve bireyin günlük yaşamı içerisinde kendiliğinden gerçekleşir. Bu nedenle eğitim formal (Planlı, programlı) ve informal (Plansız, programsız) olarak ikiye ayrılır.
1-) Formal Eğitim: Amaç ve kuralları önceden belirlenerek planlı ve programlı olarak yürütülen eğitimdir. Formal eğitim, eğitimin kurumsallaştırılmış halidir. Bireyde davranış değişikliği meydana getirmek üzere bilinçli, planlı, kontrollü ve kasıtlı bir biçimde öğretim ortamı düzenlenir. Profesyonel kişiler tarafından verilir. Varılmak istenen hedefler önceden bellidir. Olumlu (istendik) davranışlar kazandırmak esastır. Belli bir mekân ve ortam gereklidir. Örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Örgün Eğitim: Okul çatısı altında düzenli olarak yapılan eğitimdir. Belli bir yaş gruplarına yöneliktir (homojenlik) ve süreklilik (birbirini takip eden kesitlerden oluşması) göstermektedir. Okulöncesi eğitimden yükseköğretime kadar olan basamakları kapsamaktadır. Birini atlayıp bir sonrakinden devam edilemez.
b) Yaygın Eğitim: Örgün eğitime hiç girmemiş, örgün eğitimin herhangi bir basamağından ayrılmış ya da örgün eğitimi tamamlamamış veya bir meslekte çalışan bireylere yönelik olarak yapılan eğitimdir. Her yaş grubuna yayılmış eğitimdir (heterojenlik) ve süreklilik göstermez. Mesela; Halk eğitim kursları (çıraklık eğitimi, nakış-elişi, dil kursları), hizmet içi eğitimler, açık öğretim, açık lise, uzaktan eğitim.
Sargın eğitim: Sargın eğitim, örgün ve yaygın eğitim dışında kalan, bireylerin günlük yaşamda içinde belli bir eğitim almadan kendiliğinden gerçekleştirdiği öğrenme faaliyetleridir. Mesela; bireyin kendiliğinde çorap, halı ve kilim örmeyi öğrenmesi.
Hizmet içi eğitim: Kişilerin hizmetteki verim ve etkinliklerinin artırılmasını, gelişmeye yol açan bilgi, beceri ve tutumların zenginleştirilmesini amaç edinen ve kurumların genel çalışma düzenini sürekli olarak etkileyen eğitimdir.
Hizmet öncesi eğitim: Kamu kurum veya kuruluşlarında çalışmaya hak kazanmış ancak henüz işe başlamamış bireylere yapacakları işi pekiştirmeleri için verilen eğitimdir.
Halk eğitimi: Yetişkinlerin hayat standartlarını yükseltmek, sorunlarını çözebilmelerine ve yaşadıkları toplumun kalkınmasına katkıda bulunmalarına yardımcı olmak amacıyla düzenlenen eğitimdir.
İş başında eğitim: Herhangi bir işte çalışan bireylerin, çalıştıkları iş ortamından ayrılmadan işle ilgili gelişmeleri öğrendikleri eğitimdir.
2-) İnformal Eğitim: Bir amaca ve plana bağlı olmadan yaşam içinde kendiliğinden gerçekleşen eğitimdir. Birey çevresindeki bireylerden, iletişim araçlarından etkilenerek bu eğitimi kazanır. Bu eğitim genellikle arkadaş, aile ve iletişim araçları aracılığıyla ortaya çıkar. Yer, mekân ve ortam değişebilir. İnformal eğitim olumluda olumsuz da olarak gerçekleşebilir. İnformal eğitimde iki önemli öğrenme türü vardır: gözlem ve taklit…

Çocuk Dostu Medya Düzeni
·  Kamu yayıncılığı alanında çocuk dostu medya düzeni anlayışına göre yasal düzenleme yapılamadı
·  Öğrencilerin okulda bulunma süreleri ile televizyon seyretme süreleri eşit duruma geldi
·  Çocuk ihmali ve istismarı konusunda medyanın öz denetim bilinci zayıf
·  Medyanın olumsuz etkilerinden çocuğu koruma sistemi geliştirilemedi
·  Türkiye, medya okuryazarlık kültürü en alt düzeyde bir ülke

ROL MODEL,
Anne-babanın güvenli duruşu, çocukları için sağlıklı rol ve model olmaları, güzeli-iyiyi aile içerisinde hep güçlü bir şekilde temsil etmeleri gerekir. Eğer bir ebeveyn çocuğuyla güçlü ve güvenli bir bağ, sevgiye dayalı iletişim kurmuşsa, gencin arkadaşların içinde toplum içinde endişe edeceği bir şey yoktur. Çünkü genç, ailesi ile oluşturduğu güçlü bir şekilde kurulan güven bağı ile arkadaşları ve toplum içerisinde güvenli duruşunu sürdürür. Güvenli bağ kuramayan, suçlanmaktan, eleştirilmekten kaygı duyan gençler, anne ve babalarına problemlerini anlatamazlar, açıklayamazlar, kaçırırlar, yalan söylerler.Bu iletişim sorunun, en önemli sebebi anne-babanın çocuğu dinlememesidir. Genç dinlenmemesi karşısında, kendi içine kapanır, kendi kendine konuşur. Değer verilmediğini, dışlandığını düşünür. Bu durumda anne-baba o problemi çözmek için nasıl bir fırsat bulabilirler ki? İletişimde altın kurul; karşınızdaki kişiye kendisini değerli hissettirtmektir.


TERÖR ve KÖTÜ ALIŞKANLIKLAR
İçinde bulunduğumuz bu kara günlerde acımız ve öfkemiz ister istemez etrafımıza yansıyor. Ancak özellikle 12 yaş altı çocuğu bulunanların biraz dikkatli olması gerekiyor. Terörün etkisini terörle birebir yüzyüze gelme, yakınlarını kaybetme gibi nedenlerle doğrudan yaşayan çocuklarımızın yanısıra doğrudan etkisi altında kalmayan çocuklarımıza yayılması ancak o alçakların işine gelir.
Peki doğru tavır nedir?
1. Çocuğunuzu olayın tamamen dışında tutmanız imkansızdır. Yaşına uygun bir şekilde kızgınlık ve üzüntünüzün kaynağını açıklayın. Sözcüklerinizi dikkatli seçin. Ümitsiz ve çaresiz gözükmeyin.
* Kesinlikle bir şey yokmuş gibi davranmaya çalışmayın. Çocuklar ebeveynlerindeki ruhsal değişimleri çok iyi algılar. Eğer duygu durumunuzun nedenini açıklamazsanız kaynağın kendisi olduğunu düşünür. Suçluluk duyar.
* Ümitsiz ve çaresiz gözükmeyin. Korkuya kapılmasına neden olmayın. Çocuğunuzun dolapta bir teröristin saklandığı korkusuyla yaşamasını istemezsiniz değil mi?
2. Çocukların kavramlarının, uzaklık yakınlık algılarının farklı olduğunu unutmayın.
Gerkirse sende canını bu vatana vereceksin gibi bir söylemden çocuğunuzun çıkaracağı anlam çok farklı olacaktır. Yaşına bağlı olarak onu sevmediğiniz ve uzaklaştırmak istediğiniz gibi bir sonuca varabilir. Yada "vatan" sözcüğünü bir tehtid olarak görebilir. Yani amacınızın tam tersi olabilir.
3. Nasılki siz bir şeyler yapmak istiyorsunuz öfkeniz ve acınızla baş etmek için oda bunu isteyecektir. Üstelik böyle bir paylaşım ilişkinizi geliştirir. Oadasına bayrak asmak, birlikte bir anıt vb. ziyareti anlamlı olur.

Çocuğunuzu şehit cenazelerine, diğer anma ve protesto gösterilerine götürmeyin. Yas acı ve öfke duygularıyla bayrak vatan millet kavramlarını birleştirmesine izin vermeyin. Ama mutlaka bayram kutlamalarına götürün. Vatan ve bayrak çoşku, sevinç ve kendine güven duygularıyla birleşsin. Milli bayramlarda da eve şeker cikolata vb. hatta doğrudan ona hediye alın.
4. Normal hayatının akışını bozmayın. Çocuklar rutinleri sever. Rutinlerin bozulması güvensizlik ve kaygı oluşturur. Vatanı sevmek ona sağlıklı bireyler yetiştirmektir.
5. Her zamankinden daha fazla gündemi takip etme isteği duymanız normal. Ancak TV nin her an açık olması (normalde de olmamalı), sürekli bir yas ve öfke havasını yayması onun için uygun olmaz.
6. Bazen kendimize izin veririz. Normal de ağzımızdan dökülmeyecek cümleler ağzımızdan dökülebilir. "hepsini geberteceksin" sizi asla yansıtmayacak ağzınızdan dökülürken bile bunu ben mi söyledim diyeceğiniz bir cümledir belki. Ya da "intikam alınsın" Hatta normalda ağzınızdan asla çıkmayacak küfür sözlerini sarfetmek isteyebilirsiniz. Lütfen çocuklarımızın yanında bundan kaçınalım.

Çocuğunuzun yanında küfür ediyorsanız o küfür ettiğinde hiç şaşırmayın. Yada intikam diye bağırıyorsanız arabasını bozan kardeşinin bebeğini kırdığında şaşırmayın. Bazı durumlarda diye başlayan cümleler çocuklara birşey ifade etmez.
Savaşcılık oynayan, düşmanları nasıl katledeceğini anlatan bir çocuk tehlike sinyali veriyor demektir. Lütfen dikkat.

Sigara, uyuşturucu, kumar, fuhuş, hırsızlık gibi bir kısmı adli suç kapsamına giren kötü ve
zararlı alışkanlıklar da hayati derecede öneme sahip gençlik sorunları arasındadır. Türkiye'de
yetişkin nüfusun yaklaşık yarısı sigara içmektedir. Ülkemizde sigaraya başlama yaşının da 13'e
indiği belirtilmektedir .
BM (Birleşmiş Milletler) Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin Türkiye’de yaptığı araştırmada;
uyuşturucuya başlama yaşının düştüğü ve kullanım oranının arttığı belirlenmiştir. Örneğin
İstanbul’da 15 ilçedeki 43 lisede 104 sınıfta 3 bin 168 öğrenciyi kapsayan “Madde Kullanım
Yaygınlığı Araştırması”na göre; 2004 yılında, 2001 yılına oranla, esrar kullanımının % 75,
eroin kullanımının % 100, sentetik hap kullanımının ise % 287 arttığı tespit edilmiştir. Aradan geçen 10 yıllık süreç sonuçları ise endişe verici boyutları aşmış durumdadır. Gençlerin, İzmir’de yüzde 6,1’i, İstanbul’da 5,1’i Diyarbakır’da 5,1’i, Adana’da 3,3’ü, Ankara’da ise 2,9’u uyuşturucu kullandığı tespit edilmiştir.
Kötü alışkanlıkların sokağa attığı, yani sokakta yaşayan çocuklar ve gençler de, çok hazin bir Türkiye gerçeğidir. Bu sorunda sadece bir gençlik sorunu değil, geniş bir şekilde sosyal, psikolojik, güvenlik ve adalet boyutlarını da içine alan bir ülke sorunu haline gelmiştir. Bu gençlerin birçoğu, madde bağımlısı olup; suç işleyerek yaşamını sürdürmekte ve cinsel sömürüye maruz bırakılmaktadır. Bu durumdaki gençlerin sayısı da özellikle son yıllarda azımsanmayacak boyutlara ulaşmıştır .


ÇOKGENÇ ve ÇEVRE
“Çevre”, denildiğinde çevredeki varlıklar, bu varlıklar arasındaki etkileşimli ilişkiler ve bu ilişkilerin sürdürülebilme gücü, “Çevre sorunu” denildiğinde ise canlıların varlıklarını sağlıklı olarak sürdürebilmesini ve sürekli olarak geliştirebilmesini kısıtlayan, güçleştiren ve giderek ortadan kaldırabilen her türlü süreç anlaşılmaktadır. Sağlık ve çevre ilişkisi boyutunda konu ele alındığında “çevre” kişi üzerindeki dış etkilerin bütünüdür, aynı zamanda çevre yaşamı sürdürme ve sağlama sistemidir. Bu sistemin en temel öğeleri su, yiyecek ve barınaktır. Sağlık açısından bakıldığında çevre:
Fizik Çevre (sıcaklık, soğuk, ışın, travma, zehirler, içme kullanma suyu, atıklar, konut sağlığı, iklim koşulları, hava ve su kirliliği, giyeceklerimiz, kamuya açık yerler, sağlığa zarar verme olasılığı olan kuruluşlar, mezarlıklar),
Biyolojik Çevre (mikroorganizmalar, asalaklar, mantar vb etkenler),
Sosyokültürel Çevre (iş yeri ortamı, aile yapısı, kentler, sosyal güvence vb) olmak üzere üç grupta incelenir.
Bu durumda “çevre”, hastalıklar için zemin hazırlayabilir, doğrudan hastalık nedeni olabilir, bazı hastalıkların gidişini ve sonucunu etkileyebilir

Çocuklarımız bugün eski kuşakların yaşadığı çevreden çok farklı bir çevrede yaşamaktadırlar. Teknoloji, nüfus ve üretilen ürünlerde 21 yüzyıl da bir patlama olmuştur. Mevcut teknoloji çağına en önemli katkılardan biri binlerce yeni kimyasal maddenin keşfi ve kullanılmasıdır. Bugün çocuklarımıza miras bıraktığımız çevrede ormanları aşırı tüketilmiş, toprakları erozyon ile çoraklaşmış ve denize akıtılmış, suyu ve havası kirlenmiş, besinleri aşırı gübre, tarım ilacı ve hormanlarla bozulmuş, yeşili gri betona ve mavisi boz bulanaık renge dönüşmüş denizler, göller, ırmaklar bırakıyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanamaz ve sürdürülemez yapmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Daha fazla gelir için herşeyin suni/sentetiğine yönelerek doğal ürünlerden uzaklaşmak, üzerinde yaşadığımız dünyayı geleceğimizin umutları çocuklarımız için daha da yaşanmaz duruma getirmektedir.
İnsanların sürekli yaşadıkları yere çevre denir. Dağlar, ovalar, çayırlar, ormanlar, göller, denizler, ırmaklar, doğal çevreyi oluşturur.Doğal Çevrenin korunması amacı ile 1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı toplandı. Bu toplantıda çevre sorunları ele alındı. Çevre kirlenmesine karşı üye ülkeler ortak çözüm yolları aradılar. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü olması kararlaştırıldı. Her yıl Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak değerlendirilir. Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabul etti. Doğal çevrenin kirlenmesi bütün ülkelerin ortak sorunudur. Çevre kirlenmesi hepimizin günlük yaşayışını etkileyen bir olaydır. Uygarlığın gelişmesi, endüstrileşme sonucu fabrikalarda insan gücüne gereksinme arttı. Kırlarda, köylerde, doğal çevrede yaşayan insanlar kentlere göçtü. Kent nüfusu önemli ölçüde çoğaldı. Kentlerde nüfusun artışı ve endüstrileşme ile birlikte çevre sorunları ortaya çıktı. Bu sorunun en önemlisi çevre kirlenmesidir.

Başlıca çevre sorunları su, hava ve toprak kirlenmesidir. Su kirlenmesi ile deniz hayvanlarının yaşam ortamları bozulur. İnsan doğadan mecburende uzaklaşır olmuştur.  Kirli sularda avlanan balık ve öteki deniz ürünlerini yenmez haldedir. Böyle sularda yüzmek dahi sorunlara yol açar. Hava kirliliği daha çok yakıtların gereği gibi yakılmaması sonucu ortaya çıkar. Kirli hava solunuma elverişsiz havadır. Kirli hava solunum yolları hastalıklarını artırır. Solunum organlarımızı yorar. Hava kirliliği ölümlere bile sebep olur.Toprak kirlenmesi; çeşitli ilaç ve gübrelerle toprağın tarıma elverişsiz duruma gelmesidir. Tarlada kullanılacakı ilaç ve gübre çeşidi hala da bilinçsizce kullanılmaktadır. Hangi gübrenin hangi cins topraklarda yararlı olacağı bilinmektedir. Bu nedenle; ilgili uzmana danışmaksızın ilaç ve gübre kullanılmamalıdır. Toprak kirlenmesi toprağın verimini azaltır. Bitki hastalıklarını çoğaltır.Bugün pek çok ilimiz çevre sorunları ile karşı karşıyadır. Örneğin Ankara’da hava, İstanbul’da su. Mersin ve Adana’da toprak kirlenmesi birer çevre sorunudur.

DOĞAL ÇEVRENİN KORUNMASİ İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER

Doğal çevrenin korunması : Bu konuda alınabilecek belli başlı önlemler şunlardır:Akar ve durgun sular, insan ve hayvan artıkları ile kirletilmemeli, Biriken çöpler hemen kaldırılmalı ve çöpler değerlendirilmelidir. Zararlı hayvanların, böceklerin özellikle, karasinek ve sivrisineklerin üreyip çoğalmaları engellenmeli,Kanalizasyon borularındaki patlamalara anında müdehaleler yapılmalıdır. Yakıtların tam yakılması sağlanmalıdır. Böylece hem enerji kaybı, hem de hava kirliliği önlenmiş olur. Doğal çevrenin kirletilmesi yasalarımıza göre suçtur. Bu suçu işleyenlere para ve hapis cezaları verilir. Doğal çevre bizim çevremizdir. Biz doğayı korudukça doğa da bizleri korur. Havaya, suya, toprağa karışan kimyasal artıklar doğayı etkiliyor. Bu artıkların çoğalması insan sağlığını bozuyor. Kısaca çevre sorunları, sağlımızla yakından ilgili bir konudur. Doğal çevrenin güzelliklerini korumak bütün toplumun ve tüm insanlığın ortak görevidir. Bu konuda girişilen çalışma ve çabalara katılalım. Soluduğumuz havanın, içtiğimiz ve kullandığımız suların, bulunduğumuz yerin temiz olmasını istiyorsak çevre kirlenmesine engel olalım. Sağlımıza uygun bir çevrede yaşamak için doğal çevremizi koruyalım.

ÜLKEMİZDE ÇOCUK ÇEVRE SAĞLIĞINA YAKLAŞIM
Ülkemiz açısından bakıldığında temel hedefler: 
-Toplumun çocuk çevre sağlığı risklerini uygun kapsamda algılamalarını sağlamak,
-Etkin bir risk yönetimi ve iletişimini sağlamak,
-Toplumun çevresel risklerle ilgili eğitimini sağlayacak etkin teknikler geliştirmek,
-Kaynak dağılımında ve sağlanmasında etkin olan, politika belirleyici kişi, kurum ve kuruluşların talebiyle yönlendirilmesini sağlayacak kamuoyunun oluşmasını sağlamak,
-Toplumda risksizlik talebi yaratmak olmalıdır.
Toplum talebi olmadan politik karar vericilerin kaynak tahsisi oldukça güçtür ve yeterli olmayacaktır. Bu nedenle aşağıdaki sorunlar üzerinde durulmalıdır
-Klasik çevre eğitimi çevresel insan etkilenimi ile ilgili genel kavramları tam olarak vermemektedir.
-Tıp fakültesi ve hekim dışı sağlık personeli yetiştiren okulların müfredatları da kapsam ve içerik olarak söz konusu kavramları ve değerlendirilmesiyle ilgili becerileri kazandırabilmekten uzaktır.
-Özellikle tehlike sınırı olarak belirtilen düzeylerin altındaki etkilenimlerin sağlık üzerindeki olumsuz sonuçlarını değerlendirmeye yönelik çalışmalar ülkemizde yeterli değildir. Çocuk etkilenimiyle ilgili çalışmalar hemen hemen hiç yoktur. Bu gibi araştırmalar özendirilmelidir.
-Kalkınma planlarında çevre sağlığı ile ilgili hedefler, çevreye yönelik hedefler birbiriyle uyumlu ve sistemli olarak ele alınmalıdır. Günün aktüel konularına ağırlık vermekten çok genel sistem bütünlüğü esas olmalıdır. Öneriler izlenmelidir.
-Standard-mevzuat çelişkisi olmamalıdır.
-Bilimsel çalışmalarda multifaktöryel etyoloji ve karıştırıcı faktörler göz önüne alınmak zorundadır. Çevresel biyomarkerler konusunda araştırmalara ağırlık verilmelidir.
-Çevreye yönelik ulusal araştırmalarda meta analizlerin yapılmasına yönelik kaynak desteği sağlanmalıdır. Birbirini tamamlayan ve amaca uygun araştırmalar özendirilmeli ve bu gibi araştırmalara kaynak yaratılmalıdır.
-Risk ve risk yönetimi kavramları söz konusu okul müfredatlarına eklenmeli, söz konusu değerlendirme ve uygulamaların gerektirdiği eğitim, formasyon, uygulama standardı vb belirlenmelidir. İlgili eğitim, mevzuat ve yaptırım alt yapısı yaratılmalıdır.
-Çevresel insan ve özellikle çocuk etkilenimi ve çevre kirletici değerler arasındaki ilişkileri belirlemeye yönelik veri tabanı eksikliği giderilmelidir. Söz konusu verileri toplamaya yönelik her türlü çalışma sonuçları ulaşılabilir hale getirilmelidir.
-Çevre ve sağlık bilgi sistemi zorunlu hale getirilmeli ve yasal zemine oturtulmalıdır. Politika geliştirmeye ve değerlendirmeye elverişli güvenilir, karşılaştırılabilir, geçerli çevre, sağlık demografik, mesleki, yaşama biçimi ve sosyoekonomik düzey bilgilerinin sağlanmalıdır.
-Oluşturulacak veri tabanı kolay ulaşılabilir olmalıdır. Bilimsel kuruluş üyelerinin ulaşabilmesinde ekonomik ve yasal engeller konulmamalıdır. Kişiler ve kuruluşlar kendilerinin ulaşamadığı veri tabanına katkı yapmaktan kaçınmaktadırlar.
-Risk değerlendirmesi ve danışmanlık yapabilecek özel sektör kuruluşları, çalışma ve raporlandırma statüleri, sahip olmaları gereken asgari teknoloji ve personel vb belirlenmeli ve standarda bağlanmalı, mevzuat alt yapısı oluşturulmalıdır.
-Risk değerlendirmesi ve risk yönetimi kavramları uygulamaya sokulmalıdır. Burada risk yönetiminden amaç "risklerin en düşük düzeye çekilmesi amacıyla yönetim bilgi ve becerilerinin kazandırılması"dır.
-Bilimsel risk kavramı ile toplum risk algılaması arasındaki ağırlıklandırma farklılıkları giderilmeye ya da en aza indirilmeye çalışılmalıdır. Risk yönetimi uygulamalarının temelinde etkin bir risk iletişimi gelmektedir.

TEKNOLOJİ ve MODERNİTE
Önce “modernlik ne demektir?” sorusuna cevap arayalım. “Modernlik, akılcı, bilimsel, teknolojik ve idarî etkinliğin ürünlerinin yaygınlaştırılmasıdır.”
“Modern” terimi de yeni kazanılmış ve formule edilmiş bilgilerin durumunu ifade etmek için ortaya atılmıştır. Ama güncel olandan, yerleşmiş ve gelenekselleşmiş olandan ayrı olan anlamına da gelir. Bunun gibi gerçek değişimleri, düşüncenin, zihniyetin ilerleyici dönüşümünü, geleneğin imkânını, ne şekilde olursa olsun yenilik hastalığına tutulmayı da ifade etmektedir.
Bu manada modernlik, sırf değişim değildir; ama toplum hayatının bölümlerinin (siyaset, iktisat, aile, din ve sanat gibi) gittikçe daha çok farklılaşmasını ihtiva eder.

ENTELEKTÜEL BİR SİNERJİ ÖRNEKLEMESİ

Soru: Modern Mahrem kitabında Nilüfer Göle , "aslında" diyor "üniversitelerdeki başörtüsü mücadelesi temelinde devletin dayattığı modernlik dışında ama yine modernite içerisinde Müslüman kalarak inandığı değerlere göre yaşayan, gerek eğitimde, gerek siyasette ve gerekse iş hayatında kendi kimliğiyle modernleşme mücadelesidir". şimdi bu bağlamda ben size bir soru sormak istiyorum: Modernlik yani modernite içinde kalarak – çünkü modernite bir paradigmadır ve bu paradigmanın temelinde sekülerizm vardır— Müslümanca bir modernlik oluşturmak mümkün müdür?
Cevap: Modernlik veya modernite ya da modernizm – her neyse – bizim tercihimiz değildir. Yani biz onu kendi irademizle tercih ederek yaşıyor değiliz; bu bize dayatılmış bir şey… Biz de bakıyoruz ki başka türlü olmuyor "o zaman biz bu moderniteyi mümkün olduğunca İslâm'dan onay alabilecek bir formata, muhtevaya kavuşturalım, olmadı gerekirse biraz da İslâm'ı esnetelim… Ortasını bulalım… Olmuyor işte ne yapalım…" diyerek kabul ettiğimiz/ettirildiğimiz bir süreç bu. Aslında bizim kendi irademizle isteyerek, ihtiyarımızla tercih ettiğimiz, yaşadığımız bir şey değil. Refah Partisi hareketi modernitenin tasdikiyle, kabulüyle, onaylanmasıyla ortaya çıkmış bir şey değil; o da bir dayatmanın zorunlu bir sonucu olarak bir yöntem arayışından ibaret. Erbakan Hoca "Millî Görüş" dediği zaman "Fatih Sultan Mehmed'e İstanbul'u fethettiren, Alpaslan'a 1071'de Anadolu'yu İslâm'a açtıran zihniyet" diyor. Ama kendisini öyle ifade etmek zorunda kalıyor. Başka bir yöntem bulamıyor çünkü. Bugünün şartları ve dayatmaları içerisinde bunu bir çıkış yolu olarak görüyor. Dolayısıyla bu, modernite değil; içinde fetih ruhu var. Modernitede fetih olmaz.
Kız öğrencilerin, kadınların çalışması, okuması vb. konular bence olayı belirleyen şeyler değil. Çünkü bunlar yöntem belirleyen mekanizmalar değil. Çok bilinçli tasarlanmış şeyler de değil. Yani de facto durumlara karşı bulunan, geliştirilen tedbirler, çareler… Böyle bir şey…
Bunun için ben "Bir İslâm modernitesi mümkün müdür? İslâmî bir modernite olabilir mi?" sorusunun yanlış bir soru olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem kendi içinde çelişkili, hem de bir dayatmanın sonucu… Çaresizlik neticesi "ben bunu kabul etmek zorundayım" diyorsun… Arkasından da "bunu İslâm'la nasıl bağdaştırırım?" sorusunu soruyorsun… Yani bu dayatılmış bir soru… Yanlış bir soru… Bu yaşadığımız şey tabii bir süreç değil.
Soru: Burada tercihten ziyade size devlet eliyle dayatılmış bir modernite var ve bu modernite sizi aslında tamamen Batılılaştırıyor. Bir de bu sürece direnmiş bir toplum var; ama bu direniş bir alternatif oluşturamamış. Fakat modernite içerisinde kalarak farklı bir tecrübe arayışını getirmiş. Mesela halk İmam Hatip Lisesi'ne çocuğunu gönderiyor ama imam olmasını istemiyor; dindar bir doktor olsun veya dindar bir mühendis olsun gibi taleplerle bunu yapıyor. Yani modern hayat içerisinde hayata yapışmasını ve başarılı olmasını istiyor. Acaba bu, çok makbul olmasa da sistemin dayattığı modernitenin dışında daha Müslümanca bir modernite tecrübesine tekabül eder mi?
Cevap: Bence hâlâ, bunun adını ister islâmî modernite, isterse farklı bir şey koyalım, olması gerekenden farklı bir durum, bir kırılma, bir arıza, bir sapma –ne derseniz deyin— bunun ifadesidir. Bir arayıştır. Dolayısıyla modernitenin ruhunda mündemiç bulunan "kabullenmişlik"ten burada söz edemeyiz.
Modernizm, yeni bir İslam tanımı üzerine kurulu bir paradigmadır. Geçmişte anlaşılan, inanılan ve yaşanan İslam'dan hemen her şeyiyle farklı bir tasavvur bu. Yani siz bu hayatta diyelim ki Mâiz b. Mâlik (r.a)'ın zina ettikten sonra gidip "Yâ Rasûlallah beni temizle" demesini, günümüzde herhangi bir Müslümana çok kolay izah edemez, kabul ettiremezsiniz. Özellikle hadler modern insan için çok temel, önemli bir problem… Bunu kabul edemiyor modern Müslüman… Dolayısıyla bu zihniyetini oluşturan modern değerlerle çatışmayan bir İslâm kabul etmeye, böyle bir İslâm tasarlamaya kendisini zorluyor… Bununla çatıştığı anda rivâyetse reddediyor, âyetse tarihsellikle niteliyor… Yaşadığı hayatı esas kabul edip nassları ve ilkeleri buna göre yorumlamaya zorluyor kendisini. Aslında yaşadığımız hadise bunda ibaret. Yani sistemin, resmî söylemin bize dayattığı bir modernite versiyonu var bir de Müslümanların kendi çıkış arayışları sonucunda kendiliğinden oluşuveren bir şeyler var…. Bu da bir modernitedir… Doğru… Ama tasdik edilebilir bir modernite mi?
Modernitenin kendisi bir kere ontolojik olarak problem. Onun için bu yaşadığımız hayatı içselleştirme, "meşrulaştırma" arayışının bir sonucu. Bu hayatı biz nasıl Müslümanlığımızla barıştırabiliriz? Ya da Müslüman kalarak bu hayatı nasıl içselleştirebiliriz?
Bizim temel Müslüman kimliğimizle ilgili olarak, âyet-i kerîme mümini tarif ederken – belki biraz fazla teorik olacak ama Âl-i İmrân, suresinde diyor ki; Burada iki tane özellik sayıyor. Birisi imanla ilgili; itikadiyâtı çerçeveliyor, diğeri ise hayata dönük; emr-i bi'l-marûf – nehy-i ani'l-münker… İşte biz bundan vazgeçiyoruz… Yani birincisini kabul ediyoruz, ikincisi bizi zorladığı için reddediyoruz. Hatta – Allahu a‘lem— bu iki hususun âyet-i kerîmede böyle bir sıralamayla zikredilmiş dolmasında da önemli bir mesaj, hikmet vardır diyebiliriz. Önce emr-i bi'l-marûf – nehy-i ani'l-münker, ardından Allah'a iman zikredilmiş… Belki ikincisini hayata intikal ettirmek daha kolay. Çünkü toplumsal hayata –en azından doğrudan– sirayeti yok. Ama birincisi öyle değil; doğrudan hayata / dış dünyaya intikali/etkisi olacak bir şey… Biz bundan vazgeçiyoruz. Mesela artık Müslüman kendisini emr-i bi'l-marûf – nehy-i ani'l-münker yapmakla sorumlu addetmiyor, "çoğulcu toplum" modelini önemsiyor, öne çıkarıyor, vurguluyor. Herkese kendi bulunduğu konumda saygı duyma, kim neye inanırsa inansın ve kim neyi inkâr ederse etsin, herkesin fikrini saygıyla karşılama tavrı allanıp pullanıp ambalajlanıyor ve bize bunun aslında İslâm olduğu söyleniyor. Ama bu bir münker ve senin bunu değiştirmen lazım… Hadi diyelim ki gayr-i Müslim kendi hayatını yaşasın, ona o özgürlüğü İslâm vermiş ama bir adam "ben Müslümanım" diyorsa senin münker olduğu çok açık/net olan hususlarda onun yaptığına saygı duyman değil, onu uyarman gerekiyor. Bu hususta sana bir mükellefiyet terettüp ediyor… Bundan bile vazgeçtik… Bunu bile es geçiyoruz ki bu, arızalı bir İslâm algısıdır.
Soru: Osmanlının son döneminde Üstad Bedîuzzaman'da, Sait Halim Paşa'larda gördüğümüz, "Batının imanını ahlâkını dışarıda bırakın ama teknolojisini alın" şeklinde ifade edilen modernite arayışları var.
Cevap: Bu da bir arıza noktasıdır. Mesela Mustafa Sabri Efendi gibi "geleneğin"– tırnak içinde ve ifadede pratiklik sağlasın diye kullanıyorum— içinden gelen ve onu savunan, onunla özdeşleşmiş bir insanın Sultan Abdülhamid Han yönetiminden "istibdat" diye bahsetmesi bir arızadır. Peki bilmiyor mu, başınızdaki adam size Allah'a isyanı emretmedikçe ona itaat edeceksiniz… Bunu bilmiyor mu? Biliyor… Ehl-i Sünnet'in genel çizgisi de bu… Bunu da biliyor… Ama bu istibdat, müstebit söylemleri nerden geliyor? Batıdan bu tarafa doğru esen uhuvvet, müsâvât, hürriyet vs. rüzgârlardan, meşrutiyet rüzgârından etkileniyor. Bu da bugünün konjonktürü gibi o günün konjonktürüydü ve onları etkiledi… Bedîuzzaman'ı da etkiledi, Mustafa Sabri Efendi'yi de etkiledi, diğerlerini de etkiledi… Yanlış bir duruştu bu. Nitekim bunun yanlışlığını biz bugün buradan bakınca görüyoruz; Sultan Abdülhamid Han gitti de ne halloldu? İşte bugüne geldik. Yanlışlığını biz buradan bugün bakınca görebiliyoruz. Arızalı bir durumdu… Yani o Abduh söylemleri, Mehmed Akif'in tesbitleri vs., bütün bunlar beni oraya götürüyor.
Soru: Teknolojiyle alakalı Arnold Toynbee'nin Dünya, Batı ve İslâm kitabı var… Pınar Yayınları'ndan çıktı. Tercümesini ben yaptım. Orada çok ilginç bir hadise anlatılıyor. Mehmed Ali Paşa Mısır'da Osmanlıya başkaldırdığında yaşanmakta olan zaafiyetin teknolojiyle aşılabileceği, özellikle de donanma olmadan Akdeniz'de ciddi bir güç olunamayacağı kanaatine varıyor ve bir donanma kurmak istiyor. Ama kiminle kuracak donanmayı? Bu işi o zaman Avrupalılar biliyor. Avrupa'da ilan ettiriyor… Mühendis, gemi mühendisleri, donanma uzmanları arattırıyor. Çok ciddi maaşlar vereceğini söylüyor… vaadlerde bulunuyor… Sonunda elli kadar mühendis geliyor Mısır'a… Geldikleri zaman oturup bir sözleşme yapıyorlar. Mühendisler, "tamam istediğiniz donanmayı biz kurabiliriz ama bizim ailelerimiz var onlar da buraya gelmeli" diyorlar. Mehmed Ali Paşa, "tamam gelsinler" diyor. "Ama" diyorlar "çocuklarımız var ve onların eğitimi için okul da açmamız lazım. Okul için de oradan öğretmenler getirtmeliyiz. Çoluk çocuğun hasta olmaları durumunda tedavi görecekler bir hastane kurmak ve Avrupa'dan hastane personeli getirmek gerekiyor. İbadet etmemiz için kilise, dolayısıyla bir de rahip lazım" diyorlar ve oraya koloni şeklinde devasa bir site kuruyorlar. Aradan on yıl geçtikten sonra, bu insanlar halkla iç içe de girince yazarın ifadesiyle o zamana kadar müslüman kadınların yüzünü göremeyen ecnebîler bu kadınların doğumunu yaptırmaya başlıyor. O site içinde oluşan modern batılı hayat tarzı çevreyi de etkileyerek genişliyor. Teknolojiyle modernite ilişkisini anlatan çarpıcı bir örnek bu.
Soru: Ali Şeriatî'nin Medeniyet ve Modernizm kitabında da ilginç bir anekdot var. Şeriatî anlatıyor: "Fransa'da doktora yaparken son sınıfa geldiğimde aldığım bursların baskısı altında eziliyordum. Sonunda çalışmaya karar verdim. Bir sosyolog olarak iş arıyorum… Gazete ilanların bakıyorum… Şehrin farklı yerlerine asılmış iş ilanlarına bakıyorum. Bir yerde sosyolog arayan bir ilan gördüm. Gidip müracaatta bulundum. "Falan gün mülâkat için buyurun gelin" dediler. O gün gelip çattığında gittim ve beni bir salona aldılar. Bir de ne göreyim; iki sene önce doktorada hocam olan emekliye ayrılmış bir prof. sosyolog. Beni karşısına aldı, biraz sohbetten sonra ona "hocam biz sosyoloğuz, bunlar ise fabrikatör… Biz bunlara nasıl bir hizmet verebiliriz ki?" dedim. "Olur mu?" dedi, "asıl bizim, bunlara sunabileceğimiz önemli hizmetler var. Biz yıllardır bunlara hizmet sunuyoruz". Onun bu sözleri kafamı karıştırdı. Ben tekrar "Hocam bunlara nasıl bir hizmet verebiliriz ki bunlar makine üretiyor, araba üretiyor, biz ise sosyoloğuz, toplumla ilgileniyoruz" dediğimde, "otur sana bir hadise anlatacağım" dedi ve anlatmaya başladı: "Avrupa kendi ihtiyacını karşılamak üzere arabalar üretti. İhtiyaç fazlası araç yığını oluşunca bu arabaları ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ve sonunda bu arabaları başka toplumlara satmaya karar verdiler. Ama tabii ki bu o kadar kolay değil. Zira Avrupa'nın geçtiği Sanayi Devrimi vb. aşamaları geçirmemiş toplumlar bunlar. Bizim ihtiyaç olarak gördüğümüz şeyleri onlar ihtiyaç olarak görmemekte. Sonunda birkaç sosyoloğu Afrika'ya gönderdiler. Bu sosyologlar o toplumları inceleyip araştırdılar, yapısını çözdüler ve bir raporla geri döndüler. "Bu toplumlarda kabile reisleri var. Kabile reisleri birbirlerini kıskanır ve birbiriyle rekabet içindedir. Bunların farkı zevkleri var. Mesela kabile reisinin en büyük zevki o toplumun en iyi atına sahip olmaktır. Her sabah atına biner, sekiz km'lik bir alanda çıkar gezer "ben varım" der – o bir üstünlük göstergesidir— sonra geri döner. Bu kabile reisleri değerli taşlara sahip. Bizim buraya araba satmamız zor ama eğer bunların zevkini değiştirebilirsek biz buraya araba satabiliriz" dediler. Bunun üzerine bir proje üretildi ve proje gereği mücevher ve altınlarla süslü özel bir araba yaptılar. Belirli bir kabile reisi seçildi ve bu araba ona hediye edildi. Ardından arabanın üzerinde gideceği bir yol lazım. Ona sekiz km.'lik bir yol yapıldı. Bu arabayı sürecek bir şoföre ihtiyaç var… Kabile reisine Avrupa'dan özel bir şoför tayin edildi. Bu arabanın benzine ihtiyacı olacaktı… Oraya bir benzin istasyonu kuruldu… Oraya iki hanım konuldu… Bu hanımlar Avrupa'daki özel süs ve makyajlarıyla oraya yerleştiler. Şoför her gün o kabile reisini alıyor, sekiz km.'lik alanda şöyle bir gezdiriyor. Bu da kabile reisi için büyük bir zevk ve gösteriş oluyor. Arkasından, bunu gören diğer kabile reisleri de araba istemeye başladılar. Mücevherlerle süslü araba… Bunun için değerli taş vermesi lazım. Onlar değerli taş verdi batılılar araba yaptılar. Arabaların üzerinde gideceği yollar lazım. Onlar değerli taşlar verdiler yollar yapıldı… Değerli taşlar verdiler benzin istasyonları kuruldu… Değerli taşlar verdiler karşılığında güzel, bakımlı hanımlar gördüler… Böylece bütün kabile reisleri araba almaya başladı ve bu kabile reislerini zevkleri değişmeye başladı."
Yani bu örnekte de görüldüğü üzere modernite insanın hayatına yalnızca bir aygıt olarak girmiyor aynı zamanda dönüştüren bir güç olarak insanın hayatına giriyor. Yani hakikaten modern araçla modernleşme arasında sıkı bir ilişki var.
Cevap: İslâm medeniyeti derken ne dediğimizi çok da iyi bilmiyoruz aslında… Yaşayan bir şeyden mi, yoksa çoktan miadını doydurmuş bir şeyden mi bahsediyoruz? İslâm medeniyeti dediğimiz zaman mesela şu tarz bir şehirleşmeye karşı çıkabiliyor musunuz? Buna bir alternatif üretebiliyor musunuz? İnsan – insan ilişkilerini, insan – eşya ilişkilerini şu iş düzenini, çalışma sistemini, hayatı bu şekilde dizayn etme tarzını, bu derinlikte, yoğunlukta ele alıp işleyebiliyor musunuz? Buna ciddî itirazlar yöneltebiliyor musunuz? İşte o zaman medeniyet söylemi ciddiye alınabilir.
Teknoloji Allah'ın lütfu olabilir mi? Teknoloji, şu haliyle Batılıların insanlığın başına bela ettiği bir şey… Çünkü kökeninde hinlik var ve sonuçları ortada. Bu adamlar teknoloji denen şeyi üretirken insanlığın hayrına olsun diye üretmediler. Batılı her devlet bir şirketler devleti… Batılı devletlerin yöneticileri, parlamenterleri, bakanları, devlet başkanları aynı zamanda birden fazla uluslar arası şirketin ya yöneticisi, ya yönetim kurulu üyesi veya sahibi… Yani bu adamlar sömürgen… İslâm dünyasını/doğuyu sömürerek böyle bir imparatorluk kurmuşlar yeryüzünde ve bizi de modernleştirerek sınıf atlatmak, bir ileri boyutta bizi "daha kaliteli insan" yapmak üzere böyle bir alanın içine sokmuş götürüyorlar.
Soru: Teknoloji ciddî manada hayatımıza nüfuz etmiş… Bilgisayardan tutun kullandığımız diğer âlet edevata kadar… Bunların hiçbirisini biz üretmedik. Ve bunlar hayatımıza sadece kolaylaştırıcı bir vasıta olarak girmiyor; bizi dönüştürücü, modernleştirici birer araç olarak da giriyor. Hayatımıza bu kadar hükmeden teknolojinin hâkim olduğu bir vasatta biz nasıl farklı bir medeniyet projesi üretebiliriz?
Cevap: Doğrusu bu noktada İslâm'ın insanlığa nasıl bir hayat vaadettiğini biz de bilmiyoruz tam olarak. Çünkü gözümüzü böyle bir verili toplumda, verili duruma açmışız. Bunlar bizim tartışmayı akıl bile edemeyeceğimiz, tartışmaya açsanız bile insanların sizi ciddiye almayacağı şeyler. Yani "teknolojiyi reddet" diyorsun, önünde Lap Top açık duruyor… Kimse bunu ciddiye almaz. İkincisi de "Ne yapacaksın? Kağnı arabasına geri mi döneceksin?" diyerek insanlar gülecek sana… Ne zamana kadar?... Ne zamanki Batıdan vicdan sahibi, izan sahibi, basiret sahibi birileri çıkıp diyecek ki: "Bu teknolojik gidişat insanlığı öldürüyor, ekolojik dengeyi altüst ediyor, kanser üretiyor. Her şeyi mahvediyor. Bunu bırakın artık"… Ancak ondan sonra "aaa bak doğru… bu bizim işimize yarar" diyeceğiz.
İşte her şey ortada; dünya iki bin elli, iki bin altmış yılında ekolojik dengenin bozulması bu hızla devam ederse artık geri dönülmez noktaya gelmiş olacak. Bunu artık Batı da söylüyor, Doğu da söylüyor ve hepimiz de biliyoruz. Peki, bu akıl işi mi, bile bile siz insanlığı ve dünyayı bir intihara götürüyorsunuz? Sebebi ne? Teknoloji… Niye kimse ciddi olarak bunu tartışmaya açmıyor ve tartışılmasına razı olmuyor? Çünkü hâlâ o teknolojiyi üretenler bu dünyayı yönetiyor. Bu dünyadaki hâkimiyetlerini buna borçlular. Dolayısıyla "İslâmî direniş" diye bir şeyden söz edebiliyorsak, bir ayağını da bu meselenin oluşturması gerekiyor.
Bunun yanlışlığı kesin… Bu gün, yirmi birinci yüzyılda mevcut hastalık türleri geçmişe oranla çok fazla artmış durumda. Hem hasta insan sayısı fazla… Hem hastalık türü fazla… Geçmişte bilinmeyen pek çok hastalık ortaya çıkmış ve insanlığın başına bela olmuş… Şimdi diyoruz ki "Nasıl vazgeçelim? Tıbbî bir sürü tedavi yöntemi var, bir sürü teknolojik çözüm var…" İyi de modern hayatın kendisi üretiyor zaten bunları.
Daha önce de burada konuşmuştuk… Bizim hastalık ve sağlık anlayışımız da çok sağlıklı değil. İki meşhur örnek geliyor aklıma: Efendimize âmâ bir sahâbî geliyor ve, "Ya Rasûlallah, beni mescide götürüp getirecek kimse yok. Gözlerim de görmüyor. Dua et, Allah bana şifa versin ve gözüm açılsın" diyor. Efendimiz, "İstersen sabret, bu senin hakkında daha hayırlıdır; ama istersen dua edeyim gözlerin açılsın" diyor. Aynı şeyi sahâbeden saralı bir kadın söylüyor: "Olur olmaz ortamlarda düşüyorum, mahrem yerlerim açılıyor, zor durumda kalıyorum. Dua et de Allah bana şifa versin" diyor. Ona da aynı şeyi söylüyor Efendimiz: "Sabredersen hakkında daha hayırlıdır; ama istersen dua edeyim şifa bul" diyor. "O zaman" diyor, "Yâ Rasûlallâh, dua et de düştüğümde mahrem yerlerim açılmasın." Bunlar sahih rivâyetler. Efendimiz bunları hastalığa razı olmak, hastalıkla birlikte yaşamak konusunda ikna ediyor. Belki denebilir ki "Efendimiz, tedaviyi de önermiş. Bunlar özel durumlar olamaz mı?" Olabilir ama bu rivayetler en azında hastalığa ve sağlığa bakışımızı gözden geçirmeye zorlamalı bizi. Biz şimdi "sağlıklı yaşam"ı da tabulaştırdık. Bu isim altında asla küçümsenemeyecek bir sektörler dizisi faaliyet gösteriyor.
Büyük sûfîler Allah Teâlâ dert vermeyince, hastalık vermeyince bunu hayra yormazlarmış. Böyle bir hayat anlayışı, böyle bir sağlık sıhhat anlayışı varmış. Bizse bu şekilde her tarafından kuşatılmış bir hayat yaşıyoruz ve bunlar bize mutlak doğrular olarak empoze edilmiş. Böyle bir toplumda yetişmişiz…
Yan dairedeki komşumun yatak odasıyla benim yatak odam duvar duvara. Ben burada öksürsem adam duyuyor; adam orada öksürse ben duyuyorum. Bu ne kadar müslümanca bir şey? Birisi diyebilir ki "o zaman git kardeşim şehir dışında villada yaşa." İyi de bu kaç kişi için mümkün? Bizi bu şehirlerde toplayan ne? On beş milyon, yirmi milyon insan bir şehirde yaşıyor… Bu insânî bir hayat değil!.. Bizi böyle bir hayatı yaşamaya icbar eden nedir? Bunun bir tek cevabı var: Batılı gibi olmaya çalışmak... Başka hiçbir şey değil. Niye? Çünkü burada iş imkânı var, burada fabrika var, burada her türlü sektör var… Böyle olunca, kalabalık şehirlerde, dev metropollerde yaşamayı kabullenmekten, buna razı olmaktan başka çareniz kalmıyor.
Batıda da böyle oluyor; hayat tarzı bu adamların… İnsanlığı sömürerek bir medeniyet kurmuşlar. Ahmed Davudoğlu hocadan okumuştum; İngilizler Hindistan'ı işgal ettiğinde oradaki Hintli ustaların parmaklarını kesmişler. Dokuma tezgâhlarında, küçük işletmelerde bir şey üretemesinler ve bizim mamullerimizi almak ve tüketmek zorunda kalsınlar düşüncesiyle. Yine başka bir yerde okumuştum; Hintli zeki çocuklara logaritma cetvelini ezberletiyorlarmış ki mankurt olsunlar. Bunun değişik örnekleri hemen her sömürge ülkesinde uygulanmış. Yani bunun temelinde böyle bir hayat algısı var… "Bu dünyanın efendisi benim, diğerleri benim kölem" yaklaşımı… Bu, bugün de böyle, dün de böyleydi, Firavunlar zamanında da böyleydi. Ama biz buna karşı direnç mekanizmalarımızı kaybettik. Yani kurtuluş savaşları verdik, belki kurtulduk, ama tabir yerindeyse, yağmurdan kaçarken doluya yakalandık. Üstelik doluya maruz kalmayı da normal bir durummuş gibi algılamaya başladık. Hazırlıklı değildik böyle bir dünyayı tartışmaya. Donanımımız yoktu… Çünkü geçmişten farklı bir durumla yüzyüze gelmiştik.Çağın dili olan bugünkü Teknoloji geçmişin, özlemini yeni tutkulara bıraktı. Bugünün dünyası bugünün yaşayanları için çekici … Ürünler hoşumuza da gitti, gidiyor, kullanıyoruz, arabalar, evler, bilgisayarlar vs.
Bence Müslüman ciddi bir alternatif oluşturacaksa bize dayatılmış olan, hem zihniyet anlamında, soyut kavramsal anlamda hem de somut yaşadığımız hayat, alet-edevat anlamında bütün bunları ciddi bir sorgulamadan geçirecek ki, inandırıcı olsun, sahici olsun..
Bir de hayatımıza durmadan bu yaşadığımız şeyi "meşrulaştırmamıza" yardımcı olan kavramlar sokuyorlar. İşte "demokrasi" böyle, "özgürlük" böyle, "insan hakları" böyle, "çoğulculuk" böyle, "hoşgörü" böyle, "tolerans" böyle… ilâ âhirihi… Bunlar bizim de hoşumuza gidiyor ve deniliyor ki: "Buna niye karşı çıkıyoruz ki? Geçmişte bizim toplumumuzda vardı işte. En büyük insan hakları İslâmiyette var… En büyük hoşgörü İslâmiyette var… Üç din bir arada yaşamadı mı?" Yaşadı ama senin hâkimiyetinde yaşadı, bunu niye gözden ırak tutuyorsun? Bugün ise adamlar sana dayatıyor bunu, "Bana benze; üçümüz bir arada olalım" diyor. Hâlbuki sen geçmişte onlara ne diyordun? "Bana benzeme" diyordun; "Sen kendi hayatını yaşa, kendin ol" diyordun. Hz. Ömer öyle diyormuş işte: "Belinize zünnar bağlayacaksınız, Müslüman gibi giyinmeyeceksiniz, çocuklarınıza Kur‘ân öğretmeyeceksiniz; benim garantimde, hâkimiyetimde kendiniz olarak yaşayacaksınız." O zaman kilise, cami, havra yan yana oluyormuş, doğru. Oysa bugün biz bunu bize dayatan hayat anlayışının bize kaça mal olduğuna bakmıyoruz. "Aynı şey orada da vardı burada da var, öyleyse gelin dinler bahçesi yapalım" diyoruz. Niye? Çünkü biz "birbirimize benzeyelim" diyoruz. "Bizim aslında birbirimizden farkımız yok, hepimiz İbrahim'in torunlarıyız işte. Bu dinlerin hepsi İbrahim'in mirasıdır" falan diyoruz. Böyle bir hayatî hata yapıyoruz. Belki sonuç itibariyle aynı, ama hareket noktası ve mahiyeti çok farklı. Dolayısıyla bu tür kavramlar da bizi farkında olmadan dönüştürüyor.
Soru: İsmet özel'in güzel bir sözü var, diyor ki: "modernite benden aldıklarını bana versin, ben ondan aldıklarımı ona vermeye razıyım". Ama hakikaten bunu vermeye hazır mıyız? Yapabilir miyiz bunu?
Cevap: İsmet Özel, olması gerekeni söylemiş. Sen bu sözü aktarırken beynimden jet hızıyla şu geçti: Bu ancak İsmet Özel'in şuur durumunda söylenebilecek bir söz ve her müslümanın da bu şuur durumuna gelmesi lazım. Bu çok önemli bir şey. Biz vazgeçemiyoruz ki… Vazgeçemediğimiz için, gönülden, kalpten, ruhtan, göbekten bağlandığımız için de yaşadığımız durumu İslâm'a tasdik ettirmenin çabası içindeyiz. Modern Müslümanın bütün serencamı bu; yaşadığı fiilî durumu, verili durumu İslâm'a tasdik ettirmeye çalışıyor.
Bir cemaate mensup arkadaşlar gelmişti geçen gün. Diyor ki biri, "Bazı vicdanlı liberaller özgürlükleri savunuyor. Özgürlük savunusu bağlamında Müslümanların da özgürlüğünü savunuyorlar. Ama biz onların özgürlüğünü savunamıyoruz. Mesela eşcinsel taleplerin özgürlüğünü savunamıyoruz. Biz burada sanki biraz oportünist mi davranıyoruz? İkiyüzlü mü davranıyoruz? "Benim özgürlüğümü sen savun ama ben seninkini savunmam" mı demiş oluyoruz? Bu ne kadar ahlâkî? Ne yapmak lazım?"
Şimdi hep aynı şey üzerinden gidiyoruz. Özgürlük diye bizim bir idolümüz var… İşte ABD'deki Özgürlük Heykeli… Aslında o, tek tek hepimizin kalbinde, beyninde, ruhunda, hücrelerinde mevcut. Bu kavrama öyle bir kutsiyet atfetmişiz ki, artık hayatımızı, İslâmiyetimizi, insaniyetimizi, geçmişimizi, geleceğimizi, hep bu kavram etrafında düşünmeye, değerlendirmeye başlıyoruz. Peki, bunun farkında mıyız? Değiliz. Bu, ne kadar müslümanca bir algıdır? Ne kadar müslümanca bir düşünce biçimidir? Burada bir tutarsızlık yok mu? Var. İnsanın özgürlüğünü savunuyorsun. "İslâmî özgürlükler, dinî özgürlükler" diyorsun ve özgürlük söylemi üzerinden kendine alan açmaya çalışıyorsun. Öbür taraftan adamın biri homoseksüel dernek kurunca ona karşı çıkıyorsun. Niye? Özgürlükse onun ki de özgürlük… Bu yanlış bir şey, hayâtî bir hata bu. Ama bunu yapıyoruz. Niye? İşimizi kolaylaştırıyor. Bize pratik söylemler sağlıyor. Belki bir takım yerleri rahatsız etmeden kâr hanemize bir şeyler alabilir miyiz? vb. bir pratiklik sağlıyor bize ve bunu kullanıyoruz; ama bize neye mal olduğunu çok da hesap etmiyoruz.
Soru:  Hep söylüyoruz: "Helaller bellidir, haramlar bellidir. Yani İslâm'ın kırmızı çizgileriyle yeşil çizgileri bellidir" diyoruz ama böyle bir sürece girildiğinde bu çizgilerin hepsi flulaşıyor ve silikleşiyor hatta bazen bütünüyle gözden kayboluyor.
Şimdi Batının bilgi ve varlık nazariyesi tamamen farklı. Modernite ne üretiyorsa bu farklı bilgi ve ontolojik nazariyeden yola çıkarak üretiyor. Ve biz biliyoruz ki Batı bu boyutuyla İslâm'dan tamamen ayrılıyor. Belki bazı parçalar İslâm'la uyuşabiliyor ama olaya bütüncül yaklaştığımızda ciddi manada bir kan uyuşmazlığının olduğunu görüyoruz. Batının ürettiği bilgi de çok cüzî oranda nesneldir. Büyük oranda sübjektiftir.. İslâm'ın bilgi nazariyesinin modernitenin bilgi nazariyesinden nasıl farklı olduğunu görmeliyiz. Düşünün ki: "Farzedin ki Müslümanlar hala ilimde öncülüğü yürütüyor. Yani Müslüman ahlâkı, Müslüman inancı bilimsel gelişmelere yön veriyor. Farzedin ki sadece Müslümanlar atom bombası yapabilecek güce ve bilgiye sahip. Diğer hiçbir güçte, hiçbir ülkede ve hiçbir medeniyette böyle bir silah yok, bunu üretecek bilgi yok. Bu güç ve bilgi sadece Müslümanlarda var. Sizce İslâm, İslâm'ın bilgi nazariyesi böyle bir silahı üretmeye izin verir mi?" Cevap, malum; "Kesinlikle vermez" Yani bilgiye sahipsiniz ve üretebilirsiniz ama İslâm buna izin vermez.
Soru: Mesela İslâm tarihinin önceki dönemlerinde birçok İslâm âlimi, mucidi ve kâşifi var. Bu insanlar o zaman atomu keşfetmiş olsalardı, sahip oldukları tasavvur, insanları kitleler halinde yok eden, doğada tamir edilmez tahribat yapan, canlıları öldüren bir silah yapmayı akıllarına getirir miydi? Yani bu keşifleriyle böylesine şeni sonuçları olan bir silahı yapmayı düşünür müydüler?
Soru: Müslümanların kimya biliminde inanılmaz atılımlar yapması, sonra birden bire bu alanı terk etmeleri çok manidardır. Çünkü bir anlamda kimyadaki o yıkıcılığı keşfetmişlerdir.
Cevap: Burada göz ardı etmememiz gereken bir husus var. Batının bu bilimsel bilgi ve teknoloji seviyesine ulaşmasını mümkün kılan, onu intac eden nedir? Bence burada iki tane önemli olgu var. Birincisi senin de dediğin gibi Batının bilgiye bakışı/ontolojik bakış, ikincisi de bu teknolojik sıçramayı mümkün kılan maddi imkân. Belki temel soru şu: Yani hayatımızı kolaylaştırdığı için, artık vazgeçemediğimiz için bu teknolojiyi reddetmeyelim, kabul edelim ama bu hâlâ şu sorunun cevabını teşkil etmiyor. Müslümanın eğer teknoloji üretmesi mümkünse alternatif bir kalkınma modeli olabilir mi? Diyelim ki Müslüman kalkınmacıdır ve kalkınmacı sistemi/dünya görüşünü kabul etmiştir. Müslümanın alternatif bir kalkınma biçimi olabilir mi? Var mıdır? Bunu üretebilecek bilgi temellerimiz, varlık algımız konusunda neler söyleyebiliriz? Bu, çok önemli bir husus ve fikir yürütmediğimiz, kafa yormadığımız bir mesele. Batılı insanın geldiği bu noktaya yeni bir hayat, yeni bir varlık telakkisi oluşturarak geldiğini gözden uzak tutmamak lazım bir; ikincisi de o dediğimiz ucuz iş gücü, ucuz hammadde, sıfır maliyet… Yani insanıyla hammaddesiyle yeraltı yerüstü kaynaklarıyla sömürdüğü bir dünya var. Bir Müslüman "ben kalkınacağım" dese ve bu iki unsuru göz ardı etse, bu iki unsuru baştan reddetse kalkınabilir mi? Yani sömürmeden kalkınabilir mi? Seküler bir dünya tasavvuru geliştirmeden, öyle bir kalkınmayı İslâmî anlayışın neresine koyarız? Bu önemli bir husus ve bugün bu husus bir soru olarak bile gündeme gelmemiş ki cevabı olsun.
Hayati niçin kolaylaştıracağız? Bu sorunun cevabını Müslüman kendi kendine soracak ve ciddi biçimde cevabını verecek. Niye hayatı kolaylaştırmalıyız? Çünkü hayatı kolaylaştırdığımız zaman, hayatı artık eşya üzerinden, nesneler üzerinden anlamlandırmaya başlıyoruz. Biri süre sonra nesnelerle aramızda bir "bağımlılık" ilişkisi oluşuyor. Bizim hayatla ilişkimizi tesis eden şeyler, teşkil eden şeyler nesneler değil aslında. Bu bir nesneler dünyası ve biz nesneleri önceleyerek, önplana alarak, belki kutsayarak, böyle bir hayatı yaşıyoruz. Bunun başka türlüsü mümkün değil. Ama insanı götürdüğü nihai nokta da "sekülerleşme"den başkası değil. Şimdi belki vurucu bulduğum için çok sık tekrar ettiğim bir rivayet var. Efendimiz (s.a.v), Hz. Sevban'a hitaben buyuruyor ki: "Yiyicilerin, bir yemek çanağının başına birbirlerini çağırdıkları gibi, milletler de sizin üstünüze birbirini çağırdığı zaman haliniz nice olur?" "Niye Yâ Rasûlallah? Bizim o zaman sayımız az mı olacak?" diye soruluyor. Efendimiz: "Yok ama kalbinizde vehen olacak" buyuruyor. O nedir? "Ölümü sevmemeniz, ölümden ikrah etmeniz ve dünyayı sevmeniz; dünyaya bağlanmanız."
Bu İslâm'ın dünyaya bakışının ayrılmaz bir parçasıdır. Bizim dünyayla ilişkimiz ahirete yatırım yapmamızı mümkün kılacak ölçüyle sınırlı olmuş. Yani İslâm âlimi geçmişte bilimsel bilgi diyebileceğimiz alanla uğraşmamış mı? Uğraşmış. Hastalığı tedavi etmiş, dokunmuş, akupunktur yapmış, teşhis-tedavi yöntemleri geliştirmiş; ama hayatı asla böylesine mutlaklaştıracak şeyler yapmamış.
Mesela ben hep şunu düşünüyorum. Biz geçmişte matbaanın – ki matbaa önemli bir göstergedir— İslam dünyasına üçyüz sene dörtyüz sene geç girmesini hep belli bir ideolojik okumayla izah ettik. Yani Müslümanlar uyudu, bunun önemini fark edemedi yahut tutucu ulema vardı, buna "gâvur icadıdır" dediler… İyi de burada bir dünya tasavvuru yok mu? İnsan-eşya ilişkisi konusunda önemli ipuçları elde edeceğimiz bir duruş yok mu? Hangi dönemden bahsediyoruz? Osmanlının en muhteşem dönemlerini yaşadığı bir zaman diliminden. Yani hiç mi bu matbaanın hayatiyetini fark eden biri çıkmadı? Niye bunu bu şekilde kategorize ettiler, lanetlediler, reddettiler ve bünyeye bunu dâhil etmediler? Bunun önemli bir ontolojik sebebi olmalı. Neden direnmişler? Nihayetinde bir matbaadır; alırsın kullanırsın, sen de bundan istifade edersin. Yani bugün bize öyle izah edilemeyecek bir şey gibi, primitif bir bakış gibi geliyor bize. Yahu ne varmış bunda; alsalarmış üçyüz sene önce bizim de kitaplarımız basılırmış. Anlayamıyoruz. Niye reddetmişler? Niye direnmişler? Ya da şimdi kitaplar basılıyorda alıp okuyan kim?
Çünkü burada bizim varlık anlayışımızı, dünya tasavvurumuzu ve eşya ile ilişki biçimimizi yansıtan bir tavır var. Bunun bir yansıması olarak "sahafın, kitapçının gayr-i müslime, kâfire, müşrike Kur’ân vermesi/satması haramdır. Hatta fıkıh kitabı satması haramdır" Bu nasıl bir şey? Bu nasıl bir bakış?! Hakikaten ben bunu bugün şu bulunduğum noktada izah edemiyorum. Bir Müslümanı böyle bir bilinç durumuna, şuur durumuna ulaştıran /götüren algı durumu nasıl bir şeydir?! Buradan bakınca şöyle demek çok mümkünmüş gibi görünüyor: "Mesela bir gayr-i müslime tebliğ yapacaksın. Al ver ona okusun… Hayır, müşrike Kur’ân veremezsiniz, haramdır!... Enteresan bir şey bu… Üzerinde ne kadar durulsa sezadır…
İsmet Özel'in bir tespitini sık sık zikrediyorum: "Bir sistemi değiştirmek için o sistemi tanımak lazım, tanımak için içinde yaşamak lazım… İçinde yaşadığınız bir sistemin de parçası olmak durumundasınız. Ama bu noktadan itibaren artık onu değiştirmeniz söz konusu olmaz. Çünkü artık siz de onun bir parçasısınız. Böyle bir dilemma yaşıyoruz. Böyle bir ikilem, böyle bir çıkmaz yaşıyoruz. Bu verili hayat bize öyle bir dayatmış ki kendini, hayatımızın her alanında, her hücresinde, her safhasında işgal ettiği bir yer var. Ve biz şu anda bundan kendimizi soyutlamanın gene soyut fikir jimnastiğini yapıyoruz; Bu mümkün müdür?
Ama bunu bizim tartışarak kabul etmediğimiz de bir gerçek. Biz hakikaten, tartışarak, düşünerek, sorgulayarak, muhakeme ederek mi kabul ettik bu hayatı? Buna razı olarak mı kabul ettik, yoksa bu bize dayatıldı ve çaresizlikten kabul etmek zorunda mı kaldık. Bir de kolaylaştırıcı ve insanı cezbeden bir tarafı da var. Ona kapılarak "Tamam" dedik… "Bunun neresi gayr-i İslamî?"
Şimdi siz bana uzayı kirletmeyen ve ekolojik dengeyi bozmayan bir teknoloji modelinin imkânını gösterin, ben bütün bu söylediklerimi geri alacağım.
Şundan bahsediyorum… İbn Hacer "Humma hastalığından ölen şehittir" hadis-i şerifinin tariklerini toplamış ve "bu hadis mütevâtirdir" diyor. Şimdi biz bunun üzerine şöyle diyebilir miyiz? "O dönemde humma hastalığının çaresi yoktu. Tedavi edilemiyordu. Efendimiz de bunu insanların bilincine, şuuruna kabul ettirmek için, "Direnmeyin. Bundan ölürseniz şehit olursunuz" demek istemiştir. Biz Müslümanlar olarak humma hastalığına bir kutsiyet atfettik. "Bundan ölen şehittir" dedik…
Böyle bir şey söyleyebilir miyiz?
Peki siz tedavi yöntemlerini ne kadar geliştirirseniz geliştirin bir adam hummadan öldüğü zaman o hâlâ şehit midir? Şehittir diyorsanız modernite açısından sizin hastalık tanımınızda bir sakatlık var. Bir hastalıktan ölen bir adam şehit oluyorsa o hastalıkta bir fazilet var demektir. Bir tarafta hastalığa bir tür fazilet atfeden bir anlayış var, öbür tarafta hastalığın kökünü kazımaya azmetmiş bir tıp anlayışı var.
Temel sıkıntımız şu… Bu meseleleri bu seviyede, bu ciddiyette konuşmaya çok ihtiyacımız var. Ama sıkıntımız, farklı bir dünya tasavvuru ve ifadesi konusundaki sınırlanmışlığımız, çerçevelenmişliğimiz… Yani bizim önümüze neyi ne kadar algılayacağımız konusunda da birileri bir şey koyuyor; Bize diyor ki: Şunu şu kadar düşünün, bunu bu kadar düşünmeyin... Ben şu konuştuğumuz çerçevede zihnimizin tamamen olması gereken evsafta olduğunu da düşünmüyorum.
Efendimiz Aleyhi's-Salâtü ve's-Selâm, kral peygamber mi kul peygamber mi olma konusunda muhayyer bırakıldığını ve kendisinin kul peygamber olmayı seçtiğini söylüyor. Genel olarak İslâm nasslarında, Kur’ân'da, Sünnet'te dünya hayatına biçilen değer ile âhirete yapılan vurgu karşılaştırıldığında biz hâl-i hazır durumun dünyaya fazlasıyla vurgu yapmanın, fazlasıyla ehemmiyet atfetmenin, fazlasıyla dünyasallaşmanın sonucu olduğunu söylemek zorundayız. Yani bu dünya hayatına hak ettiğinden fazla önem verirseniz bunlar mümkündür. Bunlara İslami bir kılıf da geçirebilirsiniz. Bu da mümkündür.
Şu toplumda, "Şu anda, şu saatte, şu saniyede şehid olmaya hazır kaç kişi var?" diye bir referandum yapsanız çok sukut-i hayale uğratan sonuçlar alırsınız. Çünkü biz dünyaya öyle bir bağlanmışız ki şehid olmak bizim için çok uzak. Hatta şehid olmayı bırakın normal ölümü bile çoğu zaman kendimize yaklaştırmıyoruz. Ölümle bizim aramızda hiçbir irtibat yok. Hemen şu anda ölebiliriz… Bir saniye sonra ölebiliriz, ama buna hazırlıklı bir şuur yapımız yok..
Ama şunu da gözden uzak tutmayalım. Eğer sahâbenin, sonraki nesillerin cihada verilmesi gereken ehemmiyeti vermeleri olmasaydı biz bugün hayatta olmayacaktık. Yani hayatla ve ölümle ilişkimiz sağlıklı, olması gereken İslâmî zeminde midir ben dundan hâlâ kuşkuluyum. Bunu söylerken bütünüyle bizi kuşatan, bize değer yargıları ve hayat tarzı telkin eden, dayatan bir "matrix sistemi"nden bahsediyoruz.
Soru: Bu diğer dinlerle de alakalı bir problem. Yani modernitenin diğer din müntesiplerini de karşı karşıya bıraktığı bir sorun. Geçenlerde Birleşmiş Milletler ekolojik dengenin altüst oluşunu konu edinen bir rapor yayınladıktan sonra – sizin de demin ifade ettiğiniz üzere— eğer süreç böyle devam ederse, küresel ısınma bu şekilde sürerse altmış sene sonra büyük felaketlerin yaşanacağını belirtiyor. Ben de buradan yola çıkarak, gazetedeki köşemde bu felaketleri gündeme alan bir yazı yazmıştım. Modernitenin bu problemi çözemeyeceği kanaatinde olduğumu belirtmiştim. Çünkü modernitenin bu problemi çözebilmesi için paradigmasını değiştirmesi şarttır.
Cevap: Bu da kendi kendisini inkâr etmesi ya da imha etmesi demektir.
Soru: Evet… Yani modernitenin doğaya bakış açısı nedir? Bu paradigma değişmeden küresel ısınmanın önüne geçmek mümkün müdür? Mesele sadece bir teknolojik aracı kullanıp kullanmamaktan öte, topyekûn insanlığı uzun vadede ciddi felaketlere sürükleyen, geri dönülmesi mümkün olmayan sorunlarla karşı karşıyayız. Bu raporda deniliyor ki: "Isınma bu şekilde devam ederse otuz sene sonra yeryüzünde Bangladeş diye bir ülke kalmayacak." Burası bu felaketlerden etkilenen ülkelerden sadece birisidir ve yüz elli milyon nüfusu olan bir ülkedir. Amerika'nın kullandığı sera gazlarından vazgeçmesinin ekonomik bedeli nedir? Çin'in veya Rusya'nın bu gazları kullanmaktan vazgeçmesinin ekonomik bedeli nedir? Çok büyük rakamlar değil ve bundan vazgeçebilecekken bu gazları kullanmaya ısrarla devam ediyorlar. Bunun karşısına alternatif bir bilim anlayışı getirmeye çalışılıyor. Deniliyor ki "burada önyargılı bir bilimsel çalışma vardır. Aslında bizim bilim adamlarımıza göre dünya kesinlikle böyle bir doğal felaketle karşı karşıya kalmayacaktır… şöyle olacaktır, böyle olacaktır"…. Yani aslında burada bildiği ve putlaştırdığı bilime, onun verilerine aykırı hareket ediyor. Onu aykırı hareket etmeye sevkeden nedir?
Cevap: Bu teknolojik medeniyete hayat veren şey neyse o.
Soru: Evet… Yani bu paradigma değişmeden sorun çözülemiyorsa ve bu sorun – ben onbir bin km. ötede yaşıyorum— Malezya'da ilk kez şehirler su altında kaldı… Büyük kentler… İnsanlar şaşırıp kalıyorlar. "Bu, Malezya tarihinde görülmemiş bir şey" diyorlar. Sadece bir bölgeyi etkilemiyor; dünyanın her tarafı etkileniyor… Etkilenmeyen bir bölge yok. Bu denli gözle görülür bir felaket var, sebep biliniyor, çözüm biliniyor ama önlem alınamıyor.
Cevap: Mesela aslında şu… Batıda az önce değindiğimiz sebepten kaynaklanan teknoloji tabanlı, teknoloji kaynaklı üretim-tüketim ilişkileri ve hayat tarzı, Batı toplumlarını doyurdu; başkalarını aç bırakma pahasına doyurdu. Fakat bu üretim-tüketim ilişkisini ve hayat tarzını bir kere benimsediğiniz zaman bunu bir yerde durdurmanız mümkün değil. Şu andaki küresel hegemonya kavgası da bunun bir sonucu… Bunu bir yerde durduramıyorsunuz; devamlı büyümek zorundasınız… Devamlı ilerlemek, devamlı daha fazla mesafe katetmek zorundasınız; Batı toplumunu doyurduysan doğu toplumuna satacaksın… Satacaksın bir sene sonra yeni model üretip onu satacaksın. Beş sene sonra eskidi, getir onu yeni modelini satalım…
Soru: Dünyayı fethettin şimdi uzaya sahip olacaksın.
Cevap: Bir Müslümanın hayatı bu şekilde algılaması, insanları bu şekilde bir tüketim cenderesine sokması, buradan bir kâr devşirmesi, hayatını, refahını, konforunu bunun üstüne bina etmesi… Doğrusu ben böyle bir şey tasavvur edemiyorum. Yani sömürmeye, daha çok kazanmaya kilitlenmiş bir medeniyet bu; daha çok sömürecek, daha çok kazanacak, daha çok üretecek… Bu çark hep böyle biteviye devam edecek.
Soru: İlginçtir… yeni Papa aynı argümanlarla moderniteye karşı çıkıyor. "Bu, insanlığın sonunu getirir" diyor. Fransa'ya gidiyor ve Fransızlara, "siz aşırı sekülersiniz. Bir an önce bu seküler durumunuzu gözden geçirmelisiniz. Bu bütün insanlık için bir felakettir" diyor… Üst perdeden bu itirazını gündeme getiriyor. Yani bu, sadece Müslümanların problemi olmaktan çıkmış bir mesele.
Cevap: Tabii ki… Yani Müslümanlar olarak bizim – madem insanlığın tek alternatifi olduğumuzu söylüyoruz— bu meseleyi ciddi bir seviyede ele almamız, teorik altyapısını oluşturmamız ve dünyaya anlatmamız lazım; İslam'ın tesbit ve teşhisleri olarak ve tabii çözüm yollarını da göstererek…
Soru: Oysa bu gün tam tersi oluyor; "dünyaya entegre olalım, bu değerler sistemi içinde kendimize bir meşruiyet zemini bulalım" diyoruz. Alternatif bir yol üzerine kafa yormuyoruz. Yani özellikle insanın dünyayla ilişkisini, ağaç gölgesinde gölgelenen yolcuya benzeten o nebevî ifadeyi göz önüne aldığımızda insan bu yaklaşımları bir yere oturtmakta daha da zorlanıyor.
Cevap: Evet kesinlikle öyle.
Bilginin İslâmîleştirilmesi
Soru: Sosyal bilimlerin İslamîleştirilmesi meselesine bir geçiş yapabiliriz buradan.Yani adamlar zemini oluşturmuşlar. Bilgiye ulaşma yöntemini belirlemişler. Ve bu yöntemin içinde göklerle temas yok… vahye yer yok… metafizik yok..."öte" diye bir şey yok… Yani "bu bilginin kaynakları şudur" diye doğrular dayatıyorlar.
Cevap: Pozitif bilimlerde bir devamlılık, bir öncekinin bıraktığı yerden alıp biraz daha ileriye götürme söz konusudur. Ama aynı şeyi Sosyal bilimler için bu kadar net söyleyemeyeceğimizi düşünüyorum. Zira teorisiyle, kuramlarıyla ve pratiğiyle Sosyal bilimlerin anavatanı Batı'dır. Hatta Modern Batı'dır. Sosyal bilimlerin İslamîleştirilmesi bahsine teorik bir zemin ittihazı amacıyla İslam âlimlerinin geçmişte ortaya koyduğu birtakım ürünlerin, yaklaşımların gündeme getirilmesinin tartışılması gerektiği kanaatindeyim. Söz gelimi İbn Haldun'un Sosyoloji'nin kurucusu olduğu söylenir sıklıkla. Mukaddime'yi okuduğunuzda bugün Sosyoloji dediğimiz disiplinin ilgi sahasına giren şeyler söylediğini görüyorsunuz. Bu doğru. Ama İbn Haldun'un ortaya koyduğu Beşerî Umran İlmi'ni, İlm-i Umran'ı "Sosyoloji"ye indirgemenin haksızlık olduğunu söylemek zorundayız. Umran'ın sosyoloji olduğu nerden belli… Kim demiş bunun Sosyoloji olduğunu?… Sosyoloji ile İlm-i Umran'ın yolu, her ikisinin de toplumu konu edinmesi noktasında kesişiyor. Bu doğru. Ama İbn Haldun orada farklı şeyler de söylüyor ki bunların bir "toplum metafiziği" olarak değerlendirilmesi yanlış olmasa gerektir. Din'i kategorize ederek toplumsal hayatın bir kesitine sıkıştırıveren Sosyoloji ile toplumsal hayatı metafizik bir zeminde okuma üzerine kurulmuş olan İlm-i Umran'ı eşitlemek öncelikle İbn Haldun'a haksızlık olur.
Belki buradan başlamak gerekir. Bilginin İslamîleştirilmesi meselesindeki en temel açmazlardan biri, her şeyiyle farklı bir dünyada, her şeyiyle farklı kabuller, teoriler, izah tarzları üzerine kurulmuş bulunan ilmî disiplinleri İslam dünyasına nasıl taşıyabilirsiniz?
Soru: Bilginin, daha doğrusu, sosyolojinin islâmîleşmesi…
Cevap: Zaten bilgi derken sosyal bilimlerin İslâmîleştirilmesinden bahsediyorlar; pozitif bilimlerin değil.
Soru: Ancak belirli ölçülerde matematik vd. bilimlerin kullanım alanlarıyla ilgili bir İslamîleştirmeden de söz ediliyor. Bilginin üretilirken de bir takım ahlâkî prensipler çerçevesinde üretilmesi gerektiğini söyleyenler var.
Kur’ân-ı Kerim'e baktığımızda Allah Azze ve Celle'nin insanoğlunun ve toplumların hayatındaki bir takım kurallara değindiğini görüyoruz. "Şöyle yaptıkları için böyle oldu" vb. ifadeler var. Yani insanların toplumsal hayatında bir takım kurallar var. Birtakım olaylar, o kurallar çerçevesinde gerçekleşiyor. Tarih felsefesi dediğimiz şey de biraz buna ağırlık veriyor. Yani Kur’ân ve hadis perspektifinden bakarak bu kuralları keşfetmek… Bir de batılıların deney ve gözlemlerle tesbit ettiklerinden yararlanarak belki batılıların vardığı sonuçlardan farklı olabilir ama bunu da biz kendi içerisinde başlı başına bir disiplin olarak ortaya koyalım. Amaç bu zaten… Böyle bir savdan hareketle sosyolojinin islâmîleştirilmesinden sözediliyor.
Mazharuddin Sıddîkî'nin yazdığı bir kitap var: "Quranic Concept of History". Sıddîkî'nin temel dayanağı İmâm er-Râzî'nin tefsiridir. Orada insanların ve toplumların hayatındaki sünnetullâhı keşfe koyuluyor. Yani sosyolojik anlamda sünnetullahın keşfi… Şimdi bizim buna sosyoloji ilmi dememiz çok bir şeyi değiştirmeyebilir.
Cevap: Ama sosyoloji deyince yöntemiyle kuramıyla bir ilim dalını, onun ilgi sahasını ve iddialarını kastediyorsunuz.
Soru: Zaten o kurama itiraz olduğu için islâmîleştirilmesinden sözediliyor.
Cevap: Bunun adına mesela "Sünnetullah ilmi" diyebilirsin… Sosyolojiyle kesiştiği alanlar olabilir buna bir şey demiyorum. İtirazım buraya değil. İbn Haldun da bunu yapmış zaten.
Soru: Zaten bu kuram problemi yaşanmasaydı biz bugün bilginin İslâmîleştirilmesini tartışmayacaktık.
Cevap: Ona bir itirazım yok; Sünnetullah diye bir ilim dalı ihdas edersin mesela… Âlemde Sünnetullahın işleyişi, insanlık âleminde, hayvanlar âleminde, cinler âleminde, kozmik evrende… Sünnetullahın bunların her birinde bir işleyiş biçimi vardır… Bunları tesbit edersin.
Soru: İşte İbn Haldun buna "ilmu'l-umrân" demiş yani ona bir tesmiyede bulunmuş.
Cevap: O tam aynı şey değil; o umranın içerisinde biraz medeniyet var, biraz kültür var…
Soru: Ama buna bir kavram getirmiş… Yani bir tür inşa hareketi İbn Haldun'un yaptığı…
Cevap: Evet inşa yapmış. Bunu daha önce konuşmuştuk. Umrân, imar etmekten geliyor.
Soru: Cemil Meriç Ümrandan Uygarlığa'da bunu çok detaylı tahlil etmiş.
Son günlerde Mustafa Özel'in bu noktada ilginç çıkışları var. Medeniyet kavramı kim tarafından ihdas edildi? Niye ihdas edildi? Hedef neydi? Neden İslâm'da böyle bir kavram yok? Bu gün Arapçada medeniyete hadâra deniliyor. Hakikaten bu hadâra medeniyet demek midir? İbn Haldun hadârayı kullanmış. Hangi ihtiyaca binaen bu kavram üretilmiştir?
Cevap: İsmet Özel zamanında söylemiş… Medeniyet dediğiniz şey ne kadar sahici bir şeydir? Neden bahsediyoruz? Medeniyet dediğimizde kastettiğimiz şey nedir? Sahâbe medenî bir topluluk muydu? Sahâbenin medeniyet adına ortaya koyduğu ne var? Tamam, biz adına İslâm medeniyeti diyoruz ama bu tam olarak neye tekabül ediyor? Biraz kolaycı bir tutum içindeyiz gibi geliyor. Bunlar düşünce kodları… Bazı şeyler söylendiğinde hemen karşılığını bulan kodlar bunlar.
İbn Haldun'a bakarsanız, aslolan toplumun bedavetidir. Birtakım erdemlerin bedevî insan topluluklarında bulunduğunu, toplum medenileştikçe bunları kaybettiğini söylüyor. Bu bağlamda bedevîlerin "hayr"a hadarîlerden, yani medenilerden daha yakın olduğunu söylüyor. Birtakım hastalıkların bedevi toplumlarda değil, hadari toplumlarda ortaya çıktığını, bunun da rahatlıktan, hareketsizlikten, refahtan, çok ve çeşitli yemek yemekten kaynaklandığını söylüyor. Medenileşme sebebiyle toplumların zaafa uğradığını, devletlerin yıkıldığını temel bir tesbit olarak ileri sürüyor. Çünkü diyor hadariliği oluşturan unsurlar, konfordan kaynaklanır. Konfor, servet ve nimetin uzantısı, servet ve nimet de mülkün (hakimiyetin, yönetimin, devletin) sonucudur…
Bütün bunlar modern insanın kafa konforunu rahatsız eden, ezber bozan tesbitler… Ciddi bir İbn Haldun okumasından, ciddi bir "modern medeniyet eleştirisi" çıkmalıydı diye düşünmeden edemiyorsunuz. Ne çare ki, bugüne kadar –en azından benim bildiğim kadarıyla– bu meyanda bir İbn Haldun okuması/incelemesi yapılmış değil.

EKOLOJİ ve ORGANİK YAPI
Çevre sorunları, küresel ısınma, enerji sorununun çözümü, barınma ihtiyacı, kentsel doluluk sonucu yeşil alan gereksiniminin artması gibi etkenler ile gıda, bilinçli beslenme konusunda farkındalığın artması, ilaç sektörü ile bitkiler arasındaki ilişki, artan enerji sorunun çözümü sürdürülebilir ekolojik evrimle mümkündür. Bu evrim bir yemek reçetesi olmaktan çıkıp yaşama geçirilmelidir. Yeşil okul bahçeleri olmadan yeşil bir yerküreden bahsedilemez.
Okullar ve okul bahçeleri kentselde ve kırsalda bu devinimin ilk temel basamağını, ilk ayağını oluşturmaktadır. Oysa okul dediğimizde çiçektense asfalt, beton, otoparka dönüşmüş soğuk ve monoton yerler aklımıza gelir. Bu çelişki çocukların dinlenme, oyun, öğrenme faaliyetleri için gerekli ruhsal gelişimlerini, motor aktivitelerini geliştirecekleri, tasarım ve hayal güçlerini sağlayan mekanlardan çok fiziksel hareketi sınırlayan, çocuk haklarının gerektirdiği mimari ölçülerden yoksun olduğu gibi astım , obezite ve nörolojik rahatsızlıklara sıkça rastlanabileceği doğa ve çocuk arasındaki bağın, ilişkinin kurulmadığı, doğanın keşfine olanak tanımayan, gelecekte toplum hizmetine geçişte sağlıklı bir durum olmadığı açıktır.
İçtiği suyun çeşmeden, elmanın alışveriş merkezinden geldiğini düşünen hazırcı bir nesil yetişmekte enerji tüketimi yerine enerjinin verimli kullanılması, toprak , su kirliliği, gelecekte ki savaşların en önemli nedeni olacak su savaşları, sanayi, turizm, konut sorunu ancak ekolojik tabanlı eeğitim sistemiyle çözülebilir.
Milliyetçi, konu merkezli eğitim sistemiyle militarist toplumsal cinsiyetçi, ben merkezci bireyler yetişir. Peyzaj- Doğa tabanlı eğitim ile toplumsal duyarlılık, şiddet karşıtlığı, ayrımcılık, ekolojik düşünce, yaratıcılık, üretkenlik, dürüstlük, empati, sorumluluk verilebilir ve mesleki işbölümünün temelleri atılabilir.
Potansiyeli yok eden, bireyi pısırıklaştıran, pasifize eden ezberci eğitim sistemi yerine bu model geniş tabana yayıldığında ekonomiye yük getiren bir çok ruhsal ve bedensel hastalığın önüne geçileceği, çocukların gelişiminin daha sağlıklı olacağı yurtdışındaki istatistiklerde ortaya konulmuştur.
Yaşayarak, deneyimleyerek, paylaşarak, özgüven duygusunun geliştirilmesi, doğaya şükran duygusunun küçük yaşlarda kazandırılması mümkündür.
Ekolojik köy, tarım, eko mimari, eko ürünler, atık çözümü, stres kaynağı gürültü kirliliği,yeşil alan oyun sorunu ancak bu şekilde çözülebilir.
Yerkürenin geleceği olan bir çok çevre sorununun çözümünün yetisi-becerisi bu şekilde çocuklarımıza kazandırılacaktır.
“Oyun ve oyuncağın da ekolojisi mi olur” demeyin. Gerçekte ekolojik bakış açısıyla değerlendirilmesi gereken unsurların başında gelir oyun ve oyuncaklar. Sözgelimi çocuğun çevre eğitiminde ve doğayı sevmesinde oyun ve oyuncaklar oldukça iyi bir araç olarak kullanılabilirler. Bunu anlamak için çizgi film kahramanlarına ve pek çok küçük minyatür oyuncağa bakmak yeterli. Küçücük çocuklar için en korkunç denebilecek hayvanlar oyuncaklar ve çizgi filmler aracılığıyla çocuklara kendini sevdirmiyorlar mı? Çocukların korkulu rüyası olabilecek fareler, ayılar, yılanlar, örümcekler bugün çocukların en çok sevdikleri çizgi film kahramanları değil mi? Kedicikler, ayıcıklar, pandalar vb. oyuncak hayvanlar onların geceleri kucaklayıp uyudukları sevimli birer arkadaşı değil mi? O halde doğayı ve doğada var olan değerleri küçük yaşta çocuklarımıza sevdirmenin, onları koruyup yaşatmanın bir yolu da ekolojik oyuncaklar olabilir pekala. Son yıllarda dijital oyuncaklar ve sanal oyunlar çok yaygın. Ã?oğumuz onların çocuklarımızın üstündeki etkisinden habersiz yaşıyoruz. Hatta, çocuğumuzun iyi bir bilgisayar kullanıcısı olduğunu, yahut internete girebildiğini düşünerek onlarla gurur duyuyor ve mutlu da oluyoruz. Ne var ki çocuğumuz gerçekte böyle bir oyun ve oyuncağa adeta bağımlı hale gelirken, eğitim itibariyle pek fazla bir şey kazanmıyor. Üstelik, başka oyunlarla elde ettiği mutluluğa bilgisayar oyunlarıyla erişemiyor. Son zamanlarda çocukların oyun ve internet kullanımına ait sık sık uyarı haberlerine rastlanıyor basında. Fakat, onların bu konuda uyarısını da pek dikkate almıyoruz. Ama bir düşünün; siz bir bilgisayar oyunundan kalkan çocuğun etrafına gülücükler dağıttığını, başkalarına olan ilgi ve sevgisinin arttığını gördünüz mü? Sosyalleşmesinde, paylaşma duygusunda, insanı ve doğayı sevmesinde olumlu etkiler gözlemlediniz mi?... Hemen belirteyim ki ben tanık olmadım. Tam aksine, oyunun çocuğa yüklediği gerilime ek olarak, saatlerce bilgisayar kullanmanın verdiği zihinsel yorgunluğa şahit oldum. O halde, evlerimizde çocuklarımızın odasına aldığımız internet ve bilgisayar oyunlarının durumunu ciddi anlamda gözden geçirmemiz gerekmiyor mu?
Ekoloji eğitimindeki rolünden başka, bir de seçilen oyuncakların çocuk için ekolojik yönü var elbette. Bu bakımdan çocukların sağlığı ile ilgili olarak oyuncak seçimine ayrıca özen gösterilmesi gerekiyor. Aksi halde, yanlış oyuncak seçimi her yıl pek çok çocuğun kaza sonucu hayatına mal olabilmekte veya bir kısmının sakat kalmalarına yol açabilmektedir. Ne yazık ki günümüzde bu anlamda bir bilincin oluşturduğunu söyleyemiyoruz. Onun için bu konuda son zamanlarda Sağlık Bakanlığı tarafından “Oyuncak Seçim Rehberi” hazırlandı. Bu rehberde, oyuncağın çocuğun zihinsel gelişimindeki önemine vurgu yapılarak, onların oyuncaklardan mahrum kalmamaları gerektiği belirtilmekte ve uygun oyuncak seçimine dikkat çekilmektedir. Boğulma, kesilme, yaralanma, elektrik çarpması ve yanma gibi vakalar oyuncaklardan kaynaklanan kazaların başında geliyor. Özellikle bebekleri ve küçük çocukları, yutabileceği büyüklükteki parçalı oyuncaklardan, pili çıkarılabilen pilli oyuncaklardan; kesici, köşeli ve ipli oyuncaklardan uzak tutmak gerekiyor. Ayrıca, çocuğun ağzına alarak oynadığı oyuncakların (enfeksiyon riskine karşı), başka çocuklara oynatılmaması; aynı şekilde başka çocukların da ağzına aldıkları oyuncaklarla oynamaması isteniyor. Yine, oyuncakların oyun saati dışında özel kutularda muhafaza edilmesi, sık sık yıkanarak temizlenmesi, alerji ve solunum sorunu olan çocukların; tüylü, peluş oyuncaklardan uzak tutulması tavsiye ediliyor. Pilli oyuncaklarda da akma riskine karşı kaliteli pil kullanılması gerektiği hatırlatılıyor.
Burada sözü daha fazla uzatmak yerine, bir tavsiyeyle noktalamak istiyorum yazımı. Satın aldığımız oyuncağın, onunla temas halinde olacak olan çocuğumuza ve çevreye zarar vermeyen bir obje olmasına lütfen dikkat edelim. Eğer biz duyarlı olmayı öğrenirsek, oyuncak üreticileri de ekolojik oyuncaklar üretmeyi öğreneceklerdir; hiç kuşkunuz olmasın.



ENDÜSTRİ ve TÜKETİM KÜLTÜRÜ
Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de meta 'lar haline geldigi iddiasi Kültür endüstirisi kavramanının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin ( kapitalizm 'in ve endüstri toplumu 'nun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yön izler. Kültürel ürünler standartlastırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir Kültür endüstri’sinde anlatılan. Böylece, Kültür ile Endüstiri 'nin bileşiminden doğan yeni bir ekonomik-toplumsal-siyasal gerçekligin eleştirel değerlendirilmesi hedeflenmektedir.
Bu endüstri, sanatsal biçimin bütünselligine önem vermez, etkinin öncelikli hakimiyetini düşünür. Öncelikli amacı gündelik yaşamın sıkıcılığına karşı geçici birkaçış olanağı sunması, bu şekilde oyalanma ve zihinsel uzaklaşma sağlayarak tam da bu zeminde sistemin sürekliliğini sağlamasıdır. Ancak, elbette kaçış geçicidir ve gerçek değildir, insanların yaşamlarındaki temel gerçeklikleri, yani baskıları ve yoksunluklarını unutmaları ve çalışma azimlerini yeniden bulmaları amaçlanır. Üretim ve tüketim bu noktadan itibaren sistemin, kendini yeniden ürettiği araçlarıdır artık.
Özellikle endüstri ürünlerinin insanları kaçındıkları dünyaya nasıl yeniden eklemlediğini ve böylece sistemi güclendirdiğini görmek durumundayız.Burada sözkonusu olan ikili bir sürectir, bir yanda endüstri kültürelleşmekte ve öte yandan kültür de endüstirileşmektedir. Kültür endüstürisi, ürünleriyle, yaşamdaki olumsuz faktörlerin doğal nedenlere ya da tesadüflere bağlı olduğunu düşündürür. Böylece bağımlılık ve yükümlülük bilinci genelleşir. Kültür endüstirisi bu anlamda, ideolojinin (Endüstri ideolojisinin) kültürel metalar aracılığıyla yayılmasını ve içselleştirilmesini hedeflemektedir denebilir.
Mevcut düzen içinde " ideoloji bir tür toplumsal harç" olarak anlaşılabilirse, kültür endüstrisinin bu harcı yeniden üretip görünmez kılarak dolaşıma soktuğu ve böylelikle mevcut toplumsal-siyasal yapıyı sıvadığı söylenebilir. Boş zamanın, yani iş dışındaki zamanların nasıl denetlendiğini,kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini anlamak da kültür endüstirisi anlayışının araştırma konusudur.Birey, hem üretim hem de tüketim alanlarında belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Kültür endüstirisi, bu anlamda sistemin yeniden ve yeniden üretiminin hem maddi hem de düşünsel gerçekligidir.
Yine de, tüm bu kuşatıcı durumla birlikte ve bu durumun içinde Eleştirel teori'ye bir alan ve imkân kalmaktadır. Eleştirel teori, bu özgül alanda kurulup kültür endüstirisine karşı deşifre edici/aydınlatıcı etkinliğini sürdürebilecektir. Bunun nasıl mümkün olabildiği, bu mümkünlügün kuramsal düzlemde nasıl temelendirilicegi elbette çeşitli itirazlara ve eleştirilere maruz kalmıştır, ancak kültür endüstrisi kavramlaştırması bu sorunlara ragmen 20.yüzyıldaki kültür kuramının gelişimine ve dolayısıyla da kapitalist toplum yapısındaki yeni durumlara/ olgulara açıklık getirmekte önemli başarılar göstermiştir. Popüler kültür, Kitle kültürü, Egemen kültür, Yüksek kültür, Pop kültür vb.türde eski-yeni kavramlar ve bunlar etrafında dönen politik-teorik tartışmalar birçok bakımdan ve özellikle de köken itibariyle Kültür Endüstrisi kavramından gelmektedir.
Kültür endüstirisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibariyle yabancılaşma 'nın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme imkânı sunmaktadır, diyebiliriz.
Popüler kültürü, kapitalist ekonomik düzenin ve dolayısıyla kültür endüstrisinin meydana getirdiği bir hayat tarzının kültürü veya böyle bir hayat tarzına egemen ve onu biçimleyen; biçimlediği ölçüde de biçimlenen kültür şeklinde tarif edebiliriz. Temel özelliği, tüketimi idealleştirmesi, hatta kutsallaştırmasıdır. Elbette kendiliğinden, tabiî bir üretimi, gelişmesi söz konusu olmayan bir kültürden bahsediyoruz. Bu yönüyle popüler kültüre, manipule edilebilen kültür veya kapitalist tüketim stratejisinin (kültür endüstrisinin) belirlediği kültür de diyebiliriz. Popüler kültür “gündelik yaşamın kültürüdür. Dar anlamıyla, emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin bir girdisi olarak eğlenceyi içerir.” Bu açıdan bakıldığında her devrin popüler olanı, dolayısıyla da popüler kültürü vardır ve bu, gündelik olduğu için yeniden yeniden üretilmeye muhtaçtır. Çünkü göreneğe dayanır. Yukarıda belirttiğimiz gibi popüler kültür; ekonominin, siyasetin, dinî ve ahlâkî sahanın egemen güçleri tarafından manipüle edilen kültürdür. Manipüle edilişte malzeme çoklukla geleneksel ve yerel olandır. Bu malzeme değiştirilir, güncellenir, pazarlanabilir hale getirilir.
Burada unutulmaması gereken şey, her ülkenin kendi iç dinamiklerince ürettiği, hatta manipule ettiği popüler kültürün, o ülke için güncel olanı, revaçta olanı işaret etmesi, kamuoyu oluşturması, kültürel değerleri ve gelenekleri yeni biçimlerde yansıtması, güncellemesi açısından faydalı oluşudur. Diğer yandan yazımızda üzerinde durduğumuz temel konu ise, uluslar arası sermaye tarafından siyasî, ekonomik ve kültürel içerikte bir endüstri olarak diğer ülkelere dayatılan popüler kültürdür. Bu durumu iki farklı örnekle açıklayalım: Turgut Özakman tarafından yazılan ve ilk baskısı 2005 yılında yayımlanan Şu Çılgın Türkler adlı kitap Kurtuluş Savaşı’nın popüler hale getirilmesidir; ki Kurtuluş Savaşı’nın konu edildiği bir dizi tarih dersinden veya bir dizi konferanstan çok daha işlevseldir ve çok geniş kitlelerin bilgilenmesini ve belli bir duyarlık kazanmasını sağlamıştır. Diğer yandan devlet tarafından bayram tatillerinin uzatılarak bayramın tatile dönüştürülmesi, uluslar arası sermayenin yönlendirmesi ve tamamıyla kültür endüstrisi anlayışının ürünüdür ve geleneğin zayıflamasına, hatta yok olmasına neden olabilir.
Çalışmamızda geleneksel kültürün özellikleri açısından popüler kültür/kültür endüstrisi değerlendirilmeye ve bu açıdan tüketim üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

Geleneksel Kültür, Popüler Kültür
Toplumsal yapı, toplumun hayatiyetini sağlayıcı işlevleri, bireyler arası ilişkileri (ekonomik, siyasî, dinî-ahlâkî, vb.) düzenleyen yapıdır. Bu yapının sağlıklı devam edebilmesi için birtakım işlevleri yerine getirmesi gerekir. Bu açıdan gerek kurumlar arası gerekse bireyler arası ilişkiler ve bu ilişkilerin eşgüdüm içerisinde yürütülmesi büyük önem taşır. Bu da o toplumu oluşturan bireylerin paylaştıkları “ortak hafıza”nın genişliğine, güncelliğine, toplum bireylerinin genelinin kabul ettiği değerler halinde yaşıyor olmasına bağlıdır. Bu yönüyle ortak hafıza, geleneksel kültürü muhtevidir. Geleneksel kültür, toplum hayatında güncelliğini, işlevselliğini sürdürdüğü oranda toplumsal yapı sağlıklı işler; toplumsal düzen bütünlüklü ve uyum içerisinde devam eder. Burada geleneksel kültürün yapısal özelliklerinden bazılarını hatırlatmakta yarar vardır. Bu özelliklerden biri, geleneksel kültürün toplumun ortaklaşa üretimiyle kendiliğinden oluştuğu ve paylaşılır olduğudur. Bu yönüyle geleneksel kültür “paylaşılan idealler, değerler ve davranış standartlarıdır; bireyin eylemlerini gruplar için anlaşılır kılan ortak belirleyicidir” Paylaşılır olma sözü, toplumun bireylerinin üzerinde ittifak ettikleri ve korudukları değerlere işaret eder. İçine doğulan toplumda kişinin bu değerleri paylaşması; görerek, taklit ederek, daha sonraki süreçte de zihnî gelişimine paralel olarak idrak etme becerisine göre toplumsallaşması şeklinde olur ve kişi, toplumun bütün bireylerince paylaşılan ortak kültüre göre nasıl davranacağını, diğer kişilerle iletişiminde nasıl hareket edeceğini öğrenir.  Ancak, “kültürün toplumun tüm üyeleri tarafından paylaşılmasına rağmen kişilerin tek biçimlilik arz etmedikleri dikkat edilmesi gereken bir gerçekliktir”). Zira, ortak kültürü idrak etme ve yaşamada kişiler, aileler, topluluklar, vd. arası farklılıklar her zaman var olur. Fakat bu durum, ortak kültürün paylaşılmasına, ortak değerlerde ittifak edilmesine engel değildir.
Geleneksel kültürün bir başka özelliği birleştirici oluşudur. Bu özelliği ile bireyler arası yardımlaşmayı, dayanışmayı tesis eder. Zira geleneksel kültür “cemiyet içinde mevcut her nevi bilgiyi, alakaları, ihtiyatları, kıymet ölçülerini, umumi atitüd, görüş ve zihniyet ile her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar, birlikte, o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder” Geleneksel olarak nesilden nesile aktarılarak öğrenilen kültür, bireylerde doğdukları andan başlayarak yaşadıkları her türlü olay ve durum, o kültüre has kişilik modelinin meydana gelmesini sağladığı gibi başka bir kültürün model kişiliğinden de ayırıcı özellikler sağlar. Burada, tek tip kişilik söz konusu olmayıp geleneksel kültür açısından neyin doğru neyin yanlış olduğunu, normalin ne olduğunu, idealin hangi ölçülerde olduğunu ortak değer ölçütleri çerçevesinde kavrayan, olay ve durumlar karşısında aynı tepkiyi verebilen insan tipi kastedilmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz çerçevede, geleneksel kültürün özellikleri (ortaklaşa ve tabiî üretilmesi, birleştirici oluşu) açısından popüler kültürü değerlendirecek olursak ilk başta popüler kültürün tabiî bir şekilde meydana gelmediği görülür. Özellikle bir gereklilikten, kapitalizmin emperyalizm safhasına ulaşması sürecindeki sıkıntılardan kaynaklanmış, sanayileşmiş devletlerin ekonomik ve kültürel siyasetidir. Şöyle ki, 19. yüzyılda sanayinin, kapitalist üretimin gelişmesi, ürün çeşitliliğinin artması, Batılı ülkeleri pazar arayışına yöneltir ve kapitalizmin uluslararasılığı gündeme gelir. Sanayileşmedeki ilerleme işbölümünü geliştirdiği gibi, nüfusun büyük merkezlerde toplanmasına da neden olur. Bunların yanında iletişimdeki teknolojik gelişmeler uluslararası iletişimi ve etkileşimi hızlandırır. Özellikle uluslararası üretim ve tüketim trafiğine hâkim olan Batılı devletler, az gelişmiş veya gelişmekte olan diğer devletlerin ekonomilerini denetim altına almayı hedeflerler. Elbette ekonominin denetimi, mal ve hizmetlerin tüketilmesini hızlandırmak ve kolaylaştırmak için kültürel denetimi de gerektirdiği için modernleşme adı altında birtakım stratejiler geliştirilir. Bu stratejiler, Lemonnier’in ticarî alanda, medyatik alanda, sanat alanında ve sosyolojik alanda uygulana gelmektedir. Egemen popüler pratikler belli zaman ve yerde baskın olan endüstriyel, siyasal, ekonomik ve düşünselle ilgili faaliyetlerdir” Bu stratejilerin en önemli ayağı şüphesiz pazar konumundaki her ülkede zihniyet değişiminin sağlanması, milli değerlerin yerine, egemen sermeyenin tüketime yönelik değerlerinin konmasıdır. Bu değerlerin başında her şeyin pazarlanabilir olduğu gelir. Bu yolla her şeyin metalaşması, anlamsızlaşması ve hatta kutsalın değersizleşmesi; yani popüler ürün haline gelmesi sağlanır. “Meta (bu bir televizyon programı ya da kot pantolon olabilir) bir metindir, popüler kültürün temel bir kaynağını oluşturan potansiyel anlamlar ile potansiyel hazların söyleme dayalı yapısıdır” Ürün ne denli çok tüketilirse üretimi ve dolayısıyla kâr oranı da o denli fazlalaşacaktır. Bu nedenle popüler ürünün alıcısının, tüketicisinin, daha doğrusu hedef kitlesini oluşturan insanların ortak fikrî paydada/tüketme fikrinde birleştirilmesi gerekir. Kapitalist toplumlarda insanların ortaklaşa sahip oldukları şeyin, egemen ideoloji karşısında tabiîlikleri veya güçsüzlükleri olduğunu belirtir; ki bu durum kişi için idrak edilemeyen bir durumdur. Çünkü insan burada etken değil, kullanılacak bir nesne konumundadır ve insanı tüketici olarak gören egemen ekonomik kültür, onu tüketmeye hazır hâle getirmek yönünde her türlü yolu deneyerek onu biçimlendirir, popüler kültürün bir parçası haline getirir. Bu süreçte popüler kültür eğlenceyi/eğlendirmeyi, bu eğlenceye kişileri bağımlı hale getirmeyi hedefleyen uygulamaları içerir. Tüketime katıldıkları oranda popüler kültürü destekleyen, gelişmesine katkıda bulunan insanlar, adeta suyun içinde olup da suyun ne’liğini idrak edemeyen balıklara benzerler ve işleyişe zorunlu olarak katılırlar. Moda, reklamlar, tv, radyo, vd. gibi çeşitli etkinlik ve vasıtaların etkisiyle burjuva hayat tarzını idealleştirir ve taklit etmeye çalışırlar.

Hâl-i hazırda içinde yaşadığımız, içli-dışlı olduğumuz ekonomik süreç budur ve bu süreçte popüler kültür veya uygulama olarak kültür endüstrisi faaliyetleri, geleneksel kültürün her unsurunu kullandığı için insanın idrak edebileceği durum yalnızca “tüketim”dir. Çünkü, bu ekonomik düzene göre her şey (soyut veya somut) bir metadır ve tüketilmelidir. İnsan tükettiği oranda vardır. Ekonomik düzeni şekillendirenlerin hedefledikleri tüketimi gerçekleştirmeleri için “tüketici kitlenin üzerinde çalışarak istediği şekli vermesi gerekir. Bu da başta kitle iletişim araçlarıyla olmak üzere, her türlü enformasyon denenerek yapılabilir. Toplum tüketilecek mala, talip hale gelinceye kadar çalışılır. Bu süreçte kültür ürünlerinin endüstriyel bir madde haline gelmesi, kültür endüstrisini ortaya çıkarmıştır
“Kültür endüstrisi” terimi, T.W. Adorno’un verdiği bilgiye göre Horkheimer ile 1947’de birlikte yayınladıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde “kitle kültürü” terimi yerine kullandıkları bir terimdir. Adorno, kültür endüstrisinin eski olanla tanıdık olanı yeni bir nitelikte birleştirdiğini belirtir. Adorno’ya göre kitlelerin tüketimine göre düzenlenen ve büyük ölçüde o tüketimin yapısını belirleyen ürünler, tüm sektörlerde az çok bir plana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir ya da en azından birbirinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar. Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik olanaklar değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yoğunlaşmadır. Kültür endüstrisi kasıtlı olarak tüketicileri kendisine uydurur. Çünkü, amaç her zaman için ticarîdir ve asla kamu çıkarları söz konusu değildir.

Kültür endüstrisinin her uygulaması kâra yönelik ve işleyişi üretim, dağıtım ve ürünün yeniden üretimi şeklindedir. Bu özelliği ile maddî yönlendiriciliği yanında manevî açıdan da halkı, -bilgi ve haber kaynaklarını tekelinde bulundurması sebebiyle- yönlendirmede etkindir. Bunu yaparken toplumun değer yargılarını, mantık veya ahlâk kurallarını hiçe saymada son derece ataktır. Kültür endüstrisinin bu özellikleri, kültürel ürünlerin tüm dünyada “birbirinin yerine geçebilir bir aynılığa” tekdüzeliğe dönüşmesine sebep olmuştur. İletişimdeki sınır tanımaz hızlılık sayesinde bir yerde tüketime sunulan kültürel ürünün çok kısa zaman içinde benzerleri daha doğrusu sahteleri üretilmekte ve tüketilmektedir. Kültür endüstrisinin “ürünlerinin tüketme süreci kişileri süregelen sosyal kurallarla kendilerini bir tutmaya, yani özdeşleştirmeye, bağdaştırmaya ve neyseler o şekilde devam etmeye sevk eder. Kişiler düzenin ürettikleri şeyler için duydukları arzu ve bu şeyleri tüketmeden aldıkları zevk yoluyla var olan düzene uydurulur ve ayarlanır” Böylece kişiler birtakım tüketim alışkanlıkları ve bu alışkanlıklara paralel kültürel değerleri edinirler. Burada sözü edilen insanların özellikle çocuk ve gençler olduğu unutulmamalıdır; ki buradaki temel amaç, nesiller arası kültür aktarımının (kültürlenmenin) önünün kesilmesidir. Öyle ki özellikle son otuz yıl göz önüne alındığında ülkemiz insanının (özellikle genç neslin) kültür endüstrisi tarafından kültürlendiğini; eğitim, çalışma, spor, düşünme, eğlenme, yeme-içme, vd. hususlarda geleneksel kültürden/hayat tarzından uzaklaştırıldığı görülür. Genel anlamda Batı hayat tarzı olarak adlandırdığımız, ancak doğrusu Amerikan hayat tarzı diyebileceğimiz hayat tarzı, -özellikle büyük şehirlerde- Türk hayat tarzının yerine geçmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, artık sayısı yüzlerle ifade edilen radyo ve tv kanallarından yayılan Amerikanvari reklam, film ve programlarla Türk ahlâkî yapısının yerine utanmanın, ayıbın, saygının, vefanın, sevginin, vb. erdemlerin olmadığı yeni bir ahlâkî anlayış tesis edilmektedir. Zira basın-yayın organlarında (farklı tv ve radyo kanalları, farklı gazeteler, dergiler olsalar da) verilen bilginin tek kaynaktan verilir olması, kitleleri tek yönlü bilgilendirmekte ve düşündürmekte, dolayısıyla insanlar, yaşanan herhangi bir olayı veya durumu (ulusal veya uluslar arası) başka bir açıdan düşünme, eleştirme, irdeleme gereği duymamaktadırlar. Çünkü kitleler adına, düşünen, doğruyla yanlışı ayırt ederek gün yüzüne çıkaran akl-ı evveller, her yerde (tv., radyo, gazete, vb.) halkın karşısına çıkarılmakta, gündem yaratılıp gündem değiştirebilmekte, kamuoyu oluşturabilmektedir. Belli güçlerin hazırladığı “bilgi”nin tüketimi ve yaygınlaştırılması gibi; giyimden, yeme-içmeye, eğlenceye, insanî ilişkilere, vd. kadar her alanda devlet adamı, sanatçı, sporcu, akademisyen, vd. çeşitlenen tüketim ajanları, bilerek veya bilmeyerek bu süreçte etkin görev yapmaktadırlar.

Tüketimin dayanılmaz hafifliğinde ürünlerin bolluğu ve çeşitliliği, albenisi, kolay ve çabuk elde edilir olması adeta beyinleri her an bombardıman eden reklamlar, vb. sayesinde popüler bir hayat sürdürülmektedir. Ki bu yolla yaşanılan süreçte kendi olmaktan uzaklaşan, Amerikan pop kültürüne eklemlenen ve dolayısıyla onlarla aynîleşen bir Türk kültürüne doğru gidilmektedir. Bu sadece Türk kültürü, Türk insanı için bir tehlike olmayıp küreselleşen dünyada pek çok ülke, pek çok insan için geçerli bir tehlikedir. Zira, teknik ilerlemenin etkisiyle fert bugün kendini ailevî, milli, kültürel ve dinî hareket noktalarından koparılmış, istikrar ve duygu ihtiyaçlarına cevap vermek için karmaşık ve değişen bir dünyada yarış ve rekabetin sertlik ve acımasızlığına terk edilmiş bulmaktadır Hiçbir ahlakî, insanî değer gözetmeyen, her yolu meşrû gören kültür endüstrisinin uygulayıcıları, tüketici üzerinde yaptıkları geniş araştırmalar ve reklamlarla insanları -ihtiyaçları olsun veya olmasın- tüketmeye, dolayısıyla da onu yeni bir hayat tarzını benimsemeye zorlamaktadır. Oysaki hayat tarzı gelenekseldir ve kişi içinde yaşadığı toplum değerleri çerçevesinde hayat tarzını kendi biçimlendirir. Fakat, gününüzde ticarî egemen kültür/kültür endüstrisi, kişinin hayatı üzerinde tahakküm kurmuştur. Bunu, başta tv olmak üzere iletişim araçları vasıtasıyla yapmakta, beyinler yıkanmaktadır.
Mesela, yeme-içme geleneğinin yerine Mc Donald’s, Pizza Hut, Burger King, vd. fast food mekanlarında mekanikleştirilen bir yeme-içme kültürü ve adabı ikame edilmektedir. Dahası dürümland, dönerland, kebabhouse, vd. adlarla yerli taklitleri de geleneksel yiyecekleri fast food anlayışı ile servis ederek yangını körüklemektedirler.

Oyun ve eğlence konusunda, özellikle çocuklar ve gençler bilgisayarın tutsağı olmuş durumdadırlar. Özellikle düşük veya orta gelirli aile çocukları ve gençleri apartmanlar arasında oyun mekanlarının olmayışı, dahası eğitimin her safhasında uygulanan sınav maratonunun onlara oyun zamanını kısıtlaması sebebiyle odalarına kapanmakta, bilgisayarda keşfettikleri sanal dünyada yaşamaktadırlar ve aileleri ile ilişkileri neredeyse yok olmaktadır. Maddî gücü elverişli olanlar ise büyük alış-veriş mekanlarındaki oyun alanlarına, Disneyland, Toys’?’s gibi Batı taklidi oyun merkezlerine gitmektedirler. Diğer yandan hypermarketler, supermarketler, grossmarketler, vb. alış-veriş merkezleri ile Türk hayat tarzının ötesinde savurgan bir tüketim yaşatılmaktadır. Tüm bunlar özellikle son otuz yılda dilde, düşüncede, anlayışta, kısaca yaşayışta etkilerini göstermiş ve göstermekte, başka bir dilde, başka bir düşünce ve anlayışta, yaşayışta nesiller meydana gelmektedir.

Sonuç
Her millet hayatiyetini devam ettirmeye yönelik birtakım planlar, programlar yapar, uygulamalarda bulunur. Başka kültürlerin etkilerine karşı varlığını koruması, koruyucu tedbirler alması meşrudur. Plan, program ve uygulamalarla işleyişini, toplumsal yapısını günceller, eksikliklerini giderir, çağın gereklerine uygun bir yapıyı tesis etmeye çalışır. Tüm bunları yaparken geleneksel kültürünü, tarihini, dilini, dinini, ahlâkî değerlerini göz önünde bulundurur. Diğer milletlerle/devletlerle ekonomik, siyasî, kültürel ilişkiler kurabilir; ancak bu ilişkiler devletlerarası “menfaat” ilişkileridir. Yani her millet/devlet bu ilişkilerden bir şeyler umarak diğer devletle ilişkiler geliştirir.
Şüphesiz söylediklerimiz, ideal olandır ve ilişkilerde her bir devletin eşit haklara sahip olduğu durumu işaret etmektedir. Oysa gerçekte yaşananlar bu kadar basit değildir. Neredeyse yarım asırdır Avrupa Birliği’ne dahil olmak için her şeyi yapan, AB yetkililerinin direktiflerini kayıtsız, şartsız yerine getiren bir Türkiye söz konusudur. İlişkilerde inisiyatifi elinde bulunduranın, ilişkilerin sürmesinde şartları belirleyenin AB olduğu, dolayısıyla kültür endüstrisini yönetenin de Avrupalı zihniyet olduğu açıktır. Bu zihniyet, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de dünyayı bir pazar olarak gören zihniyettir. Küreselleşen dünyada modernliği, çağdaşlığı, demokrasiyi, insan haklarını, vd. götürmek üzere ülkelerin iç işlerine karışmakta, hatta ülkeleri işgal ederek kendisine yandaş hükümetleri iktidara getirmektedir. Kendi dışındaki kültürleri aşağı, barbar, vb. gören ve yok etmeyi meşru sayan, bunu da onlara uygarlık götürme olarak gören bir Batı söz konusudur. Kendi ifadeleriyle bu; ekonomik, siyasî ve kültürel bir Haçlı Hareketi’dir. Batı harici milletlerin kontrol altına alınması, Batılılaştırılması, yani kendisine bağımlı hale getirilirken aynı zamanda kendisine benzetilmesi hareketidir. Yaşanmakta olan süreçte kendi olarak kalabilmek her milletin ana sorunudur. Ya küreselleşme rüzgârında savrulup küreselleşmenin efendilerince verilen rolü yerine getirecekler veya milli kimliğini küresel dünyada geçerli kılacaklardır.
Sorunun tespiti, çözüme giden yolu da gösterir. Hiçbir ülke sorunlarını dışarıdan taşınan hazır çözümlerle gidermemiştir. Küreselleşen ilişkiler içerisinde eyleyen mi yoksa eylenilen mi, efendi mi köle mi olunacak, bu gibi soruların cevaplanması için, geleneksel tarihî bilgiden, ortak hafızadan faydalanarak bu bilgilerin sunduğu imkanları ve uyarıları görmek, içinde yaşanılan safhada kendi milli kimliğimizi yeniden inşa etmenin şartlarını oluşturmak güncel en önemli gerekliliktir.



ÇOCUK ve MARKA
‘Yaşam kalitesini arttırma temalı reklamların yeni bir Kapitalist Sömürü’ olduğu çağımızın en belirgin özelliklerindendir.
Ayrıca; ‘İnsanlar kendilerini kötü tüketici olarak görürler. Bu tip reklamlarda diyorlar ki, ‘siz üreticiye yardım ediyorsunuz; siz tüketim yaptıkça üreticiler para kazanıyor, yaşamlarını devam ettiriyorlar. Yani siz sadece tüketici değilsiniz deniyor. Böylece insanları tüketimin kötü olduğu düşüncesinden uzaklaştırarak tüketime yönlendiriyorlar’ diyerek kapitalizmin oyun içinde oyunlarına dikkat çekmişti.

Bu yaklaşım, ‘Ulusların Zenginliği’ adlı kapitalizmin kutsal kitabının yazarı Adam Smith’i hatırlatıyor. Bilindiği gibi Smith de sermaye sahiplerini kayırarak, Kapitalistlerin karlarını, onların kamu yararına daha çok makine ve fabrikaya yatırım yaptıkları gerekçesiyle haklı görüyordu…

Marka giyinmeyen yetişkinlerin bile baskılandığı, hal böyle olunca çocukların daha fazla etkilendiği bir süreç yaşıyoruz.

Eskiden şöyle denirdi: ‘İnsanlar giyimleri ile karşılanır, sohbetleri ile uğurlanırlar.’

Sohbet kısmını tarihe gömdüğümüzden, şimdilerde insanlar giyimleri ile karşılanıyor, giyimleri ile alakadar olunuyor ve giyimleri ile uğurlanıyorlar.

Ayetin benzetmesiyle, ‘giydirilmiş kütüklerin’ giderek toplumda sayılarının arttığını ve bu halinde marka putçuluğunda tecessüm ettiğini izlemekteyiz.

Okulda, mahallede, otobüste, parkta, sokakta, sinemada, evde tüm çocuklar markacı bir zihnin iğdişlediği kelimeler üzerinden ağır baskılar yaşıyorlar.

Televizyon kanalları çocukları, internet siteleri ise gençleri yakın markaja almış durumda.

Reklamlar üzerinden yaşanan kapitalist kuşatılma bazı aileleri onulmaz sıkıntılara gark ederken bazı aileler ise duygusal tepkilerle durumu rasyonalize etmeye çalışıyorlar.

Örneğin bazı aileler, ‘benim çocuğum kimin çocuğundan kötü’ türünden ikinci sınıf savunmalarla hesapsız kitapsız harcamalar yapıyorlar.

‘Tasarlanmış kıtlık’ denen bir kavram var. Aslında insanın pazara sunulan on üründen dokuzuna ihtiyacı yok. Ama öylesine bir zihin yönlendirme var ki, insan kendisini bu ürünlere muhtaç hissediyor.

Böyle olunca, icat edilmiş sanal bir kıtlık kuşatıyor modern insanı. Zihinsel ve bedensel bir kıtlık; sürekli açlık, gözü doymazlık, kanaatsizlik, iktifa nedir bilmezlik. Doyma eşiğini yitirmiş klinik bir vaka olma hali yani.

‘Sınırsız ihtiyaçlar’ dediğiniz zaman hangi barikatlar durdurabilir insanı.

‘Daha çok üretim ve daha çok büyüme’ dediğinizde hangi değerler sınırlayabilir insanı?

Hele bu çirkin oyun çocuklar için bir tuzak olarak kurgulanmışsa kim ve nasıl koruyabilir çocukları?

İsviçre tüketici kurumları son yıllarda çocuklara ve gençlere yönelik reklamların sonuçlarını inceleyen bir araştırma yapmış. Çocukların ve gençlerin tüketim alışkanlıklarına reklamların yaptığı etkiyi inceleyen bu araştırma ibretlik sonuçlara sahip.

Buna göre: Belli markalara kilitleyen reklam sloganları ve efektleri günümüzün en yaygın sosyal sorunlarından biri olarak öncelikle iki ile dört yaş arasındaki çocuklarda adı geçen marka ve ürünleri isteme davranışını dayatıyor.

Özelikle anne ve babaların reklamlara karşı nasıl çaresiz kaldıklarını gösteren bu araştırmaya göre altı yaşından itibaren çocuklar reklamların etkisi ile ebeveynlerine istediklerini aldırtıyorlar.

Reklamlar çocukların harçlık miktarını arttırıyor. Böyle olunca çocuklar ebeveynlerine sormadan tüketim yoluna gidiyorlar. Tüketimin konusu ve niceliği de kişiliklerini etkiliyor.

Firmalar çalışan ebeveynlerin çocukları ile yarım kalan diyaloglarını tüketime yönlendiren reklamlar ile tamamlama yoluna gidiyor.

Duygusal boşlukların yarattığı ruhsal gerilimler para karşılığında oyun ve oyuncaklarla doldurulmaya çalışılıyor.

Araştırmaya göre, 6-13 yaş grubundaki çocuklar her ay ortalama 900 reklam spotu görüyorlar…

Binlerce yıl yaşatılmak ve her şeyin maliki olmak isteyen insanın zaaflarından beslenerek büyüyor reklamcılık sektörü.

‘Markalar günümüzün totemleridir, putlarıdır’

Markalar, ruhları ve bedenleri satın alan modern tanrılara dönüşmüş durumda.

Bu tanrılar Yunan tanrıları gibi kulları ile oynamaktan ve onları sıkıntıdan sıkıntıya sürüklemekten zevk alıyor.

Modern insan da marka rüzgarına ve tüketim burgacına evlad-ı iyali ile birlikte kapılmış kimsiz ve kimsesiz bir müsveddeye dönüşmüş durumdadır.




ŞİDDET ve İSTİSMAR MESELESİ
Giderek yaygın kabul gören küresel bir konu: Türkiye’de büyüyen çocuklar şiddetle
kuşatılmışlardır. Kimi yerel özellikler taşısa bile bu sorun sadece Türkiye’ye özgü değildir.
Son dönemde dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan araştırmalar, hemen hemen tüm çocukların
evlerinde, okullarında ve içinde yaşadıkları topluluklarda şiddete tanık olduklarını, üstelik çok
sayıda çocuğun bu olgudan doğrudan etkilendiğini göstermektedir. Şiddet fiziksel, cinsel veya
duygusal olabilir. Erken dönem çocuklukta şiddete maruz kalma henüz yeni olgunlaşan beyni
etkileyebilirken, hangi yaştan olurlarsa olsunlar çocukların uzun süre şiddete maruz kalmaları
uzun süreli sağlık sorunlarına yol açabilir. Sıklığına ve şiddetine bağlı olmak üzere şiddet
ayrıca çocukların kendilerini ifade yeteneklerini, okul performanslarını, sosyalleşmelerini, öz
saygılarını ve genel olarak duygusal anlamdaki sağlıklarını olumsuz etkileyebilir. Şiddete
maruz kalan çocukların, daha sonraki yaşamlarında madde bağımlılığı, erken/riskli cinsel
etkinlik, huzursuzluk ve depresyon, çalışma yaşamında eksiklik, bellek sorunları gibi
durumlarla karşılaşma olasılıkları daha yüksektir. Böylece, şiddetin yol açtığı insani ve toplumsal maliyet bir kuşaktan sonrakine aktarılmaktadır.
Çocukların çocuklara uyguladıkları şiddet, zorbalık ve çete özentisi
tavırlar, en fazla okullarda ve okulların çevresinde görülmektedir. Aşırı durumlarda ateşli ve
diğer silahlar bile kullanılmakta, zaman zaman ölümler meydana gelebilmektedir. Çocuğu
şiddete başvurmaya iten, kendini kanıtlama güdüsü olabilir veya bu hareket para, yiyecek
veya başka şeyler çalma sırasında ortaya çıkabilir. Temeldeki nedenler arasında ise öz
saygının azlığı ile birlikte çocuğun kendisinin evde veya başka yerlerde maruz kaldığı şiddet,
suiistimal ve ihmal gibi durumların etkisi yer alabilir. Ayrıca, çocuklar öğretmenlerin ve
okullardaki görevlilerin başvurdukları şiddetten sıkça şikâyet etmektedir.
Genellikte 4 türde olmaktadır: Fiziksel, cinsel, duygusal şiddet ve çocuğu ihmal.

Fiziksel şiddet ve istismar, çocuğun ebeveyn veya bakıcısı tarafından fiziksel zarar ile sonuçlanan veya sonuçlanabilecek bir eyleme maruz bırakılmasıdır. Bu­nun en belirgin işareti; derideki yara-bereler, özellikle uzun kemik ve kaburgalardaki kırıklar vb. işaretlerdir. Küçük çocuklardaki fiziksel şiddetin en sık rastlanan şekli çocuğu sarsmadır. Özellikle 9 aylıktan küçük çocuklara sık olarak uygulanır. Bu şiddeti uygulayanların çoğu erkektir. Şiddetli ve tekrarlayan sarsmalar, çocukta kafa içi ve göz kanamalarına, büyük eklemlerde kırıklara neden olabilmektedir.
Sarsmayı, sert bir yere vurma eylemi izleyebilir. Araştırmalar ciddi bir şekilde sar­sılan çocukların 1/3ünün öldüğünü göstermiştir. Ayrıca geri zekâlılık, körlük veya serebral palsi gibi süreğen sakatlıklar ortaya çıkmaktadır. Çocuklara uygulanan fi­ziksel istismarın diğer bir şekli de dövülmüş çocuk sendromudur. Bu çocuklar, tekrarlayan aşırı bir şiddete uğramışlardır. Çok sayıda farklı zamanlarda oluşmuş kemik kırıkları, vücudun çeşitli yerlerinde iyileşmeyen yaralan vb. vardır. Bu tür şiddet daha az olarak görülmektedir.

Cinsel istismar, çocuğun ebeveyni veya bakıcısı tarafından cinsel amaçlı kullanılmasıdır. Bu çocuklarda enfeksiyonlar, genital organlarda yaralanmalar, karın ağrısı, kabızlık, süreğen veya tekrarlayıcı üriner sistem enfeksiyonları veya davra­nış bozuklukları görülür. Çocuğun cinsel istismara uğradığının saptanması için, bu durumdan şüphe etmek ve cinsel istismarın sözel, davranışsal ve fiziksel belirtile­rini iyi bilmek gerekir. Çocukları çoğu böyle bir durumu saklar; ancak dolaylı fi­ziksel ve davranışsal belirtilerini gizleyemezler.

Duygusal istismar ise, çocuğun duygusal bakımdan olumlu olarak gelişebil­mesini sağlayan bir çevrenin yaratılmaması anlamında olup çocuğu tehdit etme, aşağılama, inkâr etme, çocuğun özgüvenini zedeleme vb. türden fiziksel olmayan tüm eylemleri kapsar.

Çocuğu ihmal ise, çocuğun sağlık, eğitim, beslenme, barınma, güvenli bir or­tamda yaşama gibi haklarının elinden alınarak bu bakımlardan ihmal edilmesi an­lamındadır. Yoksulluk nedeniyle oluşan olumsuz koşullar ihmal anlamına gelmez. Çünkü çocuk ihmalinden söz edebilmek için ailenin gerekli olanaklarının olması; ancak ailenin bu olanakları çocuk için kullanılması ve çocuğu gerçekten ihmal etmesi söz konusu olmalıdır. Çocuğun aç bırakılması, bakımının yapılmaması, çev­resel tehlikelerden korunmaması ve kendi haline terk edilmesi, madde bağımlılığı tehlikesine karşı koruyucu eylemlerin yapılmaması vb. davranışlar, çocuğu ihmal kapsamında değerlendirilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü, çocuğa yönelik şiddeti ve istismarı şöyle tanımlamaktadır: “Çocuğun beden ve akıl sağlığım bozan, onun gelişmesine ve yaşamasına olumsuz etki yapan veya yapma olasılığı olan her türlü, fiziksel veya duygusal davranış ile cinsel istismar veya ihmal olgularının tümüdür”.

Türkiye’de çocuk istismarı konusunun gerçek boyum kesin olarak bilinmemekte­dir. Ancak çocuğa yönelik şiddet ve istismarın yaygın olduğunu gösteren pek çok kanıt vardır. Yapılan bir araştırmada %78 ile duygusal istismarın baş sırada olduğu görülmüştür. Bunu %24 ile fiziksel, %9 ile cinsel istismar izlemiştir. Çocukların ucuz iş gücü olarak kullanılmaları yoluyla istismar edilmelerinin de Türkiye’de yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Yasal düzenlemeler 15 yaşın altındakilerin çalıştırılmasını yasaklamaktadır. Ancak bir meslek öğrensin, eli iş tutsun, eve katkısı ol­sun gibi gerekçelerle çocuklar, eğitim alma haklarından yoksun bırakılmakta ve hiç bir güvenceleri olmaksızın çalıştırılmaktadırlar.
Tarım kesiminde, ücretsiz aile işçisi durumunda olanların sayısı da tam olarak bilinememektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1994 Yılı Çocuk Anketi sonuçlarına göre, ülkemizde 6-14 yaş gru­bundaki çocukların 1 milyon 8 bini çalıştırılmaktadır. Bu yaş aralığındaki her 100 çocuktan yaklaşık dokuzu çalıştırılmaktadır. Araştırmaya göre bu çocuklar çalışma­ya 15 yaşın altında başlamışlar ve %4l’i okula devam etmemektedir. Çalışan ço­cukların %77si tarım, %10,7si sanayi, geriye kalanlar ise ticaret ve hizmet sektö­ründe çalışmaktadır. Bu çocukları %98i zorunlu ilköğretimden sonra üretime ka­tılmıştır. %23ü kız, %77si erkek çocuklardır. Çocukları yalnızca %3,2si gelecek­te okula yeniden dönebileceğini düşünmektedir.
Türkiye’de 1980-1982 yılları arasında sekiz ilde yapılan bir araştırmada, 4-12 yaşları arasındaki 16.000 çocuğun, fiziksel ve duygusal açıdan istismar edilip edil­mediği incelenmiştir. Kız çocuklarının % 34,6sınm, erkek çocuklarının ise %32,5inin ihmal ve istismara uğradıkları saptanmıştır. Eğitimsiz ebeveynlerin %40ı çocuklarını istismar ederken eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerde bu oran % 17ye kadar düşmektedir.
Türkiye’de yapılan bir araştırma, 4 yaşından itibaren çocukları fazla miktarda dayak yediklerim ve bunun sonucunda hem bedensel hem de ruhsal sorunlar yaşadıklarını göstermiştir. Başka bir araştırmaya göre çocukların uğradıkları fiziksel şiddetin %69unun faili öteki aile bireyleri, özellikle de anne babalardır. Çocukları fiziksel istismarına bağlı ölümler, 1-4 yaşlar arasındaki çocuk ölümlerinin % 3ünü oluşturmaktadır. Ancak Türkiye’de kayıtlara geçen ya da mahkemelere yansıyan şiddet olayları çok azdır. Başka bir araştırma, Türkiye’de çocukların % 65.72sinin anne ya da babası tarafından fiziksel istismara uğradıklarını belirlemiştir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Çocuklar için Dünya Zirvesi gi­bi bağlayıcı kararları altına imza atmış olan Türkiye’de, çocuklara yönelik şiddet ve istismarın önlenmesi konusundaki çalışmaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu konu, toplum tarafından hâlâ bir aile içi mesele olarak gö­rülmeye devam etmektedir. Toplumu bilinçlendirme ve mağdur durumda olan ço­cukların korunması ve eğitimi çalışmaları çok yetersizdir. Hatta devlet koruması altında olan çocukların bile, şiddete maruz bırakıldıkları ve istismar edildikleri ha­berlere yansımaktadır. Türkiye’nin çocuklara yönelik şiddet ve istismara dur diye­bilecek acil bir eylem planına şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu girişimde başlıca şu hu­suslar yer almalıdır:
- Öncelikle bu olgunun yaygınlığı, güvenilir ve gerçek sayılarla ortaya konul­malıdır.
- Çocuklara okul eğitimleri sırasında kendilerini korumaları ve böyle bir du­rumla karşılaştıklarında neler yapmaları gerektiği öğretilmelidir.
- Toplumu bilinçlendirme çalışmalarıyla konunun önemi vurgulanmalı ve ço­cuğa yönelik şiddetin aile içi bir mesele olarak algılanması anlayışı değişti­rilmelidir. Bu amaçla düzenlenen ana-baba okulu çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır.
- Tüm çocuklar -tehlike altındakilere daha fazla ağırlık verilmek suretiyle- sağlık personeli tarafından sürekli olarak izlenmeli, şiddet veya suistimal be­lirtisi ya da şüphesi olanlar, yetkili makamlara bildirilmelidir. Çocuğa yöne­lik şiddet veya şiddet şüphesi, Sağlık Bakanlığı tarafından bildirimi zorunlu hastalıklar kapsamına alınmalıdır.
- Çocuklarına şiddet uygulayan veya uygulamaya eğilimli olan ebeveynler eğitilmelidir.
- Şiddete ve istismara uğrayan çocukları bedensel ve ruhsal tedavileri için merkezler açılmalı ve bu çocuklara destek sağlanılmalıdır.
- Çocuğa şiddet uygulayan veya çocuğu istismar edenlere ağır cezai yaptırımlar uygulanmalı, bunu sağlayacak yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.

ÇOCUK YOKSULLUĞU
Türkiye orta-üst gelir düzeyinde bir ülkedir ve küresel standartlarışığında mutlak yoksulluk olgusu son derece sınırlıdır. Nüfusun yalnızca %0,5’lik bir kesimigünde 2.15 dolardan az gelirle yaşamaktadır. Ekonomik krizin ardından ülke kendini toparladıkça bu yüzdenin daha da düşmesi beklenmektedir. Daha uzun bir zaman perspektifinden bakıldığında, bugünkü kuşağın eski kuşaklara göre daha yüksek yaşam standartlarından yararlandığı görülür. Ancak yine de, halkın Türkiye’deki ekonomik
kalkınmaya ilişkin deneyimleri çeşitlilik göstermektedir. Kayıt dışı istihdam, küçük tarım
işletmelerinde çalışma, mevsimlik işçilik, ücretsiz aile işçiliği ve istikrarlı olmayan kendi
hesabına çalışma biçimleri yaygındır. Toplumsal cinsiyet rolleri katı olabilmektedir ve
kadınların dörtte üçü işgücü dışındadır. Yoksulluk, gelir düzeyi ve tüketim harcamaları
temelinde daha kapsamlı biçimde ölçüldüğünde önemli eşitsizliklere işaret etmektedir.
Nüfusun altıda biri ülke ölçeğinde belirlenen yoksulluk sınırının altındadır. Kırsal nüfusun ise
üçte biri bu sınırın altında bulunmaktadır. Yoksulluk, düzensiz işlerde çalışma ve düşük
eğitim düzeyi ile yakından ilişkilidir.

Yoksulluk, büyütmekte olan çocuklar için özellikle zararlı olabilmektedir: yoksulluk
yüzünden kötü beslenme ve hastalık durumları ortaya çıkabilmekte, eğitim yarıda
kesilebilmekte ve çocuklar şiddetin, sömürünün ve ihmalin tüm biçimlerine maruz
kalabilmektedir. Yoksul çocukların ileride yoksul yetişkinler olma olasılığı yüksektir.
Yoksulluğa maruz çocuk oranı, aynı durumdaki yetişkinlerin oranından daha yüksektir. 15
yaşından küçük çocukların neredeyse dörtte biri ulusal yoksulluk sınırı altındadır – kırsal
kesimde ise bu oran beşte ikinin üzerindedir. Düşük gelir gruplarında büyük aile genellikle
yaygındır ve bu ailelerdeki çocuklar, kimi bölgeler söz konusu olduğunda, yoksulluğa
özellikle açık durumdadır. 2009 yılında yoksul pek çok aile küresel kriz yüzünden
yiyeceklerinden kısıntıya gittiklerini belirtmiştir. Birçok çocuğun karşı karşıya olduğu,
raporda daha sonra ele alınacak olan dezavantajlar ve riskler büyük ölçüde ekonomik
eşitsizliklerle belirlenmektedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri tüm çocukları kapsama
çabasındadır ve belirli kamu kurumları yoksullara nakit ve âyni yardımlarda bulunmaktadır.
Bununla birlikte, ailelere ve çocuklara yönelik sosyal koruma yardımları yüzde olarak GSYH içinde küçük bir paya sahiptir.


ÇOCUKLARIN İŞLEDİĞİ SUÇLAR
Çocuk suçları, çocukların yasalarca yasaklanan eylemlerine denir. Ama çocuk tanımı ülkeden ülkeye değişir ve bir ülkede çocuk sayılan biri başka ülkede yetişkin kabul edilebilir. Çoğunlukla 15 ile 18 yaşlarını doldurmamış olanlar çocuk sayılır. Çocuk suçları genellikle 10-11 yaşlarında başlar ve ciddi suçlar 14-15 yaşlarında görülür.
Genç suçluların büyük bir bölümü için suç işleme, büyüme süreci içindeki bir evre olarak kalır. Ama bunların küçük bir bölümü suç işlemeyi ileri yaşlarında da sürdürür. Sürekli suç işleyerek bunu bir yaşam biçimine dönüştürmüş çocukların sayısı da az değildir.

Çocuklar Niye Suç İşler?
Çocukların neden suç işlediği sorusunu yanıtlanmak zordur. Çocuğun bulunduğu çevrenin onu suça ittiği düşünülebilir. Ama benzer çevrelerden gelen iki çocuğun birbirinden oldukça farklı kişiliklere sahip olabilir. Toplumsal sınıflar arasındaki farklar da çocukları suç işlemeye yöneltebilir. Aile geçmişi ya da ailenin toplumsal konumu da bir etken sayılır. Çocukların suç işlemesi konusunda yapılan araştırmalar, suç işleyen çocukların çoğunun sorunlu ailelerden geldiğini göstermektedir. ABD, Avrupa ve Japonya'daki suçlu çocukların çoğu yoksul ailelerden gelmektedir. Bu genç insanlar kendilerininkinden çok daha iyi koşullarda yaşayan kişileri gördükçe umutsuzluğa kapılabilmekte ve suç işlemeye yönelebilmektedirler. çocukların işlediği suçlar üzerinde içinde bulunduğu ortam çok etkilidir.çocuk toplumsal çevrede kabul görmek için suça yönelebilmektedir.

Suçlu Çocuklar
Suçlu çocukların topluma kazandırılması farklı düzeylerde ele alınır ve bunu için çeşitli çalışmalar yürütülür. Önemsiz sayılabilecek bazı suçlarda polisin uyarısı yeterli olabilir. Daha ciddi suç işleyen çocuklar ise, çocuk mahkemelerinde yargılanır. Devlet, suç işleyen çocuklarla ilgilenmek ve onların suçluluğu yaşam biçimi durumuna getirmelerini önlemekle yükümlüdür.
İlk kez suç işleyen çocuklar, çoğunlukla ana babasının ya da velisinin gözetimine bırakılır. Daha ciddi suç işlemesi durumunda ise çocuk bir ıslahevine gönderilir. Günümüzde ıslahevi, başka bir seçenek kalmadığında başvurulan bir yöntemdir. Çünkü buralarda çocuklar bir dayanışma içine girebilir ve birbirlerinin suç işleme eğilimlerini artırabilirler. Bu nedenle mahkemeler, daha yumuşak bir yöntem olan gözetim yolunu benimserler.

Çocuk Mahkemeleri
Suç işleyen çocukların davaları, çocuk mahkemeleri denen özel mahkemelerde görülür. Bu mahkemeler, çocukların kendilerine özgü ruhsal yapıları olduğu ve onlara özel bir ilgiyle yaklaşmak gerektiği düşüncesiyle kurulmuştur. İlk çocuk mahkemeleri 1889'da Chicago'da kuruldu. Ülkemizde ise bu konuda 1979'da hazırlanan yasa 1982'de yürürlüğe girdi. Yasanın öngördüğü örgütlenme ancak beş yılda tamamlandı ve ilk çocuk mahkemeleri Ekim 1987'de kurulabildi. Bu mahkemelerde duruşmalar gizli yapılır. Yargılamalarda çocuğun kişiliğinin araştırılması gerekir.
Adalet Bakanlığı Yargı Reformu Stratejisi, bu alandaki uluslar arası belgeler, çocuğun yararı ve hapse son çare olarak başvurma ilkesi doğrultusunda çocuk adaleti sistemini iyileştirmeye yönelik sürekli çabalar öngörmektedir. Çeşitli girişimlere karşın, bu amaca ulaşmak için daha ileri düzeyde duyarlılık ve kapasite, kuruluşlar arası daha gelişkin bir eşgüdüm gerekmektedir. Çocuk mahkemeleri henüz 81 ilin yalnızca 30’unda bulunduğundan çocuk zanlıların önemli bir bölümü bugün de yetişkin mahkemelerinde yargılanmaktadır.
2008 yılında çocuklar için ortalama yargılama süresi 414 gün, ağır ceza söz konusu olduğunda ise 502 gündü. Oysa bu süre yetişkinler için ortalama 258 gündür.
Yargıçların destek ve izleme sistemlerinin etkililiğine fazla güvenleri olmadığından gözaltına
alınmaya alternatif yollar fazla denenmemektedir. Bu da çok uzun tutukluluk sürelerine yol
açmaktadır. Haziran 2009 itibarıyla tüm ülkede büyük çoğunluğu erkekler olmak üzere
toplam 2.721 çocuk özgürlüklerinden yoksundur. Bu çocukların yaklaşık yüzde 90’ının
davaları hala sürmektedir. Gözalt koşulları farklılık göstermekte ve çocuklar çoğu kez
yetişkin hapishanelerinin çocuk bölümlerinde tutulmaktadır. Gözaltı veya tutukluluk
durumları sona erdikten sonra bu çocukların toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayacak
mekanizmalarda iyileştirmeler yapılması gerekmektedir. Haziran 2009’da denetim altında
bulunan çocukların sayısı 6.207’dir. Bu arada, suç mağduru çocuklar bugün de uzun ve pek
hoş olmayan hukuksal ve adli tıpla ilgili işlemlere maruz kalmaktadır. Çocuk yoksulluğunu
azaltarak ve ezel olarak güç durumdaki çocukları belirleyip destekleyerek, çocukların suç işlemelerinin önlenmesi için daha çok çaba gösterilmesi gerekmektedir.

KÖHNELEŞMİŞ  GELENEKLER

TÖRE CİNAYETLERİ
Daha çok kadınların karşı karşıya bulunduğu bir sorun olarak gündemde tutulan töre cinayetleri, olayların kahramanları bakımından bir gençlik sorunudur. Töre cinayetleri, yanlış geleneklerden ve hatalı dini algılamalardan kaynaklanmaktadır. Bu boyutuyla da, töre cinayetleri ülkemiz açısından kanayan bir toplumsal yaradır.
Yapılan araştırmalara göre; töre cinayetine kurban gidenler 12–20 yaş arasında, ailenin karşı çıktığı bir ilişkiye giren genç kızlar ile aile zoruyla veya akrabadan kişilerle imam nikâhıyla evlendirilmiş kadınlardan; ''Ölüm kararını'' yerine getirenler ise 18 veya 15 yaşın altındaki erkek çocuklardan oluşmaktadır . Yani genç kızlar töre cinayetine maruz kalarak yaşamlarını yitirmekte; genç erkekler ise töre cinayeti işleyerek katil olmaktadırlar.


ERKEN EVLİLİK ve GENÇ ANNELİK
Ülkelerin olumsuz şartlarından kız çocukları ve kadınlar daha fazla etkilenmektedirler. Eğitim imkânlarından yeterince yararlanamama, erken evlilikler, doğumlar ve beraberinde getirdiği sağlıksız yaşam, ülkemizde özellikle bazı yörelerimizde kız çocuklarının ve kadınların yaşadığı
önemli sorunlardır.
2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre 12–14 yaş grubunda bulunan kız çocuklarının binde 4'ü evli ve bunların da %19'u doğum yapmıştır. 15–19 yaş grubunda bulunan 3,5 milyon kız çocuğunun ise yaklaşık 500 bini evli olup (%13), bunların %50'si çocuk sahibidir.
Eğitim düzeyinin artışı kız çocuklarının ilk evlenme yaşını geciktirdiği gibi doğurganlığından, sahip olmak istenilen çocuk sayısına, çalışma hayatına katılmasından, elde ettiği gelirin yükselmesine ve kazancını nasıl harcayacağına karar vermesine kadar bir sürü göstergeyi
olumlu yönde etkilemektedir.
Ayrıca kız çocuğunun eğitim seviyesinin yükselmesi kendisinde ve zaman içinde ailesinde yarattığı bilinç düzeyinin yükselişi ile evliliğine kendisi karar verebilmektedir. Eğitim seviyesinin artışı ve bir anlamda bunun doğal uzantısı olan çalışma hayatına katılması ile çok eşlilik, evliliğe zorlanma, akraba evliliği, imam nikahı ile evlenme, töre cinayeti gibi
istenmeyen olgulardan kendini koruyabilme gücünü bulabilmektedir.
Diğer taraftan sağlık alanında, özellikle üreme sağlığı konusunda çok önemli gelişmeler sağlanmasına rağmen, özellikle kırsal kesimde kadınlar sağlık hizmetlerinden arzu edilen düzeyde yararlanamamaktadır. Ülkemizde her 12 dakikada 1 bebek ve her 12 saatte de bir
anne önlenebilir nedenlerden dolayı hayatını kaybetmektedir .

BERDEL
İki aile kızlarının takas yolu ile evlendirilmesi anlamını taşıyor. Daha çok başlık parasını ödememek için yapılan berdel evliliklerinde, 4 insanın kaderi aile kararıyla birbirine bağlanmış oluyor. Berdel ile evlendirilen kadınlardan birinin eşi onu istemezse ya da boşarsa, berdel yapılan diğer kadın eşiyle mutlu olsa bile boşanmak zorunda kalıyor. Berdel yöntemiyle evlenen kadının evden kaçması veya intihar ederek yaşamına son vermesi durumunda ise, karşı aileye ya kızları geri veriliyor ya da iki aile arasındaki dostluğun bozulmaması için başka bir kızları ile evlendiriliyor.

ÇOKGENÇ ve  SAĞLIK
Çocukların sağlıklarını koruyabilmesi için onlara gerekli alışkanlıkların kazandırılmasında kuşkusuz ebeveynin rolü çok büyüktür. Bu alışkanlıklardan başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.

· Diş fırçalamak
· El – yüz – vücut temizliği
· Doktora gitmek
· Sağlıklı beslenme
· Göz sağlığını koruma
· Spor

Çocuğa bu tip alışkanlıkları kazandırmak için ise şunları yapabilirsiniz.

· Kazandırmayı istediğiniz alışkanlıklar konusunda öncelikle model olun. Çocuğunuz, sizin düzenli diş fırçalamanızdan, spor yapmanızdan , beslenme alışkanlıklarınızdan vb. etkilenir.

· Zorlayıcı olmayın. Emir cümleleri kullanmayın. “Eller yıkanacak”, “Tabakta Yemek kalmayacak” vb. gibi.

· Bilimsel verilerden yararlanın. Alışkanlıkların faydaları konusunda “keyifli olduğunuz” paylaşma anlarında sohbet edip, basın yayın organlarını birlikte okuyup, izleyebilirsiniz. Ancak paylaşımlarınız, onun sıkılmasına neden olacak kadar uzun olmamalıdır. Örneğin; sağlıklı besinlerin vücudun hangi işlevlerinde etkili olduğunu belirtebilirsiniz. Süt ve süt ürünlerinin kemikleri geliştirdiğini, boyun uzamasına yardımcı olduğunu, sporun kasları geliştirdiğini, doktora gitmenin,temizliğin hastalıkları önlediğini söyleyebilirsiniz.

· Bu alışkanlıkların, onda yaratacağı belirgin etkiyi somut bir şekilde belirtin. Örneğin; “Dişlerini fırçalamazsan mikroplar onları çürütür” yerine; “Dişlerini fırçaladığında ağzın mis gibi kokuyor” diyerek onu koklayın ve yanağından öpün. Bu yöntemin daha etkili olduğunu göreceksiniz. Aynı şeyi banyo yaptığında veya elini, yüzünü yıkadığında da yapabilirsiniz.

· Alışkanlıkların birden değil, adım adım süreklilik kazanacağını unutmayın.Bu alışkanlıkları pekiştirmek için onu yürekliliğini başkalarıyla karşılaştırmayın. Günden güne, haftadan haftaya bu davranışlarının uygulama sıklığını gözlemleyin, artış varsa bunu belirtin. Örneğin; “Her geçen gün, dişlerine daha fazla özen gösterdiğini fark ediyorum”, “Sağlıklı besinler konusunda daha titizlik gösteriyorsun” vb. ifadelerle onu teşvik edin. Küçük çabalarını fark edip destekleyin.

· “Dişlerini fırçalar mısın?”, “Salata yer misin?”, “Banyo yapacak mısın?” demeniz durumunda çocuk “Hayır” cevabını verebilir; bunun yerine siz de faaliyete katılarak örnek olun ve kararlı ancak yumuşak bir sesle “Haydi dişlerimizi fırçalayalım”, “Salata da çok güzel olmuş, biraz da ondan yiyelim” gibi ifadelerle onun “Hayır” diyebilme olasılığını azaltın.

· Sağlığa ilişkin davranışları çocuğunuza eğlenceli bir şekilde uygulatın. Bu davranışları birlikte uygularken siz de neşeli olun.

· Banyo yaparken su oyuncakları ile oynamasına izin verin.

· Hoş aromalı çocuk diş macunları, çocuklar için üretilen temizlik malzemeleri ve kozmetikler, diş fırçaları gibi çocuğu özendirecek malzemeler alın.

· Ona kendisine ait küçük bir çanta alın. Çantasının içinde tarak, ıslak mendil gibi malzemeler bulundurmasını sağlayın.

Evde yapılacak bu tür basit ama etkili uygulamalar, yuvada da öğretmeninin aynı tip davranışlarıyla pekişecek ve çocuğunuzun kişiliğinde bir davranış özelliği olarak yer alacaktır.

Unutmayınız ki; alışkanlıkların büyük bir oranda gelişimi “Okul öncesi dönemde” sağlanır.

BESLENME ALIŞKANLIKLARI
Tüm gün öğretim yapan okullarda öğle yemeği genellikle tabldot olarak öğrencilere verilmektedir. Bu öpünde çocua günlük ihtiyacının üçte birini karşılayacak şekilde sunulan yemekler düzenlenmelidir. Bazen de çocuk evden, öğle öğününde yiyecelerini getirmektedir. Yatılı okullarda ise genellikle beslenmeye yeterince önem veilmemekte, besin artıkları olmakta, besinler tüketilmemetdir. Aç kalan çocuk ise okul çevresinden besleyici değeri düşük ve sağlıksız yiyecek ve içeceklerle karın doyurmakta, besinlerle geçen hastalık riski artmakta, beslenmenin maliyeti yükselmekte ve dengesiz beslenme ile sonuçlanmaktadır. Okullarda beslnme eğitimi ve rehberliğinin verilmesi okul yönetiminin konuya önem vermesi, yemekverilen okullarda beslenme uzmanı veya diyetisyenlerin görevlendirilmesi, okul yönetiminin kantinlerde yeterli ve dengeli beslenmeye yönelik yiyecek ve içeceklerin satılmasını sağlaması ve denetlemesi önem taşır.

Gelişmiş ülke okullarında öğle yemeği, okul kahvaltısı, ücretsiz süt dağıtımı gibi uygulamalar vardır. Böylece okul çocuklarının yeterli ve dengeli beslenmeleri sağlanmakta ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılmaya çalışılmaktadır. Ülkemizde okul çağı çocuklarında günlük süt ve süt ürünlerinin tüketim çok yetersiz düzeydedir. Halbuki kalsiyum, riboflamin, ve proteininen iyi kaynağı süt ürünleridir.

Çocukların beslenme alışkanlıkları ve problemleri genelde çocuklar evdeyken aile bireylerinin denetiminde bir beslenme sürdürürken, okulda ve oku dışında tek başına kalmakta ve yanlış beslenme alışkanlıkları kazanmaktadır. Sıkça rastlanan bu alışkanlıklar çocuğun, yetersiz ve dengesiz beslenmesine neden olur.

Çocuğun ne miktarda ve hangi tür besinlere ihtiyacının olduğunu bilinmesi, düzensiz besin alımı, doğru olmayan besin seçimi, besinlerin sağlıksız hazırlanması, pişirilmesi ve saklanasında hatalı uygulamalar, okullarda verilen ve yenilen besinlerin uygun olmayışı beslenme sorunlarına neden olmaktadır. Bu sorunların bazıları anemi (kansızlık), şişmanlık veya zayıflık, vitamin yetersizlikleri, basit guatr ve diş çürümeleridir.

Bu yaş çocuğunda karşılaşılan güçlükler de olabilir. Çocukların okula gidip gelme zamanları ayarlanmadığı için çocuğun, özellikle sabah kahvaltısını düzenli yapması güçleşebilir. Bu nedenle, sabahları hiç bir şey yemeden veya simitle okula giden çocuklar vardır. Bazı okullar tam gün eğitim uyguladılarından ya da ek kurslar nedeniyle çocuklar okulda uzun süre aç kalabilirler. Tam gün öğretim gören okullardaki çocuklar öğle yemeklerini ya evde götürdükleri gelişi güzel besinlerle ya da okulun verdiği yemeklerle geçirebilirler.

Bazı çocuklar evlerinde de yeterli bir beslenme olanağına sahip değildir. Okul beslenmesi de buna eklenince yetersiz beslenme belirtileri ortaya çıkmaktadır. Çocuk daha önce düzenli bir beslenme alışkanlığı kazanmadığı için canının istediği şeyi istediği zaman yer, yenilen gıdaların besin değeri yeterli olmayabilir. Çocuğun fiziksel aktivitesi çok az veya çok fazla olabilir. Okul çocuklarına beslenme planlarken bu konuları ele alıp iyice incelenmeli ve ona göre diyet hazırlanmalıdır. Okul çocukları için hazırlanan beslenme programlarının amaçları vardır. Öğrenme çağındaki çocuk öncelikle, temel beslenme ile sağlığın ilişkisini öğrenmelidir. Bu önce annenin daha sonra eğitimcilerin görevidir. Çocuk bunları öğrenince bu hedefler davranışa dönüştürülmeli ve çocuğa yeterli dengeli beslenme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Örneğin ; Çeyrek ekmek arasına 2 kibrit kutusu kadar peynir, 1 domates ve ve acı olmayan biber konarak hazırlanır birde meyve veya meyve suyu eklenirse yeterli ve dengeli bir beslenme sağlanmış olabilir. Bu hergün değiştirilerk hazırlanabilir. Bu sandvicin içeriği, 30 kalori, 10 gr protein, B ve C vitaminidir. Aralarda, meyve suyu, süt, ayran kullanılır. Bu çockların günde 2 bardak (400 gr) süt veya ayran, peynir, sütlü, tatlı yemesi gerekir. Okul çocuklarının alışkanlıkları iyi yönde değilse dişlerinde çürükler oluşabilir. Anemi gözlenebilir. Gelişme, anlama güçlüğü, gözlerde bozukluklar saçlarda ve deride sağlıksız belirtiler başlar.

BİREYSEL ve TOPLUMSAL SAĞLIK ALIŞKANLIKLARI
İnsanlar, kendilerini riske sokacak ve sağlıklarını bozacak davranışlarda bulunabilirer. Çünkü sağlıklı seçenekler ya da zararlı alışkanlıklar hakkında ye­terli bilgi almamışlar ve davranış değiştirmek için yeterli bilgileri yoktur. Bunun yanında birçok insan sigaranın sağlığa zararlı olduu hakkında bilgiye sahiptir, fakat şiara içmeğe, başlamaktan hiç çekinmez. Zararlı alışkanlığa insanları yönelten çok karmaşık faktörler vardır. Birçok insanda zararlı alışkanlıktan kur­tulmak için yardım bekler.
Zararlı alışkanlıkları çekici olarak gösteren reklamlar, “olgunluk ve bağımsız” konularını işleyen görsel media ürünleri de özellikle gençleri hedef alarak yavaş yavaş kötü alışkanlıklar kazandırmayı başarırlar.
Adolesan ve gençleri hedef alan birçok kampanyalar, gerektiğinde sporu da reklam aracı olarak kullanırlar. Bu nedenle yanlış mesajlara karşı in­sanların eğitilmeleri gerekmektedir.
Aşırı alkol ve ilaç kullanımı, tehlikeli kimyasal maddeler ve uyuşturucu kullanımı, tehlikeli araç kullanımı ve şiddet unsuru taşıyan sosyal davranışlar sağlığa zararlı davranışlardır. Bu davranışlar hem fert hem de toplum sağlığına zararlıdır.
Sağlığa zararlı alışkanlıklar ruhsal ve bedensel hastalıkların başlıca ne­denidir. Hastalıklara neden olmakla kalmayıp ailenin parçalanması, adam öldürme gibi sosyal olaylara da neden olur.
Sağlığa zararlı ve bağımlılık yapan maddeler daima ikinci bir olayı ve kazayı davet eder.Zararlı alışkanlıklara neden olan maddeler belli bir şebekenin gelir kaynağıdır. Bu insanlar ilaç ve uyuşturucu bağımlılarını sömürürler müşterilerini çoğaltmak için eğlence yerlerinde, pazarlama çabalarına girerler

ÇOCUK HASTANELERİ
Çocuklar ve erişkinler arasında anatomik, fizyolojik ve psikolojik açılardan önemli farklar vardır. Çocuklar küçük erişkinler değillerdir. Çocuklar oldukça dinamik ve bir o kadarda kırılgan olabilen organizmalardır. Kimi organ sistemleri, solunum, dolaşım, sinir sistemi gibi fonksiyonel olarak olgunlaşmaya doğumdan sonrada devam etmektedir. Bu gelişim sürecinde olgunlaşmasını devam ettiren organlarla ilgili ortaya çıkabilen olumsuz etkenler bir ömür boyu devam edecek ciddi problemleri de tetikleyebilmektedir. Çağımızda toplumların ortalama yaşam süresini ciddi şekilde etkileyen; Koroner kalp hastalıkları, şeker hastalığı, obezite, hipertansiyon gibi hastalıkların daha anne karnındayken bebeğin maruz kaldığı olumsuz şartlardan dolayı ortaya çıkabildiği gösterilmiştir. Kısacası bebeklik ve çocukluk dönemi her açıdan bireyin geleceği açısından ciddi öneme sahiptir.

Sağlık hizmetleri ve tıbbi araştırmalar konusunda tartışmasız dünyanın en ileri ülkelerinden birisi ABD dir. Bu ülkede çocukluk yaş grubundaki hastalara özel tıbbi hizmet veren “ Çocuk hastaneleri” vardır. Bu hastaneler bünyesinde yine oldukça kapsamlı özelliklere sahip araştırma merkezleri mevcuttur. Bu araştırma merkezlerinde yapılan araştırmalar halen modern tıbbi uygulamaların temelini oluşturmaktadır. “Boston, Cincinnati, Texas, Philadelphia, Pittsburgh, St. Jude, Johns Hopkins” gibi çocuk hastaneleri çocuk sağlığı konusunda hizmet veren önemli hastanelerdir.

Malasef ülkemizde bu hastanelerin standartlarında hizmet verebilen sağlık merkezi mevcut değildir. Ülkemiz de sağlık eğitimini tamamlamış ve halen bu saydığımız hastanelerde klinik ve araştırmacın olarak çalışan ve başarılı çalışmalara imza atan bir çok bilim insanı vardır. Dolayısı ile ülkemizdeki sağlık eğitimi sağlık çalışanlarının bilimsel kalitesi açısından bu standartları yakalamaya potansiyel olarak hazırdır. Fakat hastanelein yapısal organizasyonları ve donanımları açısından maalesef bu rekabete hazır görünmemektedir.

Bütün bu söylenenler ışığında ülkemizde de ABD’deki gibi hem klinik hem araştırma ve sağlık eğitim konusunda hizmet verebilen, modern tedavi yöntemleri konusunda tüm dünya tıbbına önderlik yapabilen “Çocuk Hastanelerine” ihtiyaç vardır.


ÖZEL STATÜDEKİ ÇOKGENÇLER

ENGELLİLER
Doğum, kazalar ve hastalıkların neden olduğu beden, ruh ve zihinleri ile ilgili özre sahip
gençlerin problemleri, özel önem taşımaktadır. Halen gençliğimizin %8 'inde çeşitli özürlerin
bulunduğu kabul edilmektedir. 12–24 yaş grubunu oluşturan özürlü gençlerin ancak % 2'si
özel eğitim hizmetlerinden faydalanmaktadır . Bununla birlikte özürlüler iş yaşamında ve
sosyal yaşamda yeteri kadar yer alamamaktadırlar.
Engelli çocukların hakları: Çocuk Haklarına dair Sözleşme “zihinsel ya da bedensel
engelli çocukların “saygınlıklarını güvence altına alan, özgüvenlerini geliştiren ve toplumsal yaşama etkin biçimde
katılmalarını kolaylaştıran şartlar altında eksiksiz bir yaşama” hakkı olduğunu” belirtmektedir. Engelli
çocuklar, diğer çocuklarla aynı haklara sahip olmalarının yanı sıra, Sözleşme’nin 23’üncü
maddesine göre özel bakımdan yararlanırlar. Burada gözetilen husus şöyledir: “engelli
çocuğun eğitimi, meslek eğitimi, tıbbi bakım hizmetleri, rehabilitasyon hizmetleri, meslek
hazırlık programları ve dinlenme/eğlenme olanaklarından etkin olarak yararlanmasını
sağlamak üzere düzenlenir ve çocuğun en eksiksiz biçimde toplumla bütünleşmesi yanında,
kültürel ve ruhsal yönü dahil bireysel gelişmesini gerçekleştirme amacını güder.” Bakım,
mümkün olan her durumda ücretsiz olarak sağlanır.
Türkiye’de engelli yetişkinler ve çocuklar: Türkiye İstatistik Kurumu (Türkstat) tarafından
2002 yılında yapılan ülke çapındaki bir araştırmaya göre Türkiye nüfusunun yüzde 2.58’i
engellidir. En yaygın engellilik biçimi ortopedik engelliliktir ve bu durum nüfusun yüzde
1,25’ini etkilemektedir. Ortopedik sorunların ardından görme bozuklukları (yüzde 0,60),
zihinsel engellilik (yüzde 0,48), konuşma bozuklukları (yüzde 0,38) ve işitme bozuklukları
(yüzde 0,37) gelmektedir. Bu engellilik durumlarının hepsi erkekler arasında, kırsal alanlarda
ve Karadeniz bölgesinde en yaygın durumdadır. Çocuklar, engelli nüfus içinde önemli bir
orana sahiptir. Türkstat araştırmasına göre 2002 yılı itibariyle 0-9 yaş grubundaki çocukların
yüzde 1,54’ü ve 10-19 yaş grubundakilerin yüzde 1,96’sı bir şekilde engellidir. Bu oranlar,
erkek çocuklar söz konusu olduğunda yüzde 1,70 ve yüzde 2,26 ile daha yüksektir. Verilen
sayılara kronik hastalar dahil değildir. Türkstat’a göre 0-9 yaş grubundan çocukların yüzde
2,60’ı ve 10-19 yaş grubundan çocukların yüzde 2,67’si kronik hastadır. Engellilik
durumlarının ve kronik hastalıkların sıklığı kısmen de olsa yakın akraba evliliklerinin sonucu
olabilir.

ÜSTÜN YETENEKLİLER
Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği ve bu alanda araştırma yapan pek çok araştırmacının da benimsediği tanıma göre üstün zekâlılar, geçerli ve güvenilir zekâ testlerinde sürekli olarak 130 ve daha yukarı zekâ bölümü (IQ) sağlayan kişilerdir.
Üstün zekâlı çocuk, özel akademik alanlarda veya zekâ, yaratıcılık, sanat ve liderlik kapasitesi yönüyle yaşıtlarına göre yüksek düzeyde performans gösteren ve bu tür yeteneklerini geliştirmek için okul tarafından sağlanamayan hizmet veya faaliyetlere gereksinim duyan çocuktur.
Üstün yeteneklilik, insanın dört temel özelliği arasındaki etkileşimden oluşur. Üstün zekâlılarda, yüksek düzeyde bulunan bu temel özellikler;
Ortalamanın üstünde yetenek düzeyi,
Yüksek düzeyde görev sorumluluğu,
Yüksek düzeyde yaratıcılık,
Yüksek düzeyde motivasyondur.
 Üstün zekâlı çocuklar, genellikle, kendi takvim yaşına ait gelişimsel standartlara uygun gelişme göstermezler. Onlar, yaşıtlarının ilgi duyduğu oyunlardan daha gelişmiş oyunlarla ilgilenirler ve genellikle eğitim alanında yaşıtlarından daha ileridedirler.
Üstün yeteneklilik, bir veya birkaç alanda kendini gösterir:
Yüksek seviyede akademik başarı veya bir alanda (matematik, fen, edebiyat, yabancı dil, iletişim vb.) üstün yetenek,
Bir sanat alanında (müzik, resim, drama, v.b.) özel yetenek,
Liderlik kapasitesi,
Pratik zekâlılık,
Yaratıcılık,
Genel zekâ,
Fiziksel yetenek.
Üstün zekâlı çocukların bazıları, akademik alan başta olmak üzere pek çok alanda üstün veya özel yetenekli olurlarken bazıları ise sadece bir alanda üstün ve özel yeteneğe sahip olabilirler. Çeşitli araştırmaların ortak bulgularına göre üstün zekâlı çocukların genel özelliklerini aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.
Üstün zekâlı çocuklar, doğumdan itibaren farklı bir gelişim düzeyine sahiptirler. Diğer bebeklerden daha fazla vücut ağırlığı ve boy uzunluğuna sahip olarak doğarlar. Bebeklik çağından itibaren doğal gereksinimlerini kontrol etmeyi öğrendikleri gibi, fiziksel dengelerini de diğer bebeklere oranla, çok daha erken ve çok daha kolay sağlayabilirler. Konuşmaya ve yürümeye erken başlamak, bu özellikteki çocukların tanılanmasında, önemli bir etkendir.
Üstün zekâlı çocukların bedensel ölçüleri, ortalamanın üzerindedir. Akranlarına oranla daha uzun boylu, daha güçlü, daha sağlıklı ve kas kontrolü daha güçlüdür.
Üstün zekâlı çocuklar, sınıfındaki diğer arkadaşlarına göre, yaşça daha küçüktürler; ancak kendilerinden yapması beklenen faaliyetlerden daha ileri düzeyde ve daha güç çalışmaları yapabilecek yeterliktedirler.
Üstün zekâlı çocuklar, belli bir birikimle okula başlarlar. Bunda doğuştan getirdikleri zekâ gücünün, çocuğun ailesi ile içinde yaşadığı çevrenin ve okul öncesi dönemdeki deneyimlerinin etkisi büyüktür.
Genelde, okuma-yazmayı okula başlamadan önce öğrenirler. Atlas, ansiklopedi, sözlük gibi başvuru kitapları da ilgi alanları içine girer. Her türden ve her konudan kitap okumaktan ve çeşitli deneyler yapmaktan hoşlanırlar.
Üstün zekâlı çocuklar, çevreye karşı aşırı ilgi duyar ve sürekli soru sorarlar. Bunun nedeni, üstün zekâlı çocukların, kimsenin dikkatini çekmeyen ayrıntıların üzerinde fazlaca durmaları ve bunları öğrenmek istemeleridir.
Üstün zekâlı çocuklar, olayların nedenleri ve etkileri üzerinde çalışmaktan hoşlandıkları için dikkatlerini bu yönde yoğunlaştırırlar.
Üstün zekâlı çocukların çevrelerine karşı aşırı ilgi duymaları, beraberinde güçlü bir gözlem ve mantık yürütme gücüne sahip olmayı gerektirir. Bu çocuklar, aralarında ilişki yok gibi gözüken olaylar arasındaki bağlantıyı çok çabuk kurarlar ve verilen ipuçlarından genelleme yaparlar.
Üstün zihinsel yetenek, süreklidir. Üstün zeka veya özel yeteneklere sahip bir çocuk, yetişkin olduğu zaman da bu özelliğini sürdürecektir.
Üstün zekâlı çocukların fiziksel ve zihinsel enerjileri yüksektir; onlar, bu enerjilerini, çalışmalarında kullanmaktan haz duyarlar.
Üstün zekâlı çocuklar, yeni karşılaştığı bir konuyu kavramakta ve konunun mantığını anlamakta gecikmez ve güçlük çekmez.
Üstün zekâlı çocuklar, dikkatlerini bir konu üzerinde uzun süre yoğunlaştırabilirler. Bunun nedeni üstün zekâlı çocukların, isteklerine ulaşmada, güçlü bir iradeye sahip olmalarıdır.
Üstün zekâlı çocukların kelime hazineleri geniştir ve sahip oldukları bu hazineyi, yerli yerinde kullanmayı severler.
Üstün zekâlı bazı çocukların yazıları güzel değildir ve yazılı değerlendirmelerde başarılı olamadıkları gözlenmiştir. Bununla beraber, olayları farklı açılardan görüp değerlendirirler ve farklı, orijinal fikirlere sahiptirler.
Üstün zekâlı çocuklar, sınıftaki diğer arkadaşlarına oranla, daha yüksek akademik yeteneğe sahip olmalarına rağmen, diğerlerini küçük görme, kendini beğenme gibi olumsuz davranışlar sergilemezler.
Üstün zekâlı çocuklar, kıvrak zekâya sahip, hareketli ve sürekli yaratıcı faaliyetlerde bulunmayı seven çocuklardır.
Sosyal liderlik özelliği gelişen üstün zekâlı çocuklar, faaliyetin planlanması, grubun yönetilmesi ve faaliyet organizasyonu gibi işlerde, belirgin olarak öne çıkarlar. Kendi koydukları kuralların geçerli olmasını ve bu kurallara uyulmasını isterler. Bu özellikteki çocuklar, koymuş olduğu kurallara uyulmadığı takdirde huzursuzlaşarak tepkilerini çeşitli şekillerde ortaya koyarlar.
Üstün zekâlı çocuklar, genelde kendilerinden büyük çocuklarla ve yetişkinlerle birlikte olmaktan hoşlanırlar. Bunun nedeni, onların mükemmel bir düş gücüne sahip olmaları, kendilerine sorulan sorulara mantıklı olarak cevap vermeleri ve tercih ettikleri oyunlarla ilgi alanlarının yaşlarının üstünde olmasıdır.
Üstün zekâlı çocuklar, diğer çocuklara oranla uykuya daha az gereksinim duyarlar. Ebeveynler, çocuktan belli saatlerde uyumasını isteyebilirler; fakat çocuk uyumaktansa, oyuncaklarıyla oynamayı veya kitaplarla ilgilenmeyi tercih edecektir.
Üstün zekâlı çocuklar, kendi gereksinimlerinin olduğu kadar, diğer insanların gereksinimlerinin de farkındadırlar; sosyal gelişim düzeylerinin yüksek olmasından dolayı, diğer insanlarla bir arada bulunmaktan ve onların sorunlarını paylaşmaktan zevk alırlar.
Üstün zekâlı bazı çocuklar, aile içinde ve okuldaki çevresiyle uyumlu ilişki kurabilmek için, sadece kendilerinden isteneni ve bekleneni yerine getirmekle yetinirler; sahip oldukları gerçek yeteneklerini gösteremezler.
Üstün zekâlı çocuklar, kendilerini eleştirel gözle incelerler ve acımasızca eleştirebilirler; çünkü bu çocuklar, kendilerini çok iyi tanıdıkları gibi avantaj ve dezavantaj sayılabilecek özelliklerinin de farkındadırlar.


SOKAK ÇOCUKLARI
Tiner ve bali gibi bağımlılık yaratıcı maddelerin kullanımı büyük
kentlerde sorun olmaya devam etmektedir ve burada söz konusu olanlar genellikle sokakta
yaşayan ve çalışan çocuklardır. Sokaklarda yaşayıp 2004 ve 2006 döneminde Sosyal
Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) hizmetleriyle ulaşılan çocukların yaklaşık
yarısının madde kullandığı belirlenmiştir. Bu nedenle, sokaklarda yaşayan çocuklar genellikle
‘tinerci’ olarak tanımlanmakta, tehlikeli veya anti-sosyal sayılmaktadır. Çoğu büyük kentlerde
olmak üzere sokakta yaşayan binlerce çocuğun varlığı, 1990’ların ikinci yarısında ve 2000’li
yılların başında kamuyu ilgilendiren bir sorun haline gelmiş, 2004-2005 döneminde de bu
konuda bir meclis komisyonu araştırması yapılmıştır. Görüldüğü kadarıyla sorun yoksulluk, iç
göç ve kimi durumlarda da aile içi şiddet veya evdeki ve okuldaki kimi sorunlarla ilgilidir.
2005 yılından başlayarak, STK’ların çalışmalarının yanı sıra, SHÇEK eşgüdümündeki yeni
bir hizmet modeli kapsamında bu çocuklara destek ve rehabilitasyon hizmetleri sağlanmaktadır. Bugünkü durumun belirlenmesi içinse objektif bir araştırmaya gerek vardır.

KAYIP ÇOCUKLAR
Küresel ve ulusal veriler: Her yıl bütün dünyada yüz binlerce çocuk kaçırılmakta, evden
kaçmakta veya savaşlardan felaketlere ve aileleri tarafından satılmaya varan başka nedenlerle
ailelerinden ayrılmaktadır. Bazı çocukların kayıp oldukları bildirilmekte ve nerede oldukları
hızlı bir biçimde belirlenmekte, çocuklar ailelerinin yanına geri getirilmekte veya bakım altına
alınmaktadır. Ancak başka pek çok çocuk – kayıp olduğu bildirilmiş olsun ya da olmasın –
kendilerini seks işçiliğinin, dilenciliğin, ya da çocuk işçiliğinin başka biçimlerinin, silahlı
çatışmaların, terörizmin veya suçun içinde bulmakta ya da zengin ülkelerdeki alıcılar
tarafından “evlat edinilmektedir.” Çocukların kaybolması ve çocuk ticareti yalnızca Afrika ve
Asya’da değil, gelişmiş ülkelerde ve Türkiye’ye daha yakın bölgelerde de –örneğin
Balkanlar- gerçekleşmektedir. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı 2008’de Türkiye’deki
kayıp çocuklar hakkında medyada yazılanlara cevaben bu konudaki ilk ulusal ölçekteki
araştırmayı yapmıştır. Bu araştırma 2007’de kayıp olduğu bildirilen 7.183 çocuğun büyük
bölümünün o yıl içerisinde bulunduğunu, ancak 833 tanesinin (bunlardan 253’ü
İstanbul’dadır) bulunamadığını ortaya koymuştur. Rapor, bu rakamın yalnızca kayboldukları
idari makamlara bildirilmiş çocukları kapsadığını ve gerçek rakamın daha yüksek
olabileceğini belirtmiştir. Kayıp vakaları yaşa ve cinsiyete göre ayrıştırılmamıştır.
Rakamlardaki artış, bazı illerde veya ülke düzeyinde istatistik toplama çabalarındaki artıştan kaynaklanmış olabilir.


ÇALIŞAN ÇOKGENÇLER
Çalışan çocuk sayısı toplumsal eğilimlere, zorunlu okul çağının uzamasına ve
mücadele programlarına bağlı olarak önemli bir azalma göstermiştir. Böyle olsa da, 2006
yılında 6-14 yaş grubunda 320.000, 15-17 yaş grubunda da 638.000 çalışan çocuk
bulunmaktaydı. Başta kızlar olmak üzere yoğun ev işleri yapan çocuklar bu sayıya dahil
değildir. Dahası, sokaklarda çalışma ve mevsimlik tarım işçiliği gibi çocuk işçiliğinin en kötü
biçimleri halen sürmektedir. Bu işlerde çalışan çocuklar okullarından geri kalabilmekte, boş
zaman ve toplumsallaşma imkânları bulamayabilmektedir. Söz konusu çocukların gelecekleri
de tehlikeye düşmekte ve çocuklar kötü beslenmeden hastalıklara, kazalara, şiddet
eğilimlerine, sokak yaşamına veya suça karışmaya kadar uzanan çeşitli risklerle
karşılaşmaktadır. Çocuk işçiliğinin nedenleri arasında yoksulluk, sosyoekonomik ve kültürel
etmenlerle birlikte yasalardaki ve denetimlerdeki boşluklar yer almaktadır. 2008 yılında,
çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerini 2015 yılına kadar ortadan kaldırmayı amaçlayan ülke
ölçeğinde çok sektörlü bir strateji, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çocuk İşçiliği
bölümü liderliğinde geliştirilmiştir. Strateji, sokaklarda çalışan çocuklar; küçük ve orta
büyüklükteki işletmelerde tehlikeli ve ağır işler yapanlar ve mevsimlik tarım işlerinde gezici
olarak çalışan çocuklara odaklanmaktadır.


HEROTÜRK ÇOKGENÇ KLUBLERİ

GENÇLİK KATILIMI
Gençlik Katılımı, gençlerin yaşamlarını etkileyecek kararlarda yer almaları sürecidir. Bu süreç,
eğitim, sağlık, yerleşim, istihdam ve demokratik katılım gibi alanları içermektedir .
Gençliğin siyasal katılımının 1980’den günümüze değin daralan bir seyir izlediği
görülmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de geçler büyük bir depolitizasyon
süreci yaşamaktadır.
Yapılan araştırmalar göstermektedir ki; gençlerin çok büyük bir bölümü siyaset kurumuna
güvenmemekte; bir siyasi partiye üye olmamakta ve siyasi faaliyetlere katılmamaktadır
. Gençlerin gerçekleştirdikleri en önemli siyasal katılım faaliyeti seçimlerde oy vermekten
ibarettir. Esasında bu siyasal davranış bile olabildiğince düşük seviyede gerçekleşmektedir.
Yapılan araştırmalarda, gençlerin ancak yaklaşık % 60’ının seçimlerde bir siyasi partiye oy
verdikleri görülmektedir
Gençlik katılımı ile ilgili olarak ifade edilebilecek ikinci alan ise Sivil Toplum Kuruluşları
(STK)’dır. Son yıllarda gençlerin bir bölümü –özellikle yüksek öğretim gençliği- STK’larda
gönüllü olarak yer almakta; sosyal, kültürel ve çevresel konulardaki çalışmalara
katılmaktadırlar. Yetersiz düzeyde seyreden bu katılım biçimini de; aynı zamanda gençlerin
kendileri ile ilgili kararlarda etkin olmalarını sağlayan bir katılım biçimi olarak ifade etmek
mümkün değildir.
Gençler için ulusal ölçekli bir katılım mekanizması olacağı öngörülen ve Ülkemizin Avrupa
Birliği’ne üyelik süreci ile birlikte gündeme gelen Ulusal Gençlik Konseyi (UGK) ise uzun 2000
yılından bu yana kurulabilmiş değildir. Bununla birlikte, UGK’ nın kuruluşu ile ilgili olarak bir
model ve yöntem birliğinden söz etmek de söz konusu değildir.
Gecikmiş olmakla beraber 2004 yılı başlarında ulusal gençlik konseyi oluşturma
doğrultusunda girişimler hız kazanmıştır. UGK’ nın oluşturulması konusunda iki farlı yaklaşım
görülmektedir. Girişimlerden birisi Ankara’da bulunan bir grup gençlik sivil toplum örgütü
tarafından başlatılmıştır. Bu girişim giderek genişlemiş, amaç ve ilkeler konusunun ele alındığı
birinci ulusal toplantısını Samsun’da, örgütlenme şemasının ele alındığı ikinci ulusal
toplantısını Eskişehir’de gerçekleştirmiştir. Eskişehir Toplantısı sonucunda ulusal
toplantılarda görüş ve önerilere açık olan ilke kararlarının yer aldığı “Sonuç Bildirgesi” kabul
edilmiştir .
Konseyin kurulmasına ilişkin ikinci yaklaşım Yerel Gündem 21 Ulusal Gençlik
Parlamentosu’nca ortaya konmaktadır. Habitat ve Gündem 21 Gençlik Derneğince,
Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği – Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı’nın (IULA –
EMME) uygulayıcı kuruluşu olduğu Türkiye Yerel Gündem 21 Programı kapsamında, 1997
yılından bu yana 70’e yakın ilde yerel gençlik meclisleri ve yerel gençlik evleri çalışmaları
gerçekleştirmiştir. Program kapsamında oluşturulan bu gençlik platformları kendi aralarında
Yerel Gündem 21 Ulusal Gençlik Parlamentosu adıyla ulusal bir ağ kurmuştur. Bu oluşumun
taraftarları, gençlik politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında gücünü yerel gençlik
platformlarından alan Türkiye Ulusal Gençlik Konseyine giden yolda Yerel Gündem 21 Ulusal
Gençlik Parlamentosu’nun bir temel teşkil ettiğini düşünmektedirler. 2003 yılında
Eskişehir’de gerçekleştirilen “Yerel Gündem Gençlik Parlamentosu Strateji Geliştirme
Toplantısı”nda “Ankara merkezli yürütülen” ulusal gençlik konseyi çalışmalarını demokratik
bir yaklaşım olarak görülmediği ve Ulusal Gençlik Konseyi gibi tüm gençliği temsil eden bir
temsili kuruluşun oluşumu için yerel platformların olmazsa olmaz bir koşul” olduğu
belirilmiştir. Aynı zamanda Yerel Gündem 21 Ulusal Gençlik Parlamentosu’nun da UGK’ nın
temelini oluşturacağı ifade etmiştir .
Gençlik alanında çalışan gönüllü kişi ve kuruluşların dahi, gençlik sorunlarının çözümü odaklı
ortak bir paydada birleşememeleri; gençlik sorunlarının çözümü için bütüncül politikalar
üretilmesinde ve sorunların çözümünde en önemli engellerden biridir.

Gençlerin diğer paydaşlarla eşit olarak ve zaman içinde süreklilik gösterecek şekilde karar alma
süreçlerine katılımının sağlanması, tüm dünyadaki gençlik politikalarının temelinde yer alan
prensip. Kalkınma ve gelişmeyi ‘bireylerin ve toplumların güçlenmesi, daha dolu ve üretken
yaşamlar sürebilmeleri ve korunmasızlıklarının azaltılması süreçleri’ olarak tanımladığımızda,
gençlerin temel paydaşı olduğu bu süreçlerin de katılımla yakından ilgili olduğu ortaya çıkıyor.
(UNICEF, 2003)
Katılım aynı zamanda gençlerin birey olarak toplumda var olma, aidiyet ve kimliklerini
oluşturma, kendi ihtiyaçlarını belirleyebilme, ihtiyaçlarıyla ilgili haklarını savunabilme ve
kendileri için mevcut hak çemberini genişletmelerinin de temel koşullarından biri. (Kurtaran,
Nemutlu ve Yentürk, 2006)(Gençlik ve Birleşmiş Milletler, 2007)
Gençlerin katılımı ile kurulacak kuşaklar arası iletişim, toplumun tamamı için fayda sağlayacağı
gibi, gençlik katılımı karar alma süreçlerinin daha demokratik ve hak temelli işlemesini
sağlayacak temel bir unsur. (Avrupa Gençlik Forumu, 2004)


HEROTÜRK ÇOKGENÇ YETERLİLİK SERTİFİKASI
Oluşturulacak veri destekli kurullarca çocuğa yönelik ürün ve hizmetlerin hem denetimini sağlayacak şekilde hem de kriterleri belirlenmiş noktada teşvik edici mahiyette standartlık belgesi verilmesi sağlanacaktır.


HEROTÜRK LİSANSLI MARKASI
Markalaşma çocuktan başlar. Milli markalar uluslar arası arenalarda ülkemizin işlerlik değerini belirler. Maddi ve manevi zenginlik alametlerini taşır. Bu maksatla Herotürk’ü milli bir uluslar arası marka yapmak stratejisinde olmalıyız.

ÇOCUK VAKIF VE DERNEKLER,

ÇOCUK MEDYASI TV, RADYO, DERGİ, YAYINEVİ,
Ülkemizde yayın yapan ulusal bazda 22 adet tv istasyonu bulunmaktadır. Bunların yaydığı frekansların ne kadar milli olduğu ise malum. Ya da yayınevlerimiz ısrarla batılı imza sahiplerinin kitaplarını yaymaktalar. Çocuk edebiyatının teşviki şarttır.

ÇOCUK EĞİTİM KURUMLARI,

ÇOCUK MARKALARI,

GIDA-OYUNCAK-KIRTASİYE-GİYİM,

MEVCUT GENÇLİĞE ÖZGÜ KAMU HİZMETLERİ
Anayasamızın 58. maddesi uyarınca “Devlet, istiklal ve cumhuriyetimizin emanet edildiği
gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve
gelişmelerini sağlayıcı tedbirler alır. Devlet, gençlerin alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu
maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için
gerekli tedbirleri almakla” yükümlüdür.
Ülkemizde, gençlik hizmetleri Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ne bağlı Gençlik Hizmetleri
Daire Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. Gençlik Hizmetleri Daire Başkanlığı, Gençlik
Merkezleri, Gençlik Kampları, Kutlamalar Ve Kültürel Faaliyetler, Gençlik Kuruluşları, Gençlik
Araştırma, Rehberlik - Danışma ve Uluslararası İlişkiler Şube Müdürlüğü şeklinde
örgütlenmiştir . İller de ise, Gençlik Spor İl Müdürlüklerine bağlı Gençlik Merkezleri
bulunmaktadır.
Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün daha çok spor odaklı olarak yapılanması bu konudaki
önemli sorunların başında gelmektedir. Bu konudaki bir başka önemli sorun ise, bu
hizmetlerin tabana yayılamaması ile ilgilidir. Gençlik Hizmetleri Daire Başkanlığı’nın
aktiviteleri büyük ölçüde merkezi düzeyde kalmakta; Gençlik Merkezlerinin faaliyetlerinden
ise, daha çok kentte yaşayan ve eğitim kültür seviyesi görece daha yüksek olan gençler
yararlanabilmektedir.


SONUÇ:
TÜRKİYE KALKINMA POLİTİKASI İÇİNDE GENÇLER
Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de gençler ulusal kalkınma ve büyümenin önemli bir
unsuru olarak ele alınmalılar. Türkiye’nin sahip olduğu genç nüfustan kaynaklanan demografik
fırsat penceresini doğru kullanabilmesi, ülkenin kalkınma hedeflerine ulaşmasının da ön
koşulunu oluşturuyor. (UNDP, 2008)
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin 2007-2013 yıllarını kapsayan 9. Kalkınma Planı, ülkenin
sahip olduğu genç nüfusu bir sinerji ve canlılık kaynağı olarak nitelendiriyor. Gençlik konusunu
genel olarak gençlik istihdamı temelinde vurgulamakla beraber, gençlerin sosyal uyumuna da
kısaca değiniyor.
Plan, giderek hızlanan değişim sürecinin aile ve toplum içi kültürel ve sosyal ilişkilere olumsuz
etkisine değiniyor. Bununla beraber, iletişim olanaklarındaki artış ve sivil toplum kuruluşlarının
gelişmesi ise, gençlerin kendileri ile ilgili taleplerini ifade edebilmeleri açısından olumlu
gelişmeler olarak belirtiliyor. Plan çerçevesinde iç göçe maruz kalan gençlerin karşılaştıkları
sorunlar özel olarak ele alınmasa da kırsal alandan kente göçün yarattığı sorunlar kentsel
altyapı, yoksulluk ve kültürel hayata katılım temelinde tartışılıyor. Plan, yoğun göç baskısı
yaşayan kentlerde sosyal uyuma yönelik çalışmalar yapılmasını ve sosyal altyapı
iyileştirmelerini taahhüt ediyor.
Bunların yanı sıra, gençlerin aileleriyle ve toplumla iletişimlerini daha sağlıklı hale getirecek
özgüvenlerini geliştirecek, yaşadıkları topluma aidiyet duygusu ve duyarlılıklarını artıracak,
karar alma süreçlerine katılımlarını sağlayacak tedbirlerin alınacağı belirtiliyor.